r/egoizmTR

Egoizm Nedir?
▲ 18 r/egoizmTR+1 crossposts

Egoizm Nedir?

Egoizm Nedir?

Stirner "egoizm" terimini birbirleriyle bağlantılı üç farklı bağlamda kullanır: her bir bireyin egoizmi, “aldatılmış” egoizm ve gönüllü egoizm. Bu ayrımlar, farklı olmalarına rağmen ortak bir yapısal ilkeye dayanır. Gönüllü egoizm, her türlü kutsallığın ve bağlılık talebinin reddini; aldatılmış egoizm, kutsalın yeniden üretildiği gündelik varoluşu; egoizmin kendisi ise her bireyin zaman zaman kendi ideallerini aşarak hareket etmesine işaret eder. 

Egoizm 

Egoizmin kendisi kişinin kendi davası, kendi ilişkiselliği ve kendi hazzıdır; hiçbir sıfatın kişiyi bütünüyle tüketemeyeceğinin ham gerçeğidir. Kişi, bir fikirden daha fazlası olduğu ölçüde "egoist"tir. Hristiyan günahkâr olduğu ölçüde egoisttir; ahlakçı ahlaksız olduğu ölçüde; hümanist ise insanlık dışı olduğu ölçüde egoisttir. Egoizm, idealler karşısında özsel olmadığı gerekçesiyle dışlanan şeydir; çünkü idealler yalnızca ideali değerli bulur, bizim biricikliğimizi değil. 

Diyelim ki Aristoteles insanı "akıl sahibi hayvan" olarak tanımlıyor; o hâlde bu akılsallığın (ya da hayvanlığın) dışında kalan her şey özsel olmayan, yani egoistçe olarak görülür. Kişinin rasyonel yetisinin ötesindeki bütün tarihi, ilişkileri ve yaşanmış deneyimleri "tesadüfi", basit bir sapma, gerçek öz karşısında tali bir unsur sayılır; benliğin bir yanı aşağı ve bayağı, diğer yanı ise yüce ve soylu kabul edilir. Bu yüce ideal ise ancak kişi onu bu koşullar altında benimsediği ve kendisini onun karşısında sürekli eksik ve değersiz gördüğü sürece ayakta kalabilir. 

>“Ahlaklılık egoizm ile geçinemez, çünkü ahlaklılık Beni değil, Bendeki insanı geçerli sayar.” 

Yine de, farkında olunsun ya da olunmasın, ideal ile egoistçe olan, yüce benliğimiz ile bütünlüğümüz arasında bir gerilim vardır. Yüce olan, ancak kişi onu kendi erişiminin ötesinde ve kutsal saydığı sürece yüce kalabilir. Ne zaman ki bir esin ya da bir idrak anıyla bu kutsallık duygusu çözülür -kişi ebeveynlerinin mutlak otoritesini veya hırsızlığın ahlaksızlığını sorgulamaya başlar- o zaman idealler, yalnızca bir anlığına bile olsa, kişinin eline düşmüş olur. 

>"Biz hepimiz bilincinde olmadan ve iradesiz olarak Kendi-olma'ya gayret ederiz ve aramızda kutsal bir duygudan, kutsal bir düşünceden, kutsal bir inançtan vazgeçmemiş Biri'nin bulunması da pek olası değildir." 

Aslına bakılırsa pek çok düşünce zaten bize aittir. Bir bilgi kırıntısının, bir tarifin ya da bir sözcüğün iddia edilen üstünlüğü karşısında kim diz çöker? Bu şeylere karşı hiçbir kutsallık atfetmeyiz; dolayısıyla onları kullanabilir, unutabilir, görmezden gelebilir, eleştirebilir ya da dilediğimiz gibi tasarruf edebiliriz. Onlar birer araçtır, salt faydaya indirgenmiş şeylerdir. Düşüncenin ötesinde, ancak çok az unsurun kutsal sayıldığı maddi bir dünya uzanır. Düşünceye ve maddeye karşı her gün defalarca egoistçe davranırız; buna rağmen, özellikle düşünceler olmak üzere pek çok şey hâlâ kutsallaştırılır ve dokunulmaz kılınır. 

>"Ayrım, duyguların Bana verilmiş olması ile Bende uyarılmış olması arasındadır. Bende uyarılmış duygular benim-olandır, egoistçedir, çünkü onlar Bana dayatılmamış, aşılanmamış ve zorla kabul ettirilmemiş duygulardır; Bana verilen duygularsa kendilerine açılmam gereken duygulardır, onları kendi içimde bir miras gibi muhafaza ederim, onları yetiştirir ve onların bağımlısı olurum. Aldığımız bütün eğitimin içimizde, duyguların üretimini Bize bırakacağı yerde - ki bu üretim hangi noktaya ulaşırsa ulaşsın -, duygular üretmeyi amaçladığının ayırdına, bilinçli ya da bilinçsiz, kim varabilirdi ki? " 

Herkes egoisttir; ama pek azı her şeye bu gözle bakar. Bu, “aldatılmış egoizm” kavrayışının bir tezahürüdür. 

Aldatılmış, Bilinçsiz ve Gönülsüz Egoizm 

Büyük çoğunluğumuzun içinde yaşadığı hâl, kutsala duyulan saygı hâlidir: kişi, kendi davasını ileri sürmeye cesaret edebilmeden önce dinin, milletin, ahlakın, insanlığın, ailenin, inancın, görevin, partinin, şehrin, aklın, hakikatin ve daha sayısız başka davanın önünde eğilmeye koşullandırılmıştır. Bu durum, herhangi bir maddi güce değil, zihindeki fikirlere itaatten ibarettir; ya da Stirner’in deyimiyle, “kaçıklık” hâlidir. 

>"Her karşımıza çıkan şeyi aklımıza esen herhangi bir duyguyla karşı- lamamıza izin verilmez, örneğin Tanrı' nın adını duyunca aklımıza komik şeyler gelmemeli ve saygıda kusur sayılabilecek hislere kapılmamalıyızdır, aksine neyle karşılaştığımızda nasıl düşüneceğimiz ve hissedeceğimiz açık şekilde belirtilmiş ve öğretilmiştir." 

Ama bu durumda olan biri için, içinde kutsalı tahtından indirmeye yetecek erki hissetse bile bu yeterli değildir. Hidranın çok sayıda başı vardır ve hidra her kesildiğinde yeni bir baş verir. “Kral öldü, yaşasın yeni kral.” Ya da Stirner’in dediği gibi: 

>"Oysa bilincinde olmadan yaptığım şeyi yarım yaparım ve bu nedenle de üstesinden geldiğim her inançtan sonra, bir inancın tutuklusu (takıntılısı) olurum ve inanç, tüm Ben'imi yeniden kendi hizmetine alır ve Beni, Ben İncil'in hayalperesti olmaktan çıkınca, us'un hayalperesti yapar ya da uzun süre Hristiyanlık düşüncesi için vuruşan biri olan Beni insanlığın hayalperesti yapar." 

Stirner bu saygın varoluş biçimine pek çok ad verir -aldatılmış egoizm, bilinçsiz egoizm, gönülsüz egoizm- fakat neredeyse her zaman yalnızca “egoizm” der. Bu nasıl mümkündür? Bu adlandırma yalnızca, kişinin davasının yüzlerce başka dava tarafından gölgelenmediği  seyrek anlara mı verilir? Kısmen evet; fakat daha derin bir karmaşıklık söz konusudur. Düşünceler, ne kadar kutsal olsalar da, bir düşüneni varsayar; ve o düşünen olmaksızın “sabit” bir hâl alamazlar. Kişi bir düşüncenin önünde eğildiğinde bile, o düşünce hâlâ onundur; onun küçük bir parçasıdır, bizzat kendisidir. Bu kulluk, kelimenin tam anlamıyla “kendine hizmettir”, yani egoistçedir. Ve kişi kutsal adanmışlığın mutluluğunu ya da bu yabancı dava uğruna büyük işler başarmanın gururunu hayal ettiğinde bile, peşinden gittiği şey yine kendi mutluluğu ya da kendi gururudur. 

