Death’s Game(2023): İntihardan Hakikate Giden 12’li İnisiyasyon Yolu
Death’s Game ilk bakışta oldukça açık bir ahlaki önerme üzerine kuruludur: Choi Yi-jae kendi yaşamına son verir, Ölüm’e meydan okuyan sözler bırakır ve bunun karşılığında Ölüm tarafından cezalandırılır. On iki kez ölüme mahkûm edilir; başka insanların bedenlerinde uyanacak, onların yaklaşmakta olan ölümlerini yaşayacak ve eğer herhangi birinde ölümden kurtulmayı başarırsa o hayatı sürdürebilecektir. Eğer kazanamazsa cehenneme gönderilecektir.
Bu nedenle dizinin yüzeydeki mesajı kolaylıkla şöyle özetlenebilir:
“Yi-jae yaşamın değerini bilmiyordu; Ölüm ona yaşamın değerini öğretti.”
Fakat hikâyeye biraz yukarıdan baktığımızda çok daha rahatsız edici bir yapı ortaya çıkar.
Çünkü Yi-jae’nin içine gönderildiği insanlar yalnızca “ölmek istemeyen insanlar” değildir. Büyük bölümü şiddet, sınıfsal eşitsizlik, zorbalık, suç, güç ilişkileri veya başka insanların seçimleri nedeniyle felakete sürüklenmiştir.
Böylece Yi-jae on iki kez ölümü deneyimlerken aslında on iki farklı ölüm görmez.
Aynı dünyanın on iki farklı yüzünü görür.
Ve giderek fark ederiz ki bu ölümlerin bazıları birbirinden bağımsız bile değildir.
Ortada bir ağ vardır.
1. Choi Yi-jae: Sistemin Önünde Suçlu İlan Edilen İnsan
Hikâyenin ilk ölümü diğerlerinden farklıdır çünkü Yi-jae kendi ölümünü seçer.
Fakat onu bu noktaya getiren koşullar önemlidir.
İşsizlik, ekonomik başarısızlık, yıllarca süren reddedilme, borçlar, toplumsal statü kaybı ve kendisini diğer insanların gerisinde görme duygusu Yi-jae’nin dünyasını giderek daraltmıştır.
Burada dizinin ilk büyük çelişkisi ortaya çıkar.
Yi-jae kendi yaşamını sona erdirdiği için Ölüm tarafından yargılanır; fakat onu bu noktaya getiren dünya yargılanmaz.
Başka bir deyişle kozmik mahkeme sonuca müdahale eder fakat nedenleri sorgulamaz.
Ölüm’ün öfkesi özellikle Yi-jae’nin onu küçümsemesine yöneliktir. Bu ayrıntı Ölüm figürünü saf bir doğa yasasından farklılaştırır. Ölüm gücenebilir, cezalandırabilir, kurallar koyabilir ve itaat talep edebilir.
Bu nedenle ezoterik açıdan ilk soru şudur:
Karşımızdaki gerçekten mutlak ilahi adalet midir, yoksa kendisini adalet olarak tanımlayan kozmik bir otorite midir?
I. ODALAR: ÖLÜMÜN LABİRENTİ
2. Park Jin-tae: Altın Kafes
Yi-jae’nin ilk büyük yanılsamalarından biri burada parçalanır.
Bu kez fakir ve başarısız Choi Yi-jae değildir.
Zengin, güçlü ve ayrıcalıklı Park Jin-tae’dir.
Sanki evren Yi-jae’ye kendi eski düşüncesini test etme fırsatı vermiştir:
“Başka bir hayatım olsaydı her şey farklı olurdu.”
Ve gerçekten başka bir hayat verilir.
Fakat ölüm yine oradadır.
Ezoterik açıdan Jin-tae’nin bedeni maddenin kurtuluş vaat edememesini temsil eder. Altın, statü ve sınıfsal ayrıcalık yaşamın koşullarını değiştirebilir; fakat varoluşun temel yasasını ortadan kaldıramaz.
Yi-jae böylece ilk kez şunu öğrenir:
Kabuk değişti. Ölüm değişmedi.
