Bokun Sosyolojisi

Bokun Sosyolojisi

Bokun Sosyolojisi - H. İbrahim Türkdoğan

"Oturmadan önce götünüzden izin isteyin."[1]

Augustinus: "Dışkı ile idrar arasında doğarız."[2] Böylece yaşamımız boyunca kendi excretalarımızla (ifrazatlarımızla) bir mücadeleye gireriz. Excretalar kültürel anlayışımızı, duruşumuzu, kişiliğimizi, toplumsal yaşayış tarzımızı, bireysel üslubumuzu, sağlık ve güzellik anlayışımızı, dürüstlük ve sahi olma hallerimizi, mizah ve sanatsal yaratımımızı etkiler ve biçimlendirir. Doğa bilimleri, ekonomik ve bürokratik yapı kısaca tüm yaşamda excretaların temel etkisi mevcuttur. Sloterdijk'ın adına "merdokrasi" (bokun hakimiyeti) dediği kanalizasyon sisteminin henüz olmadığı Orta Çağ, Kara Vebasını büyük çapta excretalara borçludur. İnsan, excretalarıyla tiksintinin, hijyenin ve kokunun gramerini kurar.

Bunu yaparken iki tür bedensel sınıf yaratır: Yüce ve aşağı uzuvlar. Buradaki yöntemi insanın Tanrı'yla ilişkisine dayanır. Tanrısal uzuvlar ve dünyevi uzuvlar olarak da adlandırabiliriz. Dinsel yapının kendi içindeki çelişkili varlığından dolayı insan kendine ve kendi bedenine karşı çelişkilidir. Augustinus'un tümcesi bir faktum oluştururken, insanın bu faktumdan iğrenmesi tuhaf bir duygudur. Hem doğallığı kabul eder hem de bu doğallığı kendinden uzaklaştırmaya çalışır hatta elinden gelse bu doğallığı imhâ edecektir fakat bu, insanın ölmesi demek olurdu. Bu ikilemde dinlerin bedenle tuhaf ilişkileri vardır. Bir taraftan küçümsenen uzuvlar yüceltilir ve aynı zamanda yüceltilen bu uzuvların aşağılanması devam ettirilir. Ancak her insanın uzuvları yüce değildir dinlere göre; seçilmiş insanlar vardır, onların dışkı ve idrarları da seçilmiştir.

Peygamber ve azizler gibi bireyler ve geriye kalan diğer insanlar. Azizler birinci sınıfı oluşturur, öteki insanlar yani çoğunluk ikinci sınıfı; ikinci sınıf: Dışkı, ürin, kusmak, cinsellik ve pislik olarak adlandırılan her şey. Birinci sınıf organlar ise cinsellik olmayan her şey. Ancak burada da bir sorun var. Cinselliğin beyinde başladığını düşünürsek, beyni de bir cinsel organ olarak görmemiz gerekir.

Dinler birinci sınıfa ait insanların yani azizlerin excretalarına tıbbi, mistik, metafizik değer de verirler. Azizlerin excretaları öteki insanlara metafizik bir güç, bir sihir olarak sunulur. Örnek: Dalai Lama'nın dışkısı tıbbi bir muska değeri taşır. Her hastalığa karşı en güçlü etken olarak kullanılır. Hastanın iyileşmesi ancak rasyonel terapiyle mümkün iken, plasebo adı verilen etkisiz ilacı kullanan hastanın kendi inanç gücüyle iyileşmesi de mümkün.

Dinsel aşamadan rasyonalist aşamaya geçiş yapan modern insan dinlerin bedensel sınıf ayrımını devam ettirmiştir. Özellikle katı ideolojiye sahip olan sosyalist-komünist kültür.

Marx'ın burjuvazi-proletarya sınıf ayrımı dinleri bu bağlamda devam ettirmiştir.  Proletaryaya beyin yüklerek (sınıf bilinci) burjuvazi ile aynı düzeye getiren Marx, korkunç bir hata yapar ve proletarya içinde excretaları sembolize edecek olan bir alt sınıf yaratır ve adına lümpen proletarya der.

'Her ailenin bir günah keçisi vardır' tümcesini burada işlersek, çeşitli organlardan oluşan bedenin günah keçisi de göttür. Lümpen proletarya, Marx'ın ekomonik tarifesine göre tıpkı bu işlevi görmektedir. Günah keçisi rolü dinsel işlemine tüm sosyalist-komünist kültürde devam etmiştir. Bu işlem tüm modern kültürlerde de izlenilmektedir.

Sloterdijk: "Eğer kafa, antipodu götle konuşmak isteseydi, göt kafaya dilini gösterirdi, eğer bir dili olsaydı götün." Einstein'ın dünyaya seslenişi bundan farklı değildir: Tüm dünyaya dilini göstermekle ondan üstün olduğunu dillendirmek bedenin belki de en güçlü vurgusudur.

Göt tabandır: Önce olmak sonra ile-olmak, öyle ya da böyle olmak; önce varoluş sonra özellikler; önce gerçek sonra iyi ve kötü, yukarısı ve aşağısı. Batı düşüncesinin vaz geçilmez filozofu Sinoplu Diyojen, bedeni sınıfsal bir ameliyattan geçirmeye gerek duymaksızın "doğada utanabileceğimiz hiçbir şey yoktur" der ve Atina meydanında zaruri gereksinimini giderir.

Psikanaliz cinselliksiz düşünülemez. Freud, bu talihsiz organı psikanalizin tabanı olarak görmese de onun haz değerini analizleyebilmiştir; ve "anal evre" adını verdiği çocuğun kendi bedenini tanımasında tattığı "tutma" ve "bırakma" işlemlerini ve excretalarla oynama hazzını vurgulamıştır. Eğitimin ve ahlakın katı kurallarına uğrayan bu işlem çocukta daha sonra nevrotik davranışlar ve çeşitli zedelenmeler yaratacaktır.

Tutma  ve bırakma terimlerini Stirner'in bir tümcesiyle açıklamak istiyorum: "Hazmet kutsal ekmeği ve kurtul!" Eğitimin ve ahlakın değer yargılarını papazın kutsal ekmeği gibi oral yöntemle bedene alıp sindirerek içselleştirmek gerekiyor. Bu içselleştirilen üst-ben'dir.

Evet, İsa'yla son bir kez bir akşam yemeği anlamlı olabilir hatta gereklidir. Ve Ganymed'in narin ellerinde tuttuğu sürahiden bir kadeh kırmızı şarap ve bir bardak sade su hem metafizik ve erotik kıvılcımları alevlendirecek hem de sindirimi kolaylaştıracaktır. Ardından, sindireceğin kutsal yemeği, içselleştirdiğin şu üst-ben'i dışkılamak gerekecektir. Tüm organlarından teker teker geçmesini sağla ki, dışkıladığında onu yeme ya da onunla oynama gereği duymayasın -ahlakın tersine. Ahlak dışladığı ve aşağıladığı kendi excretalarını nevrotikleşen gelenekleri üzerinden yeniden yemek durumundadır ve her gelenek çocuğun kendi excretalarıyla oynama meşguliyetine bir göndermedir; aynı şeyin kendini tekrarlaması düşüncesinin sosyolojik varyantıdır bu.

Freud'tan yaklaşık seksen yıl önce psikanalitik bir analizde bulunan Stirner'in keskin düşüncesi tüyler ürpertecek kadar gerçekçidir. 'Biricik' olabilmen için Geneli ve Genelin artıklarını dışkılaman gerekecektir. Nedir içselleştirdiklerin? Din, devlet, aile, ahlak, pedagoji, terbiye, ideoloji, tüm Geneller. Öyleyse tüm Geneli salgıla ve dışkıla. Cin çıkartmanın anal varyantıdır bu. Dayak pedagojisi ile idealizmin birbirlerini tamamladıkları genel ahlakın dışkılanmasıdır. Öyle ki hiçbir mirasın devredilemeyecek ölçüde imha edilmesidir.

İçselleştirilen regresif enerjilerin süpversif bir hamleyle sonlandırılması ve yerini Hegel'in özü özne olarak geliştirme düşüncesi değil, Deleuze ve Guattari'nin Kendini doğuran bedeni almalıdır. Köksüz ve kökensiz, her an ve her yerde filizlenebilen bir beden. Demokrat, sosyalist, dindar, anarşist, solipsist, katil, eşcinsel, karşıtcinsel, faşist, terörist, entelektüel, varoluşçu, bireyci, toplumcu, peygamber, feminist, üstinsan, altinsan, ortainsan gibi binlerce maskeleri sosyolojinin tarihsel çöplüğüne fırlatıp kendini yeniden dizaynlamak. Ve her dizayn bilinçli egoistin maskeli egoistin nevrotik estetizmini kırarak kendine özgü anlık estetiğini içerecektir.

>[1] Anımsayamadığım bir kaynaktan.

[2] Bu tümcenin Augustinus'a ait olduğu söylense de bazı kaynaklar  Clairvaux'a ait olduğunu ileri sürer.

u/fondukcu — 1 hour ago

Hayatın Girdabında: Bruno Filippi’nin Anısına - Renzo Novatore

Hayatın Girdabında: Bruno Filippi’nin Anısına

Kendi olmayı arzulayanlar, nereye gittiklerini asla bilemezler.

Bilginin varacağı nihai nokta, insan ruhunun bilinemez olduğunu kabul etmektir.

Papini’nin [Alaycılığıyla tanınan eski bir İtalyan yazar] bağnaz alaycılığının bir taklitçisi olmadan ya da Guido Da Verona gibi yüzeysel ve zarif bir “hazcı”ya dönüşmeden; Mario Mariani’nin o ironik şüpheciliğini ve kederli acılığını dudaklarımda taşımadan; şunu hissediyor ve onaylıyorum ki: Eğer hayatı birer Sanatçı, birer Asi ve birer Kahraman olarak yaşamıyorsak, o hayat asla adına layık olamaz.

Schopenhauer, kasvetli ve dehşet dolu metafizik ciltlerinde, Hayatın kederli olduğunu ve bu sebeple yaşanmaya değmeyeceğini bize göstermenin telaşı içindedir. Fakat en derin ve en lirik insani kederden süzülen sanat; sembolün kehanet dolu coşkunluğuyla, bizi hunharca bir saflığa ulaştıran, sevgi dolu ruha ışık tutan ve bize hayatı çılgınca yaşamayı öğreten yaratıcı sevinçle başkalaşmış o kahramansı güzelliği yüceltmek için haykırır. Eğer siyaset, sosyalizm, hristiyanlık, hümanizm, mantık, tutarlılık, hak, ödev, haklı ve haksız, iyi ve kötü, hakikat ve adalet; biricik inkârcının insanı merkezine alan güneşinde kararıp yok olmuş hayaletler; bizde mide bulantısı, tiksinti ve aşağılama uyandıran can çekişen bir medeniyetin parodileri olarak zaten sıkıcı ve bomboş bir uykuya daldılarsa; Sanat bize Hayatın o muazzam sevgisini öğretir. Ona, “varlığın yok oluşuna kadar” sevme ihtiyacı duyarız. Keder ve Izdırap, Sanat için güzelliğin saf pınarıdır. Sanat, dallarının o yemyeşil coşkusunu rüzgârların esrarlı hırgürleri arasına; düşlerin, umudun ve güzelliğin trajik mutluluk ve azamet şarkısı üzerinde yükseldiği güneş ve ışığın dansına savurabilmek için; ışık saçan köklerini kederin o hararetli uçurumlarına salar.

Evet! Işığın o uçucu saflığı ve Güneş’in altın dokunuşları arasında, yükseklerde müziğin ve şiirin, aşkın ve güzelliğin çok sesli senfonilerini söyleyen karla kaplı her zirve, hâlâ karanlık bir uçurumdan yükselir. İşte Hayat budur! Keder bizim yaratıcı hiçliğimiz; Neşe ve Mutluluk ise o kudretli düşümüzdür!

Keder bizi daha iyi biri yapmasa bile, Nietzsche’nin dediği gibi; “sanırım bizi daha derin kılar.” Ve varlığımızın o gizemli derinliklerinde, o bilinemez muamma didinir ve gizlenir. Gün be gün, an be an; kendini o bilinmez duygudan keşfeden, bilginin el değmemiş o muazzam zirvelerinde ok gibi fırlayan ışınlarını bilginin el değmemiş, görkemli ve ışık saçan o bilindik düşünceye dönüştürür.

Ve sonra; tıpkı bulutsuz bir gecenin berraklığında süzülen uçsuz bucaksız, ışıltılı yıldız kümelerinin, dingin bir denizin derin maviliğine yansıması gibi; kendimiz için ve kendi ellerimizle yarattığımız mutluluk da bize Hayatı bahşeden kederin hüzünlü denizinde gülümseyerek akseder!

Düşüncelerimizi kederimizden söküp çıkarmaktan; içimizdeki o kandan, kalpten, ateşten, neşeden, tutkudan, ızdıraptan, bilgiden, kaderden ve kaçınılmaz yazgıdan olanı onlara anaç bir tavırla bahşetmekten asla vazgeçmemeliyiz.

“Bizim için hayat; olduğumuz her şeyi ve bize dokunan ne varsa hepsini neşeye ve aşka dönüştürmektir, çünkü başka türlü yaşayamayız” İşte bu, içinde durmaksızın savrulduğumuz ve Ölümün sessiz patikaları dışında kaçışımızın olmadığı o, belki de fazlasıyla sığ olan, Hayat girdabıdır! Fakat Ölüm bizi ne korkutur ne de yıldırır. Aksine! Ebediyetin Bilinmezinden gelip Bilinmezin ebediyetine giden bizler, Ölümü hayatımızın herhangi bir anıymış gibi karşılamayı öğrendik. Ve bu, bizim en güzel, en yüce gizemimizdir! Bilginin son sözü budur: Bilinemez olan!

Ve işte bizim o bilinemez biricikliğimizden yükselir açgözlü arzularımızın kudretli ve zalim sesi. Hazza susamış gencecik bedenin arzuları, hudutsuz bir özgürlük için soluk soluğa kalan ruhun çığlığı, zihnin o uzak ve keşfedilmemiş bilinmezliğe doğru yaptığı çılgın uçuşlar; ebediyetin fazlasıyla gizemli duvarlarına çarpan dizginsiz ve çapkın düşüncemizin iniltileri ve hunharca küfürleri, bir düşün hezeyanı arasından hayal meyal seçilen bir Hayatın o mağrur ve coşkun şarkıları, bir Hiçliğin içinde kaybolmuş ve avarece gezen bir bütünden ibaret olan o düş ve o hiçlikte bizi bekleyen Ölüm. Tıpkı Hayatın bizim olduğu gibi, bizim olan o Ölüm. Sevdiğimiz o Ölüm!

Fakat insan mezara; kederden şişmiş ve ağlayan bir kalple indirilmemeli. Her şeyden önce Sanatçılar, İsyancılar ve Kahramanlar gibi o yoğun hayatı sürmüş olmak gerekir; Hristiyan nehirlerinde akan o pişmanlığın acı sularında asla yıkanmadan. Gerçek, özgün ve şevk dolu o günahkar; daha da iğrenç bir pişmanlığın bataklığa dönmüş girdaplarında boğularak değil, aksine en büyük günahın gül rengi aleviyle sarılarak ölmelidir. Ölmeden önce, dünyayı bir şölene ve eylemi hudutsuz bir hazza dönüştürerek; o bereketli düşüncemizin titreyen son kıvılcımına dek tükenmiş olmalıyız. Ölmeden önce, Emerson’un dediği gibi, her şeyin bize tanıdık gelmesini, her hadisenin faydalı, her günün kutsal ve her insanın ilahi olduğunu hissetmek gerekir. Sonra mı? “Sonra mide bulantısı gelir, nefret gelir, tiksinti gelir,” der Bruno Filippi ve işte o zaman insan “cüret eder”; cüret ederek de sükûnet dolu, aydınlık bir ruhla Ölümün o sessiz âlemine doğru yürür. Orada zihin Hiçliğin uçsuz bucaksız durgunluğunda dağılır ve madde, atomların içinde bambaşka bir hayatı yaşamak üzere çözünür. Fakat bizler için Ölüm bile; Hayatın, Sanatın ve Güzelliğin coşkulu bir tezahürü olmalıdır!

Hayatın Kahramanı Ölüme doğru; dinamitin o trajik o mağrur marşı eşliğinde başı çiçeklerle bezenmiş halde gider. Evet, bir İsyancı ve Kahraman gibi yaşamayı arzulamış ve bunu başarabilmiş olan herkes; en büyük günahın tutuşturduğu o görkemli alevde yanma özgürlüğünü ister. Öyle ki, ölüme hazırlık; Orfeus’un sesinin Prometeus’un hıçkırıklarıyla karıştığı ve Dionysos’un kükreyen, bağbozumu coşkusunu saçan kahkahalarının yankılandığı tan kızıllığını öpen, tatlı ve melankolik bir şiirden ibaret kalsın.

Corrado Brando’ya [Gabrielle D’Annunzio’nun bir romanındaki karakter] putları parçalarına ayırmanın coşkusu ve ateist bir bağnazlıkla hayranlık duyuyorum; her ne kadar yazarı vaktinde ölmeyi becerememiş ve zamanın o uzun yağmurlarının, zihnini uğursuz bir şekilde tüketip posasını çıkararak üzerine yağmasına izin vermiş olsa da. Şen şakrak raks eden Nietzscheci yalnızlığın o baş döndürücü zirvelerinden fışkıran, bakir ve tehlikeli Zerdüşt pınarlarından kana kana içip sarhoş olmak gerekmiş olsa da. Hatta o iğrenç Kirke’nin, o kokuşmuş Thais’in, o nefret edilesi ahlakın, o aşağılık küçük Cato’ları [Romalı hatip Cato, katı ahlakçılığıyla bilinirdi] onun karşısında dehşetle kaçışsalar bile. Çünkü Corrado Brando, o şişko ve pinti budalaların iddia ettiği gibi suçu yüceltmemiş; aksine, trajik sanatın o has izleriyle, Prometheuscu bir erdem olarak tasavvur edilen suçun kudretini ve onurunu ortaya koymuştur. Gölge ve Gece’nin semâsı üzerinde; kanın, ateşin ve ışığın parlak şafağının kaçınılmaz habercisi olan o yüce ve kahraman güzelliğin bir sembolü olarak, Homerosvari trajik sanatın pagan gizemiyle lüks içinde serpilen bu gürbüz yaratığa hayranlık duysam da; gerçekliğin ağarmış alacakaranlığından sıyrılan o “anarşist bireyi” görüyorum: “Yalnızca kendi yasasına itaat eden”, bombaların patlamalarıyla kendine yol açan ve Ryner’in o anlatısındaki tanrı gibi haykırarak yaşayan o bireyi: “Seni seviyorum ve özgürce arzuluyorum, ey benim Kaçınılmazım!” İşte bu Bruno Filippi’dir! Ruh Düşünceye, Düşünce ise bir sembol olarak yeniden vücut bulmak için Ete dönüşmüştür. Eylemin o trajik kahramanı; kendini, kaderin kaçınılmazlığı kadar güçlü ve amansız bir eylem şairine dönüştürmek için yaşamın sanatçısı olmuştur. Tıpkı d’Annunzio’nun kahramanı gibi. O da eylemiyle şöyle haykırmıştır: “Haysiyetimin kanıtı, o görünmez mucizededir.” Tıpkı Corrado Brando’da olduğu gibi, iradenin sarhoşluğu onda da Dionysosvari bir cinnet halini almıştı. Aşkın da ötesindeki bir kahraman gibi o da bize öfkeyi ve telaşı öğretir; çünkü onda da “fırtına, ruhun tüm güçlerini ayağa kaldırmış ve onları savurarak sert granit bir duvara çarpmıştır.” Yaşamın az sayıdaki tüm çılgın âşıkları gibi o da hem kendini hem de kendi felaketlerini yıkıma uğratırken; “ölümsüz iradenin zaferine”, ebedi neşe ve güzellik coşkusuna trajik bir ezgi yaratan, eylemin kahraman şairiydi. Bruno Filippi; o coşkun, kederli ve işkence görmüş zihninin tüm aşındırıcı ve aydınlık alevlerini sundu. Kendi yok oluşunun o cinnet dolu dürtüsüyle, o en mahrem ve yüce Günaha Yaşamı itiraf ettirmek istedi. Sonra Hiçlikte eriyip gitti; bizlere kalan, durmaksızın “Cüret et, cüret et!” diye fısıldayan aydınlık ve avare bir sestir artık o. Ve bu bir simge haline gelmiş yirmi yaşındaki sesin o çaresiz o dingin haykırışıyla; romantik kokular yayan pagan dünya, lirik ve tutkulu bir gülüşle bize gülümsüyor ve sanki şöyle diyor: “Kaderi hızlandırın ve gelip benim bereketli tohumlarla şişmiş göğsümde huzur bulun.” Bruno Filippi bir şair olduğu için, bu sesi duydu. O, bu sesi duydu ve şöyle yanıtladı: “Ey güzel toprak!.. Geleceğim, o büyük günde geleceğim ve sen beni kucağına kabul edeceksin, ey güzel, mis kokulu toprak ve başucumda o ürkek menekşeleri yeşerteceksin” Mademki Bruno Filippi, bahar rüzgârlarının kan çanağına dönmüş bahçesinde filizlenen tüm gülleri ve düşünceleri; kudretle, gençlikle, iradeyle ve gizemle coşarak mezara götürdü; öyleyse: “Ey toprak, geri al bu bedeni ve sendeki o güçlü olanı gelecekteki emeklerin için yeniden çağır.” Çünkü ben Onda, “kararlı insanı nihayetinde muazzam bir mertebeye yükselten o suçun zorunluluğunu” görüyorum.

Kimdi o? Nereye gidiyordu?

Budalalar! Peki ya siz, siz nereye gittiniz? Nereye gidiyorsunuz?

O; sizin tehlikeli deliler sürüsü sıfatıyla, ödleklik ve kindarlık içinde de birleşerek; onun biricikliğini ve gizemini ezmek için yirmi yaşındaki asi bileklerine mantık ve ahlakla perçinlediğiniz o zincirleri parçalarken parçalandı. Çünkü o sizin için anlaşılmazdı; tıpkı kendi içinde tamlık hisseden o karmaşık zihinlerin, sizin gibi sığ ruhlar için anlaşılmaz olması gerektiği gibi. Bruno Filippi kin besledi. Ama nefretin hıncı, onun içindeki sevginin kudretini ezemedi. Yaşama delicesine aşık olduğu için, ölümün bereketli kucağında kendini kurban etti. Onun hakkında, d’Annunzio’nun kahramanı için söylenenleri söylemeye hem ihtiyacımız hem de hakkımız var: “Pazar yerinin köleleri arkalarına dönüp bir baksınlar ve hatırlasınlar!”

u/fondukcu — 13 hours ago

Bruno Filippi kimdir?

Bruno Filippi kimdir?

Bruno Filippi hakkında bilinenler oldukça kısıtlıdır. 1900 yılında İtalya’nın Livorno kentinde, altı erkek kardeşin ilki olarak dünyaya geldi; babası bir matbaacıydı. Henüz çocukken ailesi Milano’ya taşındı. 1915 yılına gelindiğinde, polis kayıtlarında çoktan “tehlikeli unsur” olarak fişlenmişti. Aynı yıl, anti-militarist bir gösteri sırasında tutuklandı; üzerinde mermisi olmayan ama namlusu sıcak bir tabanca vardı. Bir süre hapiste yattı. Savaştan sonra, 1919’da tüm ülkede toplumsal karışıklıklar baş gösterdi. Milano’da polisle asiler arasında sık sık çatışmalar yaşanıyordu; Filippi de bu asilerden biriydi. Yaz aylarında, aralarında Filippi’nin de bulunduğu birkaç genç anarşist kendilerine düşman belledikleri her şeye saldırmaya başladı. Adalet Sarayı’nda bir bomba patladı; İtalya’nın en güçlü kapitalistlerinden biri olan Giovanni Breda’ya sülfürik asitle saldırı girişimi düzenlendi ve evinde bir bomba patlatıldı; bir başka bomba ise zengin bir senatörün konutunda infilak etti.

7 Eylül 1919’da Bruno Filippi, “soylular cemiyeti”nin bulunduğu binanın merdivenlerinden ağır ağır çıkıyordu. Şehrin en zenginlerinin bu buluşma yerini yerle bir etme umuduyla, yanında bir bomba taşıyordu. Fakat bomba ansızın infilak etti ve genç anarşisti oracıkta hayattan kopardı.

Bruno Filippi, bireyci anarşist gazete Iconoclasta!’nın düzenli yazarlarından biriydi. 1920 yılında gazetenin editörleri, onun birçok makalesini bir araya getirerek Bruno Filippi’nin Posthumous Writings of Bruno Filippi (Bruno Filippi’nin Ölümünden Sonra Yayınlanan Yazıları) adlı bir kitapçık bastılar.

Ayrıca İsyancının Kasvetli Kahkahası: Bruno Filippi’nin Yazıları bakınız:

u/fondukcu — 14 hours ago

Hâyâli Bir Despot: Pişmanlık -H. İbrahim Türkdoğan

Hâyâli Bir Despot: Pişmanlık

Kierkegaard: “Evlen, pişman olursun; evlenme, ondan da pişman olursun; evlen ya da evlenme, ikisinden de pişman olursun; ya evlenirsin ya da evlenmezsin, ikisinden de pişmansın. Dünyanın çılgınlıklarına gül, pişman olursun; ağla, ondan da pişman olursun; dünyanın çılgınlıklarına gül ya da ağla, ikisinden de pişman olursun; dünyanın çılgınlıklarına ya gülersin ya da ağlarsın, ikisinden de pişmansın. Bir kıza güven, pişman olursun; güvenme, ondan da pişman olursun; bir kıza güven ya da güvenme, ikisinden de pişman olursun; bir kıza ya güvenirsin ya da güvenmezsin, ikisinden de pişmansın. Kendini as, pişman olursun; asma, ondan da pişman olursun; kendini as ya da asma, ikisinden de pişman olursun; kendini ya asarsın ya da asmazsın, ikisinden de pişmansın. İşte beyler, size her türlü yaşam bilgeliğinin özü.”

