u/Jadroverr

▲ 2 r/KozmikKorku+1 crossposts

Anlatacağım bu şaşılası hikâyeye inanacağınızı sanmıyor, sizi de inanmaya zorlamıyorum. Benim, kendimin inanmadığım bir şeye sizleri inandırmağa kalkışmam delilik olur. Buna karşın deli değilim ve düş de görmedim. Ama yarın öleceğim için, bugün içimi dökmek istiyorum. Amacım herkese açık, kısaca, çeşitli düşünceler, görüşler ileri sürmeden, evimde olup bitenleri anlatmak. Bu olaylar, en sonunda beni dehşete düşürüp şiddetli, çok büyük sıkıntılar içinde kıvrandırdılar ve yıkıntımın nedeni oldular. Gene de bunları açıklamaya çalışmayacağım. Bana dehşetten başka bir şey vermeyen bu olaylar, başkalarına korkunç gelmediği gibi, abartılmış da gelebilir. Belki, ileride, benden daha sakin, daha bilinçli ve daha az etki altında kalan birisi, anlatacağım şeylerin birbirlerini doğal biçimde izleyen olaylardan başka bir şey olmadığını ortaya koyup, gördüğüm karabasanı gerçek basitliğine indirecektir.

Çocukluğumdan beri, uysallığım ve herkese, her şeye acıma duygum dikkati çekerdi. Bu acıma duygusu bende o kadar aşırıydı ki, arkadaşlarımın alaylarından yakamı kurtaramazdım. Özellikle hayvanlara çok düşkündüm ve ailem bir sürü yavru beslememe göz yummak zorunda kalırdı. Zamanımın çoğunu bu hayvanlara ayırıyor, en zevkli dakikalarımı onları besler ve severken duyuyordum. Bu acayip huy yaşım ilerledikçe daha belirgin bir hal almaya başladı ve belli başı zevklerimden biri olup çıktı, insana çok bağlı ve düşkün bir köpeği sevmiş olanlara bu zevkin derecesini anlatmam gereksiz. Bencillikten tamamiyle uzak ve çıkar gözetmeksizin kendini adamış hayvanın sevgisi ile, insanın hiç de sağlam temellere dayanmayan arkadaşlığı birbirinden çok farklıdır.

Genç yağımda evlendim ve karımın zevklerinin de benimkilere uygun olduğunu görerek çok sevindim Benim evcil hayvanlara düşkünlüğümü gören karım rasladığı acaip hayvan çeşitlerini eve taşıdı. Kuşlarımız, mercan balığımız, güzel bir köpeğimiz, tavşanlarımız, küçük bir maymunumuz ve bir kedimiz oldu. Olağanüstü iri ve güzel olan bu kedi kapkara ve son kerte kurnazdı. Kurnazlığından söz ederken köhne inançlara hiç de bel bağlamayan karım eski bir inanışa göre bütün kara kedilerin kalıp değiştirmiş cinler olduğunu söyler dururdu. Benim şimdi burada sözünü edişim, salt hatırıma geldiği içindir. Adı Pluto olan bu kedi en çok sevdiğim, uğraştığım hayvandı. Onu sadece ben beslerdim. Evin içinde nereye gitsem arkamdan gelirdi. Sokakta bile beni izlememesi için güçlük çekerdim.

Arkadaşlığımız bu şekilde yıllarca sürdü. Ne yazık ki, içkici oldum, (söylemeye utanıyorum) huyum suyum tamamiyle değişti, kötülüğe doğru yöneldi. Her geçen gün biraz daha sinirli, hırçın, başkalarının duygularına karşı saygısız oldum. Karıma da ağzıma geleni söylüyordum. Zamanda işi daha ileri götürerek dayak atmaya kadar vardırdım. Bu arada evdeki hayvanlar da huyumdaki değişiklikten paylarını almakta gecikmediler. Yalnız bakımsız bırakmakla kalmayarak, onlara kötü davranmağa da başladım. Buna karşın Pluto'ya olan aşırı sevgim, ona karşı sert davranmamı engelledi sayılır. Ama tavşanları, maymunu ve hattâ köpeği çevremde görünce tepelemekten kendimi alamıyordum. Alkolün etkisiyle hastalığım gittikçe arttı. Artık epey yaşlanmış ve dolayısiyle huysuzlaşmaya başlamış olan Pluto da tekmelerden sopalardan «nasibini» almağa başladı.

Bir gece şehrin meyhanelerini dolaşıp zilzurna eve döndüğümde, kedinin benden kaçmak ister tavırlar takındığını görür gibi oldum. Hayvanı yakaladım; kedi korkudan şaşkına dönerek elimi ısırdı. O anda sanki şeytan içime girdi ve sanki bir kötülük ruhuma sahip olmuş gibi, her yanım kötülük etmek zevkiyle titredi. Cebimden sustalı çakımı çıkardım, açtım ve zavallı hayvanın, boynundan yakalayarak, bir gözünü oydum. Bu yabanıllık sırasında titriyor, utancımdan yerin dibine geçiyordum. Sabahleyin aklım başıma gelince yaptıklarımı korku ve pişmanlıkla ansıdım. Ama bu duygular uzun sürmedi, yeniden içki âlemlerine dalarak yapmış olduğum bu kötülüğü belleğimden sildim. Bu arada kedi yavaş yavaş iyileşti. Oyulmuş olan gözünün çukuru her ne kadar korkunç görünüyorsa da, ıstırap çeker bir durumu yoktu. Her zamanki gibi evin içinde dolaşıp duruyordu ya, pek tabiî olarak beni görünce korkuyla kaçmaktaydı. Eskiden beni pek seven hayvanın bu hareketini görünce ilkin üzüldüm, ama bu duygu giderek tiksintiye dönüştü. Bundan sonra beni uçurumun kıyısına getiren KÖTÜLÜK bütün ruhumu sardı. Bu ruhsal durumu felsefede bulmak mümkün değildir. Yaşadığıma inandığım kadar, kötülüğün de insanlığın ilk ve temel içgüdülerinden biri olduğuna, insan karakterine yön veren belli başlı duyguların birini oluşturduğuna inanıyorum. Sadece yapılmaması gerektiği için, saçma yada kötü bir hareketi yüzlerce kez yapmamış insan var mıdır? Bütün bilincimize ve mantığımıza karşın, sırf kabul edilmiş oldukları için bozma eğilimi duyduğumuz töreler, düzenler yok mudur? İşte bu kötülük isteği beni uçuruma sürükleyen son güç oldu. Sırf eziyet etmek, huyuma aykırı davranış olmak için suçsuz hayvanlara kötülük ediyordum. Bir sabah, kedinin boynuna bir ip geçirip, onu bir ağacın dalına astım. Bunu yaparken gözlerimden yaşlar boşandı ve acı bir pişmanlık duydum. Bu günahı, ruhumun hiçbir şekilde bağışlanma olanağına kavuşamaması için işlemiştim.

Aynı günün gecesi «Yangın var!» çığlıklarıyla uyandım. Ateş her yanı sarmıştı ve bütün ev alev alev yanıyordu. Karım, ben ve hizmetçi, kendimizi zorlukla dışarı atabildik. Hiçbir şeyi kurtarmak mümkün olmamıştı. Elimde avucumda ne varsa yangın hepsini silip süpürmüş, beni acınası bir durumda bırakmıştı. Bu yıkımla, işlemiş olduğum cinayet arasında bir ilişki kuramayacak kadar bozguna uğramış durumdaydım. Ama her şeyi eksiksiz anlatmak, size tam bilgi vermek istiyorum. Yangının ertesi günü yıkıntıyı dolaştım. Birazı söz dışı, evin bütün duvarları yıkılmıştı. Yıkılmayan, sadece,, evin ortasında olup, yatağımın başucunun dayandığı duvardı. Sıva yeni olduğundan, yangın burasını yıkamamıştı. Bu duvarın çevresine bir sürü insan toplanmış, büyük bir dikkatle gözlerini bir yere dikmiş bakıyordu. «Çok garip, çok tuhaf..» diye söylenmeleri bende merak uyandırdı. Yaklaştım ve duvara bakınca, sanki özellikle çizilmiş gibi, kocaman bir kedinin biçimini gördüm. Biçim kusursuzdu, âdeta örnekti. Hayvanın boynunda bir ip vardı.

Bunu görünce, —bakmaktan bile çekmiyordum— şaşkınlık ve korku içinde kaldım. Nedir ki, biraz düşününce, sorunu iyi kötü çözümledim. Kediyi, ansıdığıma göre, eve bitişik olan bahçedeki ağaca asmıştım. Yangın çıkar çıkmaz bir sürü insan bahçeye dolmuştu. Bunlardan biri kedinin boynundaki ipi kesmiş ve herhalde, evde uyuyanları uyandırmak niyetiyle, hayvanı pencereden içeri fırlatmış olacaktı. Bu arada yıkılan duvarlar öldürmüş olduğum hayvanı sağlam kalan duvar üzerine sıkıştırmış ve alevlerin etkisiyle fosfor işe karışınca, gördüğüm biçim ortaya çıkmıştı. İşi mantığımı ve sağduyumu kullanarak çözümlemiş olmama karşın, fecî manzara hayalimi altüst etmekten geri kalmadı. Aylarca kedinin korkunç şekli zihnimden çıkmadı ve bu arada pişmanlığa benzer ama ondan çok uzak bir duyguya yakalandım. Daha da ileri giderek kedinin yokluğunu duymağa başladım. Daha sık olarak dalıp çıktığım meyhanelere gidip gelirken aynı renk ve benzerlikte bir kedi aramaya koyuldum. Bir gece, yarı ayık durumda pis bir meyhanede otururken gözüm büyük bir cin yada rom fıçısının üzerinde duran kara bir cisme takıldı. Bir iki dakikadan beri aynı yere baktığım halde bu kara cismi neden görmemiş olduğuma şaştım. Fıçıya yaklaştım ve bu kara cismin kara bir kedi olduğunu gördüm. Bu, Pluto kadar iri ve bir yanı söz dışı, tıpatıp Pluto'ya benzeyen bir kediydi. Pluto'nun bütün tüyleri kapkaraydı, bu kedininse göğsünü kaplayan ak tüyleri vardı. Hayvana dokununca hemen yattığı yerden kalktı, mırladı, kafasiyle elimi okşadı ve bu tanışıklıktan duyduğu sevinci belirtti. Tam istediğim, aradığım kediydi bu. Meyhaneciye, hayvanı bana satmasını önerdim. Kedinin sahibi olmadığını ve zaten onu ilk defa gördüğünü söyleyerek, alıp götürmeme izin verdi.

