u/Deriveee

Yurtsever Sürü - Albert Libertad

Yurtsever Sürü - Albert Libertad

Kışlaya! Doğru kışlaya! Yürü yirmi yaşın delikanlısı! İster tamirci ol ister profesör, ister duvar ustası ister ressam, uzan yatağa… …Prokrustes’in o meşhur yatağına! Kısa mısın… Çeke çeke uzatacaklar seni! Uzun musun… Biçe biçe kısaltacaklar! Kışla ulan burası! Burada delikanlılık sökmez, çalım satılmaz… Herkes eşit, herkes kardeş! Ne kardeşliği peki? Süzme aptallıkta ve koşulsuz itaatte kardeşlik, elbette! Ha! Kişiliğinmiş, kafanmış, özgün biçiminmiş… Kimin umurunda! Duyguların, zevklerin, içgüdülerin; sür gitsin akıntıya… Vatan uğruna… Öyle diyorlar sana. İnsan değilsin artık sen, bir koyunsun! Vatan denilen o şeye hizmet etmek için kışladasın. Ne olduğunu bilmiyorsun ya, ne ala. Zaten bilmene de gerek yok! Senin tek işin boyun eğmek. Sağa bak! Sola bak! Hizayı bozma! Rahat! Ye! İç! Uyu! Haa, kişisel inisiyatifinden, kendi iradenden mi bahsediyorsun? Sökmez burada! Burada yalnızca tek bir ilke vardır: Disiplin! Ne! Ne dedin? Sana akıl yürütmeyi, tartışmayı, insanları ve olayları kendi süzgecinden geçirmeyi mi öğrettiler? Burada çeneni kapar, sesini kesersin! Üstlerinin yargılarından, onların kaygılarından başka hiçbir fikrin, hiçbir kaygın olamaz, olmamalıdır! Yalnızca yetkinliğini bizzat sınayıp kabul ettiğin kişilerin mi peşinden gidersin? Bırak bu ayakları küçüğüm! Kime itaat edeceğini anlamanın çok daha pratik bir yolu var burada… Sayıver bir subay ceketinin kolundaki altın sırmaları! Yine ne var? Sana hiçbir puta tapmamayı, hiçbir şeye körü körüne biat etmemeyi mi öğrettiler? Fark etmez; bük belini, öp toprağı, hürmetle izle o sancağı! İşte 20. yüzyılın putu, demokratik ikonu, vatanın ta kendisi! Bu gördüğün dostum, Jeanne d’Arc’ın dinsel sancağının cumhuriyet ambalajlı halidir! Haydi, zihnini, zekânı, iradeni bırak kapının eşiğinde… Sen artık bir sürüsün… Senden istenen tek şey ise yünün! Gir içeri… Ve düşünmeyi unut!

Kışlaya! Doğru kışlaya!

Ordu—geçenlerde de söylediğim gibi—dışarıdaki düşmanın karşısına dikilmiş değildir; ordu, içerideki düşmanın karşısına da dikilmiş değildir. Ordu doğrudan bizim karşımıza dikilmiştir; irademizin, yani öz “benliğimizin” karşısına! Ordu; kalabalığın bireyden, niceliğin nitelikten aldığı bir intikamdır! Ordu bir suç okulu değildir, bir sefahat okulu da değildir—ya da öyleyse bile bu onun en masum kusurudur; ordu, pısırıklığın, ruhsuzlaştırmanın, karakteri kısırlaştırmanın okuludur! Aileye rağmen, okula rağmen, tezgâha rağmen her insanın içinde kişiliğinden bir kırıntı kalır; zaman zaman içinde bulunulan ortama karşı bir başkaldırı kıvılcımı çakar. İşte kışlayı mesken tutan ordu gelir ve bireyin o son sığınağını da yerle bir eder.

Yirmi yaşındaki insan, kendini bir fikre adamaya hazır o cömert, diri güce sahiptir. Henüz alışkanlıkların prangasına vurulmamış, evin rehavetiyle uyuşmamış, yılların ağırlığıyla ezilmemiştir. Mantığını isyana kadar vardırabilir. İçinde, tomurcukları patlatmaya, çiçekleri açtırmaya hazır gürbüz bir özsu taşır. Ama tam yolun virajında, önüne vatan tuzağını kurarlar; ordunun kapanını, kışlanın fareseliğini! İşte o anda bütün melekeleri felç edilir. Artık düşünmeyeceksin. Okumayacaksın. Yazmayacaksın. Hiçbir koşulda kendi iradeni ortaya koymayacaksın! Saçının telinden ayak tırnağına kadar bütün bedenin orduya aittir artık. Ne giyeceğin şapkaya karar verebilirsin ne giyeceğin ayakkabıya. Ne bol bir giysi giyebilirsin ne de belini saran bir ceket. Kendi uykun geldiğinde yatamazsın… Ayakkabın nizami olacak, şapkan nizami, giysin nizami! Ekmek ortak fırınlarda pişer, dinleneceğin saat bile yıllar öncesinden yönetmeliğe bağlanmıştır.

Sadece bu kadar mı? Bu henüz işin bedensel katlanma kısmı! İşte asıl felaket şimdi başlıyor… Sokakta istediğin kişiyle konuşamazsın! Canının çektiği mekâna adım atamazsın! İlgini çeken gazeteyi okuyamazsın! Düşüp kalktığın insanlar da randevuların da okuyacağın kâğıt parçası da emredildiği gibi olmak zorundadır! Olur da cinsel arzuların mı kabardı? Askerler için ayrı, subaylar için ayrı genel evler mevcuttur; tıpkı demlenmek için ayrılmış farklı meyhaneler olduğu gibi. Her şey nizamnameye bağlanmış, her şey önceden kurgulanmıştır. Birey katledilmiştir. İnisiyatif ölmüştür! Kışla, yurtsever sürünün ağılıdır. Ve o ağıldan çıkan sürü, yarın sandık başına sürülecek olan “seçmen sürüsü” olmaya hazırdır artık.

Ordu, hükümetlerin bireylerin tepesine diktiği korkunç bir baskı aygıtıdır; kışla ise kitlelerin insani gücünü bir avuç muktedirin çıkarına akıtan bir kanaldır. Oraya insan olarak girersin, asker olursun; oradan çıktığında ise artık uysal bir “yurttaş”sındır!

u/Deriveee — 1 day ago

Modern Bilim

Modern bilimsel devrim, hareketi ayrıcalıklı anlarla değil, herhangi bir anla ilişkilendirmekten ibarettir. Her ne kadar hareket hala yeniden oluşturuluyorsa da artık aşkın biçimsel öğelerden (pozlar) değil içkin maddesel öğelerden (kesitler) oluşturulmaktadır. Hareketin kavranabilir bir sentezini yapmak yerine, ondan duyusal bir analiz türetilmekteydi. Bu şekilde, bir yörünge ile bu yörüngenin çevresinde dolaşmak için gereken zaman arasındaki ilişki belirlenerek modern astronomi (Kepler); düşen bir cismin katettiği mekan ile düşüş zamanının birbiriyle bağlantılandırılmasıyla modern fizik (Galileo); düzlemdeki bir eğrinin denkleminin, yani bir noktanın hareketli bir doğru üzerindeki ilerleyişinin herhangi bir anındaki konumunun formüle edilmesiyle modern geometri (Descartes); ve son olarak, sonsuzca birbirine yaklaştırılabilecek kesitleri ele alma düşüncesinin bulunmasıyla sonsuz küçükler hesabı (Newton ve Leibniz) kurulmuştur. Her alanda, herhangi anların mekanik olarak birbirlerini takip etmesi pozların diyalektik düzeninin yerine geçmiştir: "Modern bilim özellikle, zamanı bağımsız bir değişken olarak alma isteğiyle tanımlanmalıdır.

Gilles Deleuze, Sinema I: Hareket-İmge

u/Deriveee — 1 day ago

Özgürlük - Albert Libertad

Pek çok kişi bunun basit bir kelime kavgası, kişilerin kendilerini "özgürlükçü" veya "anarşist" ilan etmelerine yol açan yüzeysel bir terim tercihi olduğunu sanır. Benim görüşüm ise bambaşka. Ben bir anarşistim ve bu sıfata kof bir kelime süsü olduğu için değil, özgürlükçününkinden bütünüyle farklı bir felsefeyi ve metodu temsil ettiği için tutunuyorum.

Özgürlükçü (libertaire), kelimenin de işaret ettiği üzere, özgürlük tapınıcısıdır. Onun için özgürlük, her şeyin başı ve sonudur. Özgürlüğe tapınmak, adını tüm duvarlara kazımak, dünyayı aydınlatan heykellerini dikmek, yerli yersiz her konuda ondan söz etmek; soyun, ataların ve çevrenin determinizmi kendisini köle kılarken hareketlerinde özgür olduğunu iddia etmek... İşte özgürlükçünün yaptığı budur.

Anarşist ise, basitçe etimolojisine bakıldığında, otoriteye karşı olan kişidir. Bu doğrudur. O, özgürlüğü bireysel gelişiminin nedeni değil, aksine nihai amacı olarak görür. En ufak bir hareketinde bile "Özgürüm" demez, "Özgür olmak istiyorum" der. Onun için özgürlük bir töz, bir nitelik veya elinde olan ya da olmayan yekpare bir blok değil; kendi gücünü (puissance) artırdıkça adım adım elde ettiği bir sonuçtur. Özgürlüğü kendisinden veya insanlıktan önce var olan öncül bir hak olarak değil; cehaletten sıyrılarak, doğa güçlerini ele geçirerek, zorbalığın ve mülkiyetin engellerini ortadan kaldırarak günden güne edindiği bir bilim olarak kavrar.

İnsan sırf kendi iradesiyle bir şeyi yapma veya yapmama özgürlüğüne sahip değildir. Yapmayı ya da yapmamayı ancak muhakemesini çalıştırdığında, cehaletini aydınlattığında veya kendisini kısıtlayan engelleri yıktığında öğrenir. Nitekim hiç müzik bilgisi olmayan bir özgürlükçüyü piyanomuzun başına oturtursak, piyanoyu çalma özgürlüğüne sahip midir? Hayır! Bu özgürlüğe ancak müziği ve enstrüman tekniğini öğrendiğinde kavuşacaktır. Anarşistin söylediği işte budur.

Bu yüzdendir ki anarşist, müzikal yeteneklerini geliştirmesini engelleyen ya da piyanoları elinde tutan otoriteyle savaşır. Çalma özgürlüğüne erişebilmek için hem bilme gücüne hem de emrinde bir piyano bulundurma gücüne sahip olması gerekir. Özgürlük, bireyin kendi içinde geliştirmesi gereken bir kuvvettir; kimse bunu bahşedemez.

Cumhuriyet o meşhur "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" sloganını benimsediğinde bizi gerçekten özgür, eşit ve kardeş mi kılmıştır? Bize sadece “Özgürsünüz” der. Bunlar boş laflardır; çünkü özgür olma gücünden yoksunuz. Peki bu güce neden sahip değiliz? En başta, onun kesin bilgisini edinmeyi bilmediğimiz için. Serabı gerçeklik sanıyoruz. Özgürlüğü hep bir Devletten, bir Kurtarıcıdan veya bir Devrimden bekliyor; onu her bir bireyin bünyesinde büyütmek için asla çalışmıyoruz. Yüzyılların köleliğinden ve kabullenişinden doğan mevcut kuşağı, özgürlüğü fethedecek kadar güçlü kılıp ona layık bir nesle dönüştürecek sihirli değnek nerededir?

Bu dönüşüm; insanların vicdan özgürlüğüne sahip olmadıklarının, özgürlüğün içlerinde bulunmadığının, doğuştan özgür ve eşit doğmadıklarının... ve yine de özgürlük olmadan mutluluğun imkânsız olduğunun bilincine varmalarıyla gerçekleşecektir. Bu bilince eriştikleri gün, özgürlüğü kazanmak için her şeyi göze alacaklardır. İşte bu yüzden anarşistler, gölgeyi av sanma yanılgısına düşüren özgürlükçü akıma karşı bu denli şiddetle mücadele ederler.

Bu gücü elde etmek için özgürlük yürüyüşümüzü tehdit eden iki odağa karşı savaşmalıyız: Onu hem ötekine hem kendimize karşı, hem dışsal hem içsel güçlere karşı savunmalıyız. Özgürlüğe doğru ilerlemek, bireyselliğimizi geliştirmek demektir. —Özgürlüğe doğru ilerlemek derken, bireyimizin en eksiksiz gelişimine yönelmeyi kastediyorum.— Dolayısıyla her yolu seçmekte özgür değiliz; "doğru yolu" tutmaya mecburuz. Kontrolsüz tutkulara boyun eğmekte özgür değiliz; onları doyurmaya (kontrol etmeye) mecburuz. Bilişsel kişiliğimizin iradesini felç eden ve onu her türlü bağımlılığa açık hale getiren bir sarhoşluk haline girmekte özgür değiliz; burada yaptığımız şey, yoksulluğun veya lüksün bize dayattığı bir tutkunun tiranlığına boyun eğmektir. Hakiki özgürlük, bu alışkanlık üzerinde bir otorite eylemi sergileyerek kendimizi onun tiranlığından ve sonuçlarından kurtarmaktır.

Özellikle "otorite eylemi" dedim; zira önsel (a priori) kabul edilen bir özgürlük tutkunu değilim. Özgürlük budalası (libérâtre) hiç değilim. Özgürlüğü kazanmak istiyorsam ona tapmam. Beni saldıran düşmanı alt etmemi sağlayacak otorite eyleminden kaçınmadığım gibi, düşmana saldırmamı sağlayacak otorite eyleminden de geri durmam; biliyorum ki her kuvvet kullanımı bir otorite eylemidir. Başka insanlara karşı asla kuvvet veya otorite kullanmak zorunda kalmamayı dilerdim; ancak 20. yüzyılda yaşıyorum ve özgürlüğü kazanma yolundaki hamlelerimde tamamen serbest değilim.

Bu bakımdan Devrimi, azınlığın çoğunluk üzerindeki bir otorite eylemi; bireysel başkaldırıyı ise bir bireyin diğerleri üzerindeki bir otorite eylemi olarak değerlendiriyorum. Yine de bu araçları mantıklı buluyorum; fakat niyetlerini kesin olarak tayin etmek şartıyla. Eğer bu geçici otorite eylemleri kalıcı bir otoritey yok etmeyi ve daha fazla özgürlük sağlamayı amaçlıyorsa son derece mantıklıdır ve onlarla iş birliği yapmaya hazırım. Ancak yalnızca otoritenin el değiştirmesine yarıyorlarsa mantıksızdırlar ve karşılarında dururum. Bu tür eylemlerle otoritenin gücü katlanır: Bir yanda sadece adı değişen otoritenin gücü, diğer yanda bu değişim uğruna sergilenen güç birleşir.

Özgürlükçüler özgürlüğü bir dogma, anarşistler ise bir varış noktası (terme) yaparlar. Özgürlükçüler insanın özgür doğduğuna ve toplumun onu köleleştirdiğine inanır. Anarşistler ise insanın en mutlak bağımlılık ve kölelik koşullarında doğduğunu, medeniyetin ise onu özgürlük yoluna soktuğunu idrak ederler. Anarşistlerin insan toplumuna yönelttiği eleştiri, ilk adımlarımızda bize rehberlik ettikten sonra yolumuzu tıkamasıdır. Toplum bizi açlıktan, salgın hastalıklardan, yırtıcı hayvanlardan kurtarır —her durumda olmasa da genel olarak böyledir— ancak ardından yoksulluğun, aşırı çalışmanın ve yönetenlerin kucağına atar. Bizi Kharybdis'ten kurtarıp Scylla'ya yem eder. Çocuğu doğanın otoritesinden çekip alarak insanların otoritesinin altına sokar.

Anarşist işte burada devreye girer. Özgürlüğü elinden alınmış bir mülk olarak değil, edinilmesi engellenen bir kazanım olarak talep eder. Mevcut toplumu gözlemler ve onun, bireyleri tam gelişimlerine ulaştıracak kötü bir araç olduğunu tespit eder. Anarşist, toplumun insanları bir yasalar kafesi, bir yönetmelikler ağı, bir ahlak ve önyargı atmosferiyle kuşattığını; ancak onları cehaletin karanlığından çıkarmak için hiçbir şey yapmadığını görür. Anarşistin özgürlükçü ya da liberal denebilecek bir dini yoktur; o, ciğerleri için daha temiz bir hava istediği gibi, bireyi için giderek daha fazla özgürlük ister. Böylece kafesin tellerini kırmak, ağın ilmiklerini çözmek için her türlü araçla çalışmaya karar verir ve özgür sorgulamanın pencerelerini ardına kadar açmaya gayret eder.

Anarşistin arzusu, yetilerini olabilecek en yüksek yoğunlukta çalıştırabilmektir. Bilgilendikçe, deneyim kazandıkça; entelektüel, ahlaki ve maddi engelleri devirdikçe alanı genişler, bireyselliğine daha fazla alan açar, evrilmekte özgürleşir ve arzusunun gerçekleşmesine yaklaşır.

Ancak konudan uzaklaşmadan asıl noktaya döneyim. Haklılığını kabul ettiği bir eleştiriyi hayata geçirecek gücü olmayan ya da bunu tartışmak dahi istemeyen bir özgürlükçü şöyle yanıt verir: “Böyle davranmakta özgürüm.” Anarşist ise şöyle der: “Böyle davranmakla haklı olduğuma inanıyorum, ama gel bakalım.” Ve eğer yapılan eleştiri, kurtulmaya gücünün yetmediği bir tutkuya dairse şunu ekler: “Atavizmin ve alışkanlığın kölesiyim.” Bu yalın tespit öylesine yapılmış bir tespit değildir. Kendi içinde bir güç taşır; belki hedefteki birey için, ama kesinlikle tespiti yapan ve orada bulunup söz konusu tutkuya daha az müptela olanlar için dönüştürücü bir güçtür.

Anarşist, fethettiği alan konusunda yanılsamaya düşmez. “Kızımı evlendirmekte özgürüm, keyfim bilir” ya da “İstiyorsam silindir şapka takma hakkına sahibim” demez. Çünkü bu özgürlüğün ve hakkın, sosyal çevrenin ahlakına ve cemiyet kurallarına ödenen bir diyet olduğunu; söz konusu bireyin içsel determinizmine aykırı olarak dışarıdan dayatıldığını bilir. Anarşist bunu mütevazılıktan ya da muhalif olma arzusundan değil, özgürlükçününkinden tamamen farklı bir kavrayıştan yola çıktığı için yapar. Doğuştan gelen bir özgürlüğe değil, kazanılacak özgürlüğe inanır. Tüm özgürlüklere sahip olmadığını bilmesi, ona özgürlüğün erki edinme yolunda çok daha büyük bir irade kazandırır.

Kelimelerin kendiliğinden bir değeri yoktur. Büyülerine kapılmamak için anlamlarını çok iyi bilmek, kesin olarak tanımlamak gerekir. Büyük Devrim bizi "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" sloganıyla kandırdı; liberaller "Laissez faire" şarkısını çalışma özgürlüğü nakaratıyla dilimize doladı; özgürlükçüler ise önceden var olan bir özgürlük inancıyla kendilerini avutup onun onuruna eleştiriler düztüler... Anarşistler kelimeyi değil, gerçeğin kendisini arzulamalıdır. Otoriteyi ne kadar azaltırlarsa özgürlüğü o kadar artıracaklarını bilerek komutaya, hükümete, ekonomik, dini ve ahlaki güce karşı dururlar.

Çevrenin gücü ile bireyin gücü arasında bir oran vardır. Bu oranın ilk terimi azaldıkça otorite geriler, özgürlük genişler.

Anarşist ne ister? Bu iki gücü dengeye getirmeyi, bireyin başkalarının hareket özgürlüğünü engellemeksizin kendi hareketlerinde gerçek bir özgürlüğe kavuşmasını ister. Anarşist, kendi özgürlüğünü başkalarının köleliği üzerine inşa etmek için bu oranı tersine çevirmek istemez; çünkü otoritenin, hem ona maruz kalan hem de onu uygulayan için özde kötücül olduğunu bilir.

Özgürlüğü gerçekten tanımak için, insanı hiçbir otoritenin var olamayacağı bir yetkinlik düzeyine kadar geliştirmek şarttır.

u/Deriveee — 1 day ago

Mahnovist Manifesto - Nestor Mahno

...Tarımsal komünler. Bunun hem yeni bir hayatın inşasında hem de o inşanın savunulmasında kader tayin edici bir dönüm noktası olduğu, bölgedeki bütün devrimci emekçiler için gün gibi ortadaydı. Devrimci Komite’nin safında yer alan eski askerler; malikânelerden ve kulaklardan el konulan teçhizatı, mazeret makinelerini ve canlı hayvanı kamusal fonda toplama işine girişmişlerdi. Eski toprak sahiplerine —ailenin büyüklüğüne göre— sadece iki çift at, bir-iki inek, bir saban ve bir yaba bırakılıyordu. Bu sırada köylüler, tarlalara yayılmış, geçen sonbahardan beri süregelen toprak paylaşımı savaşını nihayete erdirmekle meşguldü.

Nitekim daha o sonbaharda komünleşen kimi köylü ve işçiler, ailelerini de yanlarına alarak eski malikânelere el koydular. Bolşevik-Sol SR bloğuna bağlı Kızıl Muhafızların, Alman ve Avusturya imparatorlarıyla yaptıkları pazarlıklar uyarınca Ukrayna’yı tahliye ettiği; ülkeyi Avusturya-Alman işgal orduları ve onların yerli işbirlikçisi Ukrayna Merkez Rada'sına karşı yapayalnız, eşitsiz bir savaşa terk ettiği umurlarında bile değildi. O topraklara yerleştiler ve hiç vakit kaybetmeden kollarını sıvadılar: Bir yandan komün tarlalarında bahar ekimini sırtlanıyor, diğer yandan devrimin ve kendi alın terleriyle söke söke kazandıkları hakların muhafazası için öz-savunma müfrezeleri kuruyorlardı. Bütün ülkeye meşale olan, işte bu boyun eğmez iradeydi.

Bu komünler esasen köylülerin eseriydi; ama aralarında işçiler de vardı. Bütün örgütlenme, sarsılmaz bir eşitlik ve yoldaşça bir dayanışma temeline oturuyordu. Kadın-erkek her komünar, ister tarlada ister evde olsun, üzerine düşen göreve gönülden sarılırdı. Yemekhaneler de mutfaklar da ortaktı. Amma velakin, yemeğini kendi ocağında pişirmek yahut ortak mutfaktan alıp çoluk çocuğuyla kendi köşesinde yemek isteyen olursa da kimse buna dönüp laf etmezdi.

Aş ve iaşe hususunda her birey yahut grup dilediği gibi tasarrufta bulunmakta özgürdü; kâfi ki komün mutfağı ve deposu ziyan olmasın diye durum önceden bildirilsin. Tecrübeyle sabitti ki; hayvanların bakımı ve gündelik işlerin yürümesi için şafakla birlikte ayağa kalkmak şarttı. Bir komünar, birlikte çalıştığı yoldaşlarını haberdar etmek kaydıyla dilediği zaman izin alabilirdi; yeter ki arkasında bıraktığı iş aksamasın. Çalışma zamanlarının kuralı buydu. Dinlenme zamanlarında ise —ki Pazar günleri istirahat hakkıydı— herkes sırayla yolculuğa, ziyarete çıkabilirdi.

Komünün sevk ve idaresi, doğrudan doğruya bütün üyelerin toplandığı Genel Kurul tarafından yürütülürdü. Karar alındı mı, herkes üzerine düşen vazifeyi bilir, gidişatı ona göre doğrulturdu. Bir tek eğitim meselesi henüz tam rayına oturtulamamıştı; çünkü komünarlar o köhne, devletçi okul düzenini hortlatmaktan imtina ediyorlardı. Pedagojik pusula olarak Francisco Ferrer’in özgürlükçü okul modelini [1] benimsemişlerdi (Anarşist-Komünist Grup bu konuda sık sık okumalar yapıyor, broşürler dağıtıyordu). Fakat bu yöntemi uygulayacak yetişmiş insanları olmadığından, şehirlerden bilgili yoldaşlar getirtmeye çalışıyor; bu da olmazsa son çare olarak eski usul öğretmenlere kapılarını açıyorlardı.

Gulyai-Polye’nin birkaç mil çevresinde bu maya ile yoğrulmuş dört tarımsal komün yükselmişti. Bölgenin tamamında ise sayıları çok daha fazlaydı. Lakin ben doğrudan harcında karıldığım, bizzat örgütlediğim bu dört komüne odaklanıyorum. Hepsinde de o ilk bereketli tohumlar benim gözetimimde yahut tavsiyelerimle atıldı. Hatta en büyüklerinde, haftada iki gün bizzat bedenimle çalışıyordum: Baharda sabanın, mazeret makinesinin başında; ekim öncesi ve sonrası ise bağda, bahçede yahut atölyede... Haftanın kalan dört gününü ise Gulyai-Polye’de, Anarşist-Komünist Grup ve Devrimci Komite saflarında geçiriyordum. Yoldaşların ve komünların benden talebi buydu. Daha da önemlisi, Batı’dan üstümüze çullanan Alman-Avusturya monarşi ordularına ve Merkez Rada karşı-devrimine karşı devrimci safları sıklaştırmayı emreden bizzat devrimin kavgasıydı.

Komünlerin içinde anarşist köylüler vardı elbette, fakat çoğunluk anarşist teoriyi bilmezdi. Yine de komünal pratiklerinde, henüz kentlerin o yalan, dolan ve ihanet kokan siyasi zehrini solumamış —ki o zehir, kendine anarşist diyen nicelerini bile çürütmüştü— özgün ve somut bir anarşist dayanışmayı bizzat yaşıyorlardı. Her bir komün ten aileden, yani yüz ila üç yüz yürekten oluşuyordu. Sadece kendi bilek gücüyle işleyebilecekleri kadar toprağı tasarruf ediyorlardı. Teçhizat ve hayvan dağıtımı ise Bölge Toprak Kongrelerinin kolektif iradesiyle belirleniyordu.

Ve işte o hür emekçiler; devrimin ruhunu, o hayali muştuyleyip uğrunda can verenlerin ve adalet cenginde dimdik duranların direncini haykıran coşkulu türkülerle işe koyuldular. Tarlayı sürerken de bostanı çapalarken de inançları tamdı: Toprakta bir gün olsun alın teri dökmediği halde devletin hukukuyla ona el koyanların ve tekrar çökmeye çalışanların geri dönmesine asla izin vermeyeceklerdi.

Çevre köylerde yaşayan, siyasi bilinci henüz uyanmamış ve kulakların boyunduruğundan kurtulamamış kimi köylüler ise komünarları gıptayla izliyor; malikânelerden kalan teçhizatın ve hayvanların yağmalanıp kendi aralarında bölüşülmesini istiyorlardı. "Bırakın o 'özgür' komünarlar ellerindekini bizden parasıyla satın alsınlar" diye söyleniyorlardı. Fakat bu mülkiyetçi hırs, köy meclislerinde ve kongrelerde emekçilerin ezici çoğunluğu tarafından sertçe mahkûm edildi. Çünkü halkın çoğunluğu, bu komünlerde yeni ve özgür bir toplumsal hayatın filizlendiğini; devrim derinleştikçe bu deneyimin bütün ülkeye kılavuzluk edecek hür bir yaşam modeline dönüşeceğini görebiliyordu.

Bizim bölgenin insanı için bu hür komünal düzen, toplumsal adaletin erişilebilecek en yüce mertebesiydi. Ne var ki geniş kitleler, yaklaşan Alman-Avusturya işgalini, kendi örgütsel eksiklerini ve bu düzeni yeni yetme "devrimci" yahut karşı-devrimci zorbalara karşı koruyamayacaklarını bildiklerinden, henüz kitleler halinde bu komünlere katılmaya cesaret edemiyorlardı. Bu yüzden bölge halkı, devrimci eylemini; eski malikânelerde kök salıp hayatı hür komün ilkeleriyle yeniden kuran o cesur devrimcilere var gücüyle omuz vermekle sınırlandırdı.

