r/egoizmTR

Alfredo M. Bonanno -  Yakınlık Grubu
▲ 13 r/egoizmTR+1 crossposts

Alfredo M. Bonanno - Yakınlık Grubu

Alfredo M. Bonanno - Yakınlık Grubu

Anarşistlerin örgütlenme meselesiyle olan münasebeti müphem ve ikirciklidir.

Bir yanda belirli bir programa, (az da olsa) elindeki imkânlara sahip, komisyonlara ayrılmış daimi bir yapıyı benimseyenler; diğer yanda ise kısa vadeli de olsa her türlü istikrarlı ilişkiyi reddedenler vardır.

Klasik anarşist federasyonlar ile bireyciler, çatışma gerçekliğinden kaçışın iki aşırı ucunu teşkil eder. Örgütlü bir yapıya mensup yoldaş, devrimci bir dönüşümün niceliksel büyümeden kaynaklanacağını umar; böylece yapının her türlü otoriter sapmanın ya da parti zihniyetine taviz vermenin önüne geçebileceği hülyasına bel bağlar. Bireyci yoldaş kendi benliğini sakınma telaşındadır; her türlü teması, başkalarına verilen her tavizi ya da fiili iş birliğini bir teslimiyet ve ilkesizlik sayarak bunlardan ödlekçe kaçınır.

Bu durum, özgül örgütlenme ve grupların federasyonu meselesine eleştirel yaklaşan yoldaşlar için dahi kaçınılmaz bir sonuca dönüşür.

Örgüt, henüz ortada hiçbir mücadele yokken doğar ve (en azından varsayım odur ki) kendisini büyütecek türden bir mücadele ufkuna adapte olmakla yetinir. Böylece bu yapı, sınıf mücadelesi sahnesine muhtelif sebeplerle tahakküm eden iktidarın baskıcı kararları karşısında vekaleten hareket eden bir nesneye dönüşür. Ezilenlerin mukavemeti ve kendi kendini örgütleme çabası, şurada burada yakalanacak zerreler olarak görülür; oysa bunlar ancak özgül yapıya dahil olup onun bir parçası haline geldiklerinde ya da bu yapının (az veya çok) doğrudan sevk ve idaresi altındaki kitle aygıtlarında toplandıklarında bir anlam kazanır.

Bu durumda insan daima beklemededir. Sanki hepimiz koşullu olarak serbest bırakılmış gibiyizdir. İktidarın tavırlarını sinsi sinsi tartar, üzerimize çöken baskıya karşı (daima imkanlar dahilinde) tepki vermeye hazır bekleriz; neredeyse hiçbir zaman inisiyatifi ele alıp müdahalemizi bizzat üstlenmeyiz, mağlupların mantığını altüst etmeyiz. Yapısal örgütlerde kendine yer bulanlar üye sayısının artmasını bekler durur. Kitle yapıları içinde (mesela anarko-sendikalist bir ufukla) çalışan kimse, bugünün küçük taleplerinin gelecekte büyük devrimci neticelere evrilmesini bekler. Tüm bunları reddeden fakat yine de vaktini neyi beklediği meçhul bir ataletle tüketenler ise genelde herkese ve her şeye karşı bir hınç duygusuna saplanıp kalırlar; kendi fikirlerinin doğruluğundan emindirler fakat bunun, örgütçü ve programcı tutumun madalyonunun öteki yüzünden ibaret olduğunu idrak edemezler.

Bizler başka bir şey yapmanın mümkün olduğuna inanıyoruz.

Eyleme geçebilmek adına diğer yoldaşlarla temas kurmanın şart olduğu kanaatinden yola çıkıyoruz. Mücadelemiz, ne kadar kanlı ve dehşet verici olursa olsun, platonik bir protesto seviyesine indirgendiği sürece tek başımıza hareket edecek vaziyette değiliz. Gerçekliğe tesir edecek ölçüde nüfuz etmek istiyorsak bir hayli kalabalık olmalıyız.

Yoldaşlarımızı nasıl bulacağız? Program ve platform meselelerini bir kenara bıraktık, onları bir daha dönmemek üzere fırlatıp attık. Öyleyse geriye ne kalıyor?

Yakınlık.

Anarşistler arasında yakınlıklar da ayrışmalar da mevcuttur. Burada şahsi yakınlıktan, yani yoldaşları çoğunlukla bir araya getiren hissiyat odaklı unsurlardan (en başta aşk, dostluk, sempatiklik gibi) bahsetmiyorum; karşılıklı aşinalığın derinleşmesinden bahsediyorum. Bu derinleşme arttıkça yakınlık da o nispette güçlenir. Aksi durumda ise ayrışmalar her türlü eylemi imkansız kılacak raddeye varabilir. Dolayısıyla çözüm reçetesi, sınıf mücadelesinin önümüze koyduğu muhtelif meselelerin projeksiyonunu çıkararak karşılıklı aşinalığı derinleştirmekte yatar.

Yüzleşmek istediğimiz kapsamlı bir meseleler silsilesi vardır ve bunlara genelde bütüncül bir gözle bakılmaktan kaçınılır. Genelde sadece burnumuzun dibindeki, bizi en çok yaralayan meselelerle (baskılar, hapishane gibi) kendimizi sınırlarız.

Oysa yüzleşmek istediğimiz meseleyi enine boyuna tahlil etme kabiliyetimizdir ki yakınlık iklimini doğuracak en münasip şartları hazırlar. Bu durum kuşkusuz (çok müstesna haller haricinde) hiçbir zaman mutlaklaşamaz ya da yetkinleşemez; fakat eylem için eğilimsel bağlar kurmaya yeterlidir.

Nitekim müdahalemizi elzem gördüğümüz meselelerin sadece en bariz ve yüzeysel yönleriyle sınırlarsak, arzuladığımız o yakınlığı asla ulaşamayız. Gerçekliğe müdahale projesini altüst edebilecek beklenmedik, sinsi çelişkilerin insafına kalmış bir halde habire bocalar dururuz. Şunu ısrarla vurgulamalıyım ki yakınlık kavramı hissiyatla karıştırılmamalıdır. Pek de hazzetsmediğimiz yoldaşlarla bir yakınlık bağı kurabileceğimiz gibi, aramızda hiçbir yakınlık bulunmayan yoldaşlara karşı da derin bir sempati duyabiliriz.

Bunun yanı sıra, duygular ile siyasi saikler arasında var olduğu farz edilen ayrım gibi sahte meselelerin eylemimizi ketlemesine izin vermemek gerekir. Söylenenlerden hareketle, duyguların siyasi tahlilden tecrit edilmesi gerektiği, dolayısıyla yaklaşımımız gereği birine sevgi duyup düşüncelerini hiç benimsemeyebileceğimiz ya da bunun aksine, fikirlerini paylaştığımız halde kendisine yakınlık duymayacağımız sanılabilir. Bu, ne kadar ıstırap verici olursa olsun, muhtemeldir. Ancak kişisel yönü, hatta dilerseniz hissiyatı, meselelerde derinleşme fikrinin asli bir parçası kılmak gerekir; çünkü dürtülere içgüdüsel olarak teslim olmak genellikle tefekkür ve tahlil eksikliğine ya da apaçık bir hayal tarafından esir alındığını kabullenememeye delalet eder.

Söylediklerimizden hareketle, anarşist gruba dair bakışımızın ilk taslağı, muallak da olsa belirmeye başlar: Ortak bir yakınlık bağıyla birbirine raptolunmuş bir avuç yoldaş.

Bu yoldaşların birlikte inşa ettikleri proje ne kadar derinleştirilirse, yakınlıkları da o nispetle ziyadeleşir. Buradan hareketle gerçek örgütlenme, yani birlikte hareket etme, birbirini bulma, tahlil yapma ve eyleme geçme yönündeki fiili (ve hayali olmayan) kabiliyet, ulaşılan yakınlık derecesiyle doğrudan ilintilidir; yoksa az çok müstear ad arkasına saklanmış, programlarla, platformlarla, bayraklarla ya da partilerle en ufak bir alakası yoktur.

Dolayısıyla yakınlık grubu, müşterek yakınlıklar etrafında bir araya gelen özgül bir örgüttür. Bu yakınlıklar herkes için tek tip olamaz; aksine, analitik arayışın çabası genişledikçe muhtelif yoldaşlar sonsuz sayıda yakınlık yapısına kavuşacaktır.

Buradan hareketle, tüm bu yoldaşlar niceliksel bir büyümeye de meyledecektir; fakat bu büyüme sınırlıdır ve faaliyetin ana gayesi değildir. Niceliksel gelişme eylem için elzemdir; aynı zamanda geliştirilen tahlillerin erimini ve daha fazla sayıda yoldaşla kademeli olarak yakınlık kurma kabiliyetini sınayan bir ölçüttür.

Böylelikle varlık kazanan yapı, kendi müşterek müdahale araçlarını üretecektir. Her şeyden önce bu yapı; geniş bir meseleler silsilesinde yön gösteren, aynı zamanda bireysel veya kolektif ölçekte baş gösteren yakınlık ve ayrışmaların sınanmasına zemin sunan, tahlil için elzem bir tartışma aracıdır...

Son olarak belirtmek gerekir ki, böyle bir grubu bir arada tutan unsur şüphesiz yakınlık olsa da, onun imbiğinden süzülen tahrik edici kuvvet eylemdir. Kendini sadece ilk unsurla sınırlayıp diğerini ikincil plana atmak, münasebetlerin Bizansvari bir mükemmeliyetçilik içinde kuruyup heder olmasına yol açar.

u/fondukcu — 1 day ago

Yurtsever Sürü - Albert Libertad

Kışlaya! Doğru kışlaya! Yürü yirmi yaşın delikanlısı! İster tamirci ol ister profesör, ister duvar ustası ister ressam, uzan yatağa… …Prokrustes’in o meşhur yatağına! Kısa mısın… Çeke çeke uzatacaklar seni! Uzun musun… Biçe biçe kısaltacaklar! Kışla ulan burası! Burada delikanlılık sökmez, çalım satılmaz… Herkes eşit, herkes kardeş! Ne kardeşliği peki? Süzme aptallıkta ve koşulsuz itaatte kardeşlik, elbette! Ha! Kişiliğinmiş, kafanmış, özgün biçiminmiş… Kimin umurunda! Duyguların, zevklerin, içgüdülerin; sür gitsin akıntıya… Vatan uğruna… Öyle diyorlar sana. İnsan değilsin artık sen, bir koyunsun! Vatan denilen o şeye hizmet etmek için kışladasın. Ne olduğunu bilmiyorsun ya, ne ala. Zaten bilmene de gerek yok! Senin tek işin boyun eğmek. Sağa bak! Sola bak! Hizayı bozma! Rahat! Ye! İç! Uyu! Haa, kişisel inisiyatifinden, kendi iradenden mi bahsediyorsun? Sökmez burada! Burada yalnızca tek bir ilke vardır: Disiplin! Ne! Ne dedin? Sana akıl yürütmeyi, tartışmayı, insanları ve olayları kendi süzgecinden geçirmeyi mi öğrettiler? Burada çeneni kapar, sesini kesersin! Üstlerinin yargılarından, onların kaygılarından başka hiçbir fikrin, hiçbir kaygın olamaz, olmamalıdır! Yalnızca yetkinliğini bizzat sınayıp kabul ettiğin kişilerin mi peşinden gidersin? Bırak bu ayakları küçüğüm! Kime itaat edeceğini anlamanın çok daha pratik bir yolu var burada… Sayıver bir subay ceketinin kolundaki altın sırmaları! Yine ne var? Sana hiçbir puta tapmamayı, hiçbir şeye körü körüne biat etmemeyi mi öğrettiler? Fark etmez; bük belini, öp toprağı, hürmetle izle o sancağı! İşte 20. yüzyılın putu, demokratik ikonu, vatanın ta kendisi! Bu gördüğün dostum, Jeanne d’Arc’ın dinsel sancağının cumhuriyet ambalajlı halidir! Haydi, zihnini, zekânı, iradeni bırak kapının eşiğinde… Sen artık bir sürüsün… Senden istenen tek şey ise yünün! Gir içeri… Ve düşünmeyi unut!