Öncelikle Kierkegaard'ın dilini önemsiyorum. Yaşamın içinden yazıyor. Duyumsadığı şekliyle. Varoluşçuluk felsefesinin kurucusu olarak anılması elbette yerindedir. Hegel gibi yaşamı sistematikleştirip bir delvetin buyruğuna sokmuyor. Hegel'e antipatisi biraz da buradan kaynaklanıyordu. Ancak varoluş yalnızca hüzün yaratan bir pişmanlıktan oluşmamaktadır. Yoksa? Bireye göre değişmez mi bu? Yukarıdaki alıntı kimilerini üzebilir, kimilerini güldürebilir.

Kierkegaard öncelikle bu açıklamasıyla bütün pişman insanların başbelasını özetlemiş oluyor. Sahi, nasıl bir beladır bu? Seversen pişman olursun, sevmezsen de pişman olursun, aşık olursan pişman olursun, aşık olmasan da pişman olursun, ve evet, orgazm sonrasında pişmanlık duyarsın, orgazm olmazsan yine pişman olursun. Bu durumda bir Freudçuya başvurmaya gerek yok? Birkaç açıklama yaptıktan sonra antidepresan önerir ve bununla bir dönem idare edebilirsiniz ama bütün bir yaşam, pişmanlıklarla şekillenmiş koskocaman bilmem kaç yıllık ömür nasıl teselli edilir?

Yukarıda alıntıladığım uzunca paragrafında pişmanlık yaşadığını çok da güzel ve açık ifade ederken pişmanlığın ne olduğunu da açıklıyor Kierkegaard, şöyle ki: yaşamı yaşasa da pişman, yaşamasa da pişman. Tüm mesele burada; konu ne kadar sosyolojik ve ne kadar felsefesel? Soru bu. Bunu temel alarak konuyu irdeleyelim.

Şöyle başlasam: Neden pişmanlık duymuyorum ben? Dört duvar arasına sığınıp yaşama atılmadığım için mi? Değil! Hiç de yerinde durabilen biri değilim! Herkes hareketliliğimden şikâyet eder. Sosyopat mıyım? Bunun olası olduğunu düşünmüyorum, oldukça tekil yaşamama karşın, yeterince sosyal ilişkilerim mevcut, hatta bazen beni boğacak kadar fazla.

Şimdi de şöyle soralım: Neyin ifadesidir pişmanlık? Geçmişte yaşanan ya da söylenen bir şeyden rahatsız olmak, tatmin olmamak; o şeyin acısını duyumsamak. Başka? O şeye karşı kin duymak, ondan nefret etmek. “Neye yaradı bu yaptığım, ah keşke yapmasaydım, yaptım da ne oldu!” Karşı soru: Yapmasaydın ne olacaktı? Daha mı iyi olacaktı? Belki daha kötü olacaktı, belki daha iyi olacaktı. Belki, evet belki. Belkilerle nasıl yaşanır ki? Bütün bir yaşamı spekülasyonlara taşırsak, ne zaman yaşayacağız? Yaşamaya zaman ayırabilecek miyiz? Pişmanlıklarla kendimize tuzak kurduğumuzun farkında mıyız? Buradan varacağımız sonuç kişinin yaşam hakkında hiçbir şey bilmediğidir; kişi bir yaşam mağdurudur. Bir ömür tüketir ama yaşamın kendisinden bihaberdir. Böyle mi gerçekten? Yaşam nedir? Ya da yaşamlar nedir, diye sormalıyız.

İsa, insanlık için öldü ve geride kalan bizler onun ölümünden sorumluyuz, biz suçluyuz. Ve hatta doğmuş olmamızda bir suç var. Çünkü: Aden Bahçesi’nden kovulan Âdem ile Havva suç işlediler, biz de onların evlatları olarak bu suçu taşıyoruz. Alâkaya bakın! İsa, kendi ölümüyle bu suçu telafi etmeye çalıştıysa da günümüze kadar bu suç bütün dünyayı zaptetti. Demek ki varlığımız zaten bir suç; varlığımızdan pişmanlık duyarız. Bu asli günahtan asıl konuya girmiş olduk: Pişmanlık dinseldir. İnsana dışardan aşılanmış bir yapay duygudur. İkâmet ettiği yer: Vicdan. Bir Hıristiyanlık eseri bu mekân pişmanlığı yaratan, besleyen, büyüten bir ejderhadır. Kierkegaard'ı titreten bir varoluşsal yıkılış.

Pişmanlık tüm monoteist dinlerde bir kurum, bir mercii şeklindedir. Hıristiyan odaklı kişi pişmanlık duygusunu belli bir kültürel ritüel çerçevesinde vicdanıyla muhakeme ederek gidermeye çalışır. En son ihtimâl papaza başvurmaktır. Oryantal kültürle şekillenen kişiler vicdan muhakemesinden daha çok ağlayıp sızlayarak bu müptelâdan arınmaya çalışırlar ya da bazıları gibi bir takım dinsel ibadetlerle. Ama hiç biri başarılı olamaz, çünkü pişmanlık algıları kökten yanlış olduğu gibi ondan arınma yöntemleri de yanlış. İnsanlar bütün bir ömür kendi psikolojilerini kemirir dururlar.

Neler oluyor?

Durup dururken insanlık bir suça tabii tutuldu. “Sen suçlusun!” denildi. “Evet suçluyum” dedi o da. Hiç yoktan bir suç, temel suç, asli suç. Kim kime yaptı bunu? Ne alâka?

Dostoyevski, “Suç ve Ceza” adlı romanında bir bireyin iki uç arasındaki uçurumu ifade eder. Tanrı yoksa her şey mubahtır, öyleyse herkes herkese istediği her şeyi yapabilir; örneğin öldürebilir de. Varoluşun Tanrı'yla bütünleşerek anlam kazandığı bir psikoloji, Tanrı'nın yokluğunda yalnızca negatif bir nihilizmle şekilleniyor. Protagonist daha sonra da negatif nihilist edimlerinden dolayı pişmanlık duyarak tekrardan Tanrı'ya yöneliyor; işlediği suçların (günahların) bağışlanmasını ya da karşılığında cezalandırılmasını talep ediyor. Bu iki uç dışında başka alternatif içermeyen bu yapıyı duyumsayabilmek için bu yapıdan biri olmak gerekir. Aksi takdirde bu yapının bir komediden ileri gitmediğini görebiliriz. Dinsel kişinin kendisi için açtığı kuyuya kendisinin düşmesi elbette beklenen bir sonuç ve görkemli bir komedyadır.

Örnekleyerek devam edelim. Benim için dünyaları yaratmaya çalışan sevgilimi terk edişim; çok sevdiğim ve kendisi için ölmeyi göze aldığım sevgilimin beni terk etmesi; arzuhalimi kozmik bir şehvetle besleyen o biricik tadı bir daha bulamayışım; zor koşullarda uğraşıp, mücadele vererek elde ettiğim mesleğimin bana beni tatmin etmeyen kazancı; doğduğu andan itibaren sevgili bulmak için kilometrelerce uçup ve üç saniye seviştikten sonra ölen iki gün yaşayabilen kelebek örneğindeki gibi tüm ateşimi yakarak uzaktaki sevgilimin kucağında seviştikten yarım gün sonra bu ateşimin sönmesi; canım kadar sevdiğim kişinin aniden ölmesi karşısında yıkılışım; sevdiğim insanın sevdiği insanın ölümü karşısında varoluşa dair pişmanlık feryatları karşısında düşüşüm; binbir çıkmazla boğuşmalarım; dünyaya getirmekle sorumluluk üstlendiğim ve tarzıma uyum sağlamayan çocuğumun yaşayış şekli; sevgilimin dinsel ve öteki maskelerinin ardında duyumsadığım ve tüm derinliğimle sevdiğim yalınlığı (masumiyeti) karşısında maskelerini kırmaya dair çaresizce uğraşlarım ve bu yalınlığın o maskelerce zedelenmişliğini ve zedelenmeye devam edildiğini gören ruhumun çırpınışları; ona ve yaşama dair binbir hâyâl kırıklıklarım; düşünsel ve ruhsal dünyamı kuşatan Medusa’nın yalnızca bir mitolojik figür oluşu; Âşkın sembolü Eros'un ve Diotima’nın, her yazarda olduğu gibi, bende de bir hâyâli figürü aşmadığı ölümcül gerçeği; varoluş pişmanlığını ölmeği seçmekle sonlandıran Enkidu’nun vahşi gözyaşlarının gözlerimden akması; her düşüşümde ruhumu yakan hüznün acımasızlığı ve onlarca, yüzlerce öteki kara oluşlar pişman olmamı sağlayabilir mi?

Ben bir matematik yapı değilim; bedenim bir makine gibi çalışsa da hatta bir makineden oluşsa da psikolojimin bundan farklı bir yapısı var; tinsel yapım psikolojimde bir sistem, bir uyumluluk yaratmaya çalışsa da psikolojik yapım kendine göre çalışır. Nefes almadan önce nefes alma yönteminizi belirleyemezsiniz; nefes mevcut olandır, bizleri var eden. Nefes aldıktan sonra nefesiniz hakkında fikir edinip nefes yöntemleri geliştirebilirsiniz. Yaşantılarınızı gözden geçirip, işlediğiniz hatalar ve yanlışlıklardan dolayı yeni yaşam biçimleri yaratabilirsiniz. Ancak: Her yaşantı (oluş) kendi içinde bir bütündür ve yaşandığı zamana bağlıdır. Bugünün psikolojisi ve bilinciyle dünün psikolojisi ve bilincini yargıladığınızın farkında mısınız pişman olurken? O an yaşanan o anındır, bugünün değildir. Dün bir sevilenken bugün bir nefret edilen olabilirsiniz. Dün ve bugün bir süreç olarak algılanıp yaşansa da an belirleyendir; ne dün ne de bugün, sadece an’dır belirleyen.

Bu bilinçle yaşam yaşanırsa, pişmanlık obsesif insanların bir gereksiz buluşundan başka bir şey değildir. Afektler hariç. Şöyle ki: Kaotik ve stres kökenli bir anda işlediğiniz bir ediminizden dolayı, “ah n’aptım ben” diyerek yaptığınızın bir “hata” olduğunu anlarsınız. Eğer işlediğiniz “hata” sizi yargıç karşısına çıkartacak kadar vahim değilse, hatanızı telafi etmeye çalışır ve psikolojinizin söz konusu anlarda neden o şekilde yansıdığını anlamaya çalışıp tekrarlamamasını sağlayabilirsiniz. Bedensel, tinsel ve psikolojik yapıların birbirleriyle ilişkileri oranında kişi kendini “hatalı” ya da “hatasız” var eder ama pişman olması için hiçbir neden yoktur. Ben hatalarımla ve düşüşlerimle benim. Ve böyle olmasını istiyorum.

Sevdiğim kişinin bana “ah, keşke şunu yapsaydın, yoksa bu başına gelmezdi” diyerek çıkış yapması beni ya güldürür ya da öfkelendirir. Güldürür, çünkü o an'nın şu an'la ilgisi olmadığını bilmeyişi bir bilinçsiz algının çaresizliğini ve saçmalığını gösterir. Öfkelendirir, çünkü acımı paylaşma adına yanlış ve yine ilgisiz bir afektle kendi acısını benim acımla birlikte dindirmeye çalışır; bu olanaksızlık karşısında öfkelenirim.

Kierkegaard’ı ve milyonlarca öteki pişmanlık mağdurlarını bir tümcemde özetleyebilirim: Her keşkenin kökeni: Keşke olmasaydım. Öyleyse: Ya nefes al ya da mızmızlanma!

u/fondukcu — 14 hours ago

I Am Also a Nihilist - Renzo Novatore

I

I am an individualist because I am an anarchist; and I am an anarchist because I am a nihilist. But I also understand nihilism in my own way...

I don’t care whether it is Nordic or Oriental, nor whether or not it has a historical, political, practical tradition, or a theoretical, philosophical, spiritual, intellectual one. I call myself a nihilist because I know that nihilism means negation.

Negation of every society, of every cult, of every rule and of every religion. But I don’t yearn for Nirvana, any more than I long for Schopenhauer’s desperate and powerless pessimism, which is a worse thing than the violent renunciation of life itself. Mine is an enthusiastic and dionysian pessimism, like a flame that sets my vital exuberance ablaze, that mocks at any theoretical, scientific, or moral prison.

And if I call myself an individualist anarchist, an iconoclast and a nihilist, it is precisely because I believe that in these adjectives there is the highest and most complete expression of my willful and reckless individuality that, like an overflowing river, wants to expand, impetuously sweeping away dikes and hedges, until it crashes into a granite boulder, shattering and breaking up in its turn. I do not renounce life. I exalt and sing it.

II

Anyone who renounces life because he feels that it is nothing but pain and sorrow and doesn’t find in himself the heroic courage to kill himself is — in my opinion — a grotesque poser and a helpless person; just as one is a pitifully inferior being if he believes that the sacred tree of happiness is a twisted plant on which all apes will be able to scramble in the more or less near future, and that then the shadow of pain will be driven away by the phosphorescent fireworks of the true Good...

III

Life — for me — is neither good nor bad, neither a theory nor an idea. Life is a reality, and the reality of life is war. For one who is a born warrior, life is a fountain of joy, for others it is only a fountain of humiliation and sorrow. I no longer demand carefree joy from life. It couldn’t give it to me, and I would no longer know what to do with it now that my adolescence is past...

Instead I demand that it give me the perverse joy of battle that gives me the sorrowful spasms of defeat and the voluptuous thrills of victory.

Defeated in the mud or victorious in the sun, I sing life and I love it!

There is no rest for my rebel spirit except in war, just as there is no greater happiness for my vagabond, negating mind than the uninhibited affirmation of my capacity to life and to rejoice. My every defeat serves me only as symphonic prelude to a new victory.

IV

From the day that I came into the light — through a chance coincidence that I don’t care to go into right now — I carried my own Good and my own Bad with me.

Meaning: my joy and my sorrow, still in embryo. Both advanced with me along the road of time. The more intensely I felt joy, the more deeply I understood sorrow. You can’t suppress the one without suppressing the other.

Now I have smashed down the door and revealed the Sphinx’s riddle. Joy and sorrow are only two liquors with which life merrily gets drunk. Therefore, it is not true that life is a squalid and frightening desert where flowers no longer blossom nor vermilion fruits ripen.

And even the mightiest of all sorrows, the one that drives a strong man toward the conscious and tragic shattering of his own individuality, is only a vigorous manifestation of art and beauty.

And it returns again to the universal human current with the dazzling rays of crime that breaks up and sweeps away all the crystallized reality of the circumscribed world of the many in order to rise toward the ultimate ideal flame and disperse in the endless fire of the new.

V

The revolt of the free one against sorrow is only the intimate, passionate desire for a more intense and greater joy. But the greatest joy can only show itself to him in the mirror of the deepest sorrow, merging with it later in a vast barbaric embrace. And from this vast and fruitful embrace the higher smile of the strong one springs, as, in the midst of conflict, he sings the most thundering hymn to life.

A hymn woven from contempt and scorn, from will and might. A hymn that vibrates and throbs in the light of the sun as it shines on tombs, a hymn that revives the nothing and fills it with sound.

VI

Over Socrates’ slave spirit that stoically accepts death and Diogenes’ free spirit that cynically accepts life, rises the triumphal rainbow on which the sacrilegious crusher of new phantoms, the radical destroyer of every moral world, dances. It is the free one who dances on high amidst the magnificent phosphorescence of the sun.

And when huge clouds of gloomy darkness rise from swampy chasms to hinder his view of the light and block his path, he opens the way with shots from his Browning[1] or stops their course with the flame of his domineering fantasy, forcing them to submit as humble slaves at his feet.

But only the one who knows and practices the iconoclastic fury of destruction can possess the joy born of freedom, of that unique freedom fertilized by sorrow. I rise up against the reality of the outer world for the triumph of the reality of my inner world.

I reject society for the triumph of the I. I reject the stability of every rule, every custom, every morality, for the affirmation of every willful instinct, all free emotionality, every passion and every fantasy. I mock at every duty and every right so I can sing free will.

I scorn the future to suffer and enjoy my good and my bad in the present. I despise humanity because it is not my humanity. I hate tyrants and I detest slaves. I don’t want and I don’t grant solidarity, because I am convinced that it is a new chain, and because I believe with Ibsen that the one who is most alone is the strongest one.

This is my Nihilism. Life, for me, is nothing but a heroic poem of joy and perversity written with the bleeding hands of sorrow and pain or a tragic dream of art and beauty!

 

>[1] A type of pistol popular among anarchists of the time.

u/fondukcu — 15 hours ago

Engin Bahar - Enzo Martucci

Engin Bahar

Göçebelere, avarelere, başkaldıranlara. 

Hani nerede ey kardeşler, hani nerede o hasretini çektiğim? 

Hani nerede gözü kara, pervasız isyankar; hani nerede Argonotlar misali özgürlük yahut azametin rüyasıyla dolup taşanlar? Nerede hani daha yüce, daha coşkun bir yaşamın fethine çıkmak için, kainata karşı açılan ezeli savaşı neşeyle kucaklayan gözü pek savaşçı? Nerede o pagan ruhumun anarşistçe sevdalandığı kudret, cesaret ve cüret? Neredeler sahi?... Ah!... Boşuna yoruyorum kendimi aramakla... Günün bu burjuva, bu sınai toplumunda geriye sadece sefiller ve korkaklar kaldı... Sadece yaltaklanmış köleler... 

Kahraman; geçmiş bir asrın, amansız destanların ihtişamının, özgür, serüvenci ve savaşçı istencin mirasıdır... Belki de geleceğin Anarşisine ait olacaktır; bireyin hukuk boyunduruğundan kurtulup, kendi şahsi muzafferiyeti uğruna geçmişin pervasız cüretini yeniden kuşanacağı o güne... 

Peki ya şimdi? Şimdi sadece kaderine boyun eğmiş, uyuşuk bir avam; bir de kibirle şişinip bayağılığa batmış, dar kafalı, acınası bir küçük burjuvazi var... Yaltakçı tebaalar ve despot efendiler, dünyayı kasvetli bir kefen gibi örten pisliğin içinde, çulun içindeki solucanlar gibi debelenip duruyor. Fakat birinin paçavraları, diğerinin ise lüks kıyafetleri altında, yalnızca bir ödlek yüreği çarpıyor. İkisi de aciz, ikisi de bitkin... İşte bu yüzden proletarya kendini özgürleştirmekten aciz; çünkü tiran kendi gücü sayesinde değil, yalnızca kitlelerin pısırıklığı ve kendi benliklerinden vazgeçişi sayesinde hüküm sürüyor... 

Bugün sadece döküntü, çamur ve pislik var... 

Korsanlar okyanuslardan silinip gitti, haydutlar ormanların ıssızlığında kayboldu... İnsanlığın kadim içgüdüleri ve hoyrat hisleri artık uzak birer hatıra... Kahraman öldü... 

* * *

İnsan sefaletinin hazin çölünde çiçek açan vahalar, -lağımın leş kokusu ortasında filizlenen güller misali- biz göçebeler, avareler, başkaldıranlar; o ilahi mucizeyi biz yaratacağız. Biz, Kahramanı yeniden dirilteceğiz. Toplumdan aforoz edilmiş, şuursuz güruh tarafından lanetlenmiş olsak da, kalbimizin mis kokulu bahçesinde hasretin ve kederin yanık ezgilerini şakıyan narin bir bülbül saklarız. 

Mücadele ve tekinsiz tehlikelerle dövülmüş zihnimizin dehlizlerinde, dizginlenemez bir kudretle çılgına dönmeye her an amade, kızıl bir iblis barındırırız. 

Bülbül şakıdığında iblis atılır; kana bulanmış savaş meydanına, hiddet tanrıçalarının yıkımın kasvetli dansını ve ölümün raksını döndürdüğü o yere. 

Bizler inkarın ve isyanın şairleriyiz; dizginlenemez  bir vecdin ozanları ve yaratıcılarıyız. 

İçimizdeki volkanların kor kraterlerinde  -ihtirasın lavında ve tutkunun ateşinde yoğrulmuş kraterlerde- yaşama iştahımızı körükledik... Bize yasalarını ve ahlakını dayatmak isteyen o Topluma, diğerleri ürkekçe “evet”lerini gevelerken, biz “hayır”ımızı haykıracağız. 

Şimdi savaşın insafına kalmış durumdayız. Amansız ve ölümcül savaşın... Dudaklarımızda bir tebessümle, dibinde nemflerin ve harpiaların bizi beklediği en yüce serüvenin uçurumuna bıraktık kendimizi. Ya zaferin ve her türlü prangadan kurtulmanın sarhoşluğunu, ya da savaşın girdabında şanlı bir sonu... 

Mağrur ve alaycı, o son kartımızı yiğitçe sürdük masaya; bu yüzden zafere ulaşmak için gayretimizi bileylemeli, erkimizi yüz kat körüklemeliyiz. 

Bugüne dek cesur birer savaşçıydık. Şimdi ise birer kahramana dönüşmeliyiz. Bu bir mecburiyet, bir zarurettir. 

Davamızın esenliği, bireyselliğimizin şahlanışı adına. 

* * *

Ve Anarşiye doğru -özgürlüğün döl yatağına, sevincin pınarına, kudretin hazinesine- bizler, Kibir ve ebedi İsyanın çocukları, daha büyük bir erk ve kudretle ilerleyeceğiz; dindarların rüyası, zayıfların gayesi olan bir Anarşiye değil, pervasız ve gözü pek ikonoklastların en kalın zincirleri bile erittiği o Anarşiye doğru 

Cesaretin mavi nehri, derinliklerden taşsın Cüretin deli rüzgarları bizi hiddetle dövsün biz yine de savaşın tamda göbeğinde yürüyeceğiz,. 

Nefrete bulanmış oklarımızı yasanın ve Toplumun kalelerine fırlatacağız... Ve özgürlüğü, İsa'nın kirletilmiş sunaklarında bağrımıza basacağız... Riyakarlar ve korkaklar önümüzde tir tir titreyecek; o güruh hiç düşünmeden kellelerimizi isteyecek... Fakat ahmakların laneti ne ifade eder ki bizim için? 

Bizler düşüncenin ve eylemin aristokratları, en yüce zirvelerin yalnız sakinleriyiz; alçakların salyası bize bulaşamaz... 

 

u/fondukcu — 2 days ago
▲ 21 r/radikalperspektif+1 crossposts

Bireyci Anarsistler ve Max Stirner - Bernd A. Laska

Kavram üzerine

19.yüzyilin son çeyreğinde oluşan "Bireyci Anarşizm" deyimi ("Bireyselci ya da Bireysel Anarşizm" ve "Anarşist Bireycilik" de denir) gelecekteki bir toplumun taslağıdır. Bu toplumda sağlanması gereken her bireyin (dış zorlardan) özgürlüğü en yüksek değere sahiptir; bu toplumda bireyin özgürlüğü bireylerin eşit özgürlüğü ile sinirlidir. 

Bireyci anarşistler, devletin (aynı zamanda ideal demokratik bir devletin) her tür organını böylesi bir toplum düzeninin temel engelleyicisi olarak görürler. Çünkü devlet, bireylerin büyük bir çoğunluğunun özgürlüğünü gereğinden daha fazla sınırlar. Bundaki amacı bireylerin rekabet özgürlüğünü engelleyen ya da yok eden kurumsal olarak sağlama alınmış bazı ayrıcalıklıları ve devletin tekellerini korumaktır. Söz konusu olan tekeller dört esaslı tekeldir: Para tekeli, Toprak tekeli, Gümrük tekeli ve Patent tekeli. Para tekeli en büyük olanıdır. Bireyci anarşistlere göre bu (ve başka) tekeller, bireyin verimli işi için "doğal ücretini" ve "tam kazancını" elde etmesini daima engeller. Dolayısıyla, bu tekelleri şiddet (-tehdit) ile koruyan devletin yok edilmesi gereklidir, eğer optimum derecede bir özgürlüğe ve (değiş-tokuş-) adaletine ulaşılmak isteniyorsa. Bireyci anarşistler, devletin şimdiye kadar üstlenmiş olduğu tüm toplumsal işlevlerin (polislik, adliye, eğitim-öğretim işleri, bakim-hizmet isleri vb.), özellikle de para sistemi, tekeller olmadan, özgür bir rekabet ortamında daha iyi ve daha verimli olacağını benimserler. Böyle bir ortamda özellikle de her bireyin katılımının gönüllü olduğunu ve örneğin vergi zorunluluğu olmadığını düşünürler. 

Böyle bir toplumun gerçekleşmesi için de doğal olarak zora ve şiddete dayalı olmayan, ikna ve aydınlatıcı yöntemler benimsenir. Kısacası, yöntem devrim değil evrimdir. Seçtikleri mücadele yöntemi ise - bu noktada şüphesiz ortaklaşacı - pasif direnme, devlete karşı itaatsiz olmaktır (özellikle de vergi ödememek). 

