Image 1 — Kahve Bitkisi Ders Çalışabilelim Diye Kafein Üretmiyor: Bitkilerde Kafeinin İşlevi ve Yakınsak Evrimi
Image 2 — Kahve Bitkisi Ders Çalışabilelim Diye Kafein Üretmiyor: Bitkilerde Kafeinin İşlevi ve Yakınsak Evrimi

Kahve Bitkisi Ders Çalışabilelim Diye Kafein Üretmiyor: Bitkilerde Kafeinin İşlevi ve Yakınsak Evrimi

İki farklı organizmanın, aynı doğal seçilim baskılarına maruz kalması sonucunda aynı yönde evrimleşmesine yakınsak evrim (convergent evolution) denir. Basitçe, aynı sorunlar için benzer çözümler bulma durumudur. En çok bilinen örnek, kuşlarda ve yarasalardaki kanatların evrimidir: bu iki hayvanın da birbirlerinden farklı uçamayan ataları vardır ama uçmak için benzer şekilde kanat evrimleştirmişlerdir.

Kafein, bitkilerin zararlı böceklere karşı kendisini savunmak amacıyla sentezledikleri bir çeşit pestisit olan bir sekonder metabolittir. Genellikle yaprak, meyve ve tohumlarda biriktirilen kafein, bir böceğin bitkiyi yemesi üzerine böceklerin sinir sistemini alt üst ederek böceği zehirler. Böylece bitki kendisini korumuş olur.

Kahve gibi bazı bitkilerin çiçeklerinin nektarında da düşük konsantrasyonlarda kafein bulunur. Kafeinin böceklerde toksisiteye sebep olmasına tamamen zıt olarak, kahve çiçeğinin nektarını tüketen arıların hafızaların güçlendiği görülmüştür. Bu durumun sebebinin nektardaki düşük miktarda bulunan kafeinin toksisiteye sebep olmak yerine -biz insanlarda olduğu gibi- bir uyarıcı görevi olduğu düşünülmektedir. Bu etkisi ile birlikte kafein, yüksek konsantrasyonlarda bitkilerin kendilerini koruması için itkili iken, düşük konsantrasyonlarda ise tozlaştırıcı böceklerin sinir sistemini uyararak aynı çiçeğe tekrar gelme ihtimalini -yani sözü geçen bitkinin tozlaşarak üreme ihtimalini- arttıran bir evrim harikasıdır.

Kafein, yapısında 4 adet azot atomu bulundurur. Bu sayede, bitkiler kafeini bir azot depolama aracı olarak da kullanabilir: toprakta azotlu bileşiklerin az olması durumunda, bitkiler kafeini metabolize ederek çıkan azotu temel amino asitlerin sentezinde yeniden kullanabilir.

Kahve (Coffea spp.), çay (Camellia spp.) ve kakao (Theobroma spp.); kafein molekülünü sentezleyen bitki cinslerindendir. Kafein sentezleyen organizmalar sadece bu üç bitki ile sınırlı olmasa da; kültürel, ekonomik ve bireysel sebepler bu bitkileri oldukça önemli yapmıştır.

Bire bir aynı molekülü sentezleyen bu üç bitkinin birbirine taksonomik olarak yakın olduğu düşünülebilir. Ancak, bu üç bitkinin ortak ataları yaklaşık olarak 120 milyon yıl önce yaşamıştı. Çiçeğin evriminin 150 milyon yıl önce olduğunu düşünürsek, bu bitkiler birbirlerine çok uzak akrabalar. Yani, kafeini üreten enzimler bu bitkilere ortak atalarından miras kalmadı, üç bitkide de ayrı ayrı evrimleşti. Kafein kadar güzel bir molekülün mükemmel bir yakınsak evrim örneği olması çok hoş.

Referans

https://youtu.be/4X5rRJaMTuw?si=mBYCRurq8ewR4aUl Fotoğraflar: https://sehablacafe.com/talk/differences-between-arabica-and-robusta-coffee/ & https://www.pnas.org/doi/10.1073/pnas.1602575113

u/ConservedDomain — 10 days ago
▲ 86 r/biyolojitr+1 crossposts

Bazı Bitkiler Neden Ölümsüz? Bitkilerde Yaşlanmanın Evrimsel Biyolojisi

Hayvanların dünyasında yaşlanma neredeyse evrensel bir kuraldır. Yaşlanmanın evrimi konusunda hayvanlardan yola çıkarak kurulan ve çokça kabul gören hipotezler olsa da, bitkilerin dünyasına adım attığımız zaman, yaşlanmanın evrimi hakkında bildiğimiz çoğu şeyin alt üst olduğunu görüyoruz. Eğer okumadıysanız, dün attığım “Neden Yaşlanıyoruz? Yaşlanmanın Evrimsel Biyolojisi” başlıklı yazıyı okuyup daha sonra bu yazıya devam etmenizi öneriyorum.

Açık tohumlu bitkiler -çam, ladin, sekoya gibi konifer türleri- belirgin bir yaşlanma mekanizması sergilemez. Yapılan bir araştırmada (Lanner ve Connor, 2001), 23 ile 4713 yaş arasındaki bristlecone çamlarında yaşlanma biyobelirteçlerini karşılaştırıldı ve yaşa bağlı anlamlı bir değişim bulunmadı. Bu durum, önceki yazımda bahsettiğim klasik yaşlanma biyolojisi hipotezlerinin tamamın ihmal ediyor. Hatırlarsanız, bu hipotezlerin dayandığı nokta, dış kaynaklı ölümler sebebiyle organizmaların her an ölme ihtimallerinin olduğu, bu sebeple de uzun yaşamaya evrimsel bir “yatırım” yapılmasının çok da anlamlı olmadığı. Açık tohumlu bitkiler, bu kuramla uyumlu değil, bu durumun iki sebebi var. İlk sebep, her yıl giderek büyüyerek zamanla fiziksel olarak daha dayanıklı hale geliyor olmaları, bu yüzden de her geçen yıl dış sebepler yüzünden ölme ihtimallerinin azalıyor olması. İkinci sebep ise hayvanlardaki deterministik vücut şekillerinin aksine, bitkilerin çok daha modüler yapıda olmaları, bu da hasar görmüş organların yenilenmesini kolaylaştırıyor. İşte bu iki sebep, açık tohumlu bitkilerin yaşlandıkça güçlenmelerine sebep oluyor, bu yüzden de yaşlanmamaya “yatırım” yapmak evrimsel olarak mantıklı oluyor. Bu “yatırım”ların başında da güçlü bir DNA tamiri mekanizması ve yenilenme kapasitesi geliyor.

Bir diğer çelişki ise çiçekli bitkilerde: bu bitkilerin büyük bir kısmı planlı yaşlanma sergiliyor. Tek yıllık bitkiler, mevsim sonunda hızla yaşlanarak ölüyorken, daha uzun yaşayan çok yıllık bitkiler yıllarca yaşamalarından sonra yaşlanıyor ve eninde sonunda -yaşlanma olmaksızın- ölüyorlar. Çok yıllık çiçekli bitkilerin, ilk önce yaşlanma mekanizmaları evrimleştirdiği, daha sonrasındaysa bütün yaşam döngülerini tek bir mevsime sığdıran bitkileri evrimleştirdiği düşünülüyor.

İlk önce tek yıllık bitkileri inceleyelim: bu bitkilerin sadece bir yıl yaşayıp ölmeye programlı olmaları, önceki yazıda behsettiğim “bencil gen” problemini akla getiriyor. Bu bitkilerin oıluşturduğu bir popülasyonda, tek bir bitkinin ölmemesi o bitkiyi bir sonraki yıl öne geçirmez mi? Bu sorunun en büyük cevabı kaynak aktarımı. Bu bitkiler, birkaç ay boyunca kök ve yapraklarında biriktirdikleri bütün besinleri, üreme organlarını ve tohumlarını mümkün olan en hızlı ve çok sayıda oluşturmak üzere ayırıyorlar. Yani, bütün varlıklarını üremeye yatırıyorlar. Bu strateji bitkinin geri kalanını besin yetmezliği sebebi ilke yavaş yavaş yok ediyor ama bitki bu sayede rakiplerine kıyasla çok daha fazla tohum üretebiliyor. Bitkilerin fizyolojisi sayesinde mümkün olan bu strateji, bitkilerdeki yaşlanma biyolojisinin hayvanlardakine kıyasla çok daha farklı bir noktaya evrimleşmesi ile sonuçlanmış gibi gözüküyor. Çok yıllı çiçekli bitkilere gelecek olursak: bu bitkiler bütün enerjilerini tek bir mevsimdeki tek bir üreme olayına adamak yerine zamana yayıyorlar. Her bir yıl, enerjilerinin bir kısmını büyümeye bir kısmınıysa üremeye ayırıyorlar. Tek yıllık bitkilerin aksine, çok yıllıkların popülasyonları her yıl sıfırlanmıyor, bu durum da üst üste yıllar boyunca sürebilecek olan olumsuz doğal koşullara daha dayanıklı durumdalar. Üremeye ise tek yıllık bitkiler kadar enerji harcamıyor olsalar dahi -çiçek ve meyve üretimi süreci yüzünden- açık tohumlu bitkilere göre daha fazla enerji harcıyorlar.

Özetle, açık tohumlu bitkiler daha düşük verimlilik ile çalışıyor ama kendisini garanti altına alıp en zorlu koşullarda bile hayatta kalmaya oynuyor, bunu yaparken her bir yılda üremek için çok daha az enerji harcıyorlar; çok yıllık çiçekli bitkiler ise verim-üreme dengesini koruyor gibi gözüküyor, kendilerini mümkün olduğu kadar garanti altına alacak mekanizmalara yatırım yapmakla birlikte açık tohumlu bitkilerden daha fazla tohum üretimi yapıyorlar; tek yıllık çiçekli bitkiler ise bütün enerjilerini tek bir üreme dönemine yatırıyor, rakibi olan bütün bitkilerden daha hızlı ürüyor ve sayısal avantaj elde ediyorlar, bu sayede de kendilerini korumaya mümkün oldukça az enerji harcayabiliyorlar. Yani, her bir strateji farklı bir ekolojik çevre için daha uygun; bu yüzden de tamamen farklı yaşam stratejileri olan bu bitkiler aynı anda var olabiliyor, hiçbiri tamamen yok olmuyor.

Görüldüğü gibi, evrimsel biyolojonin klasik yaşlanma açıklamaları bitkiler için tamamen geçersiz değil. Durum daha çok bitkilerin özel fizyolojik yapıları sayesinde evrimsel kuramlarımızın sınırlarında yaşıyor olması gibi gözüküyor.

Referanslar

Thomas, H. (2012). Senescence, ageing and death of the whole plant. New Phytologist, 197(3), 696–711. https://doi.org/10.1111/nph.12047

Lanner, R., & Connor, K. F. (2001). Does bristlecone pine senesce? US Forest Service Research and Development. https://research.fs.usda.gov/treesearch/20264

Thomas, H., Huang, L., Young, M., & Ougham, H. (2009). Evolution of plant senescence. BMC evolutionary biology, 9, 163. https://doi.org/10.1186/1471-2148-9-163

Qiu, T., Andrus, R., Aravena, M., Ascoli, D., Bergeron, Y., Berretti, R., Berveiller, D., Bogdziewicz, M., Boivin, T., Bonal, R., Bragg, D. C., Caignard, T., Calama, R., Camarero, J. J., Chang-Yang, C., Cleavitt, N. L., Courbaud, B., Courbet, F., Curt, T., . . . Clark, J. S. (2022). Limits to reproduction and seed size-number trade-offs that shape forest dominance and future recovery. Nature Communications, 13(1), 2381. https://doi.org/10.1038/s41467-022-30037-9

Fotoğraf: Anıt Porsuk Ağacı. https://www.visitzonguldak.com/tr/places/anit-porsuk-agaci

u/ConservedDomain — 14 days ago

Neden Yaşlanıyoruz? Yaşlanmanın Evrimsel Biyolojisi

Soru basit: Eğer doğal seçilim organizmayı hayatta tutmak, kusurları elemek ve uyum başarısını  maksimize etmek üzerine kuruluysa, neden kendi kendini yok eden bir biyolojik mekanizma -yaşlanma- evrimleşmiştir? Oysa ki hiç yaşlanmayarak ömrümüz boyuca daha çok üreme fırsatı bulabilir ve genlerimizi gelecek nesillere daha fazla aktarabilirdik.

Öncelikle günümüzde kabul görmeyen bir hipotez ile başlayalım. Bu hipoteze göre yaşlanma, doğal seçilimin bir sonucu. Popülasyonda daha uzun süredir bulunan organizmaların yaşlanarak ölmesinin daha yeni jenerasyonlar için daha fazla kaynak sağlayacağını, bu durumun da popülasyon için faydalı olduğunu, yaşlanmanın bu yüzden evrimleştiği düşünülüyordu. Evrimin daha detaylı anlaşılması ve genetik biliminin gelişmesi ile bu yaklaşım anlamını kaybetmeye başladı: artık biliyoruz ki evrim popülasyon genelinde değil, genler özelinde etki ediyor. Bir popülasyondaki organizmaların hepsinin genetik olarak yaşlanıp ölmeye programlanması durumu, bir “bencil gen” problemi yaratıyor: her organizmanın yaşlanmaya programlandığı bir popülasyonda yaşlanmaya programlı olmayan organizmalar çok büyük bir avantaj kazanırdı ve evrim bu yönde ilerlerdi. Kısacası, bu hipotez kendi kendini çürütüyor diyebiliriz.

Birazdan, literatürde kabul gören -klasik- hipotezlere bakacağız. Ama önce bahsedilmesi gereken bir durum daha var: doğal seçilim baskısının organizmalar yaşlandıkça yavaş yavaş önemini kaybediyor olması. Doğada birçok organizma zaten yaşlanıp güçten düşecek kadar uzun süre hayatta kalamıyor. Bu sebepten dolayı, zaman geçtikçe ortaya çıkabilecek olan biyolojik sorunlar daha az doğal seçilim baskısı altında kalıyor. Organizmaların fiziksel yapısı ile ilgili olmayan, dış kaynaklı olan bu ölümlere extrinsic mortality deniyor. Birazdan bahsedeceğim ve bugün klasik sayılan üç hipotez de bu olaydan temel alıyorlar; yaşlanmanın doğal seçilim sonucu oluşmadığını, doğal seçilimin bir yan ürünü olduğu sonucuna varıyorlar.

Bahsedilmesi gereken hipotezlerden ilki, “mutasyon birikimi”: yaşlılıkta etkisini gösteren zararlı mutasyonlar üzerindeki seçilim baskısı zayıf olduğu için, bu mutasyonlar popülasyonda birikir, biriken mutasyonlar kaçınılmaz şekile organizmanın ölümüne yol açar. Bu düşüncenin aksine, bugün biliyoruz ki; bizim gibi görece kısa hayatı olan organizmaların somatik mutasyon oranları çok düşük seviyelerde. Aynı şekilde, farelerin DNA hasarı oranını yapay olarak arttıran -ama onarım kapasitesini bozmayan- çalışmalar, farelerin yaşam sürelerini anlamlı şekilde azaltmadığını gösterdi. Bu durumları göz önünde bulundurduğumuzda, “mutason birikimi” özellikle kısa yaşam döngüsüne sahip organizmalarda somatik mutasyon birikiminin doğrudan yaşlanmayı tetikleyecek kritik eşiğe ulaşmadığı için, ancak yaşam süresi uzadığı durumda anlamlı olabiliyor. İkinci hipotez ise “antagonistik pleiotropi”: gençlikte üreme başarısını artıran bir genin, yaşlılıkta bedele mal olması fikri. Bir alel, organizmanın gençliği boyunca üreme başarısını ciddi miktarda arttırıyorsa, doğal seçilim ile seçiliyor; yaşlandıkça organizmanın ölümüne yol açabilecek olsa dahi. Bir diğer önemli hipotez, “tek kullanımlık soma (disposable soma)” kuramıdır. Bu hipoteze göre, organizmalar sınırlı kaynaklarını üremek ya da bedensel onarım yapmak arasında paylaştırmak zorundadır. Daha fazla kaynağını üremeye ayıran organizmalar, yaşamın ileri evrelerinde somatik onarıma daha az kaynak ayırdıkları için daha kısa ömürlü olurlar. Aslında, düşününce farkında olabileceğiniz üzere, bu üç hipotez de birbiri ile çok yakından ilişkili ve her biri farklı bir noktaya temas ediyor.

