
Egoizm Nedir?
Egoizm Nedir?
Stirner "egoizm" terimini birbirleriyle bağlantılı üç farklı bağlamda kullanır: her bir bireyin egoizmi, “aldatılmış” egoizm ve gönüllü egoizm. Bu ayrımlar, farklı olmalarına rağmen ortak bir yapısal ilkeye dayanır. Gönüllü egoizm, her türlü kutsallığın ve bağlılık talebinin reddini; aldatılmış egoizm, kutsalın yeniden üretildiği gündelik varoluşu; egoizmin kendisi ise her bireyin zaman zaman kendi ideallerini aşarak hareket etmesine işaret eder.
Egoizm
Egoizmin kendisi kişinin kendi davası, kendi ilişkiselliği ve kendi hazzıdır; hiçbir sıfatın kişiyi bütünüyle tüketemeyeceğinin ham gerçeğidir. Kişi, bir fikirden daha fazlası olduğu ölçüde "egoist"tir. Hristiyan günahkâr olduğu ölçüde egoisttir; ahlakçı ahlaksız olduğu ölçüde; hümanist ise insanlık dışı olduğu ölçüde egoisttir. Egoizm, idealler karşısında özsel olmadığı gerekçesiyle dışlanan şeydir; çünkü idealler yalnızca ideali değerli bulur, bizim biricikliğimizi değil.
Diyelim ki Aristoteles insanı "akıl sahibi hayvan" olarak tanımlıyor; o hâlde bu akılsallığın (ya da hayvanlığın) dışında kalan her şey özsel olmayan, yani egoistçe olarak görülür. Kişinin rasyonel yetisinin ötesindeki bütün tarihi, ilişkileri ve yaşanmış deneyimleri "tesadüfi", basit bir sapma, gerçek öz karşısında tali bir unsur sayılır; benliğin bir yanı aşağı ve bayağı, diğer yanı ise yüce ve soylu kabul edilir. Bu yüce ideal ise ancak kişi onu bu koşullar altında benimsediği ve kendisini onun karşısında sürekli eksik ve değersiz gördüğü sürece ayakta kalabilir.
>“Ahlaklılık egoizm ile geçinemez, çünkü ahlaklılık Beni değil, Bendeki insanı geçerli sayar.”
Yine de, farkında olunsun ya da olunmasın, ideal ile egoistçe olan, yüce benliğimiz ile bütünlüğümüz arasında bir gerilim vardır. Yüce olan, ancak kişi onu kendi erişiminin ötesinde ve kutsal saydığı sürece yüce kalabilir. Ne zaman ki bir esin ya da bir idrak anıyla bu kutsallık duygusu çözülür -kişi ebeveynlerinin mutlak otoritesini veya hırsızlığın ahlaksızlığını sorgulamaya başlar- o zaman idealler, yalnızca bir anlığına bile olsa, kişinin eline düşmüş olur.
>"Biz hepimiz bilincinde olmadan ve iradesiz olarak Kendi-olma'ya gayret ederiz ve aramızda kutsal bir duygudan, kutsal bir düşünceden, kutsal bir inançtan vazgeçmemiş Biri'nin bulunması da pek olası değildir."
Aslına bakılırsa pek çok düşünce zaten bize aittir. Bir bilgi kırıntısının, bir tarifin ya da bir sözcüğün iddia edilen üstünlüğü karşısında kim diz çöker? Bu şeylere karşı hiçbir kutsallık atfetmeyiz; dolayısıyla onları kullanabilir, unutabilir, görmezden gelebilir, eleştirebilir ya da dilediğimiz gibi tasarruf edebiliriz. Onlar birer araçtır, salt faydaya indirgenmiş şeylerdir. Düşüncenin ötesinde, ancak çok az unsurun kutsal sayıldığı maddi bir dünya uzanır. Düşünceye ve maddeye karşı her gün defalarca egoistçe davranırız; buna rağmen, özellikle düşünceler olmak üzere pek çok şey hâlâ kutsallaştırılır ve dokunulmaz kılınır.
>"Ayrım, duyguların Bana verilmiş olması ile Bende uyarılmış olması arasındadır. Bende uyarılmış duygular benim-olandır, egoistçedir, çünkü onlar Bana dayatılmamış, aşılanmamış ve zorla kabul ettirilmemiş duygulardır; Bana verilen duygularsa kendilerine açılmam gereken duygulardır, onları kendi içimde bir miras gibi muhafaza ederim, onları yetiştirir ve onların bağımlısı olurum. Aldığımız bütün eğitimin içimizde, duyguların üretimini Bize bırakacağı yerde - ki bu üretim hangi noktaya ulaşırsa ulaşsın -, duygular üretmeyi amaçladığının ayırdına, bilinçli ya da bilinçsiz, kim varabilirdi ki? "
Herkes egoisttir; ama pek azı her şeye bu gözle bakar. Bu, “aldatılmış egoizm” kavrayışının bir tezahürüdür.
