
r/AvaryaOyunlari

PAPAZ KAÇTI - 23. Bölüm
HAKAN
16 Ağustos 2005
Salı
Varnata, Avarya
Sabahın henüz sekiziydi. İda uyurken Hakan hazırlanıp evden aceleyle çıktı. Merkez ilçeyi Şairhanım’a bağlayan caddedeki kebapçıya girip ekmek ve ayranla kahvaltı yaptı. Kebapçı ona et pişirmek için ısrar ettiyse de günün erken saatinde midesine ağır gelmesinden korktuğu için kabul etmedi. Dün gibi bugünün de yoğun bir gün olacağını bilen vücudu, baş ağrısı ve uyku hissiyle onu durdurmaya çalışıyordu. Hakan da karnı doyar doymaz önce ağrı kesici sonra da sert bir kahveyle bu etkileri dağıtmaya çalıştı.
Yaklaşık yarım saat sonra Uysal içeri girdi ve pilav yanında köfte yedi. Bu, onun burada yediği son ikram olacaktı. Yiyip içmesi bittikten sonra başbakanın karşısına oturdu. “Bahar’ı Taylan Sındırlı zehirlemiş,” dedi. Taylan’ı nasıl kaçırdığını mahkemede anlattığı gibi anlattı.
Hakan Vult, Sındırlı soyadını işittikten sonra acı çekmiş gibi yüzünü buruşturdu. Genci sonuna kadar dinleyip başını salladıktan sonra “Hapse girmemek için bana bir söz vermiştin, hatırlıyor musun?” dedi. “Sözünü tuttun ama işe bak ki yakalanmışsın. Seni bir süre saklayabilir ya da yurtdışına kaçırabilirim.”
“Ne zamana kadar saklayabilirsiniz beni?” dedi Uysal. Konuşmasında herhangi bir farklılık ya da duraksama yoktu, nefesini olağan sakinliğinde alıp veriyordu. “Eninde sonunda beni bulacaklar. Bırakın, kaderimi yaşayayım. İçeri girmeye hazırım.”
“Sındırlıları bilmiyorsun,” dedi başbakan. “Ne kadar bencil ve intikamcı olabildiklerini tahayyül bile edemezsin. Bahar’ı neden zehirledikleri hakkında bir fikrin var mı?”
“Yaz’ı zehirlemek istemişler ama zehri Bahar içmiş.”
“1990’dan önce Alkanların siyasi gücü neredeyse bitmişti.” dedi başbakan. “Alkanlar, aile şirketleri olan Ab-ı Hayat İnşaat ile iştigal ediyordu. Alkanların küçük oğlu Apti, Yaz ile Türkiye’de karşılaştı ve onda hitabet yeteneği gördüğü için Avarya’ya getirip bütün eğitim masraflarını karşılamak istedi. Gerçi bu hikâyeyi sen de biliyorsun.”
“Evet.” dedi Uysal. “Murat Sındırlı, Yaz ve ailesini istememiş.”
“Sındırlı için hiçbir şey önemli değil, kendisinden başka. Ben, Yaz ile siyaseten tamamen zıt taraftayım. Fakat onun hakkını savunurum.”
“Tabii…”
“Diyeceğim şu: Sındırlılar öyle bir aile ki on altı yıl sonra bile istemedikleri bir şeyin yapılmasını hazmedemeyip ceza vermeye kalkıyorlar. Sen de artık onların gözünde mimlisin. ‘Yatar çıkarım,’ diye düşünme. Seni asla rahat bırakmayacaklar. Açık söylüyorum Uysal. O hapishaneye girersen oradan sağ çıkamazsın.”
Beti benzi atan genç adam, hapishanede onu bekleyen tehlikeyi henüz fark ediyordu. Şu ana kadar kendi benliğini boş vermiş, yalnızca üzerine bulaşan lekeyi silmeye çabalamıştı. “Yurtdışına çıkarsam nereye gideceğim?” diye sordu.
“İstediğin yere. Sana sahte bir kimlik ve iş ayarlarız. Gitmek istediğin yer ne kadar yakın olursa o kadar hızlı olur. Mesela Bulgaristan ya da Romanya’ya birkaç saat içinde bile gidebilirsin.”
“Beni Avarya içinde koruyamaz mısınız?”
Hakan, yeşil kapşonlu giymiş genci şöyle bir süzerek “Korurum ama… Sana güvenmem lazım.”
Diğeri, içini çekerek “Bu sözü duymaktan bıktım.” dedi. “Hepinizin bana ihtiyacı var ama hiçbiriniz beni güvenilir olarak görmüyorsunuz. Hep bir şüpheyle, hep bir ‘acaba’yla yaşıyorum. Taylan Sındırlı’nın yaptıklarını bile, failini bulamasaydım eğer, üzerime yıkacaktınız sayın başkan. Bana güvenmeniz için daha ne yapmalıyım?”
“Devlete hizmet eden ve şu an idarecisi olduğum bir proje var. Katılmak ister misin? Gizliliğini temin ederim, ortalıktan istediğin gibi kaybolabilirsin.”
Cevap vermeden önce kaşlarını çatıp huzursuzca etrafını yokladı. “İpucu verebilir misiniz? Mesela, eve gitmeyecek miyim? Günde ne kadar zamanımı alacak bu proje?”
“Görev geldikçe göreve gidersin. Haftalık toplantılar olur. Bunlar dışında mahkemeye kadar gündelik hayatına devam edersin. Sonra seni saklarız. Gizlilik hayati derecede önemlidir ve bu bir mübalağa değil.”
Ses tonu kalınlaşmış, konuşması yavaşlamıştı. Yüzü birkaç ton kararmıştı.
“Eğer duymaması gereken biri duyarsa bunun sonuçları Bayan Alkan’a benimle çalıştığını ağzından kaçırman kadar basit olmaz. Risk de ödül de büyük. İyi düşün.”
Uysal yumruklarını sıkıp açıyor, ayaklarıyla ritim tutuyordu. “AVİS’le ilgisi yok, değil mi?”
“Hayır,” dedi Hakan. “AVİS yozlaştı. Bu proje bambaşka, senin bildiklerine benzemez. Bir kısmından bahsetmem gerekirse, iki kademeli bir paramiliter ordu yapısı diyebilirim.”
