u/fondukcu

Çalışma Yüzünden Yozlaşmak Emil Cioran 1934

Çalışma Yüzünden Yozlaşmak Emil Cioran 1934

İnsanlar genelde kendileri olarak kalabilmek için çok fazla çalışıyorlar. Çalışma: insanın zevke dönüştürdüğü bir lanet. Bir kişinin yalnızca çalışma aşkı için var gücüyle çalışması, yalnızca değersiz şeyler gerçekleştirmeye yarayan bir çabadan sevinç duyması, ancak aralıksız emek sayesinde kendisi olabileceğini düşünmesi -bunlar iğrenç, anlaşılmaz şeyler. Sürekli, aralıksız çalışma insanı alıklaştırır, bayağılaştırır, kişiliksizleştirir. Bireyin ilgi odağı öznel ortamından ruhsuz bir nesnelliğe kayar; işte o zaman insan başka şeyler uğruna kendi yazgısıyla, içsel gelişimiyle ilgilenmez olur: Aslında sürekli bir dönüşüm etkinliği olması gereken gerçek iş, onu varlığının özünden koparan bir dışarıya açılma aracına dönüşür. Çalışmanın artık bütünüyle dışsal bir etkinliği tanımlamaya başlaması anlamlıdır, çünkü insan çalışarak kendisini gerçekleştirmiyor -bir şeyler gerçekleştiriyor. Herkesin bir etkinlikle uğraşıp çoğunlukla kendisine uygun olmayan bir yaşam biçimini benimsemesi, çalışma yüzünden alıklaşma eğilimini yansıtıyor. İnsan bütün çalışma biçimlerinde dikkate değer bir yarar görüyor, ama emek çılgınlığı kendisindeki bir kötülük eğilimine tanıklık eder. Çalışmada, insan kendini unutur; öte yandan bunun sonu tatlı bir saflığa değil, aptallığa yakın bir duruma varır. Çalışma insan öznesini nesneye dönüştürmüş ve artık köklerine ihanet etme hatasını yapan bir hayvan olmuştur insan. İnsan kendisi için yaşamak yerine -bunu bencillik anlamında değil, gelişme anlamında söylüyorum- kendisini dış gerçekliğin acınası, güçsüz kölesine dönüştürmüştür. Coşku, görü, taşkınlık nerede? En yüce delilik, gerçek kötülüğün hazzı nerede? Çalışmaya tapınmada karşılaşılan olumsuz haz daha çok sefalete, yavanlığa, tiksinti verici bir bayağılığa bağlıdır. Neden insanlar emek vermeyi bırakıp, şimdiye dek boşu boşuna uğraştıkları işle hiç ilgisi olmayan yeni bir işe başlamazlar? Öznel bir sonsuzluk bilinci edinmek yeterli değil mi? Çılgın etkinliğin, aralıksız çalışmayla koşuşturmanın yok ettiği bir şey varsa, o da olsa olsa sonsuzluk duygusu olabilir, çünkü çalışma sonsuzluğun yadsınmasıdır. Kişi zamansal şeyleri kovaladıkça, gündelik emekler sarf ettikçe sonsuzluk da uzaklaşır, erişilmez olur. Bu da aşırı girişken zihinlerin perspektiflerini son derece sınırlı, düşünceleriyle eylemlerini yavan kılar. Çalışmanın karşısına edilgen seyri ya da bulanık düşleri değil de ne yazık ki gerçekleştirilemeyecek bir dönüşümü koymama karşın, kavrayışlı bir tembelliği çılgınca, amansız bir etkinliğe yeğlerim. Dünyayı uykusundan uyandırmak için, tembelliği yüceltmek gerek. Çünkü tembel, metafiziği hareketliden çok daha iyi anlar.