Hayvanı okşamayı sürdürdüm. Eve gitmek üzere kalktığımda baktım, benimle gelmek istiyor. Çıktım, hayvan da arkamdan gelmeye başladı. Arada sırada durarak, onu okşuyordum. Sonra birlikte yürüyorduk. Eve hemen alıştı ve karımın baş gözdesi oldu. Ben buna fena halde içerledim ve hayvandan tiksinmeye başladım, istediğimin tam tersi olmuştu. Hayvanı görmek bile istemiyordum. Ama Pluto'ya yaptıklarımı düşününce bayağı utanıyor bu yüzden kediye kötü davranmaktan çekiniyordum. Bir süre hayvana vurmadım, ama zamanla ona karşı büyük bir kin duymağa ve ondan vebadan kaçar gibi kaçmağa başladım. Bu kinimin nedeni, kediyi eve getirdiğimin ertesi günü, tıpkı Pluto gibi, bir gözünün oyuk olduğunu görmemdi. Gelgelelim bu durum, karımın kediye karşı daha acıyıcı, koruyucu davranmasına yol açtı. Çünkü daha önce söylediğim gibi, karım da acıma duygusu son kerte aşırıydı. Kediye olan tiksintim arttıkça, hayvan tersine, bana daha çok sokuluyordu. Evde nereye gitsem adım adım arkamdan geliyor, oturduğum iskemlenin yanına uzanıyor ya da kucağıma çıkarak yaltaklanıp duruyordu. Ayağa kalkıp yürüsem ayaklarımın arasına dolanıyor yada tırnaklarını pantolonuma geçirerek üstüme doğru tırmanmaya çalışıyordu. Böyle anlarda kediyi bir vuruşta yok etmek istiyordum; ama biraz, daha önceki kötü anının yılgısı ve —evet, buna inanın!— daha çok da hayvandan korkum dolayısiyle böyle bir şey yapamıyordum. Bu korkuyu tanımlayacak sözcük bulamıyorum. Bu cezaevi köşesinde —açıklamaya utanıyorum— bu korku akla gelebilecek en budalaca bir karabasanın sonucuydu. Karım birçok kez kedinin beyaz tüylerine dikkatimi çekmişti. Beyaz tüyler, asmış olduğum Pluto ile bu kedi arasındaki biricik ayrımı belirtiyordu, ilk gün dikkatimi çekmemişti, ama zamanla yavaş yavaş bu tüyler gözümde belirli bir biçim, almağa başladı. Bu biçim, korku ve dehşetin ta kendisini temsil eden ölüm ve karabasan makinası da darağacının biçimiydi. Artık insanlık duygusunu tamamiyle yitirmiş bir yaratık durumuna gelmiştim. Benim yerimi sanki canavar ruhlu bir yaratık almıştı. Gece gün düz bir dakika huzur kalmamıştı bende. Gündüzleri bu canavar ruhlu yaratık benim yerimi alıyor, geceleri ise sonu gelmeyen korkunç karabasanların ağırlığı altında eziliyordum. Bu sürekli karabasanların etkisiyle, iyilik kavramının son kırıntıları da silindi gitti ruhumdan. Beynimde sadece kötülük düşünceleri yer etti. Uğursuz ve korkunç düşünceler bir an olsun yakamı bırakmaz oldu. Herkesten, her şeyden gittikçe daha çok iğrenip tiksinmeye başladım. Sonucunda, sürekli bir bunalım içinde bulunuyordum ve karım bütün bunlara göğüs germek zorunda kalıyordu.

Bir gün bir iş dolayısiyle karımla birlikte oturduğumuz yıkıntı evin bodrumuna indik. Kedi ayaklarımın arasında dolaşarak beni az kalsın merdivenlerden aşağı düşürüyordu. Kızgınlıktan çılgına dönerek orada duran bir baltayı yakaladım ve korkumu unutarak hayvana vurmak üzere kaldırdım. Eğer kaldırdığım gibi de indirebilseydim, kediyi o anda öldürecektim. Nedir ki, karım kolumu yakalayarak vurmama engel oldu. Bu araya girmeye çok fena sinirlenerek kolumu kurtardım ve baltayı bütün şiddetiyle karımın beynine yerleştirdim. Bir tek söz söylemeden düştü, öldü. Bu cinayeti işledikten sonra hiçbir vicdan sızısı duymadan ölüyü gizlemek işine giriştim. Ne gündüz, ne de gece, komşulara göstermeksizin cesedi evden çıkaramayacağımı biliyordum. Çeşitli çözüm yolları düşündüm. Bir ara, cesedi küçük parçalara bölerek yakmayı tasarladım. Daha sonra, mahzenin altını kazarak oraya gömmeyi daha uygun buldum. Bundan başka, ölüyü bahçedeki kuyuya atmak, bir sandığa yerleştirip, sanki bir eşya imiş gibi bir hamal çağırtarak taşıtmak da aklıma gelmedi değil. En sonunda bütün bunlardan çok daha iyi olduğuna hükmettiğim bir yol buldum. Cesedi, ortaçağda papazların işkence ile öldürdüklerine yaptıkları gibi duvara gömmeye karar verdim.

Gerçekten de, bu iş için mahzen çok uygundu. Duvarları yer yer dökülmüş ve sıkı bir sıva ile yeniden badanalanmıştı. Islaklık dolayısiyle sıva sertleşme olanağını bulamamıştı. Bundan başka, duvarlardan birinde önceleri ocak olarak kullanılmış bir çıkıntı vardı. Bu çıkıntı sonradan doldurulmuş olup, mahzenin öbür kısımlarından ayırdedilemiyordu. Bu çıkıntıyı örten tuğlaları yerlerinden çıkartarak cesedi o boşluğa yerleştirmek, sonra tuğlalarla duvarı yeniden örmek işten bile değildi. Böylece kimse işin farkına varamazdı. Kestirilerimde aldanmadım; bir küskü ile tuğlaları yerlerinden söküp, ölüyü duvarın iç bölümüne yerleştirdim ve çok çaba harcamadan duvarı gene eskisi gibi ördüm. Kimseye bir şey sezdirmeden kireç, kum ve fırça sağlayarak bir harç kardım ve bununla tuğlaların üstünü güzelce sıvadım. Hiç kimse duvarın yeniden örüldüğünü anlayamazdı, iş bitince başarıma pek sevindim doğrusu. Duvarın eski durumu ile yeni durumu arasında en küçük bir ayrılık yoktu. Yere düşmüş kireç parçalarını büyük bir titizlikle teker teker topladım, işin mükemmelliğinin verdiği övünçle sağa sola bir göz gezdirdim, her şey yerli yerindeydi.

Daha sonra bütün bu işlerin nedeni olan kediyi araştırmaya başladım. Çünkü bu pis hayvanın canını cehenneme yollamayı kesinlikle kararlaştırmıştım. Eğer o dakikada elime geçirebilseydim işi tamamdı, ama pis hayvan benim durumumdan herhalde başına gelecekleri anlamış olacak ki, ortalıkta yoktu. Kedinin ortalarda olmaması bende âdeta rahatlık uyandırdı. Geceleyin de ortada görünmeyince, ilk olarak, vicdanımda cinayetin ağır yükünü taşırken, rahat bir uyku çektim, ikinci ve üçüncü gece kedi gene görünmedi. Ben de rahat bir soluk aldım. Hayvan herhalde korkmuş, evden kaçmıştı. Artık rahattım, işlemiş olduğum cinayet pek umurumda değildi. Bu arada sudan bir soruşturma yapıldıysa da, kuşku uyandıracak hiçbir şey çıkmadı. Üstelik evde bir arama da yaptılar, ama pek tabiî, bir şey bulamadılar. Geleceğe güvenle bakıyordum artık. Cinayeti izleyen dördüncü gün ansızın polisler gene geldiler ve evi baştan aşağı araştıracaklarını bildirdiler. Duruma güvenim olduğu için hiç kaygılanmadım. Polisler aramada beni de yanlarına aldılar. Bakılmadık kıyı bucak bırakmadılar. En sonunda üçüncü yada dördüncü kez, yeniden mahzene inildi. Kılım kıpırdamadı. Vicdanı rahat bir adam gibi, en küçük bir kaygı belirtisi göstermedim. Mahzeni boydan boya dolaştım. Kollarımı göğsüme kavuşturarak olup biteni seyre daldım. Polisler bir şey bulamamışlar, gitmeye hazırlanıyorlardı. Neşemden yerimde duramıyordum. Hiç değilse bir şeyler söyleyip onların suçsuzluğuma ilişkin inançlarını bir kat daha arttırmak istiyordum. Polisler mahzenin merdivenlerini çıkmağa başlamışlardı. En sonunda kendimi tutamayıp:

Baylar! dedim. Kuşkularınızı giderdiğim için çok sevinçliyim. Hepinize sağlıklar, iyi günler dilerim. Ayrıca, biraz daha nazik olmanızı da dilerim. Güle güle baylar, bu ev çok sağlam yapılmıştır. (Tezce bir şeyler söylemek istediğimden, ne söyleyeceğimi bilemiyordum.) Evet baylar, çok sağlam yapılmış bir evdir bu. Bu duvarlar, ne o, gidiyor musunuz baylar? bu duvarlar çok sağlamdır.