>"Kutsal, sadece kendini kabul etmeyen egoiste, gönülsüz egoiste göre vardır: Gönülsüz egoist, daima kendi çıkarına göre hareket etse de, kendini en yüce varlık olarak görmez ve daima kendine hizmet etse de aynı zamanda yüce varlığa hizmet ettiğini sanır. Kendinden başka yüce tanımasa da, aynı zamanda bir başka yüceye hayranlık duymak ister. Kısacası, kendini aşağılayan, kendi egoizmine karşı mücadele veren ve aynı zamanda "yüceltilmek için" yani kendi egoizmini tatmin için kendini aşağılayan ve egoist olmak istemeyen bir egoiste göre kutsallık vardır. O, egoist olmamak için yerde ve gökte hizmet edebileceği ve kendini onlara feda edebileceği yüce varlıklar arar. Ancak kendi isteklerini ne kadar engellese, kendi nefsini ne kadar köreltse de neticede her şeyi kendi için yapmaktadır ve adı kötüye çıkmış olan egoizm ondan uzaklaşmayacaktır. İşte bu nedenle Ben, ona gönülsüz egoist diyorum. " 

Öyleyse kutsal dürtüler bile egoistçeyse nasıl “aldatılmış” olabilirler? Aldatılmışlıkları sınırlılıklarından, dar görüşlülüklerinden kaynaklanır. Hristiyanlık kişinin güvenlik ve gurur ihtiyacını karşılayabilir; fakat aynı anda onun şehvetini, aklını, tutkularını ve dünyevi yönelimlerini reddeder. Stirner bunu şöyle ifade eder: 

>"Bu fedakar insanlar egoist değiller mi, kendi çıkarlarını düşünmüyorlar mı? Onlara hükmeden Tek tutkuları olduğu için, sadece bu tutkuyu tatmin etmeye çalışırlar ve bu uğurda çok çaba harcarlar: büyülenmişçesine bunun içinde erirler. Onların her bir davranışı, yaptıkları her şey egoistçedir ama tek taraflı, ufku dar ve dar kafalı bir egoizmdir, müptelalıktır." 

Kutsala saygı, tek bir dürtünün yüceltilmesi ve diğer hepsine karşı bir tiksintidir; bir monomanidir. Egoizm bu hâlde, sanki yabancı bir davaya aitmiş gibi görünen bir özgeciliğe zorlanır. Kendi üzerine çevrilir. En dindar inanan, en katı çileci bile egoisttir; fakat bunu ya hiç bilmez ya da pek az bilir. Bu da bir egoizmdir; ama benliğin yalnızca küçücük bir parçası lehine, geri kalanının aleyhine işleyen bir egoizmdir; öyle ki, "özgecilik" adı daha yerinde görünür. 

"Gönülsüz" ve "bilinçsiz" egoizm böyle görünüyorsa, "gönüllü" ve "bilinçli" egoizm nasıl bir görünüm kazanır? Kişi her kutsalı inkâr ettiğinde geriye ne kalır? 

Stirner'in Egoizmi 

Stirner kendi egoizmine özel bir ad vermez; ona yalnızca "egoizm" der. Bu, İngilizce çeviriden kaynaklanan bir hata değildir; zira kendisinin kullandığı terimler Latince Egoist ve Egoismustur. Bununla birlikte, onun egoizmine atıfta bulunmak için, aldatılmış egoizm için kullandığı terimlerin tersine çevrilmesiyle türetilmiş bazı karşılıklar ortaya çıkmıştır: böylece "gönülsüz egoist", "gönüllü egoist"e; "bilinçsiz egoist" ise "bilinçli egoist"e dönüşmüştür. Bu terimlerden ilki, yani "gönüllü egoist", Stirner'in başlıca eserlerinde hiçbir zaman kullanılmaz; ikincisi, yani "bilinçli egoist", yalnızca Stirner'in Eleştirmenleri'nde, Biricik ve Mülkiyeti'ne yöneltilen eleştirilere verdiği yanıtta geçer. Burada da bunun nedeni, yanıt verdiği eleştirmen Moses Hess'in bu ifadeyi kullanması ve Stirner'in de onun terminolojisini benimsemesidir. Bu nedenle, Stirner'in egoizmini ayırt etmek için biz de onu basitçe "Stirner'in egoizmi" olarak adlandıracağız. 

Aldatılmış egoizmin kutsal olana duyduğu saygının ve hepimizin farkında olmaksızın sergilediği egoistliğin aksine, Stirner'in egoizmi bilinçli ve kasıtlı bir egoizmdir; kutsal olanın bütünüyle kişinin kendi erkine indirgenmesidir. Ancak bu da hiçbir şekilde kutsal bir görev değildir. Stirner bunu şöyle ifade eder: 

>"Herşey benim-olandır ve bu nedenle de Ben elimden kaçıp gitmek isteyeni geri alırım, özellikle de herhangi bir hizmeti yerine getirirken Kendimi elimden kaçırırsam, Kendimi her zaman yeniden geri alırım. Ancak bu da benim mesleğim değil, doğal edimimdir." 

Burada "doğal", kişinin elinden kaçmaya çalışanı geri alışının, dışsal güçler tarafından dayatılan değil, kendi içinde uyanan bir eylem olduğu anlamına gelir. Bu, "kendiyle barışık egoistin saf ediminin ortaya konuluşu olduğu bilinmelidir " (Kendi-Olan s. 232). Dolayısıyla Stirner'in egoizmi ne felsefi bir aydınlanma, ne "iyi yaşam", ne "tarihin sonu", ne "gerçek insan doğası", ne gerçekleştirilmeyi bekleyen görkemli bir gelecek, ne dünyanın bütün kötülüklerinin ilacı, ne varoluşçu bir "özgünlük", ne de soyut bir "öz çıkar"dır. O, yalnızca kişinin yaşam biçimidir; çünkü başka herhangi bir şey olsaydı, sayılanların herhangi biri haline gelseydi, kişinin kendi davası olmaktan çıkar, yabancı ve kutsallaştırılmış bir davaya dönüşürdü. Stirner yalnızca kendi "öz zevkiyle" ilgilenir: 

>“Benim dünyayla ilişkim onun tadını çıkarmak ve onu böylelikle kendi öz-hazzım için kullanmaktır. İlişki, dünya-hazzıdır ve benim - öz-hazzıma aittir.” 

Peki bu "öz zevk" nedir? Hiçbir tanım öz zevki tüketemez; ancak onu, kişinin kendisini kendisi tarafından keyfi biçimde kullanması olarak düşünebiliriz. Burada kişinin sınırı, bedeninin sınırı değil, erkinin sınırıdır. Öz zevk, yalnızca mutluluk ya da sevinç değildir; bu duygularla elbette çelişmez, fakat hazcılık da değildir; yani kişinin hazzını iyi, acısını ise kötü sayan anlayış değildir. Kişinin öz zevki, teorik olarak, büyük ölçüde acıdan ve hiç haz içermeyen bir yaşamdan bile oluşabilir. Kullanımı bakımından bu terim, "hoşnutluk" ya da "doyum" kavramlarına oldukça yakındır; çünkü mutluluk ya da ilerleme gibi uzak bir hedef değil, yaşanmış deneyimin kendisidir. Evet, öz çıkarla ilişkilidir; ancak "öz çıkar"ın akılcı bir ilkeye dönüştürüldüğü soyut anlamda değil. Kişinin öz zevki yalnızca kendisi tarafından ifade edilebilir; hiçbir fikir bunu onun yerine ifade edemez. Oysa "akılcı öz çıkar" anlayışında bunu yapan şey bizzat akıldır. Stirner için akıl yalnızca bir araçtır, kaygısının kendisi değil. Egoist, "bizzat insanlığın iyi ya da kötü durumda olup olmadığını umursamadan kendini yaşar." (Biricik, s. 333). 