Bu bahsettiğim hipotezler, yaşlanmanın biyolojisini anlamak için en temel kuramlar. Ancak tabii ki de yalnız değiller. Başta “The evolution of ageing: classic theories and emerging ideas.” başlıklı makale olmak üzere referanslar kısmında verdiğim makalelerden hayvanlar alemindeki yaşlanmanın evrimsel biyolojisi ve istisnaları hakkında çok daha detaylı bilgiye sahip olabilirsiniz. Aynı şekilde, referanslarda bıraktığım YouTube videosu, popülasyon genetiği alanını anlamak için birebir.

Bütün bu hipotezleri allak bullak eden bir şey var: bitkiler: Açık tohumlu bitkiler -mesela çam- belirgin bir yaşlanma mekanizması bulundurmuyor. Çiçekli bitkiler ise, hayvanlardaki “yan ürün olan yaşlanma” durumunun aksine, planlanmış şekilde yaşlanıyorlar. Tıpkı, başta konusu geçen -kendi kendisini çürütüyor dediğim- hipotezin iddiasında olduğu gibi. Popülasyon genetiğinin sınırlarını zorlayan bitkilerdeki bu özel durumun nedenleri hakkında yarın farklı bir post atacağım.

EDIT: Bahsi geçen bitki postu: https://www.reddit.com/r/biyolojitr/s/mKeWEc19Sv

Referanslar

Mc Auley, M. T. (2024). The evolution of ageing: classic theories and emerging ideas. Biogerontology, 26(1), 6. https://doi.org/10.1007/s10522-024-10143-5

Dönertaş, H. M., & Partridge, L. (2026). Evolutionary genetics of ageing. Nature Reviews Genetics, 27(9), 708–723. https://doi.org/10.1038/s41576-026-00959-x

Jones, O. R., Scheuerlein, A., Salguero-Gómez, R., Camarda, C. G., Schaible, R., Casper, B. B., Dahlgren, J. P., Ehrlén, J., García, M. B., Menges, E. S., Quintana-Ascencio, P. F., Caswell, H., Baudisch, A., & Vaupel, J. W. (2014). Diversity of ageing across the tree of life. Nature, 505(7482), 169–173. https://doi.org/10.1038/nature12789

Primer. (2025, February 1). Simulating the evolution of aging [Video]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=1_JbJTeLZJs

Fotoğraf: https://stock.adobe.com/

u/ConservedDomain — 16 days ago
▲ 321 r/biyolojitr+1 crossposts

İncir Bir Meyve Değil, Çiçektir

İncir teknik olarak bir meyve değil, tersine açan bir çiçektir. Bitkinin etli ve tatlı çiçek sapı, içeriye doğru kıvrılır. Yan yana gelişen birçok incir çiçeğinin birbirleri üstüne katlanması sonucunda incir olarak bildiğimiz "meyve" oluşur. Ve evet, bu çiçekler incirin içerisinde açarlar, incirin içerisindeki her bir ipliksi yapı bir çiçektir. İncir yedikçe dişlerinizin arasında çıtladığını hissettiğiniz şeyler ise minyatür meyvelerdir.

İki tip incir vardır: bizim yediğimiz dişi incir ve yemediğimiz erkek incir. İncir ile incir yaban arısı, birbirleri olmadan üreyemeyen zorunlu bir ortaklık (obligate mutualism) örneğidir. Doğduğu erkek incirin polenleri üzerine yapışmış olan dişi arı, yumurtlamak için kapalı bir incirin dar deliğinden içeri girerken kanatlarını feda eder ve içeride hapsolur. Arının girdiği incir dişi ise, çırpınırken üzerindeki polenlerle incirin kapalı çiçeklerini dölleyerek bitkinin tohum vermesini sağlar. Arının girdiği incir erkek ise, arı incirin içerisine yumurtlar ve yavrularına korunaklı bir yuva sağlamış olarak yaşam döngüsünü tamamlar.

Kısaca, yediğimiz incir; birçok çiçeğin birbirlerinin üzerine ve içeriye doğru açarak oluşturduğu meyve benzeri yapıdır ve bu çiçekler incirin içerisine girerek ölen bir arı vasıtasıyla döllenmiştir.