Aldatılmış, Bilinçsiz ve Gönülsüz Egoizm
Büyük çoğunluğumuzun içinde yaşadığı hâl, kutsala duyulan saygı hâlidir: kişi, kendi davasını ileri sürmeye cesaret edebilmeden önce dinin, milletin, ahlakın, insanlığın, ailenin, inancın, görevin, partinin, şehrin, aklın, hakikatin ve daha sayısız başka davanın önünde eğilmeye koşullandırılmıştır. Bu durum, herhangi bir maddi güce değil, zihindeki fikirlere itaatten ibarettir; ya da Stirner’in deyimiyle, “kaçıklık” hâlidir.
>"Her karşımıza çıkan şeyi aklımıza esen herhangi bir duyguyla karşı- lamamıza izin verilmez, örneğin Tanrı' nın adını duyunca aklımıza komik şeyler gelmemeli ve saygıda kusur sayılabilecek hislere kapılmamalıyızdır, aksine neyle karşılaştığımızda nasıl düşüneceğimiz ve hissedeceğimiz açık şekilde belirtilmiş ve öğretilmiştir."
Ama bu durumda olan biri için, içinde kutsalı tahtından indirmeye yetecek erki hissetse bile bu yeterli değildir. Hidranın çok sayıda başı vardır ve hidra her kesildiğinde yeni bir baş verir. “Kral öldü, yaşasın yeni kral.” Ya da Stirner’in dediği gibi:
>"Oysa bilincinde olmadan yaptığım şeyi yarım yaparım ve bu nedenle de üstesinden geldiğim her inançtan sonra, bir inancın tutuklusu (takıntılısı) olurum ve inanç, tüm Ben'imi yeniden kendi hizmetine alır ve Beni, Ben İncil'in hayalperesti olmaktan çıkınca, us'un hayalperesti yapar ya da uzun süre Hristiyanlık düşüncesi için vuruşan biri olan Beni insanlığın hayalperesti yapar."
Stirner bu saygın varoluş biçimine pek çok ad verir -aldatılmış egoizm, bilinçsiz egoizm, gönülsüz egoizm- fakat neredeyse her zaman yalnızca “egoizm” der. Bu nasıl mümkündür? Bu adlandırma yalnızca, kişinin davasının yüzlerce başka dava tarafından gölgelenmediği seyrek anlara mı verilir? Kısmen evet; fakat daha derin bir karmaşıklık söz konusudur. Düşünceler, ne kadar kutsal olsalar da, bir düşüneni varsayar; ve o düşünen olmaksızın “sabit” bir hâl alamazlar. Kişi bir düşüncenin önünde eğildiğinde bile, o düşünce hâlâ onundur; onun küçük bir parçasıdır, bizzat kendisidir. Bu kulluk, kelimenin tam anlamıyla “kendine hizmettir”, yani egoistçedir. Ve kişi kutsal adanmışlığın mutluluğunu ya da bu yabancı dava uğruna büyük işler başarmanın gururunu hayal ettiğinde bile, peşinden gittiği şey yine kendi mutluluğu ya da kendi gururudur.
>"Kutsal, sadece kendini kabul etmeyen egoiste, gönülsüz egoiste göre vardır: Gönülsüz egoist, daima kendi çıkarına göre hareket etse de, kendini en yüce varlık olarak görmez ve daima kendine hizmet etse de aynı zamanda yüce varlığa hizmet ettiğini sanır. Kendinden başka yüce tanımasa da, aynı zamanda bir başka yüceye hayranlık duymak ister. Kısacası, kendini aşağılayan, kendi egoizmine karşı mücadele veren ve aynı zamanda "yüceltilmek için" yani kendi egoizmini tatmin için kendini aşağılayan ve egoist olmak istemeyen bir egoiste göre kutsallık vardır. O, egoist olmamak için yerde ve gökte hizmet edebileceği ve kendini onlara feda edebileceği yüce varlıklar arar. Ancak kendi isteklerini ne kadar engellese, kendi nefsini ne kadar köreltse de neticede her şeyi kendi için yapmaktadır ve adı kötüye çıkmış olan egoizm ondan uzaklaşmayacaktır. İşte bu nedenle Ben, ona gönülsüz egoist diyorum. "
Öyleyse kutsal dürtüler bile egoistçeyse nasıl “aldatılmış” olabilirler? Aldatılmışlıkları sınırlılıklarından, dar görüşlülüklerinden kaynaklanır. Hristiyanlık kişinin güvenlik ve gurur ihtiyacını karşılayabilir; fakat aynı anda onun şehvetini, aklını, tutkularını ve dünyevi yönelimlerini reddeder. Stirner bunu şöyle ifade eder:
>"Bu fedakar insanlar egoist değiller mi, kendi çıkarlarını düşünmüyorlar mı? Onlara hükmeden Tek tutkuları olduğu için, sadece bu tutkuyu tatmin etmeye çalışırlar ve bu uğurda çok çaba harcarlar: büyülenmişçesine bunun içinde erirler. Onların her bir davranışı, yaptıkları her şey egoistçedir ama tek taraflı, ufku dar ve dar kafalı bir egoizmdir, müptelalıktır."
Kutsala saygı, tek bir dürtünün yüceltilmesi ve diğer hepsine karşı bir tiksintidir; bir monomanidir. Egoizm bu hâlde, sanki yabancı bir davaya aitmiş gibi görünen bir özgeciliğe zorlanır. Kendi üzerine çevrilir. En dindar inanan, en katı çileci bile egoisttir; fakat bunu ya hiç bilmez ya da pek az bilir. Bu da bir egoizmdir; ama benliğin yalnızca küçücük bir parçası lehine, geri kalanının aleyhine işleyen bir egoizmdir; öyle ki, "özgecilik" adı daha yerinde görünür.
"Gönülsüz" ve "bilinçsiz" egoizm böyle görünüyorsa, "gönüllü" ve "bilinçli" egoizm nasıl bir görünüm kazanır? Kişi her kutsalı inkâr ettiğinde geriye ne kalır?
Stirner'in Egoizmi
Stirner kendi egoizmine özel bir ad vermez; ona yalnızca "egoizm" der. Bu, İngilizce çeviriden kaynaklanan bir hata değildir; zira kendisinin kullandığı terimler Latince Egoist ve Egoismustur. Bununla birlikte, onun egoizmine atıfta bulunmak için, aldatılmış egoizm için kullandığı terimlerin tersine çevrilmesiyle türetilmiş bazı karşılıklar ortaya çıkmıştır: böylece "gönülsüz egoist", "gönüllü egoist"e; "bilinçsiz egoist" ise "bilinçli egoist"e dönüşmüştür. Bu terimlerden ilki, yani "gönüllü egoist", Stirner'in başlıca eserlerinde hiçbir zaman kullanılmaz; ikincisi, yani "bilinçli egoist", yalnızca Stirner'in Eleştirmenleri'nde, Biricik ve Mülkiyeti'ne yöneltilen eleştirilere verdiği yanıtta geçer. Burada da bunun nedeni, yanıt verdiği eleştirmen Moses Hess'in bu ifadeyi kullanması ve Stirner'in de onun terminolojisini benimsemesidir. Bu nedenle, Stirner'in egoizmini ayırt etmek için biz de onu basitçe "Stirner'in egoizmi" olarak adlandıracağız.
Aldatılmış egoizmin kutsal olana duyduğu saygının ve hepimizin farkında olmaksızın sergilediği egoistliğin aksine, Stirner'in egoizmi bilinçli ve kasıtlı bir egoizmdir; kutsal olanın bütünüyle kişinin kendi erkine indirgenmesidir. Ancak bu da hiçbir şekilde kutsal bir görev değildir. Stirner bunu şöyle ifade eder:
>"Herşey benim-olandır ve bu nedenle de Ben elimden kaçıp gitmek isteyeni geri alırım, özellikle de herhangi bir hizmeti yerine getirirken Kendimi elimden kaçırırsam, Kendimi her zaman yeniden geri alırım. Ancak bu da benim mesleğim değil, doğal edimimdir."