Bu, Stirner'in egoizminin merhamete ya da iyiliğe düşman olduğu anlamına gelmez. Stirner, egoist sevginin neye benzediğini tutkuyla ele alan birçok pasaj kaleme almış, hatta Biricik ve Mülkiyeti adlı eserini eşine ithaf etmiştir. Bu yalnızca, onun kaygısının her zaman kendi kaygısı olduğu anlamına gelir. Onun kaygısı hiçbir zaman, ne kendisinde ne de başkasında bulunan yüce ideal için değildir. 

Stirner’in egoizmi bir yıkım değil, kişinin kendisi ile düşünceleri arasındaki ilişkinin tersine çevrilmesidir. “Bizim tin sahibi gerekiyor olsa da; tinin Bize sahip olmaması gerekir.” (Kaçıklık s. 60). Dolayısıyla Stirner’in egoizmi kavramsal bir çilecilik üzerine kurulmaz; hiçbir yüklem taşımaz. Özgürlük için değildir, akıl için değildir, hakikat için değildir; adına rağmen ego için bile değildir. Bunların tümü ona yalnızca araçtır, salt kullanımdır. Stirner’in egoizmi kendinindir; fakat kendini de kutsal saymaz, kendini oluşturan her parçayı tıpkı ateşe atılan odun gibi rahatça tüketir. 

>“Meselemi Kendime, şu Biricik'e bırakırsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi tüketen geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesi olur ve diyebilirim ki: Ben meselemi Hiç' e bıraktım”. 

Stirner “Ben” dediğinde bu sözcük elbette onun bedenine, duygularına, zihnine ve tarihine işaret eder; fakat bunların hiçbiri, ya da başka herhangi bir yönü, onun egoizmine dışsal değildir. Hiçbiri kutsal değildir. İsterse hepsi bir kenara atılabilir. O, davasını hiçbir şeyin üzerine kurmamıştır; ancak bu “hiçlik”, nihilist bir boşluk ya da derin bir yokluk değildir. Aksine üretken ve yaratıcıdır. Bu hiçlik, aslında Stirner’in yapıcı yönüdür. 

>“Ben boşluk anlamında bir hiç değilim; yaratıcı hiçliğim, her şeyi kendimden yarattığım hiçlik.” 

Stirner’in egoizmi, güç aracılığıyla gerçekleşen bir öz-yaratımdır. Dünya, kasıtlı olarak kutsallığından arındırılır ve ardından kişinin kendisine mal edilir. Bu, yalnızca bir “ben” merkezlilik değildir; çünkü “ben”, kişinin dilediği gibi tasarruf edebileceği bir mülkten ibarettir. Aslında bu, bir “Ben” merkezliliktir ve bu “Ben” hem hiçtir hem de her şeydir. Stirner, bizi kendi düşüncelerimizi düşünen ve yine de geçici kalan o varlık olarak kendimize yeniden dönmeye çağırır. 

Sonuç 

“Egoizm” pek çok anlama gelir: yüce ideallerin dışında kalan şey, kendi fikirlerimizi denetim altında tuttuğumuz anlar, çıkarlarımızın görünüşte özgeci olduğu durumlarda bile bize ait oluşu ve Stirner’in erki dahilinde olan her şeyi isteyerek sahiplenmesi. Yine de bu anlamlar göründükleri kadar dağınık değildir. Egoizm, tüm biçimleriyle, yüce ideallerle kurulan bir ilişkidir; bir ayrılma ilişkisidir. 

Hristiyan Tanrı’nın kendisi “iyilik” olabilir; fakat hangimiz günahsız olduğunu iddia edebilir? Hristiyanlığın kendisi de bunu kabul eder: “İçinizden günahsız olan, ilk taşı o atsın” (Yuhanna 8:7). Kimileri sık, kimileri seyrek “iyi” olabilir; ama hiç kimse “iyilik”in kendisi değildir. Her yüce ideal, her ahlak ya da büyük dava, onu izlemeyeni de zorunlu olarak varsayar: azizi ve günahkârı, ahlaklıyı ve ahlaksızı, insani olanı ve olmayanı. Stirner’in egoizmi, bu dayatılmış ayrımı geri almaktan ibarettir. 

Stirner’in ifadesiyle: 

>" Peki ya insan-olmayan cesaretini toplayarak kararlı bir şekilde kendine sırtını dönüp, aynı zamanda rahatsız edici eleştirmene de yüz çevirirse ve itirazlarından etkilenmeksizin ve sarsılmaksızın onu olduğu gibi bırakırsa? Ona "Sen Bana insansal-olmayan diyorsun, ve Ben - Senin için - gerçekten de öyleyim, diyebilir; öyleyim çünkü Sen Beni insansal-olan'ın karşıtı haline getiriyorsun ve Ben bu karşıtlığa Kendimi bağımlı gördüğüm sürece Kendimi aşağıladım. Kendimi aşağıladım çünkü Ben 'daha iyi olan özümü' Kendi dışımda aradım; Ben insansal-olmayan'dım çünkü 'insansalı' hayal ediyordum; tıpkı kendi 'hakiki Ben'ini arayan ve hep 'zavallı günahkar' kalan dindara benziyordum. Ben Kendimi salt bir başkasıyla karşılaştırarak düşündüm; -Kısacası Ben Herşeyin içinde Herşey değildim - biricik değildim. Şimdi artık Kendimi insansal-olmayan olarak görmekten vazgeçiyorum, Kendimi insanla ölçmekten ve ölçülmekten vazgeçiyorum, Kendi üstümde bir şey tanımaktan vazgeçiyorum ve böylece de - seni Tanrı'ya emanet ediyorum, insancıl eleştirmen! Ben eskiden insansal-olmayan'dım, artık değilim, şimdi Biricik'im, evet, hatta Senin tiksindiğin egoist-olan'ım ama insansal-olan'la, insancıl-olan'la ve özgecilikle kıyaslanabilen deği- bizzat Biricik-olan egoist'im." 

Dolayısıyla “egoizm”, Stirner’in kendisi için seçtiği bir ayrım değil, ona yöneltilmiş bir isim olarak ortaya çıkar. Etimolojik olarak da düşüncesine tam uymaz; çünkü onun egoizmi “ego”ya indirgenemez ve bir “-izm” olarak sabitlenmesi bile tartışmalıdır. Buna rağmen bu kadar tekil ve geçici bir deneyimi karşılayacak başka bir sözcük yoktur. Bu yüzden Stirner, kendisine dayatılan adı geri alır: egoizm, kendisi aracılığıyla kendisine dönen bir ifadedir. 

u/fondukcu — 14 hours ago

"Sabit Fikirler" Nelerdir?

Sabit fikirler kavramının kökenleri erken psikolojiye dayanır ve Max Stirner da bir istisna olmamak üzere 1800'lerin sanat ve edebiyatı üzerinde bir etki bırakmıştır. Bu kavram kesinlikle onun düşüncesinin daha iyi bilinen yönlerinden biridir, ancak sabit fikir ile ne kastedildiği bazen onun eserindeki hayaletler (phantasms) gibi diğer kavramlarla karıştırılabilmektedir.

"Sabit fikir" veya Fransızca adıyla "idée fixe", 19. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış psikolojik bir terimdir. Bu terim sıklıkla, fikirlerin sabitliği ve yüceltilmesini içeren kısmi bir hezeyan (deliryum) durumu olarak tanımlanan monomani ile birlikte kullanılıyordu. [1] Stirner'ın aktardığına göre annesinin "sabit bir fikir"den muzdarip olması ve hayatının büyük bir kısmını akıl hastanelerine girip çıkarak geçirmesi göz önüne alındığında, bu durumun Stirner'ın felsefesi üzerinde kesinlikle bir etkisi olmuştur.[2]

Bununla birlikte, Stirner'ın eserinde sabit fikir kavramını kullanış biçimi klinik olmaktan çok uzaktır ve çok daha geniş bir kültürel anlamda uygulanabilir. Stirner'a göre sabit fikir, "insanları kendisine tabi kılmış olan bir fikirdir." (Bats in the Belfry (iv) 2:3) İtaat talep eder ve kişinin kendini ifade etme kapasitesine müdahale eder.