[1] Francisco Ferrer (1859–1909): Öğrencilerde bağımsızlık ve kendiliğindenlik ruhunu tutuşturan Modern Okul'un kurucusu. Saygın bir özgürlükçü olan Ferrer, İspanyol Monarşisine karşı ayaklanma örgütlemekle suçlanarak 1909'da kurşuna dizilmiştir.

u/Deriveee — 1 day ago

Geceyi Geri Al, Elektriği Reddet - Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey)

Elektrik, kadim dünyaca zaten biliniyordu. Arkeologların Girit’te gün yüzüne çıkardığı o ilkel piller, Mezopotamya ya da Mısır’dan kalma kayıp prototiplerin birer yankısıydı sadece. Aşikar ki eski majisyenler bu hakikati muazzam bir sır olarak saklamayı bildi. Franklin elektriği "keşfetmedi"; onu Hermetizm külliyatından gasp etti. Ve simyacıların binlerce yıldır "avam" sayıp karanlıkta tuttuğu politikacılarla tüccarların yağmasına sundu.

Belki de Franklin bu sırrı Philadelphia’daki bir Gül-Haç müridinden, Wissahickon Bilgesi Johannes Kelpius misali birinden çaldı. Ne Cehennem Ateşi Kulübü masumdu bu gizlerden, ne de Kraliyet Derneği muaf kalabilmişti okültizmin lekesinden. Newton, Boyle, Priestley, Erasmus Darwin… Hepsi örtülü birer hermetik değil miydi? Yoldaşları Franklin niye farklı olsun?

Elektrik; akupunkturcuların, illüzyonistlerin ve filozofların mahreminde saklı, nadide ve mistik bir lüks olarak kalmalıydı. Belki de o "Frankenstein Kırılması" hiç yaşanmayabilirdi. (General Electric’in o küstah sloganını hatırlayın: "Bilim hayata can verir.") Şişesinden kaçan cinler, Yeryüzü’nü kıyamete sürüklemekle tehdit eder. Nitekim bugün bile tam bir tanımdan kaçan, mahiyeti bir türlü "açıklanamayan" elektrik; bitmek bilmez o zırıltılı uğultusu ve gizemi boğan o evrensel ışık cüzamıyla dünyayı marazi bir kahrın içine itti. Karanlık Çağ'ın zıttı Aydınlık Çağ'dır.

Artık lüks olan elektriğin varlığı değil, yokluğudur. Zira doldurulan her plak, icra edilen canlı bir ruhun mezar taşıdır.

Bir gaz lambasının ışığında yaşarsanız; milyonlarca yıllık organik hayatın kudretini ve ipeksi dokusunu solursunuz. Elektrikle yaşarsanız, vaat edilen ama asla gelmek bilmeyen o makineleşmiş "Yarının Diyarı" ile göz göze kalırsınız.

Bazıları elektrik kesintilerine bilinç düzeyinde hayrandırlar; çünkü düzenin altüst oluşunu seyretmekten hazzederler (çoğu çocuk bunu derinden hisseder). Belki de bilinçdışı olarak hayrandırlar; çünkü yapay titreşimlerin o devasa bölgesel ağı—panoptikonu andıran o tiranik mantra—ve subliminal gürültüyle beslenen ölü ışık pisliği, ansızın son bir iniltiyle geberip gider. Bazıları ise tam olarak bu yüzden kesintilerden dehşete düşer.

Bütün mesele geceyle, karanlıkla ve ruhunuzdaki o ilkel hakikatle kurduğunuz bağda gizlidir.

u/Deriveee — 2 days ago

Sol Birlik

“Sol Birlik”, tabii ki, proleterlerin düşmanları ve Stalinistlerin bugünkü ittifakından başka bir şey değildir. İki taraf da birbirini çok iyi tanıyor. Her hafta, birbirlerine beceriksizce komplo düzenleyip, birbirlerini tiz seslerle suçluyorlar. Fakat, şimdilerde iki taraf da işçilerin devrimci girişimlerini sekteye uğratabilmek için bir araya geldi. Uzlaşmalarının nedeni, kendilerinin de itiraf ettiği gibi, tüm parçalarını kurtaramasalar bile en azından kapitalizmin asli unsurlarını sürdürebilmek.

-Guy Debord, "Gösteri Toplumu" Filmi Üzerine Bugüne Dek Yapılmış Eleştirilerin Lehte ya da Aleyhte Reddi

u/Deriveee — 2 days ago

STİRNER BİR KAPİTALİST DEĞİLDİ - Dr. Bones 1/2

Egoist çevre; Stirner'ın eski okurları ile yeni yetme kitle arasında keskin hatlarla bölünmüş, çetrefilli ve tuhaf bir mecradır. Stirner’ın başyapıtı Biricik ve Mülkiyeti’nde tam olarak neyi anlatmaya çalıştığına dair internette hararetli tartışmalar dönüp duruyor (her ne kadar bu hesaplaşmaları sokaklarda görmeyi tercih etsem de).

Siperler kuşak hatlarına göre kazılmış gibi: Stirner’ın ağırlıklı olarak X Kuşağı’ndan oluşan yaşlı okur kitlesi, onu sınırsız rekabeti her ne pahasına olursa olsun savunan bir “Baş-Kapitalist” ya da “Süper Kötü” sanıyor. Genç okurlar ise Stirner’ı; zenginlerin yasalarını, ahlakını ve kurallarını hiçe sayan, yoksulları kendi öz-çıkarları doğrultusunda eylemeye kışkırtan bir Egoizmin savunucusu olarak görüyor.

Tabii bir de, Stirner’ın bir şekilde beyaz milliyetçiliğini savunduğunu sanacak kadar zifiri bir cehalet içinde bulunan ve herkesin madara ettiği tipler var (akla Paul O’Sullivan geliyor). Gerçek dünyada bu gibilerle karşılaşırsanız, yüzlerine tükürüp “NE HAYALET AMA, SENİ NERD!” diye bağırmanız tavsiye edilir.

Konuyu dağıtmayayım.

Bu bölünmede beni öteden beri hayrete düşüren şey; yaşlı kuşağın Biricik ve Mülkiyeti'ni sonuna kadar okumaya hiçbir zaman yanaşmamış olması, hatta Stirner’ın Eleştirmenleri metninde çetrefilli kavramları açıklayışını okuma zahmetine bile katlanmamasıdır. Stirner’ın komünizmi eleştirdiğini görmüş, gülmüş ve sırf komünizme verip veriştirdiği için onun mutlak bir kapitalist olması gerektiğine hükmetmişlerdir.

Bu insanların unuttuğu şey şu: Stirner’ın topa tuttuğu komünizm; Kropotkin ve Bakunin’in de cephe aldığı, her şeyi kontrol etmeye ve devlet iktidarını ele geçirmeye takıntılı Marksist çeşitti. Stirner, Marksizmin yoksulları özgürleştirmediğini, aksine onları kutsallaştırıp nesneleştirdiğini doğru teşhis etmişti. Yoksullar, zaten her zaman oldukları o “Biricik Bireyler” haline gelmek yerine sonsuza dek “proletarya” olarak kalacaklardı. Sovyetler Birliği tarihine hızlı bir bakış bile bunu doğrulamaya yeter. Yine de Stirner bir kapitalist değildi; nitekim Biricik ve Mülkiyeti’nin ikinci yarısı onun “Birlik” (Verein) kavramını ve etrafında gördüğü o “küçük-burjuva zihniyetinin” sığlığını konu alır.

Yaşlı kuşağın Stirner’ı oturup OKUMA zahmetine hiç girmediğini söylemek abartı olmaz. “Hem Komünizme hem Egoizme aynı anda sahip olamazsınız” temalı 45. çevrimiçi tartışmanın ardından, Biricik ve Mülkiyeti nüshalarını çıkarıp metni taramaktan ve bu mağara adamı kapitalist mahlukların okuma zahmetine katlanmadığı alıntıları önlerine koymaktan bıktım.

Ama başkalarının da bu durumdan bıkmış olabileceği aklıma geldi.

İşte bu yüzden, bir Egoist Sevgi tezahürü olarak, “Serbest Piyasa” denen soyut hayalet veya benzeri kokuşmuş zırvalar Aziz Max’ın adını kirletmeye cüret ettiğinde tepe tepe kullanın diye bu alıntıları derledim. Yeni alıntılar çıkardıkça ve yeni argümanlar üretildikçe bu sayfayı güncelleyeceğim.

Herkesin Herkese Karşı Savaşı’nda kendi çıkarımız doğrultusunda hareket etmemiz salık verilir; ve yalnızca bir aptal, Patronunun çıkarını kendi çıkarı sanır. Keyfini çıkarın!

“Stirner, Sosyalizmin Her Türlüsüne Bütünüyle Karşıydı!”

>"Stirner'in sözünü ettiği egoizm sevginin karşıtı değildir, düşünmenin karşıtı değildir, tatlı bir aşk yaşamanın düşmanı değildir, teslimiyetin ve fedakarlığın düşmanı değildir, içten gelen bir samimiyetin düşmanı değildir, ama aynı zamanda eleştirinin de düşmanı değildir, sosyalizmin de düşmanı değildir, kısaca: Gerçek bir ilginin düşmanı değildir: Stirner, ilgiyi dışlamaz. Stirner, sadece ilgisizliğe ve ilginç olmayana karşı çıkar: Sevgiye değil, kutsal sevgiye karşıdır, düşünceye değil, kutsal düşünceye karşıdır, sosyalistlere değil, kutsal sosyalistlere karşıdır"
Stirner’ın Eleştirmenleri

"Stirner, Sevgi ve Dayanışma Gibi Saçmalıklara Karşıydı!”

>Oysa ki, “sadece kendisini gözeten kişi egoisttir!” –Bu şöyle bir insan olurdu: Başkalarına katılmaktan yani başkalarını “düşünmekten” doğan sevinçleri bilmeyen ve tadamayan; sayısız hazdan yoksun yani – fakir bir karakter. Peki ama bu terk edilmiş ve izole olmuş kişi zengin karakterlerle karşılaştırıldığında neden bir egoist olsun? Biz fakirliğin bir ayıp olarak görüldüğüne, evet, bir suç olarak görüldüğüne tabii ki çoktandır alışmış olabiliriz ve kutsal sosyalistler fakirlerin suçlu gibi muamele gördüklerini açık bir şekilde kanıtladılar. Ama kutsal sosyalistler kendilerince alçak fakir gördükleri insanlara burjuvaların kendi fakirlerine yaptıklarının aynısını yapıyorlar.Peki ama ilgisi bakımından daha fakir olan biri, daha çok ilgisi olan kişiden neden “daha egoist” adledilmeli ki? İstiridye köpekten daha mı egoisttir, Zenci, Alman’dan, küçümsenen fakir Yahudi, heyecanlı sosyalistten daha mı egoisttir, anlam veremediği sanat eserlerini yakıp yıkan vandal, ilgi duyduğu ve belirli bir anlam verdiği aynı sanat eserlerini büyük titizlikle ve sevgiyle koruyan bir sanat uzmanından daha mı egoisttir? Ve eğer bir tek kişi – ki böyle birinin varlığının kanıtlanıp kanıtlanamayacağını bir kenara bırakalım – insana insansal bir ilgi duymazsa, insanlara insan olarak değer vermesini bilmezse, egoizmin düşmanlarının iddia ettiği gibi egoistin ta kendisi olmak yerine, ilgi noksanı bir egoist olmaz mıydı? Bir insanı seven kişi sevmeyen kişiden daha zengindir.
Stirner’ın Eleştirmenleri

“Stirner Serbest Piyasayı ve Rekabeti Savunuyordu!”

>Serbest rekabet" gerçekten de "serbest" midir? Gerçekten bir "rekabet" midir, yani kendini ortaya koyma hakkını bu ada dayandırdığı için kişilerin rekabeti midir? Rekabet kişilerin her türlü kişisel tahakküme karşı gelip özgürleşmeleri sonucunda doğdu. Devletin ya da kentsoylu ilkesine bağlı hükümdarın binlerce sınırlamalarla engellediği bir rekabet "özgür" müdür? Zengin bir fabrikatör müthiş bir ticaret yürütüyor ve Ben onunla rekabet etmek istiyorum. Devlet "Ben senin kişi olarak rekabet etmene karşı değilim" der. Evet ama Benim bina kurmak için bir yere ve paraya ihtiyacım var derim! "Bu kötü tabii ki, paran yoksa rekabet edemezsin. Kimseden bir şey almana izin vermem, çünkü ben mülkiyeti korur ve ona ayrıcalık tanırım." Serbest rekabet "serbest" değildir, çünkü Benim rekabet edebilecek "şeylerim" yoktur. Kişi olmamda bir sorun görülmemektedir ancak elimde gereken şeyler olmadığı için, kişi olarak geri çekilmek zorundayım. Bu şeylere kim sahip peki? Fabrikatör mü? Elinden alabilirim! Hayır, onun elindeki şeyler devletin mülkiyetindedir, fabrikatör sadece bir vasaldır, bir zilyettir. Fabrikatörle rekabet edemeyeceğime göre, o zaman bir hukuk profesörü ile rekabete girerim; evet, o budalanın tekidir! Bense ondan kat kat bilgiliyim ve ona olan ilgiyi kendi tarafıma çekebilirim. "Arkadaş, sen yüksek öğrenim gördün mü, doktoranı yaptın mı?" Hayır, ama ne önemi var ki? Ben bu konuda ders verebilmek için gereğinden fazla bilgiye sahibim. "Kusura bakma ama bu konuda rekabet 'serbest' değildir. Senin kişiliğine karşı değilim ama elinde gereken şeyler yani doktora diploman yok. Ve ben devlet olarak bu diplomayı senden talep ediyorum. Bu diplomayı önce benden güzelce rica et, sonra ne yapabileceğimizi düşünürüz."Demek ki rekabet "özgürlüğü" budur. Devlet benim efendimdir, Beni rekabet etmeye muktedir kılar. Peki, kişiler gerçekten rekabet ediyorlar mı? Hayır, her zamanki gibi sadece nesneler rekabet eder! İlk sırada da para vb.
Biricik ve Mülkiyeti

“Stirner, Piyasasız Bir Topluma/Kitle Hareketlerine/Sınıf Savaşına Karşıydı!”

>Rekabet herkes için bir kurtuluş olarak algılandığı için onaylandı, bu konuda uzlaşıldı, herkes ortaklaşa davrandı; rekabet yani izole olma ve yalnızlaşma, birleşmenin, uzlaşmanın, aynı kanaatin ürünüdür; yani insanlar rekabet yoluyla sadece yalnızlaşmadı, aynı zamanda da birleştiler. Rekabet hukuki bir durumdu, hukuk ise ortak bir bağdır, toplumsal bir birliktir. Avcıların ava çıktıklarında ormanda dağılıp “yalnız” avlanmayı kendi amaç ya da amaçlarının yararına görmeleri gibi, rekabet konusunda da avcı örneğinde olduğu gibi bir anlaşma söz konusudur. Neyin yararlı olduğu konusunda tartışılabiliyordu. Ama şimdi – bu arada bunu sosyalistler keşfetmedi – rekabet konusunda kimsenin kendi kazancını, arzuladığı “tikel kazancı”, kendi yararını, kendi asıl çıkarını elde edemediği ortaya çıkıyor. Ama yine de sadece egoist ya da ilgi odaklı çıkarıcılıktan ortaya çıkıyor. Ne var ki, herkes egoizmi kendi keyfine göre algılamakta ve “izole olmak” ile bir görmektir. Oysa egoizmin izole olmakla ne alakası var? Örneğin Ben (Ego) insanlardan uzaklaşmakla egoist mi oluyorum? Bu durumda kendimi izole ederim ya da yalnızlaşırım ama insanlarla kalan ve onlarla bir arada olmaktan hoşnut olanlardan daha fazla egoist olmam. Kendimi izole ediyorsam bu, toplum içinde olmaktan haz almayışımdan kaynaklanır; ama toplumun içinde kalırsam bu, toplumun Bana vereceği daha birçok şey olduğu içindir. Toplumun içinde kalmak yalnızlaşmaktan daha az egoistçe değildir. Rekabet eden herkes izole olmuş durumdadır; peki ama birlikte çalışmanın kendini izole etmekten daha yararlı olduğu anlaşıldığı için rekabet ortadan kalktığında, bu durumda da herkes kurulan birlikteliklerde egoistçe davranmayacak mı ve kendi çıkarını düşünmeyecek mi? Buna, başkalarının zararı pahasına kişinin kendi çıkarını gözetmesinden dolayı itiraz ediliyor. Evet, ama Başkaları diğerlerinin kazancını kendi zararı pahasına isteyen aptallar olmak istemiyorlar artık.
Stirner’ın Eleştirmenleri

"Stirner Yoksulları Hiç Umursamıyordu!”

(Not: Stirner, Biricik ve Mülkiyeti’nde komünizasyon lehine devasa bir paragraf halinde muazzam bir argüman sunar. Okuma kolaylığı için burada bölerek aktarıyorum)

>"Ey Siz ayrıcalıklılar! Mülkiyetiniz nasıl güvencede kalabilmektedir?" - Ve bizzat kendileri yanıtlar yine: "Bizim mülkiyete saldırmıyor olmamızla! Ve onu korumamızla! Bunun karşılığında Siz Bize ne veriyorsunuz? Tekme tokat dövmektesiniz, 'bayağı halkı' aşağılamaktasınız; polisiniz bizi denetim altında tutuyor, ve bir de şu temel tümceyle kateşizm: senin olmayana, başkasının olana saygı göster! Başkalarına saygı göster ve özellikle de üsttekilere!" Biz ama karşılık veriyoruz: "Bizden saygı mı istiyorsunuz, o zaman onu Bizim belirlediğimiz fiyata Bizden satın alın. Sizin mülkiyetiniz altında olanları Size bırakırız eğer bu 'bırakmayı' uygun bir şekilde karşılarsanız. Bir general barış döneminde yıllık geliri olarak cebine indirdiği paranın karşılığını neyle öder, bir başkası yüz binlere ve milyonlara varan yıllık kazancının karşılığını neyle öder? Siz şapırdata şapırdata istiridye yerken bizim patates çiğneyerek sizi sakince seyredişimizin karşılığını neyle ödüyorsunuz? Patatesleri Sizden satın almak zorunda olduğumuz fiyata Siz de Bizden istiridyeleri satın alın; o zaman onları yiyebilirsiniz. Yoksa istiridyelerin Size ait olduğu gibi Bize de ait oldukları görüşünde değil misiniz? Eğer elimizi uzatarak onları Sizlerle birlikte yemeğe kalkışırsak yaygara koparır ve Bizim Size karşı şiddet kullandığımızı iddia edersiniz. Haklısınız. Şiddet kullanmadan onları ele geçiremeyiz ve Siz de Bize karşı şiddet kullanmadan onlara sahip olamazdınız." Hadi alın şu istiridyelerinizi de Bizi Bize daha yakın olan mülkiyetimizdekilerle (çünkü diğeri sadece zilyetliktir) , işimizle baş başa bırakın. Biz on iki saat boyunca kan ter içinde eziyet çekeriz, Siz de Bize bunun karşılığında birkaç kuruş verirsiniz. Öyleyse Siz de yaptığınız iş için aynı parayı alın. Beğenemediniz mi bu fikri? Siz o parayla bizim emeğimizin karşılığının bolca ödendiğini sanıyorsunuz ve kendi çalışmanızın bunun binlerce katına değer olduğunu düşünüyorsunuz. Oysa kendi çalışmanızın ücretini bu kadar yüksek tutmasanız ve bizim çalışmamızı da daha iyi değerlendirmemize izin verseniz, gerektiğinde Sizin bu yüksek ücrete yaptığınızdan daha önemli işler başarabiliriz. Ve Bizim kadar düşük bir ücret almış olsanız daha fazla para kazanabilmek için zaman kaybetmeden daha gayretli çalışırsınız. Ama eğer başaracağınız iş Bize göre on, yüz kat daha değerliyse, eh o zaman da on, yüz kat daha fazlasını alın; buna karşılık olarak Biz de Sizin için normal gündelik ücretten daha yüksek ücret hak eden şeyler üretmeyi düşünüyoruz. Aramızdaki meseleyi çözmek arzusundayız, yeter ki kimsenin kimseye bir - bağışta bulunmak zorunda olmadığı noktasında anlaşabilelim. Hatta daha da ileri gidip sakatlara, hastalara ve yaşlılara, açlık ve sefalet yüzünden aramızdan ayrılmamaları için uygun bir ücret bile ödeyebiliriz; çünkü onların yaşamalarını istiyorsak, bu isteğimizin yerine gelmesini - "satın almak'' yakışık alır. "Satın almak" diyorum, utanç verici bir sadakadan söz etmiyorum. Çalışamayanların yaşamı da kendilerinin mülkiyetindedir; eğer Biz onların bu hayattan ayrılmalarını (hangi nedenle olursa olsun) istemiyorsak ancak o hayatı satın alarak bunu gerçekleştirebiliriz, hatta belki de çevremizde güleryüzlü dost canlısı insanlar görmekten hoşlandığımız için onların lüks bir hayat sürdürmelerini bile isteriz. Kısacası Sizden hiçbir armağan istemiyoruz, Size hiçbir armağan vermek de istemiyoruz. Yüzyıllarca Size iyi niyetli aptallığımızdan ötürü sadaka verdik, yoksullara karınca kararınca yardım ettik ve efendilere - efendilerin hak etmediğini verdik; şimdi de Siz kesenin ağzını açın artık, çünkü şu andan itibaren meralarımızın ederi muazzam yükselecektir. Biz Sizden bir şey almayacağız, kesinlikle hiçbir şey; Siz sadece istediklerinizi ödemek zorunda kalacaksınız. Neyin var? "Bin dönümlük bir çiftliğim." Ben de Senin tarlanda çalışan bir ırgatım ve bundan böyle tarlanı 1 Taler gündelik karşılığında sürüp ekeceğim. "O zaman Ben de başka birini işe alırım." Başka birini bulamazsın çünkü Biz ırgatlar bu ücrete çalışıyoruz artık, ama eğer daha az paraya çalışacak biri çıkarsa onun haddini bildiririz. Ev hizmetçisi de şimdi aynı ücreti istiyor ve Sen bu fiyattan daha azına çalışacak birini bulamazsın. "Eyvah! Desene, ben mahvoldum." Hemen telaşlanma! Sen de Bizim kadar kazanacaksın; kazanamazsan, o zaman Bizim gibi yaşaman için Sana gerekli olanı veririz. "Ama ben daha iyi yaşamaya alıştım." Buna bir çözüm getiremeyiz ve bu bizim sorunumuz da değildir; eğer paranı biraz biriktirebilirsen hiç de fena olmaz. Sen lüks bir yaşam süreceksin diye Biz kendimizi daha düşük bir fiyata mı kiraya verelim sana? Zengin her zaman yoksulun ağzını şu sözlerle kapatır: "Senin sıkıntılarından Bana ne? Bu dünyada kendi geçimini kendin sağlamalısın; bu benim değil senin meselendir." O halde Biz de meselemize bakalım ve Kendimizi değerlendirebilmek için elimizde olan araçları zenginlere kaptırmayalım. ''Ama Siz kültürsüzlerin bu kadar fazla şeye gereksinimi olmaz ki!" İşte, Biz de ihtiyacımız olan eğitimi edinebilmek için biraz daha fazla alacağız. ''Ama zenginleri bu kadar yoksullaştırırsanız sanat ve bilimi kim destekleyecek?" Ah, onu yığınlar yapmalıdır; hepimiz bir şeyler ortaya koyarsak hatırı sayılır bir miktar para toplanmış olacaktır. Siz zenginler zaten hep zevksiz kitaplar, ağlamaklı Meryem Ana suratlı resimler ya da dans edebilen kıvrak bacaklar satın alırsınız. ''Ah şu uğursuz eşitlik!" Hayır, pek saygıdeğer Beyefendi, eşitlikten söz etmiyoruz. Biz sadece değerimiz oranında geçerli olmak istiyoruz, şayet Siz daha değerliyseniz o zaman daha geçerli olmanız gerekir. Biz sadece herkesin kendisine layık bir karşılık almasını istiyoruz ve Sizin ödeyeceğiniz fiyata layık olacağız.
Biricik ve Mülkiyeti

u/Deriveee — 2 days ago

Spiritüel Anarşizm - Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey)

“Cowper yanıma gelip şöyle dedi: ‘Keşke her daim deli olsaydım. Asla huzur bulmayacağım. Beni gerçekten deli kılamaz mısın? Öyle olana dek asla huzur bulamayacağım. Keşke Tanrı’nın sinesinde saklı olsaydım. Sen sıhhatini koruyorsun ama yine de hepimiz kadar—hepimizin fevkinde—delisin; inançsızlıktan, Bacon’dan, Newton’dan ve Locke’tan kaçıp sığınılacak bir sığınak olarak delisin’”

—William Blake (1819)

1.

Yontma Taş Çağı Muhafazakârlığı (kabilevi, kabaca eşitlikçi, proto-şamanik, avcı/toplayıcı/bahçıvan vb.)

Sümer şehir devletleri (MÖ 4. Binyıl): Orijinal, çizgilenmemiş insanın politik yapısının dağılması; ayrışmanın doğuşu (bkz. P. Clastres).

Gılgamış’taki Enkidu: “Yaban Adamı”nın ehlileştirilmesi.

The Good Old Cause ve Everlasting Gospel—Blake’in Druidizm dediği şey—hakikatte her zaman Yontma Taş Çağı şamanizmimizin ve “tanrıça” paganizmimizin kisvesi olagelmiştir

Vs.

6.000 yıllık İlluminati tezgahı: Devlet dini.

Paranın, Ölülerin Cinselliği olarak ortaya çıkışı.

2.

Tunç Çağı: Savaş tanrısı paganizmi; bu süreç, Vahiy Kitabı’ndaki O Büyük Canavar olan Roma’nın Demir Çağı emperyal paganizmine evrilir; buna karşı erken dönem Kilise, özellikle Esseniler veya Nasıralılar/Ebiyonitler, Zilotluk, gnostisizm, toplumsal reform (tefecilerin Tapınak’tan kovulması, Yoksulların İncili vb.) ve neoplatonik mistisizm biçiminde bir direniş diyalektiği olarak belirir

vs.

“Konstantin’in Bağışı”, Hıristiyanlığın bizzat Roma tarafından mülk edinilmesi (tıpkı Sümer rahip-krallarının Neolitik maneviyatı Tapınak kültlerinin “bastırılmış içeriği” olarak mülk edinmesi gibi).

Başlangıçta radikal-gnostik bir kült olan Hıristiyanlık ("Tanrı'nın krallığı sizin içinizdedir” Luka 17:21) artık devlet dini olarak acınası bir işlev görür: Şiddetli çelişkiler, şizoid-kültür vb.

3.

Fakat bütün dinler temel bir çelişkide kök salmıştır: Eski Yontma Taş Çağı’nın ruhani içeriği (tabiri caizse Clastresgil mitos), Metal Çağı’nın hegemonyak ayrışma ideolojisiyle sıvanmıştır. (Özellikle savaş tanrısı Marduk’un Neolitik tanrıça Tiamat’ı katlettiği Enuma Elish veya “Babil Yaratılış Destanı”na bakınız.) Din, bu çelişkiyi aşmak veya düzeltmek için sürekli çabalar. Ancak tefeciler Tapınak’a her zaman geri döner ve tashih çabası bir kez daha sapkınlığa, dinden çıkmaya, büyülü gölgelere ve ritüel suçlara havale edilir.

Sapkın milenarist mezhepler Altın Çağ’ı ihya etmekten bahseder; bu hayal, Yontma Taş Çağı’nın kaba-eşitlikçi avcı/toplayıcı/bahçıvan ekonomisine ve şamano-pagan toplumuna dair (mitlerde saklanan) gerçek hafızadan neşet eder.

4.

Maneviyat dinden ibaret değildir. Maneviyat, toplumsalın imgesel-yaratıcı mevcudiyetidir (esprit); din ise onun olumsuzlama biçimindeki evrilmiş hali, Blake’in deyimiyle onun “tayfı” (spectre): O yaratıcılığın, tahakküm güçlerine yabancılaşmasıdır. Ne var ki, diyalektiğin karmaşık paradoksları nedeniyle maneviyatın özü genellikle dinin kabukları içinde korunmuş olarak bulunur—özellikle mistiklerde (örneğin Eckhart ve Ruhani Fransiskenler)—ve dinin zehri, özellikle gerçek bir güç kazandıklarında, çoğu zaman sapkınlıklara da bulaşır.