Gencin dudağının kenarında bir gülümseme belirdi. İnsan ilişkileri böylece sürüp gidiyordu. Kimisi kendini yıldız sanır, kimisi de yıldız sandığının etrafında dönerdi fakat hepsi de birbirine çarpıp duran taşlardan ibaretti.
“Biraz daha bilgi istesem geri dönüşü olmayan noktayı geçer miyim?”
“Alt kademe silah takımıdır, buraya girmek için yabancı olmak, ailevi bir bağının olmaması ve birkaç kriter daha gerekir. Üst kademe beyin takımıdır ve alt kademenin aksine Avaryalı olmak şarttır. Birkaç eğitimden sonra üst kademe için uygun olursun.”
Uysal önce “Kem yele direnirdi yedi tahtın çerileri / Gündüz süvarileri, gece piyadeleri,” dizelerini okudu. Başbakanın hayrete düşmüş bakışları karşısında “Divan’dan,” diye ekledi. Avarya’da Divan denildiğinde Feride-i Mahfi’nin Divan’ı anlaşılırdı.
“Yedi Avar Soyu masalında, yedi kralın yönettiği Avar ülkesinde iki ayrı asker sınıfından bahsedilir. Birisi atlılardır. At, kutsal olduğu için yalnızca bahadırlığını ve erdemliliğini kanıtlamış askerlere verilir. Güneş, atlıların kutsal ışığından feyz alarak doğar ve gündüzü getirir. Bu yüzden bu sınıfa ‘gündüz süvarileri’ denir. Güçlü, saldırgan, savaşmaya meyilli fakat kahramanlığın gerektirdiği ahlakı taşıyamayan kişiler de toplumdan uzaklaştırılarak asker olmaları için eğitilir fakat onlara at verilmez. Onlar, kendi başlarına bırakılırsa kötülüğe yönlenecek fakat disiplin altında bu güçleri iyiye çevrilen insanlardır. Yalnızca geceleri yürürler. Bu yüzden onlara da ‘gece piyadeleri’ denir.”
“Edebiyatla bu kadar ilgilendiğini bilmiyordum,” dedi Hakan. Çırılçıplak hissediyordu. Suratındaki yakalanmışlık ve şaşkınlık ifadesini silmeye çalıştı.
“Rap müziğe merak saldığım dönemde Divan’dan bazı bölümleri ezberlemiştim. Altyapı müziği eşliğinde okuyarak şarkı yapacaktım. Daha sonra vazgeçtim. Siz de iki kademeli proje deyince aklıma direkt bu dizeler geldi. Sanırım bu proje, bu masaldan esinlendi.”
Hakan, karşısındaki genç adamın korkutucu bir zekâsı olduğunu düşündü. Sırların sınırını geçmesini istemediğinden sustu. Gündüz süvarilerinin arasına katılmaya kendi iradesiyle karar vermeliydi.
Hava sıcaklığı mevsim normallerinin altındaydı. Gökyüzü, yağlı boya fırçasının beyaza batırılmış ucu mavi bir tuvale dokundurulmuş gibi bulutlarla doluydu. Başbakan, diğer büyük partilerin başkanlarıyla yapacağı basına kapalı toplantı için maviye çalan açık gri renkte bir takım elbise giyerek makamına geçti.
İlkin Yaz geldi. Uçuk pembe bir takım elbise giymişti, saçları balıksırtı iki belik örülüydü. Kurtuluş ise kahverengiler içerisindeydi.
Hakan kısa bir ağırlama faslından sonra “Fikirsel ayrılıklarımızı bir kenara bırakıp kenetlenmemiz gereken bir sürecin içerisindeyiz.” dedi. “Son üç aydır olağanüstü olaylar yaşıyoruz. Bu olayların arkasında kimlerin olduğu netleşmeye başladı.”
Kadın, eski danışmanının mahkemede söylediklerini ve kardeşini ilaç firması sahibinin zehirlemiş olabileceğini anlattı. “Meclis açıldığı zaman Taylan Sındırlı için soruşturma önergesi vereceğim.”
“Hiçbir işe yaramaz.” dedi ana muhalefet başkanı.
Yaz, meclis lokantasının lavabosunda Kurtuluş ile tartıştığında duyduğu öfkenin içinde yeniden uyandığını hissederken “Neden işe yaramasın?” dedi. “Bir iş insanı, halkın iradesinden büyük mü?”
“Ben de tam olarak ondan bahsedecektim,” diye söze girdi başbakan. “1969’dan 1990’a kadar süren baskı, hukuksuzluk ve huzursuzluk dönemini siz kitaplarda okudunuz, biz ise o dönemde gençliğimizi geçirdik.”
“Olabilir, o dönem sona erdi.” dedi kadın, başını kaldırıp masayı aşağıdan yukarı süzerek. “Murat Sındırlı bugün cezasını çekiyor.”
“Sındırlı şu an evinde. 70 yaşına girdiği için cezası ev hapsine çevrildi.” dedi kır saçlı adam.
Hakan ise Sındırlı’nın çocuklarına ve akrabalarına ait olan şirketleri saydı. “Ekonomik olarak güçlerini hiçbir zaman yitirmediler ve son gelişmeler, ekonomik güçle yetinmeyeceklerini gösteriyor.”
Yaz’ın ağzı açılmış, bakışları kuşkuculuğunu yitirmişti. Tam olarak Hakan’ın beklediği tepkiyi verdi. “Ama… Bunca yıl sonra… Bizden ne istiyor olabilirler ki?”
Başbakan, genç parti başkanının masmavi badem gözlerinin içine baktı. “Bir zamanlar sahip oldukları her şeyi geri almak istiyorlar. Hepimiz tehlike altındayız ama en büyük tehlike sizin için… Sizi ve ailenizi Avarya’dan kovmak istiyorlar.”
Kadın dehşet içinde bakışlarını kaçırdı ve kesik cümleler mırıldandı. “Ne fena… Ne saplantı…” Sonra dönüp “Ne yapabiliriz? Mecliste bu aileyi soruşturmak dışında bir çare var mı?” diye sordu.