Bazen sabit fikirler ve hayaletlerin (spooks/phantasms) bir ve aynı şey olduğu kabul edilir. Bunlar kesinlikle el ele gidebilse de —örneğin bir sabit fikrin hayalete dönüşmesi veya tersi (My Power (iii) 20:1-3)— aralarında ince bir çizgi vardır. Bir hayalet; ahlak, özgürlük, aile, toplumsal cinsiyet, ulus vb. kavramların cismani olmayan (soyut) doğasına işaret eder. Başka bir deyişle, betimleyicidir (descriptive). Diğer taraftan sabit fikir, bir kişinin bir hayalete tutunup onu kutsallaştırması durumudur; kural koyucudur / buyrukçudur (prescriptive). Sabit fikirler, nesnel bir evrensel gerçeklik olduğunu ima eder görünür: "perceived as as [an] Belfry (iv) 11:1) Örneğin, sabit fikre sahip bir kişi, evlatlık görevinin (filial piety) etik standart olması nedeniyle ailesini onurlandırmak *zorunda* olduğunu düşünebilir. Ya da belki de, içinden gelen gerçek bir arzudan ötürü değil de, geleneksel olarak yapılması gereken şey bu olduğu için kendisini öngörülen toplumsal cinsiyet rollerine uymak zorunda hissedebilir. Bir fikir dokunulmaz hale geldiğinde ve birey ona hizmet etmekle yükümlü hissettiğinde, sabit bir fikir haline gelir.

Sabit fikirler, insanları hesaplanabilir kılmaya yarar ve kişinin kendisine göre ölçülebileceği bir ideal yaratır; ancak durmaksızın değişen ve biricik olan bireyi ebedi bir ideale göre ölçmeye kalkıştığı için, birey her zaman bu idealin gerisinde kalacaktır (bkz. Stirner'ın "Öteki" hakkındaki görüşleri nelerdir?). Bu sebepten ötürü Stirner, bu hayaletlerin bizi alıp götürmesine izin vermememizi ve onların mülkiyetini üstlenmemizi ister. Bu fikirler bize hizmet etmeyi bıraktığında, onlardan kurtulabilmemiz gerekir (Liberalism (iv) 14:4-6, 1).

{İçindekiler Tablosuna Geri Dön}

Tüm SSS içerikleri, Late Nights at Hippel's Discord Sunucusu'ndaki güvenilir katkı sağlayıcılarımızın izniyle sunulmuştur. Dipnotlar:

[1] Par une Société de Médecins et de Chirurgiens, Dictionnaire des Sciences Médicales (Paris: C.L.F. Panckoucke), 1819.

[2] John Henry MacKay, Max Stirner: His Life and His Work. İngilizceye çeviren: Hubert Kennedy. (Concord, California: Peremptory Publications, 2005), s.204.

reddit.com
u/StrikeOriginal3260 — 14 hours ago

Organ Bağışı Tartışma Postu

Organ bağışına bakışınız nedir? Türkiyede bağışçı olmanın yaşadığınız süre boyunca size doğrudan faydası yok (bazı ülkelerde organ ihtiyacı hissetme durumunda öncelik veriliyor, fakat türkiyede bu yok).
Organ bağışçısı olan var mı? Biricikler bu konuda ne düşünüyor? Sonuçta vicdan rahatlatmak da bireyin kendisine sağladığı bir faydadır...

reddit.com
u/Minnecraft — 17 hours ago

Filistini boykot ediyorum

Herkes ahlâk Filistinli çocuklara iyilik sloganlarıyla bizi zorunda olmadığımız bir boykota sokmaya çalışıyordu(bu aralar etkisi azaldı gerçi) bende bu özgürlüğümüzü elimizden alıp bizi kolektivist emellerine alet etmeye çalışan meteliksizlere inat Filistini boykot etmeye karar kıldım

Sâdece boykot listesine alınan ürünleri kullanıcam, İsrail'in sözde desteklediği ürünleri alıp sözde Filistini destekleyen Türk markalarını kullanmayacağım.

Çünkü ben özgürüm ve biriciğim ve hâsıl kelam gözümle görmediğim veya bana çıkar sağlamayan filistin halkını umursamak gibi bir lüksüm yok.

NOT: Bu post önceden kaldırılmıştı troll olduğu gerekçesiyle düzenleyip yeniden sundum. Sıkıysa kaldırırın

reddit.com
u/Strict-Ad-4091 — 3 days ago

Fakir bir egoistin burjuvanın kendisini sömürmesini meşrulaştırmaktan başka bildiği birşey var mı?

Biricik ve mülkiyeti hayatımda okuduğum en orta sınıf kitap, bugün "kendi işini kur, sömürülmeseydin kardeşim, çalış zengin ol" diyen liberallerden sözde ahlakı reddetmeniz dışında ne farkınız var sizin? Attığım ilk görsele göre bir egoistin Jeffrey Epstein'i "kardeşim gücü var adam o çocukları elde etmiş" demekten başka ne diyebilir, Jeffrey epsteine güçlü ile haklıdır demek dışında ne yapabilir?

  1. Sayfada "Kendi çıkarım için efendinin darbelerine katlanırım ancak ben bir kendi olan olduğum için fırsatını bulduğumda onu alaşağı ederim" FIRSAT kim kimi devirme fırsatı vermiş şu ana kadar. Burjuva devrimlerinde krallar burjuvaziye iktidarı devirmeleri için fırsat mı verdi? Tarihsel koşullar burjuvaziyi güçlendirdi, burjuvazi stirnerın spook dediği amaçlar çerçevesinde örgütlendi ve bazı yerlerde kralların kafalarını keserek zorla aldılar iktidarı. Ey sen egoist bir şeyler etrafında kendi çıkarın için örgütlenmezsen sonsuza kadar efendinin kölesi olarak kalacaksın felsefen efendinin sana olan kötü davranışlarını meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramayacak.

Kitaba çok fazla eleştiri yapılabilir, ancak bu iki kısım beni çıldırttı. Burjuva isen özellikle epstein veya trump isen tamamen sana göre biçimlendirilmiş bir ideoloji ancak fakir isen mazoşist falan olman lazım.

Son olarak umarum engels bu kitabı ragebait olarak yazmıştır.

u/vidar_01 — 3 days ago
▲ 21 r/egoizmTR+1 crossposts

Bireyci Anarsistler ve Max Stirner - Bernd A. Laska

Kavram üzerine

19.yüzyilin son çeyreğinde oluşan "Bireyci Anarşizm" deyimi ("Bireyselci ya da Bireysel Anarşizm" ve "Anarşist Bireycilik" de denir) gelecekteki bir toplumun taslağıdır. Bu toplumda sağlanması gereken her bireyin (dış zorlardan) özgürlüğü en yüksek değere sahiptir; bu toplumda bireyin özgürlüğü bireylerin eşit özgürlüğü ile sinirlidir. 