Tarihsel Bakış

Bireyci Anarşizm daha çok Anglosakson ve özellikle de kuzey Amerika geleneğine dayalı politik düşünceden doğan bir öğretidir: liberalizmin aşırı bir biçimidir. Amerika'nın bağımsızlık ve insan haklarının ilanının (1776) yazarı Thomas Jefferson (1743-1826), devlet politikası anlayışını su nükteli sözlerle ifade etmişti: "En iyi iktidar en az yönetendir." Bireyci Anarşizmin önde gelen temsilcilerinden olan Amerikalı yazar Benjamin R. Tucker (1854-1939) ise, Bireyci anarşistleri tutarlı Jeffersoncu demokratlar olarak görürdü: ona göre bireyci anarşistler, esasen hiç bir iktidarın en iyi çözüm olmadığını cesaretle söyleyebilmekle mantıklı bir sonuca varmışlardır. 

Tucker, Bireyci Anarşizmi ya da "Felsefi Anarşizmi" ifade ederken esas olarak birinci sırada Amerikalı Josiah Warren'in ve Fransız anarşist Pierre-Joseph Proudhon'un öğretilerinden etkilendiğini söyler. (Proudhon'un »Qu'est-ce que la propriété« eserini 1876'da İngilizceye çevirir). Devamla Stephen Pearl Andrews, Lysander Spooner, Ralph Waldo Emerson ve Henry David Thoreau gibi Amerikalı özgürlükçü düşünür ve şairlerden etkilendiğini, İngiliz felsefecilerinden John Stuart Mill (1859: »On Liberty«) ve Herbert Spencer'den (1884: »The Man versus the State«) ve Rus kollektivist-anarşist Michail Bakunin'den de etkilendiğini söyler. (Tucker, Bakunin'in »Dieu et l'Etat« eserini 1883'te İngilizceye çevirir). Tucker, Bireyci Anarşizme yönelik çeşitli sorunları geniş bir çevrede tartışmak için 1881'de »Liberty« adli dergisini çıkarır. 1908'e kadar Boston'da daha sonra New York'da yayımlar. 

Max Stirner'in (1806-1856) düşüncelerinin Bireyci Anarşizm ve Tucker üzerindeki etkisi özel bir ilgiye layıktır. Çünkü Stirner felsefesinin 1890'larda "yeniden keşfinden" bu yana, Stirner, sürekli Bireyci Anarşizmin gerçek babası olarak adlandırıldı ve hâlâ da böyle adlandırılıyor. Bir çok dil konuşan ve çok bilgili bir selfmademan  olan James L. Walker (1845-1904), belki de Schmidt-Stirner'i izleyerek Tak Kak takma adıyla »Liberty« dergisinde Stirner hakkında bir tartışma açar. Bu tartışma, Tucker'nin Bireyci Anarşizmin temel öğretisini ifade etmiş olduğu döneme rastlar. Bu, Bireyci Anarşizmin hâlâ doğa yasası üzerine kurulu olmasının geçerli olup olmadığı konusunda esaslı bir felsefesel tartışmaya neden olur (Martin 1970, 249-254; Coughlin et al., 1986, 131-135). Walker bunu yadsımıştı; Tucker ve bazı bireyci anarşistler Walker'e katılıp pozisyonlarını gözden geçirirler. Neticede Bireyci Anarşist Hareket bölünmüş ve »Liberty«'de çalışanlar arasında en önemlilerinden bir kaçı Tucker'dan ayrılır. Stirner'in Bireyci Anarşizm için önemi üzerine yürütülen bu tartışma sert ve amansızca olmasına rağmen, neticede herhangi bir karar alınamadı. Bundan böyle Stirner »Liberty« dergisinde tartışılmayan bir konuydu artık. Walker, Tak Kak adi altında »Liberty«'de yazmaya devam ettiyse de, Stirner'den esinlenerek yazdığı metinleri Egoism adlı dergisinde yayınlıyordu. 

Ne var ki 1887'de başlayan Stirner-tartışması gerçek anlamda bitmiş değildi. Grup içerisinde ve tek tek kişiler arasında gizliden gizli büyüyordu bu tartışma. Bireyci anarşistlerin, Stirner'in ortaya koyduğu sorundan neticede kaçtıkları anlaşılıyor; bu durum Stirner'in yasadığı dönemde de böyleydi (en vahim iz bırakan Marx olmuştur), daha sonra bir dizi gösterişli ileri gelen düşünürler (en vahim iz bırakan Nietzsche olmuştur) ve ayrıca da anarşistlerin büyük çoğunluğu (Bak. Laska 1993, 1996). Hoş olmayan ve doğası itibariyle büyük ölçüde karanlıkta kalan bu sürecin sayesinde Stirner'in Biricik'inin İngilizce çevirisi yirmi yıl (!) gecikmeyle Tucker tarafından yayınlanmıştır. Bu da Amerikalı Bireyci Anarşist hareketin ve »Liberty« dergisinin sonuna rastlar. Tucker, Biricik'in Ingilizcesini (»The Ego and His Own«) 1907'de kendi yayınevinde yayınlar. Tucker'nin, başkalarının ve kendi direncini asan bu çalışmayı son gücüyle yaptığı belli oluyor. Çünkü »Liberty«'nin son sayılarından birinde vasiyet verir gibi yazmaktadır: "otuz yıldan fazla bir süre anarşist düşüncenin yayılması için çalıştım ve bir çok şey başardım, bununla da gurur duyuyorum; ama bu kitabın yayınlanmasına yakışır değerde bir şey yaptığımı sanmıyorum." Kısa süre sonra Tucker'nin büro ve yazıhanesi çıkan bir ateş sonucu tamamen yanar. Harap olan Tucker Amerika'dan ayrılıp Fransa'ya gider ve orada yaşamının son 30 yılını yazarlık yapmadan geçirir. »Liberty«'nin 1908'deki sonu aynı zamanda Tucker tarafından şekillendirilen ve kendi eseri olan Bireyci Anarşizmin de sonu olmuştur. 

Bireyci Anarşizmin Almanya'daki önde gelen temsilcisi ise şair ve yazar John Henry Mackay'dir (1864-1933). Mackay İskocya'da doğduysa da iki yaşındayken Almanya'ya gelir ve sadece Almanca yazar. Mackay 1880'lerde gelmekte olan natüralizmin genç ve isyankar şairlerin çevresinde yer aldıktan daha sonra, "sosyal sorunların" arkadaşlarına oranla kendisini daha çok ilgilendirdiğinden kendi yolunu bulmaya çıkar. Mackay, 1888'de »Sturm« (kasırga) adlı ilk şiir kitabını yayınlar. Sosyal konulara eleştirel bakan ve heyecanlı bir biçimde ifade edilen bu şiirler kısa sürede Mackay'a "anarşinin ozanı" sıfatını kazandırır. Ne var ki Mackay, çoğunlukla kollektivist ya da komünist düzeyde olan anarşistlere kendisini yakın hissetmiyordu. Esas olarak Tucker'nin dergisi »Liberty« (ve bunun bazen Almanca olarak çıkan »Libertas« dergisi) ve Tucker'nin kendisiyle tanıştıktan sonra, arzuladığı politik yerini bulmuş oldu. Mackay, yaklaşık 1890'dan sonra Bireyci Anarşizmin Almanya'daki en önemli temsilcisi olur. Mackay, şiirleri yanisira, »Bücher der Freiheit« (Özgürlügün Kitaplari) adiyla anarsizmi içeren iki tane de kitap yazmıştır. Bunları dostu Tucker'a ithaf etmiştir. 1891'de »Die Anarchisten« (Anarşistler) ve 1920'de de »Der Freiheitssucher« (Özgürlük Arayıcısı) adlı kitaplarını yayınlamıştır. Ayrıca »Flugschriften des individualistischen Anarchismus« (Bireyci Anarşizmin Bildirleri)'u yayınlamıştır. Ve 1895'ten itibaren de »Propaganda des individualistischen Anarchismus in deutscher Sprache« (Bireyci Anarşizmin Almanca Propagandası) başlıklı dizi halinde çeşitli yazılar yayınlamıştır. Bu dizinde çoğunlukla Amerikan Bireyci Anarşizmin broşürlerinin çevirisi ve en önemlisi de Tucker'nin »Staatssozialismus und Anarchismus« (Devlet Sosyalizmi ve Anarşizm) adlı program yazısı yer alıyordu. Ama ne var ki Anglosakson kökenli Bireyci Anarşizm, Almanya'da çok az sempatizan bulur. En tanınmış sempatizanı ise o dönem henüz "antropozof" olmayan genç Rudolf Steiner idi. Ve Bireyci Anarşist Hareket Almanya'da da birinci dünya savaşından önce sona erdi. Mackay'in 1918'den sonra bu hareketi yeniden canlandırma çabası da başarısız sonuçlandı. 

Mackay, Bireyci Anarşizm için yaptığı propagandacı çalışmalarının Stirner ile ilgili yaptığı çalışmalarıyla (Stirner'in biyografisini ve eserlerini yayınlamıştı) yakın ve nesnel bir bağı olduğu izlenimini uyandırdı. Bu nedenle Mackay'i otantik Stirnerci ve Stirner'i de Bireyci Anarşizmin babası olarak görmek doğallılık ve güncellik kazandı. Ama ne var ki, bu kategoriler yakından incelendiğinde şüphesiz ayakları havada kalır. Bireyci Anarşizmin taslağını çizen Tucker'dir ve Tucker bunu 1880'lerde henüz Stirner'den haberi olmadan yapmisti. Stirner'in ateşi bireyci anarşistleri sert bir şekilde şaşkına uğrattıysa da, Bireyci Anarşizmin temelini değiştirecek ve Stirner'in özgül düşüncelerini bu öğretiye entegre edecek bir tartışma yaratmadı. Mackay, Bireyci Anarşizmi Tucker'dan üstlenip "Özgürlüğün Kitaplarını bu öğretiden esinlenerek yazdı. Tucker ve Mackay, her ikisi de, anarşistler arasında sevilmeyen Stirner'e ilgi duyduklarını açık açık söylemiş, hatta bazen çok ateşli ve büyük bir heyecanla bunu ifade etmiş olmalarına rağmen, Stirner'in özgül kavramlarıyla, özellikle de onun "Eigenheit" (özellik) kavramıyla ne yapacaklarını bilemez durumdaydılar. Bireyci Anarşizmin temel öğretisi olan "herkese eşit özgürlük"'ü, Stirner, Kant'tan bu yana bilirdi. Stirner, Tucker ve Mackay ile özgürlük hayalcileri diye dalga geçerdi. 

Bireyci Anarşizm, Tucker ile Mackay'in çalısmalarının son bulmasıyla elbette tam olarak ölmedi. Birinci dünya savaşından sonra da kimi düşünürler, bir zamanlar Tucker'nin yaptığı gibi, kendi girişimleriyle bireyci ve aşırı liberalist düşünce geleneğiyle bağ kurdular; hatta bunu savaştan sonra dünya çapında güçlenen kolektivizme karşı bir tepki olarak da yaptılar. Düşünceleri devleti yadsımaya "meyilli" (bu anlamda da anarşist) bir pozisyona kadar sivrilmişti. Kuzey Amerika'da Albert Jay Nock (1928: »Our Enemy. The State«) ve Henry Louis Mencken'i söyleyebiliriz; Almanca konuşulan yörelerde Franz Oppenheimer (»Devlet«), belki de ekonomici Ludwig von Mises ve Friedrich August (von) Hayek (1944: »The Road to Serfdom«), ki bu ikisi esas etkilerini ABD'de göstermiş olmaları bir rastlantı değildir. 

Bireyci Anarşizm, Tucker ile tanışmış olan bazı şahıslar tarafından da yaşatıldı. Bu düşüncenin halk arasındaki çekiciliğinin azalması onu yadsımak için bir neden değildi bu şahıslara göre. ABD'de örneğin Tucker'nin eski bir mücadele dostunun oğlu olan Laurance Labadie (1898-1975), Bireyci Anarşizmi James J. Martin ve Murray N. Rothbard (Coughlin et al. 1986, S. 116-130) gibi kişilere aktarmıştır. Bunlar "libertarians" adı altında 1960li yıllarda bu düşüncenin güncelleşmesi için yazar olarak katkıda bulunmuşlardır. Rothbard, Bireyci Anarşizmi esaslı bir revizyondan geçirirse de (»The Spooner-Tucker Doctrine«, In: A Way Out, May/June 1965), bir ekonomici olarak Bireyci Anarşizmin paraya yönelik teorik fikirlerini "Monetariomanie" olarak yadsıdı ama bir libertarianist olarak da Bireyci Anarşizmin politik-antropolojik temelini bir bütün olarak kabul etti. 

Bu yeni tartışmalarda da "Stirner" şifresi, ki Stirner burada kısa bir süre tartışma konusu olmuştur, gücünü göstermiş: bir tarafta az kişiden oluşan bir grup (belki de sözümona) sempatizan ile diğer tarafta da Stirner'e kesin karşı olan bir çok kişinin bölünmesi (bak. A Way Out, Oct. 1967, p. 12-17). Bireyci Anarşizmin ve libertarianizmin kutsal parolası olan "özgürlüğün" doğası hakkındaki temel sorunun, Stirner'in yardımıyla esaslı incelenilmesinden bir kez daha kaçınıldı. Üstelik libertarianistlerin ya da anarko-kapitalistlerin (modern ve değiştirilen Bireyci Anarşizmin temsilcilerinin bir çoğu kendilerini böyle de adlandırırlar) Stirner'i reddetmelerindeki ve ilgisiz davranmalarındaki neden ürkütücü "egoizm" sözcüğü olamaz. (Anarko-kapitalistlerin programlarını içeren kitaplardan biri 1960'larda Ayn Rand tarafindan yayınlandı; bu kitabın adı hatta »The Virtue of Selfishness«'dir. Hayır; Stirner'i reddetmekteki neden, yine burada da Stirner'in "Biricik"inde gizli olan belirli bir düşünceyi emin olarak hissetmek olmalı; bu düşünceyle karşı karşıya gelen (MarxNietzscheCarl Schmitt ve Habermas'a kadar) başka bir çok insan da kamu önünde tartışmaktan kaçınmışlardır (bak: Laska 1993, 1996). 

(Federal) Almanya'da ise 1974'te Mackay-Gesellschaft (Mackay-Toplulugu)'in Mackay ile tanışmış olan Kurt Helmut Zube (1905-1991) tarafından kurulmasıyla Bireyci Anarşizm tekrar dirildi. Bu topluluğun kendisini ifade edişini, ki yayınladığı eserlerin çoğunda bu ifade bir künye gibidir, burada açıklamaya gerek yok, çünkü kendi değerini kendisi ortaya koymaktadır: "Gayri dogmatik ve gayri ideolojik olan Mackay-Topluluğu, toplum düzeninin bütün problemlerini kapsayan bir tartışmanın temeli olmayı arz eder. Argümanlarını kanıtlanabilir gerçekler üzerine kurmaya özen gösterir. Albert Einstein'in bu argümanların kaçınılmaz derecede gerekli olduğunu daha önce ifade ettiği gibi yepyeni bir düşünme biçimine yol açacak olan bu argümanlardan bazılarını, ne pahasına olursa olsun, Mackay-Topluluğu tanıtacaktır." Yayın konusunda pek aktif olan Mackay-Topluluğu, Bireyci Anarşizmin sahiplerinin (Tucker ve Mackay) yazılarının yeniden basımı yanısıra, bu öğretinin başka temsilcilerinin ilk çevirilerini de yayınladı. Ayrica K.H.Z. Solneman (K. Zube) tarafından yayınlanan »Manifest der Freiheit und des Friedens« (Özgürlüğün ve Barışın Manifestosu) gibi güncel tartışma içerikli metinler de yayınlandı. Dolayısıyla Bireyci Anarşizmin mirasını devam ettirmekte elbette katkıda bulunmuş oldu. Ama bu ögretinin teorik bazinin sağlam ve tamamlanmış olduğundan yola çıkıyordu. Dolayısıyla Bireyci Anarşizmin "bilimsel-eleştirel" bir anarşizm olduğunu zaman zaman ifade ediyordu. Zube, Mackay'in Tucker'a olan bağımlılığını görmemezlikten gelerek, Mackay'in Stirner'in felsefesini mükemmelleştirdiğini dolayısıyla aştığını düşünüyordu. 1981'de Zube ile Bireyci Anarşizmin felsefi temelleri üzerine hırslı bir tartışmaya giren Stefan Blankertz (1956-) için de Stirner konu değildi artık. Blankertz, bazı yan yollardan Rothbardcı bir Bireyci Anarşizme yöneldi ve neticede, "ihtilalci" Aquino'lu Thomas'yi ve Rothbard'i esaslı bir incelemeden sonra "katolik anarşizmin saklı hatta gizli bir düşünce dünyası olduğunu" keşfetti. (»Vernunft ist Widerstand«, Köln 1993, S. 8). 

İkinci dünya savaşından sonra Avrupa'nın baska ülkelerinde de Bireyci Anarşizmin temsilcileri yazarlık faaliyetlerini geliştirdiler. 
- Fransa'da Emile Armand (Ernest-Lucien Juin, 1872-1962), »L'en dehors« adını verdiği bireyci anarşist dergisini1922-1939 yillari arasinda yayınlarken, 1945'te çıkarmaya başladığı »L'Unique« adındaki dergisini de ölümüne kadar sürdürdü. Kendisini Spooner-Tucker-Mackay geleneğinde gören ve Stirner'den taraf olduğunu da söyleyen Armand, cinsel kurtuluş sorununu özellikle önemsiyordu. 
- İtalya'da Enzo Martucci (1904-1975) »Manifesto dei Fuorigregge« adında bir manifesto ve Bireyci Anarşizm ile ilgili bir dizi de broşür yayınladı. 
- İngiltere'de Sidney E. Parker (1929-), 1963'ten bu yana (1980'e kadar »Minus One«, 1980'den bu yana da »Ego« adında) Bireyci Anarşizmin bir dergisini yayınladı; bu dergide bir kaç ilginç tartışma olmuştur. Başından beri Tucker'a oranla daha çok Stirner'e enerjik bir ilgi duyan Parker, 1980'den bu yana kendisini Bireyci Anarşizmin temsilcisi olarak görmüyordu (bak: »Ego«, sayı 15, 1993, s.7). Kendisine "bilinçli egoist" diyen Parker, bununla Ernst Jünger'in "anark" pozisyonuna yakın bir pozisyon izliyor (bak: Jünger: Eumeswil, 1977; Laska, 1997). 

Özet

Bireyci Anarşizm öğretisi en önemli yanlarıyla Anglosakson politik düşünce geleneğine dayanıyor. Liberalizmin aşırı şeklidir. "En iyi iktidar (minimal bir iktidar değil), bizzat olmayan iktidardır". "Herkese eşit özgürlük" temeline dayanan bir toplumu amaçlayan bireyci anarşistler, tekellerin (şiddete dayalı) koruyucusu ve dolayısıyla eşitsizliğin garantisi olan devleti yok etmeyi amaçlarlar. Bu amaçlarını da öncelikle aydınlatma ve itaat etmeme (vergi ödememe) yöntemleriyle gerçekleştirmek isterler. Şiddeti ise ise yaramayan bir yöntem olarak görürler. 

Bireyci Anarşizmin kurucusu ve önde gelen temsilcisi Amerikali yazar Benjamin R. Tucker'dir (1854-1939). Bu öğretinin Alman temsilcisi ise John Henry Mackay'dir (1864-1933). 1960'li yıllardan bu yana ABD'de de etkili olan bazı "Anarko-Kapitalistler", örneğin Murray Rothbard (1926-1995), kendileri açık açık Tucker'a ya da Bireyci Anarşizme dayanmasalar da, temel görüşlerinden dolayı modern bir Bireyci Anarşizmin temsilcileri olarak adlandırılabilinirler. 

Max Stirner'in (1806-1856) Bireyci Anarşizmin atası olduğu sayılan bu yaygın düşünce birincisi tarihsel açıdan ikincisi nesnel olarak yanlıştır. Tucker, Stirner'in eserlerini okumadan önce Bireyci Anarşizmin taslağını yazmıştı. Tucker ve Mackay daha sonra Stirnerci olduklarını (da) söylemelerine rağmen, Stirner'in felsefesini tam olarak incelememişlerdi ve tam da Bireyci Anarşizm gibi bir öğretiyi Stirner, özgürlük düşcülüğü diyerek alaya alırdı. Stirner'e göre, Bireyci Anarşizmin (içsel olarak hâlâ "özgür olmayan" insanlar için) talep ettiği (dış) "özgürlük" fantomdan başka bir şey değildi. 

Kaynaklar:

Birincil:

[Max Stirner: Der Einzige und sein Eigentum (1845). Stuttgart 1972]

Benjamin R. Tucker: Instead of a book. New York 1893 (div. Reprints)

ders. (dt. v. George Schumm): Staatssozialismus und Anarchismus. Berlin 1895 (div. Neudrucke)

ders. (ed.): Liberty, 1881-1908 (Microfiche ed. 1978)

James L. Walker: The Philosophy of Egoism. Denver 1905 (postum); dt. v. Jörg Asseyer: Die Philosophie des Egoismus. Freiburg 1979

John Henry Mackay: Die Anarchisten. Zürich 1891 (div. Neudrucke und Reprints)

ders.: Der Freiheitssucher. Berlin-Charlottenburg 1920 (div. Reprints)

Sidney E. Parker (ed.): Minus One, 1963-1980; cont'd as Ego, 1982-1994

Murray N. Rothbard: The Ethics of Liberty. Atlantic Highlands NJ (USA) 1982

Individualistischer Anarchismus. Eine Autorenauswahl. West-Berlin: Libertad-Verlag 1977 (Anarchistische Texte Nr. 6/7)

İkincil:

James J. Martin: Men against the State. DeKalb IL (USA) 1953 (hier benutzt: 3rd ed. 1970); dt. v. K.H.Z. Solneman [d.i. Kurt Helmut Zube] und Jürgen Gaibel: Männer gegen den Staat. 2 Bände. Freiburg 1980

Robert Nozick: Anarchy, State, and Utopia. New York 1974; dt. v. Hermann Vetter: Anarchie, Staat, Utopia. München 1976

Murray N. Rothbard (ed.): Journal of Libertarian Studies. 1977ff

Henri Arvon: Les libertariens américains. De l'anarchisme individualiste à l'anarcho-capitalisme. Paris: PUF 1983

Michael E. Coughlin et al. (ed.): Benjamin R. Tucker and the Champions of Liberty. A Centenary Anthology. St.Paul and New York 1986

Bernd A. Laska: Der schwierige Stirner. In: Wolfram Beyer (Hg.): Anarchisten. Zur Aktualität anarchistischer Klassiker. Berlin 1993. S.9-25

ders.: Ein dauerhafter Dissident. 150 Jahre Stirners »Einziger«. Eine kurze Wirkungsgeschichte. Nürnberg 1996 (»Stirner-Studien« Nr. 2)

ders.: "Katechon" und "Anarch". Carl Schmitts und Ernst Jüngers Reaktionen auf Stirners »Einzigen«. Nürnberg 1997 (»Stirner-Studien« Nr. 3)
ders.: Dora Marsden - "Stirner des Feminismus" ?

u/fondukcu — 3 days ago

John Henry Mackay'ın Stirner'i

> (1864-1933): Yazar, şair, bireyci anarşist, öykücü, romancı ve Stirner biyografisinin yazarı. İskoçya doğumlu Alman. Benjamin R. Tucker ve Rudolf Steiner yakın dostlarıdır.

>Thomas Mann, Stefan Zweig, Walter von Molo, Alfred Döblin, Roda Roda, Erich Mühsam ve başka yazarların ilgisini çekmiş önemli ve değerli bir şairdir ama kötü bir biyografi yazarıdır.

>Bu metin “Davetsiz Misafir, Sayı 3, 2003”te yayımlanan “Max Stirner ve Anarşizm Üzerine Birkaç Not...” adlı makalemdeki 1. dipnotun gözden geçirilmiş versiyonudur. Hem içerik hem de biçim olarak bir makale değerindedir. Ve genel olarak dipnotlar okunmadığı için makale olarak yayımlamaya karar verdim.

Stirner’in anarşizm kapsamında anılması bir taraftan Engels’e dayanırken, diğer taraftan da Mackay’a dayanıyor. Bu nedenle Mackay’a burada kısaca değineceğim. Stirner’in biyografisini yazan Mackay’a çağdaşlarından gelen eleştirilerden biri de şuydu: eğer bir filozofun biyografisi yazılıyorsa, onun felesefesi de bu kişi tarafından incelenmelidir. Nedir bu filozofun felsefesi, neyi tartışır, neye dayanır, kökenleri nelerdir, öncüleri var mıdır, hangi filozofları etkilemiştir, hangi filozoflarla benzerliği var, felsefedeki yeri nedir vb. Bu sorular karşısında Mackay’ın tek yanıtı: “Ben filozof değilim ve benden talep edilen bu tür çalışmalar bana yabancıdır.” (J.H. Mackay: Max Stirner. Sein Leben und sein Werk. Mackay-Gesellschaft, 1977, s. XIII.) Bu yanıtla yetinen Mackay, kaleme aldığı Stirner-biyografisinde bize şu bilgileri vermekten de çekinmez: Stirner’in “aristokratik, beyaz, ince ve bakımlı elleri” var. “Gözleri mavi ve gözlüklerini çıkarınca burnunun üzerinde gözlüklerin bıraktığı iz” görünür vb. (Aynı yer, s. 86) Kitabın yarısı bunun gibi bir ton anlamsız ve gereksiz bilgilerle dolu. Mackay, 250 sayfalık Stirner-biyografisinde sadece 17 sayfa kadar Stirner’in felsefesine yer verir. Üstelik bu 17 sayfa Mackay’ın Stirner hakkındaki yorumları değil, Stirner’in kitabından alıntılardır!