“Orduda ve istihbarat teşkilatında Sındırlılara bağlılığını bildirmiş klikler mevcut. Henüz elimde bir kanıt olmasa da İskambil Çetesi’nin de bu aileyle ilgisi olduğunu düşünüyorum. Bizim Sındırlılara açıkça karşı çıkmamız demek, suikasttan darbe girişimine kadar geniş bir skalada karşılık alma ihtimalini var etmemiz demektir.”
“Sürgün ediliyorum ya da ölüyorum yani,” dedi Yaz. Başını pencereye doğru çevirdi. Daracık bir kutuya sıkıştırılmış gibi hissediyordu.
“Bence çetenin aileyle bir ilgisi yok çünkü öyle olsaydı, onları terör örgütü ilan edemezdik. Ayrıca, kendini ülkenin sahibi gören bir ailenin çalışma tarzı bu olamaz.” dedi Kurtuluş.
“Peki, İskambil Çetesi nereden çıktı?” diye sordu Hakan. “Sındırlılar değilse kim?”
“Bilmiyorum ama gördüğüm kadarıyla onlar kendilerini Avarya’ya sahip değil, ait olarak görüyorlar.”
“Siz ve şu romantik yanınız! Şu anarşistleri neredeyse vatansever ilan edeceksiniz.”
“Neden olmasın? Vatanseverliğin sınırlarını kim belirliyor?”
Hakan ve Kurtuluş’un atışması sırasında Yaz, bulutlar arasından sızan güneş ışığına, uzunlukta yarışan binaların camlarına yansıyan karınca misali arabalara, ara sıra manzaraya dahil olan kuşlara bakıyordu. Zihni ise çok uzaklardaydı. Nihayet derin bir nefes alarak “Madem sorun benim, o halde istifa edersem sorun çözülür.” dedi.
Orta yaşlı adamlar başta cümleyi kavrayamadı. Kadının yüzüne boş ifadelerle baktılar. Yaz her ikisiyle de sırayla göz teması kurarak “Hiçbir şey benim, kardeşimin, ailemin canından değerli değil. Madem Sındırlılar hâlâ güçlü ve bizi Avarya’da istemiyorlar, biz de Türkiye’ye döneriz.”
Uzun sayılabilecek bir sessizlik oldu. Kurtuluş avuçlarını birleştirerek “İki buçuk ay sonra olsa da kendimi anlatabilmek güzel bir hismiş.” dedi.
“Yani…” dedi Hakan, kaşlarını kaldırdı. “Sizin bileceğiniz iş. Fakat bu herhangi bir sorunun çözüleceği anlamına gelmiyor. Sındırlılar hedeflerinden yalnızca birini gerçekleştirmiş olur.”
Kadının cevap vermemesi üzerine “Bugün bu toplantıyı düzenlemekteki amacım sizi Sındırlı tehlikesine karşı uyarmaktı,” dedi. “Henüz meclise giremediler; yasama, yürütme ve yargıyı doğrudan etkileyemiyorlar. Bugün, bu ortamda birbirimizin rakibi değil müttefiki olmalıyız. Bu açık bir ittifak olmayacak. Mitinglerde, halka açık ortamlarda ortada bir yarış olduğu algısını koruyacak kadar birbirimizi eleştirebiliriz ama kapalı kapılar ardında daima iş birliği yapacağız.”
“Tek çaremiz halka güvenmek.” dedi Yaz Larende. “Halk, onları temsil etmemiz için bizi seçti. Bu aile ise halkın iradesini gasp etmek istiyor. Bu durumu meclisin bize verdiği yetkilere dayanarak halka anlatabilirsek onlara soruşturma da açılır, nereden elde ettikleri şaibeli mal varlıklarına da el konur, darbe gibi bir saçmalığa da ortam tanınmaz. Halk direnir!”
“Ne yazık ki ideal bir dünyada yaşamıyoruz.” dedi Hakan. “Kitleler bir çocuktan daha kolay kandırılabilir.”
“O halde seçimler de bizim vekilliğimiz de bir mizansenden fazlası değildir, demek.” dedi genç parti lideri, hayal kırıklığı içinde.
“Hayır, sadece, oyunu teori kitaplarında yazan değil gerçek kuralına göre oynayacağız. İlk hedefimiz seçimlerde üç parti olarak meclise girmek ve dördüncü bir parti almamak. Bu sırada geçerli durumu korumamız gerekecek. Eğer istifa edecekseniz Yaz Hanım, seçim sonrasına kadar ertelemenizi rica edeceğim.”
“Ya bu süre zarfında sevdiklerimin başına bir şey gelirse?” dedi kadın. Kaşları çatıktı. Solukları sığ ve yüzü soluktu. Korku bedenine ilk kez sızmış, damarlarında geziniyor; gücünü ve inancını çalıyordu. Düşünceleri derinleşemeden dağılıyor ve zihninde alarm çalıyordu. Çaresizlikle birleşen korku, cehennemin dünyadaki haliydi.
Bu yüzden Yaz, makamdan ayrılır ayrılmaz Hakan’ın ricasını, tesellilerini ve güvencesini unuttu. Babasını aradı ve KEP Uluhan ilçe başkanıyla toplantıya girmek üzere olduğunu öğrendi. Bahri Alkan’a ulaşmaya çalıştı fakat o da meşguldü. Bayan Alkan’ın numarasını çevirdi parmakları. Bayan, bir görüşme yapması gerektiğini söyleyerek onu geri çevirdi.
Vehim, kafasının çeperlerini patlatmak üzereydi. İçsel alarmı zihnini sağır edecek şiddette çalarken bir dilekçe imzalamak ve sevdiği, bildiği herkesi yanına alıp uçağa binip gitmek istiyordu. Yolda yürümeye devam etmek ya da bir köşeye oturup ağlamak arasında kararsızken karşıdan gelen tanıdık bir yüz gördü.
“Selam!” dedi Soner, el sallayarak. Yaklaştığında “Sormaya lüzum yok. İyi değilsin. Hemen bir kafeye oturuyoruz ve bana neler olduğunu anlatıyorsun, tamam mı?”
Genç kadın dudaklarını aralasa da ses çıkaramadı. Sadece başını sallayabildi.
֎
YAZ
Aynı gün
Varnata
Şarkıova’da tenha bir kafe… Ahşap masanın üstüne birkaç tane kara kavak yaprağı düşmüştü. Masanın birkaç adım ilerisindeki söğüt ağaçlarının yaprakları güneş ışığını filtreliyordu. Her yön yeşildi, havada çeşitli ağaçların karışık rayihası vardı. Örgülerinden birkaç saç teli dışarı fırlamış olan Yaz, sipariş ettiği el yapımı limonataya bir dakikadır kıpırtısızca bakıyordu.