Kışlaya! Doğru kışlaya!

Ordu—geçenlerde de söylediğim gibi—dışarıdaki düşmanın karşısına dikilmiş değildir; ordu, içerideki düşmanın karşısına da dikilmiş değildir. Ordu doğrudan bizim karşımıza dikilmiştir; irademizin, yani öz “benliğimizin” karşısına! Ordu; kalabalığın bireyden, niceliğin nitelikten aldığı bir intikamdır! Ordu bir suç okulu değildir, bir sefahat okulu da değildir—ya da öyleyse bile bu onun en masum kusurudur; ordu, pısırıklığın, ruhsuzlaştırmanın, karakteri kısırlaştırmanın okuludur! Aileye rağmen, okula rağmen, tezgâha rağmen her insanın içinde kişiliğinden bir kırıntı kalır; zaman zaman içinde bulunulan ortama karşı bir başkaldırı kıvılcımı çakar. İşte kışlayı mesken tutan ordu gelir ve bireyin o son sığınağını da yerle bir eder.

Yirmi yaşındaki insan, kendini bir fikre adamaya hazır o cömert, diri güce sahiptir. Henüz alışkanlıkların prangasına vurulmamış, evin rehavetiyle uyuşmamış, yılların ağırlığıyla ezilmemiştir. Mantığını isyana kadar vardırabilir. İçinde, tomurcukları patlatmaya, çiçekleri açtırmaya hazır gürbüz bir özsu taşır. Ama tam yolun virajında, önüne vatan tuzağını kurarlar; ordunun kapanını, kışlanın fareseliğini! İşte o anda bütün melekeleri felç edilir. Artık düşünmeyeceksin. Okumayacaksın. Yazmayacaksın. Hiçbir koşulda kendi iradeni ortaya koymayacaksın! Saçının telinden ayak tırnağına kadar bütün bedenin orduya aittir artık. Ne giyeceğin şapkaya karar verebilirsin ne giyeceğin ayakkabıya. Ne bol bir giysi giyebilirsin ne de belini saran bir ceket. Kendi uykun geldiğinde yatamazsın… Ayakkabın nizami olacak, şapkan nizami, giysin nizami! Ekmek ortak fırınlarda pişer, dinleneceğin saat bile yıllar öncesinden yönetmeliğe bağlanmıştır.

Sadece bu kadar mı? Bu henüz işin bedensel katlanma kısmı! İşte asıl felaket şimdi başlıyor… Sokakta istediğin kişiyle konuşamazsın! Canının çektiği mekâna adım atamazsın! İlgini çeken gazeteyi okuyamazsın! Düşüp kalktığın insanlar da randevuların da okuyacağın kâğıt parçası da emredildiği gibi olmak zorundadır! Olur da cinsel arzuların mı kabardı? Askerler için ayrı, subaylar için ayrı genel evler mevcuttur; tıpkı demlenmek için ayrılmış farklı meyhaneler olduğu gibi. Her şey nizamnameye bağlanmış, her şey önceden kurgulanmıştır. Birey katledilmiştir. İnisiyatif ölmüştür! Kışla, yurtsever sürünün ağılıdır. Ve o ağıldan çıkan sürü, yarın sandık başına sürülecek olan “seçmen sürüsü” olmaya hazırdır artık.

Ordu, hükümetlerin bireylerin tepesine diktiği korkunç bir baskı aygıtıdır; kışla ise kitlelerin insani gücünü bir avuç muktedirin çıkarına akıtan bir kanaldır. Oraya insan olarak girersin, asker olursun; oradan çıktığında ise artık uysal bir “yurttaş”sındır!

u/Deriveee — 22 hours ago
▲ 34 r/egoizmTR+2 crossposts

Dünyanın En Eski Önyargısı - Kadından Nefretin Evrensel Tarihi (Kitap Önerisi)

https://preview.redd.it/dd8dinzyw7kh1.png?width=566&format=png&auto=webp&s=ce612f36933b16809b4295f47796fca5adcb3076

>"Hastalığının ve tedavisinin zayıf düşürdüğü dönemde bile, dikkatini projesine o kadar vermişti ki, hastanede yatarken bir yandan da kitabının en son baskı düzeltmelerini yapmayı sürdürüyordu."

-Jenny Holland

"Mizojini insanlığın yarısının insanlıktan çıkartılmasıdır." diyor Jack Holland.

Kadınlara karşı olan ön yargının Antik Yunan'dan başlayarak günümüze uzanan tarihini olaylar, sanat eserleri ve kültürel eserler üzerinde durarak ele alıyor.

Kadınlar yalnızca aşağılamayla değil yüceltme yoluyla da insanlıktan çıkarılabiliyor Holland'a göre. Günümüzde kadınların "görevlerinin" -örneğin anneliğin- yüceltilmesiyle bunu yapıldığını sık sık görüyoruz.

Ona göre Aristo'yla Platon'un mizojinin "bilimsel temelini" sağlamış ve böylece onlardan etkilenenler aracılığıyla mizojinin yayılmasına katkıda bulunmuştur.

Kitap yalnızca kurban olan kadınları göstermekle kalmıyor aynı zamanda haklarını arayan protestolar düzenleyen kadınların ta Roma'dan beri var olduğunu gözler önüne seriyor.

>"Özgürlüklerini ilerletmek için daha da şoke edici şekilde Romalı kadınlar, sokağa çıkarak kamusal müdahele geleneklerini genişletmişlerdir. Tarihin kadınlarca örgütlenen ilk kamusal protesto hareketini başlatmışlardır."

Daha detaylı bir değerlendirme için buraya bakabilirsiniz: Kadın Araştırmaları Dergisi

Başka bir tanıtım yazısı: Evrim Ağacı

reddit.com
u/EncryptedBazaar — 1 day ago
▲ 23 r/egoizmTR+1 crossposts

ICONACLASTA! Egoizmtr Adına Aubstack Blogu Açtık

Bundan sonra çevirileri ve yazıları substackede yükleyeceğiz. Eğer sizde blogda yazı paylaşmak isterseniz suba post halinde çevirinizi atabilir ya da mod ekibinden birisine dm aracılığıyla yazınızı iletebilirisiniz.

substack.com
u/fondukcu — 2 days ago

Geceyi Geri Al, Elektriği Reddet - Peter Lamborn Wilson (Hakim Bey)

Elektrik, kadim dünyaca zaten biliniyordu. Arkeologların Girit’te gün yüzüne çıkardığı o ilkel piller, Mezopotamya ya da Mısır’dan kalma kayıp prototiplerin birer yankısıydı sadece. Aşikar ki eski majisyenler bu hakikati muazzam bir sır olarak saklamayı bildi. Franklin elektriği "keşfetmedi"; onu Hermetizm külliyatından gasp etti. Ve simyacıların binlerce yıldır "avam" sayıp karanlıkta tuttuğu politikacılarla tüccarların yağmasına sundu.

Belki de Franklin bu sırrı Philadelphia’daki bir Gül-Haç müridinden, Wissahickon Bilgesi Johannes Kelpius misali birinden çaldı. Ne Cehennem Ateşi Kulübü masumdu bu gizlerden, ne de Kraliyet Derneği muaf kalabilmişti okültizmin lekesinden. Newton, Boyle, Priestley, Erasmus Darwin… Hepsi örtülü birer hermetik değil miydi? Yoldaşları Franklin niye farklı olsun?

Elektrik; akupunkturcuların, illüzyonistlerin ve filozofların mahreminde saklı, nadide ve mistik bir lüks olarak kalmalıydı. Belki de o "Frankenstein Kırılması" hiç yaşanmayabilirdi. (General Electric’in o küstah sloganını hatırlayın: "Bilim hayata can verir.") Şişesinden kaçan cinler, Yeryüzü’nü kıyamete sürüklemekle tehdit eder. Nitekim bugün bile tam bir tanımdan kaçan, mahiyeti bir türlü "açıklanamayan" elektrik; bitmek bilmez o zırıltılı uğultusu ve gizemi boğan o evrensel ışık cüzamıyla dünyayı marazi bir kahrın içine itti. Karanlık Çağ'ın zıttı Aydınlık Çağ'dır.

Artık lüks olan elektriğin varlığı değil, yokluğudur. Zira doldurulan her plak, icra edilen canlı bir ruhun mezar taşıdır.

Bir gaz lambasının ışığında yaşarsanız; milyonlarca yıllık organik hayatın kudretini ve ipeksi dokusunu solursunuz. Elektrikle yaşarsanız, vaat edilen ama asla gelmek bilmeyen o makineleşmiş "Yarının Diyarı" ile göz göze kalırsınız.

Bazıları elektrik kesintilerine bilinç düzeyinde hayrandırlar; çünkü düzenin altüst oluşunu seyretmekten hazzederler (çoğu çocuk bunu derinden hisseder). Belki de bilinçdışı olarak hayrandırlar; çünkü yapay titreşimlerin o devasa bölgesel ağı—panoptikonu andıran o tiranik mantra—ve subliminal gürültüyle beslenen ölü ışık pisliği, ansızın son bir iniltiyle geberip gider. Bazıları ise tam olarak bu yüzden kesintilerden dehşete düşer.

Bütün mesele geceyle, karanlıkla ve ruhunuzdaki o ilkel hakikatle kurduğunuz bağda gizlidir.

u/Deriveee — 2 days ago

Alfredo M. Bonanno - Neden İsyancı Anarşistleriz...

Alfredo M. Bonanno

Neden İsyancı Anarşistleriz...

Çünkü her yerde spontane patlak veren mücadeleleri körüklemeyi; onları kitlesel isyanlara, yani gerçek devrimlere evriltmeyi bir imkân olarak görüyoruz.

Çünkü sınıf egemenliğinin efendilerinden başka kimseye nefes aldırmayan bu kapitalist dünya düzenini kökünden kazımak istiyoruz.

Çünkü sermayenin, devletin ve tahakkümün her biçimine; bunların kurumlarına, faillerine ve odaklarına karşı vakit kaybetmeksizin, yıkıcı bir taarruzdan yanayız.

Çünkü devrimci kavganın bugün imkânsız olduğuna kanaat getirip iktidarla el sıkışan, uzlaşma batağına saplanan herkesi yapıcı bir hınçla eleştiriyoruz.

Çünkü sıramızı beklemektense, vakit henüz olgunlaşmamış olsa dahi doğrudan eyleme geçmeyi seçtik.

Çünkü koşulların olgunlaşıp dönüşümü lütfetmesini beklemektense, bu gidişatın ipini hemen şimdi çekmek istiyoruz.

İşte bizi anarşist, devrimci ve isyancı kılan sebeplerden bazıları bunlardır.

u/fondukcu — 3 days ago

Kanun Hiçbir Şeyi İfade Etmiyor

“Devletleri, ‘yüce erkin’ nasıl bölüşüldüğüne bakarak sınıflandırmaya alışmışız… Peki, bu erk kime karşıdır? Bireye ve onun ‘öz-iradesine’ karşı. Devlet ‘şiddet’ uygular, birey ise buna cüret edemez. Devlet kendi şiddetini ‘hukuk’ diye vaftiz eder; bireyinkini ise ‘suç’ sayar.”