Bireyci anarşistler, devletin (aynı zamanda ideal demokratik bir devletin) her tür organını böylesi bir toplum düzeninin temel engelleyicisi olarak görürler. Çünkü devlet, bireylerin büyük bir çoğunluğunun özgürlüğünü gereğinden daha fazla sınırlar. Bundaki amacı bireylerin rekabet özgürlüğünü engelleyen ya da yok eden kurumsal olarak sağlama alınmış bazı ayrıcalıklıları ve devletin tekellerini korumaktır. Söz konusu olan tekeller dört esaslı tekeldir: Para tekeli, Toprak tekeli, Gümrük tekeli ve Patent tekeli. Para tekeli en büyük olanıdır. Bireyci anarşistlere göre bu (ve başka) tekeller, bireyin verimli işi için "doğal ücretini" ve "tam kazancını" elde etmesini daima engeller. Dolayısıyla, bu tekelleri şiddet (-tehdit) ile koruyan devletin yok edilmesi gereklidir, eğer optimum derecede bir özgürlüğe ve (değiş-tokuş-) adaletine ulaşılmak isteniyorsa. Bireyci anarşistler, devletin şimdiye kadar üstlenmiş olduğu tüm toplumsal işlevlerin (polislik, adliye, eğitim-öğretim işleri, bakim-hizmet isleri vb.), özellikle de para sistemi, tekeller olmadan, özgür bir rekabet ortamında daha iyi ve daha verimli olacağını benimserler. Böyle bir ortamda özellikle de her bireyin katılımının gönüllü olduğunu ve örneğin vergi zorunluluğu olmadığını düşünürler. 

Böyle bir toplumun gerçekleşmesi için de doğal olarak zora ve şiddete dayalı olmayan, ikna ve aydınlatıcı yöntemler benimsenir. Kısacası, yöntem devrim değil evrimdir. Seçtikleri mücadele yöntemi ise - bu noktada şüphesiz ortaklaşacı - pasif direnme, devlete karşı itaatsiz olmaktır (özellikle de vergi ödememek). 

Tarihsel Bakış

Bireyci Anarşizm daha çok Anglosakson ve özellikle de kuzey Amerika geleneğine dayalı politik düşünceden doğan bir öğretidir: liberalizmin aşırı bir biçimidir. Amerika'nın bağımsızlık ve insan haklarının ilanının (1776) yazarı Thomas Jefferson (1743-1826), devlet politikası anlayışını su nükteli sözlerle ifade etmişti: "En iyi iktidar en az yönetendir." Bireyci Anarşizmin önde gelen temsilcilerinden olan Amerikalı yazar Benjamin R. Tucker (1854-1939) ise, Bireyci anarşistleri tutarlı Jeffersoncu demokratlar olarak görürdü: ona göre bireyci anarşistler, esasen hiç bir iktidarın en iyi çözüm olmadığını cesaretle söyleyebilmekle mantıklı bir sonuca varmışlardır. 

Tucker, Bireyci Anarşizmi ya da "Felsefi Anarşizmi" ifade ederken esas olarak birinci sırada Amerikalı Josiah Warren'in ve Fransız anarşist Pierre-Joseph Proudhon'un öğretilerinden etkilendiğini söyler. (Proudhon'un »Qu'est-ce que la propriété« eserini 1876'da İngilizceye çevirir). Devamla Stephen Pearl Andrews, Lysander Spooner, Ralph Waldo Emerson ve Henry David Thoreau gibi Amerikalı özgürlükçü düşünür ve şairlerden etkilendiğini, İngiliz felsefecilerinden John Stuart Mill (1859: »On Liberty«) ve Herbert Spencer'den (1884: »The Man versus the State«) ve Rus kollektivist-anarşist Michail Bakunin'den de etkilendiğini söyler. (Tucker, Bakunin'in »Dieu et l'Etat« eserini 1883'te İngilizceye çevirir). Tucker, Bireyci Anarşizme yönelik çeşitli sorunları geniş bir çevrede tartışmak için 1881'de »Liberty« adli dergisini çıkarır. 1908'e kadar Boston'da daha sonra New York'da yayımlar. 

Max Stirner'in (1806-1856) düşüncelerinin Bireyci Anarşizm ve Tucker üzerindeki etkisi özel bir ilgiye layıktır. Çünkü Stirner felsefesinin 1890'larda "yeniden keşfinden" bu yana, Stirner, sürekli Bireyci Anarşizmin gerçek babası olarak adlandırıldı ve hâlâ da böyle adlandırılıyor. Bir çok dil konuşan ve çok bilgili bir selfmademan  olan James L. Walker (1845-1904), belki de Schmidt-Stirner'i izleyerek Tak Kak takma adıyla »Liberty« dergisinde Stirner hakkında bir tartışma açar. Bu tartışma, Tucker'nin Bireyci Anarşizmin temel öğretisini ifade etmiş olduğu döneme rastlar. Bu, Bireyci Anarşizmin hâlâ doğa yasası üzerine kurulu olmasının geçerli olup olmadığı konusunda esaslı bir felsefesel tartışmaya neden olur (Martin 1970, 249-254; Coughlin et al., 1986, 131-135). Walker bunu yadsımıştı; Tucker ve bazı bireyci anarşistler Walker'e katılıp pozisyonlarını gözden geçirirler. Neticede Bireyci Anarşist Hareket bölünmüş ve »Liberty«'de çalışanlar arasında en önemlilerinden bir kaçı Tucker'dan ayrılır. Stirner'in Bireyci Anarşizm için önemi üzerine yürütülen bu tartışma sert ve amansızca olmasına rağmen, neticede herhangi bir karar alınamadı. Bundan böyle Stirner »Liberty« dergisinde tartışılmayan bir konuydu artık. Walker, Tak Kak adi altında »Liberty«'de yazmaya devam ettiyse de, Stirner'den esinlenerek yazdığı metinleri Egoism adlı dergisinde yayınlıyordu. 

Ne var ki 1887'de başlayan Stirner-tartışması gerçek anlamda bitmiş değildi. Grup içerisinde ve tek tek kişiler arasında gizliden gizli büyüyordu bu tartışma. Bireyci anarşistlerin, Stirner'in ortaya koyduğu sorundan neticede kaçtıkları anlaşılıyor; bu durum Stirner'in yasadığı dönemde de böyleydi (en vahim iz bırakan Marx olmuştur), daha sonra bir dizi gösterişli ileri gelen düşünürler (en vahim iz bırakan Nietzsche olmuştur) ve ayrıca da anarşistlerin büyük çoğunluğu (Bak. Laska 1993, 1996). Hoş olmayan ve doğası itibariyle büyük ölçüde karanlıkta kalan bu sürecin sayesinde Stirner'in Biricik'inin İngilizce çevirisi yirmi yıl (!) gecikmeyle Tucker tarafından yayınlanmıştır. Bu da Amerikalı Bireyci Anarşist hareketin ve »Liberty« dergisinin sonuna rastlar. Tucker, Biricik'in Ingilizcesini (»The Ego and His Own«) 1907'de kendi yayınevinde yayınlar. Tucker'nin, başkalarının ve kendi direncini asan bu çalışmayı son gücüyle yaptığı belli oluyor. Çünkü »Liberty«'nin son sayılarından birinde vasiyet verir gibi yazmaktadır: "otuz yıldan fazla bir süre anarşist düşüncenin yayılması için çalıştım ve bir çok şey başardım, bununla da gurur duyuyorum; ama bu kitabın yayınlanmasına yakışır değerde bir şey yaptığımı sanmıyorum." Kısa süre sonra Tucker'nin büro ve yazıhanesi çıkan bir ateş sonucu tamamen yanar. Harap olan Tucker Amerika'dan ayrılıp Fransa'ya gider ve orada yaşamının son 30 yılını yazarlık yapmadan geçirir. »Liberty«'nin 1908'deki sonu aynı zamanda Tucker tarafından şekillendirilen ve kendi eseri olan Bireyci Anarşizmin de sonu olmuştur. 