3. Song Jae-seop: Ölümü Evcilleştirdiğini Sanan İnsan
Jae-seop’un yaşamı ölümle oyun oynamak üzerine kuruludur.
Tehlikeyi eğlenceye dönüştürmüş, ölüm korkusunu gösteriye çevirmiştir.
Bu nedenle onun bedeni Yi-jae için ironik bir tapınaktır.
Yi-jae Ölüm’den kaçmak isterken, içine düştüğü adam yaşamı boyunca Ölüm’ün sınırında dans etmiştir.
Burada Tarot’un XIII numaralı Ölüm kartını hatırlatan bir sembolizm vardır: kral da çocuk da savaşçı da dilenci de aynı figürün önünde eşitlenir.
Ölüm karşısında toplumsal kimliklerin anlamı ortadan kalkar.
Fakat Yi-jae’nin deneyimi bize başka bir şey daha söyler:
Ölümü küçümsemek de ona tapmak da insanı onun yasasının dışına çıkarmaz.
4. Kwon Hyeok-su: İnsanların Yarattığı Cehennem
Hyeok-su’nun hikâyesi metafizik anlatının ilk ciddi kırılmalarından biridir.
Çünkü burada kötülüğün kaynağını gökyüzünde aramaya gerek yoktur.
Bir insan başka insanlar tarafından sistematik biçimde ezilebilir.
Zorbalık yalnızca birkaç kötü davranış değildir; kurbanın bütün gerçekliğini ele geçiren küçük bir totaliter sistem haline gelebilir. Okul, koridorlar ve sınıflar onun için gündelik dünyanın parçaları olmaktan çıkarak bir hapishaneye dönüşür.
Burada dizinin “hayat değerlidir” öğretisi kendi karşı sorusunu üretmeye başlar:
Bir insana yaşamaya devam etmesini söylemekle, onun yaşamını yaşanabilir hale getirmek aynı şey midir?
Hyeok-su’nun cehennemi ölümden sonra başlamaz.
Cehennem zaten dünyadadır.
5. Lee Ju-hun: Şiddetin Ekonomisi
Ju-hun ile birlikte Yi-jae bireysel zorbalığın ötesine geçerek organize şiddetin dünyasına girer.
Burada insan yaşamının fiyatı vardır.
Para, suç, sadakat ve ölüm birbirine dönüşebilir.
Bu dünya neredeyse Qliphothik bir ekonomi gibi çalışır: insanın değeri içsel varlığından değil, sistem içindeki işlevinden kaynaklanır.
İşlevini kaybeden beden harcanabilir.
Dolayısıyla Yi-jae’nin deneyimleri giderek genişlemektedir.
Önce kendi kişisel başarısızlığını görmüştür.
Sonra sınıfı.
Sonra zorbalığı.
Şimdi ise kurumsallaşmış şiddeti görmektedir.
Labirentin odaları birbirinden bağımsız değildir.
6. Cho Tae-sang: Güç Kurtuluş Değildir
Tae-sang’ın bedeni başka bir yanılsamayı kırar.
Sorun Yi-jae’nin yeterince güçlü olmamasıysa, güçlü bir bedene sahip olduğunda sorun çözülmelidir.
Fakat çözülmez.
Fiziksel güç, kişinin kaderini belirleyen toplumsal ve yapısal güçlerden farklıdır.
Bir insan dövüşebilir.
Kendini savunabilir.
Rakibini yenebilir.
Fakat içinde bulunduğu ağ kendisinden daha büyükse kas gücü metafizik bir özgürlük sağlamaz.
Bu nedenle Tae-sang’ın bedeni önemli bir ezoterik ilkeyi temsil eder:
İrade ile kudret aynı şey değildir.
İnsan güçlü olabilir ve yine de daha büyük bir sistemin içinde tutsak kalabilir.
II. ÖLÜMLER BİRBİRİNE BAĞLANMAYA BAŞLAR
Başlangıçta Yi-jae her bedeni ayrı bir oyun seviyesi gibi algılar.
Yeni beden.