— Max Stirner, Biricik ve Mülkiyeti

“Her adımda, her köşede yasalara, sınırlara, ahlak kaidelerine, angaryalara, yargıçlara, imalathanelere, zindanlara, kışlalara toslarsınız… Bireyin serpilip özgürleşmesini boğan o kokuşmuş düzeni koruyan, kollayan ve savunan üniformalı kadınlar ve adamlar çıkar karşınıza. Ve sizler — siz gafil ‘hayat’ aşıkları, ‘ilerleme’ şakşakçıları, ‘medeniyet’ çarkına su taşıyanlar? — SİZ BUNA YAŞAMAK MI DİYORSUNUZ?”

— Émile Armand

“Hukuk dedikleri, özünde muktedirlerin avamdan uzak tutmak istediği şeylerin dökümüdür; zira o işler yapılsa muktedirin huzuru kaçar, keyfi kaçar. Bu yasaklar kağıda dökülür ki avam neyi yapmaması gerektiğini bilsin de efendilerinin ayağına dolanmasın.”

GURPS: Goblins

Ömrünüz boyunca kanunsuz bir dünyada yaşadınız.

Her anınız, her saniyeniz hukukun esamesinin okunmadığı bir dünyada geçti. Hukuk nedir ki zaten? Bireyi yahut toplumu devletin iradesine ram etmeye yarayan bir sopa, bir etki-tepki mekanizması. Şunu yaparsan, canını yakarız. Kendimizi bununla güvende hissettiğimize inandırırız.

Dünyayı adil kılanın, doğrunun tecellisini sağlayan şeyin Hukuk olduğunu telkin ederiz kendimize. Ya tecelli etmezse? Nasıl olsa kötü adamlar cezasını bulur, değil mi?

Oysa gerçeğin bununla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Siyah bir adam, sırf ten renginden ötürü beyaz bir adamla birebir aynı suçtan katbekat ağır ceza alır. Zengin ve imtiyazlı züppeler insan öldürür, tecavüz eder; sonra da ellerini kollarını sallayarak denetimli serbestlikle yırtarlar.

Biz de avunmak için "Sistem aksıyor" deriz. "Ah, doğru kanunları bir bulsak, liyakatli kolluk kuvvetlerimiz, namuslu vekillerimiz bir olsa, bu aleni adaletsizlikler tereyağından kıl çeker gibi hallolur."

Koca bir hülyadır bu. İnsan evladının elinde oyuncak olmuş, onun keyfine göre eğilip bükülen bir zihinsel kurgudan ibaret olan "hukuk", kuruldu kurulalı adalet dağıtmadı; asla da dağıtmayacak.

Kavramın kendisi afakidir. Masaldan ibarettir; zira günün sonunda yasaların beş para etmediği açıktır.

Tabii yoksul değilseniz… Yoksulsanız, o yasaların sizi ezmek için tepenize indirilen bir balyoza dönüştüğünü iliklerinize kadar hissedersiniz.

Geçenlerde bir arkadaşım bir silah satın aldı. Florida’da elden ele satış gayet nizamidir. Nizami olmayan ne peki? Bir sabıkalının silah alması. Adam sabıkalı mıydı, değil miydi? Satıcının ruhu bile duymadı; çünkü umurunda bile değildi. Walmart otoparkında nakit parayı basana AK-47 veriyordu. Ne evrak var ne bürokrasi. İşler sarpa sararsa diye kimliğin bir fotoğrafı çekilmiş, hepsi bu.

Yasaların H’si bile hüküm sürmüyordu orada.

Arkadaşımın silahı aldığı çocuk parasızlıktan kıvranıyordu. 20’lerinin sonlarında, elleri nasırlı, cildi güneşte pişmiş, rızkını açık havada dövüşerek kazanan bir genç. On iki yıldır ter döktüğü şirketten henüz kovulmuştu.

"Patronun kızıyla takıştık," dedi eksik dişlerini gösteren bir sırıtışla. "O kavgayı asla kazanamazsınız."

"Yani seni kapının önüne mi koydular?" diye sordu arkadaşım.

"Eyvallah. Bir de üstüne civardaki diğer ağaç bakım firmalarına haber salıp önümü kestiler."

"Ama bu yasadışı!"

"Öyle. Ama neye yarar? Hiç."

Haklıydı. Nitekim bu hafta Gods and Radicals Apocalyptic Affairs Desk (GRAAD) bültenine düşen haberlerin hemen hepsinde aynı acı tecrübenin, aynı çetin bilgeliğin izleri vardı. Sol düşüncenin acilen kavraması gereken bir bilgelikti bu.

Saat sabahın 5:15’i. Elimde birayla pencereden dışarı bakıyor, kanunsuz dünyaya adım atmaya hazırlanıyorum. Altıpatlarımla oynuyor, tamburunu çeviriyorum. Güya bu tür ölümcül araçlar "çağdaş" dünyada miadını doldurmuştur. Güya polis bizi korur; çoğunlukla siyahilerin yaşadığı mahallelerdeki torbacılara biçilen zorunlu asgari cezalar gibi yasa maddeleriyle bizi haksızlıktan muhafaza eder. O polisler çuvallayıp birini hapishane hücresinde zamana yayarak değil de güpegündüz, zırt diye öldürdüğünde ise "hukukun" bu vahşeti telafi edeceğini umarız.

O telafi hemen hiç gelmez.

Fakat masal içimizi ısıtmaya devam eder. Bir gün adalet tecelli edecektir! Yeni kanunlar, yeni nizamnameler adil ve eşit bir toplumun yolunu döşeyecektir. Velev ki döşemesin… Ne yani, kanunsuz mu yaşayacağız? Nasıl bir dünya olur ki o?

Aynen şu an içinde debelendiğiniz dünya olur, sevgili okur.

Bakın, tam da bu hafta OxyContin’in üreticisi Purdue Pharma, opioid bağımlılığını güya "tedavi etmek" üzere yeni bir patent aldı. Colorado Başsavcılığı’nın tespitlerine göre; "sentetik uyuşturucuların bağımlılık riskini gizleyen", "faydalarını göklere çıkaran" ve "ağrıları bu haplarla dindirip hastaları müptela etmeyen hekimleri Hipokrat yeminini çiğnemekle suçlayan" aynı harami şebekesi, şimdi yarattığı bu felaketten yeni bir fikri mülkiyet çıkarıp servetine servet katacak.

Bu size alçakça ve ahlaksızca gelebilir.

Ama bunun hiçbir hükmü yok.

Özellikle de sizi korumakla mükellef olan o yüce devletin gözünde… 90’lı yıllarda Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), Purdue’nun OxyContin için "yavaş salınımı sayesinde bağımlılık yapma riski düşüktür" iddiasını onaylayıverdi. Biyokimya uzmanı yerine yoldan geçen bir sokak kedisini bilirkişi tayin etselerdi ancak bu kadar olurdu; zira FDA bu onay verirken arkasında hiçbir bilimsel veri olmayan katıksız bir zırvalığı esas almıştı. Purdue ise durmadı; doktor doktor gezip bu ilacın bağımlılık yapmasının neredeyse imkansız olduğu yalanını pazarladı.

Oysa ilacın leblebi gibi bağımlılık yaptığını, karaborsada kaça satıldığını, bu küçük hapın ardında nasıl bir yıkım ve sefalet bıraktığını adı gibi biliyorlardı. Adalet Bakanlığı’nın ele geçirdiği bir şirket içi e-postada, Pazarlama Başkan Yardımcısı Mark Alfonso utanmadan şöyle yazıyordu: "MS Contin ilacımız için her gün her yerden benzer haberler alıyorum… Bazı eczaneler soygunculara hedef olmamak için ilacı raflarına koymaya bile korkuyor."

Purdue hakkında dava açılana kadar 29 bin Amerikan vatandaşı aşırı dozdan hayatını kaybetti. Eğer yeryüzünde hakiki bir adalet olsaydı, o yöneticilerin bacakları dizlerinden koparılır, dağlanan yaralarıyla birlikte söndürdükleri her bir can için cam kırıkları üzerinde millerce süründürülürlerdi. Ama Amerikan halkı, gerçek bir adaletin yokluğunda, "hukuka" ve onun cellatlarına sığınmakla yetindi. Peki hukuk ne yaptı?

Birkaç Purdue yöneticisine "yanıltıcı etiket basmak" suçundan komik cezalar kesti.

Bunun devasa bir düzmece olduğunu, etrafımızdaki insanların hayatlarının karardığını biliyoruz. Yapılanın zalimlik olduğunu biliyoruz.

Ama bunun hiçbir hükmü yok.

Devlet, tek bir 2016 yılında 42 bin 200 insanın ölümüne yol açan bu opioid krizinden Purdue Pharma’nın 35 milyar doları cebine indirmesine seyirci kaldı. Tek bir yönetici bile parmaklıklar arkasına konmadı.

Bana sakın "Doğru siyasetçileri seçmeliyiz" masallarını anlatmayın. O kuralların o adamlar için geçerli olduğunu mu sanıyorsunuz? Sizin dilekçelerinizin, mahalle toplantılarınızın; bir senatörün vekilin kulağına fısıldayıp "Geçen yıl parasını ödediğin o iki kürtajı hatırlıyor musun? Bana bir iyilik borçlusun" demesi karşısında bir ehemmiyeti mi var?

Psikologların nihayet kabul ettiği bu gerçeği, şantajcılar ve mafya zaten ezelden beri biliyordu: İnsan ilişkilerini yöneten şey ilkeler değil, karşılıklı borçluluk duygusudur.

İnsanlar, kendilerine yapılan bir jestin, sunulan bir hizmetin karşılığını ödemek zorunda hissederler.

Bir arkadaşınız sizi partisine çağırırsa, siz de onu çağırmak zorunda kalırsınız. Bir meslektaşınız size bir kıyak geçerse, kendinizi ona borçlu hissedersiniz. Sosyal yükümlülük ağları içinde insanlar, kendilerine iyilik yapanlara kolay kolay "hayır" diyemezler.

Sırf bir garsonun yemeğin sonunda hesaba tek bir ikram şekeri eklemesi bile bahşişleri %3 artırıyor.

İki şeker verdiğinde bu oran %6’ya değil, %14’e fırlıyor. En ilginci ise şu: Garson tam masadan uzaklaşırken durup geriye dönüyor ve "Siz çok tatlı bir çiftsiniz, size bir şeker daha vereyim" dediğinde bahşişler uçuşa geçiyor — %23 artış! Burada belirleyici olan verilen şeker değil, o jestin sunuluş biçimidir.

Bunun anlamı şudur: Temsilciniz, patronunuz, mahallenizdeki polis… "Hukuk" ya da "halk" ne isterse istesin, kendisini borçlu hissettiği odaklara hizmet edecektir. Eski tüfek arkadaşımızı kovan o ağaç bakım patronuna diğer patronların borcu varsa, yasada ne yazarsa yazsın o genci kimse işe almaz. Birkaç ikram şekeri insan zihnini bu kadar kolay çelebiliyorsa, Purdue Pharma’nın son ten yılda lobicilere akıttığı 10.814.000 doların neleri satın alabileceğini varın siz hesaplayın!