Sözün burasında işi daha ileri vardırarak, elimdeki bastonla, ölünün bulunduğu bölüme hızla vurdum. Ama. Tanrı beni şeytanın gazabından korusun. Daha vurmamı bitirmemiştim, ki, duvardan önce bebek ağlamasına benzer kesik kesik iniltiler, sonra sürekli ve tiz bir çığlık yükselmeğe başladı. Bu çığlık sanki cehennemin ta dibinden gelen ve zebanilerin topuzları altında inleyen kötü ruhların ulumalarına benziyordu. O andaki düşüncelerimi anlatma olanağım yok. Bayılma kertesine gelerek karşı duvara doğru sendeledim.

Merdivenleri çıkmakta olan polisler bir an korku ve şaşkınlıktan donakaldılar. Sonra zaman yitirmeden altı çift kol hemen işe koyuldu. Kısa bir zamanda alçıları söküp tuğlaları yerlerinden çıkardılar. Çürümeye yüz tutmuş ve pıhtılı kana bulanmış karımın ölüsü dimdik bir şekilde, polislerin şaşkınlık ve korku dolu bakışları arasında, ortaya çıktı. Başının üstünde, beni cinayete sürükleyen, şimdi de darağacına gönderecek olan uğursuz kedi, keskin dişlerini gösteriyor ve pırıl pırıl parlayan tek gözüyle bana bakıyordu!

Canavarı cesetle birlikte duvara gömmüşüm..

reddit.com
u/Jadroverr — 18 days ago
▲ 3 r/KozmikKorku+1 crossposts

Şehrin haritalarını en büyük titizlikle inceledim, ancak Rue d’Auseil’i bir daha asla bulamadım. Bu haritalar sadece modern haritalar da değildi, zira isimlerin değiştiğini biliyorum. Aksine, bölgenin tüm antik kayıtlarına derinlemesine daldım ve bildiğim haliyle Rue d’Auseil sokağına karşılık gelebilecek her bölgeyi, ismi ne olursa olsun, şahsen keşfe çıktım. Fakat tüm çabalarıma rağmen; üniversitede metafizik okuyan yoksul bir öğrenci olarak hayatımın son aylarını geçirdiğim, Erich Zann’ın müziğini duyduğum o evi, o sokağı, hatta o mahalleyi bile bulamadığım gerçeği benim için aşağılayıcı bir durum olarak kalmaya devam ediyor.

Hafızamın parçalanmış olmasına şaşırmıyorum; zira Rue d’Auseil’de ikamet ettiğim dönem boyunca hem fiziksel hem de zihinsel sağlığım ciddi şekilde bozulmuştu ve oraya az sayıdaki tanıdıklarımdan hiçbirini götürmediğimi hatırlıyorum. Ancak o yeri tekrar bulamamam hem tuhaf hem de kafa karıştırıcı; çünkü orası üniversiteye yarım saatlik yürüme mesafesindeydi ve oraya yolu düşen herhangi birinin unutamayacağı kadar belirgin tuhaflıklara sahipti. Rue d’Auseil’i görmüş tek bir kişiye bile rastlamadım.

Rue d’Auseil, kenarlarında dik tuğlalı, bulanık pencereli depoların sıralandığı karanlık bir nehrin karşı kıyısında uzanıyor ve nehrin üzerinden koyu renkli taştan yapılmış ağır bir köprü geçiyordu. O nehir boyunca, sanki komşu fabrikaların dumanı güneşi sonsuza dek engelliyormuş gibi, her zaman gölgeler hakimdi. Nehir ayrıca, başka hiçbir yerde duymadığım ve bir gün karşılaşırsam hemen tanıyacağım için yeri bulmama yardım edebilecek olan habis kokular yayıyordu. Köprünün ötesinde, üzerinde raylar bulunan dar, parke taşlı sokaklar vardı; ve sonra yükseliş başlıyordu; önce kademeli olan bu yükseliş, Rue d’Auseil’e ulaşıldığında inanılmaz derecede dikleşiyordu.

Rue d’Auseil kadar dar ve dik başka bir sokak hiç görmedim. Neredeyse bir uçurum gibiydi; tüm araçlara kapalıydı, birkaç yerinde merdiven basamaklarından oluşuyordu ve en tepede sarmaşıklarla kaplı yüksek bir duvarla son buluyordu. Zemini düzensizdi; bazen taş levhalar, bazen parke taşları, bazen de üzerinde yeşilimsi-gri bitkilerin yaşam mücadelesi verdiği çıplak topraktı. Evler yüksek, sivri çatılı, inanılmaz derecede eskiydi ve çılgınca arkaya, öne veya yana yatmışlardı. Bazen karşılıklı bir çift ev, her ikisi de öne doğru eğilerek sokağın üzerinde bir kemer gibi neredeyse birleşiyor ve aşağıdaki zeminden ışığın çoğunu kesinlikle kesiyordu. Sokak boyunca evden eve uzanan birkaç üst geçit köprüsü de mevcuttu.

O sokağın sakinleri bende tuhaf bir izlenim bıraktı. İlk başta bunun sebebinin hepsinin sessiz ve ağzı sıkı olmalarından kaynaklandığını düşündüm; fakat sonradan hepsinin çok yaşlı olduğuna karar verdim. Öyle bir sokakta yaşamaya nasıl başladım bilmiyorum, ama oraya taşındığımda pek kendimde değildim. Param olmadığı için sürekli tahliye edilerek pek çok sefil yerde yaşamıştım; ta ki sonunda felçli Blandot’un işlettiği, Rue d’Auseil’deki o sendeleyen eve rastlayana dek. Sokağın tepesinden aşağı doğru üçüncü evdi ve hepsinin içinde açık ara en yüksek olanıydı.

Odam beşinci kattaydı; ev neredeyse boş olduğundan oradaki tek yerleşik oda benimkiydi. Vardığım gece, tepedeki sivri çatılı tavan arasından gelen garip bir müzik duydum ve ertesi gün yaşlı Blandot’a bunu sordum. Bana bunun yaşlı bir Alman viyola sanatçısı olduğunu, adını Erich Zann olarak imzalayan tuhaf, dilsiz bir adamın akşamları ucuz bir tiyatro orkestrasında çaldığını söyledi; Zann’ın tiyatrodan döndükten sonra gece vakti çalma arzusunun, bu yüksek ve izole tavan arası odasını seçme nedeni olduğunu da ekledi. Bu odanın tek çatı penceresi, sokağın sonundaki duvardan öteye, aşağıdaki meyile ve ötedeki manzaraya bakılabilecek yegane noktaydı.

Ondan sonra Zann’ı her gece duydum ve beni uyanık tutmasına rağmen, müziğinin tuhaflığıyla büyülenmiştim. Sanat hakkında pek az şey bilmeme rağmen, onun harmonilerinin daha önce duyduğum hiçbir müzikle ilgisi olmadığından emindim; onun son derece özgün bir dahi olduğu sonucuna vardım. Dinledikçe daha çok büyülendim, ta ki bir hafta sonra yaşlı adamla tanışmaya karar verene dek.

Bir gece işinden dönerken koridorda Zann’ın yolunu kestim ve onunla tanışmak, o çalarken yanında olmak istediğimi söyledim. Eski püskü kıyafetleri, mavi gözleri, grotesk ve satirleri andıran yüzü, neredeyse tamamen kel kafasıyla küçük, zayıf ve iki büklüm bir adamdı; ilk sözlerim üzerine hem öfkelenmiş hem de korkmuş göründü. Ancak bariz dost canlısı tavrım sonunda onu yumuşattı; isteksizce işaret ederek karanlık, gıcırdayan ve döküntü tavan arası merdivenlerinden onu takip etmemi istedi. Dik çatılı tavan arasındaki sadece iki odadan biri olan odası, batı tarafında, sokağın üst ucunu oluşturan yüksek duvara bakıyordu. Boyutları oldukça büyüktü ve olağanüstü çıplaklığı ile bakımsızlığı nedeniyle daha da büyük görünüyordu. Mobilya olarak sadece dar bir demir karyola, kirli bir lavabo standı, küçük bir masa, büyük bir kitaplık, demir bir nota sehpası ve üç adet eski moda sandalye vardı. Nota kağıtları yerlerde düzensizce istiflenmişti. Duvarlar çıplak tahtadandı ve muhtemelen hiç sıva görmemişti; toz ve örümcek ağlarının bolluğu ise mekanı meskun bir yerden ziyade terk edilmiş bir yer gibi gösteriyordu. Besbelli ki Erich Zann’ın güzellik dünyası, hayal gücünün uzak bir kozmosunda yatıyordu.

Dilsiz adam oturmamı işaret ettikten sonra kapıyı kapattı, büyük ahşap sürgüyü sürdü ve yanında getirdiği mumun ışığını artırmak için bir mum daha yaktı. Ardından viyolünü güve yemiş kılıfından çıkardı ve onu alarak sandalyelerin en az rahatsız edici olanına oturdu. Nota sehpasını kullanmadı; bana bir seçenek sunmadan, tamamen hafızasından çalarak bir saati aşkın bir süre boyunca beni daha önce hiç duymadığım ezgilerle büyüledi; bu ezgiler belli ki kendi tasarımıydı. Müziğe aşina olmayan biri için onların tam doğasını tarif etmek imkansızdır. Bunlar, büyüleyici ve tekrarlayan bölümleri olan bir tür füg gibiydi; ancak benim için en dikkat çekici olan, daha önce alt kattaki odamdan kulak misafiri olduğum o tuhaf notaların hiçbirinin bu çalınanlarda yer almamasıydı.