Yeni problem.
Yeni ölüm.
Fakat giderek ölümlerin arasında görünmeyen iplikler belirir.
Aynı insanlar tekrar ortaya çıkar.
Bir bedende önemsiz görünen bilgi başka bir bedende anlam kazanır.
Bir yaşamda meydana gelen olay başka bir yaşamın ölüm nedenine dönüşür.
Yi-jae’nin sahip olduğu en büyük avantaj da burada ortaya çıkar:
Hatırlamak.
Normal insan yalnızca kendi yaşam çizgisini bilir.
Yi-jae ise birçok yaşam çizgisini aynı anda hatırlayan bir bilinç haline gelmektedir.
Bu nedenle onun gerçek gücü yeni bedenleri değildir.
Hafızasıdır.
Ezoterik geleneklerde inisiyasyonun temel amaçlarından biri de parçalanmış olanı yeniden birleştirmektir. Öğrenci tek tek sembolleri görür; inisiyasyon ilerledikçe sembollerin aynı yapının parçaları olduğunu fark eder.
Yi-jae’nin başına gelen de budur.
Önce olayları görür.
Sonra bağlantıları.
En sonunda ağı görür.
7. Jang Geon-u: Kendi Hayatına Dışarıdan Bakmak
Geon-u’nun bedeniyle birlikte Yi-jae’nin eski yaşamıyla yeni yaşamları arasındaki sınır bozulmaya başlar.
Artık mesele yalnızca başka insanların kaderlerini deneyimlemek değildir.
Yi-jae kendi ölümünün yaşayan insanlar üzerindeki etkileriyle karşılaşmaktadır.
Özellikle Ji-su üzerinden ölümün geride bıraktığı boşluk görünür hale gelir.
Burada çok önemli bir perspektif değişimi gerçekleşir.
Başlangıçtaki Yi-jae’nin dünyası bütünüyle birinci tekil şahıstır:
Ben acı çekiyorum.
Ben başarısız oldum.
Ben dayanamıyorum.
Şimdi kamera metafizik anlamda onun bedeninden çıkmaktadır.
Ben öldükten sonra ne oldu?
İşte ego-merkezli ölüm deneyiminin kırılması burada başlar.
8. Jeong Gyu-cheol: Canavarın Bedenine Girmek
Gyu-cheol dizinin ruh-beden problemine açılan en karanlık kapılarından biridir.
Çünkü Yi-jae artık yalnızca kurbanların bedenlerinde değildir.
Bir katilin bedenine girer.
Ve inanılmaz bir felsefi deney meydana gelir:
Aynı beden + farklı bilinç = aynı insan mıdır?
Yi-jae o bedenin içinde bulunmasına rağmen Gyu-cheol değildir.
Beden aynı olabilir.
Yüz aynı olabilir.
Beyin aynı olabilir.
Toplumsal kimlik aynı olabilir.
Fakat içerideki tanık değişmiştir.
Bu nedenle Death’s Game bilinçli olsun veya olmasın oldukça güçlü bir ruh-beden düalizmi üretir.
Yi-jae’nin özü bedenler arasında taşınabiliyorsa, kişinin gerçek kimliği bedeni değildir.
Beden bir araç, bilinç ise onun geçici kullanıcısı haline gelir.
Fakat bunun korkunç karşı sorusu vardır:
Eğer beden yalnızca araçsa, Ölüm neden bu araçları böylesine rahat biçimde harcamaktadır?
9. Ahn Ji-hyeong: Oyuncunun Kuralları Öğrenmesi
Ji-hyeong aşaması Yi-jae’nin konumunda önemli bir dönüşümdür.
Başlangıçta tamamen pasiftir.
Ölüm bir beden verir.
Yi-jae uyanır.
Ne olduğunu anlamaya çalışır.
Ölür.
Tekrar Ölüm’ün karşısına çıkar.
Bu mekanizma bir deney faresinin labirentine benzer.
Fakat tekrarlar ilerledikçe fare labirentin haritasını çıkarmaya başlar.