Fotoğraf: Wikipedia

EDIT: Çok tartışılması üzerine ekleme yapmak istedim. İncir bir yalancı meyvedir (syconium). Normal bir meyvede -bizim meyve olarak gördüğümiz doku- tohum veya tohumların etrafını saran ve çiçeğin içindeki dişi organdan farklılaşan bir dokudur. Bu durumda, incirde de meyveler oluşur -bahsi geçen, çıtlayan parçalar- ama küçük kalırlar. İncirde "meyve" olarak tüketilen kısım ise çiçek dokusunun kendisinden farklılaşır, bu doku kesinlikle meyve değildir. Konu ilgi çekici, ilgilenen varsa aşağıya bir makale bırakıyorum.

Wang Z, Song M, Wang Z, Chen S, Ma H. Metabolome and transcriptome analysis of flavor components and flavonoid biosynthesis in fig female flower tissues (Ficus carica L.) after bagging. BMC Plant Biol. 2021 Aug 25;21(1):396. doi: 10.1186/s12870-021-03169-1. PMID: 34433422; PMCID: PMC8386004.

u/ConservedDomain — 21 days ago

Karnıbahar, Lahana, Brokoli ve Kale Aslında Aynı Bitki Türü (Brassica oleracea): Yapay Seçilimin Hassas Başarısı

Bolca tüketilen bu bitkiler, aslında yabani bir ot olan Brassica oleracea türünün farklı kültivarları, yani varyeteleridir. Taksonomik olarak hâlâ Brassica oleracea olarak sınıflandırılan bu türlerin genomları neredeyse aynı. Bu kültivarlar, yabani Brassica oleracea bitkisinin evcilleştirilmesi süreci boyunca gerçekleşmiş, mükemmel bir organ spesifik seçilim örneğidir: bu bitkiler, Brassica oleracea bitkisinin farklı dokularının abartılı halleridir. İkinci fotoğrafta da yabani Brassica oleracea bitkisini görebilirsiniz.

Kale (Kıvırcık Lahana): Tüketilen kısım, yabani bitkiye kıyasla daha etli olan yapraklar ve yaprak sapıdır. Yabani Brassica oleracea bitkisine fenotipik olarak en çok benzeyen kültivardır.

Lahana: Tüketilen kısım, birbirinin üzerine binerek bir top oluşturmuş yapraklardır. Bu kültivarın eldesi sırasında, bitkinin gövdesindeki yaprak sapları arasındaki kısmın (internode) uzunluğunun yapay seçilim ile yok olmaya yakın bir noktaya kadar kısaltılmıştır. Bu sebeple, bitkinin yaprakları birbirlerinin üzerine binerek lahanayı oluşturur.

Brokoli: Tüketilen -minik bir ağacın yapraklarına benzeyen- kısım, olgunlaşmamış bir çiçektir. Olgunlaşmadığı için de hâlâ yeşildir. Bu kültivarın eldesi sırasında, bol miktarda tomurcuk veren, geç çiçek açan ve de liflenmektense şeker ve su biriktirerek daha tatlı ve yumuşak olan çiçek organlarına sahip bitkiler seçilmiştir. Brokoli, hasat edilmeyip tarlada beklemesi halinde sarı çiçekler açar.

Karnabahar: Tüketilen beyaz doku, çiçek organını oluşturma sürecinde sürekli bölünmeye devam eden ama hiçbir zaman farklılaşarak çiçek oluşturamayan, embriyonik doku yığınıdır. Brokolinin gerçek çiçek dokusunun aksine, karnabahardaki beyaz doku bir çiçek değildir. Çiçek oluşturamadan bölünmeye devam eden doku, bu özel durumu ve gelişimi yapraklar tarafından örtülerek gelişmesi sebebiyle kloroplasta sahip değildir ve beyazdır. Bu beyaz doku, hasat edilmeyip tarlada beklemesi halinde içinde bulunduğu duraklama halinden çıkıp çiçek oluşturabilir.

Bu konu üzerinden bir şeye daha değinmek ve uyarmak istiyorum: eğer eğitimi almadıysanız, bitkilerde tür tayini yapmaya çalışmayın. Nasıl ki bu dört bitki dokusu tamamen farklı türlerdeki bitkilerden gelmiş gibi gözüküyorsa, farklı türler olan bitkiler de birbirlerine büyük oranda benzeyebilir. Çayı yapılıp sakinleştiren bir bitki ile tıpa tıp aynı gibi gözüken başka bir bitki, sizi hastanelik edebilir. Ne yaptığınızı bilmiyorsanız, bitkilere bulaşmayın: aktif hareket bile edemeyen bu canlıların 470 milyon yıldır karaları kaplamasının bir sebebi var.

Tüm fotoğraflar ilgili bitkinin Wikipedia sayfasından.

u/ConservedDomain — 22 days ago

Decathlon Expl 50 Alınır mı?

Haftada 4 gün okul-ev arası gideceğim: yol 3km kadar ama yokuşlu. Araba ile okula gitmekten sıkıldım, hem biraz fiziksel aktivite olur diye hem de bisiklet kullanmak istediğim için almayı düşünüyorum. Sıkıldıkça doğa yürüyüşü yapıyorum, bu bisikletle hava güzel olduğunda orman patikalarında da gezebileceğimi düşündüm. Şuan fiyatı 18k, alınır mı?

Başka bir tavsiyesi olan varsa dinlerim. İkinci el almak istemiyorum.

reddit.com
u/ConservedDomain — 1 month ago

DNA Nasıl Gözlemlenir: Agaroz Jel Elektroforezi

Agaroz Jel Elektroforezi, nükleik asitleri (DNA ve RNA) büyüklüklerine, üç boyutlu yapılarına ve elektriksel yüklerine göre birbirinden ayırmak, saflaştırmak ve doğrulamak için kullanılan temel bir moleküler biyoloji tekniğidir.

Agaroz, temelinde bir polisakkarittir. Toz halinde alınan agaroz, pH düzenleyici bir sıvıda (tampon) kaynatılarak çözünür. Bu çözelti soğudukça katılaşarak jelimsi bir kıvam alır. Hazırlanan agar çözeltisi soğumaya başladıkça nükleik asit görüntülemede kullanılan boya çözeltiye eklenir ve çözelti donmadan ikinci görseldeki aletin içerisine dökülür. Çözeltinin üzerine, aletin bir kenarına yakın olacak şekilde, jel tarağı denilen plastik bir parça yerleştirilir ve jelin donması beklenir. Jel donduğunda, tarak çıkartılır. Jel tarağının kesintili yapısı yüzünden, tarağın jelin içerisine girdiği yerlerde, jelin üzerinde kuyucuklar oluşur. Yapılan agaroz jel, agarozun çözülmesinde kullanılan tampon ile kaplanır.

Elimizdeki nükleik asit örneği, örneğin gözlemlenebilmesini kolaylaştırmak adına başka bir boya ile karıştırılarak agaroz jelin üzerindeki kuyucukların içerisine aktarılır.

Nükleik asitler, onurgasında bulunan fosfat grupları tüzünden negatif yüklü moleküllerdir. Dolayısıyla, pozitif yüklü kutba göre çekilirler ve negatif kutuplarca itilirler. İkinci görseldeki elektroforez aleti, içerisindeki jele elektrik akımı uygular. Uygulanan elektrik akımı yüzünden, negatif yüklü nükleik asitler içerisinde bulundukları kuyucuklardan çıkarak jelin içerisinde hareket eder ve jelin diğer kenarına doğru hareket ederler.

Agaroz jeli, bir jel yapan agarozun polimerleşmesidir. Polimerleşen agaroz, moleküler düzeyde gözenekli bir yapı oluşturur. Bu gözenekli yapı, elektrik akımı ile hareket etmekte olan nükleik asitleri bir nevi yavaşlatır: daha büyük nükleik asitler, gözeneklerden geçmekte daha çok zorlanarak geride kalırlar.