Soner, kadının gözyaşlarına boğulmamak için kendisiyle mücadele ederek anlattığı her şeyi kafasında değerlendiriyordu. “Korku ve itaat iç içedir.” dedi. “Birinin özgür düşüncesini uyuşturmak ve onu körü körüne itaate yönlendirmek istersen onu korkutursun. Vult’un sırf sen onunla işbirliği yapasın diye seni korkutmasına neden izin veriyorsun?”
“Söylediklerinde yanlış bir şey var mı?” Artık limonatanın yüzeyine değil adamın yüzüne bakıyordu. “Sen de Uysal’ın mahkemede dediklerini duymadın mı? Sındırlı bana kafayı taktı ve bizi bertaraf etmek için her yolu deneyecek.”
“Eğer Sındırlı bu adamın dediği kadar güçlü olsaydı ve birilerinin istifa etmesi gerekseydi, ilk sırada Vult, sonra birçok bürokrat, bakan ve vekil olurdu. Sen belki yüzüncü sırada olurdun. Şarkıova olayını hiç okumadın mı?”
Yaz, kafeyi çevreleyen ormana bakarak “Hayır,” dedi.
“Vult’un ormana atıldığı…”
Genç kadın şaşırarak “Evet! Az çok hatırlıyor gibiyim. Fakat tam bilmiyorum.” dedi.
“1972 yılında, Hakan Vult, henüz yirmili yaşlarındaydı ve bir gazetenin kültür-sanat ekini yönetiyordu. Aynı zamanda müzik yapımcısıydı. Bay Vult diye bir şirketi vardı, çok albüm çıktı oradan.”
“Aaa, Sevil Yakışıklı…” dedi Yaz.
Sevil Yakışıklı, 70’li yıllarda meşhur olmuş bir Avar pop şarkıcısıydı ve Soner’in büyük halasıydı. Artık esamesi okunmuyordu. Birkaç kez evlenip boşanmıştı, şimdi bekardı. Vilisri’de bir sahil kasabasında hayatını sürdürüyordu.
“Evet, halamın da albümlerinden birisi Bay Vult’tan çıktı. Tabii o zamanlar Vult tamamen keyfine bakan bir adam. Zengin bir aileden gelip sanat camiasında da tanınır olunca siyasete girmeye karar veriyor. Diğer gazeteci arkadaşlarıyla birlikte Sındırlı hakkında bir yolsuzluk haberi yaptırıyor. Sındırlı da Vult’u kaçırtıp eli ayağı bağlı bir şekilde ormana attırıyor. O yıllarda tabii Şarkıova’da kafeler, restoranlar, bungalov evler yok… Ayak basmaz orman. Oduncular bulmasa adamcağız oracıkta ölecekmiş.”
“Bu olayı okumuştum ama bu kadar ayrıntılı bilmiyordum,” dedi Yaz. Pipetle büyük bir yudum aldı. Bedeni büyülü sözler söylenmiş bir heykel gibi canlanmıştı.
“Vult o günden sonra siyasette kalmaya cesaret ettiyse ve bugüne ona kadar hiçbir şey olmadıysa sen niçin korkacaksın?”
Soner, diğer parti başkanlarının onu manipüle ederek yarıştan çekilmeye zorladığını söyledi. “İnanma onlara Yaz,” dedi. “Lütfen. Sakın bir yere gitme.”
Bunu derken içi karşı konulmaz bir arzuyla doldu. Hemen karşısında oturan ve rüzgârda kalmış kara kavak yaprakları gibi titreyen şu kadıncığın ellerini tutmak, adeta piyano çalmak için yaratılmış uzun parmaklarını kendi elleri arasında ısıtmak, daha sonra onu kollarının arasına alıp kalbinin içine saklamak istedi. Ardından arzu söndü, geriye mahrumiyet ve acı kaldı.
Soner, Yaz’dan hoşlandığını lise son sınıfta fark etmişti. Halbuki Yaz zaten Uysal’la çıkıyordu. Başka bir engel de Soner’in tıp fakültesine hazırlandığı için kimseyle çıkıp dolaşacak vakti olmamasıydı. Sevgili edinmek demek vakit ayırmak demekti. Geleceğin doktorunda nasıl olsun o vakit? Okul, kurs ve ev üçgeninden dışarı çıkamıyordu. Gözünü açtığında çoktan seçmeli sorular, kapattığında ise kıvırcık saçlı kızın hayali vardı.
Üniversite döneminde artık aynı okula bile gitmiyorlardı. Tıp derslerinin ağırlığı altında, lisede keşfettiği hoşlantısı dağılmıyor, aksine ulaşamadığının kıymeti artıyordu.
Gün gelmiş Soner iki ayrı hayat yaşar olmuştu. Biri hayalindeki, biri madde âlemindeki… Madde âleminde ona kavuşmaktan ümit kestiyse de hayallerini Yaz’a adamıştı. Yolda, uykudan önce, hastanedeki mesai saatleri içerisindeki molalarda, yaratabildiği her boşlukta kıvırcık saçlı kızı düşünüyordu. “Azizem,” diyordu ona. Bir Mısır halk ezgisinden alınmış, Zeki Müren’den sonra birçok şarkıcıyla birlikte Sevil Yakışıklı’nın da yorumladığı Azize şarkısını onun için dinliyordu.
Dışa dönük hayatında ise yakın arkadaş rolüne devam ediyordu.
Ormanın içindeki kafede hayata verdikleri mola Yaz’a iyi gelmişti. İçindeki o anlık ve karanlık korku dağılmış, zihnindeki düşünce nehirleri berraklaşmıştı. İstifa etmekten vazgeçti. Bütün enerjisini seçime yoğunlaştırmaya karar verdi. Avarya’nın en köklü ailelerinden biri olan Alkanların onu boşuna seçip yetiştirmediğine inandı. Alkanlar, olup bitenin farkındaydı muhakkak ve onu da ailesini de koruyacaktı.