Hatta Purdue Pharma sizin o "halk kahramanı" vekilinizi lüks bir akşam yemeğine oturtmayı başardıysa, tatlıya geçilmeden onu çoktan kafalamış demektir.

Bizler kendimize benzeyen, bize iltifat eden, ortak hedeflerde bizimle işbirliği yapan insanları severiz…

MBA öğrencileri arasında yapılan bir müzakere araştırmasında, birinci gruba "Vakit nakittir, doğrudan konuya girin" talimatı verilir. Bu gruptakilerin sadece %55’i anlaşmaya varabilir.

İkinci gruba ise "Görüşmeye başlamadan önce biraz havadan sudan konuşun, ortak bir noktanızı keşfedin, sonra masaya oturun" denir. Sonuç? Bu gruptakilerin %90’ı, her iki taraf için de %18 daha karlı çıkan anlaşmalara imza atarlar.

"Aman Bay Lobicim, Hawaii’deki o hafta sonu kaçamağı ne kadar harikaydı değil mi! Kim derdi ki ikimizin de ejderha erotizmine ve uzak doğu fantezilerine ilgisi olsun! Ne? Masrafları siz mi üstleneceksiniz? Yok canım, kabul edemem… Beni satın almaya çalışmıyorsunuz, değil mi?"

"Aşk olsun! Dediğim gibi, bunu şirket bütçesinden düşmek zorundayım. Siz gelmeseniz de o para kasadan çıkacaktı. Yani bana yardımcı oluyorsunuz! Şehre dönünce sizi o bahsettiğim sushi restoranına götüreceğim. Sizin gibi rafine zevkleri olan birini bulduğuma o kadar memnunum ki… Bakın, sizi gerçekten bir dost olarak seviyorum. Paranın aramızda lafı mı olur…"

"Öyle diyorsanız… Yani, sonuçta herkes yapıyor, değil mi?"

"Elbette! Tek fark, sizinle vakit geçirmenin gerçekten keyifli olması. Şimdi, şu hakkınızda açılan soruşturma konusuna gelirsek…"

İnsan yazılımındaki bu açık kapatılamaz. Bu bünyemizde var. Her hiyerarşik makam ve o makamı işgal eden her insan zihni, tetiği istenen tarafa çekilecek bir silahtan ibarettir.

Siz hukukun insanları hizaya soktuğunu, zayıfları korumak için şart olduğunu söylüyorsunuz. Ben de diyorum ki; yasaları insanlar yazdığı veya yürürlükten kaldırdığı sürece, hukuk en yakındaki insanın zihni kadar kaypak ve değişkendir.

Nefret söylemi yasalarının evrilip çevrilip Anarşist sembolleri "nefret suçu" kapsamına sokmak için kullanılması bile kimin haklı olduğunu kanıtlamaya yeter!

Aslında "hukuk", o kanunu uygulayan kişinin kişisel sempatilerinden, takıntılarından ve geçmişinden başka bir şey değildir. Bunu binle çarpın; üzerine o zihinleri manipüle etmeye çalışan binbir türlü gücü ekleyin… Alın size özet olarak Devlet.

AMENNA! Bu kokuşmuş fikir ne zamandan beri kulağa makul geliyor? Hangi habis odak, hangi çağ öncesi yaratık nesiller önce zihnimizi böyle iğdiş etti? Yazılı bir kanun külliyatının, sırf o kanunları kendi çıkarına eğip bükmekle mükellef bir "asalaklar sınıfı" yaratacağını görmemek için ne kadar BUDALA olmak gerekir?

İşin içindeki liyakatsizliği ve cehaleti saymıyorum bile! Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçiler daha bu hafta onlarca federal suçu "şiddet suçu" kategorisine sokan bir tasarıyı onayladılar; sırf göçmenlik yasası uyarınca insanları sınır dışı edebilmek için. Bu suçlardan biri ne, biliyor musunuz? Polisten kaçmak!

Adalet İlahlarına hamdolsun! İşin en tatlı yanı ne peki?

Tasarı, vekillerin çoğu şehir dışındayken, tek bir oturum veya komisyon incelemesi dahi yapılmadan pat diye meclisten geçirildi.

Ama bunun hiçbir hükmü yok.

Hakikat şudur ki; "yasalar", "haklar" ve "prosedürler", çocukların çamur atıp oynadığı değersiz kağıt parçalarından ibarettir. Hiçbir anlamları yoktur. Gidin bir ceza avukatına sorun. Gidin Yeniden Yapılanma dönemi sonrası oy kullanmaya çalışan siyahilere sorun. Hiçbir zaman bir anlamı olmadı; çünkü tatlı bir tebessüm ve kurnaz bir jestle her zaman delindiler, ezildiler. Sarsılmaz yapı kaynaklı gördüğümüz şeylerin çoğu, aslında sıvı kadar akışkan çıkar ilişkileridir. Devasa bir tiyatro. Hiyerarşik piramidin tepesindekiler bu gerçeği en başından beri biliyorlardı ve imparatorluklarını, avam bu kurgunun ardındaki şahsi pazarlıkları asla fark edemesin diye inşa ettiler.

"Hukuk" dedikleri nane, tek bir işe yarar: İşlere meşruiyet süsü vermek. Tıpkı bir pagan rahibesinin velayet duruşmasına gitmeden önce çakma katolik cübbesi giymesi ya da bir iş başvurusu için kravat takılması gibi. Ku Klux Klan, Lincoln yanlısı Cumhuriyetçileri silah zoruyla sandıktan uzak tuttu ama kendi adamlarını ikişer üçer kere oy kullanmaya sokmayı gayet iyi bildi.

"Yok be ya," diyor basma takım elbiseli göbekli beyaz adam. "Oy sahtekarlığına dair elimizde kanıt yok. Her şey nizami ve legal görünüyor. Sizinkisi lafı güzaf. Biz kazandık, kurallar böyle. İtiraz edebilirsiniz tabii, ama Yargıç Jeffery ile eski dostuzdur. Olay çıkarırsanız fena olur. Bizim kasabada huzuru bozmanın cezası ağırdır, bilesiniz. Biz burada kanunsuzluğa müsamaha göstermeyiz!"

Aşatarşiyi, köleliği, çocuk istismarını lanetlediğimiz gibi bu "hukuk" denilen illüzyonun kökenindeki sakatlığı sorgulamak yerine, bizi defalarca yarı yolda bırakmış bir puta tapmaya devam ediyoruz. Üstelik insanoğlunun hiçbir yasaya, yargı mekanizmasına veya mevzuata ihtiyaç duymadan devasa topluluklar halinde yaşayabileceğinin somut kanıtları ortadayken!

İnsan ilişkileri, özünde kişisel temaslardan ibarettir. Ezelden beri böyleydi. Gerisi müsameredir. Kimimiz bu gerçeği kabullenip yoluna bakacak, kimimiz ise daha iyi bir yarın, daha erdemli bir insan ve yüksek bir bilinç seviyesi umuduyla avunmaya devam edecek.

O gün belki bir gün gelir.

Ama bugün için konuşursak... Bunun hiçbir hükmü yok

Dr. Bones

u/Deriveee — 3 days ago

Benlik Özdeşleşimi - Saul Newman

Benlik Özdeşleşimi

Saul Newman

Psikanalizin sunduğu en önemli kavrayışlardan biri, örneğin Freud’un grupların psikodinamiği üzerine yürüttüğü çalışmada açığa çıkarıldığı üzere, hiyerarşik ve otoriter ilişkilerin inşasında özdeşleşimin oynadığı roldür. Grup üyesi ile Lider figürü arasındaki ilişkide, adeta aşka benzeyen bir özdeşleşim süreci işler; birey, bu adanmışlık nesnesi kendi benlik idealinin yerini alacak raddeye varana dek Lider’i bir "ideal tip" olarak hem yüceltir hem de onunla özdeşleşir (Freud, 1955). Yalnızca birey ile grubun Lider’i arasında değil, aynı zamanda grubun diğer üyeleri arasında da öznel bağı kuran işte bu yüceltmedir. Böylelikle yüceltme, otoriter liderlerin iradesine gösterilen gönüllü itaati anlamanın bir yolu haline gelir.

Ancak yüceltmenin siyasetteki yerini daha geniş bir çerçevede de kavramamız gerekir; işte tam da bu noktada, Genç Hegelyen filozof Max Stirner’ın düşüncesinin hayati bir önem kazandığını ileri sürüyorum. Stirner’ın Ludwig Feuerbach hümanizmasına yönelttiği eleştiri, bu öz-tahakküm meselesiyle hesaplaşmamıza imkân tanır. Stirner, Tanrı’nın yerine İnsan’ı koymaya, yani kutsal olanın insani olanın ölçütü olması yerine insani olanı kutsal olanın ölçütü kılacak şekilde özne ile yüklemin yerini değiştirmeye (Feuerbach, 1957) dayanan Feuerbachçı projenin, dinsel otoriteyi ve hiyerarşiyi tasfiye etmek bir yana, onu yalnızca yeniden ürettiğini gösterir. Feuerbach’ın "hümanist başkaldırısı", böylelikle yalnızca yeni bir din olan Hümanizm'i yaratmayı başarabilmiş, Stirner ise bunu belirli bir öz-köleleşme biçimiyle ilişkilendirmiştir. Bireysel benlik artık kendisi ile insan özü fikrinde tahta oturtulmuş idealize edilmiş biçimi arasında yarılmaya uğramıştır; bu ideal, aynı zamanda bireyin dışında yer alan, bireyin kendisini tarttığı ve kendisine tabi kıldığı soyut, ahlaki ve rasyonel bir hayalete dönüşür. Stirner’ın beyan ettiği gibi:

>“Kafalarında hayaletler cirit atıyor. En dehşet hayalet de insandır.”

(Stirner, Biricik ve Mülkiyeti, s. 70)

Stirner için benliğin bu soyut ideallere ("sabit fikirlere") tabi kılınmasının politik sonuçları vardır. Onun analizinde hümanizm ve rasyonalizm, bireyin arzusunun devlete bağlandığı söylemsel eşikler haline gelir. Bu durum, örneğin devlet tarafından tanımlanmış yurttaşlık rolleriyle özdeşleşme vasıtasıyla gerçekleşir. Dahası Stirner için, La Boëtie’ninkiyle yakın paralellikler taşıyan bir düşünce hattında, devletin bizzat kendisi de yalnızca biz onun var olmasına izin verdiğimiz için, kendi üzerimizdeki kendi gücümüzü onun "yönetici ilke" adını verdiği şeye devrettiğimiz için var olan ideolojik bir soyutlamadır. Başka bir deyişle, üzerimizde tahakküm kuran şey devlet fikri, egemenlik fikridir. Devletin gücü gerçekte bizim gücümüze dayanır ve devlet, yalnızca birey bu gücünün farkına varmadığı, harici bir politik otoritenin önünde el pençe divan durduğu için varlığını sürdürür. Stirner’ın fevkalade bir ferasetle öngördüğü üzere, devlet sadece baskı ve çıplak zorlamayla çarklarını döndüremez; aksine devlet, üzerimizde tahakküm kurmasına izin vermemize muhtaçtır. Stirner, ideolojik aygıtların yalnızca ekonomik ya da politik meselelerle sınırlı kalmadığını, aynı zamanda psişik ihtiyaçlara da kök saldığını göstermek ister. Devletin egemenliği, ona boyun eğme eğilimimize dayanır:

>"Senin yasaların neye yarar eğer onlara kimse uymazsa, emirlerin ne işe yarar eğer kimse emredilmesine izin vermezse?"
(Stirner, Biricik ve Mülkiyeti, s. 256)
“Kim varolmak için başkalarının iradesizliğine bel bağlamak zorun-daysa, başkalarının yaratısı olmaktan öteye geçemez, tıpkı efendinin, uşağı-nın yaratısından ibaret olduğu gibi.”
(Stirner, Biricik ve Mülkiyeti, s. 257)

Stirner, Alman İdeolojisi’nde Marx ve Engels tarafından "Aziz Max" olarak sert ve acımasızca eleştirilmiştir: Onu idealizmin en kötü biçimiyle, devletin maddi temelini oluşturan ekonomik ve sınıfsal ilişkileri hiçe saymakla ve böylece devletin çocukça bir temenniyle buharlaştırılmasına çanak açmakla itham etmişlerdir. Ancak bu eleştiride gözden kaçırılan şey, Stirner’ın analizinin devlet iktidarını ayakta tutan gönüllü kulluğun öznel bağını açığa çıkarmadaki değeridir. Stirner devletin maddi anlamda var olmadığını söylemez; aksine, onun varlığının, otoritesinin tanınması ve idealize edilmesinin yanı sıra onun iktidarına duyulan psişik bir bağlılık ve bağımlılık vasıtasıyla sürdürüldüğünü ve beslendiğini ileri sürer. Öznel yüceltmenin bu boyutunu es geçen her türlü devlet eleştirisi, onun iktidarını yeniden üretmeye mahkumdur. Devlet, gerçeklik düzleminde aşılmadan önce zihinlerde bir fikir olarak aşılmalıdır; ya da daha kesin bir ifadeyle, bunlar aynı sürecin iki yüzüdür.