Burada "doğal", kişinin elinden kaçmaya çalışanı geri alışının, dışsal güçler tarafından dayatılan değil, kendi içinde uyanan bir eylem olduğu anlamına gelir. Bu, "kendiyle barışık egoistin saf ediminin ortaya konuluşu olduğu bilinmelidir " (Kendi-Olan s. 232). Dolayısıyla Stirner'in egoizmi ne felsefi bir aydınlanma, ne "iyi yaşam", ne "tarihin sonu", ne "gerçek insan doğası", ne gerçekleştirilmeyi bekleyen görkemli bir gelecek, ne dünyanın bütün kötülüklerinin ilacı, ne varoluşçu bir "özgünlük", ne de soyut bir "öz çıkar"dır. O, yalnızca kişinin yaşam biçimidir; çünkü başka herhangi bir şey olsaydı, sayılanların herhangi biri haline gelseydi, kişinin kendi davası olmaktan çıkar, yabancı ve kutsallaştırılmış bir davaya dönüşürdü. Stirner yalnızca kendi "öz zevkiyle" ilgilenir:
>“Benim dünyayla ilişkim onun tadını çıkarmak ve onu böylelikle kendi öz-hazzım için kullanmaktır. İlişki, dünya-hazzıdır ve benim - öz-hazzıma aittir.”
Peki bu "öz zevk" nedir? Hiçbir tanım öz zevki tüketemez; ancak onu, kişinin kendisini kendisi tarafından keyfi biçimde kullanması olarak düşünebiliriz. Burada kişinin sınırı, bedeninin sınırı değil, erkinin sınırıdır. Öz zevk, yalnızca mutluluk ya da sevinç değildir; bu duygularla elbette çelişmez, fakat hazcılık da değildir; yani kişinin hazzını iyi, acısını ise kötü sayan anlayış değildir. Kişinin öz zevki, teorik olarak, büyük ölçüde acıdan ve hiç haz içermeyen bir yaşamdan bile oluşabilir. Kullanımı bakımından bu terim, "hoşnutluk" ya da "doyum" kavramlarına oldukça yakındır; çünkü mutluluk ya da ilerleme gibi uzak bir hedef değil, yaşanmış deneyimin kendisidir. Evet, öz çıkarla ilişkilidir; ancak "öz çıkar"ın akılcı bir ilkeye dönüştürüldüğü soyut anlamda değil. Kişinin öz zevki yalnızca kendisi tarafından ifade edilebilir; hiçbir fikir bunu onun yerine ifade edemez. Oysa "akılcı öz çıkar" anlayışında bunu yapan şey bizzat akıldır. Stirner için akıl yalnızca bir araçtır, kaygısının kendisi değil. Egoist, "bizzat insanlığın iyi ya da kötü durumda olup olmadığını umursamadan kendini yaşar." (Biricik, s. 333).
Bu, Stirner'in egoizminin merhamete ya da iyiliğe düşman olduğu anlamına gelmez. Stirner, egoist sevginin neye benzediğini tutkuyla ele alan birçok pasaj kaleme almış, hatta Biricik ve Mülkiyeti adlı eserini eşine ithaf etmiştir. Bu yalnızca, onun kaygısının her zaman kendi kaygısı olduğu anlamına gelir. Onun kaygısı hiçbir zaman, ne kendisinde ne de başkasında bulunan yüce ideal için değildir.
Stirner’in egoizmi bir yıkım değil, kişinin kendisi ile düşünceleri arasındaki ilişkinin tersine çevrilmesidir. “Bizim tin sahibi gerekiyor olsa da; tinin Bize sahip olmaması gerekir.” (Kaçıklık s. 60). Dolayısıyla Stirner’in egoizmi kavramsal bir çilecilik üzerine kurulmaz; hiçbir yüklem taşımaz. Özgürlük için değildir, akıl için değildir, hakikat için değildir; adına rağmen ego için bile değildir. Bunların tümü ona yalnızca araçtır, salt kullanımdır. Stirner’in egoizmi kendinindir; fakat kendini de kutsal saymaz, kendini oluşturan her parçayı tıpkı ateşe atılan odun gibi rahatça tüketir.
>“Meselemi Kendime, şu Biricik'e bırakırsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi tüketen geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesi olur ve diyebilirim ki: Ben meselemi Hiç' e bıraktım”.
Stirner “Ben” dediğinde bu sözcük elbette onun bedenine, duygularına, zihnine ve tarihine işaret eder; fakat bunların hiçbiri, ya da başka herhangi bir yönü, onun egoizmine dışsal değildir. Hiçbiri kutsal değildir. İsterse hepsi bir kenara atılabilir. O, davasını hiçbir şeyin üzerine kurmamıştır; ancak bu “hiçlik”, nihilist bir boşluk ya da derin bir yokluk değildir. Aksine üretken ve yaratıcıdır. Bu hiçlik, aslında Stirner’in yapıcı yönüdür.