Ayrıca Mackay “ben filozof değilim” demekle yetinmez, filozof olup da Stirner hakkında felsefi çalışmalar yapan filozoflara da sert tepki gösterir. Dönemin meşhur filozofu Eduard von Hartmann’ın Stirner’in felsefesiyle ilgilenmesine, incelemelerde bulunmasına bir hayli kızmıştır. Eduard von Hartmann, Stirner’i yeniden “keşfetmekte” idi dolayısıyla Mackay’a rakipti. Başka rakipler de vardı. Ünlenen Nietzsche’yle birlikte Stirner de o dönem etkisini göstermeye başlamıştı. Bernd A. Laska, Stirner’in yeniden keşfini esas olarak Paul Lauterbach’ın BvM’ni büyük bir yayınevi olan Reclam’da yayınlamasına bağlar, çünkü ancak bu yolla Stirner genele ulaşır. Ne var ki Mackay, bu felsefi tartışmada yer alacak, Stirner’in felsefesini anlayacak ve betimleyecek bir güce sahip değildi. Meselenin içinden çıkamayınca dostu Tucker’ın yardımına başvurur. Tucker ise Bireyci Anarşizmin taslağını Stirner’le ilgilenmeden önce çizmişti. (Bernd A. Laska’nın bu konuyu ayrıntılarıyla incelediği makalesini Türkçeye aktardım, arz eden şu adresten okuyabilir:

Anselm Ruest adında başka bir felsefeci ve Stirner uzmanı Mackay’ın sunduğu biyografik bilgilere dayanarak “Stirner yılı” olan 1906’da kaleme aldığı kitaba da Mackay çok sert tepki gösterir: “Stirner, sadece bireyci anarşistlerin itaatkar ve güçlü ellerinde emin olabilir” (a.y., s. 21), gibisinden sözler eder. Ve Stirner’i Nietzsche ile karşılaştıran düşünürlere şöyle yanıt verir: “Nietzsche’nin kafası karışıktır, kendisiyle hep çelişir, gerçekle yanılgı arasında fark göremez, Stirner ise derin, sakin ve dahidir.” (A.y., s.18, 19.). Nietzsche-Stirner tartışmasını benimseyen ve hatta bu tartışmaya doğrudan katılan aynı dönemin bazı Stirner sevenleri Bireyci Anarşistlerin Stirner hakkındaki görüşlerinin yanlışlığını sert bir dille ifade etmeye çalışıyorlardı. “Stirnerbund” adı altında toplanan bu grubtan Gerhard Lehmann, Bireyci Anarşistlere hitaben yazdığı açık mektubunda Mackay’ın felsefi güçsüzlüğüne işaret ederek bu işten vaz geçmesini, Stirner’le uğraşmamasını talep edecek kadar sert tartışmalara girer.

Anarşizmin tarihçisi Max Nettlau 1898’de Mackay’ın Stirner-biyografisini okuduktan sonra şöyle der: “Umarız, Mackay, Stirner üzerine yapılan araştırmaların kendisiyle başlayıp kendisiyle bittiğini arzulamıyordur.” (Sozialistische Monatshefte. 2. Jg., No. 5. Mai 1898, p. 246. Bk: Der Einzige. Vierteljahresschrift des Max Stirner-Archivs Leipzig. 3. August, 1999, s.32) Nettlau bununla Mackay’ın ruhsal yapısını çok iyi kavramış görünüyor. Franz Mehring ise 1910’da Mackay’ın Stirner-biyografisinin “ikinci basımı hakkında daha uygun bir karar veremeyeceğimiz için üzgünüz” der ve şöyle devam eder: “Felsefe tarihi açısından önemli bir şey bulamadık bu kitapta.” (Die Neue Zeit. 28. Jg., 2. Band, Nr. 38, 17. Juni 1910. Bk: Franz Mehring’s Rezension. Der Einzige. Vierteljahresschrift des Max-Stirner-Archivs Leipzig. 3. August, 1999, s.33.)

Neresinden bakılsa da Mackay-öğretisinin Stirner’le kaynaşmadığını görüyoruz. Stirner’in “erk ve şiddet sadece bendedir yani güçlü ve şiddetli olandadır” (Stirner, s. 231) ya da ne bekliyorsun, ihtiyacın varsa çekinme al gibisinden sözleri büyüleyici de olsa şiddeti benimsemeyen biri açısından pek hoş olmasa gerek. Ama şiddetten nefret ettiğini söyleyen Mackay, Stirner’in bu tümcesinde de bir barış ilanı görmüş olacak ki Stirner’i bu yönüyle de eleştirmez. Mackay’ın Stirner’i hiçbir zaman anlamadığı şu hareketinden de anlaşılmaktadır: Stirner hakkında bilgi almak için yazılı olarak başvurabildiği Dähnhardt’a (Stirner’in ikinci karısı) ilettiği soru listesinde şöyle bir soru da var: BvM’nin “bir yergi olabileceğine dair Stirner herhangi bir açıklama da bulundu mu?” (B. A. Laska: Ein dauerhafter Dissident. LSR-Verlag, 1996, s.136). “Yazılarından anlaşıldığı gibi Mackay, Stirner’in özgül pozisyonunu aslında” hiçbir zaman “temsil etmedi”; esas olarak ve “her zaman Anglosakson kökenli Bireyci Anarşizm’i temsil etmiştir”. Stirner’in “asıl düşüncesinin” kendi düşüncesinden tamamen “farklı olduğunu sezen” Mackay, bunu yoğurabilecek bir yeteneğe sahip değildi, daha çok BvM’ni “ciddiye almamaya” çalışıyordu. BvM’ne yergi şüphesiyle bakmasının nedeni de budur. (B. A. Laska: John Henry Mackays Stirner-Archiv in Moskau. Der Einzige, Vierteljahresschrift des Max-Stirner-Archivs Leipzig. 3. August 1999, s. 8.)

u/fondukcu — 5 days ago

Max Stirner Nasıl Bir İnsandı?

Stirner kimdi? - Dış görünüşü nasıldı? - Doğası ve Karakteri neydi? - İnsan ilişkileri nasıldı? - Kısaca: Stirner nasıl bir insandı?

1898'de Stirner'in biyografisini yazan şair Mackay'ın kitabından Stirner'in insan özelliklerine ilişkin kısa bir derleme, sadece bir derleme; hiçbir yorum katmadan Mackay'ın metnini özetleyerek sunuyorum. Stirner'in bir fotoğrafı ya da resmi olmadığı için bu bilgiler ilgi duyanlar için önemli olabilir, ve en azından yüzeysel bir Stirner-resmi sunabilir.

Orta boy, ince yapılı, neredeyse sıska, hiçbir açıdan dikkat çekmeyen, basit ancak her zaman özenli ve temiz giyinen, dışa dönük iddialı olmayan biri. Dandy olarak anılması daha çok sadece özenli giyinişindendi. Stirner'in daha çok yüksek-düzey öğretmen tarzı vardı, küçük camları olan gümüş bir gözlük bu görünüşü daha da güçlendiriyordu. Temiz giyimini ihmal etmeyen biri olsa da daha sonraki yıllarda yoksul yaşamından dolayı dış görünüşüne istediği tarzı verememiş olabilir. Kısa, sarı favorileri ve bıyıkları vardı, çenesi her zaman traşlıydı ve sarı, kırmızıya çalan, hafif kıvırcık ve kısa saçları, iri, çarpıcı derecede yüksek ve belirgin bir alnı vardı.

Parlak mavi gözler, ne dalgın ne sert, bizzat sakin ve nazik bakışlar. İnce dudaklı bir ağız, orta derecede büyük, güçlü ve sivri uçlu bir burun; enerjik şekle sahip bir çene. Elleri özellikle güzel: beyaz, bakımlı, ince, “aristokrat” eller. Kendine güvenen, sakin, aceleci olmayan hareketler. Sonuç olarak, görkemli görünümüyle sempatik biri.

Görünüşü, temel özelliği sarsılmaz bir sakinlik ve dinginlik olan Stirner’ın doğasına ve karakterine uygundu. İlişkide olduğu herkese koşulsuz dostane, öfkeden uzak, yardımsever; ve en genel anlamıyla saygı ve sempatiyle karşılanan biri. Kimsenin arkasından konuşmaktan hoşlanmayan, içsel inceliğe sahip biri. Stirner'ın tek bir kişisel düşmanı yoktu. Düşmanı olmadığı gibi yakın kişisel dostu da yoktu.

Suskunluğu, içe dönüklüğü tüm özel yaşamını kapsar. Gerçek anlamda Stirner üzerine hiçbir şey bilinmiyor: yaşamı, eğilimleri, sevinçleri ve üzüntüleri üzerine. Onları asla dillendirmedi, asla dışa yansıtmadı.

Özgürler Kulübü dışında kimseyle arkadaşlıkları pek olmamıştır. Tüm yaşamında gerçek anlamda sevmiş olabileceği birkaç kişi olmuş olabilir. Kalabalıktan, yığınlardan hoşlanmayan, onlardan olabildiğince uzak durmaya çalışan, onlara karşı kayıtsız biri.

Tutkusuz olduğu kadar da kibar. Kıskançlık ve şeref ya da onur gibi özelliklere sahip olmayan, fazla gereksinimleri olmayan, az gereksinimle yetinen biri, tek lüksü puro, neredeyse gün boyunca kaliteli puro içerdi. Nefret duygusu olmadığı gibi sevgi duygusu da yoktu.

Stirner'in Özgürler Kulübü'ne ne zaman kesin olarak gitmeye balşadığı bilinmiyor: Hesaplamalara göre 1841 ortası ya da sonu olabilir, çünkü bu yılın başında Berlin'den ayrılan Karl Marx'ı tanımıyordu. Kesinlikle yıllarca Özgürler Kulübü'nün yuvarlak masasının en düzenli ziyaretçilerinden biri olarak kaldı. Bu grup içinde de kesinlikle daha dar bir çevresi vardı: Bauer kardeşler, özellikle Bruno Bauer, Buhl, Meyen, Engels, Rutenberg, Mussak ve diğerleriyle iyi arkadaştı ve bunların birçoğuyla da senli benliydi.

Özellikle C. F. Köppen ve Hermann Maron'la daha samimi bir ilişkisi olduğu söyleniyor; ayrıca Dr. Arthur Muller ile de. Ama tam anlamıyla kimseyle derin bir ilişkisi yoktu. Kimin üzerinden Özgürler Kulübü'yle tanıştığı tam olarak bilinmiyor, neticede hepsi Hegel'in öğrencileriydi, dolayısıyla üniversite ortamında tanışmış olması doğaldır.

Stirner, gereksinim duyduğu şen psikolojiyi orada buldu ve bazılarına göre orada içsel-ruhsal bir topluluk bağı yakaladığı düşünülür. Neticede Özgürler Kulübü'nde hiçbir zorunlu görevi yoktu, kendi gereksinimlerine göre gider gelirdi, aradığı da buydu zaten, rahat bir ortam.

Özgürler Kulübü'ndeki atmosfer oldukça gürültülüydü, Stirner ise oldukça sessiz ve çekingendi. Ateşli tartışmalara nadiren katılırdı ve pek yaygın olan sinik tartışmalara asla katılmazdı. Hiç kimse ondan hakaret içerikli ya da kaba bir söz duymamıştır. Bir “haz insanı” gibi rahat rahat, sakin akin otururdu o hareketli ortamda, ara sıra genel konuşmalara, her şeye karşın ne kadar dikkatli dinlediğini kanıtlayan uygun bir söz eder ya da şakalaşırdı ve purosunun dumanını izlerdi.

Sessiz olduğu halde aynı zamanda aslında sessiz de değildi. Tesadüf yanında oturanla konuşmayı severdi ve her alanda konuşmaya egemendi Stirner, bilgiliydi, ve güvenli bilgi edinme olasılığını elbette kendine borçluydu, birinci derece bilgin olarak anılırdı onu iyi tanıyanlar tarafından ve çevresinde hayranlık uyandırırdı geniş kapsamlı bilgisinden dolayı.

Kimileri onun felsefe yapmaktan pek haz almadığını, kimileri de felsefe yapınca da kesinlikle Feuerbach üzerine konuştuğunu söyler. Stirner nadiren kendisinden söz ederdi, neredeyse hiçbir zaman ve her türlü gevezelikten tamamen uzaktı. Gerçek anlamda Stirner üzerine hiçbir fikri olmayanların çoğu bu “sessizce eğlenen” ve neredeyse utanacak kadar mütevazı bir adama daha sonra büyük bir dikkat ve ilgiyle bakacaklardı (Biricik ve Mülkiyeti yayımlanınca).

“Özgürler Kulübü”nün çılgın şakalarında adı geçmez Stirner'in, ama oyun bozan biri olmadığı için onları zevkle izlemiş olmalıdır. Öte yandan, Spandauer Bock'a, Treptow'a ve başka birçok yaz gezilerine katılırdı. Hiçbir şekilde ilgisiz değildi, öğrenci yurtlarında bir fincan ev yapımı kahve içmeyi ve hayranlarından biri ya da birkaçıyla krep yemeyi küçümsemezdi. Asla göze çarpmayan, asla rahatsız edici olmayan, hoş karşılanan, sosyal, neşeli ve iyi yansıyan biriydi.

Bu arada, 1846'ya kadar Stirner, Gendarmenmarkt'taki Stehely'schen Konditorei'nın ünlü “Rote Stube”sinin (bir tür fırın-cafe) düzenli kahve konuğuydu; Berlin'in, özellikle de gazete muhabirleri arasında huzursuz, heyecanlı ve esprili zihinlerinin hepsi orada toplanırlardı ve aynı akşam Özgürler Kulübü'nde tekrar göreceği birçok kişiyle orada karşılaşırdı. 
Max Stirner'in yaşamı ve düşünceleri birbiriyle uyum sağlardı. İşte onu dış dünyaya bağlayan bağlar bunlardır. 

Not: Özgürler Kulübü bir dernek ya da resmi bir topluluk değildi; dönemin Zeitgeist'ından rahatsız olan çeşitli farklı insanların (yazarlar, şairler, filozoflar, öğrenciler, gazeteciler vb.) takıldıkları bir bar, şarap barı. Barın sahibi Jacob Hippel. Bu nedenle de “Hippel'in Şarap Barı” olarak da anılır. Serbest, özgür bir topluluktu. Stirner'in, tarz olarak sevdiğini ve hatta “Egoistlerin Birlikteliği” düşüncesine buradan esinlenerek vardığını söyleyebiliriz.

>Kaynak: John Henry Mackay: Max Stirner - Sein Leben und sein Werk. Mackay-Gesellschaft, 1977, s. 85-93.

u/fondukcu — 6 days ago

Stirner'in Doğum ve Ölüm Evi

1. Resim
Max Stirner’in doğduğu ev (soldaki). Maximilianstr. 31, Bayreuth

John Henry Mackay tarafından 6 Mayıs 1907’de duvarına anıt tabelası asılan bina 1970’de yıkıldıktan sonra yerine inşa edilen yeni binanın

duvarına tabela yeniden eklenmiştir. Bayreuth’ta 1947’den beri Stirner’in adını taşıyan bir sokak mevcuttur. Ayrıca birer sokak da Berlin ve

Nürnburg’ta Stirner’in adını taşımaktadır.

2. Resim

Max Stirner’in öldüğü ev Philippstraße 19, Berlin

u/fondukcu — 7 days ago

Max Stirner ve Philipp Mainländer Üzerine Bir Dipnot - H. İbrahim Türkdoğan

>Mainländer: „İnsanın her edimi, en büyüğünden en küçüğüne kadar, egoistçedir; çünkü o belirli bir bireysellikten, belirli bir Ben'den yeterli bir güdü ile akar ve hiçbir şekilde göz ardı edilemez.”^(1)

Bu sözler doğrudan Stirner'i anımsatır, dolayımsız. Mainländer, Stirner'i okumuş muydu? Emin değilim; okuduysa da ne kadar ilgilendi Stirner'le, yeterince inceledi mi felsefesini vb? Bu sorular hâlâ yanıtsız. Ama Stirner'in adına “Kurtuluşun Felsefesi”nde bir kez rastlamaktayız. Diğer taraftan hem Stirner uzmanlarınca hem de Mainländer uzmanlarınca ikisi arasındaki benzerlik her zaman vurgulanır. İkisi arasındaki ayrımlar da dikkat çekicidir.

Örnek: Stirner'in felsefesi pesimist ve melankolik öğeler içermez. Mainländer bu konstekstte sağlam bir Schopenhauer öğrencisidir, hatta felsefesini özkıyımla tamamlamakla onu bu noktada aşar.

Mainländer, “Kurtuluşun Felsefesi”nin 2. cildinde Eduard von Hartmann'ın felsefesini tartışır. Kontekstteki temel konu Budhacılıktır. Budhacı ve Hıristiyan etik bağlamında Hartmann'ın Stirner'in Ben felsefesinin eleştirisini içeren bir tümcesini alıntılayarak konu üzerine fikir yürütür, Stirner'den bağımsız olarak, onu tartışma konusu yapmaksızın.

Hartmann: “Stirner, Ben düşüncesinin dolayımsız felsefi sorgulanmasına yaklaşabilseydi, o zaman bu düşüncenin de şeref ya da hak düşüncesi gibi (!) beyinde ortaya çıkan özsüz [içeriksiz] bir yanılsama olduğunu görmüş olacaktı...”^(2) Stirner'le başlayan alıntı Budhacı ve Hıristiyan etikle sona eriyor; Hartmann Budhacı etiği Hıristiyanlığa tercih ediyor. Elinden gelseydi, Stirner'i “aşacağı” yerde Stirner'le birlikte Budha felsefesine geçiş yapacaktı; ama bunun Stirner felsefesi için olanaksız olduğunu görmüş olmalı ki geçişi tek başına gerçekleştiriyor.

Bu tümceyi alıntılayan Mainländer, şöyle yanıt veriyor Hartmann'a: “Burada insan beyninin yumurtlayabileceği en ukala 'bilinçdışı' bir aptallığı ifade ediyorsunuz.”^(3) Bu tonda devam eden Mainländer, Budha felsefesini Hıristiyanlıkla karşılaştırarak ayrıntılarıyla inceliyor.
Hartman'ın söz konusu kitabının adı “Philosophie des Unbewussten” (Bilinçdışının Felsefesi).

İlgimi çeken başka bir şey daha var. Söz konusu kitabın tartışılan sayfalarını Nietzsche de tartışmıştı Hartmann ile. (Unzeitgemässe Betrachtungen II). “Nietzsche, Stirner'in Plagiyatörü mü?” adlı incelememde bu konuya ayrıntılı yer vermiştim. Stirner'in adının geçtiği, Hartmann'ın “Stirner’in çizgisini aşmak için, önce onun çizgisine tam ait olmuş olmak gerekir” vb. dediği sayfalarda “ölüm-kalım” savaşı veren Nietzsche, Stirner'i anmıyor.

Mainländer'i Stirner'i doğrudan tartışmamakla suçlamıyorum, eleştirmiyorum şüphesiz; okumuş olsaydı ya da gerekli bulsaydı Stirner üzerine yazmaktan çekinmezdi. Kelle koltukta felsefe yapan bir düşünür, ki ender rastlanır böyle bir güçlü psikolojiye, ne Tanrı'dan çekinirdi ne de devasa güçlü bir demondan. Ayrıca, Hartmann'a verdiği yanıt “bilinçdışı” bir Stirner savunması içeriyor.

(Çeviriler: Hit)

__________________________________

>Dipnotlar

>Philipp Mainländer: Die Philosophie der Erlösung. 1. Band. S. 180. 1876 (Reprint: 1997).

>2 Eduard von Hartmann / Philosopie des Unbewussten, S. 648. Carl Duncker's Verlag, 2. vermehrte Auflage, Berlin 1870.

>3 Philipp Mainländer: Die Philosophie der Erlösung. 2. Band. S. 632. 1886.

u/fondukcu — 7 days ago

Altkültürün Felsefi Dışavurumu- Egoizm nedir?

Egoizm Nedir?

Stirner "egoizm" terimini birbirleriyle bağlantılı üç farklı bağlamda kullanır: her bir bireyin egoizmi, “aldatılmış” egoizm ve gönüllü egoizm. Bu ayrımlar, farklı olmalarına rağmen ortak bir yapısal ilkeye dayanır. Gönüllü egoizm, her türlü kutsallığın ve bağlılık talebinin reddini; aldatılmış egoizm, kutsalın yeniden üretildiği gündelik varoluşu; egoizmin kendisi ise her bireyin zaman zaman kendi ideallerini aşarak hareket etmesine işaret eder. 

Egoizm 

Egoizmin kendisi kişinin kendi davası, kendi ilişkiselliği ve kendi hazzıdır; hiçbir sıfatın kişiyi bütünüyle tüketemeyeceğinin ham gerçeğidir. Kişi, bir fikirden daha fazlası olduğu ölçüde "egoist"tir. Hristiyan günahkâr olduğu ölçüde egoisttir; ahlakçı ahlaksız olduğu ölçüde; hümanist ise insanlık dışı olduğu ölçüde egoisttir. Egoizm, idealler karşısında özsel olmadığı gerekçesiyle dışlanan şeydir; çünkü idealler yalnızca ideali değerli bulur, bizim biricikliğimizi değil. 

Diyelim ki Aristoteles insanı "akıl sahibi hayvan" olarak tanımlıyor; o hâlde bu akılsallığın (ya da hayvanlığın) dışında kalan her şey özsel olmayan, yani egoistçe olarak görülür. Kişinin rasyonel yetisinin ötesindeki bütün tarihi, ilişkileri ve yaşanmış deneyimleri "tesadüfi", basit bir sapma, gerçek öz karşısında tali bir unsur sayılır; benliğin bir yanı aşağı ve bayağı, diğer yanı ise yüce ve soylu kabul edilir. Bu yüce ideal ise ancak kişi onu bu koşullar altında benimsediği ve kendisini onun karşısında sürekli eksik ve değersiz gördüğü sürece ayakta kalabilir. 

>“Ahlaklılık egoizm ile geçinemez, çünkü ahlaklılık Beni değil, Bendeki insanı geçerli sayar.” 

Yine de, farkında olunsun ya da olunmasın, ideal ile egoistçe olan, yüce benliğimiz ile bütünlüğümüz arasında bir gerilim vardır. Yüce olan, ancak kişi onu kendi erişiminin ötesinde ve kutsal saydığı sürece yüce kalabilir. Ne zaman ki bir esin ya da bir idrak anıyla bu kutsallık duygusu çözülür -kişi ebeveynlerinin mutlak otoritesini veya hırsızlığın ahlaksızlığını sorgulamaya başlar- o zaman idealler, yalnızca bir anlığına bile olsa, kişinin eline düşmüş olur. 

>"Biz hepimiz bilincinde olmadan ve iradesiz olarak Kendi-olma'ya gayret ederiz ve aramızda kutsal bir duygudan, kutsal bir düşünceden, kutsal bir inançtan vazgeçmemiş Biri'nin bulunması da pek olası değildir." 

Aslına bakılırsa pek çok düşünce zaten bize aittir. Bir bilgi kırıntısının, bir tarifin ya da bir sözcüğün iddia edilen üstünlüğü karşısında kim diz çöker? Bu şeylere karşı hiçbir kutsallık atfetmeyiz; dolayısıyla onları kullanabilir, unutabilir, görmezden gelebilir, eleştirebilir ya da dilediğimiz gibi tasarruf edebiliriz. Onlar birer araçtır, salt faydaya indirgenmiş şeylerdir. Düşüncenin ötesinde, ancak çok az unsurun kutsal sayıldığı maddi bir dünya uzanır. Düşünceye ve maddeye karşı her gün defalarca egoistçe davranırız; buna rağmen, özellikle düşünceler olmak üzere pek çok şey hâlâ kutsallaştırılır ve dokunulmaz kılınır. 

>"Ayrım, duyguların Bana verilmiş olması ile Bende uyarılmış olması arasındadır. Bende uyarılmış duygular benim-olandır, egoistçedir, çünkü onlar Bana dayatılmamış, aşılanmamış ve zorla kabul ettirilmemiş duygulardır; Bana verilen duygularsa kendilerine açılmam gereken duygulardır, onları kendi içimde bir miras gibi muhafaza ederim, onları yetiştirir ve onların bağımlısı olurum. Aldığımız bütün eğitimin içimizde, duyguların üretimini Bize bırakacağı yerde - ki bu üretim hangi noktaya ulaşırsa ulaşsın -, duygular üretmeyi amaçladığının ayırdına, bilinçli ya da bilinçsiz, kim varabilirdi ki? " 

Herkes egoisttir; ama pek azı her şeye bu gözle bakar. Bu, “aldatılmış egoizm” kavrayışının bir tezahürüdür. 

Aldatılmış, Bilinçsiz ve Gönülsüz Egoizm 

Büyük çoğunluğumuzun içinde yaşadığı hâl, kutsala duyulan saygı hâlidir: kişi, kendi davasını ileri sürmeye cesaret edebilmeden önce dinin, milletin, ahlakın, insanlığın, ailenin, inancın, görevin, partinin, şehrin, aklın, hakikatin ve daha sayısız başka davanın önünde eğilmeye koşullandırılmıştır. Bu durum, herhangi bir maddi güce değil, zihindeki fikirlere itaatten ibarettir; ya da Stirner’in deyimiyle, “kaçıklık” hâlidir. 

>"Her karşımıza çıkan şeyi aklımıza esen herhangi bir duyguyla karşı- lamamıza izin verilmez, örneğin Tanrı' nın adını duyunca aklımıza komik şeyler gelmemeli ve saygıda kusur sayılabilecek hislere kapılmamalıyızdır, aksine neyle karşılaştığımızda nasıl düşüneceğimiz ve hissedeceğimiz açık şekilde belirtilmiş ve öğretilmiştir." 

Ama bu durumda olan biri için, içinde kutsalı tahtından indirmeye yetecek erki hissetse bile bu yeterli değildir. Hidranın çok sayıda başı vardır ve hidra her kesildiğinde yeni bir baş verir. “Kral öldü, yaşasın yeni kral.” Ya da Stirner’in dediği gibi: 

>"Oysa bilincinde olmadan yaptığım şeyi yarım yaparım ve bu nedenle de üstesinden geldiğim her inançtan sonra, bir inancın tutuklusu (takıntılısı) olurum ve inanç, tüm Ben'imi yeniden kendi hizmetine alır ve Beni, Ben İncil'in hayalperesti olmaktan çıkınca, us'un hayalperesti yapar ya da uzun süre Hristiyanlık düşüncesi için vuruşan biri olan Beni insanlığın hayalperesti yapar." 

Stirner bu saygın varoluş biçimine pek çok ad verir -aldatılmış egoizm, bilinçsiz egoizm, gönülsüz egoizm- fakat neredeyse her zaman yalnızca “egoizm” der. Bu nasıl mümkündür? Bu adlandırma yalnızca, kişinin davasının yüzlerce başka dava tarafından gölgelenmediği  seyrek anlara mı verilir? Kısmen evet; fakat daha derin bir karmaşıklık söz konusudur. Düşünceler, ne kadar kutsal olsalar da, bir düşüneni varsayar; ve o düşünen olmaksızın “sabit” bir hâl alamazlar. Kişi bir düşüncenin önünde eğildiğinde bile, o düşünce hâlâ onundur; onun küçük bir parçasıdır, bizzat kendisidir. Bu kulluk, kelimenin tam anlamıyla “kendine hizmettir”, yani egoistçedir. Ve kişi kutsal adanmışlığın mutluluğunu ya da bu yabancı dava uğruna büyük işler başarmanın gururunu hayal ettiğinde bile, peşinden gittiği şey yine kendi mutluluğu ya da kendi gururudur. 

>"Kutsal, sadece kendini kabul etmeyen egoiste, gönülsüz egoiste göre vardır: Gönülsüz egoist, daima kendi çıkarına göre hareket etse de, kendini en yüce varlık olarak görmez ve daima kendine hizmet etse de aynı zamanda yüce varlığa hizmet ettiğini sanır. Kendinden başka yüce tanımasa da, aynı zamanda bir başka yüceye hayranlık duymak ister. Kısacası, kendini aşağılayan, kendi egoizmine karşı mücadele veren ve aynı zamanda "yüceltilmek için" yani kendi egoizmini tatmin için kendini aşağılayan ve egoist olmak istemeyen bir egoiste göre kutsallık vardır. O, egoist olmamak için yerde ve gökte hizmet edebileceği ve kendini onlara feda edebileceği yüce varlıklar arar. Ancak kendi isteklerini ne kadar engellese, kendi nefsini ne kadar köreltse de neticede her şeyi kendi için yapmaktadır ve adı kötüye çıkmış olan egoizm ondan uzaklaşmayacaktır. İşte bu nedenle Ben, ona gönülsüz egoist diyorum. " 

Öyleyse kutsal dürtüler bile egoistçeyse nasıl “aldatılmış” olabilirler? Aldatılmışlıkları sınırlılıklarından, dar görüşlülüklerinden kaynaklanır. Hristiyanlık kişinin güvenlik ve gurur ihtiyacını karşılayabilir; fakat aynı anda onun şehvetini, aklını, tutkularını ve dünyevi yönelimlerini reddeder. Stirner bunu şöyle ifade eder: 

>"Bu fedakar insanlar egoist değiller mi, kendi çıkarlarını düşünmüyorlar mı? Onlara hükmeden Tek tutkuları olduğu için, sadece bu tutkuyu tatmin etmeye çalışırlar ve bu uğurda çok çaba harcarlar: büyülenmişçesine bunun içinde erirler. Onların her bir davranışı, yaptıkları her şey egoistçedir ama tek taraflı, ufku dar ve dar kafalı bir egoizmdir, müptelalıktır." 

Kutsala saygı, tek bir dürtünün yüceltilmesi ve diğer hepsine karşı bir tiksintidir; bir monomanidir. Egoizm bu hâlde, sanki yabancı bir davaya aitmiş gibi görünen bir özgeciliğe zorlanır. Kendi üzerine çevrilir. En dindar inanan, en katı çileci bile egoisttir; fakat bunu ya hiç bilmez ya da pek az bilir. Bu da bir egoizmdir; ama benliğin yalnızca küçücük bir parçası lehine, geri kalanının aleyhine işleyen bir egoizmdir; öyle ki, "özgecilik" adı daha yerinde görünür. 

"Gönülsüz" ve "bilinçsiz" egoizm böyle görünüyorsa, "gönüllü" ve "bilinçli" egoizm nasıl bir görünüm kazanır? Kişi her kutsalı inkâr ettiğinde geriye ne kalır? 

Stirner'in Egoizmi 

Stirner kendi egoizmine özel bir ad vermez; ona yalnızca "egoizm" der. Bu, İngilizce çeviriden kaynaklanan bir hata değildir; zira kendisinin kullandığı terimler Latince Egoist ve Egoismustur. Bununla birlikte, onun egoizmine atıfta bulunmak için, aldatılmış egoizm için kullandığı terimlerin tersine çevrilmesiyle türetilmiş bazı karşılıklar ortaya çıkmıştır: böylece "gönülsüz egoist", "gönüllü egoist"e; "bilinçsiz egoist" ise "bilinçli egoist"e dönüşmüştür. Bu terimlerden ilki, yani "gönüllü egoist", Stirner'in başlıca eserlerinde hiçbir zaman kullanılmaz; ikincisi, yani "bilinçli egoist", yalnızca Stirner'in Eleştirmenleri'nde, Biricik ve Mülkiyeti'ne yöneltilen eleştirilere verdiği yanıtta geçer. Burada da bunun nedeni, yanıt verdiği eleştirmen Moses Hess'in bu ifadeyi kullanması ve Stirner'in de onun terminolojisini benimsemesidir. Bu nedenle, Stirner'in egoizmini ayırt etmek için biz de onu basitçe "Stirner'in egoizmi" olarak adlandıracağız. 

Aldatılmış egoizmin kutsal olana duyduğu saygının ve hepimizin farkında olmaksızın sergilediği egoistliğin aksine, Stirner'in egoizmi bilinçli ve kasıtlı bir egoizmdir; kutsal olanın bütünüyle kişinin kendi erkine indirgenmesidir. Ancak bu da hiçbir şekilde kutsal bir görev değildir. Stirner bunu şöyle ifade eder: 

>"Herşey benim-olandır ve bu nedenle de Ben elimden kaçıp gitmek isteyeni geri alırım, özellikle de herhangi bir hizmeti yerine getirirken Kendimi elimden kaçırırsam, Kendimi her zaman yeniden geri alırım. Ancak bu da benim mesleğim değil, doğal edimimdir." 

Burada "doğal", kişinin elinden kaçmaya çalışanı geri alışının, dışsal güçler tarafından dayatılan değil, kendi içinde uyanan bir eylem olduğu anlamına gelir. Bu, "kendiyle barışık egoistin saf ediminin ortaya konuluşu olduğu bilinmelidir " (Kendi-Olan s. 232). Dolayısıyla Stirner'in egoizmi ne felsefi bir aydınlanma, ne "iyi yaşam", ne "tarihin sonu", ne "gerçek insan doğası", ne gerçekleştirilmeyi bekleyen görkemli bir gelecek, ne dünyanın bütün kötülüklerinin ilacı, ne varoluşçu bir "özgünlük", ne de soyut bir "öz çıkar"dır. O, yalnızca kişinin yaşam biçimidir; çünkü başka herhangi bir şey olsaydı, sayılanların herhangi biri haline gelseydi, kişinin kendi davası olmaktan çıkar, yabancı ve kutsallaştırılmış bir davaya dönüşürdü. Stirner yalnızca kendi "öz zevkiyle" ilgilenir: 

>“Benim dünyayla ilişkim onun tadını çıkarmak ve onu böylelikle kendi öz-hazzım için kullanmaktır. İlişki, dünya-hazzıdır ve benim - öz-hazzıma aittir.” 

Peki bu "öz zevk" nedir? Hiçbir tanım öz zevki tüketemez; ancak onu, kişinin kendisini kendisi tarafından keyfi biçimde kullanması olarak düşünebiliriz. Burada kişinin sınırı, bedeninin sınırı değil, erkinin sınırıdır. Öz zevk, yalnızca mutluluk ya da sevinç değildir; bu duygularla elbette çelişmez, fakat hazcılık da değildir; yani kişinin hazzını iyi, acısını ise kötü sayan anlayış değildir. Kişinin öz zevki, teorik olarak, büyük ölçüde acıdan ve hiç haz içermeyen bir yaşamdan bile oluşabilir. Kullanımı bakımından bu terim, "hoşnutluk" ya da "doyum" kavramlarına oldukça yakındır; çünkü mutluluk ya da ilerleme gibi uzak bir hedef değil, yaşanmış deneyimin kendisidir. Evet, öz çıkarla ilişkilidir; ancak "öz çıkar"ın akılcı bir ilkeye dönüştürüldüğü soyut anlamda değil. Kişinin öz zevki yalnızca kendisi tarafından ifade edilebilir; hiçbir fikir bunu onun yerine ifade edemez. Oysa "akılcı öz çıkar" anlayışında bunu yapan şey bizzat akıldır. Stirner için akıl yalnızca bir araçtır, kaygısının kendisi değil. Egoist, "bizzat insanlığın iyi ya da kötü durumda olup olmadığını umursamadan kendini yaşar." (Biricik, s. 333). 

Bu, Stirner'in egoizminin merhamete ya da iyiliğe düşman olduğu anlamına gelmez. Stirner, egoist sevginin neye benzediğini tutkuyla ele alan birçok pasaj kaleme almış, hatta Biricik ve Mülkiyeti adlı eserini eşine ithaf etmiştir. Bu yalnızca, onun kaygısının her zaman kendi kaygısı olduğu anlamına gelir. Onun kaygısı hiçbir zaman, ne kendisinde ne de başkasında bulunan yüce ideal için değildir. 

Stirner’in egoizmi bir yıkım değil, kişinin kendisi ile düşünceleri arasındaki ilişkinin tersine çevrilmesidir. “Bizim tin sahibi gerekiyor olsa da; tinin Bize sahip olmaması gerekir.” (Kaçıklık s. 60). Dolayısıyla Stirner’in egoizmi kavramsal bir çilecilik üzerine kurulmaz; hiçbir yüklem taşımaz. Özgürlük için değildir, akıl için değildir, hakikat için değildir; adına rağmen ego için bile değildir. Bunların tümü ona yalnızca araçtır, salt kullanımdır. Stirner’in egoizmi kendinindir; fakat kendini de kutsal saymaz, kendini oluşturan her parçayı tıpkı ateşe atılan odun gibi rahatça tüketir. 

>“Meselemi Kendime, şu Biricik'e bırakırsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi tüketen geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesi olur ve diyebilirim ki: Ben meselemi Hiç' e bıraktım”. 

Stirner “Ben” dediğinde bu sözcük elbette onun bedenine, duygularına, zihnine ve tarihine işaret eder; fakat bunların hiçbiri, ya da başka herhangi bir yönü, onun egoizmine dışsal değildir. Hiçbiri kutsal değildir. İsterse hepsi bir kenara atılabilir. O, davasını hiçbir şeyin üzerine kurmamıştır; ancak bu “hiçlik”, nihilist bir boşluk ya da derin bir yokluk değildir. Aksine üretken ve yaratıcıdır. Bu hiçlik, aslında Stirner’in yapıcı yönüdür. 

>“Ben boşluk anlamında bir hiç değilim; yaratıcı hiçliğim, her şeyi kendimden yarattığım hiçlik.” 

Stirner’in egoizmi, güç aracılığıyla gerçekleşen bir öz-yaratımdır. Dünya, kasıtlı olarak kutsallığından arındırılır ve ardından kişinin kendisine mal edilir. Bu, yalnızca bir “ben” merkezlilik değildir; çünkü “ben”, kişinin dilediği gibi tasarruf edebileceği bir mülkten ibarettir. Aslında bu, bir “Ben” merkezliliktir ve bu “Ben” hem hiçtir hem de her şeydir. Stirner, bizi kendi düşüncelerimizi düşünen ve yine de geçici kalan o varlık olarak kendimize yeniden dönmeye çağırır. 

Sonuç 

“Egoizm” pek çok anlama gelir: yüce ideallerin dışında kalan şey, kendi fikirlerimizi denetim altında tuttuğumuz anlar, çıkarlarımızın görünüşte özgeci olduğu durumlarda bile bize ait oluşu ve Stirner’in erki dahilinde olan her şeyi isteyerek sahiplenmesi. Yine de bu anlamlar göründükleri kadar dağınık değildir. Egoizm, tüm biçimleriyle, yüce ideallerle kurulan bir ilişkidir; bir ayrılma ilişkisidir. 

Hristiyan Tanrı’nın kendisi “iyilik” olabilir; fakat hangimiz günahsız olduğunu iddia edebilir? Hristiyanlığın kendisi de bunu kabul eder: “İçinizden günahsız olan, ilk taşı o atsın” (Yuhanna 8:7). Kimileri sık, kimileri seyrek “iyi” olabilir; ama hiç kimse “iyilik”in kendisi değildir. Her yüce ideal, her ahlak ya da büyük dava, onu izlemeyeni de zorunlu olarak varsayar: azizi ve günahkârı, ahlaklıyı ve ahlaksızı, insani olanı ve olmayanı. Stirner’in egoizmi, bu dayatılmış ayrımı geri almaktan ibarettir. 

Stirner’in ifadesiyle: 

>" Peki ya insan-olmayan cesaretini toplayarak kararlı bir şekilde kendine sırtını dönüp, aynı zamanda rahatsız edici eleştirmene de yüz çevirirse ve itirazlarından etkilenmeksizin ve sarsılmaksızın onu olduğu gibi bırakırsa? Ona "Sen Bana insansal-olmayan diyorsun, ve Ben - Senin için - gerçekten de öyleyim, diyebilir; öyleyim çünkü Sen Beni insansal-olan'ın karşıtı haline getiriyorsun ve Ben bu karşıtlığa Kendimi bağımlı gördüğüm sürece Kendimi aşağıladım. Kendimi aşağıladım çünkü Ben 'daha iyi olan özümü' Kendi dışımda aradım; Ben insansal-olmayan'dım çünkü 'insansalı' hayal ediyordum; tıpkı kendi 'hakiki Ben'ini arayan ve hep 'zavallı günahkar' kalan dindara benziyordum. Ben Kendimi salt bir başkasıyla karşılaştırarak düşündüm; -Kısacası Ben Herşeyin içinde Herşey değildim - biricik değildim. Şimdi artık Kendimi insansal-olmayan olarak görmekten vazgeçiyorum, Kendimi insanla ölçmekten ve ölçülmekten vazgeçiyorum, Kendi üstümde bir şey tanımaktan vazgeçiyorum ve böylece de - seni Tanrı'ya emanet ediyorum, insancıl eleştirmen! Ben eskiden insansal-olmayan'dım, artık değilim, şimdi Biricik'im, evet, hatta Senin tiksindiğin egoist-olan'ım ama insansal-olan'la, insancıl-olan'la ve özgecilikle kıyaslanabilen deği- bizzat Biricik-olan egoist'im." 

Dolayısıyla “egoizm”, Stirner’in kendisi için seçtiği bir ayrım değil, ona yöneltilmiş bir isim olarak ortaya çıkar. Etimolojik olarak da düşüncesine tam uymaz; çünkü onun egoizmi “ego”ya indirgenemez ve bir “-izm” olarak sabitlenmesi bile tartışmalıdır. Buna rağmen bu kadar tekil ve geçici bir deneyimi karşılayacak başka bir sözcük yoktur. Bu yüzden Stirner, kendisine dayatılan adı geri alır: egoizm, kendisi aracılığıyla kendisine dönen bir ifadedir. 

u/fondukcu — 9 days ago
▲ 17 r/radikalperspektif+1 crossposts

Egoizm Nedir?

Egoizm Nedir?

Stirner "egoizm" terimini birbirleriyle bağlantılı üç farklı bağlamda kullanır: her bir bireyin egoizmi, “aldatılmış” egoizm ve gönüllü egoizm. Bu ayrımlar, farklı olmalarına rağmen ortak bir yapısal ilkeye dayanır. Gönüllü egoizm, her türlü kutsallığın ve bağlılık talebinin reddini; aldatılmış egoizm, kutsalın yeniden üretildiği gündelik varoluşu; egoizmin kendisi ise her bireyin zaman zaman kendi ideallerini aşarak hareket etmesine işaret eder. 

Egoizm 

Egoizmin kendisi kişinin kendi davası, kendi ilişkiselliği ve kendi hazzıdır; hiçbir sıfatın kişiyi bütünüyle tüketemeyeceğinin ham gerçeğidir. Kişi, bir fikirden daha fazlası olduğu ölçüde "egoist"tir. Hristiyan günahkâr olduğu ölçüde egoisttir; ahlakçı ahlaksız olduğu ölçüde; hümanist ise insanlık dışı olduğu ölçüde egoisttir. Egoizm, idealler karşısında özsel olmadığı gerekçesiyle dışlanan şeydir; çünkü idealler yalnızca ideali değerli bulur, bizim biricikliğimizi değil. 

Diyelim ki Aristoteles insanı "akıl sahibi hayvan" olarak tanımlıyor; o hâlde bu akılsallığın (ya da hayvanlığın) dışında kalan her şey özsel olmayan, yani egoistçe olarak görülür. Kişinin rasyonel yetisinin ötesindeki bütün tarihi, ilişkileri ve yaşanmış deneyimleri "tesadüfi", basit bir sapma, gerçek öz karşısında tali bir unsur sayılır; benliğin bir yanı aşağı ve bayağı, diğer yanı ise yüce ve soylu kabul edilir. Bu yüce ideal ise ancak kişi onu bu koşullar altında benimsediği ve kendisini onun karşısında sürekli eksik ve değersiz gördüğü sürece ayakta kalabilir. 

>“Ahlaklılık egoizm ile geçinemez, çünkü ahlaklılık Beni değil, Bendeki insanı geçerli sayar.” 

Yine de, farkında olunsun ya da olunmasın, ideal ile egoistçe olan, yüce benliğimiz ile bütünlüğümüz arasında bir gerilim vardır. Yüce olan, ancak kişi onu kendi erişiminin ötesinde ve kutsal saydığı sürece yüce kalabilir. Ne zaman ki bir esin ya da bir idrak anıyla bu kutsallık duygusu çözülür -kişi ebeveynlerinin mutlak otoritesini veya hırsızlığın ahlaksızlığını sorgulamaya başlar- o zaman idealler, yalnızca bir anlığına bile olsa, kişinin eline düşmüş olur. 

>"Biz hepimiz bilincinde olmadan ve iradesiz olarak Kendi-olma'ya gayret ederiz ve aramızda kutsal bir duygudan, kutsal bir düşünceden, kutsal bir inançtan vazgeçmemiş Biri'nin bulunması da pek olası değildir." 

Aslına bakılırsa pek çok düşünce zaten bize aittir. Bir bilgi kırıntısının, bir tarifin ya da bir sözcüğün iddia edilen üstünlüğü karşısında kim diz çöker? Bu şeylere karşı hiçbir kutsallık atfetmeyiz; dolayısıyla onları kullanabilir, unutabilir, görmezden gelebilir, eleştirebilir ya da dilediğimiz gibi tasarruf edebiliriz. Onlar birer araçtır, salt faydaya indirgenmiş şeylerdir. Düşüncenin ötesinde, ancak çok az unsurun kutsal sayıldığı maddi bir dünya uzanır. Düşünceye ve maddeye karşı her gün defalarca egoistçe davranırız; buna rağmen, özellikle düşünceler olmak üzere pek çok şey hâlâ kutsallaştırılır ve dokunulmaz kılınır. 

>"Ayrım, duyguların Bana verilmiş olması ile Bende uyarılmış olması arasındadır. Bende uyarılmış duygular benim-olandır, egoistçedir, çünkü onlar Bana dayatılmamış, aşılanmamış ve zorla kabul ettirilmemiş duygulardır; Bana verilen duygularsa kendilerine açılmam gereken duygulardır, onları kendi içimde bir miras gibi muhafaza ederim, onları yetiştirir ve onların bağımlısı olurum. Aldığımız bütün eğitimin içimizde, duyguların üretimini Bize bırakacağı yerde - ki bu üretim hangi noktaya ulaşırsa ulaşsın -, duygular üretmeyi amaçladığının ayırdına, bilinçli ya da bilinçsiz, kim varabilirdi ki? " 

Herkes egoisttir; ama pek azı her şeye bu gözle bakar. Bu, “aldatılmış egoizm” kavrayışının bir tezahürüdür. 

Aldatılmış, Bilinçsiz ve Gönülsüz Egoizm 

Büyük çoğunluğumuzun içinde yaşadığı hâl, kutsala duyulan saygı hâlidir: kişi, kendi davasını ileri sürmeye cesaret edebilmeden önce dinin, milletin, ahlakın, insanlığın, ailenin, inancın, görevin, partinin, şehrin, aklın, hakikatin ve daha sayısız başka davanın önünde eğilmeye koşullandırılmıştır. Bu durum, herhangi bir maddi güce değil, zihindeki fikirlere itaatten ibarettir; ya da Stirner’in deyimiyle, “kaçıklık” hâlidir. 

>"Her karşımıza çıkan şeyi aklımıza esen herhangi bir duyguyla karşı- lamamıza izin verilmez, örneğin Tanrı' nın adını duyunca aklımıza komik şeyler gelmemeli ve saygıda kusur sayılabilecek hislere kapılmamalıyızdır, aksine neyle karşılaştığımızda nasıl düşüneceğimiz ve hissedeceğimiz açık şekilde belirtilmiş ve öğretilmiştir." 

Ama bu durumda olan biri için, içinde kutsalı tahtından indirmeye yetecek erki hissetse bile bu yeterli değildir. Hidranın çok sayıda başı vardır ve hidra her kesildiğinde yeni bir baş verir. “Kral öldü, yaşasın yeni kral.” Ya da Stirner’in dediği gibi: 

>"Oysa bilincinde olmadan yaptığım şeyi yarım yaparım ve bu nedenle de üstesinden geldiğim her inançtan sonra, bir inancın tutuklusu (takıntılısı) olurum ve inanç, tüm Ben'imi yeniden kendi hizmetine alır ve Beni, Ben İncil'in hayalperesti olmaktan çıkınca, us'un hayalperesti yapar ya da uzun süre Hristiyanlık düşüncesi için vuruşan biri olan Beni insanlığın hayalperesti yapar." 

Stirner bu saygın varoluş biçimine pek çok ad verir -aldatılmış egoizm, bilinçsiz egoizm, gönülsüz egoizm- fakat neredeyse her zaman yalnızca “egoizm” der. Bu nasıl mümkündür? Bu adlandırma yalnızca, kişinin davasının yüzlerce başka dava tarafından gölgelenmediği  seyrek anlara mı verilir? Kısmen evet; fakat daha derin bir karmaşıklık söz konusudur. Düşünceler, ne kadar kutsal olsalar da, bir düşüneni varsayar; ve o düşünen olmaksızın “sabit” bir hâl alamazlar. Kişi bir düşüncenin önünde eğildiğinde bile, o düşünce hâlâ onundur; onun küçük bir parçasıdır, bizzat kendisidir. Bu kulluk, kelimenin tam anlamıyla “kendine hizmettir”, yani egoistçedir. Ve kişi kutsal adanmışlığın mutluluğunu ya da bu yabancı dava uğruna büyük işler başarmanın gururunu hayal ettiğinde bile, peşinden gittiği şey yine kendi mutluluğu ya da kendi gururudur. 

>"Kutsal, sadece kendini kabul etmeyen egoiste, gönülsüz egoiste göre vardır: Gönülsüz egoist, daima kendi çıkarına göre hareket etse de, kendini en yüce varlık olarak görmez ve daima kendine hizmet etse de aynı zamanda yüce varlığa hizmet ettiğini sanır. Kendinden başka yüce tanımasa da, aynı zamanda bir başka yüceye hayranlık duymak ister. Kısacası, kendini aşağılayan, kendi egoizmine karşı mücadele veren ve aynı zamanda "yüceltilmek için" yani kendi egoizmini tatmin için kendini aşağılayan ve egoist olmak istemeyen bir egoiste göre kutsallık vardır. O, egoist olmamak için yerde ve gökte hizmet edebileceği ve kendini onlara feda edebileceği yüce varlıklar arar. Ancak kendi isteklerini ne kadar engellese, kendi nefsini ne kadar köreltse de neticede her şeyi kendi için yapmaktadır ve adı kötüye çıkmış olan egoizm ondan uzaklaşmayacaktır. İşte bu nedenle Ben, ona gönülsüz egoist diyorum. " 

Öyleyse kutsal dürtüler bile egoistçeyse nasıl “aldatılmış” olabilirler? Aldatılmışlıkları sınırlılıklarından, dar görüşlülüklerinden kaynaklanır. Hristiyanlık kişinin güvenlik ve gurur ihtiyacını karşılayabilir; fakat aynı anda onun şehvetini, aklını, tutkularını ve dünyevi yönelimlerini reddeder. Stirner bunu şöyle ifade eder: 

>"Bu fedakar insanlar egoist değiller mi, kendi çıkarlarını düşünmüyorlar mı? Onlara hükmeden Tek tutkuları olduğu için, sadece bu tutkuyu tatmin etmeye çalışırlar ve bu uğurda çok çaba harcarlar: büyülenmişçesine bunun içinde erirler. Onların her bir davranışı, yaptıkları her şey egoistçedir ama tek taraflı, ufku dar ve dar kafalı bir egoizmdir, müptelalıktır." 

