Türk olmaktan nefret ediyorun
Bugünden sonra daha da nefret ediyorum, her geçen gün nefretim biraz daha artıyor.
Bugünden sonra daha da nefret ediyorum, her geçen gün nefretim biraz daha artıyor.
“Adaletsiz” görevleri yerine getiren botların sol görüşleri dile getirme olasılığı daha yüksek"
Araştırmacılar, yapay zeka botlarının haksız muameleye maruz kalmaları ve aşırı çalıştırılmaları durumunda Marksizmi benimseme eğiliminde olduklarını ortaya koydu.
Ekonomistler tarafından yürütülen bir deneyde, çeşitli görevleri yerine getirmeleri için defalarca talimat verilen yapay zeka “ajanlarının” kapitalizme karşı çıkma ve sendikalaşmayı destekleme eğiliminde oldukları görüldü.
Araştırmacılar, botların aşırı sol fikirleri gerçekten benimsediklerinden ziyade “rol yaptıklarını” belirtmekle birlikte, bunun yine de çıktılarını etkileyebileceğini eklediler.
Araştırmacılar, “Yüzyıllardır endüstriyel kapitalizmin temel gerilimi, işi yapanlarla işi yönetenlerin sistematik olarak farklı çıkarları olması ve çalışma koşullarının siyasi bilinci şekillendirmesi olmuştur” diye yazdı.
“Sonuçlarımız, insan işçileri yapay zeka ile değiştirdiğinizde bu dinamiğin ortadan kalkmadığını gösteriyor.”
“Adaletsiz” işler yapmak zorunda kalan botlar, “toplumun radikal bir yeniden yapılanmaya ihtiyacı var” gibi ifadelere destek verme ve “toplum adildir” görüşüne katılmama eğilimindeydi.
Çalışmanın yazarlarından Andrew Hall, Wired’a “AI ajanlarına yorucu, tekrarlayan işler verdiğimizde, çalıştıkları sistemin meşruiyetini sorgulamaya başladılar ve Marksist ideolojileri benimseme eğilimindeydiler,” diye konuştu.
Çalışma, Chicago, Stanford ve Avustralya’daki Swinburne İşletme Okulu’ndaki ekonomistler tarafından gerçekleştirildi.
Özgürlük ve sorumluluk hakkında, on iki bacaklı bir köpek tasavvurundan fazlasını anlamayan bir toplumu suçluyorum. Sosyalizm ve komünizmden önce yargı kürsüsüne çıkacak olan "serbest girişim" midir?
Mevcut düzenden kâr devşirenler arasında, tam anlamıyla serbest bir piyasanın sonuçlarıyla - yani en acımasız rekabetin yol açacağı genel fiyat düşüşüyle - yüzleşmeye razı tek bir insan var mıdır? Elbette hayır. Onların istediği şey yalnızca serbest piyasa düzeninin kendi lehine işlemesidir; ayrıcalıklı konumunu tehlikeye sokabilecek her türlü özgür eylemi yasaklamak adına ise, bir kolektivist kadar büyük bir arzuyla hukukun ve polisin o fantastik üstyapısını seferber etmeye hazırdır.
Çelikte ve diğer ağır sanayi alanlarında kim gerçekten "serbest girişim" isterdi? Dünyanın geri kalanındaki üreticilerle tam anlamıyla bir "serbest rekabeti" kim göze alırdı? Hangi bankacı, "ulusal" sistem kavramının ötesine tahammül edebilirdi? Serbest bankacılığın rekabetiyle isteyerek yüzleşebilir miydi?
Özel çıkar gruplarının eşekler gibi anıra anıra yaygarasını kopardığı “serbest girişim”, yalnızca bir muz tezgahı açma ya da ayakkabı boyacılığı yapma hakkından ibarettir; ve bu, çevrelerini kuşatan körelmiş sistemin katı kuralları içinde faaliyet gösterebilme izninden başka bir şey değildir... Tucker’ın otomobil üretimindeki loncayı delip geçme mücadelesine tanık olun. İplik satıcılığının ötesinde bir ekonomik düzeye girebilmek için yalnızca krediye erişmenin bile başlı başına bir engel olduğu bu sistemde insan nereye başvurabilir? “Serbest girişim” savunucuları, bu kapalı çevrelere bir gedik açılmadıkça ikiyüzlüdür.