>“Ben boşluk anlamında bir hiç değilim; yaratıcı hiçliğim, her şeyi kendimden yarattığım hiçlik.”
Stirner’in egoizmi, güç aracılığıyla gerçekleşen bir öz-yaratımdır. Dünya, kasıtlı olarak kutsallığından arındırılır ve ardından kişinin kendisine mal edilir. Bu, yalnızca bir “ben” merkezlilik değildir; çünkü “ben”, kişinin dilediği gibi tasarruf edebileceği bir mülkten ibarettir. Aslında bu, bir “Ben” merkezliliktir ve bu “Ben” hem hiçtir hem de her şeydir. Stirner, bizi kendi düşüncelerimizi düşünen ve yine de geçici kalan o varlık olarak kendimize yeniden dönmeye çağırır.
Sonuç
“Egoizm” pek çok anlama gelir: yüce ideallerin dışında kalan şey, kendi fikirlerimizi denetim altında tuttuğumuz anlar, çıkarlarımızın görünüşte özgeci olduğu durumlarda bile bize ait oluşu ve Stirner’in erki dahilinde olan her şeyi isteyerek sahiplenmesi. Yine de bu anlamlar göründükleri kadar dağınık değildir. Egoizm, tüm biçimleriyle, yüce ideallerle kurulan bir ilişkidir; bir ayrılma ilişkisidir.
Hristiyan Tanrı’nın kendisi “iyilik” olabilir; fakat hangimiz günahsız olduğunu iddia edebilir? Hristiyanlığın kendisi de bunu kabul eder: “İçinizden günahsız olan, ilk taşı o atsın” (Yuhanna 8:7). Kimileri sık, kimileri seyrek “iyi” olabilir; ama hiç kimse “iyilik”in kendisi değildir. Her yüce ideal, her ahlak ya da büyük dava, onu izlemeyeni de zorunlu olarak varsayar: azizi ve günahkârı, ahlaklıyı ve ahlaksızı, insani olanı ve olmayanı. Stirner’in egoizmi, bu dayatılmış ayrımı geri almaktan ibarettir.
Stirner’in ifadesiyle:
>" Peki ya insan-olmayan cesaretini toplayarak kararlı bir şekilde kendine sırtını dönüp, aynı zamanda rahatsız edici eleştirmene de yüz çevirirse ve itirazlarından etkilenmeksizin ve sarsılmaksızın onu olduğu gibi bırakırsa? Ona "Sen Bana insansal-olmayan diyorsun, ve Ben - Senin için - gerçekten de öyleyim, diyebilir; öyleyim çünkü Sen Beni insansal-olan'ın karşıtı haline getiriyorsun ve Ben bu karşıtlığa Kendimi bağımlı gördüğüm sürece Kendimi aşağıladım. Kendimi aşağıladım çünkü Ben 'daha iyi olan özümü' Kendi dışımda aradım; Ben insansal-olmayan'dım çünkü 'insansalı' hayal ediyordum; tıpkı kendi 'hakiki Ben'ini arayan ve hep 'zavallı günahkar' kalan dindara benziyordum. Ben Kendimi salt bir başkasıyla karşılaştırarak düşündüm; -Kısacası Ben Herşeyin içinde Herşey değildim - biricik değildim. Şimdi artık Kendimi insansal-olmayan olarak görmekten vazgeçiyorum, Kendimi insanla ölçmekten ve ölçülmekten vazgeçiyorum, Kendi üstümde bir şey tanımaktan vazgeçiyorum ve böylece de - seni Tanrı'ya emanet ediyorum, insancıl eleştirmen! Ben eskiden insansal-olmayan'dım, artık değilim, şimdi Biricik'im, evet, hatta Senin tiksindiğin egoist-olan'ım ama insansal-olan'la, insancıl-olan'la ve özgecilikle kıyaslanabilen deği- bizzat Biricik-olan egoist'im."
Dolayısıyla “egoizm”, Stirner’in kendisi için seçtiği bir ayrım değil, ona yöneltilmiş bir isim olarak ortaya çıkar. Etimolojik olarak da düşüncesine tam uymaz; çünkü onun egoizmi “ego”ya indirgenemez ve bir “-izm” olarak sabitlenmesi bile tartışmalıdır. Buna rağmen bu kadar tekil ve geçici bir deneyimi karşılayacak başka bir sözcük yoktur. Bu yüzden Stirner, kendisine dayatılan adı geri alır: egoizm, kendisi aracılığıyla kendisine dönen bir ifadedir.