Kutsala saygı, tek bir dürtünün yüceltilmesi ve diğer hepsine karşı bir tiksintidir; bir monomanidir. Egoizm bu hâlde, sanki yabancı bir davaya aitmiş gibi görünen bir özgeciliğe zorlanır. Kendi üzerine çevrilir. En dindar inanan, en katı çileci bile egoisttir; fakat bunu ya hiç bilmez ya da pek az bilir. Bu da bir egoizmdir; ama benliğin yalnızca küçücük bir parçası lehine, geri kalanının aleyhine işleyen bir egoizmdir; öyle ki, "özgecilik" adı daha yerinde görünür. 

"Gönülsüz" ve "bilinçsiz" egoizm böyle görünüyorsa, "gönüllü" ve "bilinçli" egoizm nasıl bir görünüm kazanır? Kişi her kutsalı inkâr ettiğinde geriye ne kalır? 

Stirner'in Egoizmi 

Stirner kendi egoizmine özel bir ad vermez; ona yalnızca "egoizm" der. Bu, İngilizce çeviriden kaynaklanan bir hata değildir; zira kendisinin kullandığı terimler Latince Egoist ve Egoismustur. Bununla birlikte, onun egoizmine atıfta bulunmak için, aldatılmış egoizm için kullandığı terimlerin tersine çevrilmesiyle türetilmiş bazı karşılıklar ortaya çıkmıştır: böylece "gönülsüz egoist", "gönüllü egoist"e; "bilinçsiz egoist" ise "bilinçli egoist"e dönüşmüştür. Bu terimlerden ilki, yani "gönüllü egoist", Stirner'in başlıca eserlerinde hiçbir zaman kullanılmaz; ikincisi, yani "bilinçli egoist", yalnızca Stirner'in Eleştirmenleri'nde, Biricik ve Mülkiyeti'ne yöneltilen eleştirilere verdiği yanıtta geçer. Burada da bunun nedeni, yanıt verdiği eleştirmen Moses Hess'in bu ifadeyi kullanması ve Stirner'in de onun terminolojisini benimsemesidir. Bu nedenle, Stirner'in egoizmini ayırt etmek için biz de onu basitçe "Stirner'in egoizmi" olarak adlandıracağız. 

Aldatılmış egoizmin kutsal olana duyduğu saygının ve hepimizin farkında olmaksızın sergilediği egoistliğin aksine, Stirner'in egoizmi bilinçli ve kasıtlı bir egoizmdir; kutsal olanın bütünüyle kişinin kendi erkine indirgenmesidir. Ancak bu da hiçbir şekilde kutsal bir görev değildir. Stirner bunu şöyle ifade eder: 

>"Herşey benim-olandır ve bu nedenle de Ben elimden kaçıp gitmek isteyeni geri alırım, özellikle de herhangi bir hizmeti yerine getirirken Kendimi elimden kaçırırsam, Kendimi her zaman yeniden geri alırım. Ancak bu da benim mesleğim değil, doğal edimimdir." 

Burada "doğal", kişinin elinden kaçmaya çalışanı geri alışının, dışsal güçler tarafından dayatılan değil, kendi içinde uyanan bir eylem olduğu anlamına gelir. Bu, "kendiyle barışık egoistin saf ediminin ortaya konuluşu olduğu bilinmelidir " (Kendi-Olan s. 232). Dolayısıyla Stirner'in egoizmi ne felsefi bir aydınlanma, ne "iyi yaşam", ne "tarihin sonu", ne "gerçek insan doğası", ne gerçekleştirilmeyi bekleyen görkemli bir gelecek, ne dünyanın bütün kötülüklerinin ilacı, ne varoluşçu bir "özgünlük", ne de soyut bir "öz çıkar"dır. O, yalnızca kişinin yaşam biçimidir; çünkü başka herhangi bir şey olsaydı, sayılanların herhangi biri haline gelseydi, kişinin kendi davası olmaktan çıkar, yabancı ve kutsallaştırılmış bir davaya dönüşürdü. Stirner yalnızca kendi "öz zevkiyle" ilgilenir: 

>“Benim dünyayla ilişkim onun tadını çıkarmak ve onu böylelikle kendi öz-hazzım için kullanmaktır. İlişki, dünya-hazzıdır ve benim - öz-hazzıma aittir.” 

Peki bu "öz zevk" nedir? Hiçbir tanım öz zevki tüketemez; ancak onu, kişinin kendisini kendisi tarafından keyfi biçimde kullanması olarak düşünebiliriz. Burada kişinin sınırı, bedeninin sınırı değil, erkinin sınırıdır. Öz zevk, yalnızca mutluluk ya da sevinç değildir; bu duygularla elbette çelişmez, fakat hazcılık da değildir; yani kişinin hazzını iyi, acısını ise kötü sayan anlayış değildir. Kişinin öz zevki, teorik olarak, büyük ölçüde acıdan ve hiç haz içermeyen bir yaşamdan bile oluşabilir. Kullanımı bakımından bu terim, "hoşnutluk" ya da "doyum" kavramlarına oldukça yakındır; çünkü mutluluk ya da ilerleme gibi uzak bir hedef değil, yaşanmış deneyimin kendisidir. Evet, öz çıkarla ilişkilidir; ancak "öz çıkar"ın akılcı bir ilkeye dönüştürüldüğü soyut anlamda değil. Kişinin öz zevki yalnızca kendisi tarafından ifade edilebilir; hiçbir fikir bunu onun yerine ifade edemez. Oysa "akılcı öz çıkar" anlayışında bunu yapan şey bizzat akıldır. Stirner için akıl yalnızca bir araçtır, kaygısının kendisi değil. Egoist, "bizzat insanlığın iyi ya da kötü durumda olup olmadığını umursamadan kendini yaşar." (Biricik, s. 333). 

Bu, Stirner'in egoizminin merhamete ya da iyiliğe düşman olduğu anlamına gelmez. Stirner, egoist sevginin neye benzediğini tutkuyla ele alan birçok pasaj kaleme almış, hatta Biricik ve Mülkiyeti adlı eserini eşine ithaf etmiştir. Bu yalnızca, onun kaygısının her zaman kendi kaygısı olduğu anlamına gelir. Onun kaygısı hiçbir zaman, ne kendisinde ne de başkasında bulunan yüce ideal için değildir. 

Stirner’in egoizmi bir yıkım değil, kişinin kendisi ile düşünceleri arasındaki ilişkinin tersine çevrilmesidir. “Bizim tin sahibi gerekiyor olsa da; tinin Bize sahip olmaması gerekir.” (Kaçıklık s. 60). Dolayısıyla Stirner’in egoizmi kavramsal bir çilecilik üzerine kurulmaz; hiçbir yüklem taşımaz. Özgürlük için değildir, akıl için değildir, hakikat için değildir; adına rağmen ego için bile değildir. Bunların tümü ona yalnızca araçtır, salt kullanımdır. Stirner’in egoizmi kendinindir; fakat kendini de kutsal saymaz, kendini oluşturan her parçayı tıpkı ateşe atılan odun gibi rahatça tüketir. 

>“Meselemi Kendime, şu Biricik'e bırakırsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi tüketen geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesi olur ve diyebilirim ki: Ben meselemi Hiç' e bıraktım”. 

Stirner “Ben” dediğinde bu sözcük elbette onun bedenine, duygularına, zihnine ve tarihine işaret eder; fakat bunların hiçbiri, ya da başka herhangi bir yönü, onun egoizmine dışsal değildir. Hiçbiri kutsal değildir. İsterse hepsi bir kenara atılabilir. O, davasını hiçbir şeyin üzerine kurmamıştır; ancak bu “hiçlik”, nihilist bir boşluk ya da derin bir yokluk değildir. Aksine üretken ve yaratıcıdır. Bu hiçlik, aslında Stirner’in yapıcı yönüdür. 

>“Ben boşluk anlamında bir hiç değilim; yaratıcı hiçliğim, her şeyi kendimden yarattığım hiçlik.” 

Stirner’in egoizmi, güç aracılığıyla gerçekleşen bir öz-yaratımdır. Dünya, kasıtlı olarak kutsallığından arındırılır ve ardından kişinin kendisine mal edilir. Bu, yalnızca bir “ben” merkezlilik değildir; çünkü “ben”, kişinin dilediği gibi tasarruf edebileceği bir mülkten ibarettir. Aslında bu, bir “Ben” merkezliliktir ve bu “Ben” hem hiçtir hem de her şeydir. Stirner, bizi kendi düşüncelerimizi düşünen ve yine de geçici kalan o varlık olarak kendimize yeniden dönmeye çağırır. 

Sonuç 

“Egoizm” pek çok anlama gelir: yüce ideallerin dışında kalan şey, kendi fikirlerimizi denetim altında tuttuğumuz anlar, çıkarlarımızın görünüşte özgeci olduğu durumlarda bile bize ait oluşu ve Stirner’in erki dahilinde olan her şeyi isteyerek sahiplenmesi. Yine de bu anlamlar göründükleri kadar dağınık değildir. Egoizm, tüm biçimleriyle, yüce ideallerle kurulan bir ilişkidir; bir ayrılma ilişkisidir. 

Hristiyan Tanrı’nın kendisi “iyilik” olabilir; fakat hangimiz günahsız olduğunu iddia edebilir? Hristiyanlığın kendisi de bunu kabul eder: “İçinizden günahsız olan, ilk taşı o atsın” (Yuhanna 8:7). Kimileri sık, kimileri seyrek “iyi” olabilir; ama hiç kimse “iyilik”in kendisi değildir. Her yüce ideal, her ahlak ya da büyük dava, onu izlemeyeni de zorunlu olarak varsayar: azizi ve günahkârı, ahlaklıyı ve ahlaksızı, insani olanı ve olmayanı. Stirner’in egoizmi, bu dayatılmış ayrımı geri almaktan ibarettir. 

Stirner’in ifadesiyle: 

>" Peki ya insan-olmayan cesaretini toplayarak kararlı bir şekilde kendine sırtını dönüp, aynı zamanda rahatsız edici eleştirmene de yüz çevirirse ve itirazlarından etkilenmeksizin ve sarsılmaksızın onu olduğu gibi bırakırsa? Ona "Sen Bana insansal-olmayan diyorsun, ve Ben - Senin için - gerçekten de öyleyim, diyebilir; öyleyim çünkü Sen Beni insansal-olan'ın karşıtı haline getiriyorsun ve Ben bu karşıtlığa Kendimi bağımlı gördüğüm sürece Kendimi aşağıladım. Kendimi aşağıladım çünkü Ben 'daha iyi olan özümü' Kendi dışımda aradım; Ben insansal-olmayan'dım çünkü 'insansalı' hayal ediyordum; tıpkı kendi 'hakiki Ben'ini arayan ve hep 'zavallı günahkar' kalan dindara benziyordum. Ben Kendimi salt bir başkasıyla karşılaştırarak düşündüm; -Kısacası Ben Herşeyin içinde Herşey değildim - biricik değildim. Şimdi artık Kendimi insansal-olmayan olarak görmekten vazgeçiyorum, Kendimi insanla ölçmekten ve ölçülmekten vazgeçiyorum, Kendi üstümde bir şey tanımaktan vazgeçiyorum ve böylece de - seni Tanrı'ya emanet ediyorum, insancıl eleştirmen! Ben eskiden insansal-olmayan'dım, artık değilim, şimdi Biricik'im, evet, hatta Senin tiksindiğin egoist-olan'ım ama insansal-olan'la, insancıl-olan'la ve özgecilikle kıyaslanabilen deği- bizzat Biricik-olan egoist'im." 

Dolayısıyla “egoizm”, Stirner’in kendisi için seçtiği bir ayrım değil, ona yöneltilmiş bir isim olarak ortaya çıkar. Etimolojik olarak da düşüncesine tam uymaz; çünkü onun egoizmi “ego”ya indirgenemez ve bir “-izm” olarak sabitlenmesi bile tartışmalıdır. Buna rağmen bu kadar tekil ve geçici bir deneyimi karşılayacak başka bir sözcük yoktur. Bu yüzden Stirner, kendisine dayatılan adı geri alır: egoizm, kendisi aracılığıyla kendisine dönen bir ifadedir. 

u/fondukcu — 15 hours ago
▲ 11 r/felsefe

Philipp Mainländer ve Mektupları

Philipp Mainländer’in Yaşamının Son Söneminden

Filozofun Yayımlanmamış Mektup ve Notlarına Dayanarak 

Walther Rauschenberger Tarafından, Frankfurt am Main 

[Süddeutsche Monatshefte, cilt 9, sayı 1, 1912, s. 117–131]

Bütün bir dünya Schopenhauer’ı tanır, ancak Alman felsefesinde ona en yakın duran ve onun halefi olan zatı çok az kişi bilir: 1876 yılında, henüz 35 yaşına bile basmamışken, çalışmalarının zirvesinde bu hayattan kendi isteğiyle ayrılan Philipp Mainländer'ı 

Philipp Mainländer (asıl adı: Batz), 5 Ekim 1841'de Offenbach am Main'da Protestan bir sanayicinin oğlu olarak dünyaya geldi. ^(1) Babasından iyi bir yürek; annesinden ise dünyadan kaçış arzusuyla dolu melankolik bir mizaç ve spekülatif düşünceye yönelik bir tutku devralmıştı. Beş çocuğun en küçüğüydü. Kardeşleri arasında, özellikle de bu yazıdaki mektupların çoğunun muhatabı olan kız kardeşi ve çalışma arkadaşı Minna ile çok yakındı. Mainländer, memleketindeki Realschule’yi bitirip ardından iki yıl boyunca Dresden’deki ticaret okuluna devam ettikten sonra, 1858’de Napoli’deki bir ticaret evinde çalışmaya başladı. İtalya'da beş yıldan fazla kaldı; bu süre zarfında hem ülkeyi hem de insanlarını derinlemesine tanıma fırsatı buldu. Henüz on dokuz yaşındayken, bir kitapçıda, tesadüf eseri Schopenhauer’ın eserleriyle karşılaştı. Hemen “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya”nın bir nüshasını satın aldı ve bu hazinesiyle birlikte, kitaba gömülmek üzere koşa koşa eve gitti. Okumayı bıraktığında dışarıda gün çoktan ağarmıştı; bütün geceyi tek bir solukta okuyarak geçirmişti. Mainländer’ın ne yazık ki hâlâ yayımlanmamış olan otobiyografisinde belirttiği gibi; bu, hayatının “en büyük ve en önemli günüydü”. ^(2) Geçmişteki pek çok filozof gibi, Mainländer da kendi kendini yetiştirmişti. Bu konuda otobiyografisinde şöyle der: “Dünyayı bir tüccar gözüyle gördüm; şeylere dair kapsamlı, dünyevi bir bakış açısı edindim ve felsefe profesörlerinin o fesatlık kokan nefesinden uzak kalmayı başardım.” 

İtalya’ya veda ettikten sonra bir süre Offenbach’ta babasının işletmesinde çalıştı; boş vakitlerini ise hasta annesiyle sevgi dolu bir birliktelik içinde geçirdi. Bu süre zarfında, ilhamını İtalya’da kaptığı , üç bölümden oluşan oldukça uzun bir eser olan “Die letzten Hohenstaufen” [Son Hohenstaufenlar] adlı dramatik şiirini kaleme aldı. 1865 yılında çok sevdiği annesini kaybetti. Bu olay hayatında derin yaralar açtı ve onu darmadağın etti. Önceleri Schopenhauer felsefesine yalnızca hayranlık duyarak yaklaşırken, artık onu eleştirel bir gözle süzmeye başlamıştı. Bu eleştiri, zihninde yavaş yavaş belirginleşmeye başlayan kendi felsefi sisteminin temelini oluşturdu. Aynı dönemde Budizm’in derinliklerine indi ve hemen ardından Kant’ın “Saf Aklın Eleştirisi”ne gömüldü. Bunun yanı sıra, Alman orta çağ mistiklerini ve “büyük Wolfram’ın sarsıcı bir derinliğe sahip olan Parzival’ini” okudu. 

1868 yılında Mainländer, Berlin'deki bir bankada göreve başladı. Orada, Offenbach’ta sürdürdüğü münzevi hayatı devam ettirdi ve önemli filozofları okudu. 1874 baharında işinden istifa etti ve, vatanseverlik duygusundan beslenen, 1866 ve 1870 yıllarında ertelemek zorunda kaldığı kadim bir arzusuna uyarak, asker olmaya karar verdi. Askerlik hizmetini yerine getirmeyi, devlete karşı bir borç olarak görüyordu. Aynı yılın sonbaharında, Halberstadt'taki zırhlı süvari birliğine kabul edildi. Önündeki dört aylık boş vaktinde, 1874 yılının Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında, Mainländer, Offenbach'ta uzun süredir yazdığı eserini bitirme fırsatını buldu: Tüm felsefe tarihinin en tutarlı pesimizm savunuşu olan “Kurtuluşun Felsefesi” I. Cilt. Schopenhauer’ın aksine Mainländer, tüm gerçekliği bireye ve onun egoizmine dayandırır. Epistemolojik olarak, madde hakkındaki görüşü istisna tutulursa, bir realisttir. Felsefesi bütünüyle eudaimonisttir. Dünya süreci; Tanrı'nın aşkınlıktan oluşa, oradan da mutlak hiçliğin kutsanmış bağrına doğru ilerlemesinden ibarettir. Şu anda dünya, oluşum ve hareket evresindedir.  İlahi birlik sona ermiş, parçalara ayrılmıştır: Yani tekil bireylere. Bunların hepsi, var olmamanın getireceği acısızlık halinin peşindedir; varoluş mücadelesi yoluyla birbirlerini zayıflatırlar (Mainländer, enerjinin korunumu yasasının geçerliliğini reddeder) ve böylece uzay, zaman ve madde bakımından sınırlı olan evrenin kurtuluşunu hızlandırmaya hizmet ederler. İnsanlık, ideal devlet (Mainländer teorik bir sosyalisttir) ve bekaret yoluyla hiçliğe adım atar. Böylelikle Mainländer, Schopenhauer’daki mistik ve aşkın “İradenin yadsınması” eylemini, dünyevi bir sürece dönüştürür. Felsefesini “içkin felsefe” olarak adlandırır. Mainländer, kendi öğretilerinin doğrulandığını, Mesih’in (yaygın, yüzeysel Hıristiyanlığın aksine “ezoterik Hıristiyanlık” olarak tanımladığı) saf doktrininde görür. Onun görüşüne göre “Kutsal Ruh”, dünya öncesi var olan ve artık yok olmuş ilahi varlığın dünya üzerinde esen nefesidir. 

  Ana eserinin tamamlanmasıyla birlikte, Eylül ayının son günleri (1874) yaklaşmıştı. Mainländer’in kendi felsefesi hakkındaki görüşü, aşağıdaki sözlerden açıkça anlaşılmaktadır:^(3)   

“Hâlâ yalnızım; fakat ardımda, bana tutunacak olan kurtuluş özlemi içindeki insanlık duruyor ve önümde geleceğin kor gibi yanan şafağı uzanıyor. Neşe içinde şafağa ve yeni bir zamanın yükselen yıldızının ilk ışıklarına bakıyorum; zaferin mutlaklığı içimi kaplıyor” 

26 Eylül 1874’te Mainländer annesinin mezarını ziyaret etti. Orada, elini mezarın üstündeki toprak yığınına koyarak, ölene dek bekaret yemini etti. Öğrettiği şeyi hayatında bizzat uygulamak istiyordu. Aynı tavrı bir başka tutkuya, övgü ve şöhret arzusuna karşı da takındı. Mainländer'ın aynı dönemde yayıncısına yazdığı şu mektup, bu durumun bir göstergesidir: 

Eylül 1874. 

Eserimi yayımlamaya karar verdiğiniz takdirde, geri kalan hususları kız kardeşimle müzakere etmenizi rica ederim; zira başka bir mesele tüm vaktimi elimden aldığı için, bu işin organizasyonunu tam yetkiyle ona devrediyorum. Söz konusu durumda, yalnızca şu noktayı belirtmem icap eder: 

Bir filozofun kendi öğretilerine uygun yaşaması şart değildir; zira bir insanın, bir şeyi üstün olan diye belleyip de ona göre hareket edecek dermanı kendinde bulamaması pekala mümkündür. Gelgelelim, az sayıda da olsa bazı filozoflar kendi ahlak anlayışlarına sadık bir ömür sürdüler; su taşıyıcı Cleanthes ile mercek ustası Spinoza’yı buna örnek olarak vereyim. Şimdiyse öğretilerim, tabiri caizse, iliğime kemiğime işledi; öyle ki, bu eserin başkalarında yaratacağı yankıyı kendi üzerimdeki tesirinden biçecek olsam, onun için ancak en büyük başarıyı öngörebilirdim. İşte bu yüzdendir ki, dünyanın meraklı gözleri önüne serilmekten kaçındığım kadar, başka hiçbir şeyden sakınmıyorum. Ben de mistik Tauler’in bahsettiği o kişilerden biriyim; hani şu kendilerini tüm mahlukatlardan öyle bir gizlerler ki, artık hiç kimse onlar hakkında ne iyi ne de kötü tek kelime edemez. Bildiğim hiçbir söz, Napoli’deki yer altı mezarlarında rastladığım şu yazıt kadar üzerimde derin bir iz bırakmamıştır:   

Votum solvimus nos quorum nomina Deus scit. ^(4) 

Bu bakımdan, Kurtuluşun Felsefesi'nin yazarı olarak ismimi asla zikretmeyeceğinize dair sizden en içten ricamla bir teminat bekliyorum. Bu eser için ben Philipp Mainländer’im; ölene dek ve ebediyen de böyle kalmak niyetindeyim. Elbette, yayınlamayı reddetmeniz durumunda da aynı ricayı size yöneltiyorum. 

Bunun üzerine 1 Ekim 1874'te, otuz üç yaşındaki Mainländer, Halberstadt süvari birliğine sıradan bir er olarak katıldı. Kız kardeşi Minna’ya ^(5) yazdığı şu mektuplar, Halberstadt’ta geçirdiği o günlerden kalmadır. 

Halberstadt, 2 Temmuz 1875. 

Sevgili Minna. 

Gönderdiğin o iki kıymetli mektup da, sonuncusuna ... ekli olanla birlikte, elime sağ salim ulaştı; böylelikle amaçlanan meblağı da minnetle teslim almış bulunuyorum. ^(6) 

Bu makbuz, zihnimde uzun bir fikir silsilesini tetikledi; bu silsilenin son halkası ise şudur; kaderi içtenlikle sorgulamaya devam edeceğiz ve eğer kader (tüm sahnelerin üzerine perde çekerek), kendi yolunun düzlüğü uğruna bizi kurban seçtiğini şüpheye yer bırakmaz bir kesinlikle söylerse, ona şikayet etmeksizin boyun eğeceğiz. Ben buna çoktandır hazırım; senin hazır olup olmadığını ise bilemiyorum. Yüce gücün istencinde, sahneden sadece benim çekilmemin ve senin de o zaman Horatio-Paul olmak zorunda kalıp kalmayacağına dair bir yargıya varamam. – – – Fakat bir kez ağaçlarımız hayatın meyvelerini vermeye görsün, her şey kendiliğinden gün yüzüne çıkacaktır. 

Bunu oldukça soğukkanlılıkla, hatta bir bakıma, içimdeki en büyük huzurla yazıyorum. Neden olmasın ki? Sanıyorum ki senin son yanılsaman; dünyanın uzağında, kuytu ya da karlı yüksek bir ormanın derinliklerindeki bir değirmende, hiçbir eksiklik ve kaygı duymadan benimle birlikte yaşamak, hareket etmek ve yazmak üzerine kurulu. Fakat canım kardeşim, sana şunu sormama izin ver: Şayet Berlin'deki o dileğin gerçek olsaydı ve bize kanal kıyısında, yeşilliklerin ardına gizlenmiş, geniş dallı ıhlamur ağacının altında çay masası kurulmuş, o küçük evlerden biri verilmiş olsaydı; çocuksu safiyetle beklediğin o tatmine gerçekten de ulaşacağına inanıyor musun?  

Hayır! Ve eğer o da değilse, tadacak daha ne gibi bir zevk kalmış olabilir ki? 

Yazabileceğimiz şeyler mi? Elbette hayır! Zira bu, bize tüm lezzetini ve kokusunu çoktan vermiş olan  kıymetli özün, başkaları uğruna yalnızca sulandırılması olurdu. 

Ve geçmişte söylediklerimi yineliyorum: Dünyaya ve onun gizemlerine yöneltilen  en hür, en önyargısız bakış; fevkalade elverişli koşullar sayesinde bana bahşedildiğinden, bizler en yüce entelektüel hayatı, ki neticede en asil ve en saf olanı şüphesiz budur, çoktan yaşamış bulunuyoruz 

Öyleyse: Kunersdorf Savaşı öncesinde, kadere yönelttiği sorunun yanıtı “hayır” olursa yanında taşıdığı zehir şişesini boşaltmaya kesin olarak kararlı olan Büyük Friedrich kadar sakin olalım. 