Uzak yerlerin, dünyaya yansıttığım büyük boşluğun çekiciliğine kapılıyorum. Bir boşluk duygusu yükseliyor içimden, kollarımla bacaklarımı, organlarımı ele gelmez ve hafif bir sıvı gibi katediyor. Nedendir bilmem, bu boşluğun aralıksız ilerleyişinde, sonsuza dek genişleyen bu issızlıkta, bir ruha etki edebilecek en çelişkili duyguların gizemli varlığını seziyorum. Hem mutluyum hem mutsuz, aynı anda hem taşkınlığı hem de çöküntüyü yaşıyorum, aklımı başımdan alan bir uyumun içinde umutsuzlukla hazza boğuluyorum. Bir yandan öyle şen, bir yandan öyle üzgünüm ki gözyaşlarım göklerin de cehennemin de yansımaları gibi… Üzüntümün sevinci için, bu yeryüzünde bir daha ölüm yaşanmasın isterdim.

u/fondukcu — 19 hours ago

Anarko-Fütürist Manifesto - Anarko-Fütüristler Topluluğu

14.03.1919

Ah-ah-ah, ha-ha, ho-ho!

Sokaklara uçun! Hâlâ diri, genç ve canavarlaşmamış olan herkes- Sokaklara! Meydandaki göbekli kahkaha havanı sevinçli ve sarhoş. Kahkaha ve aşk, melankoli ve nefretle sevişerek hayvani şehvetin güçlü, sarsıcı tutkusunda bir araya geldi. Yaşasın zıtlıkların psikolojisi! Sarhoş, yanan ruhlar entelektüel devrimin ateşli bayrağını yükseltti. Rutin canavarlarına, dar kafalılara, gut hastalarına ölüm! Sağır edici bir sesle intikamcı fırtınaların fincanlarını parçalayın! Kiliseleri ve onların müttefiği müzeleri alaşağı edin! Medeniyetin kırılgan putlarını tuz buz edin! Ey düşünce lahitlerinin yozlaşmış mimarları, ey evrensel kitap mezarlığının gözcüleri- Geri çekilin! Sizi yok etmeye geldik!

Eskiler gömülmeli, tozlu arşivler Vulkan’ın yaratıcı ve dahi meşalesiyle yakılmalı. Biz Anarko-Fütüristler; dünya çapındaki yıkımın lapa lapa küllerini, büyük tabloların kömürleşmiş tuvallerini, yağ yakan göbekli cilt cilt klasikleri geride bırakarak yürüdük! Topraklarımızı kaplayan büyük yıkımın üzerinde anarşizmin bayrağı gururla dalgalanacak. Yazmanın değeri yok, edebiyatın satışı yok! Öznel yaratıcılığa parmaklıklar ve sınırlar yok! Her şeye izin var! Her şey sınırsız!

Doğanın Çocukları; Güneş’in cömert, altın öpücüğünü ve Dünya’nın şehvetli, çıplak göbeğini neşeli bir vecd ile karşılarlar. Kara topraktan fışkıran Doğanın Çocukları; çıplak, şehvetli bedenlerinin tutkularını ateşe verirler. Hepsini tek bir üreyen, hamile kapta basıyorlar. Ciltleri; sıcak, pisboğaz, kemirgen okşayışlarla iltihaplanır. Dişleri; sıcakkanlı, sulu aşıkların etlerine nefretle batar. Faltaşı, parlak gözleri; şehvetin gebe, ateşli dansını izliyor. Her şey garip, yasal, materyal. Spazmlar - Et - Ölüm - Yaşam - Her şey. Her şey!