Çiftçi her zaman katıksız serbest girişimin örneği olarak gösterilir. Peki devlet sübvansiyonlarına, ipotek yükünün devlete yıkılmasına, toprak tekelinin hukuk ve polis eliyle korunmasına - kısacası özgürlük ilkesinden bu denli ağır sapmalara - karşı nerede bir kampanya vardır? Bunların hepsi kiracılık düzenini ayakta tutan koltuk değnekleri değil midir?
Sistemdeki adaletsizliğin hukuktan beslendiğini gösteren güçlü kanıtlar olmasına rağmen, insanların ezici çoğunluğu mevcut oyunu ve onun kurallarını sorgusuzca kabullenmektedir. Çoğu insan için sorun oyunun kendisi değil, puanın nasıl hesaplandığıdır. Bu hesabı kendi lehlerine dengeleyecek olanın politikacılar olduğuna inanırlar. Böylece politikacı da “sistem” içinde, mülkiyete değil iktidara dayanan yeni bir pay edinmiştir.
Çağımızın en büyük sığınağı “toplum”dur; bireyler olarak kendi sorumluluğumuzu yüklediğimiz sosyolojik bir hayal. “Toplum suçludur” deriz, insanların başına çöken her kötülüğün failini onda ararız; fakat biraz yakından bakıldığında, suçun gerçek insanlara ait olduğu açığa çıkar. Ruhlarımızdaki hastalık da İbranilerin çölde Yehova’ya seslenmeleri gibi devlete seslenir ve bireysel yaşamın, eylem özgürlüğünün ve onun sonucu olan sorumluluğun gerçekliğini reddeder.
Belki bir kısmı ademi merkeziyetçiliğe yönelecektir; ancak çoğunluk, zamanı geldiğinde, güvenliğin böyle sağlanacağına dair yanılsamaları içinde, sessizce kolektivizmin sıcak battaniyesinin altına girmeyi tercih edecektir. Oysa “kurtuluş” özü itibarıyla bireysel bir meseledir; özgürlük ve sorumluluğun hâlâ anlam ifade ettiği kişiler, bu kayıtsız dünyanın içinde bile kendilerine oldukça yaşanabilir bir varoluş kurabilirler.
“Sabotajın Önemi” başlıklı bu deneme, Industrial Worker gazetesinin 12 Haziran 1913 tarihli 5. cilt, 12. sayısından yeniden yayımlanmıştır. Industrial Worker, Dünya Sanayi İşçileri Birliği’nin (I.W.W.) resmi yayın organıydı. Yazar Gerald O. Desmond’ın, daha ziyade "Ragnar Redbeard" müstear ismiyle tanınan Arthur Desmond’ın kullandığı sayısız takma addan biri olduğu tahmin edilmektedir.
Halk arasında “Wobblies” olarak bilinen I.W.W., “Güç Haktır” sloganını açıkça sahiplenen yegane radikal örgüt olarak dönemin diğer yapıları arasından sıyrılıyordu. Ahlakçı ve hukukçu safsataların çıplak kudret adına böylesine açık biçimde reddedilmesi; örgütün literatürüne, şarkılarına, konuşmalarına ve örgütlenme faaliyetlerinekadar her alanına işlemiş ve etki alanındakiler üzerinde silinmez bir iz bırakmıştı. Dönemin önde gelen Wobbly isimleri, bu fikri doğrudan şu sözlerle haykırıyordu:
Soyut “hak” iddialarının üzerinde yükselen bu sınıf iktidarı felsefesi, Desmond’ın bu denemede ileri sürdüğü devrimci sabotaj propagandasıyla tam bir paralellik gösteriyordu.
SABOTAJIN ÖNEMİ (Gerald O. Desmond)
Devrimciler arasında dahi, sabotaj propagandasının ve eyleminin derin manasını, onun gerçek anlamını kavrayabilenlerin sayısı kaç? Onun dönüştürücü ve aydınlatıcı gücünü idrak edebilen kaç kişi var?