Kafeden çıkarken Soner’in koluna girdi. Ağaç gövdesi renginde kısa kollu gömlek giymiş genç adam bir lahza için elektrik çarpmış gibi titreyince kadın gülerek “Bu havada üşüdün mü yoksa?” diye sordu.
“Mis kokulu ama serin bir rüzgâr esti. Akşam oluyor, Ağustos’un son yarısına da girdik.”
“Gerçekten çok güzel kokuyor burası,” dedi Yaz, derin bir soluk çekerek. “İyi ki beni Şarkıova’ya getirdin, kendi kendimi yiyecektim yoksa.”
“Yapma. Değmez. Sen bu halkın ciddi bir bölümü tarafından yönetici olarak görülüyorsun, unutma,” dedi doktor adayı arabasının kapısını açarken.
Yol boyunca Uysal hakkında sorup sormamak arasında kararsız kaldı. Ne diyecekti? “İlişkiniz nasıl gidiyor?” mu? Yaz’ın hayatını rayına oturttuğunu ve yakında, en geç seçimden sonra evlilik haberini duyacağını düşündü. İlk davetiyelerden birisi de mutlaka ona gelecekti. Şimdiden bu konuyu açarak kendi canını yakmanın gereği var mıydı?
Gül Sitesi O Blok’un önünde durduğunda güneş henüz batmıştı. Arabadan inen ve pembe bir hanımeli çiçeği gibi evine yürüyen Yaz’a el salladı.
Kadın gözden kaybolunca, adamın yüzündeki yapmacık gülümseme kayboldu. Teybi parmağının ucuyla, kırmaktan korkar gibi çalıştırdı. Kaseti değiştirdi. Büyük halasının sesinden en çok dinlediği şarkıyı açtı ve “Ah azize, ah azize…” diye mırıldanarak eşlik etti.
Yaz'ın kıvırcık olması sarmadı bea
Kelden sonraki en kötü 2. saç modeli (bence)
“Korku ve itaat iç içedir. ... Birinin özgür düşüncesini uyuşturmak ve onu körü körüne itaate yönlendirmek istersen onu korkutursun.” 23. bölüm.
Yarın akşam 23. bölüm yayında!
“Bir kadın, sayısını bilmediği onlarca kadın taşırdı içinde.” 22. bölümden alıntı.
PAPAZ KAÇTI - 22. Bölüm
KATYA
15 Ağustos 2005
Pazartesi
Varnata, Avarya
Renkler, sesler, uğultular iki yanından geçip giderken Katya, kendini nehirdeki bir taş gibi hissediyordu. Kalabalığın içindeydi fakat kalabalığa karışmıyordu. Evinin civarından ayrılmayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki şehre yabancılaşmıştı. Üstelik henüz birkaç ay önce onun yönettiği partiyi oy pusulasında gören, onu kürsülerde dinleyen, vaatlerini tartışan insanlar da onu tanımıyor; durup, yüzüne şöyle bir bakıp birkaç saniye şaşırmadan gündelik telaşlarını yaşıyorlardı.
Bunda istifasından sonra dış görünüşünde yaptığı tepeden tırnağa değişikliğin de etkisi vardı. Katya, parti başkanıyken toplumdaki “sosyalist kadın” imgesinin dışında giyinirdi. Lisedeyken ise tam olarak bu imaja uyardı. Makyajsız ya da az makyajlı; pantolonu mevsimine göre tişört, gömlek ya da ceketle tamamlayan, kırmızı fular takan sade bir genç kızken iş ortamında döpiyes ya da kalem etek, dışarıda elbise giyen, yerine göre dekolte, saçları daima yapılı, koyu kırmızı rujunu hiç eksik etmeyen bir kadın olmuştu.
Şu an ne ilki ne de ikincisiydi. Saçlarını salmadığı zamanlarda ikili atkuyruğu yapıyor ya da örüyordu. Kimi zaman yüzünün önüne gelen saç tutamını geriye çeken tek bir kıstırmalı toka ile yetiniyordu. Açık sarı, pembe ve mavi giyiniyor, kot ve tişörtle dışarı çıkabiliyordu. Son on günde kısa kollu, papatya desenli robalı bir elbise; gül rengi pileli bir etek ve üç tane bandana almıştı. Çiçek motifini tercih ediyordu. Frapan ya da maskülen değil, sevimli görünüyordu. Bir kadın, sayısını bilmediği onlarca kadın taşırdı içinde.
Çarşıdaki işlerini halledip ıssız evine döndü. Bugün program yoktu. Devrim de bir arkadaşının evindeydi. Yatıp dinlenmek, yemek yapmak ve gelecek günler için plan yapmak arasında kalan kadın bir süre düşündükten sonra sonuncusuna karar verdi.
Masasının üstünde açık defterler, notlar ve araştırmalar vardı. Büyük şirketleri ve sermaye sahiplerini araştıran Katya, her nerede bir servet olsa altından Sındırlı ailesinin çıktığını görüyordu. Kalburüstü her iş adamının bu ailenin fertlerinden biriyle ahbaplığı ya da fotoğrafı vardı. Avarya’daki sermaye akışı üzerine eğilince bu ülkede gizli bir oligarşinin hüküm sürdüğünü görebiliyordu.
Kapitalizmin eninde sonunda oligarşiye evrileceğini bilirdi. Büyük zenginlikler küçük toplulukların elinde toplanacak, sistem kendi zengin zümresini yaratıp sınıflar arası ayrımı derinleştirecek ve sonunda çöküşe gidecekti. Avarya’da ise bu süreç sona ermişti. On beş yıl önce Sındırlı iktidarını sona erdiren Vult, Avarya’ya, gelişmiş ülkelerdeki gibi özgürlükçü demokrasi getirme vaadinde bulunmuşsa da sözlerini sadece yüzeysel olarak yerine getirebilmişti. Sındırlılardan izinsiz ne bir söz söylemek ne de servet sahibi olmak mümkündü.
Platon, Devlet adlı kitabında, demokrasinin yalnızca iyi eğitim görmüş bir halkla işleyebileceğini söylemişti. Eğer bu sağlanamazsa oy toplamasını bilen herkesin devleti de idare edebileceği sanılır; oligarşi meydana gelir, demagoglar, yani tatlı dilli halk avcıları yetersizliklerine rağmen başa geçer; demagoglardan ise diktatörler çıkardı. Tek bir kişi yönetim gücünü sınırsızca elinde tutardı.