5.

Dini çağlarda, otorite karşıtlığına dair tüm söylem ve pratikler dini terimlerle ifade edilir—genellikle sapkınlık, şizma, dinden dönme, büyü vb. olarak—ama bazen de “Kilise bünyesinde reform” veya müsaade edilen marjinal aşırılık biçimleri (örneğin manastır komünizmi) olarak.

Anarşizmi birkaç Grek Kinizminden doğrudan Aydınlanma’ya kadar izleyen ve aradaki hiçbir şeyi görmeyen anarşizm tarihçileri, her çağın insanlığını kaybetme pahasına özgürlükten bir şeyler (sadece düşü bile olsa) bizzat tecrübe etmek zorunda olduğu gerçeğini kavrayamazlar. Bir bilinç (ideolojiden ziyade) olarak anarşizmin tarihi, ruhani direnişin arkeolojisinde gömülüdür. Sapkınları yeniden okumamız gerekiyor. (Özellikle R. Vaneigem’in Özgür Ruh Sapkınlığı üzerine çalışmasına bakınız.)

6.

Gnostik Düalizm Problemi. Maneviyatın uç biçimleri genellikle toplumsal dünyayı doğal dünyayla bir tutar—ve her ikisini de lanetler. “Yaratılışın tanrısını” kötücül diyerek reddeder ve yaşam ilkesi olarak “ruhu” dahi tahkir ederler. Bu tür aşırılık yanlılarını yalnızca “tin” tatmin eder. Onların beden nefreti, Kilise’ninkinden (ki Kilise en azından intiharı lanetler ve bedenin dirilişini vaat eder) çok daha abartılı ve şiddetli bir hal alır.

Düalizm sorununun anarşizmin peşini bırakmadığını düşünüyorum. Proudhon’un Tanrı nefreti, gençliğinde okuduğu Gnostik Düalist literatürden (dizgisini yaparken) türetmiş olabilir—bir tür seküler Katarizm. Bakunin tarzı ateist materyalizm, bazen tuhaf bir şekilde maddesellikten uzak görünebilir; kendi heyulaları, kategorik buyrukları, kör bilim tapıncı, insana galip gelen makine ve garip bir aseksüellik ile maluldür.

Hıristiyan/düalist beden nefreti, “ekolojik krizimizin” gizli kalbinde yatar—post-Hıristiyanlar olarak bile, 19. ve 20. yüzyıl ilerici düşüncesinin neredeyse tamamını renklendiren Doğanın Fethi temasından kaçamayız.

Bu tür bir kripto-Düalizmin üstesinden gelmek için olası yardım, şamanik ve pagan modellerine yönelik “panteist monist” bir yaklaşımdan gelebilir—T. McKenna’nın Arkaik Canlanma (Archaic Revival) dediği şey—Yontma Taş Çağı’na bir dönüş değil, Yontma Taş Çağı’nın geri dönüşü.

7.

İster hoşumuza gitsin ister gitmesin, hepimiz Aydınlanma sonrası çağda yaşadığımız için, “Bilim” önümüze bir teleoloji (veya Henri Bergson’un adlandırdığı şekliyle teleonomi) sorunu koymaktadır. Tanrı’nın Ölümüne gerçekten inanıyoruz. Aydınlanma’nın tayfsal boyutu—Adorno’nun (?) “Aklın acımasız araçsallığı” dediği şey—izin verilebilir bilinci tek bir büyük 2 boyutlu haritaya yassılaştırır. Anlamın her türlü tezahürü; “kaba tesadüfün”, “parçacıkların rastgele çarpışmasının”, mekanik/davranışçı bilinç modellerinin—“Newton’un Gecesi”nin tekelini tehdit edecektir.

Günümüzdeki anlam krizinin nedeni işte budur: Hepimiz bu mikrobun hijyenik gündüzün ince perdesinin arkasında pusuda beklediğini hissediyoruz. Etiğin çöküşü. Yedi kuşak ötesini düşünmemekt. Ormanları keserek orman yangınlarını durdurmak. “Toplum diye bir şey yoktur”

—Barones Lady Margaret Thatcher.

8.

Toplumsalın bilinçdışı düzeydeki Hareketi, kendi içinde bir tür (anti)din oluşturuyordu. Nihayetinde ateist materyalizmin ne gibi bir kanıtı var ki?—en az Tanrı kadar tekinsizdir aslında—anlamın yokluğu.

Yeni bir Kutsal Roma İmparatorluğu olarak Komünist Parti.

Ve anarşizmin felsefi zayıflığı kesinlikle anlamsızlık ile etik arasındaki fay hattının yakınlarında bir yerde yatmaktadır. “Absürt” bir evrende yaşamanın doğru bir yolu nasıl var olabilir? Varoluşsal taahhüt mü? Karanlığa bir sıçrayış mı? Ama neden insan basitçe kendi payını, hatta daha fazlasını koparmasın ki? Hangi ruh buna Hayır der? (Bkz. Stirner/Nietzsche.)

Nietzsche elbette çıldırdı ve son mektubunu “Dionisos ve Çarmıha Gerilmiş” olarak imzaladı—yeniden doğan bir tanrı, ama sadece dilsiz bir uçuruma. Muhtemelen bir “kaba ahlak” gerekliliğini—ve belki de ne kadar ifade edilemez olursa olsun bir tür anlamı—hatta “ruhani” bir anlamı düşünmemiz gerekiyor.

9.

Şimdi Toplumsalın çöküşü ve Küresel Kapitalin zaferiyle, biz darmadağın olmuş kalıntılar gülücükler takınıp küreselleşmenin sadece yeni bir enternasyonalizm, Kapitalin nihai Son Aşaması olduğunu ve yakında üretim araçlarının nihayet aydınlanmış bir küresel proletaryanın handsine olgunlaşmış bir meyve gibi düşeceğini söyleyebiliriz. Ya da—Bütünselliğin bizi yuttuğunu, Tarihin öldüğünü, yabancılaşmanın evrenselleştiğini, son Mülksüzleştirmelerin/Çitlemelerin gerçekleştirildiği, teknoloji ve paranın birleşik mantığının insanın ortadan kaldırılmasıyla, Virilio’nun zaman-mekan-kirliliğiyle, O Büyük Kaza ile sonuçlandığını kasvetle kabul edebiliriz. Ya da—ikiliği kabul etmeyi reddetmeyi sürdürebilir—imkansızı talep etmeye devam edebiliriz. Fakat maneviyatın bir türü değilse, nedir imkansız olan?

Eğer din de ideoloji de bize ihanet ettiyse, belki de yeni bir paradigmaya ihtiyacımız var. Ancak her “yeni” dünya görüşünün ataları vardır. Post-modernizm, daha “devrimci” metalar ve tutumlar inşa etmek için tarihin çöpçatanlığını yapmak demek zorunda değildir. Diyelim ki Proudhoncu anarko-federalizme ve Kropotkinci karşılıklı yardımlaşmaya dayanan—temel “şakül çizgisi anarşizmi” malzemesi—ancak bir tür maneviyata kök salmış otoriter olmayan bir yeşil hareket hayal etmek istiyoruz. İlham için nereye bakabiliriz? Bir böyle bir “geleneğimiz” var mı?

10.

Bir direniş şeceresi mi? Yontma Taş Çağı’nın özerklik ruhunu çağdan çağa aktaran bir “altın aktarım zinciri” mi?

Madem Ortaçağ Avrupa’sından bahsettik, oradan başlayalım; ne yazık ki Klasik çağı, Doğu’yu vb. göz ardı etmek zorunda kalacağız—örneğin Taoizm’i veya Sufizm’i ve Şii Aşırılıkçılığı (Gulat), radikal Kabala’yı (Sabbatay Sevi ve Jacob Frank), Hinduizm’i (özellikle Tantra’yı veya Kabir gibi radikal senkretistleri ya da Bengal Terör Partisi’ni)—ayrıca kabila şamanizmini ve Yontma Taş Çağı’ndan günümüze tarihini. Bunun yerine Hıristiyanlık ile yetineceğiz, sırf çoğumuz ona baş düşman gözüyle bakmak üzere yetiştirildiğimiz için.

Araştırma konusu:

  • Fiore’li Joachim ve Ruhani Fransiskenler;
  • Beghardlar ve Beguineler—Özgür Ruh Kardeşliği;
  • Adamitler (Altın Çağ’a harfiyen dönüş—“bir işaret olsun diye” çıplak gezinenler);
  • Rönesans Hermetizminin radikal kanadı, özellikle 1600’de sapkınlık suçlamasıyla yakılan Giordano Bruno ve 1525’teki Köylü İsyanı’nda Luther ve prenslerin karşısında köylüleri destekleyen simyacı Paracelsus;
  • Radikal Reformasyon—ne Katolik ne Protestan. Anabaptistler ve “İncil Komünizmi”;
  • Hiçbir dogması, ayini, rahibi veya otoritesi olmayan bir aleni (exoteric) Görünmez Kilise vaaz eden Mistikler (Sebastian Franck, Schwenkfeld, Paracelsus);
  • Libertinler;
  • Familia Caritatis;
  • Gül-Haçlılar, “radikal hoşgörü” fikri, Sufi simyasının ve Yahudi Kabalası’nın etkisi;
  • Alman mistikleri—Eckhart, Tauler, Suso—daha sonra Jacob Boehme ve Hermetik Pietistler (Jane Leade ve Londra Philadelphians grubu);
  • İngiliz Devrimi (bkz. Christopher Hill ve E.P. Thompson)—Diggerslar, Ranterlar, Levellerlar, Seekerlar, Beşinci Monarşi Erkekleri ve Muggletoncular (Blake’in annesi bir Muggletoncuydu), erken dönem Quakerlar, Antinomiyanlar; daha sonra Blasphemers’ Şapelleri;
  • Sol kanat Hür Masonluk: John Toland, Druidler ve Özgür Düşünürler. “Druid” olarak Paine ve Blake. Fransız Devrimi’nin arkasındaki Masonik cemiyetler;
  • William Blake—sine qua non (olmazsa olmaz);
  • Alman ve İngiliz Romantizminin sol kanadı;
  • Hermetik Sosyalist olarak Charles Fourier;
  • Amerikan Romantikleri—Thoreau, Emerson, S. Pearl Andrews, Sipiritüalizm ve Radikal Reform, “Doğa Dini” (Yerli Amerika etkisi);
  • Gustav Landauer, Gershom Scholem, Walter Benjamin;
  • Sürrealizm (özellikle Hermetizme duyulan hayranlık), ayrıca R. Caillois ve G. Bataille;
  • Şamanizmin geri dönüşü (en azından 18. yüzyıldan beri);
  • Neo-paganizm;
  • Evrenselci sapkınlıklar;
  • Psikodelik kültler, “enteojenik ritüelcilik”; vb.

11.

Uygarlık Eleştirisi’nin kendi güçlü bilimine ihtiyacı vardır. Aydınlanma sonrası bilimin “ölü madde” kripto-metafiziğiyle birlikte bir Kuhn devrimine ihtiyacı var. Anlamın iadesi. Manzaranın/doğanın yeniden büyülenmesi. Sadece Sorelci bir mit değil, gerçek bir mit. Sürrealist Surrasyonel Surrejonalist altüst oluş; Tinsel deneyim olan—hipotetik olmanın ötesine geçen bir Gaia Hipotezi—güçlü, Dünya-merkezli bir maneviyat gerektirir. Ekstaz olarak enstaz. (Bkz. Bahtin)—büyü olarak festival bilinci.

Bu bağlamda Hermetizm, maddeyi ruh olarak gören düzeltilmiş neoplatonik görünümüyle kendini önerir—canlı bir varlık olarak Dünya doktrini. (Cusalı Nicholas, Pico, Ficino, Cambridge Neoplatonistleri vb.) Hermetizm bir din değil, ruh ve imgelem bilimidir—ampirik, deneyimsel ve deneyseldir. Tarihsel olarak bize şamanizmden veya Doğu yollarından daha yakındır, kültürel olarak tanıdıktır (her ne kadar her zaman garip, daima garip kalsa da). Hıristiyan, Yahudi, İslam ve Hindu mistisizmiyle, belki Taoizm ve Budizm ile, kesinlikle Gül-Haçlılık ve Masonlukla ve büyük sapkınlıkların çoğuyla bağdaşabilir.

12.

Prensip olarak “anarşist maneviyat” veya “spritüel anarşizm” savunuculuğu yapmak istemiyorum. Onları meyvelerinden tanıyacaksınız. Burada “araştırma”; katılmak, halüsinasyon görmeye ve Aydınlanmış Aklın Sansürcüsünün ötesine, belki de demonik olana doğru sürüklenmeye hazır olmak demektir. Mistik bathysferler (denizaltılar) içindeki psikotik gezginler (psikonotlar).

—Ekim 2002

Kenar Notu

Modern Pagans: An Investigation of Contemporary Pagan Practices kitabından alıntı. Derleyenler: V. Vale & John Sulak.

Batı kültüründe, fazla sapan/aykırı olan herkes kısıtlanır; oysa daha manevi kültürler deli olanları onurlandırır, bazen şaman olarak görürler. Onların görüye sahip oldukları ve başka dünyaları görebildikleri söylenir. Eğer tamamen zarar verici hale gelirlerse ve kolektif gerçekliğe hiç katılmıyorlarsa, bazen münzevi olmaları için uzaklara gönderilirler—ama bu bir saygısızlıktan veya geçersiz kılmadan kaynaklanmaz. Fakat bu kültürde mistiklere veya şamanlara yer yok.

Psikozun sözlük anlamı “keskin bir şekilde değiştirilmiş ve farklılaşmış bir gerçekliktir.” Fakat ritüel yaparken veya psikodelik maddeler alırken peşinden gittiğimiz şey tam da budur: Gerçekliğimizi değiştiriyoruz... Pagan topluluğuna ilk girdiğimde, kimseye anlatamadığım yoğun mistik deneyimler yaşıyordum; çoğunlukla kafamdaki şeyleri tarif edecek bir dilim veya kavram dağarcığım olmadığı için. Ama anlayan başka dışlanmışlar bulmayı başardım. Paganizmin dillerini öğrenmek zamanımı aldı, böylece deneyimlerimi diğer insanlara aktarabildim. Şimdi, dünyanın geri kalanı delirdiğimi düşünse bile, bu benim için sorun değil—çünkü dünyanın geri kalanı gerçekten çıldırmış durumda. Küresel kapitalizme, ulusötesi şirketlere, gezegenin ne kadarının yok edildiğine ve işçilerin nasıl sömürüldüğüne bakıyorum ve deli veya depresif olmanın buna karşı sağlıklı bir tepki olduğunu düşünüyorum!

—Joi Wolfwomyn

reddit.com
u/Deriveee — 2 days ago

İllegalist Anarşist Bizim Yoldaşımız Mıdır?

Hırsızı kendi içinde ele aldığımızda, onu toplumun diğer sınıflarından daha az insanî bulduğumuzu söyleyemeyiz. Büyük hırsız çetelerini oluşturan bireylerin kendi aralarındaki ilişkileri derin bir komünizm ruhu taşır. Onlar geçmiş bir çağın kalıntıları olarak görülebilecekleri gibi, gelecekteki daha iyi bir çağın da habercileri sayılabilirler. Bütün şehirlerde barınmak ve saklanmak için nereye başvuracaklarını bilirler; kendi çevrelerindekilere karşı belirli bir ölçüde cömert ve eli açık davranırlar. Zenginleri doğal düşmanları ve meşru bir av olarak görseler de —ki bu bakış açısını çürütmek hayli güçtür— birçoğu Robin Hood ruhu taşır: Yoksullara karşı nice hırsız iyi yüreklilik gösterir.

Ben illegalizmin bir coşkulu hayranı değilim; ben bir alegalistim. İllegalizm, her şey bir yana, geçici olarak dahi olsa buna yönelen kişi için tehlikeli bir ehvenişerdir; övülecek yahut tavsiye edilecek bir yol değildir. Ancak incelemeyi önerdiğim mesele, yasadışı bir mesleği icra etmenin tehlikeli olup olmadığını sormak değildir. Mesele şudur: Günlük ekmeğini polisin veya mahkemelerin lanetlediği mesleklere başvurarak kazanan bir anarşistin, bir patronun hesabına çalışmayı kabul eden anarşistten kendisini bir yoldaş olarak görmesini bekleme konusunda haklı mı yoksa haksız mı olduğudur. Bakış açısı gün ışığında savunulan ve polislerin pençesine yahut yargıçların eline düştüğünde reddedilmeyen bir yoldaş olarak (durumu hakkında sessiz kalınmasını talep etmediği sürece).

İllegalizm uygulayan anarşist, anarşizm davasına zarar verir korkusuyla kamusal alanda üstlenilmeye cesaret edilemeyen, ayrılan bir "yoksul akraba" muamelesi görmek istemez. Kapitalist intikamın temsilcileri üzerine çullandığında ondan ayrılmamanın, sendikacıların sempatisini yahut küçük burjuva anarşizan kitlenin müşterisini anarşist hareketten uzaklaştırma riskinden çekinilmesini reddeder.

İllegalist anarşist, kendisini sömürülmüş hisseden, yani patron tarafından sömürülen yoldaşına kasten seslenir. Hoşuna giden bir işi yapanlar tarafından anlaşılmayı ise pek beklemez. Bu ikinci grubun içine, kendi görüşlerine karşılık gelen fikirleri yayan, savunan ve sergileyen anarşist doktriner ile propagandacıyı yerleştirir —en azından umulan budur. Emeğinin karşılığında çok ama çok az bir ücret alsalar dahi, moral durumları, bir ustabaşının denetimi altında çalışan ve bütün gün kendisine yabancı bir insan topluluğunun yakınlığına katlanmak zorunda kalan bir anarşistin konumuyla kıyaslanamaz. İşte bu yüzden illegalist anarşist, kendi hoşuna giden bir işi yapan kişinin, yasa marjındaki kendi mesleği hakkında yargıda bulunma hakkını gasp eder.

İster yazılı ister sözlü olsun, kendi arzularına uygun bir propaganda yapanların, kendi mizaçlarına uygun bir mesleği icra edenlerin tamamı; sabahtan akşama, yılın ilk gününden son gününe kadar hiçbir ilgi duymadıkları işlere koşulmak zorunda kalan diğer yoldaşlarına, o büyük kitleye kıyasla ayrıcalıklı olduklarını pek sık unuturlar.[1]

İllegalist anarşist; mevcut sosyal çevrenin ekonomik yaşam koşullarını tıpkı kendisi gibi hiçbir şekilde değiştirmeyen küçük tüccar, belediye katibi veya dans eğitmeni kadar yoldaş olduğunu iddia eder. Bir avukat, bir doktor, bir öğretmen anarşist bir gazeteye yazılar gönderebilir ve küçük liberter çevrelerde konuşmalar yapabilir; yine de mesleklerini icra etmelerine izin veren tekel yetkisini kendilerine bahşeden ve işlerini sürdürmek istiyorlarsa düzenlemelerine uymak zorunda oldukları arşik sistemin hem destekçisi hem de besleyicisi olmaya devam ederler.

Özel bir patronun veya devlet-patronun hesabına sömürülmeyi kabul eden her anarşistin, anarşist fikirlere karşı bir hainlik eyleminde bulunduğunu söylemek mübalağa sayılmaz. Nitekim her durumda tahakkümü ve sömürüyü güçlendirir, arşizmin varlığını sürdürmesine katkıda bulunur. Şüphesiz, çelişkilerinin bilincine vararak, propaganda yaparak davranış biçimini telafi etmeye veya düzeltmeye çalışır; fakat sömürülen bir kişi ne tür bir propaganda yaparsa yapsın, sömürenin bir suç ortağı, üretimin gerçekleştiği koşulları yöneten sömürü sisteminin bir işbirlikçisi olarak kalır.

İşte bu yüzden "çalışan", yürürlükteki tahakküm ve sömürü sistemine boyun eğen anarşistin bir kurban olduğunu söylemek doğru değildir. O, kurban olduğu kadar bir suç ortağıdır. Sömürülen her birey, yasal veya yasadışı olsun, sömürü durumuna katılır; tahakküm altına alınan her birey, yasal veya yasadışı olarak, tahakküm durumuna katılır. Otuz yıllık çalışma karşılığında 175.000 veya 200.000 frang kazanıp birikimleriyle kırda küçük bir ev satın alan anarşist işçi ile iki yüz bin frang içeren bir kasayı gasp edip bu meblağla deniz kenarında bir ev edinen illegalist anarşist arasında esasen bir fark yoktur. Her ikisi de yalnızca sözde anarşisttir, bu doğrudur; ancak aralarındaki fark, işçi anarşistin toplumsal çevrenin yöneticilerinin kendisine dayattığı ekonomik sözleşmenin şartlarına boyun eğmesi, hırsız anarşistin ise bu şartlara boyun eğmemesidir.

Yasa, toplumsal ilişkilerde sömüreni koruduğu kadar sömürüleni, tahakküm edeni koruduğu kadar tahakküm altına alınanı da korur; ve boyun eğdiği andan itibaren anarşist, malları ve şahsı bakımından arşist kadar korunur; taraflar sosyal sözleşmenin emirlerine uyduğu sürece yasa, arşist ile anarşist arasında bir ayrım yapmaz. İster istesinler ister istemesinler; boyun eğen anarşistler —patronlar, işçiler, çalışanlar, memurlar— kamu gücünü, mahkemeleri, toplumsal sözleşmeleri ve resmi eğitmenleri kendi yanlarında bulurlar. Bu, onların itaatlerinin mükafatıdır; toplumsal muhafazakarlık güçleri, ahlaki ikna veya yasanın gücüyle arşist işvereni anarşist çalışanına ödeme yapmaya zorlarken, ücretlinin iç dünyasında veya dışsal olarak ücretlilik sistemine düşman olup olmamasıyla ilgilenmezler...

Aksine, toplumsal sözleşmeye uymayan, mütemerrit olan yasadışı anarşist; uysal anarşistin ancak daha sonra ulaşacağı ya da hiçbir zaman ulaşamayacağı hedefe hemen varmak üzere "kendi hayatını yaşamak" için aşamaları yakarak ilerlediğinde, tüm toplumsal örgütlenmeyi karşısına alır. Devasa bir riski göze alır ve bu riskin —eğer bir sonuç varsa— anlık bir sonuçla telafi edilmesi adalete uygundur.

İllegalist anarşistin sürekli başvurduğu hile yöntemi, tüm devrimcilerin kullandığı bir usuldür. Gizli cemiyetler hilenin bir veçhesidir. Yıkıcı afişler asmak için devriyelerin başka bir sektöre geçmesi beklenir. Amerika’da bulunan bir anarşist ahlaki, siyasi ve felsefi görüşünü gizler. Görünüşte uysal veya açıkça itaatsiz olsun, anarşist, yasaya nispetle her zaman bir yasa-dışıdır; anarşist fikirleri yaydığında, anarşist propagandayı bastıran özel yasayı ihlal eder; dahası, anarşist zihniyeti gereği, özü itibarıyla yazılı yasanın kendisine karşı çıkar, çünkü yasa arşizmin somutlaşmış halidir.[2]

İtaat ettiğinin farkında olan uysal anarşiste, boyun eğmeyen anarşist sempatik gelmekten geri kalamaz; yasadışı tutumunda, yasallıktan kopamamış veya kopmak istememiş anarşist, mantıksal olarak gerçekleşmiş olan kendisini tanır. Uysal anarşistin mizacı ve düşünceleri, boyun eğmeyenlerin gerçekleştirdiği bazı eylemleri onaylamamasına yol açabilir, fakat boyun eğmeyeni kişisel olarak antipatik bulmasına asla sebep olamaz.[3]

Ekonomik bakımdan derhal kendi refahını aradığı için kendisini eleştiren devrimci anarşiste illegalist, kendisinin de —devrimci olarak— başka bir şey yapmadığı yanıtını verir. Ekonomik devrimci, devrimden kişisel ekonomik durumunun iyileşmesini bekler; aksi takdirde devrimci olmazdı; devrim ona umduğunu verecektir ya da vermeyecektir; tıpkı yasadışı bir operasyonun onu gerçekleştirene umduğu şeyi sağlaması veya sağlamaması gibi. Bu sadece bir zamanlaması meselesidir. Ekonomik sorun işin içine girmediğinde bile, kişi ancak kişisel olarak dini, siyasi, entelektüel veya belki de etik bir yarar ve avantaj beklediği için devrim yapar. Her devrimci bir egoist-bireycidir.

İllegalistlerce işlenen mülkiyete el koyma eylemlerinin açıklanması, genel ve özel anlamda anarşist propaganda üzerinde olumsuz bir etkiye sahip midir?

Hepsinden daha önemli olan bu itiraza cevap verebilmek için, insan biriminin dünyaya geldiğinde veya herhangi bir ülkeye adım attığında kendisine dayatılan ekonomik yaşam koşullarıyla karşılaştığı bir an bile akıldan çıkarılmamalıdır. Görüşleri ne olursa olsun, huzur içinde yaşamak (veya ölmek) için bir zorlamaya boyun eğmek zorundadır. Zorlamanın olduğu yerde sözleşme geçerli değildir, çünkü tek taraflıdır; nitekim burjuva kanunları da tehdit altında üstlenilen bir taahhüdün hukuki bir değeri olmadığını kabul eder. Dolayısıyla anarşist, kendisine dayatılan ekonomik sözleşmenin uygulayıcılarına veya savunucularına karşı sürekli bir meşru müdafaa halindedir. Yasadışı bir meslek icra eden hiçbir anarşistin, örneğin evrensel haydutluğa dayalı bir toplumu savunduğu duyulmamıştır. Onun durumu ve eylemleri, yalnızca kapitalistlerin veya tek taraflı güçlerin, maddeleri karşısında dehşete düşenlere dahi dayattığı ekonomik sözleşmeyle bağıntılıdır. Anarşistlerin illegalizmi yalnızca geçicidir: Bir ehvenişerdir.

Toplumsal çevre anarşistlere kişisel üretim araçlarının devredilemez zilyetliğini tanısaydı, ürünlerini hiçbir mali kısıtlama (vergi, gümrük, harç) olmaksızın serbestçe ve sınırsızca tasarruf etmelerine izin verseydi, kendi aralarında hiçbir vergiye tabi olmayan bir değişim değeri kullanmalarına müsaade etseydi —tüm bunlar riski ve karı kendilerine ait olmak üzere— illegalizm (ekonomik illegalizm kastediliyor) kanaatimce artık anlaşılamaz olurdu. Dolayısıyla ekonomik illegalizm tamamen arızi (ilneti) bir durumdur.[4]

İster ekonomik ister başka türlü olsun, illegalizm legalizmin bir fonksiyonudur. Otorite —siyasi, entelektüel, ekonomik otorite— ortadan kalktığı gün, illegalistler de ortadan kalkacaktır.

İllegalist eylemlerin açıklanmasının anarşist propagandaya hizmet edebilmesi için bu doğrultuda yönelmek gerekir.

Uysal olsun ya da olmasın her anarşist, kendi arasından askeri kulluğu reddeden kişiyi bir yoldaş olarak görür. Konu ekonomik anlamda hizmet etmeyi reddetmeye geldiğinde tutumunun neden değiştiği anlaşılamaz.

Anarşistlerin, kendisine yazıyla veya sözle ifade olanağı tanımayan, herhangi bir alanda gerçekleşme yahut örgütlenme yetilerini veya imkanlarını sınırlayan bir ülkenin ekonomik yaşamına katkıda bulunmak istememeleri son derece anlaşılırdır. Oysa kendileri, anarşist olmayanların diledikleri gibi davranmalarına izin verme niyetindedirler. Arzuladıkları gibi yaşayamadıkları toplumların ekonomik işleyişine katılmayı kabul eden anarşistler tutarsızdırlar. Bu duruma isyan edenlere itiraz etmeleri anlaşılır gibi değildir.