Sabotaj, devrimin öncüsüdür; kölelik dininin, ahlakının ve etiğinin yerle bir edilmesidir. Sınıf mücadelesine dair berrak bir kavrayışın göstergesidir. “Ortak çıkarlar” dogmasının açıkça reddidir. İşçilerin cehennem korkusunu ve cennet inancını artık tamamen geride bıraktığını, proletaryanın savaş zırhını kuşandığının ilanıdır.
Herhangi bir sınıf toplumunda, istisnasız her şey sınıfsal bir nitelik barındırır. Bir sınıf üretim alanında egemenliğini kurduğunda, kendi dinini, etik kodlarını ve ahlakını toplumun bütününe dayatır. Bugün egemen olan, kapitalist sınıftır. Dolayısıyla bugünün dinleri, ahlakı ve etiği; kapitalist sınıfın işçilere öğretilmesini ve dikte edilmesini buyurduğu, kendi egemenliğini ve sömürüsünü ebedileştirecek cinstendir. Karşımızdakiler; işçinin efendisine kayıtsız şartsız itaatini, uysallığını ve boyun eğmesini vazeden dini öğretilerdir. Öyle dinler ki bunlar, buradaki sefaletimizi önemsizleştirir. Öyle dinler ki öte dünyada muazzam ödüller vaat eder. Öyle dinler ki mülkiyete, yani bizim tarafımızdan onların mülkiyetine, saygı duymayı emreder. Öyle dinler ki mülkiyet düzenini, bizim emeğimizle onların çıkarına işleyen o düzeni, savunur. Bugün “ahlaklı” olmak, “etik” olarak doğru addedilmek; kendi varlığımızı hiçe saymak, karın tokluğuna köle gibi çalışmak ve üstlerimizin önünde diz çökmekten ibarettir.
İşçi sınıfı bu pratikleri sürdürdüğü ya da bunlara herhangi bir şekilde bağlı kaldığı müddetçe, efendilerin keyfi yerinde, canı güvendedir. Bu tür sanrılar ve hurafelerle eli kolu bağlanan bir işçi sınıfı, bilinçli bir mücadele yürütemez; kendini kölelikten azat edemez. Fakat ya o köleler, bu kölelik uykusundan bir gün uyanıverirse? Ya düşünmeye başlayıp, hayatın tüm güzelliklerini tam da şu an, burada talep ederlerse ve o "gökteki hayali ödül" masalını cehennemin dibine gömerlerse? Ya patronun kendilerinden “doğal olarak üstün” bir velinimet olduğu yalanını çöpe atıp; onun bir düşman, bir sömürücü ve bir asalak olduğunu idrak ederlerse? Dahası, kendi çıkarlarına olan her şeyi “iyi” ve “meşru”, patrona yarayan her şeyi ise “kötü” ve “gayrimeşru” sayan yeni bir etik kurup bunu fiilen hayata geçirirlerse? Egemen sınıf böyle bir iradenin karşısında ne kadar tutunabilir? Ne kadar?
İşte böylece yeniden sabotaja; onun barındırdığı manaya ve dönüştürücü değerine dönüyoruz. Fiilen hayata geçirilen her sabotaj eylemi, kölelik ahlakının, etiğinin ve dininin açıkça yadsınmasıdır. Bu eylem; zihinsel prangalarından zaten sıyrılmış ya da sıyrılmakta olan bir bireyin, bir sınıfın eylemidir; çünkü onlar artık kendi kudretlerinin farkındadır. Kodamanların yüreği ağzındadır. Kafaları hâlâ sislerle kaplı halde devrim lakırdısı eden Ütopistler, “salon sosyalistleri” ve "tatlı su isyancıları" ise sabotajı karalamakla ve kınama önergeleri yayımlamakla meşguldür.
Fakat kodamanların öfkesine, "kızıl-sarı" ittifakın kopardığı tüm yaygaralara rağmen bu hareket diz çökmeyecek. Propagandası her geçen gün tabana yayılıyor, eylemleri daha yaygın hale geliyor ve bilinçli bir kararlılıkla çok daha kesin sonuçlar veriyor. Sabotaj kalıcıdır; başkaldıran, zihinsel prangalarından sıyrılmış bir proletarya için tarihsel evrimin bugüne dek dövdüğü en büyük aydınlatıcı güç, en amansız silahtır.