Anarşist geleneğe geniş ölçüde eklemlenen, ancak onun hümanist özcülüğünden önemli yönlerden ayrılan Stirner analizinin önemi, politikanın öteki yüzünü oluşturan ve radikal politikanın karşı durmak için stratejiler geliştirmesi gereken bu gönüllü öz-tabiiyeti soruşturmasında yatar. Stirner’a göre birey, ancak tüm özsel kimlikleri terk ettiği ve kendisini radikal biçimde kendi kendini yaratan bir boşluk olarak gördüğü takdirde kendisini gönüllü kulluktan azade kılabilir:

>“Kendimi önkoşullandırarak bir önkoşuldan yola çıkıyorum. Ancak benim önkoşulum, “yetkinliğe erişmeye çabalayan insan” gibi yetkinlik aşamasına erişmeye değil, sadece benim onun zevkini çıkarmama ve onu tüketmeme yarıyor. [...] Ben Kendimin önkoşulu değilim, çünkü Ben Kendimi hala her an gerçekleştirmekte ve yaratmaktayım.”

(Stirner, 1995: 150 [Newman aktarımı])

Stirner’ın yaklaşımı bireyin özlerden ve sabit kimliklerden öz-özgürleşmesi fikrine odaklansa da, kanaatimizce yeterince geliştirilmemiş olmakla birlikte, "egoistler birliği" kavramıyla kolektif bir politika imkanını da gündeme getirir. Gönüllü kulluk bağlarını koparmak katıksız bireysel bir girişim olamaz. Nitekim La Boëtie’nin de öne sürdüğü gibi bu durum, her zaman kolektif bir politikayı, tiranik iktidarın halk tarafından kolektif biçimde reddedilişini ima eder. Stirner’ın bize eksiksiz ya da uygulanabilir bir politik ve etik eylem teorisi sunduğunu iddia etmiyorum. Bununla birlikte Stirner düşüncesinin önemi, bir mikro-politikanın icadında, öznelliğimiz düzeyinde iktidara bağlandığımız sayısız yola ve kendimizi bundan kurtarmanın yöntemlerine yaptığı vurguda yatar. İşte bu noktada, onun Devrim ile İsyan arasında yaptığı ayrıma yakından kulak vermeliyiz:

>“Devrim koşulların değiştirilmesidir, mevcut koşulların ya da statünün, devletin, toplumun değiştirilmesidir ve bu nedenle siyasi ya da toplumsal bir edimdir; başkaldırı kaçınılmaz olarak değişiklikle sonuçlansa da çıkış noktası değişiklik değildir, bizzat insanların kendi mutsuzluklarından doğmaktadır. Başkaldırı birilerini yükseltmek değildir, Teklerin ayaklanmasıdır, ayaklanmayla ya da ayaklanma neticesinde oluşacak olan kurumları hiçe saymaktır. Devrim yeni düzenlemeleri hedefler, başkaldırı ise başkaları tarafından düzenlenmemize olanak tanımaz, kendi kendimizi düzenlememizi olanaklaştırır ve ‘kurumlar’dan ümit beklemez. Başkaldırı mevcut olana karşı bir mücadele değildir, çünkü eğer başkaldırı filizlenirse mevcut düzen kendiliğinden çökecektir; başkaldırı sadece mevcut koşullardan Kendimi açığa çıkarmaktır. Mevcut koşulları terk edişim onları çürütür, öldürür.”

(Stirner, Biricik ve Mülkiyeti, s. 286)

Buradan çıkaracağımız sonuç şudur: Radikal politika yalnızca devlet gibi yerleşik kurumları altüst etmeyi değil, öznenin iktidara kul köle olduğu ve ona bağımlı kılındığı çok daha sorunlu ilişki biçimine saldırmayı da hedeflemelidir. Dolayısıyla başkaldırı yalnızca dışsal baskıya karşı değil, daha temel olarak benliğin içselleştirilmiş baskısına karşıdır. Bu yüzden öznenin dönüşümünü, iktidara karşı özerkliğini artırmayı amaçlayan bir mikro-politikayı ve etiği içerir.

Burada, insanların öznelliğinde bir dönüşüm, ruhun bir tür yenilenmesi ve sosyalizm imkanı ile birlikte başkalarıyla yeni ilişkiler geliştirme iradesi olmaksızın politik bir devrimin gerçekleşemeyeceğini savunan Gustav Landauer’in ruhani anarşizminden de faydalanabiliriz. İnsanlar arasındaki mevcut ilişkiler devlet otoritesini yalnızca yeniden üretir ve pekiştirir; nitekim devletin kendisi de belirli bir ilişki biçimi, belirli bir davranış ve etkileşim tarzı, öznelliğimiz ve bilincimiz (ve hatta bilinçdışımız) üzerindeki belirli bir izdir; bu yüzden ancak ilişkilerin ruhani bir dönüşümü vasıtasıyla aşılabilir. Landauer’in belirttiği gibi:

>“Onu başka ilişkiler kurarak, farklı davranarak yok ederiz.”

(Gustav Landauer; aktaran Martin Buber, 1996: 47)

u/fondukcu — 3 days ago

Saul Newman - Özgürlüğün Tayfları: Stirner ve Foucault Üzerine "Yalnızlık ve Özgürlük" Metnine Bir Yanıt

Özgürlüğün Tayfları: Stirner ve Foucault Üzerine "Yalnızlık ve Özgürlük" Metnine Bir Yanıt - Saul Newman

Caleb Smith’e, "Stirner ve Foucault: Kant-Sonrası Bir Özgürlüğe Doğru" başlıklı makaleme sunduğu zarif yanıt için derinden müteşekkirim. Özellikle Kant-sonrası özgürlük mefhumunu günümüz tecrit ve kapatılma rejimlerine karşı filizlenen direniş stratejileriyle ilmik ilmik dokuyarak ilişkilendirme üslubunu ufuk açıcı buluyorum. Henüz 1970’lerin şafağında, Fransa’yı sarsan hapishane isyanlarının hararetiyle Michel Foucault, on sekizinci yüzyılın nihayetinden itibaren toplumsal dokunun kılcal damarlarına dek sirayet eden cezalandırıcı kurumlar, söylemler ve pratikler ağını ifade etmek üzere bir "hapishane takımadası" mevcudiyetinden söz ediyordu (297). Sanki hapishane, aynı gözetim ve tahakküm tekniklerinin okullarda, hastanelerde, fabrikalarda ve psikiyatri kliniklerinde de boy göstermesiyle, bir bütün olarak toplumun alegorik bir metaforuna dönüşmüştü. Günümüzde ise eşi benzeri görülmemiş teknolojik sıçramalar, toplumsal denetimin Foucault’nun dahi hayal gücünü aşan bir yoğunluğa ulaşmasına zemin hazırladı. Kamusal alanları bir sarmaşık gibi kuşatan denetim kameraları, kurum ile kurum dışındaki hayat arasındaki sınırlar silikleştirmektedir. Gerçekten de bugün peydahlanan yeni tecrit ve kapatılma biçimlerinin, mesela Küba’daki Guantanamo Körfezi’nde kurulan yasa dışı gözaltı merkezlerinin ışığında, Giorgio Agamben’in şu rahatsız edici tespitine kulak vermeliyiz: Modern yaşamın paradigması Foucault’nun inandığı gibi hapishane değil, aksine kamptır (20). Guantanamo’daki tecrit kampının kapısına kazılı duran "Özgürlüğü Savunmak Namus Meselisidir" sloganı, Auschwitz’in girişindeki bir başka meşum slogan ile tüyler ürpertici ve ironik bir tezatla zihinlere kazımaktadır: "Arbeit Macht Frei" ("Çalışmak Özgürleştirir").

Günümüzde tecrit ve kapatılma mekanlarının bu derece çoğalması, üstelik gündelik yaşamla adeta ayırt edilemez biçimde hemhal olması karşısında, siyasal söylemin mihenk taşını oluşturan özgürlük ve özgürleşme kavramları bugün belki de her zamankinden çok daha hayati bir eşiğe dayanmıştır. Smith tam da bu noktada, Stirner ve Foucault’nun özgürleşmeci stratejilerinin, günümüzün kapatılma kurumlarına ve özellkile hücre hapsi pratiklerine meydan okumada nasıl bir işlev görebileceğine dair son derece zihin açıcı sorular sormaktadır. Smith’in de gösterdiği üzere hücre hapsi, on dokuzuncu yüzyılın başlarında modern hapishanenin teşekkülünden bu yana cezalandırıcı bir araç olarak kullanılmış ve bugün ABD hapishanelerinde muazzam bir rönesans yaşamaktadır. Erken dönem inanışına göre mahkumlar tek kişilik hücrelerde izole edildiklerinde yalnızca daha kolay denetlenip kontrol altına alınmakla kalmayacak, aynı zamanda bir öz-yansıtma ve derin bir öz-düşünüm süreci sayesinde "ruhları" da arındırılabilecekti. Böylelikle hücre hapsi, bireysel mahkumun öznelliği üzerinde yürütülen bir tür ahlaki deneye dönüştü; suçlunun ruhunun, hizaya sokulup ıslah edilmesi gereken söylemsel bir nesne olarak inşa edildiği bir deneydi bu. Benzer bir hatta, mahkumların zihinsel süreçlerinin "sırlarını" ifşa etmek amacıyla milimetrik olarak takibe alındığı günümüz kapatılma kamplarındaki hücre hapsi pratiklerinde de rastlanmaktadır. Smith, bunun kaba ve yontulmamış bir fiziksel şiddetten ziyade, incelikli ve karmaşık psikolojik manipülasyon tekniklerine dayanan "postmodern" bir cezalandırma rejimine dönüştüğünü vurgulamakta son derece haklıdır. Her ne kadar Irak’taki vahşet sahnelerinin bize acı bir şekilde hatırlattığı üzere kaba fiziksel şiddet çağdaş kapatılma pratiğinden hiçbir şekilde tasfiye edilmemiş olsa da durum böyledir.