Ekonomik kulluğa başkaldıran kişi, kendini koruma içgüdüsüyle, yaşama ihtiyacı ve iradesiyle başkasının üretimini gasp etmek zorunda kalır. İllegalistler, bu içgüdünün yalnızca birincil değil, aynı zamanda kapitalist birikimle kıyaslandığında meşru olduğunu doğrularlar; zira kapitalist, kişisel olarak var olmak için bu birikime ihtiyaç duymaz, bu birikim bir fazlalıktır. Peki, makul illegalistin —yasadışı bir meslek icra eden anarşistin— saldırdığı bu "başkası" kimdir? Bu "başkası", çoğunlukların azınlıkları yönetmesini veya ezmesini isteyenlerdir; bir sınıfın veya kastın diğeri üzerindeki tahakkümünün yahut diktatörlüğünün taraftarlarıdır; seçmenlerdir; Devletin, getirdiği monopollerin ve ayrıcalıkların destekçileridir. Bu başkası, anarşist için gerçekte bir düşmandır —uzlaşmaz bir rakiptir. Ekonomik olarak ona saldırdığı anda, illegalist anarşist onda arşik rejimin bir aracından başka bir şey göremez ve görmesi de beklenemez.

Bu açıklamalar sunulduktan sonra, kendisinden daha az tehlikeli bir yol izlemeyi tercih eden anarşistler kendisini terk ettiğinde veya tutumunu açıklamayı ihmal ettiğinde, kendisini ihanete uğramış sayan illegalist anarşiste haksızlık verilemez.

Bu satırlara başlarken söylediğimi tekrar ediyorum: Mademki ortada bir ehvenişer vardır, illegalizmin sunduğu ehvenişer son derece dangerous (tehlikeli) bir yoldur ve getirisinin götürüsünden fazla olduğunun kanıtlanması gerekir ki bu da tamamen istisnai bir durumdur. Cezaevine atılan illegalist anarşistin koşullu salıverilme veya ceza indirimi açısından umacağı hiçbir imtiyaz yoktur; dosyası, deyim yerindeyse, kırmızı mürekkeple işaretlenmiştir. Ancak bu uyarı yapıldıktan sonra, illegalizmin ciddiyetle uygulanabilmesi için olağanüstü derecede temperlenmiş (çelikleşmiş) bir mizaç, gündelik varoluşun rutinleriyle bağdaşmayan bir soğukkanlılık ve kendinden eminlik gerektirdiği de belirtilmelidir. Anarşist yaşamın günlük varoluşun rutiniyle bağdaşmayan tüm deneyimlerinde olduğu gibi, illegalist pratiğin illegalistin iradesini ve düşüncesini başka her türlü faaliyet ve tutuma karşı duyarsızlaştıracak derecede ele geçirmesinden korkulur. Bu durum, icra edeni fabrikada veya büroda bulunmaktan kurtaran bazı küçük yasal meslekler için de geçerlidir.

SONUÇLAR

Ekonomik anarşistler, ekonomik yöneticiler ve yönetenler, çalışanlara anarşist yaşam anlayışıyla, yani insanın insan tarafından sömürülmemesi ilkesiyle bağdaşmayan çalışma koşulları dayatırlar. Prensip olarak bir anarşist, kendisine çalışma koşullarının dayatılmasını, sömürülmeyi reddeder: Bunu ancak tahttan çekilmek, boyun eğmek şartıyla kabul eder.

Ve vergi ödemeye boyun eğmek, sömürülmeye boyun eğmek ile askeri hizmete boyun eğmek arasında hiçbir fark yoktur.

Anarşistlerin büyük çoğunluğunun boyun eğdiği bir gerçektir. "Yasallıkla hile yaparak, onu kandırarak, ona cepheden meydan okumaktan daha fazlası elde edilir." Bu doğrudur. Ancak yasa ile hile yapan anarşist ne gururlanmalı ne de caka satmalıdır. Böylece itaatsizliğin tehlikeli sonuçlarından, kürek cezalarından, "köleliğin en aşağılık şeklinden" kaçınır. Ancak tüm bunlara katlanmak zorunda kalmasa da, uysal anarşist "mesleki deformasyon" ile hesaplaşmak zorundadır; dışsal olarak yasaya uymaktan dolayı nice anarşist sonunda hiç tepki veremez hale gelir ve barikatın diğer tarafına geçer. Yasa ağlarına yakalanmadan onunla hile yapmak için olağanüstü bir mizaç gerekir!

Mevcut ekonomik ortamdaki anarşist-üreticiye gelince, bu bir mittir. Anti-otoriter değerler üreten anarşistler nerededir? Anarşistlerin neredeyse tamamı üretimleriyle mevcut ekonomik durumun sürmesine katkıda bulunur. Hapishaneler, kışlalar, kiliseler inşa eden; silah, mühimmat, üniforma üreten; kanunları, siyasi gazeteleri, dini kitapları basan, bunları işleyen, taşıyan, satan anarşistin anti-otoriter üretim yaptığına beni kimse inandıramaz. Seçmenlerin ve seçilenlerin kullanımı için birinci derece ihtiyaç maddeleri imal eden anarşist bile inançlarına yalan söyler.

Sözlü propagandacıların veya kalem erbabının, imzasız bireycileri fikirlerinden maddi kazanç sağlamakla suçlaması da doğru değildir. Çabalarının kendilerine sağladığı "ahlaki" ve bazen de parasal kazancı hiç mi hesaba katmıyorlar? Şöhret adlarını "dünyanın bir ucundan diğer ucuna" taşır; müritleri, mütercimleri, iftiracıları, müstebitleri vardır. Öyleyse neden bütün bunları hesaba katıyorlar?

Her emeğin her alanda karşılığını almasını adil buluyorum; fikirlerinden dolayı ıstırap çekiliyorsa, bundan bir kazanç elde edilmesi de adile uygundur. Önemli olan, şiddet, hile, dolandırıcılık, hırsızlık, sahtekarlık veya herhangi bir dayatma yoluyla bu kazancın yoldaşlarının, "kendi dünyasındakilerin" zararına ve aleyhine gerçekleşmemesidir.

Mevcut toplumsal çevrede anarşi, Tolstoy’dan Bonnot’ya kadar uzanır: Warren, Proudhon, Kropotkin, Ravachol, Caserio, Louise Michel, Libertad, Pierre Chardon, Tchorny... Onların temsil ettiği veya bazı yaşayan öncü ve teşvikçilerin temsil ettiği eğilimler —ki isimleri pek önemli değildir— her bireyselliğin kendi vizyonuna en çok hoş gelen tonu seçtiği bir gökkuşağının renk tayfı gibidir.

Kesinlikle bireyci anarşist bakış açısına dayanarak —ki bununla bitireceğim— yoldaşlığın kıstası büro çalışanı, fabrika işçisi, memur, işportacı, kaçakçı veya hırsız olmakta yatmaz; yoldaşlığın kıstası şurada yatar: Yasal veya yasadışı olsun, BENİM yoldaşım önce kendi bireyselliğini yontmaya, antiotoriter fikirleri elinden gelen her yerde yaymaya ve nihayet —yakın dostlar arasındaki yaşamı olabildiğince hoş hale getirerek— gereksiz ve önlenebilir ıstırabı gitgide en düşük seviyeye indirmeye çalışacaktır.

>[1] Bir gün Brüksel’de bu meseleyi Élisée Reclus ile enine boyuna tartışıyordum. Sözlerimi bağlarken bana aynen şöyle demişti: «Ben kendi gönlüme göre bir iş icra ediyorum; dolayısıyla sevmediği bir işe katlanmak istemeyen yoldaşları yargılama hakkını kendimde göremem.»

>[2] Elimde kesin istatistikler bulunmasa da anarşist basına şöyle bir bakmak bile kâfidir: Devrimci anarşist ajitasyon —ve elbette "fiili propaganda"— yüzünden hapse, küreğe, giyotine mahkûm edilen yahut pusuya düşürülüp vurulanların bilançosu, haklı ya da haksız yere sırf illegalizmden ötürü kellesini verenlerin sayısını fersah fersah aşmaktadır. Bu ağır bilançoda devrimci anarşizmin teorisyenleri azımsanamaz bir vebal taşır; zira onlar devrimci eylem propagandası yaparken, illegalist eylemi ciddiyetle "şerh edenlerin" gösterdiği o hayati sakıncaları ve temkin şerhlerini halkın önüne koymayı akıllarına bile getirmemişlerdir.

>[3] Namlusunu doğrudan Devlete yahut tescilli sömürücülere çeviren bir anarşistin illegalizmi, "işçi" kesimini anarşizmden asla soğutmamıştır. Koloni subaylarını gözüne kestiren Jacob’un yargılandığı günlerde Amiens’deydim; Germinal gazetesinin yaptığı aydınlatıcı açıklamalar sayesinde Amiens işçileri hem Jacob’a hem de onun temsil ettiği "bireysel el koyma" fikriyatına derin bir sempati besliyordu. Zaten anarşist olmasa bile bir bankere, bir fabrika ağasına, imalathaneye, devlet hazinesine yahut posta arabasına çöken bir yasa tanımaz, sömürülenlerin gözünde her zaman sevimli kalmıştır. Zira ezilen halk; patronun yahut Devletin metasını, kâğıt parasını korumak için canını dişine takan ücretlileri uşaktan, ajandan başka bir şey saymaz. Buna yüzlerce kez bizzat şahit oldum.

>[4] Toplumsal açıdan bakarsak; mülkiyeti muhafaza etmenin astarı yüzünden pahalıya geldiği, koruma masraflarının getirisini aştığı gün, sömürünün öz evladı olan mülkiyet düzeni zaten kendiliğinden çökecektir.

Émile Armand

u/Deriveee — 3 days ago

Ne Medeniyet Var, Ne Yaban: Sadece Sen ve Ben Varız

Editörün Notu: Dr. Bones’un Twitter ve Facebook’taki takipçilerinin bileceği üzere, müptelası olduğumuz bu Efsunlu Adam yakın zamanda Gods & Radicals ekibinin ancak büsbütün yasadışı maddeler olarak tabir edebileceği şeylerle zihninin sınırlarını patlattı. Bu taslak tarafımıza; neredeyse bir buçuk saatlik ses kaydı, birkaç el çizimi ve Dr. Bones’un… ne halt karıştırdığından tam emin olamadığımız ama o timsah kafataslarının "etik" yollarla devşirilmediğine ant içebileceğimiz bir dizi fotoğrafla ulaştırıldı. Gods & Radicals, Karanlık Ağ’dan yüksek dozlu halüsinojenler tedarik edilmesini hiçbir surette olumlamaz; Bones’un "Şu taşralı yobazlara bundan bir parmak tattırabilsek, nesiller boyu gökkuşağı ve komünizm sıçarlar! Şuraya 400 dolar ateşleyin de fitiil ateşleyelim" şeklindeki çağrılarını ise düpedüz reddeder.

Aşağıdaki metin, okuyucunun bu hengameden bir anlam devşirebilmesi ümidiyle, bize ulaştığı ham haliyle sunulmaktadır.

Şu satırları döktürürken, Karanlık Ağ’dan indirdiğim asidin pençesinde zihnimi yitireli tam 24 saat oldu. Evim çizimlerle, tütsü dumanıyla kaplı; aynaların hepsinde —muhtemelen kendi kanımla yazdığım— "SEN TAICHI’SİN" vecizesi okunuyor. Stirner metinleri etrafa saçılmış; Twitter’daki muhataplarım ise Sırtlanların Kadim ve Tıbbi Tarikatı’na nasıl intisap edeceklerini sorup duruyor.

Çuang-Tzu der ki: "Bilge kişi, kaosun ve şüphenin meşalesini rehber edinir." Eğer bu doğruysa, ben o lanet olası felek çarkını (samsara) büsbütün parçalayıp aştım demektir.

Sakinleşmek için acilen biraya ihtiyacım var; bir yandan da eşime ne olup bittiğini izah etmeye çalışıyorum.

"Ne idüğü belirsiz şey de neydi öyle?" diyor, sabah kahveme üç shot espresso boca ederken. "Sabahın dördüne kadar ayaktaydın! Bir… bir tür loca kurmaktan falan bahsediyordun! Evi tarumar ettin! Ayrıca beni zırt pırt uyandırıp Japon bir sanatçı olduğunu söylemen de neyin nesiydi?"

"Bilmiyorum! İsa aşkına, zihnime ne zıkkım zerk ettiğimi bile bilmiyorum! Birlikte çalıştığım şu ihtiyar Koreli adamdan aldım. Bir bakıyorsun bana Tai-Chi hareketlerini, demir çubuk numaralarını falan gösteriyor; bir bakıyorsun 'LSD ister misin?' diye fısıldıyor!"

"Kaça patladı bu sana?" Gülerek kafasını sallıyor. "Böyle tiplerle nereden hemhal oluyorsun sen?"

"Maliyeti mi?" İkinci birayı tepeme dikiyorum. "Cebimden tek kuruş çıkmadı. Öylece lütfetti."

"Öylece… verdi mi?"

"Verdi işte. Bitcoin ile Karanlık Ağ’dan tırla satın almış. Denk geldiği büyücü tiplere dağıtıyormuş. O gördüğüm semboller… Tanrım…" Eşimi yakalıyorum, gözlerim kan çanağı. "Bunun majik pratiğim için ne büyük bir idrak olduğunu tarif bile edemem. Mumlar için yeni gliflerim, yakaracak yeni ilahilerim var. Bir sonraki… ah… bu arada…"

Beni yarı gülerek, yarı tiksintiyle geri itiyor. "Bir paket postalaman gerekiyor, bir de Michigan’daki kadına mumu için sipariş göndereceksin."

"Ah, âlâ. Düğününe nazar değen kadın. Ya kehanet okumaları?"

"Bir tane var. Ve onu dört saat önce teslim etmiş olman gerekiyordu." Kahve bitti, üçüncü biraya geçiyorum; nihayet zihnim o tanıdık illüzyonuna, normalliğe avdet ediyor.

"Pekala," diye öksürüyorum, "Madem günü çöp ettik, günahlarım üzerine tefekkür etmem gerek. Bir ibadethaneye gitmeliyiz."

Yola koyuluyoruz; torpidoda su ve rom. Mavi bayrakların ve teçhizatlı neo-konfederelerin yanından saatte 55 mille süzülüyoruz. Sürücüler pencerelerden yırtıcı birer köpekbalığı gibi bakıyor; kendi soyiçi bozulmalarıyla gurur duyacak kadar cahil, gafil sürüler.

Cezalandırılmaları gerekiyordu.

Penceremi indirip yan şeritteki bir mahlukun dikkatini çekiyorum.

"Bakar mısınız bayım. Tamponunuzdaki şu 'mavi hayatlar değerlidir' yapıştırması mı?" Kafası karışmış görünüyor; yaralı bir mahluk gibi, eski Chevy’si hırıldayarak ilerliyor.

"Evet," diyor tütününü tükürerek, "Ne olmuş?"

Eşimin beni içeri çekmek için omzumu çaresizce kavramaya çalıştığını hissedebiliyorum ama yağma yok. "Hiç, YÜRÜ GİT dizeceğimi bellemek istedim de!" Işık yeşile dönerken lastikler çığlık atıyor, duman ön camı kaplıyor. Radyonun sesini kökle; işte bu, eğer Marc Antony çalarsa bu tanrılardan bir işarettir, arabayı bu aşağılık mahlukun üzerine kırıp bedenini kurşunla doldurmalıyım.

Bunu yüksek sesle mi dile getirdim? Yoksa zihnime mi kazıdım? Gözlerimdeki dehşete ve sürüş hızıma bakılırsa, bu bir kurgu değil; büsbütün hakikat.

Turkey Creek Doğa Koruma Alanı. Jeep’ten iniyorum, torpido gözünde saklı "sürüş iksirinden" iki fırt daha çekiyorum. Kayak iskelesine doğru adımlıyorum. Yağmur… Bütün bu yağmuru buraya hangi irade serpti?

Nefes al. Sakinleş. Yıllar önce bir Thelema sohbet odasından gaspedip özümsediğim güç kelimelerini mırıldanıyorum:

"Bir bedenim var ama ben bedenim değilim.

Bir zihnim var ama ben zihnim değilim.

Arzularım var ama ben arzularım değilim.

Düşüncelerim var ama ben düşüncelerim değilim."

Etrafımdaki her şey soğuyor, nöronlarımdaki o fırtınayı dindiriyor. Yeniden vecid haline kayarak, her şeyi sarmalayan o kudrete odaklanıyorum. Yavaşça bütün kurgu erimeye başlıyor: Arabalar, kaygılar, devletler ve sınırlar yok oluyor. Bütünden kopan ilahi bir kıvılcım göğsümde parıldıyor; katıksız bir irfan (gnosis) içinde girdap gibi dönüyorum. Bu zerre kadar mekanda, gökler kuraklıkla kavrulan toprağa hayat bahşederken, her şey bir anda kutsal kılınıyor: Nehrin kendisi, yavaş ve istikrarlı akışıyla, arka planda sonsuza dek pusuda bekleyen o kudretin sembolüne dönüşüyor. İnsan eliyle şekillendirilemeyecek kadar yüce bir ikon… Çok eskiden böyle bir yere bir tapınak dikilebilir, Ruh ile temas halinde olan bir adem burayı mesken tutup muhafaza edebilirdi. Böyle bir yer hastaları şifalandırabilir, bir kült doğurabilir ve birkaç yüzyıl sonra romantik tonlara sahip antropolojik tezlerin konusu olabilirdi.

Ve işte buradaydı; bir doğa koruma alanında, birbirinin aynı beton kutuların ve ucuz kuaförlerin yanı başında.

Florida’nın fıtratı böyledir. Kumullar ve deniz kıyısı boyunca, İmparatorluk adına insan boğazlamaktan kıyak para kazanan Harris ve Northrop-Grumman burjuvazisini görürsünüz. Dev ekran televizyonları, gıcır gıcır arabaları ve henüz üstüne insan teri değmemiş kıyafetleri vardır. Sahil yolunu, balıkçı hatlarını ve yat kulüplerini geride bıraktığınızda 192 numaralı eyalet yoluna varırsınız. O yolu batıya sürerseniz, engin ve bomboş bir hiçliğe toslarsınız. Dönümlerce araziye yayılmış sığırlar ve sığır çobanları görürsünüz; Facebook’ta İsa mimleri paylaşırken, karşılaştıkları her ağacın adını bilen, bulutları okuyabilen ve nesillerdir arka karada cirit atıp mülk gaspeden sert tipler. Onları da geçip ilerlerseniz, yerleşik nizamın ve onun yapay kaygılarının kucağına dönersiniz: Turizm, insan güruhu, kapitalizm; sıcaklığın ne zaman biteceğini merak ederek çocuklarını sürükleyen soluk kalamarlar… Bütün bunlar, Bone Mizell’in adını hâlâ unutmamış insanların 30 dakikalık mesafesindedir.

Yabani ve vahşi, evcil ve medeni… Bu bir zaman veya dünya görüşü meselesi değil, inçler ve miller meselesidir; insanoğlunun kendi zihninde kurduğu, üzerine sonsuz laf salatası ürettiği hayaletimsi çizgilerdir

Örneklendirelim: Anarşist çevrelerde alevlenen medeniyet/medeniyet-karşıtlığı tartışmalarını ele alın.

Medeniyet nedir? Florida ormanlarında meditasyon yaparken zihnimi kemiren hayalet bu. Ming hanedanından kalma Taoist ritüelleri uygularken "yabani" mi oluyorum? Bunu bir ekrandan okumuş olsam bile mi? Bütün etiketleri ve nitelikleri reddederek yağmurun altında oturuyor ve öözüme dönüyorum. Bunu nasıl öğrendiğim kimin sikinde?

Medeniyet, toplum dediğimiz o soyut kurgunun dini mitidir; bir fikrin özel bir kaderle ve kendi evrimsel yoluyla donatıldığı illüzyonudur. Onu şu an nerede olduğumuzu işaretlemek, nereden geldiğimizle kıyaslamak için kullanırız ve kime sorduğunuza bağlı olarak binbir anlama gelir.

Bu da onun büsbütün bir "HİÇ" olduğu anlamına gelir.

Outlaws Motosiklet Kulübü’nün bir üyesini gördüğümde, medeniyet tabir edilen o kurgunun tamamen dışında birini görürüm: Hor gördüğü topluma karşı aktif olarak savaş açan, sadece egoistler birliğinin üyelerini soydaş sayan ve yağmalayabildiğini yağmalayarak göçebe bir hayat süren bir adam. Hiçbir şey inşa etmeyen, her şeyi gaspeden; formuyla ve özüyle yaşayan bir barbar, antik bir Moğol için anında tanıdık gelebilecek bir biricik. Yine de modifiye edilmiş bir Harley’e biniyor, eyalet sınırları ötesine metamfetamin taşıyor ve şifreli mesajlar üzerinden kendi ağını yönetiyor.

Kart açtığım müşterilerim, tarih boyunca var olmuş o aynı çaresiz ademlerdir; getirdikleri hikayeler de Everglades’teki sivrisinek popülasyonu kadar sabittir: Kalp ağrısı, düğün çanları, cenaze ağıtları ve insanı çılgınca riskler almaya iten o hayaletimsi rüyalar…

Cebimizdeki aygıt, insanlığın tüm müktesebatına erişebilir ve sizi kürenin diğer ucundaki biriyle anında bağlayabilir. Biz ise onu yabancılara sövmek ve iki boyutlu çizimlere bakarak otuz bir çekmek için kullanıyoruz. Mars’a bir robot gönderdik ve robot gezegenin yüzeyine bir penis çizdiğinde hepimiz kahkahalara boğulduk.

Binlerce yıl önce neysek, bugün de o hayaletlerin peşindeki aynı canlılarız.

Derin meditasyonun ortasında zihnimde bir imge doğuyor: Orta Doğu’da dronla çocuk avlayan adam ile Cengiz Han için at koşturup bir kıtayı tecavüzle çiğneyen adam arasında hiçbir fark yoktur. Huzura dönmek için çabalıyorum ama imge zihnimi terk etmiyor. İkisi de aynı adam, diye fısıldıyor boynumda gezinen hayaletler, ikisi de kendilerinden büyük sanal bir kutsala inanıyor. İster davalarının haklılığı, ister Huitzilopochtli’nin lütfu, isterse vatanlarının dünyayı yönetme misyonu olsun; bu insanların her biri, uydurma bir "BİZ" kavramının kurbanı ve aracıdır. Organ ve itaat talep eden bu büyük "Biz" hayaletidir ki, insanlığı felakete sürükler; çünkü onun soyut amaçları, Bireyin kendi öz çıkarından her zaman daha kutsal sayılır.

Sonsuz "şimdi", hep aynı teranedir: İnsanlar emirlere uyar; hem kendilerini hem dünyayı mahvedeceğini bildikleri emirlere… Kurallara boyun eğmenin kendilerini köleleştirse dahi daha iyi bir hayat satın alacağı sabit fikrine yatırım yapan, tere batmış kumarbazlar.

"İşin bitmedi mi hâlâ?" Bir ışık zihnideki düşünce girdabını yarıyor. Gözlerimi açıyorum, doğa koruma alanındayım; bedenim qi saçıyor.

"Bitmek üzere hayatım. Bana birkaç dakika daha ver."

Mevcut duruma ne isim verirseniz verin; ama bunun ideal kavramlar arasındaki titanik bir savaşın sonucu olduğunu sanmak ancak kurgulara tapan bir aptalın harcıdır.

Bir gün US1 karayolundan aşağı sürerken bir grup yaşlı insan görmüştüm; bir palmiye ağacının altında oturmuş, dünyayı hiçe sayarak kokteyllerini yudumluyorlardı. Hatta biri öyle umursamazdı ki, yüzünü hasır bir şapkayla kapatmış, çimlerin üzerinde kestiriyordu. "İşte o gördüğün, katıksız bir öz-tatmindir," demiştim eşime, parmağımla camı delecek gibi göstererek. "Çevreleriyle mükemmel bir uyum içindeler. Eve gittiğimizde ben de aynısını yapacağım." Kokteylimi karma edip, Bossa Nova eşliğinde bir palmiyenin altına sokuldum ve o "mükemmel rahatlamayı" kovaladım. Fakat güneş yanlış açıdaydı, ağaç dardı ve kıçım ateş karıncaları tarafından canlı canlı yendi. Eve doğru kaçarken, zihnimdeki bir imgenin, kurgulanmış bir rahatlama idealinin peşinden koştuğumu anladım; dış görünüşü kopyalamış ama kendi öz arzumu kaybetmiştim.

İlkel olanı "doğal" olduğu için, ya da teknolojik olanı "yeni" olduğu için kutsadığımızda biz de aynı sabit fikre köle oluyoruz. İkisi de senin ve benim somut yaşantımızı tarif etmekte büsbütün kofluğa mahkumdur.

Doğa, medeniyet… Bu kavramlar gerçek değildir. Sadece zihinsel temsillerdir. Bunlar soyutlamadır; bir zamanlar kullanışlı birer araçken, şimdi üzerimizde egemenlik kuran birer hayalettir. Doğa, kendimizi dünyadan ayırmak için kullandığımız soyut bir etiket, içinden çıktığımız o devasa "Öteki" için bir yer tutucudur. Medeniyet ise Alplerde organik muz yetiştirmek olabilecekken; şehirlerde kümelenmiş ve sürekli gözetim altındaki insan sürüleri haline gelmiştir.

İdeallerin ve kutsalların peşinde koşmayı bırakıp, MESELEMİZİ HİÇE BIRAKSAKSAK, hayat ne kadar farklı olurdu!

Hangi teknolojik kurgunun içinde olursak olalım; Toplum (o diğer soyut efendi), hayatlarımızı yönetecek efendilere muhtaç olduğumuz vaazını verir. Devlet gücünü pekiştirmek, Sermaye ise mülkünü katlamak istediğinde; insanı köleleştiren, emeği sömüren ve özgürleşmeye düşman bir teknoloji elde edersiniz.

Neden bir hayaleti diğeriyle takas edesiniz ki? İster doğa ister ilerleme, ister adalet ister insanlık, ister devrim hatta dünyayı ateşe verme arzusu olsun… Bütün bunlar bireyi yutan birer kutsaldır.

Benim bir dinim, bir dogmam, bir ibadet planım yok. Ben sadece yaparım. Jeep’imi arka karaya sürerim, diğer insanlardan millerce uzakta şükranlarımı sunar, ardından internetten öğrendiğim yöntemlerle asırlık Zuowang pratiğine girişirim. Yanımda bir ateşli silah taşırım; çelikten ve ölümden yapılma bir mucize… Beni yaban domuzlarından korusun diye ve patlayan şeylerden mülk edindiğim hazzı sevdiğim için. Bütün bunların arkasındaki o Büyük Öz, oluşturduğum bu Mülke asla itiraz etmez. Dün gece dolunaya ve Yarasa Kardeş’e Okeechobee Gölü kadar eski ruhlardan öğrendiğim sözlerle yakardım. Sunağım beton bloklardandı ve ana eyalet yolunun dibindeydi. Kudret yine de geldi; çünkü o zaten oradadır, her zaman oradaydı ve her zaman orada kalacak.

Taoist metin Anthology on Cultivation of Realization şöyle der: "Şimdilerde ermişlik arayanlar kendilerini toplumdan soyutlar ve dünyadan kaçarlar… Oysa erdemin bedenden veya zihinden ayrı bir yerde olmadığını anlamazlar." Bir plantasyonda köleleştirildiğimizde, ormanın kuytularına veya uzay fantezilerine ne kadar da çabuk sığınıyoruz! Hiçbir teknolojik devlet bize özgürlük getirmeyecek. Hiçbir devrim bizi kurtarmayacak; çünkü özgürlük bir devlet biçimi değil, Bireyin Kendi Eylemidir. Soyut ilkelere ve ideal illüzyonlara taptığımız sürece kafamızdaki gölgeleri kovalayacağız; karaya oturmuş tekneleri çölde sürüklemeye devam edeceğiz.

Neden bu soyutlamaları reddetmeyelim? Yabani ve medeni şeklinde bölünmeyi reddedip, doğrudan BİRİCİKLİĞİMİZİ kucaklamayalım? Neden kendi özerkliğini, kendi mülkün olarak talep etmiyorsun? Efendilerin seni en güçlü şekilde zapt ettiği zincirleri neden kendi ellerinle kırmıyorsun? Hangi kavramın bizi daha iyi tanımladığını tartışmak yerine; kendi kendine yeten radikal sağlık merkezleri kurabilir, hydroponic bahçeler yapabilir ve 3D yazıcılarla kendi silahlarımızı üretebilirdik. Seni tutsak eden her kurguyu parçala ve yıkılmakta olan bu dünyada kendi cankurtaran filikanı inşa et. İster teknoloji çöksün ve milyonlarca insan açlıktan ölsün, ister sanayi gökleri boğup ciğerlerini kanserle doldursun; kaçamayacağın tek bir hakikat var: KAHROLASICA BİR ŞEKİLDE ÖLECEKSİN VE HİÇBİR KUTSAL SENİ KURTARMAYA GELMEYECEK.

Birilerinin bu çılgınlığın, bu katıksız dehşetin önünde durması gerekiyor; vahşi topraklara at sürüp kendi arzusunu mülk edinmeye cüret edecek soylu biriciklere ihtiyacımız var.

Neden onlardan biri de sen olmayasın?

Dr. Bones

u/Deriveee — 3 days ago

Kanun Hiçbir Şeyi İfade Etmiyor

“Devletleri, ‘yüce erkin’ nasıl bölüşüldüğüne bakarak sınıflandırmaya alışmışız… Peki, bu erk kime karşıdır? Bireye ve onun ‘öz-iradesine’ karşı. Devlet ‘şiddet’ uygular, birey ise buna cüret edemez. Devlet kendi şiddetini ‘hukuk’ diye vaftiz eder; bireyinkini ise ‘suç’ sayar.”

— Max Stirner, Biricik ve Mülkiyeti

“Her adımda, her köşede yasalara, sınırlara, ahlak kaidelerine, angaryalara, yargıçlara, imalathanelere, zindanlara, kışlalara toslarsınız… Bireyin serpilip özgürleşmesini boğan o kokuşmuş düzeni koruyan, kollayan ve savunan üniformalı kadınlar ve adamlar çıkar karşınıza. Ve sizler — siz gafil ‘hayat’ aşıkları, ‘ilerleme’ şakşakçıları, ‘medeniyet’ çarkına su taşıyanlar? — SİZ BUNA YAŞAMAK MI DİYORSUNUZ?”

— Émile Armand

“Hukuk dedikleri, özünde muktedirlerin avamdan uzak tutmak istediği şeylerin dökümüdür; zira o işler yapılsa muktedirin huzuru kaçar, keyfi kaçar. Bu yasaklar kağıda dökülür ki avam neyi yapmaması gerektiğini bilsin de efendilerinin ayağına dolanmasın.”

GURPS: Goblins

Ömrünüz boyunca kanunsuz bir dünyada yaşadınız.

Her anınız, her saniyeniz hukukun esamesinin okunmadığı bir dünyada geçti. Hukuk nedir ki zaten? Bireyi yahut toplumu devletin iradesine ram etmeye yarayan bir sopa, bir etki-tepki mekanizması. Şunu yaparsan, canını yakarız. Kendimizi bununla güvende hissettiğimize inandırırız.

Dünyayı adil kılanın, doğrunun tecellisini sağlayan şeyin Hukuk olduğunu telkin ederiz kendimize. Ya tecelli etmezse? Nasıl olsa kötü adamlar cezasını bulur, değil mi?

Oysa gerçeğin bununla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Siyah bir adam, sırf ten renginden ötürü beyaz bir adamla birebir aynı suçtan katbekat ağır ceza alır. Zengin ve imtiyazlı züppeler insan öldürür, tecavüz eder; sonra da ellerini kollarını sallayarak denetimli serbestlikle yırtarlar.

Biz de avunmak için "Sistem aksıyor" deriz. "Ah, doğru kanunları bir bulsak, liyakatli kolluk kuvvetlerimiz, namuslu vekillerimiz bir olsa, bu aleni adaletsizlikler tereyağından kıl çeker gibi hallolur."

Koca bir hülyadır bu. İnsan evladının elinde oyuncak olmuş, onun keyfine göre eğilip bükülen bir zihinsel kurgudan ibaret olan "hukuk", kuruldu kurulalı adalet dağıtmadı; asla da dağıtmayacak.

Kavramın kendisi afakidir. Masaldan ibarettir; zira günün sonunda yasaların beş para etmediği açıktır.

Tabii yoksul değilseniz… Yoksulsanız, o yasaların sizi ezmek için tepenize indirilen bir balyoza dönüştüğünü iliklerinize kadar hissedersiniz.

Geçenlerde bir arkadaşım bir silah satın aldı. Florida’da elden ele satış gayet nizamidir. Nizami olmayan ne peki? Bir sabıkalının silah alması. Adam sabıkalı mıydı, değil miydi? Satıcının ruhu bile duymadı; çünkü umurunda bile değildi. Walmart otoparkında nakit parayı basana AK-47 veriyordu. Ne evrak var ne bürokrasi. İşler sarpa sararsa diye kimliğin bir fotoğrafı çekilmiş, hepsi bu.

Yasaların H’si bile hüküm sürmüyordu orada.

Arkadaşımın silahı aldığı çocuk parasızlıktan kıvranıyordu. 20’lerinin sonlarında, elleri nasırlı, cildi güneşte pişmiş, rızkını açık havada dövüşerek kazanan bir genç. On iki yıldır ter döktüğü şirketten henüz kovulmuştu.

"Patronun kızıyla takıştık," dedi eksik dişlerini gösteren bir sırıtışla. "O kavgayı asla kazanamazsınız."

"Yani seni kapının önüne mi koydular?" diye sordu arkadaşım.

"Eyvallah. Bir de üstüne civardaki diğer ağaç bakım firmalarına haber salıp önümü kestiler."

"Ama bu yasadışı!"

"Öyle. Ama neye yarar? Hiç."

Haklıydı. Nitekim bu hafta Gods and Radicals Apocalyptic Affairs Desk (GRAAD) bültenine düşen haberlerin hemen hepsinde aynı acı tecrübenin, aynı çetin bilgeliğin izleri vardı. Sol düşüncenin acilen kavraması gereken bir bilgelikti bu.

Saat sabahın 5:15’i. Elimde birayla pencereden dışarı bakıyor, kanunsuz dünyaya adım atmaya hazırlanıyorum. Altıpatlarımla oynuyor, tamburunu çeviriyorum. Güya bu tür ölümcül araçlar "çağdaş" dünyada miadını doldurmuştur. Güya polis bizi korur; çoğunlukla siyahilerin yaşadığı mahallelerdeki torbacılara biçilen zorunlu asgari cezalar gibi yasa maddeleriyle bizi haksızlıktan muhafaza eder. O polisler çuvallayıp birini hapishane hücresinde zamana yayarak değil de güpegündüz, zırt diye öldürdüğünde ise "hukukun" bu vahşeti telafi edeceğini umarız.

O telafi hemen hiç gelmez.

Fakat masal içimizi ısıtmaya devam eder. Bir gün adalet tecelli edecektir! Yeni kanunlar, yeni nizamnameler adil ve eşit bir toplumun yolunu döşeyecektir. Velev ki döşemesin… Ne yani, kanunsuz mu yaşayacağız? Nasıl bir dünya olur ki o?

Aynen şu an içinde debelendiğiniz dünya olur, sevgili okur.

Bakın, tam da bu hafta OxyContin’in üreticisi Purdue Pharma, opioid bağımlılığını güya "tedavi etmek" üzere yeni bir patent aldı. Colorado Başsavcılığı’nın tespitlerine göre; "sentetik uyuşturucuların bağımlılık riskini gizleyen", "faydalarını göklere çıkaran" ve "ağrıları bu haplarla dindirip hastaları müptela etmeyen hekimleri Hipokrat yeminini çiğnemekle suçlayan" aynı harami şebekesi, şimdi yarattığı bu felaketten yeni bir fikri mülkiyet çıkarıp servetine servet katacak.

Bu size alçakça ve ahlaksızca gelebilir.

Ama bunun hiçbir hükmü yok.

Özellikle de sizi korumakla mükellef olan o yüce devletin gözünde… 90’lı yıllarda Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), Purdue’nun OxyContin için "yavaş salınımı sayesinde bağımlılık yapma riski düşüktür" iddiasını onaylayıverdi. Biyokimya uzmanı yerine yoldan geçen bir sokak kedisini bilirkişi tayin etselerdi ancak bu kadar olurdu; zira FDA bu onay verirken arkasında hiçbir bilimsel veri olmayan katıksız bir zırvalığı esas almıştı. Purdue ise durmadı; doktor doktor gezip bu ilacın bağımlılık yapmasının neredeyse imkansız olduğu yalanını pazarladı.

Oysa ilacın leblebi gibi bağımlılık yaptığını, karaborsada kaça satıldığını, bu küçük hapın ardında nasıl bir yıkım ve sefalet bıraktığını adı gibi biliyorlardı. Adalet Bakanlığı’nın ele geçirdiği bir şirket içi e-postada, Pazarlama Başkan Yardımcısı Mark Alfonso utanmadan şöyle yazıyordu: "MS Contin ilacımız için her gün her yerden benzer haberler alıyorum… Bazı eczaneler soygunculara hedef olmamak için ilacı raflarına koymaya bile korkuyor."

Purdue hakkında dava açılana kadar 29 bin Amerikan vatandaşı aşırı dozdan hayatını kaybetti. Eğer yeryüzünde hakiki bir adalet olsaydı, o yöneticilerin bacakları dizlerinden koparılır, dağlanan yaralarıyla birlikte söndürdükleri her bir can için cam kırıkları üzerinde millerce süründürülürlerdi. Ama Amerikan halkı, gerçek bir adaletin yokluğunda, "hukuka" ve onun cellatlarına sığınmakla yetindi. Peki hukuk ne yaptı?

Birkaç Purdue yöneticisine "yanıltıcı etiket basmak" suçundan komik cezalar kesti.

Bunun devasa bir düzmece olduğunu, etrafımızdaki insanların hayatlarının karardığını biliyoruz. Yapılanın zalimlik olduğunu biliyoruz.

Ama bunun hiçbir hükmü yok.

Devlet, tek bir 2016 yılında 42 bin 200 insanın ölümüne yol açan bu opioid krizinden Purdue Pharma’nın 35 milyar doları cebine indirmesine seyirci kaldı. Tek bir yönetici bile parmaklıklar arkasına konmadı.

Bana sakın "Doğru siyasetçileri seçmeliyiz" masallarını anlatmayın. O kuralların o adamlar için geçerli olduğunu mu sanıyorsunuz? Sizin dilekçelerinizin, mahalle toplantılarınızın; bir senatörün vekilin kulağına fısıldayıp "Geçen yıl parasını ödediğin o iki kürtajı hatırlıyor musun? Bana bir iyilik borçlusun" demesi karşısında bir ehemmiyeti mi var?

Psikologların nihayet kabul ettiği bu gerçeği, şantajcılar ve mafya zaten ezelden beri biliyordu: İnsan ilişkilerini yöneten şey ilkeler değil, karşılıklı borçluluk duygusudur.

İnsanlar, kendilerine yapılan bir jestin, sunulan bir hizmetin karşılığını ödemek zorunda hissederler.

Bir arkadaşınız sizi partisine çağırırsa, siz de onu çağırmak zorunda kalırsınız. Bir meslektaşınız size bir kıyak geçerse, kendinizi ona borçlu hissedersiniz. Sosyal yükümlülük ağları içinde insanlar, kendilerine iyilik yapanlara kolay kolay "hayır" diyemezler.

Sırf bir garsonun yemeğin sonunda hesaba tek bir ikram şekeri eklemesi bile bahşişleri %3 artırıyor.

İki şeker verdiğinde bu oran %6’ya değil, %14’e fırlıyor. En ilginci ise şu: Garson tam masadan uzaklaşırken durup geriye dönüyor ve "Siz çok tatlı bir çiftsiniz, size bir şeker daha vereyim" dediğinde bahşişler uçuşa geçiyor — %23 artış! Burada belirleyici olan verilen şeker değil, o jestin sunuluş biçimidir.

Bunun anlamı şudur: Temsilciniz, patronunuz, mahallenizdeki polis… "Hukuk" ya da "halk" ne isterse istesin, kendisini borçlu hissettiği odaklara hizmet edecektir. Eski tüfek arkadaşımızı kovan o ağaç bakım patronuna diğer patronların borcu varsa, yasada ne yazarsa yazsın o genci kimse işe almaz. Birkaç ikram şekeri insan zihnini bu kadar kolay çelebiliyorsa, Purdue Pharma’nın son ten yılda lobicilere akıttığı 10.814.000 doların neleri satın alabileceğini varın siz hesaplayın!

Hatta Purdue Pharma sizin o "halk kahramanı" vekilinizi lüks bir akşam yemeğine oturtmayı başardıysa, tatlıya geçilmeden onu çoktan kafalamış demektir.

Bizler kendimize benzeyen, bize iltifat eden, ortak hedeflerde bizimle işbirliği yapan insanları severiz…

MBA öğrencileri arasında yapılan bir müzakere araştırmasında, birinci gruba "Vakit nakittir, doğrudan konuya girin" talimatı verilir. Bu gruptakilerin sadece %55’i anlaşmaya varabilir.

İkinci gruba ise "Görüşmeye başlamadan önce biraz havadan sudan konuşun, ortak bir noktanızı keşfedin, sonra masaya oturun" denir. Sonuç? Bu gruptakilerin %90’ı, her iki taraf için de %18 daha karlı çıkan anlaşmalara imza atarlar.

"Aman Bay Lobicim, Hawaii’deki o hafta sonu kaçamağı ne kadar harikaydı değil mi! Kim derdi ki ikimizin de ejderha erotizmine ve uzak doğu fantezilerine ilgisi olsun! Ne? Masrafları siz mi üstleneceksiniz? Yok canım, kabul edemem… Beni satın almaya çalışmıyorsunuz, değil mi?"

"Aşk olsun! Dediğim gibi, bunu şirket bütçesinden düşmek zorundayım. Siz gelmeseniz de o para kasadan çıkacaktı. Yani bana yardımcı oluyorsunuz! Şehre dönünce sizi o bahsettiğim sushi restoranına götüreceğim. Sizin gibi rafine zevkleri olan birini bulduğuma o kadar memnunum ki… Bakın, sizi gerçekten bir dost olarak seviyorum. Paranın aramızda lafı mı olur…"

"Öyle diyorsanız… Yani, sonuçta herkes yapıyor, değil mi?"

"Elbette! Tek fark, sizinle vakit geçirmenin gerçekten keyifli olması. Şimdi, şu hakkınızda açılan soruşturma konusuna gelirsek…"

İnsan yazılımındaki bu açık kapatılamaz. Bu bünyemizde var. Her hiyerarşik makam ve o makamı işgal eden her insan zihni, tetiği istenen tarafa çekilecek bir silahtan ibarettir.

Siz hukukun insanları hizaya soktuğunu, zayıfları korumak için şart olduğunu söylüyorsunuz. Ben de diyorum ki; yasaları insanlar yazdığı veya yürürlükten kaldırdığı sürece, hukuk en yakındaki insanın zihni kadar kaypak ve değişkendir.

Nefret söylemi yasalarının evrilip çevrilip Anarşist sembolleri "nefret suçu" kapsamına sokmak için kullanılması bile kimin haklı olduğunu kanıtlamaya yeter!

Aslında "hukuk", o kanunu uygulayan kişinin kişisel sempatilerinden, takıntılarından ve geçmişinden başka bir şey değildir. Bunu binle çarpın; üzerine o zihinleri manipüle etmeye çalışan binbir türlü gücü ekleyin… Alın size özet olarak Devlet.

AMENNA! Bu kokuşmuş fikir ne zamandan beri kulağa makul geliyor? Hangi habis odak, hangi çağ öncesi yaratık nesiller önce zihnimizi böyle iğdiş etti? Yazılı bir kanun külliyatının, sırf o kanunları kendi çıkarına eğip bükmekle mükellef bir "asalaklar sınıfı" yaratacağını görmemek için ne kadar BUDALA olmak gerekir?

İşin içindeki liyakatsizliği ve cehaleti saymıyorum bile! Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçiler daha bu hafta onlarca federal suçu "şiddet suçu" kategorisine sokan bir tasarıyı onayladılar; sırf göçmenlik yasası uyarınca insanları sınır dışı edebilmek için. Bu suçlardan biri ne, biliyor musunuz? Polisten kaçmak!

Adalet İlahlarına hamdolsun! İşin en tatlı yanı ne peki?

Tasarı, vekillerin çoğu şehir dışındayken, tek bir oturum veya komisyon incelemesi dahi yapılmadan pat diye meclisten geçirildi.

Ama bunun hiçbir hükmü yok.

Hakikat şudur ki; "yasalar", "haklar" ve "prosedürler", çocukların çamur atıp oynadığı değersiz kağıt parçalarından ibarettir. Hiçbir anlamları yoktur. Gidin bir ceza avukatına sorun. Gidin Yeniden Yapılanma dönemi sonrası oy kullanmaya çalışan siyahilere sorun. Hiçbir zaman bir anlamı olmadı; çünkü tatlı bir tebessüm ve kurnaz bir jestle her zaman delindiler, ezildiler. Sarsılmaz yapı kaynaklı gördüğümüz şeylerin çoğu, aslında sıvı kadar akışkan çıkar ilişkileridir. Devasa bir tiyatro. Hiyerarşik piramidin tepesindekiler bu gerçeği en başından beri biliyorlardı ve imparatorluklarını, avam bu kurgunun ardındaki şahsi pazarlıkları asla fark edemesin diye inşa ettiler.

"Hukuk" dedikleri nane, tek bir işe yarar: İşlere meşruiyet süsü vermek. Tıpkı bir pagan rahibesinin velayet duruşmasına gitmeden önce çakma katolik cübbesi giymesi ya da bir iş başvurusu için kravat takılması gibi. Ku Klux Klan, Lincoln yanlısı Cumhuriyetçileri silah zoruyla sandıktan uzak tuttu ama kendi adamlarını ikişer üçer kere oy kullanmaya sokmayı gayet iyi bildi.

"Yok be ya," diyor basma takım elbiseli göbekli beyaz adam. "Oy sahtekarlığına dair elimizde kanıt yok. Her şey nizami ve legal görünüyor. Sizinkisi lafı güzaf. Biz kazandık, kurallar böyle. İtiraz edebilirsiniz tabii, ama Yargıç Jeffery ile eski dostuzdur. Olay çıkarırsanız fena olur. Bizim kasabada huzuru bozmanın cezası ağırdır, bilesiniz. Biz burada kanunsuzluğa müsamaha göstermeyiz!"

Aşatarşiyi, köleliği, çocuk istismarını lanetlediğimiz gibi bu "hukuk" denilen illüzyonun kökenindeki sakatlığı sorgulamak yerine, bizi defalarca yarı yolda bırakmış bir puta tapmaya devam ediyoruz. Üstelik insanoğlunun hiçbir yasaya, yargı mekanizmasına veya mevzuata ihtiyaç duymadan devasa topluluklar halinde yaşayabileceğinin somut kanıtları ortadayken!

İnsan ilişkileri, özünde kişisel temaslardan ibarettir. Ezelden beri böyleydi. Gerisi müsameredir. Kimimiz bu gerçeği kabullenip yoluna bakacak, kimimiz ise daha iyi bir yarın, daha erdemli bir insan ve yüksek bir bilinç seviyesi umuduyla avunmaya devam edecek.

O gün belki bir gün gelir.

Ama bugün için konuşursak... Bunun hiçbir hükmü yok

Dr. Bones

u/Deriveee — 3 days ago

Primitivistler ve Ekstropiyanlar

Anarko-primitivistler, kendilerini ancak “bütünün”eksiksiz lağvedilmesiyle tatmin olabilecekleri kavramsal bir çıkmaza hapsetmişlerdir. Taktiksel bir araç olarak Lüddizm takdire şayandır; nitekim yerel ölçekte makine kırıcılık somut neticeler doğurabilir. Hatta bir iki nükleer reaktör (yasal, politik yahut doğrudan eylemsel) “sabotajlar” kanadıyla atıl kılınmıştır; nihayetinde insan, bir tahta takunya yahut İngiliz anahtarı vasıtasıyla anlık bir tatmin duygusu devşirebilir. Ne var ki “küresel” —yani stratejik— ölçekte, neo-primitif bütünlük eleştirisinin kendisi tekinsiz bir totaliterlik nüvesi taşımaya başlar. Bu eğilim kendini en net biçimde “derin ekoloji” ve “ekofaşizm” hatlarında dışa vursa da, primitivizmin en “sol” tezahürlerinde dahi bünyevi bir maraz olarak varlığını korur. Püriten dürtü —yani arınma ve mutlak saflığa erişme arzusu— bu denli bütüncül bir eleştiri adına girişilen tüm eylemlere katı ve mütecaviz bir nitelik kazandırır. Eleştirinin menzili, kent uygarlığının (yahut “Tarih”in) ötesine geçip sanat, müzik, techné, dil ve simgesel dolayımın kapsadığı “tarihöncesi” alana uzandıkça söz konusu durum daha da belirginleşir. Türün varsayımsal bir “doğal” evrimi (ya da gerilemesi) haricinde, böylesi bir saflığa tam olarak nasıl erişilecektir?

Primitivizm, özünde bir metafizik ilke işlevi gören mutlak bir kategori —“primitiv”in kendisini— kavramsallaştırmıştır. Şüphesiz “hakiki özü” bakımından primitif olan, tanım gereği (simgesel dolayımın ötesinde kaldığı için) muğlaktır; fakat dolayımın kendisi ortadan kaldırılana dek primitif kategorisi, diğer tüm bütünlüklerle ilişkisinde felsefi bir buyruk, hatta bir “doktrin” kisvesine bürünmek zorundadır. Bu durum bizi tehlikeli bir biçimde kutsalın o maruf şiddetine yaklaştırır. Söz konusu şiddetin en derini öznenin kendisine yönelir; zira eskatonun (ister geçmişte ister gelecekte) nesneleştirilmesi, gündelik hayatı bilfiil tecrübe ettiğimiz yegâne zemini, yani “şimdiki zamanı” değersizleştirir. Ancak bu şiddet kaçınılmaz olarak dışarıya da sirayet edecektir. Varsayalım ki “kıyametin kopmasına” razı olundu; yine de bu şiddetin başarıyla nihayete erdirilmesi (yani simgesel dolayımın ilga edilmesi), mantıksal olarak ancak kendisini “saf” addeden bir öncü grup tarafından tanımlanabilir. Böylece hiyerarşi ilkesi yeniden avdet eder — ki hiyerarşi, primitivizmin kurucu önermeleriyle kökten çelişmektedir. Bu durum, kanaatimce trajik bir çelişkidir. Bireysel ve gündelik yaşam düzeyinde bu çelişkinin tezahürü, yalnızca kadük kalmak ve hırçınlaşmaktır.

Buna karşılık anarko-ekstropiyanlar yahut fütüristler de eskatonu nesneleştirmek durumundadır. Mevcut an, onların tahayyül ettiği techné ütopyasından uzak olduğu için mükemmelliği simgesel dolayımın henüz doğmadığı bir geçmişe (primitivistlerin ideal Paleolitik’ine) değil, dolayımın hiyerarşiyi tasfiye ettiği bir geleceğe ertelemeyi tercih ederler. Ekstropiyanlar açısından dolayımın kendisi doğası gereği bir “kirlilik” yahut yabancılaşma ve hiyerarşinin yegâne kaynağı olarak görülemez. Yine de ayrışmanın fiilen gerçekleştiği, bunun toplumsal bir yoksullaşmaya yol açtığı, teknoloji ve dolayımla doğrudan bağlantılı olduğu; her teknolojinin anarşist kıstaslara göre “özgürleştirici” sayılamayacağı ve bazılarının alenen baskıcı nitelik taşıdığı aşikârdır. Dolayısıyla Ekstropiyan çizgi, bir teknoloji eleştirisinden ve toplumsal olan ile teknik olan arasındaki son derece karmaşık ilişkisellikten yoksundur. Aklıselim sahibi hiç kimse artık teknolojiyi “ahlaki açıdan nötr” göremez; üretim araçlarının mülkiyetini biricik değerlendirme kıstası sayamaz. Toplumsal ve teknolojik olan, karmaşık bir birlikte-evrim ilişkisiyle birbirine eklemlenmiştir: Zihin techné’yi biçimlendirirken techné de zihni şekillendirir. Ekstropiyan gelecek vizyonunun sürdürülebilirliği yalnızca “makine evrimine” ihale edilemez. Anarko-fütürizm bir teknoloji eleştirisi geliştiremediği sürece bu pasif role mahkûmdur.

Bu mahkûmiyet, kaçınılmaz olarak bir “iyi makineler / kötü makineler” diyalektiğine yahut iyi ve kötü sosyo-teknolojik ilişki biçimlerine evrilir. Fakat bu Maniheist dünya görüşü; insani değerler ile makine mantığı, insani özerklik ile makine özerkliği arasındaki uyumsuzluktan doğan çelişkileri örtmeye yetmez. Manuel De Landa’nın işaret ettiği üzere, otonom makine doğrudan savaş makinesinden türetilmiştir (Taylor, “Taylorizm”i bir cephanelikte çalışırken kavramsallaştırmıştır). Ekstropiyanizm, “siber alanı” (örneğin İnternet’i) yapıcı insan/makine ilişkileri için bir mücadele sahası olarak kodlamış; bu mücadele siber alanın askerileştirilmesine ve merkezi bir “Bilgi Otoyolu” olarak hiyerarşileştirilmesine karşı bir direniş biçimini almıştır. Peki ya siber alanın kendisi özü itibarıyla bir ayrışma biçimi ve “makine mantığının” dolaysız tezahürüyse? Ya siber alandaki varoluşun getirdiği bedensizleşme, ekstropiyanizmin dönüştürmeyi hedeflediği gündelik yaşam alanından büsbütün bir kopuşa tekabül ediyorsa? Eğer öyleyse, ortaya çıkan tablo Philip K. Dick yahut William Gibson’ın tahayyül ettiği distopik vasata benzeyecektir: İçe yönelen bu şiddetli çelişki hissi, bu yazarların tasvir ettiği türden bir anlamsızlık ve melankoli doğurur. Dışa yöneltildiğinde ise söz konusu şiddet, “özgürlüğü” teknolojik bir elitin tikel kültürüne indirgeyen Robert Heinlein veya Frank Herbert tarzı bilimkurgu modellerini çağrıştırır.

Şahsen “Paleolitik’e dönüş” fikrinden söz ettiğimde kendimi primitivist pozisyona yakın buluyor; bu yüzden ekstropiyanlarca Lüdditçi bir gericilik, nostaljizm ve teknofobiyle suçlanıyorum. Ancak TAZ'ın örgütlenmesinde İnternet’in potansiyel kullanımına değindiğimde, eski bilimkurgu heyecanımla biraz ekstropiyan gibi tınlamaya başlıyorum; bu kez de primitivistler tarafından “teknolojiye taviz vermekle” (Dalí’nin eriyen saatleri gibi), tekno-iyimserliğe ve ayrışmanın yine ayrışma yoluyla aşılabileceği illüzyonuna kapılmakla eleştiriliyorum. Her iki eleştiri de bir bakıma haklıdır; zira bu tutarsızlık, techné ve toplum üzerine mutlak kategorilere sığınmaksızın düşünme çabamın bir sonucudur.

Bir yandan, teknolojiye dair yaklaşımım 60’lı ve 70’lerin radikal ad-hoc (duruma özel) pragmatizmi, brikolaj teorisi ve “uygun teknoloji” hareketiyle şekillendi. Bu yaklaşım, techné ile insan toplumu arasındaki de facto bağı kabul eder; ancak durumları düşük maliyetli ve azami haz üretecek biçimde dönüştürmenin yollarını arar. Edebiyatta bunun başarılı bir örneği Bruce Sterling’in “Brunei’de Yeşil Günler” öyküsüdür; metin, Üçüncü Dünya’daki aşırı nüfus ve yoksulluğa yönelik düşük teknolojili, otoriter olmayan çözümleri parlak bir biçimde resmeder. Somut yaşamda ise bunun zarif bir örneğini, kirlenmiş atık çukurlarını ucuz ve estetik ekolojik düzenlemelerle birer arkadya pınarına dönüştüren New Alchemy Institute sunmaktadır. Diğer yandan, Mutlak’ın getirdiği fikri angaryadansa tutarsızlığın (hatta “ahmakça” bir tutarsızlığın) yükünü taşımayı yeğlerim.

Yalnızca arınmamış/saf olmayan bir teori, şimdiki zamanın ele geçmez niteliğinin hakkını verebilir. Şimdiki zaman, bilindiği üzere, yitik bir geçmiş ile henüz var olmayan bir gelecek arasında sıkışmış psikolojik bir imkânsızlıktır. “Gündelik yaşam” ya da “beden” homojen birer kategori değildir. Yaşam da beden de “delik deşiktir”; geçirgen, grotesk ve katıksız bir ampirizmle malul, sürüklenebilir, görece ve organiğin dağınıklığına mahkûm ad-hoc yapılardır. Yine de özerkliğin ve kendini gerçekleştirmenin yaratıcı imkânı, tam da bu çelişkili ve “kaba varoluşçu” muğlaklık alanında filizlenir. Eleştiri geçmişe yahut geleceğe doğrultulabilir; ancak praksis yalnızca saf olmayan, ontolojik açıdan istikrarsız burada-ve-şimdide imkân bulur.

Geçmiş ve gelecek eleştirisini büsbütün kenara bırakmak niyetinde değilim; nitekim praksisi bir gelenek (şenlik ve direniş) ile anti-gelenek (ütopik “umut”) bağlamına yerleştirebilmek için ütopik bir poetika biçiminde buna muhtacım. Fakat bu eleştirinin eskatolojik bir dogmaya dönüşmesine müsaade edemem. Teoriden beklentim, somut durumlar karşısında esnekliğini koruması ve değerleri —günümüz Zapatistalarından birinin belirttiği gibi— “ampirik özgürlükler mücadelesi” üzerinden tanımlayabilmesidir. “Devrim” de tıpkı Din gibi kitlelere “gökteki turtayı” vadetmiştir; oysa teorinin asıl meselesi —Alice’in belirttiği gibi— “bugünkü reçeldir”. TAZ kavramı asla geçmişin yahut geleceğin reddi olarak tasarlanmamıştır; aksine, mümkün olduğunca çok birey ve grup için özerkliği ve hazzı ertelemeden —burada ve şimdi— azamiye çıkarmanın bir aracıdır. TAZ zaten mevcuttur; teorinin yegâne işlevi onu fark etmek, kendini tanımlamasına yardımcı olmak ve politik bir bilinç kazandırmaktır. Geçmiş ve gelecek, hakiki devrimci arzularımızı idrak etmemizi sağlar; fakat bunları ancak yaşayan beden, tüm grotesk kusurluluğuyla ve yalnızca şimdiki zamanda gerçekleştirebilir.

Anarşistler olarak “devrimden sonra” teknoloji sorununu nasıl ele alacağımızı tartıştığımızı varsayalım. Ütopik poetikadaki bu egzersiz, arzu ve praksis meselelerini netleştirmemize katkı sunabilir. Primitivist kanat, simgesel dolayım ya da teknolojik buyruk tasfiye edilmeden devrimin gerçekleşemeyeceğini savunacaktır; ekstropiyanlar ise teknolojik aşkınlık olmadan devrimin eksik kalacağını iddia edecektir. Ne var ki her iki taraf da de facto iktidarın devrimci odakarca ele geçirildiği, ancak toplumsal dönüşümün henüz tamamlanmadığı bir geçiş evresini kabullenmek durumundadır.

Herkesin üzerinde uzlaştığı asgari ilkenin; bireyin grubun dayatmasından, otonom grubun ise diğer tüm grupların tahakkümünden muaf olması biçiminde tanımlandığını varsayalım. Bu özgürlüğün tek şartı, diğer özerk varoluşlara zarar vermemektir. Bu, anarşizmin minimalist fakat yeterli bir tanımıdır. Bu eşikte primitivist, özgürlük diyalektiğinin Paleolitik’in yeniden tesisine doğru ilerlediğini savunabilir; ancak bu avdet devrimci bir bilinçle gerçekleşeceği için ilkine kıyasla daha nitelikli bir düzeyde olacaktır. Benzer şekilde ekstropiyan, özgürleşmenin ancak insan ile teknolojinin birlikte-yaratımına dayalı özyönelimli bir evrimle mümkün olacağını iddia edebilir. Pekâlâ. Peki sonra ne olacak? Bu iki anarşist eğilim birer orduya dönüşüp son bilgisayar tutkununa yahut son neo-vahşiye kadar birbiriyle savaşacak mıdır? Kendi gelecek vizyonlarını ötekine dayatacaklar mıdır? Böyle bir tutum, karşılıklı rıza ve zorlamasızlık ilkesiyle bağdaşır mı? Yoksa bu durum, her iki çizginin de yıkıcı çelişkilerle malul olduğunu mu gösterir?

Böyle bir vasatta teknoloji sorununun ancak devrimci arzu ilkesiyle çözülebileceğini iddia ediyorum. Karşılıklı zorlamasızlık ilkesine sadık kalındığına göre, çatışan tüm ütopya modelleri arzunun potasında sınanacaktır. Bir bilgisayarı ne kadar istiyorum? Tayvanlı yahut Meksikalı kadınları ucuz iş gücü olarak silikon çip üretmeye zorlayamam. Bir konsol imal etmek uğruna zehirli sanayi atıklarıyla başkalarının yaşam alanını kirletemem. Bilgisayar kullanmakta özgürüm; ancak bunun bedeli karşılıklı tahakkümsüzlük ilkesine riayet etmektir. Yahut vahşi doğayı ne derece arzuluyorum? İnsanları ormandan süremem, zira orası onların da yaşam alanıdır. Ormanın kendi payıma düşen kısmında tasarruf hakkım vardır, ancak bu hakkı uzlaşılan bedel nispetinde kullanabilirim. Komşularım buğday ekmek yahut imalat yapmak istiyorsa, benim “Doğama” saygı duydukları sürece ben de onların “Kültürüne” rıza göstermeliyim. Şüphesiz salınım standartları yahut ormanların korunması —yani muayyen bir durumda hangi teknolojinin uygun olduğu— üzerine tartışabiliriz; fakat pürüzleri ve uzlaşıları kabul ederiz. Çünkü ampirik özgürlükler, kategorik buyruklardan çok daha kıymetlidir.

Herkes bu ütopik poetika oyununu farklı kurallarla oynamakta serbesttir; nitekim gelecek henüz var olmamıştır. Yine de bu düşünce deneyini bir adım ileri taşıyalım. Böyle bir “ütopya”nın hem primitivistler hem de ekstropiyanlar açısından hayal kırıklığı yaratacağını tahmin ediyorum. İşleyen bir ütopyanın, pro-teknoloji yahut anti-teknoloji teorisyenlerinin “saf” modellerindense bu “dağınık/girift” modele yakın durması kaçınılmazdır. Bolo’bolo örneğinde olduğu gibi, ben de karşılıklı zorlamasızlık ilkesi altında bir arada var olan karmaşık bir toplumsal modeller çoğulluğu hayal ediyorum.

Neticede primitivistler talep ettiklerinden daha az bir vahşi doğayla, ekstropiyanlar ise hedeflediklerinden daha kısıtlı bir teknolojiyle yetinmek durumunda kalacaktır. Yine de fanatik kesimler haricindeki çoğunluk, kıtlık ve feragatsizliğe değil haz ve bolluğa odaklandığı için bu pragmatik ütopyayı kabullenecektir. Vahşi doğa arzusu Neolitik’ten bu yana görülmemiş bir ölçekte tatmin edilecek; yaratıcılık ve birlikte-yaratım arzusu ise bilimkurgunun ötesinde bir boyutta karşılanacaktır. Her iki durumda da bu tecrübenin aracı ancak “uygun techné” —yani ekolojik, düşük enerjili ve yüksek bilgi odaklı teknoloji— olabilir. Simgesel dolayımın tamamen lağvedilebileceğine inanmadığım gibi, ayrışmanın yine ayrışma yoluyla aşılabileceğine de inanmıyorum. Fakat ekonominin ve teknolojinin insani ölçeğe çekilmesi sayesinde çok daha dolaysız ve tatmin edici bir yaratım ve konviviyalite tecrübesinin mümkün olduğunu düşünüyorum; ne kadar karmaşık olursa olsun, benim ütopya dediğim şey budur.

Her iki hatla da ayrışmam, onları müttefik olarak reddettiğim anlamına gelmez. Devrim sonrası simülasyonumuzun yegâne faydası, mevcut durumumuza ve buradaki somut eylem imkânlarımıza ışık tutmasıdır. Kanaatimce hem P’ler hem de E’ler bu “giriftlik” teorisini ve TAZ’ın esnek modelini kavrayabilecek kapasitededir. Göreli bir özerklik ve tatminle geçen bir süreç; mutlak bir hırçınlık, kırgınlık ve geçmiş/gelecek nostaljisiyle heba edilen bir ömürden çok daha evladır. En ateşli siberpunk dahi “şenlikli bedeni” olumlayabilir; en radikal primitivistlerin ise bira yahut sanat gibi medeni kirliliklere yenik düştüğü vakidir.

Her iki taraftaki dogmatiklerin, mükemmel devrim idealine uymadığı gerekçesiyle TAZ tecrübelerimizle alay etmesinden endişe ederim. Oysa hakiki tecrübe ancak doğrudan katılım ve eylemle mümkündür. Bunu kendileri de kabul eder. Yine de eylem, yapısı gereği her zaman eksik ve lekelidir. Yoksa bu denli müşkülpesent midirler? Onları vahşi doğanın yahut siber alanın mutlak boşluğundan başka hiçbir şey tatmin etmeyecek midir? Mutlak’ın züppeleri midirler?

TAZ projesi dışlayıcı değil, bağdaştırıcı bir hattır. Her iki tarafla da ayrıştığımız noktaları vurgularken amacımız, onları eylem ve haz alanında ortak bir “birleşik cephe”de buluşturmaktır. Tüm ütopik kuramların ve arzuların palimpsesti; anarşist, liberteryen, sendikalist, konsey komünisti, sitüasyonist, primitivist ve ekstropiyan eğilimleri bir arada tutabilecek heterojen bir hareketin zeminini oluşturur. Bu yekpare olmayan birlik; ideolojik dogmalarla değil, TAZ’ların, kalkışmaların ve reddiyelerin yarattığı devrimci bir “gürültü” ve kaosla ivme kazanacaktır. Küresel kapitalin nihai bütünlüğüne karşı binlerce direniş memi ve alternatif bilinç biçimi devreye sokulacaktır. Kapital siber alanın derinliklerine ve bedensizliğe çekildikçe, arkasında bıraktığı gösteri toplumunun kovanı boşalacak ve otonom eğilimlerimiz Toplumsal olanın yeniden doğuşuna tanıklık edecektir.

Fakat mevcut momentte TAZ, radikal bir konviviyalite imkânının yegâne somut tezahürüdür. Her otorite karşıtı eğilim TAZ’ı desteklemelidir; zira tahakkümsüz bir yaşamın otantik tecrübesi (imgelem dışında) yalnızca orada mümkündür. Bugünün kritik sorusu TAZ’ın “teknolojisi”, yani onu somutlama araçlarıdır. Bu mesele yanında teknolojiye dair teorik tartışmalar soyut bir teoloji Egzersizine dönüşmektedir. Eleştirilerim belirli bir mantığa dayansa da hedefleri 10.000 yıl öncesine yahut “beş dakika sonrasına” ayarlandığı için şimdiki zamanı ıskalamaktadır.

Kendi yaklaşımımın münhasır kategoriler olarak ne Vahşi Doğa’ya ne de Teknolojik Küre’ye tamamen meylettiğini söyleyebilirim. Vahşi doğayı savunmaya daha çok vakit ayırıyorum, zira o çok daha büyük bir tehdit altındadır. Doğanın Kültür’ün içinden yeniden filizlenmesini arzuluyorum; fakat simgesel dolayımın büsbütün tasfiyesini değil. “Tercih” kavramı son dönemde epey niteliksizleştirildi. Belirsizliğin, zengin muğlaklıkların ve karmaşık süreçlerin egemen olduğu bir dünyayı yeğlediğimi belirteyim. Eleştirmenlerim ise bundan imtina etmektedir. Onların modellerinde takdir edilecek unsurlar bulsam da, hiçbirini nihai bir bütünlük olarak göremem. Gelecek tasavvurları, TAZ’ın hamuruna katmadığım yahut TAZ’ı eyleme kışkırtmak için kullanmadığım sürece bana atıl görünmektedir. TAZ, sınırlarında birden fazla imkânsız fikri aynı anda barındırabilecek esnekliğe sahiptir. TAZ, kendisine ilham veren fikirlerin toplamından her zaman daha büyüktür. En mahrem anında bile tüm bütünlükleri kendi kavramsal alanına dahil eder. Zihin vahşi doğa ile siber alanı uzlaştıramayabilir, fakat TAZ bunu pratikte çoktan başarmıştır. TAZ nihai bir bütünlük değil, geçirgen bir süzgeçtir. TAZ için teknoloji, Zen anlatısındaki o kâğıt yelpaze gibidir: Önce bir yelpazedir, sonra kek kaşıklamaya yarayan bir araç ve nihayetinde sessiz bir esinti.

Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey)

u/Deriveee — 3 days ago

Siyasal Bir Anarşizm Mümkün mü?

Daha önceki bölümde, post-yapısalcı ve psikanalitik kuramın klasik anarşizm üzerindeki temel yansımalarını özetlemiştim. Kanaatimce bu yansımalar, anarşizmi radikal bir siyaset biçimi olarak yeniden ihya etme yönündeki her türlü çabada mutlak surette hesaba katılmalıdır. Bu tartışmadan neşet eden anarşizm anlayışı; eşit özgürlük, anti-otoriterlik ve dayanışmaya dönük siyasal ve etik bağlılığını koruyan, ancak meşruiyetini artık bilim, biyoloji, insan doğası ya da evrensel rasyonellik gibi ontolojik temellerde aramayan bir nitelik taşır. Dolayısıyla bu yapısöküm süreci, anarşizmin post-temelci (post-foundational) bir okumasını imkân dahilinde kılar: Artık bir bilim olarak değil, dolaysızca bir siyaset olarak anarşizm. İşte post-anarşizm adını vermeyi teklif ettiğim düşünsel zemin tam da burasıdır.

Ne var ki anarşizmden bir "siyaset" olarak bahsetmek, beraberinde tuhaf bir paradoksu getirir: Klasik anarşizm; devlet erki ile kurduğu mesafe ve parlamenter siyaset alanına müdahil olmayı reddedişi sebebiyle, kendisini ekseriyetle bir anti-siyaset olarak konumlandırmıştır. Nitekim Bakunin, sosyalistler ile anarşistler arasındaki temel yol ayrımını; sosyalistlerin "farklı bir siyaset gütme" arzusu, anarşistlerin ise "siyasetin büsbütün ilga edilmesini" hedeflemesi üzerinden tarif eder. İlk yaklaşım özneyi kaçınılmaz olarak devlet paradizmasına hapsederken, ikincisi devlet yapısından radikal bir kopuşu ve özgürleşmeyi mümkün kılar.

Gelgelelim, bir yandan siyasetin ilgasına çağrı yapan klasik anarşistler, diğer yandan devrimci taktikler, örgütlenme modelleri, kitlelerin seferber edilmesi ve devrim sonrası toplumun inşası gibi çetrefilli hususları en ince ayrıntısına kadar tartışmaktan geri durmamışlardır. Oysa tüm bu başlıklar—özünde iktidar olgusuna temas eden—katıksız siyasal sorulardır. Dolayısıyla klasik anarşizm, paradoksal bir biçimde anti-siyasal bir siyaseti yahut anti-siyasetin siyasetini olumlamak durumunda kalmıştır.

Yine de klasik anarşizmin bünyesindeki bu aporik gerilim momenti, siyaset ile etik arasında yeni ve son derece üretken eklemlenmelere zemin hazırlar. Siyaset ile anti-siyaset arasındaki bu kopuşu, bir tür "kapsayıcı ayrışma**"** (inclusive disjunction) olarak okumak gerekir: Yani bileşenlerden birinin geçerliliği, ancak karşıt bileşenin varlığıyla anlam kazandığı bir yapı. Siyaset, en azından radikal ve özgürleştirici bağlamda, tutarlı bir kimliğe ancak anti-siyasal—ve hatta ütopik—bir boyut barındırdığı takdirde kavuşabilir; aksi halde mevcut siyasal düzenin normatif sınırlarına mahkûm kalır. Buna mukabil anti-siyaset de; iktidar ve dışlama mekanizmalarının kaçınılmaz olarak belirdiği alanlarda—yani kurma, örgütleme, mücadele etme ve kolektif karar alma süreçlerinde—siyasetin somut ödevlerini üstlendiği ölçüde bir anlam ifade eder.

İktidarla kurulan bu yakın temas anarşizmi hükümsüz kılmaz; aksine onu iktidarın tehlikelerine karşı daha duyarlı kılar ve iktidar ilişkilerinin kesintisiz bir etik sorgulamaya tabi tutulduğu mikro-siyasal özgürlük pratiklerinin geliştirilmesini zorunlu kılar.

Siyasal kutup belirli sınırlar çizerken, anti-siyasal kutup bu sınırların ötesindeki bir "dışarıya", imkânların sınırsız ufuklarına işaret eder. Bu hat, hem ütopyanın hem de farklı bir düzlemde etiğin tecellisidir. Klasik anarşistler kendilerini materyalist ve rasyonalist olarak tanımlayıp ütopist olduklarını reddetseler de anarşizmin vazgeçilmez bir ütopik boyutu vardır. Zira açıktan benimsensin ya da benimsenmesin, her radikal siyaset zorunlu olarak ütopik bir nüve taşır; kurulu düzene itiraz etmek, kaçınılmaz olarak alternatif bir imgeleme başvurmayı gerektirir.

Ancak burada ütopizme yönelik daha farklı bir yaklaşım benimsemek durumundayız: Kurulu düzene bir alternatif tahayyül etmenin esası, geleceğe matuf katı programlar sunmak değil; mevcut düzenin sınırlarını sorunsallaştırmayı sağlayacak bir dışsallık noktası tesis etmektir. Miguel Abensour'un ifade ettiği üzere: "Olanın ve 'gerçeklik' denen o ezici ad altında kendiliğinden anlaşılır görünen şeyin yerini değiştirmeye yönelik yeni bir usul önermek, ütopyanın asli niteliği değil midir?"

Bize mevcut yapının yegâne gerçeklik olduğunu, elimizdekiyle yetinmemiz gerektiğini buyuran kurulu düzenin ağırlığı altında eziliyoruz. Ütopya, alternatif bir hat kurgulayarak bu boğucu vasattan kaçış imkânı sunar; yeni "kaçış çizgileri" açar. Dolayısıyla ütopyayı, devrimci anı beklemekten ziyade şimdiki zamanda ve lokal ölçekte alternatifler yaratmaya dönük doğrudan bir eylem pratiği olarak düşünmek gerekir. Ütopya, siyasal mücadelenin tam da içinden neşet eder.

Etik de benzer şekilde kurulu düzene bir dışarıyı ima eder, ancak bunu farklı bir düzlemde yapar. Burada ele aldığım anlamıyla etik; mevcut siyasal kimliklerin, kurumların ve söylemlerin kendi kapsama alanlarının ötesindeki bir Ötekiye açılmasıdır. Etik, ahlaki veya rasyonel ilkelerin yalın bir tatbiki değildir; bilakis bu ilkelerin ve onların meşrulaştırdığı kurumların egemenliğini, onların kavrayışını aşan bir unsur adına sürekli dize getirme, sarsma hamlesidir.

Şu halde etik, siyaseti dışarıdan bocalatan uğraktır. Bu durum, Levinasçı anlamda bir "anarşi" olarak kavranabilir: "Anarşi, bir 'arche' gibi egemenlik kuramaz. Devleti ancak radikal bir biçimde sarsabilir; hiçbir olumlamaya varmayan olumsuzlama momentlerini imkân dahilinde kılar."

İşin özü; siyaset anti-siyasetsiz, anti-siyaset de siyasetsiz var olamaz. Siyasetin sınırlarını ihlal eden ve onu bocalatan anti-siyasal bir dışarısının, yani ütopik bir kopuş momentinin varlığı şarttır. Etik boyut, Carl Schmitt'in iddia ettiğinin aksine siyasal alandan yalıtılamayacağı gibi, onun tarafından yutulup gölgede de bırakılamaz. "Siyasal" kavramı var olacaksa, bu ancak etik ile girilen kurucu bir gerilim üzerinden düşünülebilir.

Aynı zamanda anti-siyasal duruşun da siyasal olarak eklemlenmesi; somut mücadeleler ve tahakküm biçimleriyle kurulan angajmanlar üzerinden eyleme dökülmesi gerekir. Anti-siyasal imgelem; kazanımlar, kayıplar ve stratejik hamleler üzerinden siyasal bir ölçüye kavuşmalıdır. Dolayısıyla anti-siyaset mevcut düzenin aşılmasına işaret etse de ondan soyut bir kaçış olamaz; onun sınırlarıyla yüzleşmeyi gerektirir ki siyaset tam da bu noktada devreye girer. İktidarı aşmak, ondan kaçmayı değil, onunla aktif bir biçimde hesaplaşmayı; özgürleşmek ise iktidar ilişkileri matrisinde yeni özgürlük pratiklerini sürekli kılmayı zorunlu kılar.

Ancak iktidar ilişkileriyle hesaplaşma zorunluluğu, anarşizmin iktidarı aşmaya dönük etik ve siyasal ufkundan vazgeçmesi anlamına gelmez. Teklif ettiğim şey, bu arayışın bir özerklik projesi olarak kavranmasının daha doyurucu olacağıdır. Anarşizm, iktidar ilişkilerinin ötesinde ulaşılan statik bir özgürlük cenneti değil; iktidarın sınırlarının sürekli sorunsallaştırıldığı mütemadi bir süreçtir. Özgürlük, insan doğasının derinliklerinde hazır bulunup keşfedilmeyi bekleyen bir töz değil; kolektif olarak sürekli yeniden icat edilen bir pratiktir.

Bu projenin omurgasını, siyasetin devletin temsilî kalıplarının dışına taşınması oluşturur. Devleti—zaten giderek muğlaklaşan ve parçalanan bu iktidar ağını—artık siyasalın ana mecrası olarak görmemek gerekir. Aksine devlet; siyasetin isyankâr ve anarşik boyutunun denetlendiği, ehlileştirildiği ve kurumsal yapılar içinde sönümlendirildiği bir siyasetsizleştirme aygıtıdır

Nitekim egemenlik sembollerine ve resmi kurumlara takılmayan farklı bir mercekle bakıldığında, "sivil toplum" olarak adlandırılan alanda alternatif bir siyaset anlayışının filizlendiği görülecektir: Yalnızca küresel kapitalizme ve savaşa karşı kitlesel direnişler değil; mikro-siyasal düzeyde afinite grupları, özerk hareketler, sosyal merkezler, komünler, bağımsız medya mecraları ve doğrudan eylem pratikleri...

Tüm bunlar, alternatif karar alma mecralarını ve somut varoluş biçimlerini temsil eder. Foucault’nun önerdiği gibi, evrenselci felsefeci-kral tarafsızlığını bir kenara bırakıp militanın taraf bakışını benimsediğimizde, bu muhalif dünyada özerk siyasal yaşamın imkânlarını görürüz. Nitekim Machiavelli’den Carl Schmitt’e kadar siyaset kuramını meşgul eden siyasalın özerkliği düşüncesinin, bugün ancak bir özerklik siyaseti olarak anlam kazandığı söylenebilir.

Saul Newman, Postanarchism

reddit.com
u/Deriveee — 4 days ago

Yeni Nihilizm

Yaşlanmak, hasta olmak ve yenilmek ile—diğer tarafta—kendisiz de bunamış, yorulmuş ve yenilmiş bir zamanda ve mekânda yaşamak arasındaki farkı ayırt etmek giderek zorlaşıyor. Bazen bunun sadece bana özgü bir şey olduğunu düşünüyorum; ama sonra benden daha genç, daha sağlıklı insanların da benzer bir kasvet, umutsuzluk ve çaresiz öfke hislerinden geçtiğini görüyorum. Belki de sadece ben değilimdir.

Bir arkadaşım, eski usul radikal/aktivist tutumlar da dâhil olmak üzere “her şeye” karşı gelişen bu hayal kırıklığını, ABD'deki mevcut siyasi rejime duyulan hüsrana bağladı. Oysa bu rejimden, 1980’lerden bu yana süregelen gerici onlarca yıldan uzaklaşılması, hatta bir tür demokratik sosyalizme doğru "ilerleme" kaydedilmesi bekleniyordu. Ben bu iyimserliği hiçbir zaman paylaşmamış olsam da (ABD Başkanı olmak isteyen herhangi birinin psikopat bir katil olduğunu varsayarım her zaman), "gençliğin", Liberalizmin Kapitalist Zafer Çığırtkanlığına karşı koymadaki mutlak başarısızlığı karşısında ağır bir hayal kırıklığına uğradığını görebiliyorum. Bu hayal kırıklığı OCCUPY hareketini doğurdu ve OCCUPY'ın başarısızlığı da katı bir yok sayışa, arı bir olumsuzlamaya yöneltti insanları.

Ancak "yeni hiçlik" üzerine yapılan bu yalnızca siyasi analizin; Bilişsel Kapitalizm ve teknopatokrasi altında "değişime" dair tüm umutların nasıl öldüğünü hakkıyla kavramak için fazla iki boyutlu kaldığını düşünüyorum. İçimde kalan o hippi çiçek-gücü hislerine rağmen ben de Nietzsche’nin deyimiyle bu "terminal" durumu hissediyorum; bunu da yarı şaka yarı ciddi şöyle dile getiriyorum: Nihayet Geleceğe ulaştık ve Dünyanın Sonu'na dair o korkunç gerçek şu ki; dünya son bulmuyor.

Temelde, şu andan sonsuzluğa kadar uzanan tek bir devasa J.G. Ballard/Philip K. Dick alışveriş merkezinden ibaret her şey.

Gelecek BU İŞTE—nasıl, beğendiniz mi bakalım? Yıkıntıların Arasında Yaşam: Burjuvazi için, Yüzde Birlik kesimin sadık hizmetkârları için pek de fena sayılmaz. Klimalı harabeler! Ragnarok yok, Kıyamet Kopuşu yok, görkemli bir kapanış yok: Sadece pembe dizi kıvamında polisiye gerçeklik programlarının sonsuz bir tekrarı. 2012 geldi geçti ve biz hâlâ yüzü olmayan bir bankaya borçluyuz, hâlâ ekranlarımıza zincirlenmiş durumdayız.

Çoğu insan—sırf yaşayabilmek için—etrafında bir "yanılsama" alacakaranlığına ihtiyaç duyuyor sanki (yine Nietzsche’den alıntılayacak olursak): Dünyanın her zamanki gibi dönüp gittiği, bazen iyi bazen kötü günler yaşandığı, ama özünde M.Ö. 10.000’den, M.S. 1492’den ya da gelecek yıldan hiçbir farkı olmadığı yanılsaması. Hatta bazıları İlerlemeye, Geleceğin tüm sorunlarımızı çözeceğine ve hatta yaşamımızın (mesela) M.S. 5. yüzyıldaki insanlardan çok daha iyi olduğuna inanmaya ihtiyaç duyuyor. Modern Bilim sayesinde daha uzun yaşıyoruz—tabii fazladan kazandığımız bu yıllar büyük ölçüde "tıbbi nesneler" olarak geçiyor; çökmüş ve tükenmişiz ama birkaç dev şirkete ve sigorta firmasına devasa karlar sağlayan Makineler & Haplar sayesinde tıkır tıkır çalışmaya devam ettiriliyoruz. Struldbrug'lar Ulusu.

Doğru, Hasta Makinelerimizin Para Nümisferi altındaki hakimiyetinin ürettiği balçıkta boğuluyoruz. Şu an tüm dünyayı satın almaya yeteceğinden en az on kat daha fazla para var piyasada—ve buna rağmen türler yok oluyor, uzamın kendisi yok oluyor, buzullar eriyor, hava ve su zehirleniyor, kültür zehirleniyor, peyzaj hidrolik kırmaya ve dev alışveriş merkezlerine, gürültü-faşizmine kurban ediliyor, vs. vs. Ama Bilim, kendisinin yarattığı tüm dertleri iyileştirecektir—Gelecekte (Lord Keynes’in dediği gibi "uzun vadede", hepimiz öldüğümüzde); bu yüzden şimdilik dünyayı tüketmeye ve onu atık olarak dışarı pislemeye devam edeceğiz—çünkü böyle yapması elverişli, verimli ve karlı, hem zaten bu bizim hoşumuza gidiyor.