Aşkımızın şiiri bu! Güçlü, ölümsüz ve korkuncuz aşkımızda! Kuzey rüzgarı, Doğanın Çocuklarının kafasında esiyor. Ürkünç bir şey göründü - Melankolinin Vampiri! Lanetlenme - Dünya ölüyor! Yakalayın! Beklemeyin! Coşkun, delici çığlıklar havayı deler. Bekle! Melankoli! Acının kara derin yaraları solgunluğu örter, cennetin dehşetli suratı. Dünya, Çocuklarının güçlü ve öfkeli darbelerinin altında korkuyla titriyor! Sizi lanetli ve pis şeyler! Şişman, hassas eti yırtarlar, akan kanına ve taze yaralarına solgun, aç melankoliyi gömerler. Dünya ölüyor! Ah! Ah! Ah! Milyonlarca tehlike çanı çalıyor. Ah! Ah! Ah! Dev çanlar kükrüyor. Yıkım! Kaos! Melankoli! Dünya ölüyor!

Melankolimizin şiiri bu! Bizler yasaklanmamışlarız. Hümanistlerin ağıt dolu duygusallıkları bize göre değil. Aksine; Çelişkilerin, Nefret ve Sevginin demirden mantığıyla dövülmüş halkların muzaffer entelektüel kardeşliğini yaratacağız. Afrika’dan iki kutba, yalın dişlerimizle duygusal dostluğa karşı özgür birliğimizi koruyacağız. Her şey biziz! Bizden başka yalnızca ölüm var! İsyanın kara bayrağını yükselterek; canavarlaşmamış ve medeniyetin zehirli nefesiyle uyuşmamış tüm insanları çağırıyoruz. Herkes sokaklara! İleri! Yok Et! Öldür! Sadece ölüm geri dönüşü kabul etmez! Eskiyi söndür! Yıldırımlar, şimşekler, elementler - hepsi biziz! İleri!

Çok yaşa Enternasyonel entelektüel devrim! Anarko-Fütüristler, Anarko-Hyperboreanlar ve Neo-Nihilistler için açık bir yol!

Dünya Medeniyetine Ölüm!