  Elveda! Bu düşünceler; az önce, nadasa bırakılmış tarlalarda tam teçhizatlı zırhlar içinde, terden buharlanan atlar üzerinde dört nala koştururken doğan, havanın ve güneşin hür çocuklarıdır. Onları, hareketin tüm coşkusu hâlâ içimdeyken kaleme aldım, tıpkı düşen bir meteor, fışkıran su, çakan bir şimşek, kısacası dünyadaki her şey gibi, öğrettiğim o kurtuluş gayesine; huzura, enerjinin sönümlenmesine, ebedi barışa uygun olarak ve – – – hâlâ bir kömürcü kadar kara bir halde. Yıkanıp giyinmemin vakti geldi de geçiyor bile. 

Halberstadt, 22 Eylül 1875. 

Sevgili Minna. 

Manevradan sağ salim ve gayet zinde bir halde döndüm Bu esnada muazzam estetik hazlar duydum: Öyle ki, onları başka hiçbir yerde böylesine derinden tadamazdım. Fakat şimdi bu koşullardan uzaklaşmayı arzuluyor; onların yerini alacak olan şeyi hissetmekten başka hiçbir şey dilemiyorum. Tükendiğime, miadımı doldurduğuma inanıyorum: Dünyevi şeylere karşı ne bir iştahım ne de bir şevkim kaldı. Bu dünyadaki görevimizi tamamladıktan sonra, kanımız son damlasına kadar tükenene dek bize çelme takıp duran şeytanlar hakkındaki Goethe’nin sözlerinin hikmetini bütünüyle kabul ediyorum ^(7) Benim için geriye kalan tek bir şeytan vardı; gücü felsefemin sonuçlarıyla bağlantılı olduğu için öylesine büyüktü ki, onun beni dünyaya bağlayan son bağı da koparıp attığından korkuyorum. Sfenks’in o çıplak gözünün içine baktım ve artık onu yeniden örtebilecek hiçbir perde kalmadı. Hayat sofrasında henüz tatmadığım tek içki olan şöhret, bende tiksinti uyandırıyor. Tamamen sağlıklı ve dinç bir bedene sahip olmama rağmen, tarif edilemez derecede yorgunum.  Gracián’ın, ruhun da beden gibi besine ihtiyaç duyduğuna dair sözleri benim üzerimde doğrulanıyor. Artık hiçbir çaba kalmadı: Besini nereden bulacağım? 

Aslına bakılırsa içimde beni şu an kamçılayan ve ayakta tutan tek bir tutku kaldı. Bütünüyle bayağı bir nitelikte ve son derece utanç verici: Düzen tutkusu. Her şeyi bitirmiş olmak, evimi düzene koymuş olmak istiyorum: Ama yapamıyorum. Kader, şu an beni bu iplikle bir uçurumun üzerinde tutuyor. Belki mutlak bir kayıtsızlık kemirip koparacak bu ipliği; belki de onun sayesinde, seninle yeniden buluşarak sağlam bir zemine kavuşacağım.  

Düzene koyabileceğim bir sonraki şey yazılarım; bu hususta senin mektuplarını dört gözle bekliyorum. Önce üzerinden geçmem gerekenleri gönder, geri kalanını ise uygun aralıklarla yollarsın. 

Tüm kalbimle diliyorum ki; yaklaşan dış koşullar veya seninle temasın vereceği yeni dürtülerle, sönmekte olan irade ateşim gür bir alevle parlasın; ta ki beraberliğimiz o melankolik düşüncelerin soğuk gecesinde boğulup gitmesin. 

 

Halberstadt, 22 Ekim 1875. 

Sevgili Minna. 

Son mektubun karşısında doğru bir vaziyet almak çok güç; fakat gerek iç gerekse dış koşullarımız itibarıyla durumlarımız birbirimizinkinden çok farklı. Görünen o ki; sen şimdi seni defalarca geri püskürten sarp duvarın zirvesine gerçekten ulaşmak üzereyken, benim önümde ise sadece bir yük bellediğim o uğraş duruyor. Altın meyvemi çoktan kopardım; neticesi ise: Bana tonla iş çıkaran düzeltmeler, yazışmalar ve polemikler. Sakın bana o “felsefi denemelerden” bahsetme; çünkü onların birer hasat artığı olacağı ve bu halleriyle pekala nihayete ermeden de kalabileceği gerçeği bir yana, içimde bir biçim bulmak için çabalamıyorlar bile. Yine de beraber olduğumuzda bu işlere girişeceğim; ama şayet yazma arzusu uyanmazsa, hak ettikleri asıl lütuftan yoksun kalacaklar. Elbette benim de ruh halim değişiyor; fakat sallanan bir asanın hangi yöne devrileceğini dikkatli bir göz açıkça görebilir. Bu yüzden, şayet dışarıdan güçlü bir dürtü, yani hayatımın muhtemel bayağı döneminin içeriği olarak sıkça bahsettiğim şeyi gerçekleştirecek o olağanüstü araçlar, bahşedilmezse, tükenmiş olduğum gerçeği değişmez. Net bir bilgiyle değil de düşkün bir ruh haliyle uğraştığın yanılgısına kapılarak, bana (yokluğundan açıkça yakındığım) hedefler vermeye samimiyetle çalıştığında, acı acı gülümsemek zorunda kaldım; çünkü sen bana esasen temizlemem gereken Augeas ahırlarını ve yukarıda tarif ettiğim türden işleri sıralıyordun: Yük, yük, yalnızca yük 

Kendi kendine bütünüyle yeten, talihli doğmuş bir kişiliğin timsali olan  üstün yeteneğinle; hem sende mevcut olan hem de belki bende çok daha güçlü bir biçimde bulunan ve birbirimize kenetlenmiş entelektüel hayatımızın daha da derinleştirdiği  doğuştan gelen karakter özelliğinin izinden giderek; o tozlu ana yoldan uzak, sessiz ve kuytu bir köşenin hasretini çekiyorsun; nitekim işini hakkıyla tamamlayabileceğinden ancak böyle bir köşede emin olabileceğine inanmaktasın. ^(8) Bense, tam aksine, yapmam gerekeni her nerede olsa yapabilirim. 

Demek ki, kendimi sana “sunduğum” ifadesi, ne de olsa gerçeklikle pek bağdaşmıyormuş. 

Fakat bu bahsi kapatalım. Geleceğin ne getireceği bilinmez; bu sebeple, seninle huzur dolu bir hayat sürmenin benim de dileğim olduğu yönündeki sarsılmaz sözümü yineliyorum ve buna, bana erdirmesi haz verecek bir uğraş bahşedeceği umudunu iliştiriyorum. 

Fakat madem şimdi her şeyi senin ellerine bırakıyorum; o halde “ormanın derinliklerinde bir ormancı evi”, “okyanus kıyısında ıssız bir balıkçı kulübesi” ya da “dağların tepesinde bir değirmen” gibi genelgeçer tasvirleri bir kenara bırakıp, taşınacağımız asıl yerin adını koymanı bekleyebilirim sanırım. 

Eğer Offenbach'a olan yakınlık konusundaki endişelerini bir kenara bırakmaya razıysan, Bergen'in bizim için doğru yer olacağına inanıyorum. Bu ikincisi feragat edilemez bir önşarttır; fakat bu mecburiyet, yalnızca hiçbir önem arz etmeyen  bitmek bilmez dikkat dağınıklıklarından kaynaklanmaktadır. Öyleyse Bergen; tıpkı Kronberg, Seeheim ya da Harz'daki herhangi bir köy gibi  asıl amaca pekala hizmet edecektir. 

Böylelikle hem kütüphane hem de eski evden kalan eşyalar elimizin altında olur. Aksi takdirde dindirilmesi güçleşecek ve bu sebeple huzursuzluk verecek pek çok ihtiyaç, orada hemencecik karşılık bulabilir. 

1 Kasım 1875'te Mainländer, askerlik döneminin bitimiyle Offenbach'a geri döndü;  aşağıdaki belgelerin de serdiği üzere, artık ölüm düşünceleriyle pençeleşen bir adamdı. 

Aralık 1875. 

Halberstadt'taki son günlerimde yazdığım mektuplardan ve durumum hakkındaki  en tavizsiz kararlılığımdan sonra; benimle uzun, mutlu bir ömür sürme, doğal ölümüme dek bana tamamen sahip olma umudunu nasıl besleyebildin. - bu benim için anlaşılır gibi değil. Buraya, boynumun borcu olan  sıkıcı ve ağır işleri bitirme beklentisiyle geldim; üstelik (hâlâ da yaptığım gibi) ya hiçliğin derinliklerine ya da senin tabiatının seni uzak tuttuğu ve bu sebeple benim tek başıma yürümek zorunda olduğum karanlık patikaya bakıp durdum. Sonbaharda son yumurtalarını bırakıp üzerlerinde can vermek için acele eden bir  böceğininkine benzer garip bir telaşla; şu mecburi işlerin yanı sıra zihnimde baş gösteren o mest edici ve mis kokulu ikinci baharın hiçbir kıymeti yok. Hepsi hasat edilmiş tarlalardan toplanan başak kırıntılarıdır ve yıllarca değil, aylarca sürecek bir iştir. Bu meyvenin olgunlaşmasından sonra; şayet her türlü yaşama sebebinin yokluğuyla ölümü coşkuyla aramayacaksam, beni yıpratacak ve o mutlak huzura, ebedi kurtuluşa duyulan bu özlemin baştan çıkarıcı seslerine karşı beni bir anda duyarsızlaştıracak olan sosyal demokrat yola girmeliyim. 

Her şey, tam da Halberstadt'ta yazdığım gibi: 

. . . Çünkü kimseyi kandırmıyorum; yıllardır kendime karşı netim ve başkalarıyla saklambaç oynamıyorum. Beni bir anda partinin en üst kademesine taşıyacak olan nutuk, taslak halinde önümde duruyor ve tamamlanması için yalnızca iki gün gerekiyor. Sonrasında bugünün sosyal demokrasisinin liderleriyle sadece iki kelime konuşmam, ardından Frankfurt'ta bir toplantı düzenlemem gerekiyor ve üçüncü gün ise tüm gazeteler benden bahsedecek ve daha önce hiç kimsenin yapamadığı kadar davalarını netleştirip savunan bu dudaklarımdan dökülecek her bir söze tüm işçiler büyük bir iştahla kulak kesilecek. 

Tüm bunlara karşın ölümün huzurunu mu tercih edeceğim ve bununla birlikte doktrinimin nihai sonucunu mühürleyecek miyim - bunu henüz ben de bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki; ne bir altın madeninin dibinde ne de koca defne tacı yığınlarının altında, entelektüel bir Faiaklı hayatı  süremem… 

Dışarıdan ve içeriden geçen otuz dört yıl, beni siyasi eylemler, yani insanlık adına yapılacak işler için yetiştirdi; bu işleri yapan kişi ise öznelerden ve nesnelerden kopmuştur. Tıpkı Albano’nun kusursuz dişiliğin timsali Linda’nın kendisini bağlamasına izin vermediği gibi, o da kendisinin bağlanmasına izin vermez. ^(9) Ayrıca kişi, kişisel olan her şeyi ancak insanlıkla ilişkisi içinde görebilir ve bir vakitler sözlü olarak da belirttiğim gibi; her şeyi kişisel bir bakış açısından değerlendirsem dahi, kendimi tamamen özgür hissettiğim bir duruş noktası mevcuttur. Eserimi kendisi için kaleme aldığım ve şimdi hiçbir şahsi menfaat gözetmeksizin hayatımı adadığım insanlık; bir gün, benim için ifade ettiğin her şeyden ötürü sana teşekkür etmek zorunda kalacak… 

Kişilerden ve nesnelerden kopmuş bu bireyselliğe rağmen hâlâ “insanı fetheden bir sevecenliğe” sahip olabilmem ve “yumuşaklık ile feragat felsefeme” rağmen ayağımı yere sertçe vurabilmem; nesnel bir yargıcı bir an bile olsun şaşırtamaz.  

Çünkü ilki, ancak o kopuş sayesinde mümkün olur; ikincisine gelince; İsa, sarraflarla yaşadığı hadiselerde ve meyve vermeyen incir ağacı karşısında, tutku ile dünyadan feragat etmenin tek bir kişide pekala bir arada bulunabileceğini kanıtlamıştır. 

Öyleyse, bu kurnazca laf ebeliği niye? 

Sana sık sık söylemiştim; tam da tutkulu biri olduğum için, başkalarındaki tutkuya tahammül edemiyorum. Onların nefesi altında kalbim buz kesiliyor. 

Taunusstraße'de ^(10), Kurtuluşun Felsefesi'nin ilk cildini yazdığım vakitler; sen yorgun, yumuşak, efkarlı ve adanmış bir haldeydin; gerçek bir Yasodhara olma yolunda emin adımlarla ilerliyordun. Tüm şefkatimi ateşleyen buydu; meyvesi ise güzel bir yaşam ve bulutsuz, tertemiz bir hatıra oldu. 

Bugünü de böyle noktalıyorum. O günlerdeki haline geri dön. Tüm insanların nihai gayesi olan ölümün nefesi, tıpkı o vakitler olduğu gibi yeniden üzerinde essin; essin ki önümüzde kalan kısa zaman zarfında, her ikimizin yoluna da güneş ışığını yeniden zorla buyur etsin. Zira dediğim gibi; önümüzdeki altı ayı aştığımda beni ya mezarım ya da senin adım atamayacağın bir yol bekliyor. Kendine ve belki de bana, şayet o parti kariyerine atılırsam, yeni ve güzel bir hatıra bahşetmek, tamamen senin elinde olan bir şey. 

Yeryüzünde benden daha iyi bir dostun yok - fakat benim kalbim ne bir babanınkidir, ne bir kız kardeşin, ne bir erkek kardeşin, ne de bir dostun; hatta yalnızca insanlığın dahi değildir – – – o, yalnızca Tanrımındır 

Birkaç gün sonra. 

Kendimi dizginliyorum ve senin bu garip bir aceleyle aldığın karara, aslında arzu ettiğim o tepkiyi vermiyorum. Yalnızca tekrarlıyorum: “Makul ol” ve “her şey senin ellerinde”. 

Bana karşı delil olarak sunduğun “bizzat kendi elimden çıkmış deliller”, neden hâlâ Halberstadt'tayken zihin dünyamı tüm açıklığıyla tasvir ettiğim o mektubu içermiyor? Başka hiçbirine atıf yapmadım; zira o, sonuncusu değilse bile, en sonunculardan biriydi 

Diğer mektuplar hiçbir şeyi kanıtlamaz. Elbette, o “üniversiteyi” kurmayı ben de yeğlerdim; ^(11) fakat etrafımdaki her şey derin bir sessizliğe gömülmüş durumda ve eğer mektubumu dikkatle okursan, her daim, ama her daim dışarıdan gelecek bir esinden söz ettiğimi göreceksin! O ise ortalarda yok. Dolayısıyla, bu mesele artık tartışmaya kapalıdır. 

Yine de - ve bu, ikinci ve en mühim noktadır, melankoliye olan “kalıtsal yatkınlığım” bunun on katı bile olsa, beni ölüme sürüklemeye yetmezdi. Sakin ve huzurlu bir uğraş, onu sadece iki gün içinde gerçekten de bertaraf edebilirdi; fakat dışarıdaki o zavallı, kederli kardeşler için insanca bir varoluş uğruna var gücüyle savaşan çalkantılı bir hayat, bunu yapamaz. Bu ise insana uyuşturucu bir his ve mutlak bir doyum bahşediyor. 

Şayet onu seçmezsem, daha öncesinde tüm açıklığıyla izah ettiğim üzere, her türlü güdüden yoksun kaldığım için öleceğim; “insanlığın yasa koyucusunun erkeksi bir güçle savaşması gereken” zihinsel bulanıklıkların esiri olduğumdan değil. 

Fakat onu seçeceğim neredeyse kesin. Kader çok berrak bir dille konuşuyor: Her yandan o yola sürükleniyorum ve her ne kadar beni itiyor olsa da, zihnimden “Kurtuluşun Felsefesi”nden dahi daha keskin bir kılıcı orada bulabileceğim düşüncesi geçip duruyor. 

Belki o zaman en gözde düşüncemi gerçekleştirme ayrıcalığına da nail olurum: Modern devletin enkazı üzerinde o “üniversiteyi” kurmak 

1876 yılının Şubat ayı sonu. 

Birbirimizi “kaybetmeye başladığımızı” söylerken tamamen haklısın ..… 

Yalnızca sen gerisin geri koşmuyorsun, ben de ileriye atılıyorum: Aramızdaki mesafe her geçen gün daha da büyüyor Yapabileceğim tek şey bir an olsun durup beklemek, senden bir kez daha öne geçip giysimin uçlarına tutunmanı istemek ve o zaman başın dönmesin diye gözlerini kapamanı söylemektir. Fakat bu, yeniden doğuşu talep etmekten farksız; yani neredeyse imkansız bir şey. Yine de 

Tanrı ile her şey mümkündür 

İçsel tekamülüm, bir şekilde yüzleşmek zorunda olduğun bir hakikattir: Ne olup bitenler geri alınabilir, ne de bundan sonraki seyri durdurulabilir. 

İçsel tekamülüm serbest düşüş kanununa göre seyrediyor; yani karesel bir ivmeyle artıyor. Bu, karşısında güçlünün de zayıfın da, eğitimlinin de eğitimsizin de muhtemelen kendisini Egmont’un katibi gibi hissettiği bir tekamüldür: ^(12) 

“Baş döndürücü bir süratle yanımdan geçip giden bir adama baktığımda başım dönüyor, bağışla beni.” 

Burada yapılacak düzeltmeler bulacağım ve bir yandan da kıyıda köşede kalmış bazı eklemeleri derlemem gerekecek yanılgısıyla Halberstadt'tan ayrılmıştım. Ardından o mezarı gördüm. Beni ölümden ancak dışarıdan gelecek bir çağrının alıkoyabileceğini ve böyle bir çağrının da imkansız olduğunu düşündüğümü yazmıştım. İçimdeki her şey susmuştu ve dünya ile temas kurmaktan kaçınıyordum.  

Offenbach’a vardım. 

İki ay boyunca (Kasım ve Aralık), seninle birlikte şu eserlerin tüm el yazmalarını gözden geçirdik:

  1. Hohenstaufenler
  2. Eserim, Kurtuluşun Felsefesi
  3. Üç gün içinde yazdığım makalelerim
  4. Rupertine del Fino

Çok kapsamlı bir yazışma yürüttüm ve üç gün içinde gerekli materyali hazırladım.

  1. Buda ve Tiberius için gerekli materyali hazırladım; böylece her an yazılabilir hale geldiler.
  2. Gazeteleri düzenli olarak okudum.
  3. Seninle birlikte, Kurtuluş Felsefesi'nin zorlu baskı provaları ve Hohenstaufenler'in çok daha zorlu olan revizelerini okudum ve çalıştım.
  4. Mezmurlar, Eyüp, Vaiz; bir kez daha, satır satır, Budizm El Kitabı, Platon’un Devlet’i ve Parzival.

4 Ocak'ta denemelerime başladım ve birkaç gün içinde, yani bu ay (Şubat) bitmeden, muhtemelen daha da erken tamamlanmış olacaklar. 6-700 sayfa büyük sekizli punto tutacaklar ve Kurtuluşun Felsefesi, güneşin karşısındaki yıldızlar gibi onların yanında solup gitmeye mahkumdur. 

Ve bu çılgın faaliyetin tam ortasında, aniden, ses hiç ama hiç beklemediğim bir yerden geldi: içimden. 

Buna göre, sana ilk olarak sadece kamusal faaliyet ile ölüm arasında bir seçim yapabileceğimi söylemiştim. 

Fakat sadece birkaç gün sonra, ölümün pek ihtimal dahilinde kalmadığını yazmak zorunda kaldım. 

Ve yine sadece birkaç gün sonra, içimdeki fırtına tekrardan koptu; her geçen saat büyüyen ve artık hiçbir şeyin durduramayacağı o fırtına. Ve eğer annemiz mezarından kalkıp yoluma dikilseydi, onu tıpkı şu an seni kendimden uzaklaştırdığım gibi iter ve o ağarmış başının üzerine basıp geçerdim; büyülenmiş bakışlarımı şanlı uzaklığa, acıdan kurtulmuş bir insanlık tablosuna dikerek. 

Ve dünyanın en budala, en aptal insanı olsaydım bile; Wolfram'ın ezgisindeki gibi ruhtaki bu “gök gürültüsü” ve en sarsılmaz güvenle, başarmam gereken her şeyi yine de başarırdım; ve bunu başaracağım, çünkü başarmak zorundayım. 

Dışarıdan korkunç bir şekilde sarsılacağım, fakat ruhum devinimsizdir ve yeryüzünde bir yabancıdır: Göz ağlarken ve beden çığlık atarken, o gülümseyecek. 

Ben - bir sosyal demokrat mı? Ben - Lassalle gibi bir sosyal demokrat lider mi? Oh! Aramızdaki o mesafe çoktan öyle bir hal aldı ki, artık geri dönülmesi neredeyse imkansız. 

Dün şöyle yazmıştım: ^(13) 

“Eğer bana ideal bir devletin vatandaşı olmak isteyip istemediğim sorulsaydı, doğrudan Hayır! derdim. 

Öte yandan, eğer benden ideal bir devletin gerçekleşmesi için malımı, kanımı ve hayatımı feda etmem istenseydi; doğrudan ve hiçbir kısıtlama olmaksızın Evet! derdim. 

Hayır derdim, çünkü kendi kişisel esenliğim açısından ideal bir devlete dair en ufak bir ilgi beslemiyorum. 

Öte yandan, Evet derdim; çünkü insanlığın kurtuluşu, ideal devlete bağlıdır.” 

Şunu da eklemeliyim: Ne bir parti üyesiyim, ne partiden bir yetki aldım, ne de bu partiye en ufak bir taviz verdim; aksine, partinin üzerinde durarak her şeyimi o partiye adıyorum. 

 Gutzkow yıllar önce şöyle yazmıştı:^(14) 

“Zamanımız yeni bir mesiyanik vahiy için olgunlaştı. Muktedirler şöyle bir kişilik karşısında ne yapabilirlerdi ki... vs. – – – O, Yahudiler için İsa neyse, dünya için o olurdu.” 

Tanrısallığın esintisine ve gelişine tanıklık etmek için, bu dünyanın ruhlarına bir sessizlik çöktü. 

Eserimi yazan da tanrısallığın kendisidir; elimi yönlendiren, dünyadan önce bir parçası olduğum o ruhtur. Sıradan, safi bireysel terimlerle; benim faaliyetim asla açıklanamaz. 

Beni takip etmek istiyorsan bana tutun; eğer bana engel olmak istersen, seni ezip geçerim. Benim için artık hiçbir ayrıcalıklı birey yok; insanlar arasındaki farkları artık tanıyamıyorum. 

Ve şimdi, dışsal insan harekete geçebilir. 

Bu noktada size sadece şu samimi uyarıyı yöneltebilirim: Size verilen erk ve kudretle oyun oynamayın. Ayrıca, sizden makul olmanızı rica ediyorum. Voltaire şöyle der:  

“Nous n'avons que deux jours à vivre; il ne vaut pas la peine de les passer à ramper sous des coquins méprisables” (burada “coquins” ve “méprisables” kelimelerini “appréhension” ve “déplorable” olarak okuyun). ^(15) 

Jean Paul'un Titan'ındaki şu sözlerini hatırlayın: ^(16) 

“Evrende hâlâ bir şeylerden korkan kişi, kaldı ki bu cehennemin kendisi olsun, o hâlâ bir köledir” ve hayaletlere karşı savaşmayı bırakmalıdır. Bazı olup bitenleri sabırsızlığıma ve aceleciliğime yorun; fakat onları mevcut olmayan kaynaklara atfetmeyin. 

1876 Ocak ve Mart ayları arasındaki çeşitli belgelerden. 

Mücadeleden vazgeçiyorum. Beni asla anlamayacağınızındın zerre kadar tereddüdüm kalmadı ki; tıpkı Kurtuluşun Felsefesi'nin kalbinizde en ufak bir kıvılcım dahi çakmamış olması gibi. 

Bu yalnız yolumda beni destekleyecek hiç kimseye ihtiyacım yok; fakat kanatlarımı bağlayacak birine de tahammül edemem. Biri diğerinin nefret ettiği hedeflere tutkuyla bağlı olan iki varlık arasında bir sempati de coeur hâlâ nasıl mümkün olabilir ki?  ^(17)   Bu yüzden orduya katılışım ve bu yüzden o “crapule” ^(18) ile yakınlaşan kaynaşmam; her ikisi de uğruna ayakta durduğum ve yıkıldığım ilkelerimden filizlenmektedir. Burada sadece bir sympathie d'epiderme ^(19) mümkündür. Bunu bir çocuk bile görebilir. 

Siz - benim öğrencim! Eyvah! Eyvah! Bunun karşısında ne yaralar açılıyor bir bilseniz! Yaklaşmak istediğim isyankar insan tözü artık nasıl bir ışıkta görüyorum; Kurtuluşun Felsefesi'nin kelimelerine eylemin kudretinin de eşlik etmesinin artık ne kadar zorunlu olduğunu, sadece “maldan mülkten vazgeçin ve birbirinizi sevin” sözlerini vaaz etmenin yetmediğini; aksine mülkiyetin ve insanları birbirine bağlayan o son zincirin, her şeyin fiilen yok edilmesi gerektiğini artık ne kadar net anlıyorum. 