Pekala, bunların hepsi bir sürü mızmız sol-liberal klişe, değil mi? Bunu bir milyon kez duyduk. Esneyelim. Ne kadar sıkıcı, ne kadar çocukça, ne kadar yararsız. Hepsi doğru olsa bile... buna karşı ne yapabiliriz ki? Yağlanıp Kutsanmış Liderlerimiz bunu durduramıyorsa ya da durdurmayacaksa, kim durduracak? Tanrı mı? Şeytan mı? "Halk" mı?

Elektronik demokrasiden devrimci şiddete, lokavorizmden güneş enerjili tuhaflıklara, finansal piyasa düzenlemelerinden Genel Greve kadar "krize" sunulan tüm o moda "çözümler"—ne kadar gülünç ya da ne kadar yüce olurlarsa olsunlar—hepsi öncül ve radikal tek bir değişime bağlıdır: İnsan bilincinde sismik bir kayma. Böyle bir kayma gerçekleşmediği sürece her türlü reform umudu boşunadır. Ve eğer bir şekilde böyle bir değişim gerçekleşseydi, hiçbir "reforma" gerek kalmazdı. Dünya kendiliğinden değişiverirdi. Balinalar kurtulurdu. Savaşlar son bulurdu. Ve sair.

Böyle bir kaymayı (teoride bile olsa) hangi güç sağlayabilir ki? Din mi? 6.000 yıllık kurumsallaşmış dinde işler sadece daha kötüye gitti. Su depolarına psikedelik uyuşturucular katmak mı? Maya takvimi mi? Nostalji mi? Dehşet mi?

Eğer felaket boyutundaki bir yıkım artık kaçınılmazsa, belki de "Hayatta Kalma"senaryosu gerçekleşecek ve birkaç cesur milyon kişi o tüten enkazın ortasında yeşil bir ütopya kuracaktır. Fakat Kapitalizm, Dünyanın Sonu'ndan bile kar etmenin bir yolunu bulamaz mı? Bazıları zaten bulduğunu iddia edecektir. Asıl felaket, meta fetishizminin nihai ilahlaştırılması olabilir.

Gelişine kabul edelim ki, bu elektrikli aletler ve geri vites alarmları cenneti, elimizdeki tek şey ve elde edeceğimizin tamamı bu. Kapitalizm küresel ısınmayla başa çıkabilir—deniz kollukları ve afet sigortası satabilir. Yani her şey bitti diyelim—ama hâlâ televizyonumuz ve Twitter'ımız var. Çocukluğun Sonu—yani markaya hevesli nihai tüketici olarak çocuk. Terörizm ya da evde alışveriş kanalı—seçimini yap (demokrasi seçim demektir).

Toplumsal olanın Tarihsel Hareketi’nin 1989’daki ölümünden bu yana (1914’te başlayan o korkunç "kısa" 20. yüzyılın son nefesi), Kapitalist Neo-Liberal totaliterliğe karşı ortaya çıkmış gibi görünen tek "alternatif" dini neo-faşizm oldu. Birinin neden şiddet yanlısı, köktendinci bir bağnaz olmak isteyeceğini anlayabiliyorum—hatta empati bile kuruyorum; ama cüzzamlılara acıyor olmam kendimin de cüzzamlı olmak istediği anlamına gelmez.

Eski anti-pesimizmimden kalan son kırıntıları korumaya çalıştığımda, Tarihin henüz bitmemiş olabileceği, "Para Çıkarlarının" o müstehcen kibrine meydan okumak üzere bir tür Popülist Yeşil Sosyal Demokrasinin doğabileceği fantezisini kuruyorum—1970’lerin İskandinav monarşist-sosyalizmine benzer bir şey—ki geriye dönüp bakıldığında bu, Uygarlığın o çürük lağım çukurundan çıkmış en insani Devlet formu gibi görünüyor. (Zirve dönemindeki Amsterdam’ı düşünün.) Tabii bir anarşist olarak yine de buna karşı çıkmam gerekirdi—ama en azından böyle bir durumda anarşinin gerçekten bir şansı olabileceğine inanma lüksüne sahip olurdum. Ancak böyle bir hareket doğsa bile, bunun ABD'de gerçekleşmeyeceğinden emin olabiliriz. Ya da ölü Marksizmin hayalet diyarının herhangi bir yerinde. Belki İskoçya’da!

Toplumsal olanın böyle bir yeniden doğuşunu bekleyip durmak tamamen anlamsız görünüyor. Yıllar önce pek çok radikal, Devrim’e dair tüm umutlarını yitirdi ve hâlâ ona tutunan birkaç kişi bana dini fanatikleri hatırlatıyor. Tıpkı mistik bir dine sığınmanın rahatlatıcı olabileceği gibi, böylesi doktriner bir devrimciliğe kaymak da rahatlatıcı olabilir—ama en azından benim için her iki seçenek de cazibesini yitirdi. Yine de o sadık inananlarla empati kuruyorum (otoriter solculuğa ya da faşizme kaydıklarında pek olmasa da)—ne var ki, dürüst olmak gerekirse, onların İllüzyonlarını kucaklayamayacak kadar depresyondayım.

Yukarıda taslağı çizilen Kıyamet Zamanı senaryosu gerçekten doğru kabul edilirse, intiharvari bir umutsuzluğun ötesinde ne gibi alternatifler var olabilir? Üzerine çokça düşündükten sonra üç temel strateji geliştirdim.

1) Pasif Kaçış: Başını eğ, dalga yaratma. Kapitalizm her türlü "yaşam tarzına" (bu kelimeden nefret ederim) izin veriyor—sadece birini seç ve tadını çıkarmaya bak. Hatta elektriksiz ve içten yanmalı motorlar olmadan bir tür seküler Amış reddedici gibi toprak çiftçisi olarak yaşamana bile izin var. Eh, belki tam olarak değil. Ama en azından böyle bir hayatla flört edebilirsin. 1960’larda psikedelik tarikatımız olan Moorish Church of America'da dediğimiz gibi: "Ot İç, Tavuk Ye, Çay İç." Umalım da seni yakalamasınlar. Kendini Neo-Hippi hatta Anabaptist gibi İzin Verilmiş Kategorilerden birine uydur.

2) Aktif Kaçış: Bu senaryoda; geçici, periyodik ve hatta (yarı)kalıcı Otonom Bölge’lerin doğması için en uygun koşulları yaratmaya çalışırsın. 1984’te Geçici Otonom Bölge (TAZ) terimini ilk ortaya attığımda, bunu Devrim’in bir tamamlayıcısı olarak hayal etmiştim—her ne kadar doğruyu söylemek gerekirse, 1968’de başarısızlığa uğramış gibi görünen bir anı beklemekten zaten yorulmuş olsam da. TAZ, gerçek özgürlüklerin bir tadını ya da ön sezişini verecekti: Aslında "özgür özgürlüğü" (Rimbaud’nun dediği gibi liberté libre) hiç deneyimlemeden ölmemek için, sanki Devrim zaten gerçekleşmiş gibi yaşamaya çalışırdın. Kendi korsan ütopyanı yarat.

Şüphesiz TAZ, gerçekten iyi bir akşam yemeği partisi kadar kısa ve basit olabilir; ancak gerçek otonomist, otantik yaşanmış hayatın daha uzun ve daha derin deneyimlenme potansiyelini en üst düzeye çıkarmak isteyecektir. Bu neredeyse kaçınılmaz olarak suçu içerecektir, bu yüzden bir kurban gibi değil, bir suçlu gibi düşünmek gerekir. Burroughs’un dediği gibi bir "Johnson"—bir "enayi" değil. Başka nasıl yaşanabilir (ve iyi yaşanabilir) Çalışmadan? Çalışmak, düşünen sınıfın laneti. Ücretli kölelik. Eğer şanslı bir sanatçıysan, belki de belirgin hiçbir yasayı çiğnemeden (belki iyi zevk yasaları hariç) nispeten otonomi elde edebilirsin. Ya da sana bir milyon miras kalabilir. (Bir milyondan fazlası lanet olurdu.) Devrimci ahlakı unutun—soru şu: Özgürlük tadınızın bedelini ödeyebiliyor musunuz? Çoğumuz için suç, sadece bir zevk değil, bir zorunluluk olacaktır. Eski İllegalistler yolu gösterdi: El koyma/kamulaştırma. Yakalanmak elbette tüm olayı mahveder—ama risk, öz-otantikliğin bir veçhesidir.

Aktif Kaçış için hayal ettiğim senaryolardan biri, yerel yönetimi (belediye hatta ilçe) ele geçirmeye, şerifleri ve hakimleri, okul aile birliklerini, gönüllü itfaiyeyi ve hatta su idaresini seçmeye ya da kontrol etmeye yetecek kadar birkaç yüz özgürlükçü sosyalistle birlikte uzak bir kırsal bölgeye taşınmak, bu girişimi yasadışı phantastice yetiştiriciliğiyle finanse etmek ve gizli ticaret yürütmek olurdu. Karşılıklı yarar ve esrik zevkler için bir "Egoistler Birliği" olarak örgütlenin—belki "komünler" hatta manastırlar kılığı altında, kimin umurunda. Sürebildiği kadar tadını çıkarın.

Bu planın Amerika’da birkaç yerde üzerinde çalışıldığını kesin olarak biliyorum—ama tabii ki nerede olduğunu söylemeyeceğim.

Bireysel kaçışçılar için bir diğer olası model de göçebe maceracı olabilir. Bütün dünyanın dev bir otoparka ya da sosyal ağa dönüştüğü göz önüne alınırsa, bu seçeneğin hâlâ açık olup olmadığını bilmiyorum ama olabileceğinden şüpheleniyorum. Buradaki püf nokta, turistlerin gitmediği yerlerde seyahat etmek—eğer böyle yerler hâlâ varsa—ve kendini büyüleyici ve tehlikeli durumların içine sokmaktır. Örneğin genç ve sağlıklı olsaydım, yeni havaalanına karşı direniş etrafında büyüyen TAZ’da yer almak için Fransa’da olurdum—ya da Yunanistan’da—ya da Meksika’da—isyanın o dik kafalı ruhunun nerede baş gösterdiği önemli değil. Buradaki sorun elbette finansmandır. (İçi haşhaş doldurulmuş heykeller göndermek artık iyi bir fikir değil.) Macera dolu hayatınızın parasını nasıl ödeyeceksiniz? Aşk bir yolunu bulur. Tahrir Meydanı’nın ya da Zuccotti Parkı’nın ideallerine katılıp katılmamak o kadar da önemli değil—önemli olan sadece orada olmaktır.

3) İntikam. Ben buna Zerdüşt'ün İntikamı diyorum çünkü Nietzsche’nin dediği gibi, intikam ikinci sınıf olabilir ama hiçbir şey değildir de denemez. İnsan, piçleri en azından birkaç anlığına dehşete düşürmenin tatminini yaşayabilir. Eskiden gerçek şiddet yerine "Poetik Terörizm"i savunurdum; fikir, sanatın bir silah olarak kullanılabileceğiydi. Şimdi bundan oldukça şüphe duyuyorum. Ama belki de silahlar bir sanat olarak sallanabilir. Ludditlerin balyozundan attentatın siyah bombasına kadar yıkım; kendi hatırına ya da tamamen estetik nedenlerle, devrim hakkında hiçbir illüzyona kapılmaksızın bir yaratıcılık biçimi olarak hizmet edebilir. Oscar Wilde, acte gratuit ile buluşuyor: Bir umutsuzluk züppeliği (dandyism).

Bu fikirle ilgili beni huzursuz eden şey, post-sol anarko-nihilistlerin eylemi ile post-sağ neo-gelenekselci gericilerin eylemi arasında bir ayrım yapmanın imkansız görünmesidir. Bu açıdan bakıldığında, bir bombanın köktendinci fanatikler tarafından patlatılmasıyla başkası tarafından patlatılması arasında kurbanlar ya da "masum seyirciler" için ne fark ederdi ki? Bir nanoteknoloji laboratuvarını havaya uçurmak—bu neden Nietzscheci bir anarşistin eylemi olabileceği kadar çaresiz bir monarşistin de eylemi olmasın?

Tiqqun’un yakın tarihli bir kitabında (Theory of Bloom), Bloom sendromunun—yani bir illüzyon olarak ilerlemenin—keskin ve adil bir eleştirisi örneği olarak ansızın Nietzsche, René Guénon, Julius Evola gibi isimlerin oluşturduğu takımyıldızla karşılaşmak büyüleyiciydi. Elbette "sağ ve solun ötesinde" duruşunun iki yüzü vardır—biri soldan yaklaşır, diğeri sağdan. Avrupa Yeni Sağı (Alain de Benoist ve çetesi) benzer bir nedenden ötürü (onun önerilerine değil, eleştirisine) Guy Debord’un büyük hayranlarıdır.

Post-sol kesim, moderniteye karşı bir tepki olarak Gelenekselciliği takdir edebildiği gibi, neo-gelenekselciler de Sitüasyonizmi takdir edebilir. Ama bu, post-anarşist anarşistlerin, post-faşist faşistlerle aynı olduğu anlamına gelmez!

  1. yüzyıl sonu Fransa’sında anarşistler ve monarşistler arasında o tuhaf ittifakı doğuran durum geliyor aklıma; örneğin Cercle Proudhon. Bu gerçeküstü kavuşum iki nedenden ötürü gerçekleşmişti: a) Her iki grup da liberal demokrasiden nefret ediyordu ve b) Monarşistlerin parası vardı. Bu evlilik Georges Sorel gibi tuhaf meyveler verdi. Ve Mussolini meşhur kariyerine Bireyci bir anarşist olarak başlamıştı!

Sol ile sağ arasındaki bir başka bağ da bir tür varoluşçuluk olarak analiz edilebilir; burada da kurucu ata Nietzsche’dir sanırım. Solda Gide veya Camus gibi düşünürler vardı. Sağda ise, o aydınlanmış cani Baron Julius Evola, Roma’daki küçük ultra-sağcı gruplarına, Geleneğin ihyası umutsuz bir rüya olsa bile, sırf büyüleyici bir öz-yaratım eylemi olarak Modern Dünyaya saldırmalarını söylerdi. Oluş, özü basar. İnsan nihai sonuçlara hiçbir bağlılık beslememelidir. Tiqqun’un "mükemmel Sürrealist eylem" (bir kalabalığa "masum seyircilere" rastgele tabancayla ateş etmek) savunusu kesinlikle eylem-olarak-umutsuzluğun bu biçiminden pay alır. (Bu arada itiraf etmeliyim ki, Sürrealizmi kucaklamamı—üzülerek söylemeliyim ki—her zaman engelleyen şey bu tür şeyler olmuştur: Fazla acımasız. De Sade’a da hayranlık duymam.)

Elbette bildiğimiz gibi, Gelenekselcilerin sorunu hiçbir zaman yeterince geleneksel olamamalarıydı. Kaybedilmiş bir uygarlığa "hedefleri" olarak geriye dönüp baktılar (din, mistisizm, monarşizm, el sanatları vb.), oysa asıl geleneğin Taş Çağı’nın, kabileciliğin, avcı/toplayıcılığın, animizmin o "ilksel anarşisi"—benim Taş Devri Kurtuluş Cephesi (Neanderthal Liberation Front) dediğim şey—olduğunu anlamalıydılar. Paul Goodman kendi anarşizm türünü tanımlamak için "Neolitik Muhafazakarlık" terimini kullanmıştı—ama "Paleolitik Gericilik" belki de daha uygun olurdu!

Gelenekselci Sağ’ın diğer büyük sorunu, hareketin tüm duygusal tonunun öz-bastırmaya dayanmasıdır. Burada Reichçı kaba bir analiz bile otoriter bedenin hasarlı bir ruhu yansıttığını ve yalnızca anarşinin gerçek öz-gerçekleştirimle bağdaşabileceğini göstermeye yeterlidir.

90’larda ortaya çıkan Avrupa Yeni Sağı hâlâ propagandasını sürdürüyor—ve bu adamlar sadece avam, milliyetçi, şovenist, anti-semitik, homofobik haydutlar değiller; entelektüel ve sanatçılar. Kötü olduklarını düşünüyorum ama bu onları sıkıcı bulduğum anlamına gelmez. Hatta belirli noktalarda haksız olduklarını da söyleyemem. Onlar da nanoteknologlardan nefret ediyor!

1960’larda birkaç bomba patlatmaya çalışmış olsam da (Vietnam’daki savaşa karşı), genel olarak patlamada başarısız olduklarına memnunum (teknoloji hiçbir zaman benim işim olmadı). Bu beni "ahlaki vicdan azabı" çekip çekmeyeceğimi merak etmekten kurtarıyor. Bunun yerine propagandacı yolunu seçtim ve 1984’ten 2004’e kadar anarşist medyada bir aktivist olarak kaldım. Autonomedia yayın kolektifiyle, IWW ile, John Henry Mackay Society (Sol Stirnercılar) ve eski NYC Libertarian Book Club (Emma Goldman’ın yoldaşları tarafından kurulan, bazılarını tanıdığım ve şimdi hepsi ölmüş olan kulüp) ile işbirliği yaptım. 18 yıl boyunca WBAI’de (Pacifica) bir radyo programım vardı. 90’larda tüm Avrupa’da ve Doğu Avrupa’da dersler verdim. Çok güzel vakit geçirdim, teşekkür ederim. Ama anarşizm şimdi, 1984’te göründüğünden ya da George Herriman’ın Krazy Katını okuyarak ilk kez anarşist olduğum 1958’de göründüğünden çok daha uzak görünüyor. Eh, varoluşçu olmak asla özür dilemek zorunda kalmamak demektir.

Son birkaç yılda anarşist çevrelerde Stirner/Nietzsche Bireyciliğine "geri" bir yönelim belirdi—çünkü ne de olsa devrimci anarko-komünizmi ya da sendikalizmi artık kim ciddiye alabilir ki? On yıllardır bu Bireyci pozisyona bağlı kaldığım için (Charles Fourier’ye ve Gustave Landauer gibi bazı "ruhani anarşistlere" duyduğum hayranlıkla dengelenmiş olsa da) bu eğilimi doğal olarak memnuniyet verici buluyorum.

"Yeşil anarşistler" ve Uygarlık Karşıtı Neo-primitivistler (bazıları) yeni bir çekim merkezine, nihilizme doğru kayıyor gibi görünüyor. Neo-nihilizm belki de daha iyi bir etiket olurdu, çünkü bu eğilim, yeni nihilistler eskileri öncüleri olarak ne kadar görseler de, 1890 ile 1912 arasındaki Rus narodniklerinin veya Fransız attentatistlerinin nihilizmini basitçe kopyalamıyor. Onların eleştirilerini paylaşıyorum—aslında bu denemede büyük ölçüde onu yansıttığımı düşünüyorum: Yaratıcı umutsuzluk diyelim buna. Anlamadığım şey ise önerileri—eğer varsa. "Ne Yapmalı?" Lenin onu kendine mal etmeden önce orijinalinde bir nihilist sloganıydı neticede. 1. seçeneğim olan pasif kaçışın bu ajandaya uymayacağını tahmin ediyorum. Aktif Kaçış’a gelince, "-izm" ekini kullanmak sadece bir ideoloji biçimini değil, aynı zamanda bir eylemi de ima eder. Bu düşünce silsilesinin mantıksal sonucu nedir?

Bir animist olarak dünyayı (Uygarlığın dışındaki) özünde duyarlı/hisseden bir yer olarak deneyimliyorum. Tanrı’nın ölümü, Nietzsche’nin Torino’daki o son "çılgın" mektuplarında ima ettiği gibi tanrıların yeniden doğuşu anlamına gelir—yüce tanrı PAN’ın, kaosun, Eros’un, Gaia’nın ve Hesiodos’un deyimiyle Kadim Gece’nin dirilişi—Ontolojik anarşi, Arzu, Yaşamın kendisi ve başkaldırı ile olumsuzlamanın Karanlığı—hepsi bana olması gerektiği kadar gerçek görünüyor.

Hâlâ belirli bir tür ruhani anarşizme bağlıyım—ama bunu bir ortodoksi ve tek tanrıcılık olarak değil, yalnızca bir sapkınlık ve paganizm olarak görüyorum. Dorothy Day’e büyük saygım var—yazıları 60’larda beni etkilemişti—ve bizzat tanıdığım Ivan Illich’e de... Ama günün sonunda anarşizm ile Papa arasındaki o bilişsel çelişkiyle baş edemiyorum! Yine de tek tanrıcılığın yeniden paganlaştırılmasına inanabiliyorum. Bu pagan geleneğine tutunuyorum çünkü evreni "ölü madde" olarak değil, canlı olarak hissediyorum. Yaşam boyu bir psikedelikçi olarak maddenin ve ruhun özdeş olduğunu ve sadece bu gerçeğin bile Teori'nin "arzu" dediği şeyi meşrulaştırdığını düşündüm her zaman.

Bu bakış açısından, "gündelik hayatın devrimi" ifadesi hâlâ bir nebze geçerliliğe sahip görünüyor—en azından ikinci öneri olan Aktif Kaçış veya TAZ açısından. Üçüncü olasılık olan Zerdüşt'ün İntikamı’na gelince—bu, en azından felsefi bir perspektiften, yeni nihilizm için olası bir yol gibi görünüyor. Ancak kişisel olarak bunu savunamadığım için soruyu açık bırakıyorum.

Ama işte—sanırım—yeni nihilizmle hem buluştuğum hem de ayrıştığım nokta burası. Ben de Yırtıcı Kapitalizmin kazandığına ve bu terimin klasik anlamıyla hiçbir devrimin mümkün olmadığına inanıyor gibiyim. Ama bir şekilde kendimi "her şeye karşı" olmaya ikna edemiyorum. Geçici Otonom Bölge içinde, sadece bir an için bile olsa, "otantik yaşam" olasılığı hâlâ devam ediyor gibi görünüyor—ve eğer bu duruş sadece Kaçışçılıktan ibaretse, o halde Houdini olalım. Bireyciliğe yönelik yeni ilgi dalgası, Toplumsal Olanın Ölümüne verilen bariz bir tepkidir. Fakat yeni nihilizm, bireyin ve "benler birliğinin" ya da Nietzscheci özgür ruhların bile ölümünü mü ima ediyor? İyi günlerimde, öyle olmadığını düşünmek hoşuma gidiyor.

İnsan bu üç yoldan hangisini seçerse seçsin (ya da henüz hayal edemediğim başkalarını), bana öyle geliyor ki asıl önemli şey katı bir duyarsızlığa, apatiye çökmemektir. Depresyonu kabul etmek zorunda kalabiliriz, çaresiz öfkeyi kabul etmek zorunda kalabiliriz, devrimci karamsarlığı kabul etmek zorunda kalabiliriz. Ama E.E. Cummings’in (anarşist şair) dediği gibi, yutmayacağımız bazı pislikler var, aksi takdirde varsayılan olarak düşmanın kendisine dönüşürüz. Devam edemem, devam etmeliyim. Birkaç kuş ve çiçek hâlâ varlığını korurken, gül goncalarını, hatta bencilce zevklerinizi besleyin. Belki aşk bile imkansız olmayabilir...

Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey)

u/Deriveee — 4 days ago

Şehirciliğe Karşı

Bir uzmanın —Chombart de Lauwe’un— vardığı hüküm, somut gözlemlere dayanarak gösteriyor ki: Planlamacıların önümüze koyduğu reçeteler kimi zaman iç sıkıntılarına ve isyanlara yol açmaktadır. Oysa insanların gerçek davranışları ve hepsinden öte bu davranışların ardındaki asıl saikler biraz olsun bilinseydi, bu patlamaların önüne bir nebze geçilebilirdi.

Şehirciliğin Şanı ve Sefaleti. Şehir plancısını şüpheci bir edayla şöyle bir koklamaya kalkıştığımızda, böylesi bir edepsizlik ve kural tanımazlık karşısında ne yapılması gerekiyorsa o yapıldı: Herkes kaşlarını çatıp yüzünü çevirdi. Burada halkın hükmünü yargılamak değil derdimiz; nitekim halk aynı patavatsızlıkla kararını çoktan kesmişti: Belçika’da «Mimarlık türü!» demek, öteden beri ne demek istendiğini gayet açık anlatır. Fakat mademki bir uzman çıkıp avamın safına geçiyor ve kendisi de plancıyı koklamaya başlıyor, desene kurtuldu memleket! Böylece şehirci; huzursuzluk ve isyan kışkırtmaktan, adeta sıradan bir provokatör gibi insanları kışkırtmaktan resmen suçlu bulunmuştur. Devlet ricalinin derhal harekete geçmesi beklenir; zira görevi yangını söndürmek olanların bizzat isyan ocaklarını beslemesi akıl alacak iş değildir. Ortada ancak bir harp divanının çözeceği, sosyal barışa kastetmiş bir suç vardır. Yargının kendi evlatlarını kıyasıya cezalandırdığını görebilecek miyiz dersiniz? Yoksa bu uzman, günün sonunda kurnaz bir şehirci plancıdan başkası değil midir?

Eğer plancı, ruhsal dengelerini gözetip barındırmak istediği insanların davranışsal saiklerini kavrayamıyorsa, şehirciliği vakit kaybetmeden kriminoloji enstitüsüne bağlamalı (provokatörleri enselemek ve herkesin hiyerarşideki yerinde uslu uslu oturmasını sağlamak için); yok eğer bunu gerçekten kavrayabiliyorsa, bu kez de cezai bastırma bilimi varlık nedenini yitirir, tabela değiştirir: Artık makineli tüfeklerin o nezaketsizliğine başvurmadan, tek başına şehircilik yerleşik düzeni korumaya yetecektir. İnsanın betona dönüştürülmesi... Teknokratlar için ne enfes bir rüya, ne tatlı bir kâbus! İsterse bu uğurda ellerinde kalan son Üst Sinirsel Faaliyet kırıntılarını da yitirsinler, yeter ki iktidarın ve betonun sertliğinde donup kalsınlar.

Naziler çağdaş şehircileri tanımış olsalardı, toplama kamplarını toplu konutlara dönüştürürlerdi. Fakat bu çözüm Bay Chombart de Lauwe’a fazla acımasız görünmektedir. İdeal şehircilik; herkesi huzursuzluğa ya da isyana sürüklemeden, "insan sorununun nihai çözümüne" doğru usulca sevk etmelidir.

Şehircilik, bir kâbusun ete kemiğe bürünmüş en kusursuz halidir. Littré sözlüğüne bakılırsa kâbus: «şiddetli bir kaygının ardından kan ter içinde uyanmayla son bulan durum». Fakat kime karşı uyanış? Bizi bu uyuşukluğa gömene dek tıka basa doyuran kim? Eichmann’ı idam etmek ne kadar abes ise şehircileri asmak da o kadar abes olurdu. Poligonun ortasındayken hedeflere kurşun sıkmaktır bu!

Planlama dedikleri o büyük söz... Kimilerine göre de kaba bir laf. Uzmanlar ekonomik planlamadan, planlı şehircilikten dem vurur; ardından birbirini anlayan bir edayla göz kırparlar ve oyun iyi oynandığı sürece herkes alkış tutar. Gösterinin zirvesi ise mutluluğun planlanmasıdır. İstatistikçiler araştırmalarını çoktan başlatmıştır; somut deneyler ekran başındakilerin yoğunluğunu ölçer. Bütün mesele, coğrafyayı onların etrafında düzenlemek, onlar için inşa etmek ve gözleriyle kulaklarından zerk edilen kaygılardan onları alıkoymamaktır. Çizgi roman korsanlarının şu vecizesindeki öngörüyle herkese huzurlu bir yaşam ve denge vaat edilir: «Ölüler konuşmaz». Şehircilik ve medya, hem kapitalist hem de «anti-kapitalist» toplumlarda birbirini tamamlar; ikisi de sessizliği örgütler.