Avarya’da oligarşiye çoktan geçilmişti. Sırada demagoglar ve diktatörlük vardı.
Katya, meclis adlı tiyatrodan istifa ettiği için kendini bir kez daha tebrik ettikten sonra halkı bu kan emicilere karşı nasıl uyandıracağını düşündü. Boykot başlatsa sektörünün en büyükleri olan şirketleri dahil etmesi gerekecek, sözgelimi bir boykotçu arabasına benzin alamayacaktı.
Protesto düzenlese muhtemelen az sayıda insan toplanacak, büyük bir kalabalık bir araya gelse bile medya seslerini kısacak, polis de kalabalığı şiddetle dağıtacaktı. Protesto anlık sorunlar için faydalı bir yöntemdi. Örneğin elzem bir kaleme yüksek bir zam geldiğinde halk sokaklara dökülür, hükümet de zammı geri çekerdi. Sistemsel sorunlar ise sistemli çözümler isterdi.
Katya, devrim şartları olgunlaşmadığı sürece silahlı eylemlere karşıydı. Ülke çapında ses getirecek, cana zarar vermeyecek ama oligarkların gücünü sarsacak bir eylem arıyor ve seçime kadar gerçekleştirmek istiyordu. İskambil Çetesi’nin ilk eylemini beğeniyordu ama ne yazık ki çete daha sonra kanlı bir eyleme girişmiş ve kendisini terör örgütü sınıfına sokmuştu.
Cumhurbaşkanı suikasta uğrayalı iki ayı henüz geçmişti. Mayıs’taki seçimden sonra iskambil kartlarına karşı artan ilgi, bu olaydan sonra bir anda geri çekilmişti. Kırtasiyeler ve marketler bu kartları satmaz olmuş, kahvehane müdavimleri okeye yönelmiş, radyolar çaldıkları şarkıları değiştirmişti.
İnternette iskambil kartlarının başrol olduğu korku hikayeleri popülerdi. Okullarda da çocuklar kendi aralarında bu tarz hikayeler uydurup birbirlerini korkutuyorlardı. Akran zorbalığının etkisiyle intihar eden bir çocuğun hayaletinin okuldaki sıralara iskambil sembolleri çizdiği ve zorbalara musallat olduğu bir şehir efsanesini işitmeyen kalmamıştı.
Attila Gürsel, parlamenter sistemdeki sıradan bir cumhurbaşkanından daha sık ulusa sesleniş yapmış ve etkili konuşmalarıyla halkı sakinleştirmişti. Buna rağmen dehşet Avaryalıların üzerinden tümüyle kalkmamıştı. İnsanlar daha az diyaloğa giriyor, birbirlerine daha az güveniyor, sokağa daha az çıkıyor, dışarıda yürürken de çevrelerini kolluyorlardı. Buna karşılık olarak suçla mücadele artırılmış, cezalar daha üst sınıra yakın verilir olmuştu. Yönetenler de yönetilenler de güvenlik arayışı içindeydi.
İskambil simgeleri, Avarya halkı için ne kadar bir korku ögesiyse, turistler için de bir o kadar egzotikti. Turist sayısı önceki yıla göre beşte bir oranda artmıştı. Büyük çoğunluğu Türkiye’den gelen turistler Bakilik Meydanı’nda dört simgenin yer aldığı kırmızılı, siyahlı, beyazlı pankartlarla fotoğraf çekiliyordu. Polis önceleri turistlere para cezası verse de önünü alamayınca göz yummaya başladı. Sonuçta, turizme katkı sağlıyordu. Dünyanın geri kalanında da iskambil sembolleri giderek Avarya ile özdeşleşmekteydi. Film, dizi, müzik, oyun yapımcıları yasal yaptırım olasılığı yüzünden yabancı ülkelerde yükselen ilgiyi eğlence ürünleriyle paraya çevirmeye çekiniyordu.
İskambil Çetesinden ise iz yoktu. Dikkat çekmek isteyen birkaç kişi bu çeteden olduklarını iddia ederek polise başvurmuşlarsa da aslı olmadığı anlaşılmıştı.
İkinci bir sorun da Katya’nın birlikte eylem yapacağı kişilerdi. Programlar yeni başlamıştı ve lider, hayal ettiği sadık kadroyu henüz oluşturamamıştı. Üç ay içinde etrafına bir kitle toplamalı, güven oluşturmalı, onları mümkün bir düşe inandırmalı ve bu uğurda harekete geçirmeliydi.
Banyo aynasının karşısında cildini temizlerken parlak bir fikir kuyrukluyıldız gibi zihninin etrafında dolaştı. İskambil sembollerini bir çetenin elinden kurtarıp direnişin, özgürlüğün sembolü haline getirebilir miydi? Avarya ve iskambil kartları arasında dış dünyanın kurduğu bağ bu topraklarda da özümsenebilir miydi? Seçimi boykot eden ve maçalı, karolu, sinekli, kupalı maskelerle sokaklara çıkmış, bir gecede oligarkların çürük ayaklı tahtlarını devirecek kalabalıklar hayal etti.
Siyah göz kalemiyle tek gözünün etrafına sinek sembolü çizdi. Güzelliğinin birden ortaya çıktığını düşündü ve sanki zekâsı da bir elektrik düğmesine dokunur gibi ışıldamıştı. “Kölelik ittifakını özgürlük yıkacak.” dedi. “Avarya’nın geleceğinde ben varım. Onlar… Düzen partileri, sermaye sahipleri… Onlar artık yok.”
Yüzünü yıkayıp yemek yapmak için mutfağa geçtiğinde artık ne istediğini biliyordu. Radyoyu açıp kıpır kıpır bir pop şarkısı eşliğinde tencereyi çıkardı. Katya sadece içindeki farklı tarzdaki kadınlarla değil, eskiden küçümsediği şarkılarla da barışmıştı.
֎
UYSAL
Aynı gün
Varnata
Gözaltında geçen 48 saatin ardından, kendini hâkimin karşısında bulan Uysal duruşma salonunun tenhalığı karşısında şaşırdı. Mahkeme görevlileri dışında kimse yoktu. Taylan bile yoktu. Sadece vekili gelmişti. Oysaki mahkeme salonunun değilse bile adalet sarayı ve bahçesinin gazeteciler ve davayı izleyip tecrübe kazanmak isteyen avukatlarla hınca hınç dolacağını sanıyordu.