Fakat asıl önemli mesele şurada düğümlenmektedir: Bu yeni postmodern ceza rejimlerini akamete uğratmada ne tür özgürlük stratejileri etkili olabilir? Smith, makalemde Foucault ve Stirner’ın müdahalelerinden hareketle teorize ettiğim Kant-sonrası veya da "postmodern" özgürlük kavrayışının, "somut" kapatılma pratiklerine direnmekte hükümsüz kalmakla yetinmeyip, baskıcı koşulların cenderesinde dahi elde edilebilecek bir bireysel özerklik anlayışına dayandığı için paradoksal bir biçimde bu pratiklerin bizzat kendisini besleyebileceğini iddia etmektedir. Smith burada birbiriyle eklemlenen üç ayrı eleştirel hat çekmektedir. Soyut evrensellere tezatla somutluğa ve tikel olana yaptığım vurguya rağmen, hapishane gibi somut pratik ve kurumları bir ölçüde paranteze aldığımı, böylece savaş açtığım soyut dünyanın içinde hapsolduğumu öne sürülmektedir. Ezilme ve baskı koşullarında dahi tecelli edebilecek bir özgürlük ve bireysel özerklik, yani "kendi-olma" fikrini kavramsallaştırma çabamın hücre hapsi pratiğine karşı sınırlı bir imkân sunduğunu, hatta onu yeniden üretebileceğini iddia etmektedir. Stirner ve Foucault’dan mülhem bu bireysel özerklik çizgisinin, onların düşüncesinde yatan ve hapishane isyanı meselesi açısından çok daha elzem olan kolektif başkaldırı ve ayaklanma boyutunu ıskaladığını savunmaktadır. Smith’in son derece kıymetli noktalara parmak bastığı kanısındayım. Onun eleştirilerini göğüslerken amacım yalnızca kendi argümanımın siperine çekilmek değil, tartışmanın ufkunu genişleterek yeni teorik güzergâhlara yelken açmaktır. Bu doğrultuda Smith’in müdahalesini bir antagonizma ya da düşmanlık değil, bir agonizm, yani mücadeleci bir diyalog ruhuyla selamlıyorum; bunu yeni düşünme patikaları ve yeni "kaçış hatları" açan teorik bir meydan okuma olarak kabul ediyorum.

Zaten burada aradığımız şey tam da bu "kaçış hatları" değil midir? İnsanları hapishane benzeri kurumlardan ve daha geniş ölçekte günümüzün kapatıcı ve biyopolitik toplumundan azade kılacak yeni kaçış hatları, yeni stratejiler nasıl inşa edilebilir? Somut baskı, gözetim ve denetim pratikleri dört bir yanımızı kuşatmış durumdadır; sadece hapishanelerde değil, vurguladığım üzere toplumsal ağın bütün kılcal damarlarında bu kuşatmayı hissetmekteyiz. Öyleyse neden zihnini "sabit fikirler ve soyut hayaletlerle" ideolojik tayflarla bozmuş, bizim "gerçek" bir kurum ya da toplumsal ilişki kadar soyut bir fikir tarafından da tahakküm altına alınabileceğimiz hususunda ısrar eden Max Stirner’ı mezarından çıkaralım? Stirner’ın soyut evrensel idealler dünyasına, yani insanlık, rasyonellik ve ahlak hayaletlerine yönelttiği oklar, son derece somut, katı tahakküm pratikleri ve kurumlarıyla mücadele etmede ne kadar işe yarayabilir? Stirner’ın tayflarla dolu bir dünya teşhisi, her geçen gün dehşet verici derecede /gerçek/ kılınan bir dünyayla nasıl hemhal olabilir?

Başta Marx olmak üzere pek çok düşünür, Stirner’ın eleştiri oklarının hedefine idealizmin soyut dünyasını koyduğu için somut ilişkilerin ve kurumların "gerçek" maddi zeminini ıskaladığını ileri sürmüştür. Nitekim Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nin büyük bir kısmını Stirner’a saldırmaya ayırmış, onu naifliğin ve idealizmin zirvesi olmakla itham etmişlerdir. Stirner’ı zevkle "Aziz Max" ya da "Aziz Sancho" diyerek karikatürleştirir, illüzyonları gerçeklikle karıştıran bir hayalperest olarak resmederler. Marx ve Engels’e göre Stirner, soyut "sabit fikirlerin" egemenliğini lanetleyerek dini yabancılaşmayı aşmaya soyunmuş, ancak bunu yaparken söz konusu fikirlerin gerçek dünyadaki ağırlığını aşırı abartarak bizzat kendisi idealist tuzağın kucağına düşmüştür. Bir başka deyişle Stirner, soyut fikirlerin hayatlarımızı nasıl çekip çevirdiğine odaklanırken bu fikirleri mutlak belirleyici mertebesine yükseltmiş, onların reel maddi ve toplumsal koşullardaki köklerini gözden kaçırmıştır. Bu yüzden Stirner, somut maddi dünyayı es geçip onun yerine hayaletler ve illüzyonlar âlemi peydahlayan katıksız bir ideolog ilan edilir.

Marx ve Engels, bu idealist illüzyonun en belirgin biçimde Stirner’ın Devlet tasavvurunda kristalleştiğini savunur. Stirner Devleti, tıpkı Tanrı gibi ideolojik bir soyutlamadan ibaret görür; Devlet sırf biz onun varlığına rıza gösterdiğimiz, kendi kudretimizi Tanrı’yı yaratırken yaptığımız gibi kendi dışımıza çıkarıp ona devrettiğimiz için ayakta durmaktadır. Kurum olarak Devletten ziyade belirleyici olan "yönetici ilke"dir, yani üzerimizde tahakküm kuran şey bizzat Devletin fikridir (Stirner 200). Devletin bütünlüğü ve egemenliği esasen halkının zihninde tecelli eder. Stirner’a göre Devletin gücü, gerçekte bizim gücümüzden beslenir. Birey bu gücünün farkına varmadığı, otoritenin önünde el pençe divan durduğu için Devlet varlığını sürdürür. Stirner’ın fevkalade bir ferasetle teşhis ettiği üzere Devlet, sadece tepeden inme bir baskı ve çıplak zorlamayla çarklarını döndüremez; nitekim bu durum onun iktidarını bütün çıplaklığı, vahşeti ve meşruiyetsizliğiyle ifşa ederdi. Aksine Devlet, üzerimizde tahakküm kurmasına göz yummanıza, rıza göstermemize muhtaçtır. Stirner, ideolojik aygıtların yalnızca ekonomik ya da politik mekanizmalarla sınırlı kalmadığını, aynı zamanda psişik ihtiyaçlara da kök saldığını göstermek ister. Devletin egemenliği, ona boyun eğme eğilimimize, kendi tabi kılınışımıza duyduğumuz o suç ortaklığı içeren arzuya dayanır. Dolayısıyla Devlet, gerçeklik düzleminde yıkılmadan önce zihinlerde bir fikir olarak lağvedilmelidir; sonuç olarak bunlar aynı madalyonun iki yüzüdür. Ancak Marx ve Engels’e göre bu yaklaşım, devletin maddi harcını karmaya yarayan ekonomik ve sınıfsal ilişkileri hiçe saymaktır; Stirner’ın "idealizmi", devletin çocukça bir temenniyle buharlaştırılacağı saçmalığına kapı aralar (374).

İşte Stirner’ın Devlete dönük bu idealist yaklaşımına getirilen eleştiri, Smith ile aramızdaki tartışmanın tam da merkez üssüne yerleşmektedir. Smith’in, benim Stirner izinden giderek soyut evrensel ideallere yönelttiğim eleştiride hapishane gibi kurumların somutluğunu es geçtiğim yönündeki iddiası, Marx ve Engels’in Devletin somutluğunu kavrayamadığı gerekçesiyle Stirner’a savurduğu balyozla tekinsiz bir benzerlik taşımaktadır. Tıpkı Stirner’a yapıldığı gibi, benim düşüncemin de yalnızca soyut kaçış patikalarının mümkün olduğu soyut hapishaneler kurguladığı iddia edilmektedir. İllüzyonlar dünyasında el yordamıyla yürümeye çalışan talihsiz Aziz Max gibi, benim de somut dünyaya sanki yarı-gerçek bir şeymişçesine işaret ettiğim ileri sürülmektedir. Buna yanıtım şudur: Marx ve Engels’in Stirner’a dönük materyalist eleştirisini birebir kopyalayan Smith’in bu itirazı, kendisi de söylem ile gerçeklik arasında gerçekliğin somut olarak imtiyazlı kılındığı ve fikirlerin sahip olmadığı bir dolaysızlığa iye görüldüğü sahte bir ayrıma dayanmaktadır. Oysa ben burada sadece somut nesne ve pratiklerin söylem dışında, yani içinde örüldükleri dilsel, sembolik ve ideolojik ağların haricinde hiçbir anlam ifade etmediğini söylemiyorum; daha da ötesi, bu kurum ve pratiklerin bizzat kendilerine tutarlılık sağlayan hayaletimsi ve spektral bir ideolojik boyuta sahip olduğunu vurguluyorum. Örneğin Stirner’ın, kendisini meşrulaştıran soyut ideolojik sistemler deşifre edilmeden Devletin anlaşılamayacağını, bırakın anlaşılmayı ona direnilemeyeceğini savunduğu gibi; ben de somut kurum ve pratiklerin, kendilerine anlam üfleyen tayfımsı ideolojik ve sembolik sistemlerden soyutlanamayacağını ifade ediyorum. Bu yapılara direnmek için öncelikle onların bu spektral alt-yüzeyine darbe indirmemiz gerektiği kanaatindeyim. Nitekim Foucault, Smith’in de müracaat ettiği soyut ruh kavramının son derece somut maddi sonuçlar doğurduğunu ve mahkum için söylemsel bir kafes inşa edilmesine imkân tanıdığını gösterir; geleneksel formülü altüst ettiği meşhur vecizesinde belirttiği gibi: "Ruh, bedenin hapishanesidir" (30).