Bireyci Anarşizmin Almanya'daki önde gelen temsilcisi ise şair ve yazar John Henry Mackay'dir (1864-1933). Mackay İskocya'da doğduysa da iki yaşındayken Almanya'ya gelir ve sadece Almanca yazar. Mackay 1880'lerde gelmekte olan natüralizmin genç ve isyankar şairlerin çevresinde yer aldıktan daha sonra, "sosyal sorunların" arkadaşlarına oranla kendisini daha çok ilgilendirdiğinden kendi yolunu bulmaya çıkar. Mackay, 1888'de »Sturm« (kasırga) adlı ilk şiir kitabını yayınlar. Sosyal konulara eleştirel bakan ve heyecanlı bir biçimde ifade edilen bu şiirler kısa sürede Mackay'a "anarşinin ozanı" sıfatını kazandırır. Ne var ki Mackay, çoğunlukla kollektivist ya da komünist düzeyde olan anarşistlere kendisini yakın hissetmiyordu. Esas olarak Tucker'nin dergisi »Liberty« (ve bunun bazen Almanca olarak çıkan »Libertas« dergisi) ve Tucker'nin kendisiyle tanıştıktan sonra, arzuladığı politik yerini bulmuş oldu. Mackay, yaklaşık 1890'dan sonra Bireyci Anarşizmin Almanya'daki en önemli temsilcisi olur. Mackay, şiirleri yanisira, »Bücher der Freiheit« (Özgürlügün Kitaplari) adiyla anarsizmi içeren iki tane de kitap yazmıştır. Bunları dostu Tucker'a ithaf etmiştir. 1891'de »Die Anarchisten« (Anarşistler) ve 1920'de de »Der Freiheitssucher« (Özgürlük Arayıcısı) adlı kitaplarını yayınlamıştır. Ayrıca »Flugschriften des individualistischen Anarchismus« (Bireyci Anarşizmin Bildirleri)'u yayınlamıştır. Ve 1895'ten itibaren de »Propaganda des individualistischen Anarchismus in deutscher Sprache« (Bireyci Anarşizmin Almanca Propagandası) başlıklı dizi halinde çeşitli yazılar yayınlamıştır. Bu dizinde çoğunlukla Amerikan Bireyci Anarşizmin broşürlerinin çevirisi ve en önemlisi de Tucker'nin »Staatssozialismus und Anarchismus« (Devlet Sosyalizmi ve Anarşizm) adlı program yazısı yer alıyordu. Ama ne var ki Anglosakson kökenli Bireyci Anarşizm, Almanya'da çok az sempatizan bulur. En tanınmış sempatizanı ise o dönem henüz "antropozof" olmayan genç Rudolf Steiner idi. Ve Bireyci Anarşist Hareket Almanya'da da birinci dünya savaşından önce sona erdi. Mackay'in 1918'den sonra bu hareketi yeniden canlandırma çabası da başarısız sonuçlandı. 

Mackay, Bireyci Anarşizm için yaptığı propagandacı çalışmalarının Stirner ile ilgili yaptığı çalışmalarıyla (Stirner'in biyografisini ve eserlerini yayınlamıştı) yakın ve nesnel bir bağı olduğu izlenimini uyandırdı. Bu nedenle Mackay'i otantik Stirnerci ve Stirner'i de Bireyci Anarşizmin babası olarak görmek doğallılık ve güncellik kazandı. Ama ne var ki, bu kategoriler yakından incelendiğinde şüphesiz ayakları havada kalır. Bireyci Anarşizmin taslağını çizen Tucker'dir ve Tucker bunu 1880'lerde henüz Stirner'den haberi olmadan yapmisti. Stirner'in ateşi bireyci anarşistleri sert bir şekilde şaşkına uğrattıysa da, Bireyci Anarşizmin temelini değiştirecek ve Stirner'in özgül düşüncelerini bu öğretiye entegre edecek bir tartışma yaratmadı. Mackay, Bireyci Anarşizmi Tucker'dan üstlenip "Özgürlüğün Kitaplarını bu öğretiden esinlenerek yazdı. Tucker ve Mackay, her ikisi de, anarşistler arasında sevilmeyen Stirner'e ilgi duyduklarını açık açık söylemiş, hatta bazen çok ateşli ve büyük bir heyecanla bunu ifade etmiş olmalarına rağmen, Stirner'in özgül kavramlarıyla, özellikle de onun "Eigenheit" (özellik) kavramıyla ne yapacaklarını bilemez durumdaydılar. Bireyci Anarşizmin temel öğretisi olan "herkese eşit özgürlük"'ü, Stirner, Kant'tan bu yana bilirdi. Stirner, Tucker ve Mackay ile özgürlük hayalcileri diye dalga geçerdi. 

Bireyci Anarşizm, Tucker ile Mackay'in çalısmalarının son bulmasıyla elbette tam olarak ölmedi. Birinci dünya savaşından sonra da kimi düşünürler, bir zamanlar Tucker'nin yaptığı gibi, kendi girişimleriyle bireyci ve aşırı liberalist düşünce geleneğiyle bağ kurdular; hatta bunu savaştan sonra dünya çapında güçlenen kolektivizme karşı bir tepki olarak da yaptılar. Düşünceleri devleti yadsımaya "meyilli" (bu anlamda da anarşist) bir pozisyona kadar sivrilmişti. Kuzey Amerika'da Albert Jay Nock (1928: »Our Enemy. The State«) ve Henry Louis Mencken'i söyleyebiliriz; Almanca konuşulan yörelerde Franz Oppenheimer (»Devlet«), belki de ekonomici Ludwig von Mises ve Friedrich August (von) Hayek (1944: »The Road to Serfdom«), ki bu ikisi esas etkilerini ABD'de göstermiş olmaları bir rastlantı değildir. 

Bireyci Anarşizm, Tucker ile tanışmış olan bazı şahıslar tarafından da yaşatıldı. Bu düşüncenin halk arasındaki çekiciliğinin azalması onu yadsımak için bir neden değildi bu şahıslara göre. ABD'de örneğin Tucker'nin eski bir mücadele dostunun oğlu olan Laurance Labadie (1898-1975), Bireyci Anarşizmi James J. Martin ve Murray N. Rothbard (Coughlin et al. 1986, S. 116-130) gibi kişilere aktarmıştır. Bunlar "libertarians" adı altında 1960li yıllarda bu düşüncenin güncelleşmesi için yazar olarak katkıda bulunmuşlardır. Rothbard, Bireyci Anarşizmi esaslı bir revizyondan geçirirse de (»The Spooner-Tucker Doctrine«, In: A Way Out, May/June 1965), bir ekonomici olarak Bireyci Anarşizmin paraya yönelik teorik fikirlerini "Monetariomanie" olarak yadsıdı ama bir libertarianist olarak da Bireyci Anarşizmin politik-antropolojik temelini bir bütün olarak kabul etti. 

Bu yeni tartışmalarda da "Stirner" şifresi, ki Stirner burada kısa bir süre tartışma konusu olmuştur, gücünü göstermiş: bir tarafta az kişiden oluşan bir grup (belki de sözümona) sempatizan ile diğer tarafta da Stirner'e kesin karşı olan bir çok kişinin bölünmesi (bak. A Way Out, Oct. 1967, p. 12-17). Bireyci Anarşizmin ve libertarianizmin kutsal parolası olan "özgürlüğün" doğası hakkındaki temel sorunun, Stirner'in yardımıyla esaslı incelenilmesinden bir kez daha kaçınıldı. Üstelik libertarianistlerin ya da anarko-kapitalistlerin (modern ve değiştirilen Bireyci Anarşizmin temsilcilerinin bir çoğu kendilerini böyle de adlandırırlar) Stirner'i reddetmelerindeki ve ilgisiz davranmalarındaki neden ürkütücü "egoizm" sözcüğü olamaz. (Anarko-kapitalistlerin programlarını içeren kitaplardan biri 1960'larda Ayn Rand tarafindan yayınlandı; bu kitabın adı hatta »The Virtue of Selfishness«'dir. Hayır; Stirner'i reddetmekteki neden, yine burada da Stirner'in "Biricik"inde gizli olan belirli bir düşünceyi emin olarak hissetmek olmalı; bu düşünceyle karşı karşıya gelen (MarxNietzscheCarl Schmitt ve Habermas'a kadar) başka bir çok insan da kamu önünde tartışmaktan kaçınmışlardır (bak: Laska 1993, 1996). 