Hâkimler ziyaretçilerin içeri alınmaması talimatını vermişti. Bu yüzden sevdikleri onu dışarıda bekliyordu. Yüzü üzüntüden kıpkırmızı olan annesi, öfke ve hayal kırıklığıyla birkaç yaş daha yaşlanan babası, birkaç akrabası ve Yaz…
Bir iş adamının kaçırmakla suçlanan bir zanlının mahkemesi haber değeri taşımaz mıydı? Tek bir basın mensubu bile yoktu adliye koridorunda. Gazete ya da televizyonlarda da bu konuyla ilgili bir haber yoktu.
“Yine de kayıtlara geçecek. Gerçekler duyulacak,” diye geçirdi içinden.
Üzerinde takım elbise vardı. Saçları kesilmiş, kaşları düzeltilmiş, yüzü tıraş edilmişti. Mahkemeye saygı gösterdiğini belli edecek ve iyi hal indirimi alacak kadar düzgündü. Ağır ceza mahkemesinde yargılandığı için tüm ceza indirimi fırsatlarına ihtiyacı vardı.
Avar kanunlarında bir kişiyi kaçırmak, hukuki tabiriyle, hürriyetten yoksun bırakmak, ağır bir suçtu. Üst sınırı on yıldı. Cebir, tehdit gibi etkenler suçun cezasını bir kat artırıyordu. Bunun dışında Taylan’ın bıyıklarını çektiği için eziyet suçundan da yargılanıyordu, bu suçun da üst sınırı dokuz yıldı. Bu yüzden savcı toplam yirmi dokuz yıl hapis cezası istemişti.
Uysal en iyi ihtimalle üç yıl boyunca dört duvar arasında kalacağını bildiği halde ne korku ne telaş hissediyordu. İliklerine dek öfke ve kıvançla doluydu.
Soru soran hâkimlere olayı Emre’yi tamamen devreden çıkararak anlattı. Suçu iki kişiyle işlediklerini ama suç ortağını tanımadığını söyledi. Maskelerin, kostümlerin ve kiralık arabanın bu tanımadığı kişi tarafından temin edildiğini söyledi. Nereden, nasıl, niçin? Bu soruların cevabını bilmiyordu. Suç ortağını maskesiz görmemişti. Eşkalini tarif edemezdi. Onu suç ortağı olmaya nakit parayla ikna etmişti.
Bu suçu işlemeye dışarıdan hiçbir teşvik ya da zorlama olmadan kendi iradesiyle karar vermişti. Yaz Larende’den ya da ailesinden fikir, emir, rica almamış; böyle bir suçu işlediğini de onlara söylememişti. Taylan Sındırlı’ya herhangi bir zarar vermek istememişti. Sadece ona bir soru sormuş ve cevabını öğrenmişti. “Ellerini naylon iple değil, yağlı halatla bağladım.” dedi Uysal.
Uysal, yüksek sesle ve dışarıdan duyulabilecek kadar “Bahar Larende’yi Taylan Sındırlı zehirledi,” dedi. Bu cümle mahkeme tutanaklarına geçerken heyecan ve haz arası bir his duydu. İşte, hedefine ulaşmıştı. Bu saatten sonra yirmi dokuz yıl da ceza alsa üzülmeyecekti.
Taylan’ın avukatı hemen itiraz etti. Hâkimler olayı aydınlatmak için birkaç soru daha sordular. Uysal, eziyet suçunu reddetti ve Taylan’ın bıyıklarını suç ortağının çektiğini söyledi. “Onu uyardım ama engel olamadım.”
Karşı tarafın avukatı itiraz ederek “Müvekkilim, davalının suç ortağını uyardığını işitmemiş.” dedi.
“Sözlü olarak değil işaretle uyardım.”
İlk duruşma üç saat sürdü. Hâkimler, ikinci duruşma tarihini ocak ayının ilk haftasına verdi. Nihai kararı ilerideki celselere erteledi. Tutuksuz yargılama kararı, Taylan’ın avukatını kızdırırken davalıyı şaşırttı. Uysal Türker bu salondan özgür biri olarak çıkacaktı.
Uysal eşikten dışarı adım atarken sert bir zemine değil bulutlara bastığını hissediyordu. Kalbi daha da hızlanmıştı. Hayatın ona yeni bir şans verdiğini hissediyordu. Arkadaşları çevresini sarıp sevinç nidalarıyla koridoru inletirken Yaz karmakarışık duygularla ona bakıyordu. Açık gri bir bluz giymiş, gölgede kızıla kaçan kahverengi görünen saçlarını da tek bir lastik tokayla alelade toplamıştı. Makyajsızdı ama yanakları allık sürmüş gibi kıpkırmızıydı.
“Kardeşimi…” dedi ağladı ağlayacak bir ses tonuyla. “O mu zehirledi? Sen gerçeği öğrenmek için mi o adamı kaçırdın?”
Uysal başını salladı. Yaz içini çekip ona sımsıkı sarıldı.
Birkaç kez üst üste “Özür dilerim,” dedi. “Meğer çok cesurmuşsun.”
“Sanırım ama hâlâ karanlık bir yanım var.”
Birkaç saat sonra şehir merkezindeki parklardan birinde el ele yürüyorlardı.
“Uzun zamandır içimde o kadar büyük bir ağırlıkla yaşıyordum ki nefes almakta zorlanıyordum. Şimdi hafifim. Uçup gitti.”
Kıvırcık saçlı kadın başını çeviriyordu, eski sevgilisinin yüzüne bakamıyordu. Onu kendinden uzaklaştırdığı için kendini suçlu hissediyordu.
“Utanma,” dedi adam, “Senin yerinde olsam tıpkı senin gibi hissederdim, aynı şeyleri yapar ve söylerdim. Benim kardeşim yok ama bir ablanın kardeş sevgisinin nasıl olduğunu az çok tahmin edebiliyorum. Haklıydın.”
“Seni neler yapmaya ittim, görmüyor musun? Belki de benim yüzümden beş ay sonra hapse gireceksin. Beni hiç tanımasaydın hayatın çok daha iyi olurdu.”
