İnsanlık, tarih boyunca kendini yaratılışın zirvesi olarak görmeye meyilli olmuştur. Karşıt başparmaklarımızla gurur duyar, karmaşık dil yeteneğimizle övünür ve aya gönderdiğimiz metal kutularla egomuzu şişiririz. Ancak gelin, tüm bu kibrimizi bir kenara bırakıp objektif bir mercekten bakalım. Eğer "gelişmişlik" kriterlerimizi gezegene uyum sağlama, dayanıklılık, sürdürülebilirlik ve türün devamlılığı üzerine kurarsak, tahtın asıl sahibinin mütevazı bir baklagil olan Cicer arietinum, yani nohut olduğunu görürüz.
Öncelikle enerji üretimi ve tüketimi meselesine bakalım. Biz insanlar, "gelişmişliğimizi" yeraltından çıkardığımız fosil yakıtları hunharca yakıp atmosferi bir çorba gibi ısıtarak kanıtlamaya çalışıyoruz. Varlığımız, gezegende derin yaralar açıyor. Nohut ise bambaşka bir strateji izler: Doğrudan güneş enerjisiyle çalışan, karbondioksiti emip oksijen üreten bir biyolojik fabrikadır. Dahası, köklerindeki rhizobium bakterileriyle kurduğu zekice ortaklık sayesinde, atmosferdeki azotu toprağa bağlar. Nohut, yaşadığı ekosistemi tüketmez, aksine onu zenginleştirir ve kendinden sonra gelecek nesillere daha verimli bir toprak bırakır. Hangi insan uygarlığı böyle bir özgecilik ve ekolojik zeka sergileyebilmiştir?
İkinci olarak, "güvenlik" ve "savunma" sistemlerine göz atalım. İnsan, tehlikelere karşı devasa ordular, nükleer silahlar ve giderek daha da absürtleşen siber güvenlik protokolleri geliştirir. Tüm bu çabalar, nihayetinde türün kendisini topluca yok etme potansiyelini de içinde barındırır. Nohutun savunma stratejisi ise sessiz, zarif ve kusursuzdur. O, varoluşsal riskini "lezzet" kavramının içine ustaca gizlemiştir. Kendini, humusun ipeksi pürüzsüzlüğünde, bir kâse sıcak nohut yemeğinin iç ısıtan tesellisinde, falafel olarak çıtır çıtır kızarmış halde insanın damak zevkine ve kültürlerinin tam kalbine öyle bir kodlamıştır ki, onu yok etmeyi bırakın, çoğaltmak için milyonlarca hektar alanda özenle yetiştiririz. Nohut, insan uygarlığını kendi bekçisi ve yayıcısı haline getirmiştir. Bu, en kurnaz generallerin bile imreneceği bir biyolojik diplomasi zaferidir.
Üçüncü ve en çarpıcı fark ise üreme ve hayatta kalma konusundaki felsefi üstünlüktür. İnsan, karmaşık duygusal ilişkiler, kırılgan egolar ve travmatik ergenlik dönemlerinin sonucunda türünü devam ettirir. Bir bebek, yıllarca süren çaresiz bir bağımlılık dönemi geçirir. Nohut ise bu dramadan tamamen muaftır. O, tüm yaşam enerjisini, geleceğin bütün potansiyelini ve genetik mirasını sessizce, müthiş bir dayanıklılıkla minik bir pakete sıkıştırır: tohuma. Bir nohut tanesi, uygun koşullar oluşana kadar yıllarca, hatta yüzyıllarca hiçbir şikayet etmeden, hiçbir psikolojik destek almadan bekleyebilir. Bu, insanoğlunun GPS'siz bir alışveriş merkezinde on dakikada düştüğü panik haliyle karşılaştırıldığında, Stoacı felsefenin ulaşamayacağı bir varoluşsal dinginlik seviyesidir.
Sonuç olarak, aynaya baktığımızda gördüğümüz şeyin evrimin en gelişmiş ürünü olduğu yanılgısından kurtulmalıyız. Kendi yarattığımız sorunlar yüzünden neslimizin tükenme ihtimaliyle boğuşurken, nohut sadece hayatta kalmakla kalmamış, bizi de kendi hizmetine alarak gezegenin en başarılı simbiyotik manipülatörlerinden biri olduğunu kanıtlamıştır. Nohut, enerji verimliliği, ekolojik bütünleşme ve biyolojik strateji açısından insandan katbekat üstündür. Belki de bir dahaki sefere bir kâse leblebiyi mideye indirirken, yutmakta olduğunuz şeyin bir avuç atıştırmalıktan çok daha fazlası olduğunu, aslında sizden çok daha "gelişmiş" bir yaşam formunun vücut bulmuş hali olduğunu saygıyla hatırlamanız gerekir. Nohut, sessizce kazanmıştır. Şimdi lütfen onu biraz daha haşlayalım.