(Federal) Almanya'da ise 1974'te Mackay-Gesellschaft (Mackay-Toplulugu)'in Mackay ile tanışmış olan Kurt Helmut Zube (1905-1991) tarafından kurulmasıyla Bireyci Anarşizm tekrar dirildi. Bu topluluğun kendisini ifade edişini, ki yayınladığı eserlerin çoğunda bu ifade bir künye gibidir, burada açıklamaya gerek yok, çünkü kendi değerini kendisi ortaya koymaktadır: "Gayri dogmatik ve gayri ideolojik olan Mackay-Topluluğu, toplum düzeninin bütün problemlerini kapsayan bir tartışmanın temeli olmayı arz eder. Argümanlarını kanıtlanabilir gerçekler üzerine kurmaya özen gösterir. Albert Einstein'in bu argümanların kaçınılmaz derecede gerekli olduğunu daha önce ifade ettiği gibi yepyeni bir düşünme biçimine yol açacak olan bu argümanlardan bazılarını, ne pahasına olursa olsun, Mackay-Topluluğu tanıtacaktır." Yayın konusunda pek aktif olan Mackay-Topluluğu, Bireyci Anarşizmin sahiplerinin (Tucker ve Mackay) yazılarının yeniden basımı yanısıra, bu öğretinin başka temsilcilerinin ilk çevirilerini de yayınladı. Ayrica K.H.Z. Solneman (K. Zube) tarafından yayınlanan »Manifest der Freiheit und des Friedens« (Özgürlüğün ve Barışın Manifestosu) gibi güncel tartışma içerikli metinler de yayınlandı. Dolayısıyla Bireyci Anarşizmin mirasını devam ettirmekte elbette katkıda bulunmuş oldu. Ama bu ögretinin teorik bazinin sağlam ve tamamlanmış olduğundan yola çıkıyordu. Dolayısıyla Bireyci Anarşizmin "bilimsel-eleştirel" bir anarşizm olduğunu zaman zaman ifade ediyordu. Zube, Mackay'in Tucker'a olan bağımlılığını görmemezlikten gelerek, Mackay'in Stirner'in felsefesini mükemmelleştirdiğini dolayısıyla aştığını düşünüyordu. 1981'de Zube ile Bireyci Anarşizmin felsefi temelleri üzerine hırslı bir tartışmaya giren Stefan Blankertz (1956-) için de Stirner konu değildi artık. Blankertz, bazı yan yollardan Rothbardcı bir Bireyci Anarşizme yöneldi ve neticede, "ihtilalci" Aquino'lu Thomas'yi ve Rothbard'i esaslı bir incelemeden sonra "katolik anarşizmin saklı hatta gizli bir düşünce dünyası olduğunu" keşfetti. (»Vernunft ist Widerstand«, Köln 1993, S. 8). 

İkinci dünya savaşından sonra Avrupa'nın baska ülkelerinde de Bireyci Anarşizmin temsilcileri yazarlık faaliyetlerini geliştirdiler. 
- Fransa'da Emile Armand (Ernest-Lucien Juin, 1872-1962), »L'en dehors« adını verdiği bireyci anarşist dergisini1922-1939 yillari arasinda yayınlarken, 1945'te çıkarmaya başladığı »L'Unique« adındaki dergisini de ölümüne kadar sürdürdü. Kendisini Spooner-Tucker-Mackay geleneğinde gören ve Stirner'den taraf olduğunu da söyleyen Armand, cinsel kurtuluş sorununu özellikle önemsiyordu. 
- İtalya'da Enzo Martucci (1904-1975) »Manifesto dei Fuorigregge« adında bir manifesto ve Bireyci Anarşizm ile ilgili bir dizi de broşür yayınladı. 
- İngiltere'de Sidney E. Parker (1929-), 1963'ten bu yana (1980'e kadar »Minus One«, 1980'den bu yana da »Ego« adında) Bireyci Anarşizmin bir dergisini yayınladı; bu dergide bir kaç ilginç tartışma olmuştur. Başından beri Tucker'a oranla daha çok Stirner'e enerjik bir ilgi duyan Parker, 1980'den bu yana kendisini Bireyci Anarşizmin temsilcisi olarak görmüyordu (bak: »Ego«, sayı 15, 1993, s.7). Kendisine "bilinçli egoist" diyen Parker, bununla Ernst Jünger'in "anark" pozisyonuna yakın bir pozisyon izliyor (bak: Jünger: Eumeswil, 1977; Laska, 1997). 

Özet

Bireyci Anarşizm öğretisi en önemli yanlarıyla Anglosakson politik düşünce geleneğine dayanıyor. Liberalizmin aşırı şeklidir. "En iyi iktidar (minimal bir iktidar değil), bizzat olmayan iktidardır". "Herkese eşit özgürlük" temeline dayanan bir toplumu amaçlayan bireyci anarşistler, tekellerin (şiddete dayalı) koruyucusu ve dolayısıyla eşitsizliğin garantisi olan devleti yok etmeyi amaçlarlar. Bu amaçlarını da öncelikle aydınlatma ve itaat etmeme (vergi ödememe) yöntemleriyle gerçekleştirmek isterler. Şiddeti ise ise yaramayan bir yöntem olarak görürler. 

Bireyci Anarşizmin kurucusu ve önde gelen temsilcisi Amerikali yazar Benjamin R. Tucker'dir (1854-1939). Bu öğretinin Alman temsilcisi ise John Henry Mackay'dir (1864-1933). 1960'li yıllardan bu yana ABD'de de etkili olan bazı "Anarko-Kapitalistler", örneğin Murray Rothbard (1926-1995), kendileri açık açık Tucker'a ya da Bireyci Anarşizme dayanmasalar da, temel görüşlerinden dolayı modern bir Bireyci Anarşizmin temsilcileri olarak adlandırılabilinirler. 

Max Stirner'in (1806-1856) Bireyci Anarşizmin atası olduğu sayılan bu yaygın düşünce birincisi tarihsel açıdan ikincisi nesnel olarak yanlıştır. Tucker, Stirner'in eserlerini okumadan önce Bireyci Anarşizmin taslağını yazmıştı. Tucker ve Mackay daha sonra Stirnerci olduklarını (da) söylemelerine rağmen, Stirner'in felsefesini tam olarak incelememişlerdi ve tam da Bireyci Anarşizm gibi bir öğretiyi Stirner, özgürlük düşcülüğü diyerek alaya alırdı. Stirner'e göre, Bireyci Anarşizmin (içsel olarak hâlâ "özgür olmayan" insanlar için) talep ettiği (dış) "özgürlük" fantomdan başka bir şey değildi. 

Kaynaklar:

Birincil:

[Max Stirner: Der Einzige und sein Eigentum (1845). Stuttgart 1972]

Benjamin R. Tucker: Instead of a book. New York 1893 (div. Reprints)

ders. (dt. v. George Schumm): Staatssozialismus und Anarchismus. Berlin 1895 (div. Neudrucke)

ders. (ed.): Liberty, 1881-1908 (Microfiche ed. 1978)

James L. Walker: The Philosophy of Egoism. Denver 1905 (postum); dt. v. Jörg Asseyer: Die Philosophie des Egoismus. Freiburg 1979

John Henry Mackay: Die Anarchisten. Zürich 1891 (div. Neudrucke und Reprints)

ders.: Der Freiheitssucher. Berlin-Charlottenburg 1920 (div. Reprints)

Sidney E. Parker (ed.): Minus One, 1963-1980; cont'd as Ego, 1982-1994

Murray N. Rothbard: The Ethics of Liberty. Atlantic Highlands NJ (USA) 1982

Individualistischer Anarchismus. Eine Autorenauswahl. West-Berlin: Libertad-Verlag 1977 (Anarchistische Texte Nr. 6/7)

İkincil:

James J. Martin: Men against the State. DeKalb IL (USA) 1953 (hier benutzt: 3rd ed. 1970); dt. v. K.H.Z. Solneman [d.i. Kurt Helmut Zube] und Jürgen Gaibel: Männer gegen den Staat. 2 Bände. Freiburg 1980

Robert Nozick: Anarchy, State, and Utopia. New York 1974; dt. v. Hermann Vetter: Anarchie, Staat, Utopia. München 1976

Murray N. Rothbard (ed.): Journal of Libertarian Studies. 1977ff

Henri Arvon: Les libertariens américains. De l'anarchisme individualiste à l'anarcho-capitalisme. Paris: PUF 1983

Michael E. Coughlin et al. (ed.): Benjamin R. Tucker and the Champions of Liberty. A Centenary Anthology. St.Paul and New York 1986

Bernd A. Laska: Der schwierige Stirner. In: Wolfram Beyer (Hg.): Anarchisten. Zur Aktualität anarchistischer Klassiker. Berlin 1993. S.9-25

ders.: Ein dauerhafter Dissident. 150 Jahre Stirners »Einziger«. Eine kurze Wirkungsgeschichte. Nürnberg 1996 (»Stirner-Studien« Nr. 2)

ders.: "Katechon" und "Anarch". Carl Schmitts und Ernst Jüngers Reaktionen auf Stirners »Einzigen«. Nürnberg 1997 (»Stirner-Studien« Nr. 3)
ders.: Dora Marsden - "Stirner des Feminismus" ?

u/fondukcu — 3 days ago

Asker Kaçağı Yaşayanlara Danışma Postu

Asker kaçağı konumuna düştükten sonra kağıt üstünde olanlar ile gerçek hayatta uygulananlar ciddi farklar gösteriyor, asker kaçağı olarak yaşayan varsa deneyimlerini anlatabilir mi;

Para cezalarının yakalanmadan yakalanmaya yürütüldüğünü biliyoruz, ancak bunun bir de ilk yakalanma ardından imzalatılan tebligattan sonra kaçak kalmaya devam etme durumunda ortaya çıkan "Askeralma Kanuna Muhalefet" suçu boyutu var, bu aşamadaki deneyimleriniz nelerdir, yoksa bu boyuta gerçek hayatta hiç ulaşmıyor mu?

Dipnot olarak, 9 yıl 10 ay kaçak yaşayıp yakalanırsanız ödeyeceğiniz para anca günümüzün bedelli askerlik parasına denktir, postun altında bedelli askerlik ya da normal askerlik güzellemesi yapmaya çalışacaksanız, yapmayın.

reddit.com
u/Minnecraft — 4 days ago

Nietzsche hakkında ne düşünüyorsunuz

Ben şahsen severim kendisini, Max striner gibi bir filozof değildir ama iyi bir aforizmacıdır. Bazı yazdıkları kendini sürekli okutur akılda kalır mesela, örneğin böyle buyurdu zerdüşt kitabındaki yeni put üzerine kısmını ben 5-6 kadar tekrardan okumuşumdur

Haksız olduğu yerler vardır haklı olduğu yerler vardır, ama aslında ne dediği çok belli değildir çok şiirseldir mesela Sokrates'i fiziksel olarak aşağılar dalga geçer alay eder ama kendisine benzetir onu över. Kendisini üstün gören biri olarak Sokrates'e bir özgüdür bu

Kendisi kısmen egoisttir ama hayaletler ile ilgili düşünceleri daha farklıdır. Tanrının ölümünü hüsran verici olarak adlandırır aslında bu iyi birşeydir çünkü bir spook ölmüştür. Değerlere kısmen saygı duyar ve kendi değerlerini yaratmayı öğütler ama buda saçmadır çünkü değerler insanın prangalarıdır bu yüzden kendi öz zevkini kısıtlamaktan başka işe yaramazlar. Sanatı kutsallaştırır dinin verdiği gerçeklikten kopuşu gerçeklikle iç içe yaptığı için sanatı takdir eder, bu konuda aynı düşünüyoruz bu arada. Genel olarak bir egoisttir ama strinerden farklı olarak egonu sahiplenmeyi değil onu aşmayı öğütler. Bu yüzden Nietzsche bir spooktur ama benim kişilik olarak sevdiğim biri

Tltr: Nietzsche'yi ben severim ama çok fazla yanıldığı kısım var. Bazı dedikleri çok doğru bazıları çok yanlış. Ama kısmen bir egoist olduğu için tartışılmaya değer biridir bence

u/Strict-Ad-4091 — 5 days ago

Kemalist değilsen Marjinalleştirilirsin

Türkiye'de adam olmanın altın kuralı. Neden böyle? Ölümünden yıllar geçmesine rağmen politikte, toplumda, kariyerde v.b. birçok alanda atatürk sevmeyenler düşman olarak görülüyor marjinalleştiriliyor toplumdan soyutlanıyor dışlanıyor. Komünistler bile kendini Atatürk'e dayandırnaya çalıştı.

Anlamadığım bu adam öleli yıllar geçmiş, bir kişi bile mi farklı düşünceyi savunmadı çok garip. Mesela Stalin ölünce Kruşçev onu devrimden sapmakla suçlanabildi. Sonraki yıllarda dağılma döneminde soykırımcı olduğu ve kanlı bir tiran olduğu kabul edildi. Bunların olması 30-40 sene falan sürdü. Peki Atatürk bu kadar baskıcı bir diktatör olmasına rağmen neden hala ondan vazgeçilmedi, 100 sene içerisinde Atatürk spook'una olan bağlılık hemen hemen hiç değişmedi. Üstelik dersim katliamı gibi katliamların varlığı devlet tarafından onaylandı. Bana ilginç ve tartışmaya açık bir konu gibi geliyor

reddit.com
u/Strict-Ad-4091 — 6 days ago

Max Striner bir spook olabilir mi

Ey Max Striner sevenler, evet bende çok severim. Ama yine egoist bir arkadaşım bana bir soru sordu ve aklıma takıldı size sormak istedim. Egoizmi içselleştiren, Max striner'i içselleştiren insanlar aslında bir spooka inanıyor olmaz mı? Sonuçta Max striner'i ve egoizmi kutsallaştırıyorlar

reddit.com
u/Strict-Ad-4091 — 6 days ago

Stirner'in Feuerbach'a Karşı Nefreti

Stirner’in, “Hıris-

tiyanlığın Özü”nün yazarını Özgürler Kulübü üzerin-

den kişisel olarak tanımamış olduğu elbette bir şey

ifade etmiyor; ama şunu belirtmek isterim ki, belki de

kişisel olarak tanışıyordu ve ondan hoşlanmıyordu:

Stirner, 1828-1829 kış sömestrini Erlangen’de öğrenci

olarak geçirdi ve orada Feuerbach’ın arkadaşı Chris-

tian Kapp’ın derslerine katıldı; ve Feuerbach’ın ken-

disi Aralık 1828’de Erlangen’de habilitasyonunu ta-

mamladı. Bana öyle geliyor ki, meraklı öğrenci, genç

hocanın dersine katıldı ve bu liberalleşen Hegelci hak-

kında olumsuz bir görüş edindi. Bu tiksinti, Feuer-

bach’ın “Hıristiyanlığın Özü” 1841’de yayımlanınca

daha da katılaşmış olabilir. Çağdaşlarına haklı olarak

muazzam bir ilerleme gibi görünen bu çalışmanın ta-

mamen özgür olan Stirner’i savaşmaya teşvik etmiş olması şaşırtmamalı;

(Dil Eleştirmeni Olarak Max Stirner - Sayfa 20)

u/zaynmurphy2 — 5 days ago

Sub kemalist dolu birşeyler yapmalıyız

Geçen attığım postun altına doluşmuşlar sivrisinek gibiler rahatsız ediyor epey ama yakalayamıyorsun hepsini

u/Strict-Ad-4091 — 6 days ago