Yaz ağlamadı ama ağlayacakmış gibi hızlıca ve derince nefes aldı.
“Seni tanıdığım hiçbir andan pişman değilim. Benim hapse girme ihtimalimi doğuran olaylar zincirinin ilk halkası sen değilsin,” dedi Uysal. “Kendini suçlama, bu, anlamsız olur. Aksine sen de ben de zincirlerle sımsıkı sarılmış haldeyiz fakat sen henüz farkında değilsin.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Şu an olduğumuz yerlerde olmak zorundaydık. Sen partinin başına geçmeliydin, ben de senin danışmanın olmalıydım. Tabii çok daha önce aramızda bir ilişki başlamalıydı. Bizim üzerimizde otoritesi olan herkesin bizimle ilgili bir planı vardı. Planlar birbiriyle ve hayatın akışıyla uyuşmasa bile yine de kontrol edemiyorduk ve edemezdik.”
Kadın bir süre düşündükten sonra “Yoksa, sen bizim ilişkimizin de mi ayarlanmış olduğunu söylüyorsun?” dedi.
“Alkan ailesi seni yedi yaşından beri lider olman için yetiştirmedi mi?”
“Evet.”
Uysal gözlerini kapatıp açtı. “Babam da beni geleceğin liderine mümkün olduğunca yakın olmam için yetiştirdi. Lisedeyken seninle çıkmaya başlamamı babam istedi.”
Yaz, yanındaki adama karşı erittiği buzların tekrar donmaya başladığını hissediyordu. “Sadece bir planın parçasıydım, öyle mi?”
“Hayır,” diyen adam neredeyse fısıldıyordu. “Seni gerçekten sevdim. Sevmesem bu itirafı asla yapmazdım. Sevmesem, planın çizgilerinin dışına çıkmaya çalışmazdım. Babam beni kendisi gibi bir güç âşığı yapmak istedi ama ben gücü seninle aldattım.”
Genç kadın kafası karışmış bir halde kalakaldı. Ne düşüneceğini ya da ne hissedeceğini bilmiyordu.
“Karanlık bir yanım olduğu konusunda haklıydın.” dedi Uysal ve itiraflar dilinden döküldü. Hakan Vult için çalıştığını, ona muhalefet partileri hakkında bilgiler ilettiğini anlattı.
Her şeyi söylemesinin sebebi Yaz’ın kalbindeki sevgiyi silmek ve onu kendisinden tamamen uzaklaştırmaktı. Kadının onu saf bir şekilde sevdiğini ve gelecek hayali kurduğunu hissediyordu fakat Uysal, önündeki belirsiz gelecekle onun hayallerini gerçekleştiremezdi. Yaz bu bağdan özgür olmalıydı. Siyasetten bağımsız bir şekilde sevmeli, sevilmeli ve ailesini kurmalıydı.
“Her şey için teşekkürler, seninle geçirdiğim her an için. Ölene dek hafızamda kalacak 2004 yazı için teşekkürler. Yarın danışmanlıktan istifamı isteyeceğim.”
“Sen ne diyorsun ya?” dedi Yaz. Gözleri ıslaktı. “Ben buraya yazdığım mesajları geri almaya, ilişkimizi tekrar başlatmaya geldim ama sen beni terk ediyorsun.”
“Öğrendiklerinden sonra benimle devam etmek istiyor musun?”
“Ya, umurumda değil.” Avuçlarını açtı. “Seninle ben, ‘biz’ olmaya devam edebiliriz. Ben aramızdaki uyumu, arkadaşlığı, o içten anlayışı o kadar seviyorum ki kaybetmek istemiyorum.”
“Arkadaş olmayacağımızı kim söyledi ki?”
“Bıraksana! Sana yıllarca beslediğim güçlü duygulardan sonra, beyaz gelinlikle yanında yürümeyi hayal ettikten sonra normal arkadaş olacağım. Öyle mi? Bırçet, n’aber ya?”
Rumeli’de erkek kuzene “bırçet” denirdi. Kuzenler, bu kültürde kardeş gibi büyürlerdi ve yakın arkadaşlar da aralarındaki bağın kardeşliğe yakınsadığını vurgulamak adına birbirlerine “bırçet”, “bırçetka” diye hitap edebilirlerdi. Haliyle bu sözcükler “Aramızda hiçbir romantik ilgi yok.” anlamına da geliyordu.
“Avar Ceza Kanunu’nda ‘hürriyetten yoksun kılma suçu’nun alt sınırı 3, üst sınırı 10 yıl. Cebir ve tehdit söz konusu olduğunda ceza bir kat arttırılıyor. Eziyet suçunun ise alt sınırı 2, üst sınırı 9 yıl. En kötü ihtimal gerçekleşirse dışarıya 2034 yılında çıkacağım. 51 yaşında… Saçlarım beyazlamış, yüzüm kırışmış olacak. Sana bu koşullar altında umut vermem etik mi?”
Kadın adımlarını hızlandırmış ve adamın önüne geçmişti. Arkasını dönmeden “Bu mesele ortaya çıkmadan önce de evlilikten kaçıyordun,” dedi. “Sebebini bugün öğrendim.”
Aniden durdu ve döndü. “Aslında haklısın, biliyor musun?” dedi. “Seninle bir geleceğim olamazmış. Biz en başından beri ölü doğmuşuz. Hapse gireceğine sevinmişsindir bile, benimle evlenmemek için bir bahane daha buldun diye. Aramızdaki uyum tek taraflıymış. Kafamdan uydurmuşum.”
Uysal’ın cevabını beklemeden başını çevirdi ve yürüdü. Hızını giderek artırıp sonunda koşmaya başladı. Düşünmeyip sadece devinmek, yüzüne vuran havayı hissetmek ona iyi geliyordu.
Eve girer girmez Bahar’ın odasına girdi. Bahar, geceleri sarıldığı bahanesiyle yorganını yaz aylarında bile yüklüğe kaldırmıyordu. Yaz’ın ihtiyacı da puf bir nesneye suşi gibi dolanmaktı. Anne karnındaymış gibi huzurlu hissetmek istiyordu. Ergenlik dönemindeki kızlara yönelik dergilerden çıkan şarkıcı ve grup posterlerinin bezediği duvarın altında uzanıp hemencecik uyuyakaldı.