Birinci görselin açıklaması: Bu fotoğraf, elektroforez işlemi sonrası agaroz jelin özel bir teknik ile çekilmiş görüntüsüdür. Bu fotoğrafta, jelin içerisine konulan nükleik asit görüntülemede kullanılan boya, nükleik asitlerin siyah çizgiler olarak gözlemlenebilmesini sağlamaktadır. Yukarıda, düzenli aralıklarla, kuyucukları görebilirsiniz. Bu kuyucuklara konulan bir DNA örneğiydi. Örneğin içerisinde bulunan DNA, akım ile hareket ettikçe burada gördüğünüz çizgileri oluşturdu. Örneklerin başka bir çizgi oluşturmaması ve oluşan çizginin net gözüküyor olması, örneklerimizde bulunan DNA moleküllerinin hepsinin aynı uzunlukta olduğunu bize gösteriyor: çünkü agaroz jelinin gözenekli yapısından geçerken eşit derece zorlanarak aynı noktaya kadar hareket etmişler. Örneğimizdeki DNA moleküllerinin birbirlerimile aynı uzunlukta olduğunu kanıtlamış da olsak, bu uzunluğun ne olduğunu bilmek için DNA Ladder denilen bir örneğe ihtiyacımız var. DNA Ladder, şirketler tarafından satılan ve içerisinde spesifik uzunluklarda DNA molekülleri bulunan bir DNA örneğidir. Bu örneği hazırlayan şirketler, örneğin içerisindeki DNA moleküllerinin uzunluklarını bilirler. Dolayısılya, bu örneklerin elektroforez işlemine tabi tutulması durumunda oluşacak çizgi sayısını ve her bir çizginin hangi uzunluktaki DNA moleküllerinin oluşturduğu çizgiye denk geldiğini de bilirler. İlk fotoğrafta, DNA Ladder çizgilerinin en yukarısında (en az hareket etmiş olan) 10000 baz uzunluğunda ve en aşağısında (en uzağa gitmiş olan) 1000 baz uzunluğunda DNA moleküllerinin oluşturduğu çizgileri görebiliyoruz. Bununla birlikte, bizim örneklerimizin oluşturduğu çizginin, DNA Ladder'ın 2000 ve 2500 baz uzunluğunda olan DNA moleküllerinin oluşturduğu çizgilerin arasında kaldığını görebiliyoruz. Biz bu deneyde, örneğimizin 2257 baz uzunluğunda olmasını bekliyorduk. Bizim örneğimizin oluşturduğu çizginin DNA Ladder'ın 2000 ve 2500'lik çizgilerinin arasında olması da beklediğimiz sonucu aldığımız anlamına geliyor.

Bu teknik, moleküler biyolojinin yapıtaşlarındandır, elektroforez olmadan genetik çalışılmaz. Sorunuz varsa cevaplamaktan mutluluk duyarım.

u/ConservedDomain — 1 month ago

Deniz Eriştesi (Posedonia oceanica): Denizlerimizde Yaşayan Çiçekli Bitki

Posidonia oceanica Akdeniz havzasına endemik çiçekli bir deniz çayırı türüdür. Sığ ve berrak kıyı sularında, 0-40 metre derinlikte, geniş deniz çayırları oluşturur. Yüksek miktarda oksijen üretmesinin yanı sıra yağmur ormanlarından katbekat hızlı karbon depolayarak iklim krizine karşı kritik bir bariyer görevi görür, yüzlerce deniz canlısı için üreme, barınma ve beslenme alanı sunar, dalga enerjisini sönümleyerek kıyı erozyonunu önler; bu özellikleri ile deniz ekosisteminin korunması için önem taşır.

Bilmeyen bir göz ile bakıldığında çiçek olduğu anlaşılması zor olan bir çiçek ve tohum yapısı vardır. Birkaç yılda bir toplu bir şekilde çiçek açarlar ama deniz içerisinde tozlaşmanın ve çimlenmenin zorluğu yüzünden eşeysiz üremeye bel bağlamış durumdadırlar.

Deniz çayırları, yüksek tuzlu ve düşük oksijen seviyeli ortamlarda, tamamen deniz suyunun içerisinde yaşamaları gibi birçok sebep ile çiçekli bitkiler arasında özel bir yere sahiptir. Maalesef şuana kadar doku kültürüne alınamamıştır ve moleküler biyolojik yaklaşımlarla çalışmaları kısıtlıdır.

İlk fotoğraf: Wikipedia

İkinci fotoğraf: strongsealife.eu

u/ConservedDomain — 1 month ago