Aklımda yer eden o tekinsiz notaları hatırlıyordum ve sık sık kendi kendime yarım yamalak mırıldanıp ıslıkla çalıyordum; bu yüzden müzisyen sonunda yayını elinden bıraktığında, onlardan bazılarını çalıp çalamayacağını sordum. Ben isteğimi dile getirmeye başlar başlamaz, o buruşuk ve satiri andıran yüz, icra sırasında büründüğü sıkılgan sakinliği kaybetti; yaşlı adamla ilk karşılaştığımda fark ettiğim o öfke ve korkunun tuhaf karışımı yeniden belirdi. Bir an için, yaşlılığın getirdiği huysuzlukları pek de ciddiye almayarak ikna yoluna gitmeye niyetlendim; hatta bir önceki gece dinlediğim o daha tuhaf ezgilerden birkaçını ıslıkla çalarak ev sahibimin o tekinsiz ruh halini uyandırmaya çalıştım. Fakat bu yolu bir andan fazla sürdüremedim; zira dilsiz müzisyen ıslıkla çaldığım havayı tanıdığında, yüzü aniden analizi imkansız bir ifadeyle çarpıldı ve uzun, soğuk, kemikli sağ eli, ağzımı kapatıp bu kaba taklidi susturmak için uzandı. Bunu yaparken, sanki bir davetsiz misafirden korkuyormuşçasına perdeli tek pencereye ürkek bir bakış fırlatarak eksantrikliğini daha da sergiledi—tavan arası komşu tüm çatıların üzerinde yüksek ve erişilemez bir konumda olduğu için bu bakış iki kat saçmaydı; kapıcının bana söylediği gibi, bu pencere sokağın tepesindeki duvarın ötesini görebilen tek noktaydı.

Yaşlı adamın bu bakışı Blandot’un yorumunu aklıma getirdi ve belli bir kaprisle, Rue d’Auseil’in tüm sakinleri arasında sadece bu aksi müzisyenin görebildiği o ay ışığıyla aydınlanmış çatıların ve tepenin ardındaki şehir ışıklarının geniş ve baş döndürücü panoramasını izleme arzusu duydum. Pencereye doğru hareketlendim ve o ne olduğu belirsiz perdeleri yana çekecektim ki, dilsiz kiracı eskisinden bile daha büyük bir korku dolu öfkeyle üzerime atıldı; bu kez her iki eliyle beni kapıya doğru sinirle sürüklemeye çalışırken başıyla çıkmamı işaret ediyordu. Ev sahibimden artık tamamen tiksinmiş bir halde, beni bırakmasını emrettim ve hemen gideceğimi söyledim. Kavrayışı gevşedi; bendeki bu tiksinti ve kırgınlığı görünce kendi öfkesi de yatışmış gibiydi. Gevşeyen tutuşunu bu kez dostça bir tavırla sıktı; beni bir sandalyeye oturmaya zorladı, ardından hüzünlü bir görünümle karmaşık masaya geçip bir yabancının zahmetli Fransızcasıyla kurşun kalemle pek çok kelime yazdı.

Bana sonunda uzattığı not, bir hoşgörü ve bağışlanma ricasıydı. Zann; yaşlı, yalnız olduğunu, müziğiyle ve başka şeylerle bağlantılı tuhaf korkulardan ve sinirsel rahatsızlıklardan muzdarip olduğunu yazmıştı. Müziğini dinlememden keyif almıştı, tekrar gelmemi ve eksantrikliklerine aldırmamamı istiyordu. Ancak o tekinsiz harmonilerini bir başkasının yanında çalamazdı ve onları bir başkasından duymaya tahammül edemezdi; tıpkı odasındaki herhangi bir şeye bir başkasının dokunmasına dayanamadığı gibi. Koridordaki konuşmamıza dek, onun çalışını kendi odamdan duyabildiğimi bilmiyordu ve şimdi benden, gece vakti onu duyamayacağım daha alt katta bir odaya geçmem için Blandot ile anlaşmamı rica ediyordu. Kira farkını kendisinin karşılayacağını yazmıştı.

O berbat Fransızca ile yazılmış notu çözmeye çalışırken yaşlı adama karşı daha merhametli hissetmeye başladım. O da benim gibi fiziksel ve sinirsel acıların kurbanıydı; üstelik metafizik çalışmalarım bana nazik olmayı öğretmişti. Sessizliğin içinde pencereden hafif bir ses geldi —gece rüzgarında panjur tıkırdamış olmalıydı— ve nedense ben de neredeyse Erich Zann kadar şiddetle irkildim. Okumayı bitirdiğimde ev sahibimin elini sıktım ve bir dost olarak ayrıldım. Ertesi gün Blandot bana üçüncü katta, yaşlı bir tefecinin dairesi ile saygın bir döşemecinin odası arasında kalan daha pahalı bir oda verdi. Dördüncü katta kimse yoktu.

Zann’ın benim arkadaşlığıma olan hevesinin, beni beşinci kattan taşınmaya ikna etmeye çalıştığı zamanki kadar büyük olmadığını anlamam uzun sürmedi. Beni yanına çağırmıyordu, ben gittiğimde ise huzursuz görünüyor ve isteksizce çalıyordu. Bu her zaman gece vakti oluyordu — gündüzleri uyuyor ve kimseyi içeri almıyordu. Ona karşı olan sevgim artmasa da, tavan arası odası ve o tuhaf müzik üzerimde tuhaf bir büyü bırakmış gibiydi. O pencereden dışarı bakmak; duvarın ötesindeki ve görünmeyen meyilin aşağısındaki, orada serili olması gereken parıldayan çatılara ve kulelere göz atmak için garip bir arzu duyuyordum. Bir keresinde, Zann’ın tiyatroda olduğu saatlerde tavan arasına çıktım ama kapı kilitliydi.

Başarabildiğim tek şey, dilsiz yaşlı adamın gece icralarına kulak misafiri olmaktı. İlk başlarda parmak uçlarımda eski beşinci katıma çıkıyordum, sonra en son gıcırdayan merdivenleri tırmanıp sivri çatılı tavan arasına kadar gidecek cesareti buldum. Orada, anahtar deliği kapatılmış sürgülü kapının dışındaki dar koridorda, sık sık beni tarif edilemez bir dehşetle dolduran sesler duyuyordum —belirsiz bir merakın ve puslu bir gizemin dehşeti. Bu sesler iğrenç oldukları için değil (çünkü değillerdi), bu yeryüzüne ait hiçbir şeyi çağrıştırmayan titreşimlere sahip oldukları ve belirli aralıklarla tek bir icracı tarafından üretildiğini hayal bile edemeyeceğim senfonik bir niteliğe büründükleri için böyle hissettiriyorlardı. Şüphesiz Erich Zann, vahşi bir güce sahip bir dahiydi. Haftalar geçtikçe çalışı daha da vahşileşti; yaşlı müzisyen ise izlemesi acı verecek derecede artan bir bitkinlik ve sinsilik kazandı. Artık beni hiçbir zaman içeri almıyor, merdivenlerde karşılaştığımızda ise benden kaçıyordu.

Derken bir gece kapıda dinlerken, çığlık atan viyolün kaotik bir ses kargaşasına dönüştüğünü duydum; eğer o sürgülü kapının ardından dehşetin gerçek olduğuna dair acıklı bir kanıt gelmeseydi, sarsılan akıl sağlığımdan şüphe etmeme neden olacak bir cehennem gürültüsüydü bu —sadece bir dilsizin çıkarabileceği ve ancak en korkunç korku veya ıstırap anlarında yükselen o berbat, eklemsiz çığlık. Kapıyı defalarca çaldım ama yanıt alamadım. Sonrasında, zavallı müzisyenin bir sandalyenin yardımıyla yerden kalkmak için harcadığı cılız çabayı duyana dek siyah koridorda soğuktan ve korkudan titreyerek bekledim. Bir baygınlık nöbetinden sonra kendine geldiğine inanarak, ismimi güven verici bir şekilde seslenip tekrar kapıya vurdum. Zann’ın pencereye doğru sendeleyerek gittiğini, hem panjuru hem de camı kapattığını; sonra kapıya gelip beni içeri almak için titreyen elleriyle sürgüyü açtığını duydum. Bu sefer yanımda olmamdan duyduğu sevinç gerçekti; zira bir çocuk annesinin eteğine nasıl sarılırsa, o da paltoma öyle sarılırken çarpılmış yüzü rahatlamayla parlıyordu.

Acıklı bir şekilde titreyen yaşlı adam beni bir sandalyeye oturmaya zorladı, kendisi ise viyolü ve yayının yerde dikkatsizce durduğu bir diğerine çöktü. Bir süre hiçbir şey yapmadan, tuhaf bir şekilde başını sallayarak ama paradoksal bir yoğunlukla dışarıyı korkuyla dinliyormuş gibi oturdu. Sonrasında tatmin olmuş göründü ve masanın yanındaki bir sandalyeye geçerek kısa bir not yazıp bana uzattı; ardından masaya geri dönüp hızlıca ve durmaksızın yazmaya başladı. Notta, merhamet adına ve kendi merakım uğruna, kendisini kuşatan tüm mucizelerin ve dehşetlerin Almanca tam bir dökümünü hazırlarken olduğum yerde beklemem için bana yalvarıyordu. Bekledim ve dilsiz adamın kurşun kalemi kağıt üzerinde uçuştu.

Belki bir saat kadar sonra, ben hâlâ beklerken ve yaşlı müzisyenin ateşli bir hızla yazdığı sayfalar birikmeye devam ederken, Zann’ın korkunç bir şokun sarsıntısıyla irkildiğini gördüm. Hiç şüphe yok ki perdeli pencereye bakıyor ve ürpererek dinliyordu. Derken ben de bir ses duyduğumu hayal meyal sandım; her ne kadar bu korkunç bir ses olmasa da, aksine son derece kısık ve sonsuz derecede uzak, komşu evlerden birindeki bir müzisyeni ya da üzerinden bakmayı asla başaramadığım o yüksek duvarın ardındaki bir meskeni çağrıştıran bir müzikal notaydı. Zann üzerindeki etkisi ise dehşet vericiydi; kalemini aniden bırakıp ayağa kalktı, viyolünü kavradı ve —sürgülü kapı ardında dinlediğim anlar hariç— yayından duyduğum en vahşi çalışla geceyi yırtmaya başladı.

Erich Zann’ın o korkunç gecedeki çalışını tarif etmek beyhude olurdu. Daha önce kulak misafiri olduğum her şeyden daha korkunçtu çünkü artık yüzündeki ifadeyi görebiliyor ve bu seferki motivasyonun katıksız bir korku olduğunu anlayabiliyordum. Bir gürültü çıkarmaya; bir şeyi savuşturmaya ya da bir şeyi bastırmaya çalışıyordu —ne olduğunu hayal bile edemiyordum, ancak ne kadar dehşet verici olması gerektiğini hissedebiliyordum. İcrası fantastik, hezeyanlı ve histerik bir hal alsa da, bu tuhaf yaşlı adamın sahip olduğunu bildiğim o yüce deha niteliklerini sonuna kadar korudu. Melodiyi tanıdım —tiyatrolarda popüler olan vahşi bir Macar dansıydı ve bir an için bunun, Zann’ın ilk kez başka bir bestecinin eserini çaldığına şahit olduğum an olduğunu düşündüm.

O çaresiz viyolün çığlıkları ve iniltileri gittikçe daha yüksek, gittikçe daha vahşi bir hal alıyordu. Müzisyen tekinsiz bir tere batmıştı ve bir maymun gibi kıvranıyor, sürekli olarak korkuyla perdeli pencereye bakıyordu. Onun çılgınca ezgilerinde, kaynayan bulut, duman ve şimşek uçurumları arasında delicesine dans eden ve dönen gölgemsi satirleri, Bakkhos ayinlerini adeta görebiliyordum. Ve sonra, viyolden gelmeyen, daha tiz ve daha sabit bir nota duyduğumu sandım; batının uzaklarından gelen sakin, hesaplı, amaçlı ve alaycı bir nota.

Tam bu sırada, sanki içerideki deli icraya cevap verirmişçesine dışarıda patlak veren uğultulu bir gece rüzgarıyla panjurlar sarsılmaya başladı. Zann’ın haykıran viyolü artık kendini aşmıştı; bir viyolün çıkarabileceğini asla düşünmediğim sesler yayıyordu. Panjur daha şiddetli tıkırdadı, yerinden kurtuldu ve pencereye çarpmaya başladı. Ardından, sürekli darbeler altında camlar titreyerek kırıldı ve içeri giren soğuk rüzgar mumların titremesine, Zann’ın korkunç sırrını yazmaya başladığı masanın üzerindeki kağıtların hışırdamasına neden oldu. Zann’a baktım ve artık bilincinin yerinde olmadığını gördüm. Mavi gözleri fırlamış, camlaşmış ve körleşmişti; o hummalı çalışı, hiçbir kalemin tarif edemeyeceği, kör, mekanik ve tanınmaz bir orjiye dönüşmüştü.

Diğerlerinden daha güçlü, ani bir rüzgar dalgası el yazmasını yakalayıp pencereye doğru savurdu. Çaresizlik içinde uçuşan kağıtların peşinden gittim ama ben parçalanmış camlara ulaşamadan hepsi yok olup gitmişti. O an, bu pencereden bakmaya dair o eski arzumu hatırladım; Rue d’Auseil’de duvarın ötesindeki meyili ve aşağıya serilmiş şehri görebileceğiniz tek pencereydi burası. Dışarısı çok karanlıktı ama şehrin ışıkları her zaman yanardı ve yağmurla rüzgarın ortasında onları orada görmeyi bekliyordum. Ancak o en yüksek çatı penceresinden dışarı baktığımda; mumlar titrerken ve o çılgın viyol gece rüzgarıyla birlikte ulurken aşağıda serili bir şehir görmedim; bildiğim sokaklardan parıldayan dostça ışıklar da yoktu. Sadece sınırsız boşluğun karanlığı vardı; hareket ve müzikle yaşayan, dünyadaki hiçbir şeye benzemeyen, hayal edilemez bir boşluk. Ve ben orada dehşet içinde bakarken, rüzgar o antik sivri çatılı tavan arasındaki her iki mumu da söndürdü; beni önümdeki kaos ve cehennem gürültüsüyle, arkamdaki o geceye uluyan iblis işi viyolün deliliğiyle baş başa, vahşi ve geçit vermez bir karanlığın içinde bıraktı.

Karanlıkta bir ışık yakma imkanım olmadan geriye doğru sendeledim; masaya çarptım, bir sandalyeyi devirdim ve sonunda o simsiyahlığın şoke edici bir müzikle çığlık attığı yere doğru yolumu el yordamıyla buldum. Bana karşı duran güçler her ne olursa olsun, kendimi ve Erich Zann’ı kurtarmak için en azından deneyebilirdim. Bir ara soğuk bir şeyin bana temas ettiğini sandım ve çığlık attım ama çığlığım o iğrenç viyolün sesinden duyulmuyordu. Aniden karanlığın içinden delice gidip gelen yay bana çarptı ve müzisyene yaklaştığımı anladım. Öne doğru uzandım, Zann’ın sandalyesinin arkasına dokundum, sonra onu kendine getirmek için omzunu bulup sarstım.

Tepki vermedi ve viyol hala hız kesmeden çığlık atmaya devam ediyordu. Elimi, mekanik sallanışını durdurmayı başardığım kafasına götürdüm ve kulağına, gecenin o bilinmez şeylerinden kaçmamız gerektiğini haykırdım. Fakat o ne bana cevap verdi ne de telaffuzu imkansız müziğinin çılgınlığını azalttı; bu sırada tavan arasının her yerinde tuhaf rüzgar akımları o karanlıkta ve ses kargaşasında dans ediyor gibiydi. Elim kulağına değdiğinde nedenini bilmeden ürperdim —nedenini o hareketsiz yüze, o buz gibi, katılaşmış, nefes almayan ve cam gibi gözleri faydasızca boşluğa dikilmiş yüze dokunana dek bilmiyordum. Ve sonra, bir mucize eseri kapıyı ve o büyük ahşap sürgüyü bularak, karanlıktaki o cam gözlü şeyden ve ben uzaklaştıkça öfkesi daha da artan o lanetli viyolün hortlakça ulumasından çılgınlar gibi kaçtım.

O karanlık evdeki sonsuz merdivenlerden atlayarak, süzülerek, uçarak indim; merdivenli, dar, dik ve sendeleyen evlerin olduğu o antik sokağa bilinçsizce fırladım; basamaklardan aşağı ve parke taşlarının üzerinden geçerek alt sokaklara ve yüksek duvarlı o kokuşmuş nehre doğru koştum; nefes nefese o büyük karanlık köprüyü geçip bildiğimiz o daha geniş, daha sağlıklı sokaklara ve bulvarlara ulaştım; tüm bunlar zihnimde kalan korkunç hatıralar. Hatırladığım kadarıyla rüzgar yoktu, ay tepedeydi ve şehrin tüm ışıkları göz kırpıyordu.

En dikkatli aramalarıma ve araştırmalarıma rağmen, o günden sonra Rue d’Auseil’i bir daha asla bulamadım. Ama buna tamamen pişman değilim; ne sokağı bulamadığıma ne de Erich Zann’ın müziğini tek başına açıklayabilecek olan o sık yazılmış sayfaların hayal edilemez uçurumlarda kaybolup gitmesine.

reddit.com
u/Jadroverr — 27 days ago
▲ 2 r/KozmikKorku+1 crossposts

Angelo Ricci, Joe Czanek ve Manuel Silva’nın niyeti, Korkunç Yaşlı Adam’ı ziyaret etmekti. Bu yaşlı adam, deniz yakınındaki Water Caddesi’nde, çok eski bir evde tek başına yaşamaktaydı; söylentilere göre hem aşırı derecede zengin hem de aşırı derecede güçsüzdü. Bu durum, Bay Ricci, Czanek ve Silva gibi zanaat erbabı için oldukça cazip bir fırsattı; zira onların zanaatı, hırsızlıktan daha az vakur bir iş değildi.

Kingsport sakinleri, Korkunç Yaşlı Adam hakkında pek çok şey söyleyip düşünürlerdi; bu düşünceler, küf kokulu ve kadim meskeninde belirsiz büyüklükte bir servet sakladığı neredeyse kesin olsa da, onu genellikle Bay Ricci ve meslektaşları gibi beyefendilerin ilgisinden korurdu. O, hakikaten de çok tuhaf bir şahsiyetti; vaktinde Doğu Hindistan kalyonlarında kaptanlık yaptığına inanılırdı. Öyle yaşlıydı ki kimse onun gençliğini hatırlayamazdı; öyle sessizdi ki gerçek adını pek az kişi bilirdi. Bakımsız ve yaşlı evinin ön bahçesindeki boğumlu ağaçların arasında, garip bir biçimde gruplandırılmış ve meçhul bir Doğu tapınağındaki putları andıracak şekilde boyanmış büyük taşlardan oluşan tuhaf bir koleksiyon barındırırdı. Bu koleksiyon, Korkunç Yaşlı Adam’ın uzun beyaz saçları ve sakalıyla alay etmeyi ya da evin küçük bölmeli pencerelerini hain füzelerle kırmayı seven küçük çocukların çoğunu korkutup kaçırırdı; fakat bazen eve gizlice yaklaşıp tozlu camlardan içeri bakan daha yaşlı ve meraklı kişileri korkutan başka şeyler de vardı. Bu kişiler, giriş kattaki boş bir odada bulunan masanın üzerinde pek çok tuhaf şişe olduğunu, her birinin içinde bir ipe sarkaç gibi asılmış küçük bir kurşun parçası bulunduğunu söylerlerdi. Yine söylenenlere göre Korkunç Yaşlı Adam bu şişelerle konuşur; onlara Jack, Yaralı Yüz, Uzun Tom, İspanyol Joe, Peters ve İkinci Kaptan Ellis gibi isimlerle hitap ederdi. Ne zaman bir şişeye seslense, içindeki küçük kurşun sarkaç sanki cevap veriyormuşçasına belirli titreşimler yapardı. Uzun boylu, zayıf Korkunç Yaşlı Adam’ı bu tuhaf sohbetler esnasında izleyenler, onu bir daha izlemezlerdi.

Ancak Angelo Ricci, Joe Czanek ve Manuel Silva, Kingsport kanından değillerdi; onlar New England hayatının ve geleneklerinin o tılsımlı çemberinin dışında kalan, yeni ve heterojen soydan geliyorlardı. Korkunç Yaşlı Adam’da gördükleri tek şey; budaklı bastonu olmadan yürüyemeyen, ince ve zayıf elleri acınası bir halde titreyen, sendeleyen ve neredeyse çaresiz bir ihtiyardı. Herkesin kaçındığı ve tüm köpeklerin tuhaf bir biçimde havladığı bu yalnız, sevilmeyen yaşlı adama kendi çaplarında gerçekten acıyorlardı. Fakat iş iştir; ruhu mesleğine bağlı bir hırsız için, bankada hesabı olmayan ve köy bakkalındaki birkaç temel ihtiyacı için ödemeyi iki yüzyıl önce basılmış İspanyol altın ve gümüşleriyle yapan, oldukça yaşlı ve güçsüz bir adamın hem bir çekiciliği hem de bir meydan okuması vardır.

Bay Ricci, Czanek ve Silva, ziyaretleri için 11 Nisan gecesini seçtiler. Bay Ricci ve Bay Silva bu zavallı yaşlı beyefendiyle "mülakat yapacak" altınların yerini kibarca rica edecek, Bay Czanek ise ev sahibinin arazisinin arka duvarındaki kapının yanında, Ship Caddesi’nde üstü kapalı bir motorlu araçla onları ve muhtemelen taşıyacakları metalik yükü bekleyecekti. Beklenmedik bir polis baskını durumunda gereksiz açıklamalardan kaçınma arzusu, bu sessiz ve gösterişsiz ayrılış planlarını tetiklemişti.

Önceden kararlaştırıldığı üzere, üç maceracı, sonradan oluşabilecek art niyetli şüpheleri önlemek amacıyla ayrı ayrı yola çıktılar. Bay Ricci ve Silva, Water Caddesi'nde, yaşlı adamın ön kapısında buluştular; boğumlu ağaçların tomurcuklanan dalları arasından süzülen ay ışığının, boyalı taşlar üzerindeki parıltısından pek hoşlanmasalar da, boş inançlardan çok daha önemli işleri vardı. Korkunç Yaşlı Adam’ı biriktirdiği altın ve gümüşler hakkında konuşturmanın nahoş bir iş olabileceğinden korkuyorlardı; zira yaşlı deniz kaptanları meşhur bir biçimde inatçı ve dik kafalı olurlardı. Yine de adam çok yaşlı, çok güçsüzdü ve ziyaretçiler iki kişiydi. Bay Ricci ve Silva, isteksiz kişileri bülbül gibi şakratma sanatında deneyimliydiler; ayrıca zayıf ve istisnai derecede yaşlı bir adamın çığlıkları kolayca bastırılabilirdi. Böylece yanan tek pencereye doğru ilerlediler ve Korkunç Yaşlı Adam’ın, sarkaçlı şişeleriyle çocuksu bir tavırla konuştuğunu duydular. Ardından maskelerini taktılar ve hava şartlarından lekelenmiş meşe kapıyı kibarca çaldılar.

Ship Caddesi’ndeki arka kapının yanında, üstü kapalı motorlu araçta huzursuzca kıvranan Bay Czanek için bekleyiş çok uzun gelmişti. Normalden daha yufka yürekliydi ve eylem için belirlenen saatten hemen sonra antik evden yükselen o korkunç çığlıklardan hoşlanmamıştı. Meslektaşlarına, o acınası yaşlı deniz kaptanına karşı olabildiğince nazik olmalarını söylememiş miydi? Yüksek ve sarmaşıklarla kaplı taş duvardaki dar meşe kapıyı büyük bir sinirlilikle izledi. Sık sık saatine bakıyor ve gecikmeye anlam veremiyordu. Acaba ihtiyar, hazinesinin yerini söylemeden ölmüş müydü ve bu yüzden kapsamlı bir arama mı gerekmişti? Bay Czanek böyle bir yerde, karanlıkta bu kadar uzun süre beklemekten hoşlanmıyordu. Derken, kapının iç tarafındaki yolda hafif bir adım sesi veya tıkırtı sezdi, paslı sürgüde nazik bir kurcalama duydu ve dar, ağır kapının içeriye doğru açıldığını gördü. Tek bir loş sokak lambasının solgun ışığında, hemen arkada yükselen o tekinsiz evden meslektaşlarının ne çıkardığını görebilmek için gözlerini zorladı. Fakat baktığında, beklediği şeyi görmedi; zira meslektaşları orada hiç yoktu; sadece budaklı bastonuna sessizce yaslanmış ve iğrenç bir şekilde gülümseyen Korkunç Yaşlı Adam vardı. Bay Czanek o adamın gözlerinin rengini daha önce hiç fark etmemişti; şimdi onların sarı olduğunu görüyordu.

Küçük kasabalarda küçük şeyler büyük heyecan yaratır; Kingsport halkının o bahar ve yaz boyunca, medcezirin kıyıya vurduğu, sanki pek çok pala ile korkunç bir şekilde doğranmış ve sanki pek çok zalim çizme topuğuyla korkunç bir şekilde ezilmiş o tanımlanamayan üç ceset hakkında konuşup durmasının sebebi buydu. Bazı insanlar ise Ship Caddesi’nde bulunan terk edilmiş motorlu araç ya da uykusuz vatandaşların gece duyduğu, muhtemelen başıboş bir hayvana veya göçmen bir kuşa ait olan, insanlık dışı bazı çığlıklar gibi önemsiz meselelerden bahsettiler. Fakat Korkunç Yaşlı Adam, bu boş köy dedikodularıyla hiç ilgilenmedi. Doğası gereği içine kapanıktı; insan yaşlı ve güçsüz olduğunda bu kapalılık iki kat daha güçlü olurdu. Üstelik bu kadar kadim bir deniz kaptanı, hatırlanmayan gençliğinin çok uzak günlerinde, çok daha sarsıcı sayısız hadiseye tanıklık etmiş olmalıydı.

O gece, ay bulutların arkasına çekilip Water Caddesi'ni zifiri bir karanlığa boğduğunda, yaşlı adam masasının başındaki yerine oturdu. Elinde, üzerinde hâlâ taze ve koyu lekeler barındıran kadim bir pala tutuyordu. Palanın çeliğini havaya kaldırıp sarkaçlı şişelerine doğru bir selam çaktı; sarı gözleri, içindeki kurşunların çılgınca titreştiği camlarda parlıyordu. Sonra, odanın rutubetli duvarlarında yankılanan boğuk ve hırıltılı bir sesle eski bir balina avcısı şarkısını mırıldanmaya başladı.

'Soon may the Wellerman come, to bring us sugar and tea and rum...'

O sırada, tozlu pencerenin hemen dışındaki gölgelerin arasında küçük bir çocuk pusuda bekliyordu. Yaşlı adamın bu tuhaf neşesini izlerken korkmak yerine genişçe gülümsedi. Kaptanın palasını her sallayışında ve şişelerden gelen o ritmik tıkırtılarda, kasabanın geri kalanının asla anlayamayacağı gizli bir melodi bulmuştu. Çocuk, karanlığın içinde kendi kendine kıkırdayarak uzaklaşırken, ihtiyar kaptanın şarkısı denizin uğultusuna karışıp gidiyordu.

reddit.com
u/Jadroverr — 28 days ago
▲ 2 r/KozmikKorku+1 crossposts

> O gece Baron nice kederlerin düşünü kurdu; Ve tüm savaşçı konukları; cadıların, iblislerin Ve koca tabut kurtlarının gölgesi ve suretiyle, Uzun, kabus dolu bir gece geçirdiler.

Keats

Çocukluk anılarının sadece korku ve hüzün getirdiği kişi bedbahttır. Kahverengi perdelerle kaplı, insanı çileden çıkartan antik kitap dizileriyle dolu uçsuz buçaksız ve kasvetli odalarda geçen yalnız saatlerine; ya da bükülmüş dallarını sessizce göğe doğru sallayan tuhaf, devasa ve sarmaşıklarla boğulmuş ağaçların alacakaranlık koruluklarında tutulan huşu dolu nöbetlere dönüp bakan kişi ne zavallıdır. Tanrılar bana böyle bir kader bahşetti—sersemlemiş, hayal kırıklığına uğramış; çorak ve paramparça olan bana. Yine de tuhaf bir şekilde halimden memnunum; zihnim anlık olarak ötesine ulaşmakla beni tehdit ettiğinde, o kuru ve solgun anılara çaresizce tutunuyorum.

Nerede doğduğumu bilmiyorum; bildiğim tek şey şatonun sonsuz derecede eski ve dehşet verici olduğu; karanlık geçitlerle dolu, gözün sadece örümcek ağları ve gölgeler seçebildiği yüksek tavanlara sahip olduğuydu. Çökmekte olan koridorlardaki taşlar her daim iğrenç bir rutubetle nemliydi ve her yerde, ölmüş nesillerin üst üste yığılmış cesetlerini andıran lanetli bir koku vardı. İçerisi asla aydınlık olmazdı, bu yüzden bazen biraz olsun rahatlamak için mumlar yakar ve gözlerimi ayırmadan onlara bakardım. Dışarıda da güneş yoktu; zira o korkunç ağaçlar, ulaşılabilen en yüksek kulenin bile tepesine kadar uzanıyordu. Ağaçların arasından geçip bilinmeyen dış gökyüzüne uzanan siyah bir kule vardı ama o da kısmen yıkılmıştı; dik duvarına taş taş tırmanmak gibi imkansıza yakın bir çaba sarf etmeden oraya çıkmak mümkün değildi.

Bu yerde yıllarca yaşamış olmalıyım ama zamanı ölçemiyorum. Birileri ihtiyaçlarımı karşılamış olmalı, yine de kendimden başka hiçbir insanı; sessiz fareler, yarasalar ve örümcekler dışında hiçbir canlıyı hatırlamıyorum. Beni büyüten her kimse, dehşet verici derecede yaşlı olmalıydı; çünkü bir insana dair ilk fikrim, kendimin alaycı bir kopyası gibi duran, ancak şato gibi çarpılmış, büzüşmüş ve çürümekte olan bir varlıktı. Temellerin derinliklerindeki taş mahzenlere saçılmış kemikler ve iskeletler benim için hiç de tuhaf değildi. Bu şeyleri hayal dünyamda gündelik olaylarla bağdaştırıyor ve onları, küflü kitaplarda bulduğum canlı varlıkların renkli resimlerinden daha doğal buluyordum. Bildiğim her şeyi bu kitaplardan öğrendim. Hiçbir öğretmen beni zorlamadı veya yönlendirmedi; bunca yıl boyunca hiçbir insan sesi, hatta kendi sesimi bile duyduğumu hatırlamıyorum. Konuşmayı kitaplardan okumuş olsam da, asla yüksek sesle konuşmayı denemeyi düşünmemiştim. Görünüşüm de üzerinde düşünmediğim bir meseleydi; şatoda hiç ayna yoktu ve ben içgüdüsel olarak kendimi, kitaplardaki çizim ve resimlerde gördüğüm o genç figürlere benzetiyordum. Genç olduğumu hissediyordum çünkü çok az şey hatırlıyordum.

Dışarıda, kokuşmuş hendeğin ötesinde ve karanlık, dilsiz ağaçların altında, sık sık uzanır ve saatlerce kitaplarda okuduğum şeyler üzerine düşler kurardım; uçsuz buçaksız ormanın ötesindeki güneşli dünyada, neşeli kalabalıkların arasında olduğumu özlemle hayal ederdim. Bir keresinde ormandan kaçmaya çalıştım; fakat şatodan uzaklaştıkça gölgeler koyulaştı ve hava sinsi bir korkuyla doldu; öyle ki, gece sessizliğinden oluşmuş bir labirentte yolumu kaybetmemek için çılgınca geri koştum.

Böylece, neyi beklediğimi bilmeden, sonsuz alacakaranlıklar boyunca düş kurdum ve bekledim. Sonra, o gölgeli yalnızlıkta ışığa duyduğum özlem öylesine kontrol edilemez bir hal aldı ki artık huzur bulamaz oldum; ellerimi yardım dilercesine, ormanın üzerinden bilinmeyen dış gökyüzüne uzanan o tek, siyah, harap kuleye kaldırdım. Ve sonunda, düşecek olsam bile o kuleye tırmanmaya karar verdim; zira gökyüzünü bir anlığına görüp can vermek, gün yüzü görmeden yaşamaktan daha iyiydi.

Rutubetli alacakaranlıkta, aşınmış ve kadim taş merdivenleri, bittikleri noktaya kadar tırmandım; sonrasında ise yukarı doğru uzanan küçük dayanak noktalarına tehlikeli bir biçimde tutundum. O merdivensiz, ölü kaya silindiri korkunç ve dehşet vericiydi; siyah, harap ve terk edilmişti; kanatları ses çıkarmayan ürkmüş yarasalarla uğursuz bir hal almıştı. Fakat daha da korkunç ve dehşet verici olan, ilerleyişimin yavaşlığıydı; ne kadar tırmanırsam tırmanayım, tepemdeki karanlık hiç seyrelmiyor ve lanetli, kadim bir küf kokusunu andıran yeni bir soğuk benliğime saldırıyordu. Işığa neden ulaşamadığımı merak ederek titredim ve eğer cesaret edebilseydim aşağı bakardım. Gecenin aniden üzerime çöktüğünü hayal ettim ve ulaştığım yüksekliği ölçebilmek, dışarıya ve yukarıya bakabilmek umuduyla, boşta kalan tek elimle nafile bir çabayla pencere oyuğu aradım.

Derken, o içbükey ve çaresiz uçurumda sonsuz gibi gelen, dehşet verici ve körlemesine bir tırmanıştan sonra, başımın sert bir şeye değdiğini hissettim; çatıda ya da en azından bir tür zeminde olduğumu anladım. Karanlıkta boşta kalan elimi kaldırıp engeli yokladım; taş olduğunu ve yerinden oynamadığını gördüm. Ardından, vıcık vıcık duvarın sunduğu her türlü tutamağa tutunarak kulenin etrafında ölümcül bir tur attım; sonunda yoklayan elim engelin esnediğini hissetti ve korku dolu tırmanışımda her iki elimi de kullanırken, başımla o levhayı veya kapıyı yukarı doğru iterek yeniden yükseldim. Yukarıda beliren bir ışık yoktu ve ellerim daha da yukarı uzandığında, tırmanışımın şimdilik sona erdiğini anladım; zira o levha, alt kuleden daha geniş bir çevreye sahip düz bir taş yüzeye, kuşkusuz yüksek ve geniş bir gözlem odasının zeminine açılan bir kapaktı. Dikkatlice içeriden süzülüp geçtim ve ağır levhanın yerine düşmesini engellemeye çalıştım; ancak bu son çabamda başarısız oldum. Taş zeminde bitkin bir halde yatarken, kapağın düşüşünün tekinsiz yankılarını duydum; ama gerektiğinde onu tekrar zorlayıp açabileceğimi umuyordum.

Lanetli ormanın dallarının çok üzerinde, muazzam bir yükseklikte olduğuma inanarak yerden doğrulup el yordamıyla pencereleri aramaya koyuldum; böylece ilk kez gökyüzüne, kitaplarda okuduğum o aya ve yıldızlara bakabilecektim. Fakat her denememde hayal kırıklığına uğradım; zira bulabildiğim tek şey, üzerlerinde rahatsız edici boyutlarda, iğrenç, dikdörtgen kutular taşıyan devasa mermer raflardı. Düşündükçe daha çok merak ediyordum; aşağıdaki şatodan bunca çağdır kopuk olan bu yüksek dairede acaba hangi kadim sırlar barınıyordu? Derken beklenmedik bir şekilde ellerim, üzerinde garip oymaların bulunduğu taş bir kapının asılı olduğu bir eşiğe değdi. Kapıyı zorladığımda kilitli olduğunu gördüm; ancak son bir güç patlamasıyla tüm engelleri aştım ve kapıyı içeriye doğru çekerek açtım. Bunu yaparken o ana dek bildiğim en saf vecde kapıldım; çünkü yeni bulduğum kapıdan yükselen kısa, taş basamaklı bir geçidin sonundaki süslü demir parmaklığın ardından; sakin bir parıltıyla süzülen o ışıl ışıl dolunay duruyordu. Onu daha önce rüyalarım ve anı demeye cesaret edemediğim bulanık görülerin dışında hiç görmemiştim.

Şatonun en uç noktasına ulaştığımı sanarak kapının ötesindeki o birkaç basamağı hızla tırmanmaya başladım; fakat ayın aniden bir bulutun arkasında kalması tökezlememe neden oldu ve karanlıkta yolumu daha yavaş el yordamıyla bulmaya çalıştım. Parmaklığa ulaştığımda etraf hâlâ çok karanlıktı; parmaklığı dikkatlice yokladım, kilitli değildi ancak tırmandığım o akıl almaz yükseklikten düşme korkusuyla onu açmadım. Sonra ay bulutların arasından süzülüp çıktı.

Şokların en şeytani olanı, dipsiz bir beklenmediklik ve grotesk bir inanılmazlık barındıranıdır. Daha önce yaşadığım hiçbir şey, şu an gördüğüm şeyin ve bu manzaranın ima ettiği tuhaf harikaların yarattığı dehşetle kıyaslanamazdı. Manzaranın kendisi sersemletici olduğu kadar basitti de: Yüksek bir zirveden ağaç tepelerine bakan baş döndürücü bir manzara yerine, parmaklığın ardında benimle aynı seviyede uzanan şey katı zeminden başkası değildi; burası mermer levhalar ve sütunlarla bezeli, yıkık kulesi ay ışığında hayaletimsi bir şekilde parıldayan kadim bir taş kilisenin gölgesinde bir yerdi.

Yarı baygın bir halde parmaklığı açtım ve iki yöne doğru uzanan beyaz çakıllı yola doğru sendeleyerek çıktım. Zihnim sersemlemiş ve darmadağın olsa da hâlâ o çılgınca ışık arzusunu taşıyordu; başıma gelen bu fantastik mucize bile yolumdan döndüremezdi beni. Yaşadıklarım delilik mi, rüya mı yoksa büyü müydü bilmiyordum, umurumda da değildi; her ne pahasına olursa olsun parıltıya ve neşeye tanıklık etmeye kararlıydım. Kim olduğumu, ne olduğumu veya çevremdekilerin ne olduğunu bilmiyordum; yine de sendeleyerek ilerlerken, gidişatımı tamamen tesadüfi olmaktan çıkaran korkunç, gizli bir tür hafızanın bilincine vardım. O levhalar ve sütunlar bölgesinden bir kemerin altından geçerek çıktım ve açık arazide dolaştım; bazen belirgin bir yolu takip ediyor, bazen de sadece ara sıra rastlanan kalıntıların unutulmuş bir yolun kadim varlığına tanıklık ettiği çayırlardan geçiyordum. Bir keresinde, üzerindeki yosun tutmuş yıkık taşların uzun zaman önce yok olmuş bir köprüyü fısıldadığı coşkun bir nehri yüzerek geçtim.

Amacıma ulaştığımda üzerinden iki saatten fazla zaman geçmiş olmalıydı; sık ağaçlı bir parkın içinde, sarmaşıklarla kaplı, kadim bir şato... Burası çıldırtacak kadar tanıdık ama bir o kadar da kafa karıştırıcı bir yabancılıkla doluydu benim için. Hendeğin doldurulmuş olduğunu, o iyi bildiğim kulelerin bazılarının ise yerle bir edildiğini gördüm; izleyenin aklını karıştıracak yeni kanatlar eklenmişti yapıya. Fakat asıl ilgi ve büyük bir sevinçle gözlemlediğim şey, açık pencerelerdi; ışıkla görkemli bir şekilde harlanmışlardı ve dışarıya en neşeli eğlencelerin seslerini yayıyorlardı. Bunlardan birine yaklaşıp içeri baktığımda, hakikaten de tuhaf giyimli bir topluluk gördüm; keyif çatıyor ve birbirlerine neşeyle bir şeyler söylüyorlardı. Görünüşe bakılırsa daha önce hiç insan konuşması duymamıştım ve ne dediklerini ancak hayal meyal tahmin edebiliyordum. Yüzlerin bazıları, inanılmaz derecede uzak anıları canlandıran ifadelere sahipti; diğerleri ise tamamen yabancıydı.

Şimdi o alçak pencereden içeriye, ışıl ışıl aydınlatılmış odaya adımımı attım; bunu yaparken, tek bir parlak umut anımdan, umutsuzluğun ve idrakin o en kara sarsıntısına geçiverdim. Kabusun gelmesi uzun sürmedi; zira ben içeri girer girmez, o ana dek hayal edebileceğim en dehşet verici hadiselerden biri vuku buldu. Eşiği henüz geçmiştim ki, tüm topluluğun üzerine aniden ve haber vermeksizin iğrenç bir yoğunlukta korku çöktü; her yüzü çarpıttı ve hemen her boğazdan en feci çığlıkların yükselmesine sebep oldu. Kaçış evrenseldi; o gürültü ve panik içinde bazıları baygınlık geçirdi ve çılgınca kaçan yoldaşları tarafından sürüklenerek götürüldüler. Birçoğu elleriyle gözlerini kapadı; mobilyaları devirerek ve duvarlara çarparak, o pek çok kapıdan birine ulaşmayı başarmadan önce, kaçarken körlemesine ve beceriksizce atıldılar.

Çığlıklar sarsıcıydı; ben o görkemli dairede yapayalnız ve sersemlemiş bir halde durup onların yok olan yankılarını dinlerken, yakınımda bir yerde görünmeden pusuda bekleyen şeyin ne olabileceği düşüncesiyle titredim. Üstünkörü bir bakışla oda terk edilmiş görünüyordu, fakat nişlerden birine doğru hareket ettiğimde orada bir varlık sezer gibi oldum; başka bir benzer odaya açılan altın kemerli kapının ötesinde bir kıpırtı belirtisi... Kemere yaklaştıkça o varlığı daha net algılamaya başladım; ve sonra, hayatım boyunca çıkardığım ilk ve son sesle—beni, o iğrenç sebebi kadar derinden tiksindiren dehşet verici bir ulumayla—neşeli bir topluluğu, sadece görünüşüyle hezeyan içindeki bir kaçaklar sürüsüne dönüştüren o akıl almaz, tarif edilemez ve dile getirilemez hilkat garibesini tüm korkunç canlılığıyla gördüm.

Onun neye benzediğine dair bir imada dahi bulunamam; zira o, murdar, tekinsiz, istenmeyen, anormal ve nefret uyandırıcı olan her şeyin bir karışımıydı. Çürümenin, antik çağın ve ıssızlığın hortlaksı gölgesiydi; sağlıksız bir ifşanın kokuşmuş, sızan hayaliydi; merhametli toprağın sonsuza dek gizlemesi gereken o şeyin dehşet verici bir şekilde açığa çıkışıydı. Tanrı bilir ki bu dünyaya ait değildi —ya da artık bu dünyaya ait değildi— buna rağmen, dehşet içinde, onun kemikleri açığa çıkmış ve yenip bitirilmiş hatlarında, insan suretinin sırıtan, iğrenç bir taklidini gördüm; küflü, parçalanan giysilerinde ise beni daha da fazla ürperten, kelimelere dökülemez bir nitelik vardı.

Neredeyse felç olmuştum, ama yine de kaçmak için cılız bir çaba sarf edebildim; isimsiz, sessiz canavarın beni içine hapsettiği büyüyü bozmaya yetmeyen, geriye doğru bir sendeleme... Kendilerine iğrenç bir şekilde bakan o cam gibi kürelere büyülenmiş gözlerim kapanmayı reddediyordu; gerçi ilk şokun ardından merhametli bir şekilde bulanıklaşmışlardı ve o korkunç nesneyi ancak hayal meyal seçebiliyorlardı. Bu görüntüyü engellemek için elimi kaldırmaya çalıştım, fakat sinirlerim öylesine uyuşmuştu ki kolum irademe tam olarak itaat edemedi. Ancak bu girişim dengemi bozmaya yetti; öyle ki düşmemek için ileriye doğru birkaç adım sendelemek zorunda kaldım. Bunu yaparken, o leş varlığın yakınlığını aniden ve acı verici bir biçimde fark ettim; o iğrenç, hırıltılı nefesini duyar gibi oldum. Neredeyse aklımı yitirmiş halde, bu kadar yaklaşan o kokuşmuş hortlağı savuşturmak için bir elimi ileri uzatabildim; işte o kozmik kabusların ve cehennemvari kazanın gerçekleştiği felaket saniyesinde, parmaklarım altın kemerin altındaki canavarın çürümekte olan uzanmış pençesine değdi.

Çığlık atmadım; ama o saniyede ruhu yok eden hatıraların tek ve uçucu çığı zihnime çökerken, gece rüzgarında süzülen tüm o şeytani hortlaklar benim yerime çığlık attı. O saniyede geçmişte olan her şeyi anladım; o korkunç şatonun ve ağaçların ötesini hatırladım; içinde durduğum değişmiş yapıyı tanıdım; ve hepsinden daha korkuncu, kirli parmaklarımı onunkinden çekerken karşımda sırıtan o kutsal olmayan iğrençliği tanıdım.

Fakat kozmosta acılık kadar teselli de vardır ve o teselli nepenthe’dir. O saniyenin yüce dehşeti içinde, beni neyin dehşete düşürdüğünü unuttum ve o kara hafıza patlaması, yankılanan imgelerden oluşan bir kaos içinde yok olup gitti. Bir rüyanın içindeymişçesine o tekinsiz ve lanetli yapıdan kaçtım; ay ışığında hızla ve sessizce koştum. Mermerlerin olduğu o kilise mezarlığına geri dönüp basamaklardan aşağı indiğimde, taş kapağın yerinden oynamadığını gördüm; ama buna üzülmedim, çünkü o antik şatodan ve ağaçlardan nefret etmiştim. Şimdi gece rüzgarında o alaycı ve dost canlısı hortlaklarla beraber süzülüyorum ve gündüzleri Nil kıyısındaki Hadoth’un mühürlü ve bilinmeyen vadisinde, Nephren-Ka’nın yer altı mezarlarında oyunlar oynuyorum. Biliyorum ki ışık benim için değil, ancak Neb’in kaya mezarları üzerindeki ay ışığı benimdir; ne de bir neşe, ancak Büyük Piramit’in altındaki Nitokris’in isimsiz şölenleri... Yine de bu yeni vahşiliğim ve özgürlüğüm içinde, yabancılaşmanın acılığını neredeyse memnuniyetle karşılıyorum.

Zira her ne kadar unutuş beni sakinleştirmiş olsa da, her zaman bir dışlanmış olduğumu biliyorum; bu yüzyılda ve hâlâ insan olanların arasında bir yabancı... Bunu, o büyük yaldızlı çerçevenin içindeki iğrençliğe parmaklarımı uzattığım; parmaklarımı uzatıp cilalı camın soğuk ve boyun eğmez yüzeyine dokunduğum o andan beri biliyorum.

reddit.com
u/Jadroverr — 28 days ago