Yi-jae artık önceki yaşamlarından edindiği bilgileri sonraki yaşamlarında kullanmaktadır.
Ölüm ona bedenleri ceza olarak vermiştir.
Yi-jae ise onları bilgi kaynaklarına dönüştürür.
Bu, dizinin en ezoterik dönüşümlerinden biridir.
Çünkü artık inisiye, inisiyatörü aşmaya başlamaktadır.
III. PARK TAE-WOO: ÖRÜMCEĞİN MERKEZİ
Bir noktadan sonra Yi-jae’nin yaşadığı trajedilerin çevresinde Park Tae-woo’nun gölgesi belirginleşir.
Tae-woo’yu yalnızca “kötü adam” olarak okumak yetersiz kalır.
Ezoterik düzeyde Tae-woo ağın merkezindeki örümcektir.
İnsanların hayatları birbirinden bağımsız görünür.
Fakat yukarıdan bakıldığında ipliklerin bir kısmı aynı merkeze uzanmaktadır.
Bu nedenle Tae-woo bir tür dünyevi Arkon olarak okunabilir.
Arkonun gücü yaratmak değildir.
Var olan yapıyı kullanmaktır.
Para.
Statü.
Korku.
Kurumsal güç.
Başka insanların sessizliği.
Tae-woo’nun kötülüğü yalnızca bireysel sadizminden kaynaklanmaz; kendisini koruyabilecek bir sistemin içinde bulunmasından kaynaklanır.
Ve bu noktada Yi-jae’nin macerası değişir.
Artık amacı yalnızca:
“Bir sonraki ölümden nasıl kurtulurum?”
değildir.
Şimdi soru şudur:
“Bu ölümleri üreten kişiyi nasıl durdurabilirim?”
Kurban bilinç, failin peşine düşer.
IV. İNTİKAM: KADERİ KENDİSİNE KARŞI KULLANMAK
Yi-jae’nin Tae-woo’ya karşı giriştiği mücadele dizinin metafizik anlamda en radikal kısmıdır.
Çünkü Yi-jae’nin elindeki silah para veya fiziksel güçten önce birikmiş bilinçtir.
Bir bedende öğrendiğini diğerinde kullanır.
Bir ölümde gördüğü parçayı başka yaşamda yerine oturtur.
Ölüm’ün kendisine verdiği ceza böylece paradoksal biçimde Yi-jae’nin özgürleşme aracına dönüşür.
Formül şöyledir:
Acı → deneyim → hafıza → örüntü → bilgi → irade.
Bu, Gnostik gnosis kavramına şaşırtıcı derecede yakındır.
Gnostik insan dünyadan yalnızca “iyi davranarak” kurtulmaz.
Öncelikle nerede bulunduğunu fark eder.
Yi-jae de başlangıçta yalnızca acı çekmektedir.
Sonra acısının yapısını görmeye başlar.
Ve yapıyı gördüğü anda artık yalnızca kurban değildir.
V. ON BİR ÖLÜMÜN ORTAK SIRRI: ADALETSİZLİK
Burada dizinin bize söylediği ile gösterdiği şey birbirinden ayrılır.
Ölüm’ün söylediği:
“Yaşamın değerini bilmiyordun.”
Fakat Yi-jae’nin gördüğü:
İnsan yaşamının değeri sürekli ihlal ediliyor.
Zorbalık vardır.
Cinayet vardır.
Sınıfsal güç vardır.
Suç vardır.
Masum insanların başka insanların seçimleri nedeniyle mahvolması vardır.
Bu nedenle ilk on bir ölüm yalnızca “ölüm korkusu” öğretmez.
Adaletsizlik öğretir.
Ve burada Ölüm figürünün ahlaki konumu tartışmalı hale gelir.
Çünkü Ölüm bütün bu düzenin üzerinde durmaktadır.
Fakat Tae-woo’yu çağırıp sorgulayan kozmik mahkemeyi görmeyiz.
Zorbayı yargılayan Ölüm’ü görmeyiz.
Sistemi yargılayan Ölüm’ü görmeyiz.