u/fondukcu — 19 hours ago

Georges Bataille - Materyalizm

Çoğu materyalist, tüm tinsel varlıkları ortadan kaldırmak istemiş olsa da, sonunda bunun yerine hiyerarşik ilişkilerle özellikle idealist olarak nitelendirilebilecek bir düzen koydu. Ölü maddeyi çeşitli gerçeklerin geleneksel hiyerarşisinin zirvesine konumlandırmışlar, nitekim bunu yaparken maddenin ideal formuna -maddenin nasıl olması gerektiğine diğer tüm biçimlerden daha çok yaklaşan bir forma- duydukları bir saplantıya kapıldıklarını fark etmemişlerdir. Ölü madde, saf idea ve Tanrı aslında aynı soruya aynı şekilde cevap verirler (başka bir deyişle, pek kusursuz bir biçimde ancak sınıftaki uysal bir öğrencinin verdiği kadar yüzeysel bir yanıtla): yalnızca filozoflar tarafından sorulabilecek bir soruya, yani şeylerin özüne —daha doğrusu, şeylerin kavranabilir olmasını sağlayan ideaya— dair soruya. Klasik materyalistler aslında gerçekten de “olması gereken”i nedensellikle (yani quare’ı quamobrem ile, başka bir deyişle kaderin yerine determenizmi, geleceğin yerine geçmişi koyarak) ikame etmediler. Gerçekte dışsal bir otoriteye duydukları ihtiyaç, bütün görünüşlerin “olması gereken”ini, bilime bilinçsizce atfettikleri işlevsel rolün içine yerleştirdi. Eğer tanımladıkları şeylerin ilkesi, bilimin görünüşte sarsılmaz bir konum —adeta bir ilahi ebediyet— kurmasına imkan veren sabit bir unsur ise, bu seçim tesadüfe atfedilemez. Ölü maddenin bilimin ideasına uygunluğu, çoğu materyalistte, daha önce tanrıyla yaratıkları arasında kurulmuş dinsel ilişkinin yerini almıştır; biri, diğerinin ideası haline gelmiştir. Materyalizm, yapay biçimde yalıtılmış fiziksel olgular yerine doğrudan psikolojik ya da toplumsal olgulara dayanmadığı ölçüde, bir bunak idealizmi olarak görülecektir. Bu nedenle, maddenin bir tasavvurunu almak gerektiğinde —görüşlerinin artık hiçbir anlamı kalmamış olan çoktan ölmüş fizikçilerden değil— Freud ve benzerlerinden alınmalıdır. Psikolojik karmaşıklıklardan duyulan korkunun —ki bu yalnızca entelektüel bir zayıflığa şahitlik yapar— çekingen ruhları bu tavırda manevi değerlere karşı bir nefret ya da onlara bir geri dönüş görmeye itmesi pek de önemli değildir. Materyalizm sözcüğü kullanıldığında, artık dinsel ilişkilerin işareti altında şekillenmiş ideolojik çözümlemelerin dağınık öğelerine yaslanan bir sistemi değil, ham olguların doğrudan her türlü idealizmden arındırılmış doğrudan yorumunu belirtmenin zamanı gelmiştir.Çoğu materyalist, tüm tinsel varlıkları ortadan kaldırmak istemiş olsa da, sonunda bunun yerine hiyerarşik ilişkilerle özellikle idealist olarak nitelendirilebilecek bir düzen koydu. Ölü maddeyi çeşitli gerçeklerin geleneksel hiyerarşisinin zirvesine konumlandırmışlar, nitekim bunu yaparken maddenin ideal formuna -maddenin nasıl olması gerektiğine diğer tüm biçimlerden daha çok yaklaşan bir forma- duydukları bir saplantıya kapıldıklarını fark etmemişlerdir. Ölü madde, saf idea ve Tanrı aslında aynı soruya aynı şekilde cevap verirler (başka bir deyişle, pek kusursuz bir biçimde ancak sınıftaki uysal bir öğrencinin verdiği kadar yüzeysel bir yanıtla): yalnızca filozoflar tarafından sorulabilecek bir soruya, yani şeylerin özüne —daha doğrusu, şeylerin kavranabilir olmasını sağlayan ideaya— dair soruya. Klasik materyalistler aslında gerçekten de “olması gereken”i nedensellikle (yani quare’ı quamobrem ile, başka bir deyişle kaderin yerine determenizmi, geleceğin yerine geçmişi koyarak) ikame etmediler. Gerçekte dışsal bir otoriteye duydukları ihtiyaç, bütün görünüşlerin “olması gereken”ini, bilime bilinçsizce atfettikleri işlevsel rolün içine yerleştirdi. Eğer tanımladıkları şeylerin ilkesi, bilimin görünüşte sarsılmaz bir konum —adeta bir ilahi ebediyet— kurmasına imkan veren sabit bir unsur ise, bu seçim tesadüfe atfedilemez. Ölü maddenin bilimin ideasına uygunluğu, çoğu materyalistte, daha önce tanrıyla yaratıkları arasında kurulmuş dinsel ilişkinin yerini almıştır; biri, diğerinin ideası haline gelmiştir. Materyalizm, yapay biçimde yalıtılmış fiziksel olgular yerine doğrudan psikolojik ya da toplumsal olgulara dayanmadığı ölçüde, bir bunak idealizmi olarak görülecektir. Bu nedenle, maddenin bir tasavvurunu almak gerektiğinde —görüşlerinin artık hiçbir anlamı kalmamış olan çoktan ölmüş fizikçilerden değil— Freud ve benzerlerinden alınmalıdır. Psikolojik karmaşıklıklardan duyulan korkunun —ki bu yalnızca entelektüel bir zayıflığa şahitlik yapar— çekingen ruhları bu tavırda manevi değerlere karşı bir nefret ya da onlara bir geri dönüş görmeye itmesi pek de önemli değildir. Materyalizm sözcüğü kullanıldığında, artık dinsel ilişkilerin işareti altında şekillenmiş ideolojik çözümlemelerin dağınık öğelerine yaslanan bir sistemi değil, ham olguların doğrudan her türlü idealizmden arındırılmış doğrudan yorumunu belirtmenin zamanı gelmiştir.

u/fondukcu — 19 hours ago

Union of Egoists Digital Library / Archive/ Blog... Project

Hey everyone

I’ve been working on philosophical/literary translations for quite a long time now, and over the years I’ve accumulated a fairly large archive of material.