Burada altını çizdiğim husus şudur: Paradoksal bir biçimde, somut olanı idrak edebilmemiz için soyut olanın, ya da en azından sembolik olanın içinden geçmek zorundayızdır. Yani kurumları ve pratikleri somut maddilikleri içinde ancak ve ancak onların anlamını inşa eden soyut bir sembolik veya ideolojik çerçeve vasıtasıyla kavrayabiliriz. Bunların söz konusu çerçevenin haricinde ya da ötesinde var olduğu düşünülemez. Slavoj Žižek’in de isabetle belirttiği gibi, ideolojik sistemlerin dışına sızıp şeyleri gerçekte oldukları gibi çıplak gözle görebileceğimize inanmaktan daha ideolojik bir tutum olamaz (60). Soyut fikirler ve ideolojik sistemler dünyası, Smith’in ima ettiği gibi somut ve maddi pratikler dünyasının karşısında ona yabancı bir kompartıman olarak durmaz; aksine her biri ancak diğeri vasıtasıyla eklemlenebilir. Makalemde doğrudan somut kurum ve pratiklerin adını anmamış olduğum doğru olsa da, iddiam bunların ancak tayfımsı, soyut ve yarı-gerçek boyutları üzerinden kavranabileceği yönündedir; nitekim Stirner’ın eleştirisini masaya yatırırken odaklandığım hat da tam olarak budur. Stirner’ın soyut evrensellere getirdiği eleştirinin, bunların bir çırpıda elinin tersiyle itilebileceği ve önümüze katıksız bir somutluk dünyasının açılacağı anlamına geldiğini sanmak büyük bir yanılgıdır; mesele bundan çok daha katmanlıdır. Bu dünyada tayfımsı ve ideolojik olması, onun aynı zamanda son derece gerçek olmadığı anlamına gelmez; aksine ideoloji çeperimizi sarmış durumdadır, maddeten mevcuttur ve psişemize derinlemesine nüfuz etmiştir. Stirner’ın maskesini düşürmek istediği şey, ahlak, rasyonellik ve insan özü gibi soyut ideallerin somut tahakküm pratiklerinde, mesela Stirner’ın bir tür ahlaki hijyen olarak gördüğü cezalandırma mekanizmasında nasıl mantıksal karşılıklar bulduğudur (213). Bu yeni cezalandırma rejimini anlaşılır kılan, ona anlam üfleyen ideolojik ve söylemsel aygıtı çatan tam da bu ahlak ve insanlık soyutlamalarıdır. İşte bu yüzden Devlet, Stirner için gerçek olduğu kadar ideolojik ve tayfsaldır; sonuç olarak maddiliğini tam da bu soyut ve ideolojik boyut üzerinden kazanır. Marx ve Engels’in kör noktası tam da burasıydı; burada, Devletin ideolojik boyutunu es geçip onu ekonomik ilişkilerin maddiliğine indirgeyen Marx ve Engels’in kendilerinin onun gerçekliğini, yani politik özgüllüğünü ve özerkliğini kavramakta yetersiz kaldığı pekâla savunulabilir. Smith’in yaptığı gibi soyut idealizm yapılarına odaklanmamın gerçek, maddi dünyayı perdelediğini ileri sürmek, Marx ve Engels’in kadim hatasını tekrarlamaktan ibarettir.

Smith’in dile getirdiği ikinci husus, Stirner’ın baskı ve zulüm koşullarında dahi mümkün gördüğü radikal bir özgürlük biçimi olarak "kendi-olma" fikrinin hücre hapsi pratiğine su taşıyabileceği yönündedir. Bunun sebebi, hücre hapsinin kendi kendini ıslah edebilen bir "hücresel Zihin" fikrine yaslanması ve Stirner’ın kendi-olma kavramının, baskıcı ahlaki prangaları kırmaya çalışsa da, bu kez ahlakta değil egoizmde arındırılabilecek bir zihin fikrini ayakta tutmasıdır. Smith oldukça kışkırtıcı bir noktayı yakalamaktadır. Stirner’a göre egoist kendi özgürlük biçimlerini bizzat çattığı için, maruz kaldığı somut kısıtlama ve zorlama koşullarından Budistçe bir zihinsel kopuş sağlayabilir ve bu da hücre hapsi pratiğini sürdürülebilir kılabilir, hatta buna zemin hazırlayabilir. Bir başka deyişle, Stirner’ın kendi-olma teorisinin vardığı yer, egoistin bir hapishane hücresinde dahi özgür olabileceği kabulüdür. Kendi-olmanın büyük ölçüde bireyin evrensel özleri ve sabit fikirleri reddederek radikal bir özerkliği kendi adına gasp etmesine dayandığı su götürmez bir gerçektir. Dahası Stirner, bu özerklik biçiminin en acımasız koşullarda bile tecrübe edilebileceğini açıkça ifade eder: "Zalim bir efendinin hakimiyeti altında, bedenim işkencenin ve kırbaç darbelerinin yarattığı acıların etkisindeyken "özgür" değildir; ama benim kemiklerimdir çektiğim azap altında sızlayan, benim tenimdir [...]" (143). Stirner’ın burada açımladığı şey, bir ideal olarak özgürlük kavramının hükmünü yitirdiği en zifiri kölelik koşullarında dahi özneye sunulmuş daha dolaysız bir özerklik veya "kendi-olma" olanağının varlığıdır. Üstelik bu içsel özerklik, somut bir direniş ve özgürleşme eyleminin üzerine inşa edilebileceği bir zemindir. Egoist, cezaya boyun eğer gibi görünürken zaman kollar ve "karşıma çıkan ilk fırsatta köle sahibini ayaklarımın altına alırım" der (143). Dolayısıyla Stirner’ın burada işlemeye çalıştığı şey, pozitif özgürlük kavramıyla akrabadır; dışsal kısıtlamalardan ibaret basit bir negatif özgürlüğün ötesine geçen bir içsel özerklik biçimidir bu. Pozitif özgürlük normalde öncül bir negatif özgürlük zeminini şart koşsa da, tecrit ya da kölelik durumunda bu öncül kısıtsızlık imkânı zaten yok edilmiştir. Bu yüzden pozitif içsel özgürlük, her türlü direniş eyleminin zorunlu a priori koşulu haline gelir. Bu kendi-olma stratejisinin eylem halindeki somut bir tezahürü Cool Hand Luke (Parmaklıklar Arkasında) filminde izlenebilir. Paul Newman’ın canlandırdığı "Cool Hand" Luke, bir pranga çetesindeki mahkumdur. Bir sahnede mahkumlar kazma küreklerle yol inşasında çalışmaktadır; çalışma temposu yalnızca dayatılan monoton can sıkıntısıyla değil, aynı zamanda gardiyanların dikilip duran bakışlarıyla ağır aksak yürütülmektedir. Mahkumlar miskin miskin özgürlüğün, dışarıdaki hayatın hülyalarına dalmıştır. Luke birdenbire arkadaşlarına kazmayı daha sert vurmalarını söyler ve sürekli "Asılın! Adam’ı devirin!" diye bağırır. Yol inşası, gardiyanları şaşkına çeviren çılgın bir kolektif eyleme dönüşür. Burada mahkumların, o ana kadar kendilerine yabancılaşmış olan, nitekim otorite için, yani "Adam" için yapılması gereken bir angarya olarak görülen eylemi kendi mülkiyetlerine geçirdiklerini görürüz. Mahkumlar kendi emeklerine el koyarak, onu kendilerinin kılarak bir direniş eylemine dönüştürürler.

Stirner burada çok daha incelikli bir noktaya daha temas eder. Direniş eyleminin radikal bir içsel özgürlüğe yaslanmasının yanı sıra, işin öteki yüzü, tahakküm kurumlarının ve pratiklerinin aslında içselleştirilmiş bir baskıya muhtaç olduğudur. Öyle ki özne yalnızca dışarıdan hapsedilip zorlanmaz, aynı zamanda bu ezilme kimliğine çok daha derin bağlarla düğümlenir. Yani kurumlar özneyi yalnızca dışarıdan kuşatıp ezmezler, aynı zamanda özneyi içeriden fethederler. Başka bir deyişle, aktif bir öz-tahakküme dayanırlar; özne kendisini ezen kuruma psişik olarak bağlanır ve bu durum kurumun kendisi ortadan kalksa bile varlığını sürdürebilir. Özne, kurumun harcını oluşturan ahlaki ve rasyonel normları içselleştirmek suretiyle onun hayaletimsi gölgesine mühürlenir. Bu hayaletimsi gölge, benim "otoriter öteki yüz" olarak adlandırdığım gizli yapıdır. Örneğin Devlet, bireyin kendi rızasıyla onun otoritesine teslim olması için belirli öznelleşme ve tâbi kılınma biçimlerini devreye sokar; sonuç olarak Stirner’ın ifadesiyle, "[devletin] kalıcılığı benim için kutsal hale gelir" (161). Bu yüzden Stirner için kurumdan gelecek her türlü somut özgürleşme, bir tür öz-özgürleşmeyle, yani benliğin kuruma bağlı öznellik biçimlerinden sıyrılmasıyla başlamak zorundadır. Stirner’ın kendi-olma ile murat ettiği şey budur. Dolayısıyla benim vurguladığım husus şudur: Stirner’ın kendi-olma teorisi, Smith’in öne sürdüğü gibi bir ıslah edici yalnızlık fantezisini yansıtmaktan ziyade, aslında çok daha radikal bir okumaya gebedir; kapatılma pratiklerinin nihai olarak üzerine oturduğu öz-tahakküm ve kulluk biçimlerini boşa çıkarmanın, imha etmenin bir yolu olarak okunabilir.

Her ne kadar her özgürleşme eylemi kişisel ve bireysel bir hat üzerinden patlak vermek zorunda olsa da, kolektif bir boyut kazanmadığı sürece nihayetinde akamete uğramaya mahkumdur. Smith’in kolektif başkaldırıya yaptığı vurguya hak verdiğim yer de tam olarak burasıdır. Kolektif eylem ve kimlik ufkunun, genellikle yalnızca bireysel direniş jestlerini kutsadıkları yönündeki yaygın kanaatin aksine, hem Stirner’ın hem de Foucault’nun politikasında örtük olarak mevcut olduğuna inanıyorum. Başka çalışmalarımda, Stirner’ın "egoistler birliği" kavramının yanı sıra Foucault’nun İran Devrimi üzerine kaleme aldığı metinlerden beslenerek onların düşüncesindeki kolektif boyutu ısrarla vurgulamıştım (Newman). Smith’in de işaret ettiği üzere Stirner’ın kendisi, hapishane sisteminin bireyleri tecrit etmek üzere kurgulanmış olmasına rağmen aslında yeni bir kolektif temas ve kimlik imkânı yarattığından bahseder; bu durum hapishane rejimi için varoluşsal bir tehdit teşkil etmektedir. Dolayısıyla makalemde odağı bireye kaydırmış olsam da, gerek soyut ideallerin birey üzerindeki tahribatı gerekse bireysel özerklik ve direniş biçimleri açısından bakıldığında, en azından Stirner için bunun kolektif bir kalkışmanın ve başkaldırının fişeğini ateşleyebileceğine şüphe yoktur. Ne benim söylediklerimde ne de Stirner ve Foucault’nun metinlerinde bu imkanı dışlayan tek bir satır dahi yoktur. Zira her geçen gün ağlarına daha fazla dolandığımız bu iktidar, gözetim ve tahakküm düzeneklerine başka nasıl havlu attırabiliriz ki?

Kaynakça

  • Agamben, Giorgio. Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life. Çev. Daniel Heller-Roazen. Palo Alto, CA: Stanford UP, 1998. (Türkçesi: Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat. Çev. İsmail Türkmen. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001.)
  • Foucault, Michel. Discipline and Punish: The Birth of the Prison. Çev. Alan Sheridan. London: Penguin, 1991. (Türkçesi: Disiplin ve Cezalandır: Hapishanenin Doğuşu. Çev. Mehmet Ali Kılıçbay. İstanbul: İmge Kitabevi, 1992.)
  • Marx, Karl, ve Friedrich Engels. The German Ideology. Collected Works Vol. 5. New York: International, 1976. (Türkçesi: Alman İdeolojisi. Çev. Tonguç Ok, Olcay Gerçekçi. İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2013.)
  • Newman, Saul. "For Collective Social Action: Towards a Postmodern Theory of Collective Identity." Philosophy and Social Action 27.1 (2001): 37-47.
  • Stirner, Max. The Ego and Its Own. Ed. David Leopold. Cambridge: Cambridge UP, 1995. (Türkçesi: Biricik ve Mülkiyeti. Çev. Ahsen Batur. İstanbul: Kaos Yayınları, 2013.)
  • Žižek, Slavoj. "The Spectre of Ideology." The Žižek Reader. Ed. Elizabeth Wright ve Edmond Wright. Oxford: Blackwell, 1999. 55-86.
u/fondukcu — 4 days ago

Sub Hakkında Bir Eleştiri

Bir Anarko-Kapitalist olarak Anarko-Egoistlerin daha doğrusu Stirner'in düşüncülerinin yayılmasını hoş karşılıyorum. En azından aptal bazı fikirlerin yerini alması iyi ama burada anego = ancap gibi saçma sapan bir muhabbetten bahsetmiyorum benim kastım bambaşka. İyi ki böyle bir sub kuruldu, iyi ki kendisine bir kitle edindi hatta şuanki kitlesini ilk zamanlardan daha çok beğeniyorum en başta dağ eşekleri çok fazlaydı (Stirner PKK'lı değildi) fakat şöyle bir şeyi arz etmem lazım.