Bizi içsel olarak yeniden birleştirebilecek olan tek şey bir “yeniden doğuş”tur (bunu anlamak gerçekten bu kadar zor muydu?); dışsal bir beraberliğin önünde ise hiçbir engel yoktur. 

Bir kimse ölüme gitmek istediğinde ne gökte ne de yerde hiçbir güç onu bundan alıkoyamaz. Böyle bir olayla karşılaşıldığında, birey her zaman bir sel baskını ya da bir depremle yüz yüzeymiş gibi kalakalır. 

Sizi daha iyi bir yolda gördüğüme memnundum - ancak şimdi, felsefemle en sıkı bağlara sahip olan sosyal harekete dahil olma niyetim vesilesiyle, en inatçı ve kibirli aristokratın dahi boy ölçüşemeyeceği fikirlerle ve ruhlarımız arasındaki uçurumu bir Bengal ateşi gibi ayan beyan ortaya seren cümlelerle yeniden yüzleşmek zorundayım. Bir yaban elması ağacının asil bir elma vermesini beklememem gerektiğini artık gerçekten idrak etmeliydim. 

Kurtuluşun Felsefesi'nin uygun bir yayıncı tarafından basılmasını sağlayarak “kendi ellerinizle kefenimi dokumuş olduğunuz” (!) ya da “daha da beteri, beni crapule'ün gouffre'una^(20) düşmeye hazırladığınız”!! şeklindeki o reziller ötesi mantık... (Neden doğrudan cehennemin dibi değil de orası?) 

Dilerim ki bu eseri limana ulaştırdığınız için, bugün öne sürdüğünüz o gerekçeler dışında hiçbir sebeple asla pişmanlık duymazsınız. Fakat şimdilik şundan emin olun, açık denizlerdeki savaş daha yeni başlıyor. Sadece ben (yalnızca tek bir yöne vurgu yaparak söylüyorum) kitabın bana getireceği binlerce, on binlerce eleştiriye göğüs gerebilecek bir kudrete sahip olacağım. Dizlerime kadar gelen hınç ve yalanların içinde debelenmek zorunda kalacağım; zira muhaliflerim ekmek parası için dövüşüyorlar ve bu durum, onlar için her türlü yolu meşru kılıyor. Kitabın ne tür eleştirilere maruz kalacağına dair en ufak bir fikriniz olsaydı, onu her türlü tehlikeden azade ve güvende tutmaya şüphesiz bir kez daha düşünürdünüz. 

Daha önce Kurtuluşun Felsefesi'nin benim için doğurduğu zorlukların üstesinden gelmiş biri olarak, yeni yükümlülükler için yolu artık bizzat kendim açmak zorundayım. Gerektiğinde tıpkı benim gibi kendini ortaya koymaya hazır bir yayıncı bulmak zorundayım ve onu ne Leipzig’in Königsstraße’sinde ne de Berlin’in Königgrätzer semtinde bulabileceğim. Fakat onu bulacağım; çünkü onu bulmak zorundayım. 

Beni “Lassalle tarzı bir retorikçinin yankılanan adımlarına sahip popüler bir hatip” olarak gören ve “söylediği her cümlenin ardından, sevgili kitlelerin takdiri olarak görünmez (?!) bir trampet sesinin, bir ihtişamın, bir tantananın yankılandığını” iddia eden o rezil mantık! 

Onlara hitap ettiğimde, bu sanki ölü bir adamın kitabından pasajlar okunuyormuş gibi olmalı.... 

Sanki onlara bir hayalet sesleniyormuş ve bu hayalet, sözünü bitirir bitirmez mezarına geri dönüyormuş gibi olmalı. 

Çünkü hırs, yani insan göğsünü harekete geçiren tüm o güdülerin verdiği haz, bende artık ölüdür. 

7 Mart 1876’da kaleme aldığı otobiyografisinin sonundan da anlayabileceğimiz üzere, sosyal demokrat yola girme arzusu o dönem kendisinde geçici olarak galip gelmiş görünmektedir: 

1 Kasım 1875’te Offenbach’a geri döndüm. Halberstadt’tan ayrıldığımda, memlekette yapacak tek işimin Kurtuluşun Felsefesi'nin ilk cildinin prova baskılarını düzene sokmak ve yan uğraş olarak birkaç ufak tefek derleme yapmak olduğuna inanıyordum. İçimde hiçbir ses yankılanmadığı ve dışarıda da ölü bir sessizlik hakim olduğu için, “sırada ne var?” sorusunu, kalbimde kabaran  mutlak huzur özlemiyle yanıtladım. 

Fakat olaylar farklı gelişti. 

Ana eserimin el yazmasını bir kez daha gözden geçirdim. Ardından, bu kitabın ikinci yarısına başladım. Ardından; sadece kız kardeşim bir novella yazamayacağımı iddia ettiği için, ilk ve son novellam olan Rupertine del Fino’yu on günde kaleme aldım. Sonra Kurtuluşun Felsefesi'nin  ikinci cildini kaleme aldım; başlangıçta bunu yine sadece, kendisine borçlu olduğum kız kardeşim uğruna yaptım. Tıpkı içimizdeki ve dışımızdaki tüm her şeyin tekamül nehrindeki hırçın akıntı, böylesi bir vaadin asıl özünü kökten değiştirse bile, sadık bir yoldaşa verilmiş sözün yerine getirilmesi gibi. 

Ve ben yazarken, insanlığa karşı duyulan boğucu merhamet filizlendi kalbimde: O anda, içimdeki ilahi nefes gür ve berrak bir sesle konuştu: 

“Henüz tükenmedin; bana hâlâ hizmet etmelisin. Ancak ondan sonra ebedi huzura kavuş.” 

Daha sadece iki yıl önce kız kardeşime şöyle itiraf etmiştim: Haklısın. Devlet içindeki halk için kalemi kullanmaktan başka hiçbir yolla hizmet veremem. Tüm doğam, kendimi o toplumsal kargaşanın içine atmaya karşı isyan ediyor …….. 

Bugün, bir kasırga beni halkın ortasına sürüklüyor; eğer annem mezarından kalkıp yoluma dikilseydi, onun o ağarmış başının üzerinden basıp geçerdim. 

Mainländer’in elimizdeki son yazılı beyanı, yayıncısına yazdığı (ölümünden dört gün öncesine ait) 27 Mart 1876 tarihli mektuptur: 

Hartmann eleştirisi yarın size postalanmış olacak. Felsefemle birlikte ayakta durduğum ve onunla birlikte yıkıldığım için; dolayısıyla Hartmann’a dair konumum dışarıdan gelecek hiçbir şeyle değişemeyeceği için, başka bir endişeniz yoksa basımın derhal yapılması yönündeki arzumu yineliyorum. ^(21) 

23 tarihli saygıdeğer mektubunuzda müjdelediğiniz, tamamlanmış eserin ilk nüshalarını dört gözle bekliyorum. Bunlardan altısını doğrudan kız kardeşimin adresine, diğer üçünü ise onun adına Prof. Drobisch, Gutzkow ve Gottschall’a gönderin. Geriye kalanlar hediye vazifesi görecektir; ancak bu sayede, dolaylı yoldan bazı olumlu  kamusal kanaatlerin oluşması da kuvvetle muhtemeldir. Bu arada, Goethe’nin şu sözlerinde ifade ettiği gibi; sert eleştiriler, dalkavukça övgülerden adeta daha kıymetlidir: 

“Entelektüel hakikatlere karşı duranlar yalnızca ateşi harlarlar; öyle ki etrafa saçılan közler, aksi takdirde asla dokunmayacakları şeyleri de yakıp kavurur.” ^(22) 

Gerçekten, genel olarak felsefemi tarihin ağarmakta olan döneminin temel sesi olarak görüyorum; batmakta olan eski ve saçma olanın kendisinde son bir kez parladığı Hartmann’a yönelik kesin eleştirimle birlikte, asıl çabam aşağıdan gelen enerjik sesleri duyulur kılmak olacaktır. Belki bunun sonuçları kendisini hemen göstermeyecektir; ancak umuyorum ki siz de benim gibi, şafak vakti ektikleri ekinleri öğlen vakti biçmek isteyen o sabırsızlardan değilsinizdir. 

31 Mart 1876’da Mainländer, eserinin ilk cildini kucakladı. Hayatının amacını yitirdiğini beyan etti. Takip eden gece ise, ona son verdi. 

>1 Karşılaştırınız; Sommerlad: Philipp Mainländer’in Yaşamından. Zeitschrift für Philosophie und philosophische Kritik. Cilt 112, s. 74 ve devamı.
2 ÇN: Bu makalenin (1912'deki) yayınını takiben, 1925 yılında Rauschenberger; Mainländer’in ordudaki yıllarını ve temel felsefi eserinin yazım sürecini konu alan otobiyografinin ikinci kısmını, “Schriftenreihe der Preußischen Jahrbücher”in 18. sayısında yayımladı. Bu metin, eserlerinin Olms baskısının dördüncü cildinde (s. 311–435; PDF edisyonunda s. 1158–1233) yeniden yayımlanmıştır. Ancak Mainländer’in otobiyografisinin ilk kısmı zamanın içinde kaybolup gitmiştir (bkz. Schriften, cilt 4, s. 469); yine de en mühim pasajlar, bir önceki dipnotta atıfta bulunulan ve burada çevirisi sunulan Fritz Sommerlad’ın Mainländer biyografisinde hayatta kalmayı başarmıştır.
3 ÇN: Kurtuluş Felsefesi’nin ikinci cildindeki altıncı denemenin sonundan (Almanca baskıda s. 242).
4 ÇN: “Bizler, isimleri Tanrı katında malum olanlar, yeminimizi yerine getirdik.” (Çeviri, Ferdinand Gregovorius’un Napoli ve Sicilya’dan on dokuzuncu yüzyıl eskizlerini içeren “Siciliana” adlı eserinden iktibas edilmiştir; Gustavus W. Hamilton çevirisi, s. 97.)
5 Burada yayımlanan mektuplar, kardeşinin ölümünden on beş yıl sonra, 1891'de tıpkı onun gibi intihar eden kız kardeşi Minna tarafından kopyalanmıştır; yayıncı bu metinleri Frankfurtlu editör Bay Hörth’e borçludur.
6 ÇN: Bu cümlenin manasından tam manasıyla emin değilim; zira burada bazı bağlamsal boşlukların olması muhtemeldir.
7 ÇN: Bkz. Goethe’nin Eckermann ile 11 Mart 1828 tarihli mülakatı.
8 ÇN: Muhtemelen bu ifade, Minna’nın edebi emellerine atıfta bulunmaktadır (bkz. Schriften, cilt 4, s. 326).
9 ÇN: Albano ve Linda, Jean Paul’un Titan adlı eserindeki karakterlerdir.
10 ÇN: Offenbach’ta bir sokak.
11 ÇN: Yani yazarın “Kase Tarikatı”. Bu yapının temel gayelerinden biri, herkes için bilimsel eğitim aracılığıyla sosyal meseleyi halletmektir. Ayrıntılar için bkz. Sommerlad biyografisi s. 95 (çevirinin 13. sayfası) ve özellikle Kurtuluşun Felsefesi’nin ikinci cildindeki onuncu deneme: “Das regulative Princip des Socialismus” (Sosyalizmin Düzenleyici İlkesi)
11 ÇN: Yani yazarın “Kase Tarikatı”. Bu yapının temel gayelerinden biri, herkes için bilimsel eğitim aracılığıyla sosyal meseleyi halletmektir. Ayrıntılar için bkz. Sommerlad biyografisi s. 95 (çevirinin 13. sayfası) ve özellikle Kurtuluşun Felsefesi’nin ikinci cildindeki onuncu deneme: “Das regulative Princip des Socialismus” (Sosyalizmin Düzenleyici İlkesi)
12 ÇN: Goethe’nin Egmont adlı eserinin II. Perde, II. Sahnesi’nden; Anna Swanwick çevirisi. Mainländer pasaj üzerinde hafif bir değişiklik yapmıştır.
13 ÇN: Kurtuluş Felsefesi’nin ikinci cildi için (8. denemenin V. bölümü; Almanca baskısının 336. sayfası)
14 ÇN: Die Ritter vom Geiste’nin 9. kitabının 5. bölümünde.
15 ÇN: Yaşayacak sadece iki günümüz var; bu süreyi aşağılık alçaklara yaltaklanarak (veya Mainländer’in değişikliğiyle; "hazin bir endişeyle") harcamaya değmez. Voltaire’in
16 Temmuz 1760 tarihli Claude Adrien Helvétius’a mektubundan. T. Bailey Saunders tarafından, bu ifadenin de alıntılandığı Schopenhauer’ın Hayat Bilgeliği Üzerine Aforizmalar çevirisinden aktarılmıştır. 16 ÇN: 31. Jübile, 122. Döngü; Charles T. Brooks çevirisi.
17 ÇN: Kalplerin ahengi.
18 ÇN: Ayak takımı.
19 ÇN: Tenlerin ahengi.
20 ÇN: Ayak takımı ini.
21 ÇN: Hartmann eleştirisini içeren ikinci ciltten. Bir sonraki paragrafta geçen tamamlanmış eserin ilk nüshaları ifadesi birinci cilde atıfta bulunmaktadır.
22 ÇN: Burada çevrilmiş olan 'Özdeyişler ve Düşünceler'inden (No. 88).

u/fondukcu — 10 days ago

Ravachol’a Ait Bir El Yazması (1892)

Ravachol’a Ait Bir El Yazması (1892)

Ölüm cezasına çarptırılmasından bu yana Ravachol hapishanede pek çok yazıkaleme almıştır. İşte büyük zorluklar çekerek elde edebildiğimiz bir el yazısı metin; bu ilginç belgenin çoğaltılmasını Lyon’daki Sédard yayınevine emanet ettik. Metin iki sayfaya yayılmış olup Ravachol bu satırlarda kendi teorilerini açıklamaktadır.  

Toplumun küllerinden yeniden doğması ancak örgütlenme biçiminin baştan aşağı değişmesiyle mümkündür. Gelir vergisi ve emeklilik maaşı gibi en cafcaflı siyasi reformlar büyük insan yığınlarının kulağına hoş gelir; ama şunu anlamıyorlar ki bu reformlar hayata geçirilseydi mülk sahibi emeklilik fonunun yükünü kiracıların sırtına yıkardı. Hükümet yeni vergiler koymak zorunda kalır; bizler de bu vergilerin ihtiyaçlarımızı karşılamaya yetmediğinden yakınırken, ömürleri çalmaktan başka bir halta yaramayan yoksunluklar yüzünden daha o maaşı bile alamadan geberip gideriz. Kimi insanlar kaliteli şaraplara ağır bir vergi koyarsak sofralık şarabın fiyatının düşeceğine inanır; fakat yanılıyorlar, çünkü kaliteli şarap içen kişi işçi değildir. Hiçbir şey üretmeyenlerin vergi ödemesi mümkün olamayacağına göre, hangi biçimde sunulursa sunulsun vergiyi her zaman çalışan sınıf öder.  

İşgününün sekiz saate indirilmesi ise aslında bir ücret artışıdır. Düşünen insanlar için sekiz saatlik emek fazlasıyla yeterli olurdu; fakat bunu elde etmek için ne büyük çabalar harcanıyor! Peki başarsak bile ne kazanacağız; yalnızca geçici olarak şişirilmiş bir işçi kalabalığıyla yer değiştirmiş olacağız. Biraz daha dinlenme ve düşünme vakti kalacaktır ki bu her zaman iyidir; ancak araçların gelişip yetkinleşmesiyle birlikte işsizlerin sayısı kısa sürede yeniden eski devasa boyutuna dönecektir. Öyleyse aynı sonucu almak için her ay yeni taleplerde bulunmak, hayali bir ücret artışının peşinden koşmaktır; zira patronlar ücretleri artırmayı kabul ederse ürünlerinin fiyatını da yükseltir, böylece daha fazla kazanırken her şeyi çok daha pahalıya satın alırız. Dolayısıyla bizi bolluğun ve bizzat kendi emeğimizle ürettiğimiz fazla ürünlerin ortasında yine açlıktan ölmeye mahkum eden bu reformdan kazanılacak hiçbir şey yoktur.  

Dünyanın altüst olmadığını kim söyleyebilir? Her türlü şeyden yoksunuz oysa bu düzensizliğe son verecek kadar fazlası var etrafımızda. Biz dünyanın tüm varlıklarını ortak kullanıma açan anarşik bir örgütlenme kurmak istiyoruz. Artık mülk sahibi olmayacak, patron olmayacak. Para olmayacak. Çocuklar, maluller ve yaşlılar dışında herkes çalışacak. İnsanı öldürmek amacıyla yapılan kale, zırh, top, tüfek bunların hiçbirini üretmeye gerek kalmayacak

İpeği tahrif etmeye gerek kalmayacak. Boyama işlemlerine girdiğinde yanan, zehre dönüşen, artık ipek olmayan o sahte malı üretmeye gerek kalmayacak. İpeği saf haliyle, ona zarar vermeden boyamak mümkündür ama bu ancak insanlar insanlar üzerinde spekülasyon yapmayı bıraktığında olacaktır. O zaman elime teslim edilmiş şeyleri tahrif etmem; çünkü bunun bana getirisi olmayacak, para olmayacak, ihtiyacım olan her şey zaten elimde olacak. Ayakkabıya mı ihtiyacım var? İsteyip alırım.

Bugünkü gibi yapay talep yaratmak için basılıp dağıtılan reklamlara gerek kalmayacak. Gereksiz hiçbir şey üretilmeyecek. Herkes kaliteli, birinci sınıf şeyler yapmakla ilgilenecek. Çilingire gerek kalmayacak. Hırsızdan korkmaya gerek kalmayacak hiç kimse hiçbir şeyden kâr edemeyecek. Kasaya gerek kalmayacak, kilide gerek kalmayacak, para kesesine gerek kalmayacak. Köy bekçisine gerek kalmayacak, jandarmaya gerek kalmayacak, çavuşa gerek kalmayacak, muhbire gerek kalmayacak, gardiyanlara gerek kalmayacak, avukata gerek kalmayacak, jüriye gerek kalmayacak, kaymakama gerek kalmayacak, milletvekiline gerek kalmayacak, senatöre gerek kalmayacak, başkana gerek kalmayacak. Kadınlar artık geçinmek için kendilerini satmak zorunda kalmayacak. İş bürosuna gerek kalmayacak, gümrüğe gerek kalmayacak, icra memuruna gerek kalmayacak, notere gerek kalmayacak, bankere gerek kalmayacak. Askere gerek kalmayacak, topa gerek kalmayacak, tüfeğe gerek kalmayacak, kılıca gerek kalmayacak, torpido gemisine gerek kalmayacak, zırhlıya gerek kalmayacak, kaleye gerek kalmayacak. Herkes var olan şeyleri korumakla ilgileneceğinden onları çok daha iyi muhafaza edecek.

 

 

u/fondukcu — 12 days ago

Enzo Martucci'nin Komünizm Üzerine Düşünceleri

Enzo Martucci'nin Komünizm Üzerine Düşünceleri

Cömert bir sempatizanın maddi desteğiyle ilk kez 1963 yılında yayımlanan Bireyci Anarşist Enzo Martucci imzalı La Setta Rossa (Kızıl Tarikat), gelen yoğun talepler üzerine defalarca yeniden basılmıştır. 

Bu eseri besleyen damarlar; Martucci'nin henüz on altı yaşında omuzladığı ve bir daha yere bırakmadığı bireyci anarşizm propagandası, komünist ve anarşist önderlere ilişkin doğrudan tanıklıkları ve yakın gözlemleri, zindan yılları, ikiyüzlülükler, ihanetler ve yoksulluktur. 

Kitabın mihenk taşı, Martucci'nin komünizmi ve otoriteyi kökten reddidir. Metni okuyan herkes, Martucci'nin yalnızca burjuva toplumuna karşı değil, komünistlerin "sözde alternatifine" karşı da ömrünü adamış eski bir savaşçı olduğunu hemen fark eder. Martucci durumu şöyle açıklar: 

"İki tip anti-komünizm vardır: burjuva anti-komünizmi ve anarşist anti-komünizm. İlki dar görüşlü, ahmakça ve gericidir. İkincisi bambaşka bir şeydir; bu dünyanın zincirlerine ve riyakarlıklarına başkaldıran köklü bir bireyci duyarlılığı somutlaştırırken, aynı zamanda insanları kışla düzenine sokan, bürokratik-sınai-Stalinist bir toplumun kalıbına döken çok daha korkunç bir geleceğin karşısında göğüs gerer " 

"Marksizm Nedir?" başlıklı bölümde Martucci, tarihsel materyalizmi masaya yatırır. Egoizmin insanın temel muharrik gücü olduğunu ve bunun yalnızca ekonomik ihtiyaçların tatminine indirgenemeyeceğini kanıtlar. Çoğu zaman karna danışmadan işleyen bir de tinsel boyut vardır: 

"Gerçeklik, Marx'ın yazdıklarının tam tersidir. İnsanın ekonomik gereksinimleri olduğu kuşkusuzdur; ama bunun yanı sıra duygusal, idealist ve tutku dolu gereksinimleri de vardır ve nasıl ki birincisi ikinciyi kamçılıyorsa, ikincisi de dönüp ilki üzerinde tahakküm kurar." 

Martucci'ye göre komünist amaç, anarşiyle tamamen taban tabana zıttır ve aradaki bu uçurumu şu satırlarla dile getirir: 

"Aramızda karşılıklı ve derin bir nefretin körüklediği bir karşıtlık hüküm sürer. Bu mesele yalnızca fikirlerin ayrılığından değil, mizaçların uzlaşmaz zıtlığından kaynaklanır. Ruhum ıstıraplı ve huzursuzdur - romantik ve dionysosça bir mizacın esiri -. Taşan duyarlılığım, yakıp kavuran tutkularım, sınır tanımaz ebedi bir özgürlüğe duyduğum o doyumsuz arzu; beni kurulu dünyayı ardında bırakıp en azgın sarhoşluklara savrulan on dokuzuncu yüzyıl şairleri ve serserilerinin öz kardeşi kılar. Nietzsche ile birlikte, kavurucu tropikal bir güneye ya da kadim bir çivit mavisine bürünmüş Yunanistan'a yelken açabilirim hayallerimde*; Stirner ile birlikte, bir Bakkant'ın taşkınlığıyla özgür ve başıbozuk bir anarşinin kol gezdiği  kaotik geleceğe yönelebilirim; göğsüm açık, başım dik, saçlarım rüzgarda; Baudelaire ile birlikte Kötülük Çiçekleri'nin o zehirli özünü ciğerlerime çekebilir, evreni biraz daha az bayağı, zamanı biraz daha az bunaltıcı kılmak uğruna cennetten cehenneme akan bir güzelliğin arzusuyla çıldırmayı göze alabilirim. Ama Gramsci ya da Togliatti ile? O 'Halk Treni'ne atlayıp Moskova'ya gitmek zorunda kalırdım. Hayır! Asla!"* 

Daha sonra şöyle devam eder: 

"Ben Nietzsche ve Stirner'in bir müridiyim; tam anlamıyla bir amoralistim ve La Rochefoucauld gibi, kötülüğün de tıpkı iyilik kadar kendine özgü kahramanları olduğuna yürekten inanırım. Doğu'yu fethedip Babil'de sefahat içinde can veren Büyük İskender'i; sanatsal bir fanteziyi tatmin etmek adına Roma'yı ateşe veren Neron'u; dünya hakimiyeti düşüyle Avrupa'yı kana bulayan Napolyon'u; Choisy-le-Roi'da 500 polise karşı tek başına dövüşerek kahramanca düşen banka soyguncusu Bonnot'yu kavrayabilirim. 

Tiranı da anlarım, isyankarı da: özgürlükte kendini var eden o egoyu. Ama köleden ve muhbirden iğrenirim: kendini hor gören, yerlerde sürünen egodan. Büyüklük doğuran kötülüğe hayranım, başarısızlıkla noktalansa bile; o Prometheussal hamleyi, dünyayla girilen  amansız güreşi alevler içinde yakan kötülüğe. Ama insanı bir böceğe indirgeyen, her yandan sömürüldüğü bu yaşam denen şeyi çırpınarak kabullenişini huzursuz teorilerle örtbas etmeye çalışan o 'nesne'den nefret ederim. Barabbas midemi bulandırmaz. Ama Yahuda tiksindirir. Ve bu, benim için ahlak meselesi değil, içgüdüsel bir duygu meselesidir." 

Martucci'ye göre insan; tek parça, mantıklı ve faydacı bir varlık değildir; bir küp, bir teorem ya da matematiksel bir formül hiç değildir. İnsan, karanlık bir derinlikten fışkıran bambaşka ve zıt tutkulara kendini bırakarak sürekli yeni biçimlerde ortaya çıkan, sorunlu ve gizemli bir muammadır. Oysa komünizm - ya da namıdiğer "bilimsel sosyalizm" - tüm insanları hayali bir eşitliğin içinde eriterek insan olanı katletmeyi ve onun kemiklerinden bir robot devşirmeyi amaçlar; o robotun başı üzerinde ise, uzaklarda kan pıhtısına dönmüş güneşler misali, Marx'ın, Lenin'in, Stalin'in ve Mao'nun nefret yüklü suratları yanar. Ne var ki akıl, tutkuları asla ehlileştiremeyecektir; ütopik hiçbir mühendislik - ister komünist ister anarşist olsun - yaşamı uzun süre kendi buyruklarına ram edemeyecektir. 

 

u/fondukcu — 13 days ago