Bunun yerine sistemin altında ezilmiş Yi-jae’nin karşısına çıkar ve ona yaşamı reddetmenin suç olduğunu söyler.
Bu nedenle Ölüm, Gnostik okumada Tanrı’dan çok kozmik düzenin gardiyanına benzetilebilir.
Onun temel ilkesi:
“Düzen adildir.”
değil;
“Düzene uymalısın.”
gibi görünmeye başlayabilir.
Ve ikisi aynı şey değildir.
VI. ON İKİNCİ BEDEN: ANNE
Sonra oyun değişir.
Yi-jae annesinin bedeninde uyanır.
Buraya kadar sürekli yaklaşmakta olan ölümlerle mücadele etmiştir.
Fakat annesinin bedeninde asıl karşılaştığı şey ölüm değildir.
Hayattır.
Annesinin bedeni yorgundur.
Onun geçmişi fedakârlıklarla doludur.
Yoksulluk vardır.
Kayıp vardır.
Çalışmak vardır.
Oğlunu büyütmek vardır.
Ve sonunda oğlunu kaybetmek vardır.
İlk on bir beden Yi-jae’ye insanların nasıl öldüğünü göstermiştir.
On ikinci beden ona bir insanın nasıl yaşadığını gösterir.
Bu nedenle anne diğer bütün bedenlerden ayrılır.
Diğerlerinin trajedileri büyük ölçüde ölüm anında yoğunlaşırken annenin trajedisi yıllara yayılmıştır.
Onun tek bir celladı yoktur.
Hayat onu azar azar tüketmiştir.
Fakat kadın yaşamaya devam etmiştir.
İşte burada 12 sayısının sembolik anlamı da güzel biçimde kullanılabilir.
On iki burç.
On iki astrolojik ev.
On iki ay.
On iki havari.
Birçok gelenekte 12, çevrimin tamamlanmasını temsil eder.
Bu yüzden ilk on bir beden parçalar, on ikinci beden ise çemberin kapanması olarak okunabilir.
VII. EN BÜYÜK TERSİNE DÖNÜŞ
Dizinin başında:
Ölüm, Yi-jae’ye bakmaktadır.
Sonunda:
Yi-jae, annesinin gözlerinden Yi-jae’ye bakmaktadır.
Bence bütün dizinin metafizik merkezlerinden biri budur.
Yi-jae artık kendi hikâyesinin öznesi değildir.
Kendisini başka bir bilincin perspektifinden deneyimler.
Bu neredeyse mistik anlamdaki ego ölümüdür.
Ego:
“Ben ne yaşadım?”
diye sorar.
Genişleyen bilinç:
“Benim varlığım başkalarında neye dönüştü?”
diye sorar.
Yi-jae’nin asıl dönüşümü burada gerçekleşir.
Ve dikkat çekici biçimde bunu gerçekleştiren Ölüm değildir.
Annesidir.
On bir ölümün şiddeti Yi-jae’ye bunu öğretememiştir.
Cehennem tehdidi öğretememiştir.
Korku öğretememiştir.
Ceza öğretememiştir.
Fakat başka bir insanın sevgisini içeriden deneyimlemek öğretmiştir.
Bu yüzden dizinin bütün kozmik pedagojisi şu ironik sonuca ulaşır:
Ölüm korkuyu öğretti.
Dünya adaletsizliği öğretti.
Anne anlamı öğretti.
VIII. ÖLÜM GERÇEKTEN TANRI MI?
Death’s Game’in belki de en ilginç ezoterik sorusu burada ortaya çıkar.
Ölüm son derece güçlüdür.
Fakat güç ile hakikat aynı şey değildir.
Bir varlığın ruhları bedenlere gönderebilmesi onun ahlaken yanılmaz olduğunu kanıtlamaz.
Bir mahkemenin ceza verebilmesi kararının adil olduğunu kanıtlamadığı gibi.
Gnostik gelenek açısından burada Demiurgos problemi ortaya çıkar:
Kozmik düzeni yöneten varlık ile aşkın iyilik aynı varlık olmak zorunda mıdır?