Sub'ta son zamanlarda komünizm propagandası çok arttı dostlar. Stirner Kapitalizme ne kadar karşı ise Komünizm'e bir o kadar karşıydı ve Left AnEgo gibisinden bir durum söz konusu olamaz ve sakın çıkıp Stirner'in işçiler hakkında "onların ellerinde fark edemedikleri çok büyük bir güç vardır" sözüyle cevap vermeyin.

Yani AnEgo sub'ında çekiç orak'ın ne işi var?

Sub hakkındaki diğer bir övgüm ise çeviri faaliyetleri olacak. Anarşist çeviriler bu sub sayesinde yükselişe geçti yada önceden yapılan çeviriler kendisine paylaşılacak yer edindi.

reddit.com
u/MrBaxren — 5 days ago
▲ 185 r/egoizmTR+1 crossposts

Alman aktivist Paula Maier, İstanbul'da tutulduğu geri gönderme merkezinde tecavüze uğradığını açıkladı.

Cihatçı HTŞ çetelerinin, Rojava'ya dönük saldırılarına karşı Kürt halkıyla dayanışmak amacıyla Almanya'dan Türkiye'ye gelen uluslararası heyette yer alan aktivist Paula Maier, sınırdışı edilmek üzere tutulduğu Geri Gönderme Merkezi'nde tecavüze uğradığını açıkladı:

"Tek kişilik hücrede kaldığım süre boyunca bir Türk memur tarafından tecavüze maruz bırakıldım."

Sınıf Mücadelesi Örgütü de yaptığı açıklamada saldırılara tepki göstererek şunları söyledi:

"Türk devleti ve uluslararası aktörler tarafından aktivistlere yönelik saldırıları kınıyoruz. Geçtiğimiz aylarda, Türkiye'de gözaltında şiddet veya işkenceye maruz kalan aktivistlerden defalarca haberler aldık. Global Sumud Filosu ile Filistin'e doğru yola çıkan aktivist kadınlar da İsrail ordusu tarafından sistematik işkence ve tecavüze maruz kaldıklarını bildirdiler.

Direnişçi kadınlara yönelik bu şiddet ve saldırılar münferit vakalar değildir; direnişi kırmak için kullanılmaktadır. Dayanışmanın engellenmesi ve devletlerin insan hakları ihlallerinin uluslararası kamuoyuna ulaşmaması amaçlanmaktadır."

https://x.com/ToplumsalMht108?s=20 sayfasında gördüğüm haber

u/ZBOreddit — 7 days ago

Post-Anarşist Anarşi

Ontolojik Anarşi Cemiyeti meclis kurmuş: Siyah sarıklar, ışıldayan cübbeler... Şiraz halılarına serilip acı kahvelerini yudumluyor, uzun çubuklarını ve sibsilerini tüttürüyorlar. Soru şu: Özellikle Kaliforniya taraflarında anarşizmden yaşanan bu firar ve ilticakır kopuş dalgasına ne diyeceğiz? Lanetleyecek miyiz, hoş mu karşılayacağız? Bunları aforoz edip fırlatmalı mı, yoksa öncü birlik diye alkışlamalı mı? Gnostik bir elit mi bunlar, yoksa bayağı hain mi?

İşin aslı, bu firarilere ve anarşizme getirdikleri eleştirilere içten bir sempati duyuyoruz. Sinbad’ın sırtına yapışan o Korkunç İhtiyar gibi, anarşizm de omuzlarında sihirle sabitlenmiş bir Şehit Cesediyle sendeleyip duruyor; başarısızlık mirasının ve devrimci mazoşizmin musallat olduğu, kayıp tarihin durgun bir bataklığı...

Trajik Geçmiş ile İmkânsız Gelecek arasında sıkışan anarşizmde "Şimdi" yok. Sanki tam da burada ve şu anda kendine "Hakiki arzularım neler?" ve "Çok geç olmadan ne yapabilirim?" diye sormaktan korkuyor. Karşınıza dikilip gözlerini üzerinize diken bir büyücü düşünün; hiddetle gürlüyor: "Nedir senin Hakiki Arzun?" Ne yaparsınız? Kem küm edip ideolojik ezberlere mi sığınırsınız? Yoksa hem Düşleme hem Cüret Etme gücüne, yani hem Hayal Gücüne hem İradeye sahip misiniz — yoksa iktidarsız bir fantezinin oyuncağı mısınız sadece?

Aynaya bakın ve deneyin... (çünkü taktığınız maskelerden biri de bir büyücünün yüzüdür)...

Bugün anarşist "hareket" dediğin şeyde Siyahlar, Hispanikler, Yerliler ya da çocuklar neredeyse hiç yok. Oysa teoride, otorite karşıtı bir isyandan en çok kazanacak olanlar tam da bu ezilen kesimlerdir. Anarşizm, gerçekten mahrum bırakılmış insanların hakiki arzularını doyurabilecek somut bir hat sunamıyor olabilir mi?

Eğer öyleyse bu çöküş, anarşizmin sadece yoksullar nezdindeki albenisizliğini değil, kendi saflarındaki huzursuzluğu ve firarları da açıklar. Mitingler, pankart hatları ve 19. yüzyıl klasiklerinin tekrar basımları bir araya gelince ortaya cüretkâr bir öz-özgürleşme komplosu çıkmıyor. Bu hareket küçülmek istemiyorsa, bünyesindeki çürük odunları ateşe atıp riskli fikirleri kucaklamak zorunda.

Potansiyel ortada. Günün birinde muazzam bir Amerikalı kütlesi, kendilerine gerici, sıkıcı, histerik ve yapay aromalı bir çöpün boca edildiğini fark edecek. Dev bir böğürme ve kusma korosu... AVM’leri talan eden, cam çerçeve indiren öfkeli kalabalıklar... Siyah Sancak bu öfkeye bir odak sunabilir; onu Hayal Gücünün İsyanına dönüştürebilir. Mücadeleyi 68’de Situasyonistlerin, 70’lerde Autonomia’nın bıraktığı yerden alıp bir adım öteye taşıyabiliriz. Zamanımızda bir isyan patlatabiliriz; böylece sırf bir mevsimlik, kısa bir Korsan Ütopya, zaman-mekân dokusunda bükülmüş özerk bir bölge uğruna bile olsa Hakiki Arzularımızı yaşayabiliriz.

A.O.A. bu "hareketle" bağını sürdürüyorsa, bunu sadece kaybedilmiş davalara duyduğu romantik sevdadan yapmıyor. Bütün "siyasi sistemler" içinde anarşizm (bütün kusurlarına rağmen ve tam da ne siyasi ne de bir sistem olduğu için), gerçeklik ve varlık kavrayışımıza en yakın duranıdır. Kaçaklara gelince... Eleştirilerine katılıyoruz ama ortaya güçlü bir alternatif koyamadıklarını da görüyoruz. Bu yüzden şimdilik anarşizmi içeriden değiştirmeye odaklanıyoruz.

İşte programımız, yoldaşlar:

  • Psikolojik ırkçılığın, açık ayrımcılığın yerini alarak toplumun en iğrenç veçhesi haline geldiğini kavrayarak işe başlamak. Başka kültürlerle —özellikle birlikte yaşadıklarımızla— imgesel ve duyuşsal bir bağ kurmak.
  • Her türlü ideolojik saflık budalalığını terk etmek. Bob Black’in deyimiyle "3. Tip" anarşizmi kucaklamak: Ne kolektivist ne bireyci. Tapınağı kof putlardan temizlemek; Korkunç İhtiyarlardan, türbelerden ve şehitlik edebiyatından kurtulmak.
  • Çocukların köleleştirilmesine ve Eğitim kurumuna radikal, icabında sert saldırıları da içeren İş-Karşıtı veya "Sıfır-İş" hattını hayati saymak.
  • Eski propaganda taktiklerini bırakıp yerli bir samizdat (yeraltı) yayın ağı kurmak. Radikal zihinsel dönüşümün taşıyıcısı olarak pornografiyi ve popüler kültürü kullanmak.
  • Müzikteki 2/4’lük ve 4/4’lük ritim diktatörlüğü yıkılmalıdır. Zır deli ama yaşamı kutsayan, ritmik olarak incelikli ve vurucu yeni bir müziğe ihtiyacımız var — hem de hemen şimdi.
  • Anarşizm, misyoner materyalizmden ve 19. yüzyılın o kaba, sığ bilimciliğinden kendini kurtarmalıdır. "Yüksek bilinç durumları" papazların uydurduğu masallar değildir. Doğu, okült ve kabile kültürleri; hakiki anarşist usule uygun olarak "kamulaştırılabilecek" tekniklere sahiptir. Yüksek bilinç durumları olmadan anarşizm kurur, sızlanan bir sefalete dönüşür. New Age zırvalarından arınmış; kaçınılmaz olarak sapkın, ruhban karşıtı, yeni bilinç teknolojilerine aç — şamanizmin demokratikleştiği, esrimiş ve dingin bir "mistik anarşizme" ihtiyacımız var.
  • Cinsellik kuşatma altında: Sağcılar bodoslama saldırıyor, avangard-sahte "post-cinsellik" modası daha örtük vuruyor, medyadaki Gösteri ise cinselliği ehlileştirip emerek satıyor. Cinsel-Politik (SexPol) bilincimizi şahlandırma vakti: Vebaya ve karamsarlığa rağmen polimorfik erosu patlatmak, duyuları yüceltmek, bir haz doktrini inşa etmek... Dünya nefretini ve utancı çöpe atın.
  • Solculuğun köhne bagajını bırakıp yeni taktikler denemek. Radikal ağların pratik ve kişisel faydalarını öne çıkarmak. Devrimci şiddet için zaman uygun görünmeyebilir ama biraz sabotaj ve imgesel bozgunculuk her zaman iş yapar. Komplo kurun, plan yapın; sızlanmayı bırakın. Özellikle Sanat Dünyası okkalı bir "Şiirsel Terörizm"i hak ediyor.
  • Post-endüstriyel çağın mekânsızlaşması bazı kolaylıklar getirse de (bilgisayar ağları gibi), bir tür tahakküme de dönüşüyor (evsizlik, soylulaştırma, kişiliksiz mimari, doğanın kazınması...). 60’ların komünleri bundan kaçmaya çalıştı ama çuvalladı. Toprak meselesi yakamızı bırakmıyor. Mekânı, otoritenin kontrol mekanizmalarından nasıl sökeceğiz? Devlet denilen bölgesel çeteler bütün haritayı parselledi. Bize özerkliğin haritacılığını kim icat edecek; arzularımızı da içine alan bir haritayı kim çizecek?

Anarşizm kavramı en nihayetinde anarşiyi imler — anarşi ise kaostur. Kaos, kesintisiz yaratımın ilkesidir... Ve Kaos halen ölmedi.

— A.O.A. Genel Kurulu

1987 MART, NYC

reddit.com
u/Deriveee — 5 days ago