Barınmak, şehirciliğin «Coca-Cola içiniz» sloganıdır. İçme ihtiyacının yerini Coca-Cola içme zorunluluğu alır. Kiesler’in dediği gibi barınmak, her yerde evinde olmaktır; fakat böyle peygamberane bir gerçek kimseyi sarsmaz, ilerleyen soğuğa karşı bir boyun bağı gibidir —ilmeğe dönme ihtimali taşısa bile. Bizler barınmıyoruz, içimizde barınılıyor; yola çıkılması gereken asıl nokta burasıdır.

Bir halkla ilişkiler masalı olarak ideal şehircilik, çatışmasız bir sosyal hiyerarşinin mekâna nakşedilmesidir. Yollar, çimler, doğal çiçekler ve yapay ormanlar tabiiyetin çarklarını yağlar, köleliği sevimli kılar. Yves Touraine’in bir bilimkurgu romanında Devlet, emekli işçilere elektronik bir mastürbatör sunar; böylece hem ekonomi hem de mutluluk payını alır.

Chombart de Lauwe, fiyakalı bir şehirciliğin şart olduğunu iddia eder. Bize sunduğu bu tablo, prestiji ancak bir poligon alanında sağlayabilen Haussmann’ı bile sevimli bir folklor ögesine dönüştürür. Bu kez mesele, gündelik yaşamın sahnelenmesini örgütlemek, herkesin kapitalist toplumun kendisine yüklediği role uygun çerçevede yaşamasına izin vermek; onu kendi yabancılaşmasının gölgesinde kendini tanıdığı yanılsamasına sürükleyerek, tıpkı kör bir insan gibi eğitip daha da yalnızlaştırmaktır.

Mekânın kapitalist eğitimi, insanın gölgesini yitirdiği, kendisi olmayan şeylerde kendini aramaktan büsbütün kaybolduğu bir mekândaki terbiye tarzıdır. Tüm profesörler ve tescilli cehalet tacirleri için ne kararlı bir ibret vesikası!

Bir kentin krokisi, sokakları, duvarları, mahalleleri garip bir koşullanmanın simgeleridir. Bu simgeler arasında bize ait ne bulabiliriz? Belki birkaç grafiti, ret sözcükleri ya da alelacele kazınmış yasak jestler... Bunların değeri akademisyenlerin gözüne ancak Pompeii’nin duvarlarında, fosilleşmiş bir kentte görünür. Oysa bizim kentlerimiz çok daha fazla fosilleşmiştir. Oysa biz, tanıdık bir coğrafyada, her günün dostları gibi canlı simgelerin arasında yaşamak istiyoruz. Devrim, herkese ait olan canlı simgelerin kesintisiz yaratımı olacaktır.

Şehircilikle ilgili her şeyde katlanılmaz bir kasvet vardır. İnşa etmek fiili, diğer tüm sözcüklerin suyun yüzünde kaldığı o denizde dip çekip kaybolur. Bürokratik uygarlığın yayıldığı her yerde, bireysel inşa etme arzusu resmi olarak engellenmiş ve yetkili iktidar organlarınca devralınmıştır; öyle ki inşa etme içgüdüsü bir suç gibi sökülüp atılmış, yalnızca çocuklarda, ilkellerde (idari terminolojideki adıyla sorumsuzlarda) ve yaşamlarını değiştiremedikleri için barakalarını yıkıp yıkıp yeniden kuranlarda hayatta kalabilmiştir.

İç rahatlatma sanatı... Şehircilik bunu en saf haliyle icra etmek niyetindedir: Zihinlerin denetimini tamamen eline almak üzere olan bir iktidarın son nezaketi.

Tanrı ve Kent: Soyut ve var olmayan hiçbir güç, Şehircilik kadar Tanrı’nın ölümüyle boşalan kapıcı kadrosuna aday olamazdı. Şehircilik; her yerde hazır bulunması, sonsuz iyiliği ve belki bir gün ulaşacağı egemen gücüyle, iktidarın sadakatinden şüphe duyulmasaydı Kilise’yi bile korkutabilirdi. Fakat korkacak bir şey yok; zira Kilise, iktidardan çok önce zaten bir «şehircilik» idi; laik bir Aziz Augustinus’tan neden korksun ki?

«Barınmak» sözcüğünün içine, ellerinden son yargılanma umudu bile alınmış binlerce insanı istifleyip yaşatmakta hayranlık uyandırıcı bir yan vardır. Bu anlamda, insanlık dışı olanı taçlandırır bu hayranlık.

Özel yaşamı sanayileştirmek: «Hayatınızı bir ticarethaneye dönüştürün», yeni slogan bu olacaktır. Herkese kendi yaşam alanını yönetilmesi gereken küçük bir fabrika, ikame makineleri, fiyaka üretimi, duvarlar ve mobilyalardan oluşan sabit sermayesiyle minyatür bir işletme gibi örgütlemeyi önermek; gerçek ve büyük bir fabrikası olan beylerin kaygılarını meşrulaştırmanın en kestirme yolu değil midir?

Ufku tek tipleştirmek: Düzenlenmiş duvarlar ve yapay yeşil alanlar, hayale ve düşünceye yeni sınırlar çizer; nitekim nerede bittiğini bilmek, çölü bile şiirselleştirmektir.

Yeni kentler, geleneksel kentleri kendilerini ezen iktidarla karşı karşıya getiren o tarihi mücadelelerin izlerini bile silecektir. Gündelik yaşamın bir tarihi olduğu gerçeğini hafızalardan söküp atmak ve "katılım" miti uğruna yaşanmış olanın biricikliğini yok etmek; şehirciler zihinlerini tıkayan o aşırı ciddiyeti bir an bir kenara bıraksalardı, hedeflerini tam da bu sözlerle ifade ederlerdi. Ciddiyet perdesi kalktığında gökyüzü aydınlanır, her şey netleşir. Mizahçılar iyi bilir: Düşmanı atom bombasıyla yok etmek, kendini daha uzun ve acılı bir ölüme mahkûm etmektir. Şehircilerin tasarladıkları bu suikastın aslında kendi intiharları olduğunu anlamaları için daha ne kadar onlarla dalga geçmemiz gerekecek?

Mezarlıklar, var olan en doğal yeşil alanlardır; geleceğin kentlerine uyum sağlayabilecek tek alanlar, yitirilmiş son cennetler olarak...

Solcu inşaatçı "Maliyetler inşa etme arzusuna engel olmamalı" diye feryat ediyor. Huzur içinde uyusun; inşa etme arzusu tamamen yok olduğunda bu talebi zaten gerçekleşmiş olacak.

Fransa’da inşaatı bir lego/mekano oyununa dönüştüren teknikler gelişti (J.-E. Havel). Duruma en iyimser açıdan baksak bile, bir self-servis restoran, çatalın yemeye yaradığı anlamda, sadece "hizmet edilen" bir yerden ibarettir.

Makyavelizm ile betonarmeyi harmanlayan şehirciliğin vicdanı rahattır. Polisiye nezaketlerin hüküm sürdüğü bir döneme giriyoruz: Onuruyla köleleştirmek.

Güven içinde inşa etmek: Cam cephelerin şeffaflığı bile sahte iletişimi gizleyemez; kamusal alanların atmosferi bile bireysel vicdanların çaresizliğini ve yalnızlığını ifşa eder; mekânın telaşlı doluluğu bile ölü zamanlarla ölçülür.

Gerçekçi bir şehircilik projesi: Piranesi’nin merdivenleri yerine asansörler koymak, mezarları gökdelenlere dönüştürmek, kanalizasyon kenarlarına çınarlar dikmek, çöp kutularını oturma odası gibi düzenlemek, gecekonduları üst üste yığmak ve tüm kentleri müze formunda inşa etmek; her şeyden, hatta hiçbir şeyden faydalanmak.

El altındaki yabancılaşma: Şehircilik yabancılaşmayı dokunulabilir kılar. Açlık çeken proloterler yabancılaşmayı hayvanların acısıyla yaşardı; biz ise nesnelerin kör acısıyla yaşayacağız. El yordamıyla başka biri olduğunu hissetmek...

Dürüst ve öngörülü şehirciler, sütun azizlerinin cesaretine sahip. Onların özlemlerini haklı çıkarmak için hayatımızı bir çöle mi dönüştüreceğiz?

Felsefi inancın muhafızları yaklaşık yirmi yıl önce bir işçi sınıfının varlığını keşfetti. Sosyologların işçi sınıfının artık yok olduğunu ilan ettiği bir sırada şehirciler, ne filozofları ne sosyologları beklemeden sakini (l'habitant) icat ettiler. Proletaryanın yeni boyutlarını ilk kavrayanlar arasında yer alma şerefini onlara teslim etmek gerekir. En esnek disiplin yöntemleriyle toplumun neredeyse tamamını daha az vahşi ama daha radikal bir proletarlaşmaya yönlendirmeyi bildikleri için son derece somut ve tutarlı bir tanımdır bu.

Harabe inşaatçılarına uyarı: Şehircilerin ardılları, gecekonduların ve sefil konutların son mağara sakinleri olacaktır. Onlar inşa etmeyi bilecektir. Yatak-kentlerin ayrıcalıklı sakinleri ise ancak yıkmayı bilecektir. Böyle bir karşılaşmadan çok şey beklemeli: Devrim tam da bu karşılaşmadır.

Kutsal olan değersizleşerek gizeme dönüştü: Şehircilik, Büyük Mimar’ın nihai çöküşüdür.

Teknolojik kibirlerin ardında, tartışılmaz kabul edilen vahyedilmiş bir gerçek gizlenir: «Barınmak» gerekir. Sokaktaki adam böyle bir gerçeğin ne anlama geldiğini gayet iyi bilir. Barınma yasağının kendisini yaşamak zorunda bıraktığı çöp kutularının arasında, kendi hayatını inşa etmek ile yuvasını inşa etmenin, tek gerçeklik düzlemi olan pratikte aynı şey olduğunu herkesten iyi tartar. Fakat medeni dünyamızın onu sürüklediği tecrit, bu tecrübeyi öyle çaresiz kılar ki, tescilli mimar buradan kendini haklı çıkarma bahanesi bulabilirdi —iktidarın kendisini desteklemeyi bıraktığı gibi absürt bir varsayımı kabul etsek bile.

Güya işçi sınıfı artık yokmuş. Eski proleterler artık eskiden azınlığa ayrılan konfora erişebiliyormuş; bu bayat şarkıyı biliyoruz. Oysa yaşanan şey, artan miktardaki konforun onların ihtiyaçlarına nüfuz etmesi ve onlarda tüketim kaşıntısı yaratması değil midir? Öyle ki konforun bu şekilde örgütlenmesi, temas ettiği herkesi salgın gibi proletarlaştırmaktadır. Bu süreç, soyut bir düzenin rahipleri olan yönetici bürokratlar eliyle yürütülür; onların tek ayrıcalığı ise er ya da geç gettolarla çevrili bir idare merkezinde hüküm sürmek olacaktır. Son insan, bir örümceğin ağının ortasında açlıktan ölmesi gibi, can sıkıntısından ölecektir.

Betonarme hümanistleri "Acele inşa etmeliyiz, barındırılacak çok insan var" diyor. Generaller ise "Hiç vakit kaybetmeden siper kazmalıyız, kurtarılacak bir vatan var" diyor. Birincileri alkışlayıp ikincilerle alay etmek adil midir? Füze ve şartlandırma çağında generallerin şakası yine de sevimli kalır. Fakat aynı bahaneyle gökyüzüne siperler dikmek!

Raoul VANEIGEM

Birleşik Şehircilik Bürosu Temel Manifestosu

1. ŞEHİRCİLİĞİN HİÇLİĞİ VE GÖSTERİNİN HİÇLİĞİ

Şehircilik diye bir şey yoktur: O sadece Marx’ın kastettiği anlamda kof bir «ideoloji»dir. Mimarlık ise Coca-Cola gibi somut olarak vardır: İdeolojiyle ambalajlanmış ancak gerçek olan, sahte bir ihtiyacı sahte bir şekilde tatmin eden bir üretimdir. Şehircilik ise Coca-Cola’nın etrafındaki reklam vitrinine benzetilebilir; yani katıksız bir gösteri ideolojisidir. Tüm toplumsal yaşamı gösteriye dönüştüren modern kapitalizm, bize kendi yabancılaşmamızın gösterisinden başka bir şey sunamaz. Onun şehircilik hayali, bu anlayışın başyapıtıdır.

2. KOŞULLANDIRMA VE SAHTE KATILIM OLARAK KENTSEL PLANLAMA

Kentsel çevrenin gelişimi, mekânın kapitalist terbiyesidir. Başka imkânları boğarak, olası olanın belirli bir biçimde somutlaştırılmasıdır. Tıpkı bozunma sürecini izlediği estetik gibi, şehircilik de kriminolojinin ihmal edilmiş bir dalı olarak görülebilir. Ancak şehirciliği basit mimari düzeyden ayıran şey, bürokratik koşullandırma üretimine halkın rızasını ve bireysel katılımını şart koşmasıdır.

Tüm bunlar bir "yararlılık" şantajıyla kabul ettirilir. Bu yararlılığın, düzenin yeniden tahkim edilmesine hizmet ettiği gizlenir. Modern kapitalizm; televizyonu "haber ve eğlence gereklidir" diyerek yutturduğu gibi, insanları da "bir çatı gereklidir" argümanıyla her türlü eleştiriden vazgeçirir. Oysa bu haberlerin, bu eğlencenin ya da bu barınma biçiminin insanlar için değil, insanlara rağmen ve insanlara karşı kurgulandığı gerçeği gözlerden kaçırılır.

Bütün kentsel planlama, ancak bir toplumun reklam ve propaganda alanı; yani katılımın imkânsız olduğu bir düzene katılım sağlama organizasyonu olarak anlaşılabilir.

3. DOLAŞIM: KENTSEL PLANLAMANIN NİHAİ AŞAMASI

Dolaşım, herkesin tecrit edilmesinin örgütlenmesidir. Modern kentlerin temel sorunu olmasının nedeni budur. Dolaşım, karşılaşmanın zıttıdır; karşılaşmalar ve her türlü gerçek katılım için gereken enerjinin emilmesidir. İmkânsız hale gelen katılım, gösteri formunda telafi edilir. Gösteri; konutta ve ulaşımda (konutun ve kişisel aracın statü simgesine dönüşmesinde) somutlaşır. Nitekim insan bir kentin mahallesinde değil, iktidarın bünyesinde barınır; hiyerarşinin belirli bir basamağında ikamet eder. Bu hiyerarşinin zirvesindekilerin statüsü, dolaşım hızıyla ölçülür. İktidar; her gün giderek artan ve birbirine uzak mekânlarda (iş yemekleri vb.) bulunma zorunluluğuyla görünür olur. Modern üst düzey yönetici, tek bir gün içinde üç farklı başkentte bulunabilen insandır.

4. KENTSEL GÖSTERİ KARŞISINDA MESAFELENME

Kitleleri entegre etmeyi hedefleyen gösteri bütünlüğü, kentin düzenlenmesinde olduğu kadar kesintisiz enformasyon ağında da kendini gösterir. Bu, mevcut yaşam koşullarını koruyan sarsılmaz bir çerçevedir. İlk görevimiz, insanların bu çevreyle ve sunulan model davranışlarla özdeşleşmesini engellemektir. Bu da insanın kendi faaliyetine ayrılmış ilk alanlarda özgürce kendini tanımasıyla mümkündür. İnsanlar kentlerin bu şeyleşmiş dönemine bir süre daha katlanmak zorunda kalabilir; ancak buna karşı takındıkları tutum derhal değiştirilebilir. Doğu’da ve Batı’da yükselen o aydınlık ve renkli kreş kılıklı yeni yatak-kentlere karşı güvensizlik yaygınlaştırılmalıdır. Kentsel çevrenin bilinçli inşası sorusu, ancak bu uyanışla sorulabilir.

5. BÖLÜNEMEZ BİR ÖZGÜRLÜK

Mevcut kent planlamasının en büyük başarısı, "birleşik şehircilik" (urbanisme unitaire) adını verdiğimiz imkânı unutturmuş olmasıdır. Yani kentlerin ve kentlilerin manipüle edilmesine karşı, gündelik yaşamın gerilimlerinden beslenen canlı bir eleştirinin varlığını unutturmuştur. Canlı eleştiri; deneysel bir yaşamın temellerini atmak, kendi yaşamının yaratıcısı olan insanların kendi amaçlarına göre donatılmış alanlarda bir araya gelmesi demektir. Bu alanlar toplumdan yalıtılmış "boş zaman" bölgelerine dönüştürülemez. Hiçbir mekân ya da zaman dilimi toplumdan tamamen soyutlanamaz. Nitekim egemen toplum, tatil beldeleri üzerinde bile baskı kurar. Sitüasyonist üslerde ise bu baskı tersine işleyecek; bu alanlar gündelik yaşamın bütünsel istilası için birer köprübaşı olacaktır. Birleşik şehircilik uzmanlaşmış bir disiplin değildir; şehirciliği ayrı bir uzmanlık alanı olarak kabul etmek, şehircilik yalanını ve yaşamın genelindeki yalanı baştan kabullenmektir.

Şehircilik bize mutluluk vaat eder. Dolayısıyla şehircilik bu vaat üzerinden yargılanacaktır. Sanatsal ve bilimsel teşhir araçlarının ortak kullanımı, mevcut koşullandırılmanın eksiksiz bir ifşasına yol açmalıdır.

6. KARAYA ÇIKIŞ

Bütün mekân; mekânın en temel kurallarını (hukukun da ötesinde: geometriyi) kendi çıkarına göre ehlileştirmiş olan düşman tarafından işgal edilmiştir. Otantik şehirciliğin doğuş anı, belirli bölgelerde bu işgali boşa çıkarmak, bir boşluk yaratmak olacaktır. İnşa dediğimiz süreç orada başlar. Bu durum, modern fiziğin «pozitif delik» kavramıyla anlaşılabilir. Özgürlüğü somutlaştırmak; her şeyden önce ehlileştirilmiş bu gezegenin yüzeyinden birkaç parçayı çekip almaktır.

7. SAPTIRMANIN İŞIĞI (DÉTOURNEMENT)

Birleşik şehircilik kuramının ilk pratik egzersizi, şehirciliğin bütün teorik yalanlarını saptırarak yabancılaşmayı kıracak bir amaca yöneltmektir. Koşullandırma ozanlarının ürettiği destanlara karşı uyanık olmalı, onların ritmini tersine çevirmeliyiz.

8. DİYALOĞUN KOŞULLARI

Fonksiyonel olan, pratik olandır. Pratik olan ise yalnızca temel sorunumuzun çözümüdür: Yani kendimizi gerçekleştirmemiz ve tecrit sisteminden kopmamızdır. Yararlı ve kullanışlı olan yalnızca budur; geriye kalan her şey pratiğin değersiz sapmaları ve mistifikasyonudur.

9. HAMMADDE VE DÖNÜŞÜM

Mevcut koşullanmanın Sitüasyonistler tarafından yıkılması, aynı zamanda yeni durumların inşasıdır. Bu, donmuş gündelik yaşamın içinde biriken tükenmez enerjilerin serbest bırakılmasıdır. Yalanın bir jeolojisi gibi karşımıza çıkan mevcut kent planlaması, birleşik şehircilikle birlikte özgürlük koşullarını savunma tekniğine dönüşecektir; bireyler kendi tarihlerini özgürce inşa etmeye başladığı an bu dönüşüm gerçekleşecektir.

10. KOŞULLANMANIN TARİH ÖNCESİNİN SONU

Biz koşullanma öncesi bir döneme dönmeyi savunmuyoruz; aksine koşullanmanın ötesine geçmeyi hedefliyoruz. Gündelik yaşamın devrimi gerçekleşmeden icra edilemeyecek bir mimarlık ve şehircilik tasarladık: Yani koşullanmanın tüm insanlarca sahiplenilmesi, sonsuzca zenginleştirilmesi ve nihai anlamına kavuşturulması.

Attila KOTÁNYI & Raoul VANEIGEM

reddit.com
u/Deriveee — 5 days ago

Post-Anarşist Anarşi

Ontolojik Anarşi Cemiyeti meclis kurmuş: Siyah sarıklar, ışıldayan cübbeler... Şiraz halılarına serilip acı kahvelerini yudumluyor, uzun çubuklarını ve sibsilerini tüttürüyorlar. Soru şu: Özellikle Kaliforniya taraflarında anarşizmden yaşanan bu firar ve ilticakır kopuş dalgasına ne diyeceğiz? Lanetleyecek miyiz, hoş mu karşılayacağız? Bunları aforoz edip fırlatmalı mı, yoksa öncü birlik diye alkışlamalı mı? Gnostik bir elit mi bunlar, yoksa bayağı hain mi?

İşin aslı, bu firarilere ve anarşizme getirdikleri eleştirilere içten bir sempati duyuyoruz. Sinbad’ın sırtına yapışan o Korkunç İhtiyar gibi, anarşizm de omuzlarında sihirle sabitlenmiş bir Şehit Cesediyle sendeleyip duruyor; başarısızlık mirasının ve devrimci mazoşizmin musallat olduğu, kayıp tarihin durgun bir bataklığı...

Trajik Geçmiş ile İmkânsız Gelecek arasında sıkışan anarşizmde "Şimdi" yok. Sanki tam da burada ve şu anda kendine "Hakiki arzularım neler?" ve "Çok geç olmadan ne yapabilirim?" diye sormaktan korkuyor. Karşınıza dikilip gözlerini üzerinize diken bir büyücü düşünün; hiddetle gürlüyor: "Nedir senin Hakiki Arzun?" Ne yaparsınız? Kem küm edip ideolojik ezberlere mi sığınırsınız? Yoksa hem Düşleme hem Cüret Etme gücüne, yani hem Hayal Gücüne hem İradeye sahip misiniz — yoksa iktidarsız bir fantezinin oyuncağı mısınız sadece?

Aynaya bakın ve deneyin... (çünkü taktığınız maskelerden biri de bir büyücünün yüzüdür)...

Bugün anarşist "hareket" dediğin şeyde Siyahlar, Hispanikler, Yerliler ya da çocuklar neredeyse hiç yok. Oysa teoride, otorite karşıtı bir isyandan en çok kazanacak olanlar tam da bu ezilen kesimlerdir. Anarşizm, gerçekten mahrum bırakılmış insanların hakiki arzularını doyurabilecek somut bir hat sunamıyor olabilir mi?

Eğer öyleyse bu çöküş, anarşizmin sadece yoksullar nezdindeki albenisizliğini değil, kendi saflarındaki huzursuzluğu ve firarları da açıklar. Mitingler, pankart hatları ve 19. yüzyıl klasiklerinin tekrar basımları bir araya gelince ortaya cüretkâr bir öz-özgürleşme komplosu çıkmıyor. Bu hareket küçülmek istemiyorsa, bünyesindeki çürük odunları ateşe atıp riskli fikirleri kucaklamak zorunda.

Potansiyel ortada. Günün birinde muazzam bir Amerikalı kütlesi, kendilerine gerici, sıkıcı, histerik ve yapay aromalı bir çöpün boca edildiğini fark edecek. Dev bir böğürme ve kusma korosu... AVM’leri talan eden, cam çerçeve indiren öfkeli kalabalıklar... Siyah Sancak bu öfkeye bir odak sunabilir; onu Hayal Gücünün İsyanına dönüştürebilir. Mücadeleyi 68’de Situasyonistlerin, 70’lerde Autonomia’nın bıraktığı yerden alıp bir adım öteye taşıyabiliriz. Zamanımızda bir isyan patlatabiliriz; böylece sırf bir mevsimlik, kısa bir Korsan Ütopya, zaman-mekân dokusunda bükülmüş özerk bir bölge uğruna bile olsa Hakiki Arzularımızı yaşayabiliriz.

A.O.A. bu "hareketle" bağını sürdürüyorsa, bunu sadece kaybedilmiş davalara duyduğu romantik sevdadan yapmıyor. Bütün "siyasi sistemler" içinde anarşizm (bütün kusurlarına rağmen ve tam da ne siyasi ne de bir sistem olduğu için), gerçeklik ve varlık kavrayışımıza en yakın duranıdır. Kaçaklara gelince... Eleştirilerine katılıyoruz ama ortaya güçlü bir alternatif koyamadıklarını da görüyoruz. Bu yüzden şimdilik anarşizmi içeriden değiştirmeye odaklanıyoruz.

İşte programımız, yoldaşlar:

  • Psikolojik ırkçılığın, açık ayrımcılığın yerini alarak toplumun en iğrenç veçhesi haline geldiğini kavrayarak işe başlamak. Başka kültürlerle —özellikle birlikte yaşadıklarımızla— imgesel ve duyuşsal bir bağ kurmak.
  • Her türlü ideolojik saflık budalalığını terk etmek. Bob Black’in deyimiyle "3. Tip" anarşizmi kucaklamak: Ne kolektivist ne bireyci. Tapınağı kof putlardan temizlemek; Korkunç İhtiyarlardan, türbelerden ve şehitlik edebiyatından kurtulmak.
  • Çocukların köleleştirilmesine ve Eğitim kurumuna radikal, icabında sert saldırıları da içeren İş-Karşıtı veya "Sıfır-İş" hattını hayati saymak.
  • Eski propaganda taktiklerini bırakıp yerli bir samizdat (yeraltı) yayın ağı kurmak. Radikal zihinsel dönüşümün taşıyıcısı olarak pornografiyi ve popüler kültürü kullanmak.
  • Müzikteki 2/4’lük ve 4/4’lük ritim diktatörlüğü yıkılmalıdır. Zır deli ama yaşamı kutsayan, ritmik olarak incelikli ve vurucu yeni bir müziğe ihtiyacımız var — hem de hemen şimdi.
  • Anarşizm, misyoner materyalizmden ve 19. yüzyılın o kaba, sığ bilimciliğinden kendini kurtarmalıdır. "Yüksek bilinç durumları" papazların uydurduğu masallar değildir. Doğu, okült ve kabile kültürleri; hakiki anarşist usule uygun olarak "kamulaştırılabilecek" tekniklere sahiptir. Yüksek bilinç durumları olmadan anarşizm kurur, sızlanan bir sefalete dönüşür. New Age zırvalarından arınmış; kaçınılmaz olarak sapkın, ruhban karşıtı, yeni bilinç teknolojilerine aç — şamanizmin demokratikleştiği, esrimiş ve dingin bir "mistik anarşizme" ihtiyacımız var.
  • Cinsellik kuşatma altında: Sağcılar bodoslama saldırıyor, avangard-sahte "post-cinsellik" modası daha örtük vuruyor, medyadaki Gösteri ise cinselliği ehlileştirip emerek satıyor. Cinsel-Politik (SexPol) bilincimizi şahlandırma vakti: Vebaya ve karamsarlığa rağmen polimorfik erosu patlatmak, duyuları yüceltmek, bir haz doktrini inşa etmek... Dünya nefretini ve utancı çöpe atın.
  • Solculuğun köhne bagajını bırakıp yeni taktikler denemek. Radikal ağların pratik ve kişisel faydalarını öne çıkarmak. Devrimci şiddet için zaman uygun görünmeyebilir ama biraz sabotaj ve imgesel bozgunculuk her zaman iş yapar. Komplo kurun, plan yapın; sızlanmayı bırakın. Özellikle Sanat Dünyası okkalı bir "Şiirsel Terörizm"i hak ediyor.
  • Post-endüstriyel çağın mekânsızlaşması bazı kolaylıklar getirse de (bilgisayar ağları gibi), bir tür tahakküme de dönüşüyor (evsizlik, soylulaştırma, kişiliksiz mimari, doğanın kazınması...). 60’ların komünleri bundan kaçmaya çalıştı ama çuvalladı. Toprak meselesi yakamızı bırakmıyor. Mekânı, otoritenin kontrol mekanizmalarından nasıl sökeceğiz? Devlet denilen bölgesel çeteler bütün haritayı parselledi. Bize özerkliğin haritacılığını kim icat edecek; arzularımızı da içine alan bir haritayı kim çizecek?

Anarşizm kavramı en nihayetinde anarşiyi imler — anarşi ise kaostur. Kaos, kesintisiz yaratımın ilkesidir... Ve Kaos halen ölmedi.

— A.O.A. Genel Kurulu

1987 MART, NYC

reddit.com
u/Deriveee — 5 days ago