Bu perspektiften Ölüm bir Tanrı değil, Samsara’nın gardiyanlarından biri gibi okunabilir.
Doğarsın.
Acı çekersin.
Ölürsün.
Yargılanırsın.
Tekrar bedene gönderilirsin.
Ve sistem kendisini açıklamak zorunda değildir.
Yi-jae’nin suçu böylece yalnızca intihar olmaktan çıkar.
Daha derin düzeyde onun suçu şudur:
Kendisine verilen rolü reddetmiştir.
Ölüm ise ona:
“Rolünü reddedemezsin.”
der.
Bu nedenle on iki beden birer yaşam kadar on iki hapishane hücresi olarak da okunabilir.
Fakat sistemin hesaba katmadığı bir şey vardır.
Mahkûm her hücreye girdiğinde önceki hücreyi hatırlamaktadır.
Ve yeterince hücre gördüğünde hapishanenin mimarisini anlamaya başlar.
IX. GERÇEK CEHENNEM NEREDE?
Dizi cehennemi Yi-jae’nin gelecekte gönderilebileceği korkunç bir yer olarak sunar.
Fakat hikâye boyunca başka bir cehennem zaten gözümüzün önündedir.
Zorbalığa uğrayan çocuğun dünyası cehennemdir.
Öldürülen insanların son anları cehennemdir.
Suç düzeninin içindeki yaşam cehennemdir.
Annenin oğlunu kaybetmesi cehennemdir.
Yi-jae’nin yıllarca kendisini değersiz hissetmesi cehennemdir.
Bu durumda metafizik cehennem tehdidi ironikleşir.
İnsan zaten cehennemi dünyada üretebiliyorsa, Ölüm’ün cehennemi neyin cezasıdır?
Belki Death’s Game’in istemeden sorduğu en tehlikeli soru budur.
X. SONUÇ: ON İKİ HAYAT DEĞİL, TEK BİR AĞ
Yi-jae başlangıçta kendi hayatını yalnızca kendi perspektifinden görür.
Sonra başka bedenlere girer.
Her beden ona dünyanın başka bir katmanını gösterir.
Başlangıçta bunları rastgele trajediler sanır.
Sonra iplikleri görür.
Sonra ağı.
Sonra ağın merkezindeki insanları.
Fakat son bedende çok daha büyük bir şey keşfeder:
Kendisinin de başka insanların ağının bir parçası olduğunu.
Annesinin hayatına girdiğinde artık gözlemlediği kişi yabancı değildir.
Kendi varlığının başka bir insanın hayatındaki izini görmektedir.
Bu nedenle Death’s Game’in on iki bedeni bir reenkarnasyon döngüsü gibi okunabilir:
İlk bedenlerde bilinç hayatta kalmaya çalışır.
Sonraki bedenlerde bilinç öğrenir.
Daha sonra bağlantıları görür.
Sonra kötülüğün kaynağına müdahale eder.
En sonunda kendisini dışarıdan görür.
Ve belki gerçek inisiyasyon tam burada tamamlanır.
Çünkü Yi-jae’yi dönüştüren şey Ölüm’e boyun eğmesi değildir.
Perspektifinin genişlemesidir.
Ölüm ona on iki beden verir.
Fakat o bedenlerin içinden çıkan anlamı Ölüm yaratmaz.
İnsanlar yaratır.
Onların acıları.
Onların birbirlerine yaptıkları kötülükler.
Onların birbirlerine duydukları sevgi.
Ve en sonunda annesinin hayatı.
Bu yüzden dizinin bütün yapısını tek bir cümlede tersine çevirmek mümkündür:
İlk on bir beden Ölüm’ün oyunuydu; on ikinci beden annenin hakikatiydi.
Çünkü ilk on birinde Yi-jae ölümden kaçmayı öğrenir.
Sonuncusunda ise ilk kez neden yaşanabileceğini anlar.
Ve belki dizinin en büyük ironisi de budur:
Ölüm, yaşamın değerini kanıtlamak için on iki kez öldürmek zorunda kalmıştır.
Anne ise bunu yalnızca yaşayarak göstermiştir.