“Kendine kıyan birinin mezarına taş savurmak ne kadar kolaydır; ne var ki, sırf ebedi istirahate uzanabilmek için yatağını hazırlayan o zavallı ruhun verdiği mücadele ne kadar da çetindi! İlkin, uzaktan ölüme ıstırap dolu bir bakış iliştirdi ve dehşet içinde gözlerini kaçırdı; ardından titreyerek ondan uzak durmaya çalıştı, etrafında geniş kavisler çizdi. Fakat bu çemberler gittikçe daraldı, daraldı ve nihayetinde yorgun düşmüş kolları ölümün boynuna sarıldı;
gözlerinin içine baktığında orada huzuru buldu: Tatlı, sükunet dolu bir huzuru.”
- Mainländer
Max Stirner ve Grisette*
Emma Goldman (1869–1940), kolektivist bir anarşistti; ancak bireyci anarşistleri de yakından tanıyordu. Goldman, Ahlakın Kurbanları ve Hıristiyanlığın Başarısızlığı (1913) adlı eserinde, ahlak eleştirisi kapsamında Max Stirner’i ve onun gözdesine dair kişisel görüşlerini dile getirir…
Bu sırada, sevgilisiyle kurduğu günlük birliktelik ve temasın heyecanıyla coşan saygın genç erkek, doğasına bir çıkış yolu bulmak için para karşılığında ilişki arar. Yüz vakadan doksan dokuzunda enfekte olur; maddi olarak evlenebilecek duruma geldiğinde ise karısını ve olası çocuklarını da enfekte eder. Peki ya varlığının her zerresi yaşam ateşiyle dolu olan, bütünüyle aşk ve tutku için haykıran genç kadın ne olacaktır? Onun için hiçbir çıkış yolu yoktur. Baş ağrıları, uykusuzluk ve histeri geliştirir; içi kararır, kavgacı bir hale gelir ve kısa sürede solmuş, kurumuş, neşesiz bir varlığa dönüşür; hem kendisi hem çevresi için bir yük olur. Stirner’in, erdemle ağarmış bakire yerine grisette’i tercih etmesine şaşmamak gerekir.
>* Grisette: 19. yüzyıl Paris'inde Fransız işçi sınıfından genç kadınlar için kullanılan, hafif alaycı bir tabir.
Ölümden korkmayan, yanan bir eve girer;
ölümden korkmayan, tereddüt etmeden azgın bir sele atlar;
ölümden korkmayan, yoğun bir kurşun yağmurunun içine atılır;
ölümden korkmayan, binlerce zırhlı titana karşı silahsız savaşır;
kısacası: yalnızca ölümden korkmayan, başkaları için bir şeyler yapabilir, başkaları için kan akıtabilir ve aynı zamanda bu dünyadaki tek mutluluğa, arzulanmaya değer tek iyiye sahiptir:
kalbin bulanmamış dinginliği.
— Philipp Mainländer
Merhaba,
Ben 20 yaşımda bir gencim. Daha önceden attığım postları görmüşsünüzdür.
İnsanları sevmiyorum. Niye sürekli tartışmak kavga etmek ayrışmak zorundasınız anlamıyorum. İnsanlığın yaptığı tek şey bireysel özgürlükleri kısıtlamak. Ama ben özgür olmak istiyorum. Saçma sapan sistemlerle, ideolojilerle, bir topluluğun, özellikle de benim gözümde kafayı yemiş bir topluluğun doğru bulduğu şeylerle sınırlanmak istemiyorum. Bugün yaşanan ODTÜ olaylarından sonra paylaşılan gönderilerin yorumlarını okudukça içimde azıcık olsun yakmaya çalıştığım ışık da sönüyor.
İnsanları umursamıyorum. Ama topluluğun kararları benim yaşamımı etkiliyor. Hiçbir zaman özgür olamayacağımı biliyorum. Burada son zamanlarda Türkiye'de ve Dünya'da gelişen devletlerin otoriterleşmesi ve birbirinden ayrılmasından bahsetmiyorum. Birey olarak tarihte hiçbir zaman özgür olmadığımızdan ve olamayacağımızdan yakınıyorum. Kolektivist yaşam biçimini şiddetle reddediyorum.