At some point I realized there are actually many people like this writers, translators, artists, readers all scattered across different corners of the internet. The problem is that the material we produce or care about ends up buried in random subreddits, old personal blogs, dead links, obscure forums, or isolated accounts. Every time you try to find a specific text, it turns into a scavenger hunt.

Because of that, I’ve been thinking about creating a “Union of Egoists” archive/blog/library project.

The main idea is to build a completely independent digital library where everyone can preserve their own uniqueness while still contributing to something collectively rich. We want it to become a place that gathers everything from FAQs and academic translations to underground magazines, original essays, poetry, book reviews, and even thematic illustrations and fanzine-style visual work under one roof.

Right now we already have around 20 texts/translations prepared for publication, and we’re also planning to put together a proper reading list soon. But for this project to become a genuinely valuable archive, community involvement matters a lot.

So if anyone wants to contribute in any way, we’re open to it.

One thing we especially value right now is connecting with people who want to help shape and build this archive alongside us.

That also includes people who already have experience with blogs, websites, digital archiving, publishing platforms, or similar projects and would be willing to help us navigate the process of actually creating and maintaining the site itself.

Whether your interest is in translations, essays, underground publications, visual work, philosophy, literature, archival projects, or simply preserving texts that would otherwise disappear into the internet’s void, you’re more than welcome here.

And if you’d like to support or contribute, here are a few examples of what we hope this library will eventually contain:

If you have texts or translations sitting around whether previously published somewhere or something you’d want to write or translate specifically for this platform we’d love to see them.

If you create artwork, illustrations, collages, or visuals that could shape the aesthetic identity of the site (especially fanzine-style work), that would fit perfectly.

Any ideas, criticism, or recommendations are welcome too. Suggestions like “you should add this” or “this part could work better differently” are genuinely valuable.

Once the platform is up and running, we’ll have a much clearer idea of what should stay, what should expand, and what should be changed based on feedback from people involved.

If you’d like to be part of the project, contribute your own texts/translations to a more permanent archive, or help on the technical/design side, feel free to comment below or DM me directly.

And genuinely, thanks in advance to everyone who shows interest or support.

u/fondukcu — 5 days ago

"ÖZGÜR” OLMAK İSTEYEN VAR MI? - James J. Martin

“ÖZGÜR” OLMAK İSTEYEN VAR MI?  - James J. Martin

Özgürlük ve sorumluluk hakkında, on iki bacaklı bir köpek tasavvurundan fazlasını anlamayan bir toplumu suçluyorum. Sosyalizm ve komünizmden önce yargı kürsüsüne çıkacak olan "serbest girişim" midir? 

Mevcut düzenden kâr devşirenler arasında, tam anlamıyla serbest bir piyasanın sonuçlarıyla - yani en acımasız rekabetin yol açacağı genel fiyat düşüşüyle - yüzleşmeye razı tek bir insan var mıdır? Elbette hayır. Onların istediği şey yalnızca serbest piyasa düzeninin kendi lehine işlemesidir; ayrıcalıklı konumunu tehlikeye sokabilecek her türlü özgür eylemi yasaklamak adına ise, bir kolektivist kadar büyük bir arzuyla hukukun ve polisin o fantastik üstyapısını seferber etmeye hazırdır. 

Çelikte ve diğer ağır sanayi alanlarında kim gerçekten "serbest girişim" isterdi? Dünyanın geri kalanındaki üreticilerle tam anlamıyla bir "serbest rekabeti" kim göze alırdı? Hangi bankacı, "ulusal" sistem kavramının ötesine tahammül edebilirdi? Serbest bankacılığın rekabetiyle isteyerek yüzleşebilir miydi?

  Özel çıkar gruplarının eşekler gibi anıra anıra yaygarasını kopardığı “serbest girişim”, yalnızca bir muz tezgahı açma ya da ayakkabı boyacılığı yapma hakkından ibarettir; ve bu, çevrelerini kuşatan körelmiş sistemin katı kuralları içinde faaliyet gösterebilme izninden başka bir şey değildir... Tucker’ın otomobil üretimindeki loncayı delip geçme mücadelesine tanık olun. İplik satıcılığının ötesinde bir ekonomik düzeye girebilmek için yalnızca krediye erişmenin bile başlı başına bir engel olduğu bu sistemde insan nereye başvurabilir? “Serbest girişim” savunucuları, bu kapalı çevrelere bir gedik açılmadıkça ikiyüzlüdür. 

Çiftçi her zaman katıksız serbest girişimin örneği olarak gösterilir. Peki devlet sübvansiyonlarına, ipotek yükünün devlete yıkılmasına, toprak tekelinin hukuk ve polis eliyle korunmasına - kısacası özgürlük ilkesinden bu denli ağır sapmalara - karşı nerede bir kampanya vardır? Bunların hepsi kiracılık düzenini ayakta tutan koltuk değnekleri değil midir?

Sistemdeki adaletsizliğin hukuktan beslendiğini gösteren güçlü kanıtlar olmasına rağmen, insanların ezici çoğunluğu mevcut oyunu ve onun kurallarını sorgusuzca kabullenmektedir. Çoğu insan için sorun oyunun kendisi değil, puanın nasıl hesaplandığıdır. Bu hesabı kendi lehlerine dengeleyecek olanın politikacılar olduğuna inanırlar. Böylece politikacı da “sistem” içinde, mülkiyete değil iktidara dayanan yeni bir pay edinmiştir. 

Çağımızın en büyük sığınağı “toplum”dur; bireyler olarak kendi sorumluluğumuzu yüklediğimiz sosyolojik bir hayal. “Toplum suçludur” deriz, insanların başına çöken her kötülüğün failini onda ararız; fakat biraz yakından bakıldığında, suçun gerçek insanlara ait olduğu açığa çıkar. Ruhlarımızdaki hastalık da İbranilerin çölde Yehova’ya seslenmeleri gibi devlete seslenir ve bireysel yaşamın, eylem özgürlüğünün ve onun sonucu olan sorumluluğun gerçekliğini reddeder. 

Belki bir kısmı ademi merkeziyetçiliğe yönelecektir; ancak çoğunluk, zamanı geldiğinde, güvenliğin böyle sağlanacağına dair yanılsamaları içinde, sessizce kolektivizmin sıcak battaniyesinin altına girmeyi tercih edecektir. Oysa “kurtuluş” özü itibarıyla bireysel bir meseledir; özgürlük ve sorumluluğun hâlâ anlam ifade ettiği kişiler, bu kayıtsız dünyanın içinde bile kendilerine oldukça yaşanabilir bir varoluş kurabilirler. 

 

u/fondukcu — 8 days ago

Mainländer ve Ölüm

“Kendine kıyan birinin mezarına taş savurmak ne kadar kolaydır; ne var ki, sırf ebedi istirahate uzanabilmek için yatağını hazırlayan o zavallı ruhun verdiği mücadele ne kadar da çetindi! İlkin, uzaktan ölüme ıstırap dolu bir bakış iliştirdi ve dehşet içinde gözlerini kaçırdı; ardından titreyerek ondan uzak durmaya çalıştı, etrafında geniş kavisler çizdi. Fakat bu çemberler gittikçe daraldı, daraldı ve nihayetinde  yorgun düşmüş kolları ölümün boynuna sarıldı; 

 gözlerinin içine baktığında orada huzuru buldu: Tatlı, sükunet dolu bir huzuru.”  

- Mainländer 

u/fondukcu — 9 days ago

Max Stirner ve Grisette

Max Stirner ve Grisette* 

Emma Goldman (1869–1940), kolektivist bir anarşistti; ancak bireyci anarşistleri de yakından tanıyordu. Goldman, Ahlakın Kurbanları ve Hıristiyanlığın Başarısızlığı (1913) adlı eserinde, ahlak eleştirisi kapsamında Max Stirner’i ve onun gözdesine dair kişisel görüşlerini dile getirir… 

Bu sırada, sevgilisiyle kurduğu günlük birliktelik ve temasın heyecanıyla coşan saygın genç erkek, doğasına bir çıkış yolu bulmak için para karşılığında ilişki arar. Yüz vakadan doksan dokuzunda enfekte olur; maddi olarak evlenebilecek duruma geldiğinde ise karısını ve olası çocuklarını da enfekte eder. Peki ya varlığının her zerresi yaşam ateşiyle dolu olan, bütünüyle aşk ve tutku için haykıran genç kadın ne olacaktır? Onun için hiçbir çıkış yolu yoktur. Baş ağrıları, uykusuzluk ve histeri geliştirir; içi kararır, kavgacı bir hale gelir ve kısa sürede solmuş, kurumuş, neşesiz bir varlığa dönüşür; hem kendisi hem çevresi için bir yük olur. Stirner’in, erdemle ağarmış bakire yerine grisette’i tercih etmesine şaşmamak gerekir. 

 

>* Grisette: 19. yüzyıl Paris'inde Fransız işçi sınıfından genç kadınlar için kullanılan, hafif alaycı bir tabir. 

u/fondukcu — 10 days ago
▲ 23 r/radikalperspektif+1 crossposts

Sabotajın Gerçek Anlamı: Gerald O. Desmond’un kaleminden, 1913 tarihli bir IWW klasiği

Sabotajın Gerçek Anlamı: Gerald O. Desmond’un kaleminden, 1913 tarihli bir IWW klasiği

“Sabotajın Önemi” başlıklı bu deneme, Industrial Worker gazetesinin 12 Haziran 1913 tarihli 5. cilt, 12. sayısından yeniden yayımlanmıştır. Industrial Worker, Dünya Sanayi İşçileri Birliği’nin (I.W.W.) resmi yayın organıydı. Yazar Gerald O. Desmond’ın, daha ziyade "Ragnar Redbeard" müstear ismiyle tanınan Arthur Desmond’ın kullandığı sayısız takma addan biri olduğu tahmin edilmektedir. 

Halk arasında “Wobblies” olarak bilinen I.W.W., “Güç Haktır” sloganını açıkça sahiplenen yegane radikal örgüt olarak dönemin diğer yapıları arasından sıyrılıyordu. Ahlakçı ve hukukçu safsataların çıplak kudret adına böylesine açık biçimde reddedilmesi; örgütün literatürüne, şarkılarına, konuşmalarına ve örgütlenme faaliyetlerinekadar her alanına işlemiş ve etki alanındakiler üzerinde silinmez bir iz bırakmıştı. Dönemin önde gelen Wobbly isimleri, bu fikri doğrudan şu sözlerle haykırıyordu: 

  • “Kudrettir hakkı doğuran.” - Walker C. Smith, Industrial Worker, 4 Haziran 1910 Cumartesi 
  • “Zaferleri kazanan haklılık değildir; elzem olan kudrettir. kudret, hakkı ancak mümkün kılar” - Elizabeth Gurley Flynn, The Spokesman-Review, 20 Aralık 1909 Pazartesi, s. 8 
  • “Missoula’da zafer bizim oldu, Spokane’de de kazanabiliriz. Kudret, kendi hakkını yaratır.” - Elizabeth Gurley Flynn, Industrial Worker, Cilt 1, Sayı 34, 10 Kasım 1909 
  • “Toplumun en güçlü sınıfının çıkarına ters düşen her şey 'haksızlık' sayılır. Başka bir deyişle: Kudret neyse, hak odur.” - Oscar Ameringer, “Oscar Peynirin Tamamını İstiyor”, The Miners Magazine, Cilt 13, Sayı 502, 6 Şubat 1913

 

Soyut “hak” iddialarının üzerinde yükselen bu sınıf iktidarı felsefesi, Desmond’ın bu denemede ileri sürdüğü devrimci sabotaj propagandasıyla tam bir paralellik gösteriyordu. 

SABOTAJIN ÖNEMİ (Gerald O. Desmond) 

Devrimciler arasında dahi, sabotaj propagandasının ve eyleminin  derin manasını, onun gerçek anlamını kavrayabilenlerin sayısı kaç? Onun dönüştürücü ve aydınlatıcı gücünü idrak edebilen kaç kişi var? 

Sabotaj, devrimin öncüsüdür; kölelik dininin, ahlakının ve etiğinin yerle bir edilmesidir. Sınıf mücadelesine dair berrak bir kavrayışın göstergesidir. “Ortak çıkarlar” dogmasının açıkça reddidir. İşçilerin cehennem korkusunu ve cennet inancını artık tamamen geride bıraktığını, proletaryanın savaş zırhını kuşandığının ilanıdır. 

Herhangi bir sınıf toplumunda, istisnasız her şey sınıfsal bir nitelik barındırır. Bir sınıf üretim alanında egemenliğini kurduğunda, kendi dinini, etik kodlarını ve ahlakını toplumun bütününe dayatır. Bugün egemen olan, kapitalist sınıftır. Dolayısıyla bugünün dinleri, ahlakı ve etiği; kapitalist sınıfın işçilere öğretilmesini ve dikte edilmesini buyurduğu, kendi egemenliğini ve sömürüsünü ebedileştirecek cinstendir. Karşımızdakiler; işçinin efendisine kayıtsız şartsız itaatini, uysallığını ve boyun eğmesini vazeden dini öğretilerdir. Öyle dinler ki bunlar, buradaki sefaletimizi önemsizleştirir. Öyle dinler ki öte dünyada muazzam ödüller vaat eder. Öyle dinler ki mülkiyete, yani bizim tarafımızdan onların mülkiyetine, saygı duymayı emreder. Öyle dinler ki mülkiyet düzenini, bizim emeğimizle onların çıkarına işleyen o düzeni, savunur. Bugün “ahlaklı” olmak, “etik” olarak doğru addedilmek; kendi varlığımızı hiçe saymak, karın tokluğuna köle gibi çalışmak ve üstlerimizin önünde diz çökmekten ibarettir. 

İşçi sınıfı bu pratikleri sürdürdüğü ya da bunlara herhangi bir şekilde bağlı kaldığı müddetçe, efendilerin keyfi yerinde, canı güvendedir. Bu tür sanrılar ve hurafelerle eli kolu bağlanan bir işçi sınıfı, bilinçli bir mücadele yürütemez; kendini kölelikten azat edemez. Fakat ya o köleler, bu kölelik uykusundan bir gün uyanıverirse? Ya düşünmeye başlayıp, hayatın tüm güzelliklerini tam da şu an, burada talep ederlerse  ve o "gökteki hayali ödül" masalını cehennemin dibine gömerlerse? Ya patronun kendilerinden “doğal olarak üstün” bir velinimet olduğu yalanını çöpe atıp; onun bir düşman, bir sömürücü ve bir asalak olduğunu idrak ederlerse? Dahası, kendi çıkarlarına olan her şeyi “iyi” ve “meşru”, patrona yarayan her şeyi ise “kötü” ve “gayrimeşru” sayan yeni bir etik kurup bunu fiilen hayata geçirirlerse? