

Atatürk ve Döneminin Şoven Tutumları
Devletin resmi belgelerinde "isyan bastırma ve modernleşme" olarak sunulan Dersim katliamı, gerçekte bölgenin özgün etnik, kültürel ve inançsal yapısını hedef alan planlı bir imha hareketidir. Operasyonlarda kadın, çocuk ve yaşlı ayrımı gözetilmeksizin orantısız bir askeri güç kullanılmış, mağaralara sığınan siviller zehirli gazlar ve bombalarla katledilmiştir. Binlerce insanın hayatını kaybettiği bu süreç, sağ kalanların ise İskan Kanunları çerçevesinde batı illerine sürgün edilerek köklerinden koparılmasıyla, tam anlamıyla devlet eliyle gerçekleştirilmiş bir katliam ve etnik temizliktir.
Katliamların arkasındaki ideolojik zemin ise, doğrudan ırkçı ve dışlayıcı bir ulus-devlet tanımına dayanmaktadır. 1924 Anayasası ile Türkiye sınırları içindeki herkesin hukuken ve fiilen "Türk" ilan edilmesi, Anadolu’nun kadim halkları olan Kürtleri, Arapları, Çerkesleri ve diğer azınlıkları yok sayan bir asimilasyon politikasının başlangıcı olmuştur. Kürtçenin ve diğer anadillerin kamusal alanda, eğitimde ve sosyal yaşamda tamamen yasaklanması, "Vatandaş, Türkçe konuş!" kampanyalarıyla halkın baskı altına alınması, farklı kimlikleri zorla eriterek tek tip bir toplum yaratma amacının açık kanıtlarıdır.
1930’lu yıllarda bu dışlayıcı milliyetçilik, bilimsellik kılıfı uydurulmuş ırksal teorilerle en uç noktaya taşınmıştır. Devletin resmi ideolojisi haline getirilen Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi, dünyadaki tüm medeniyetlerin ve dillerin kökenini Türk ırkına dayandırarak bariz bir üstünlük ideolojisi üretmiştir. Dahası, o dönemde Afet İnan öncülüğünde yürütülen ve binlerce insanın dahil edildiği kafatası ölçüm çalışmaları ile antropolojik araştırmalar, dönemin Nazi Almanyası ve faşist İtalya’sındaki biyolojik ırkçılık uygulamalarıyla doğrudan paralellik taşımaktadır. Devlet, kendi makbul vatandaş tanımını biyolojik ve antropolojik kalıplara oturtmaya çalışmıştır.
1923 yılında Yunanistan ile yapılan nüfus mübadesi ve sonrasında çıkarılan iskan kanunları, ulusdevlet yaratma çabasıdır. Bu politikalar insanların rızası dışında, sırf etnik ve dini kimlikleri nedeniyle yerlerinden edilmesine yol açar.
1924 Anayasası'ndaki "Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı gözetmeksizin vatandaşlık itibarıyla Türk denir" maddesi ve dönemin "Ne mutlu Türk'üm diyene" Ve dönemin *Tek Millet" anlayışı ve anayasal vatandaşlık tanımıifadeleri ise doğrudan şovenizmdir.
Resmi raporlar ve tarihi belgeler, Dersim katliamı sırasında binlerce insanın hayatını kaybettiğini ve birçoğunun da zorunlu göçe tabi tutulduğunu göstermektedir. <-- İskan
Bölgedeki aşiretlerin merkezi otoriteye direnişi ve isyanı üzerine devletin başlattığı askeri operasyonlar, orantısız güç kullanımı ve sivil can kayıplarını beraberinde getiridi.
Özgür Bir Halk Olarak Zapatistalar
​
Zapatistalar susması beklenenlerin haykırışıdır. Onlar yüzyıllar boyunca toprağı gasbedilen, emeği sömürülen, dili yasaklanan, kimliği aşağılanan yerli halkların öfkesinin örgütlü adıdır. Chiapas dağlarından yükselen bu ses yalnızca Meksikanın yoksul köylülerinin sesi değildir o ses dünyanın her yerinde patronların, toprak ağalarının, devlet zorbalığının ve emperyalist yağmanın altında ezilen bütün halkların sesidir. Zapatistalar bize şunu söyler, Ezilenler diz çökmek zorunda değildir. Halk, ayağa kalktığında tarih değişir.
Kapitalizm Chiapas halkına yoksulluktan başka ne verdi? Açlık, sefalet, dışlanma, toprağın gaspı ve bitmeyen aşağılanma. Devlet, yerli halklara ne sundu? Asker, polis, baskı, suskunluk ve unutulma. Emperyalizm ne getirdi? Çokuluslu şirketlerin iştahını kabartan bir yağma düzeni, köylünün toprağını piyasaya süren bir talan rejimi, insanı kendi ülkesinde köle hâline getiren bir sömürü zinciri. İşte Zapatistalar bu düzene boyun eğmeyi reddedenlerin adıdır. Onlar, yeter diyenlerin, artık diz çökmeyeceğiz diye haykıranların adıdır.
1994te Chiapasta yükselen ayaklanma yalnızca bir başkaldırı değil düzenin kalbine sıkılmış siyasal bir kurşun gibiydi. Neoliberalizmin yükselişine karşı Zapatistalar halkın kaderinin patronların kâr tablolarında yazılamayacağını gösterdi. NAFTA ile birlikte Meksikanın uluslararası sermayeye peşkeş çekilmesine, köylünün toprağının sermayeye kurban edilmesine, yerli halkların daha da yoksullaştırılmasına karşı bir halk öfkesi patladı. Ve bu öfke bize bir gerçeği gösterdi, gerçekse sermaye düzeni ne kadar güçlü görünürse görünsün halk örgütlenirse onun karşısına dikilebilir.
Zapatistalar yalnızca “hayır” demedi, ne mi yaptı, kendi yaşamını kendi elleriyle kurmanın yolunu actı. Halk meclisleri, kolektif karar mekanizmaları, ortak üretim, dayanışma, yerel özyönetim, konsensüs vs. Bunların her biri Zapatista mücadelesinin canlı damarlarıdır. Onlar, yukarıdan buyuran iktidara karşı aşağıdan kurulan halk iktidarını savundu. Bize parlamentoların sahte demokrasisinden daha fazlasını gösterdiler. Halkın doğrudan söz sahibi olduğu, yaşamı kendi elleriyle kurduğu bir düzenin mümkün olduğunu gösterdiler.
Zapatistaların gücü yalnızca silahlarında değil haklılıklarında, yalnızca öfkelerinde değil, örgütlülüklerinde,yalnızca direnişlerinde değil, kurdukları yeni yaşamın kendisindedir. Onlar toprağın meta olmadığını yaşamın satılık olmadığını insan onurunun pazarlık konusu yapılamayacağını ilan etti. Kapitalizmin rekabetçi, bencil, parçalayıcı düzenine karşı kolektivizmi, dayanışmayı ve ortak yaşamı koydular. Bize bir halkın yalnızca hayatta kalmak için degil, onurlu yaşamak için de ayağa kalkabileceğini gösterdiler.
Bugün Zapatistalar yalnızca Chiapasın dağlarında yankılanan bir isim degildir. Onlar dünyanın her yerinde “başka bir hayat mümkün” diyenlerin, sömürüye karşı yumruğunu sıkanların, yoksulluğa ve boyun eğdirilmeye razı olmayanların ortak hafızasıdır. Çünkü Zapatistalar bir halkın, kader diye önüne konulan zincirleri reddedişidir. Onlar korkunun duvarını yıkan iradedir. Onlar efendilere karşı başını eğmeyenlerin onurudur. Onlar halkın kendi gücünü keşfettiği andır.
Düüünyanın her yerinde patronlar daha çok kâr, devletler daha çok baskı, emperyalizm daha çok talan peşindeyken Zapatistalar hâlâ bize aynı şeyi hatırlatır. Kurtuluş yukarıdan gelmez. Kurtuluş, halkın kendi ellerindedir. Özgürlük dilenilmez alınır. Onur teslim edilmez savunulur. Sömürü düzeni ebedi değildir. Halk birleştiğinde, örgütlendiğinde, korkuyu yendiğinde; dağları yerinden oynatacak bir güç doğar.
Zapatistalar boyun eğmeyenlerin kararlılığını, sömürülenlerin öfkesini, direnenlerin onurunu ve eşit bir dünya kurma iradesini temsil ederr. Onların mücadelesi, yalnızca Chiapas’n değil yeryüzünün bütün ezilenlerinin mücadelesidir. Çünkü bir yerde halk ayağa kalktığında dünyanın her yerindeki zincirler biraz daha gevşer ve bir halk özgürleşmeye başladığında bütün efendilerin uykusu kaçar.
Neden Politik Olunmalı
Politik olmak yalnızca siyasetle ilgilenmek değil yaşadığı toplumun sorunlarına, alınan kararlara ve bu kararların halkın hayatına etkilerine karşı bilinçli olmak anlamına gelir.
Politik bilinç, halkın kendi haklarını tanımasını sağlar. Eğitim, sağlık, barınma, ifade özgürlüğü ve adalet gibi temel konular doğrudan siyasal kararlarla şekillenir. Politik farkındalığı olan bireyler, kendilerini etkileyen bu süreçleri daha iyi anlar ve haklarını savunma konusunda daha güçlü bir konuma gelir. Böylece halk yalnızca yönetilen değil, yöneten olmaya, konsensüse doğru büyük bir adım atar.
Bunun yanında politik olmak, toplumsal sorunlara karşı duyarlılığı artırır. Yoksulluk, eşitsizlik, çevre sorunları, kadın hakları, eğitim ya da işsizlik gibi meseleler yalnızca bireysel değil, toplumsal konulardır. Politik bilinç taşıyan insanlar bu sorunları görmezden gelmek yerine çözüm aramaya yönelir. Bu da daha dayanışmacı, sorgulayan ve sorumluluk sahibi bir toplumun oluşmasına katkı sağlar.
Politik olma zorunluluğunun bir diğer olumlu yönü de eleştirel düşünmeyi geliştirmesidir. Politik meselelerle ilgilenen bireyler, farklı görüşleri dinlemeyi, olayların arka planını sorgulamayı öğrenir. Bu durum, manipülasyona karşı daha dirençli, bilinçli ve düşünerek karar veren bir toplumun yetişmesini sağlar.
Ayrıca politik olmak, demokrasi kültürünün güçlenmesine de yardımcı olur. Demokratik toplumlar seçimlerle değil, yalnızca bilinçli bir halk ile ayakta kalır. Konsensüs ile ayakta kalır.
Sonuç olarak politik olmak, sanıldığı gibi yalnızca siyasetle uğraşmak anlamına gelmez; halka, haklara, adalete ve ortak yaşama karşı sorumluluk taşımaktır. Politik bilinç; hak aramayı, toplumsal duyarlılığı ve eleştirel düşünmeyi güçlendirir. Bu nedenle politik olmak bir yük değil, bilinçli bir birey olmanın önemli bir parçasıdır. Bilinçli bir birey bilinçli bir toplum demektir, bilinçli bir toplum ise özgür bir toplum demektir.
Ne Kemal Kılıçdaroğlu Ne Özgür Özel
Kılıçdaroğlu’nun savunduğu reformcu siyaset de, Özgür Özel’in daha mücadeleci muhalefeti de, sonuçta yurttaşları siyasi özne olmaktan çok seçmen konumunda bırakır. İnsanlardan beklenen, kendi yaşam alanlarını doğrudan yönetmeleri değil; belirli aralıklarla temsilciler seçmeleri ve karar alma süreçlerini bu temsilcilere devretmeleridir. Anarşist teori açısından temsil, özgürlüğün genişlemesi değil; toplumsal gücün profesyonel bir siyasal sınıfa aktarılması anlamına gelir.
Ekonomik açıdan da benzer bir sınır söz konusudur. Her iki siyasetçi de eşitsizlikleri azaltmayı, sosyal hakları güçlendirmeyi ve ekonomik adaleti artırmayı savunmaktadır. Ancak ne Kılıçdaroğlu ne de Özgür Özel, ücretli emek sistemini, özel mülkiyet ilişkilerini veya ekonomik gücün belirli ellerde yoğunlaşmasını köklü biçimde sorgulamaktadır. Bu nedenle önerdikleri çözümler, kapitalizmin yarattığı sorunları hafifletmeye yöneliktir; onları ortadan kaldırmaya değil.
Anarşist bakış açısından özgürlük, yalnızca sandıkta oy kullanabilmek değildir. Özgürlük; insanların işyerlerinde, mahallelerinde, okullarında ve günlük yaşamlarında kararları doğrudan alabilmeleri, hiçbir siyasal ya da ekonomik otoriteye tabi olmadan ortak yaşamlarını örgütleyebilmeleridir. Kılıçdaroğlu da Özgür Özel de bu hedefi değil, daha adil işleyen bir devlet düzenini savunmaktadır.
Bu nedenle anarşist eleştiri, iki siyasetçi arasındaki farklılıklardan çok ortak noktalarına odaklanır. Birinin daha uzlaşmacı, diğerinin daha mücadeleci olması önemli olabilir; ancak her ikisi de temsilî demokrasiye, merkezi devlete ve reforme edilmiş bir piyasa ekonomisine dayanan siyasal ufkun sınırları içinde hareket etmektedir. Anarşizm açısından gerçek özgürleşme, bu sınırlar içinde değil, onların ötesinde aranmalıdır.
Halk kendini liberal demokrasiye hapsetmemeli, oy kullanmayı reddetmeli, sandığı terk edip (xd.) sokağa çıkmalı. "İktidar yerini korur o zaman" Dememeli bizzat kendi eyleme geçip bu aciz otoriter yapıya, aciz hiyerarşiye karşı eyleme geçmelidir.
ÖZNE SEÇME DEĞİL ÖZNE OLMA ZAMANI GELDİ