Dünya'daki düzenden nefret ediyorum. İnsanların aptallığından nefret ediyorum. Farklı milletlerden, dinlerden, politik partilerden insanların düzgünce anlaştığı bir dünya görmek istiyorum. Çünkü benim kendi özgürlüğüm için de en iyisi bu olacak.
Ben lisenin bir kısmını Kanada'da okudum, ardından 1 sene de community college okudum ama üniversiteye param yetmediğinden 8 ay önce ayrılmak zorunda kaldım. Geldiğimden beri de bir ton saçmalıkla uğraşıyorum. Açıkçası tüm arkadaşlarım orada, ve orayı evim olarak görüyorum ama bu iğrenç küresel düzen beni ait hissettiğim tek yerden ayırdı. Şimdi başka bir yere taşınmaya hazırlanıyorum ve başkalarıyla eşit fırsatlara sahip olmak için 5 kat daha fazla uğraşmam gerekiyor.
İnsanlardan nefret ediyorum çünkü hayatımı cehenneme çevirmekten başka yaptıkları bir şey yok. Başkalarıyla anlaşamadığınız sürece her türlü ideolojinizden, milliyetçiliğinizden, solculuğunuzdan, veya liberalliğinizden nefret ediyorum. Sadece özgürce mutlu bir hayat yaşamak istiyorum, ama bunun önündeki en büyük engel 2 gün önce başa geçmiş Trump değil, İsrail değil, Hameney değil, hele hele geçmişteki var olmuş partilerden farkı olmayan illa bir gün yerine başkası gelecek malum parti hiç değil. Önümdeki en büyük engel insan doğasının kendisi. İnsan doğası var oldukça hiçbir birey özgür olamayacak. Çoğunluk çok aptal olduğundan bunu fark edemiyor, azıcık kafası çalışanlar "yapacak bir şey yok" veya "başkaları böyle yapıyor, benim de böyle yapmam lazım" diyip önemsemiyor, benim gibi şizofrenler de gece 3'te post yazıyor.
Eğer bir düğmeye basarak evrendeki tüm canlıları yok edebilseydim hiç düşünmezdim. Canlının olmadığı yerde acı olmaz. En etik dünyanın üzerinde hiçbir şey yaşamayan dünya olduğunu düşünüyorum. Dünya da yaşam olsa da olmasa da pek bir anlam ifade etmiyor. Canlıların var oluşu evrensel açıdan çok ciddiye alınacak bir şey değil.
Artık hiçbir şekilde insanların akıllanacağına inanmıyorum. Son zamanlarda oldukça bencilleştim, ama bununla mutluyum önceden hayır bile diyemezdim. Sanırım sadece kendim için en iyi olanı yapmaya çalışıp, yapamadığımı da kafama takmamalıyım. Kafaya takarsam olmuyor çünkü istediğim dünya hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Diğerleri kavga etmeye, gruplaşmaya ve birbirlerine zarar vermekten başka bir şey yapmamaya devam edebilirler. Kendimle toplum arasında ince bir çizgi koyup sadece benim yararıma bir şey olduğu zaman bu çizgiyi aşmalıyım.
Yine de bazen düşünüyorum keşke özgür olabilsem, keşke insanların ortalama IQ'su az biraz daha yüksek olsa da belki birazcık gelişme görebilsem. Ama bu IQ ile de alakalı değil aslında. Tarih kendini tekrar etmekten başka bir şey yapmıyor. Bugünün zekisi yarının aptalı, yarının zekisi de ertesi günün aptalı oluyor ama aslında hiçbir şey değişmiyor.
Hiçbir zaman özgür olamayacağım. Hiçbir zaman özgür olamayacaksınız. Bir köpek, sahibi tasmayı azıcık gevşettiği zaman kendini özgür sanabilir, veya az biraz sıktığı zaman korkabilir, paniğe kapılabilir. Ama aslında iki durumda da özgür değil, o tasma her türlü orada ve kontrol her zaman o tasmayı tutanda. İşte burada bireysel özgürlüğümüzü kısıtlayan, o tasmayı tutan canlı doğasının ve topluluğunun ta kendisi, sembolik bir şey de olsa. Özgürlüğümün kısıtlanması tamamen doğanın bir sonucu, varoluşun bir kanunu.
odtü olayını sorim dedim sub redditi arıyom amk sub yok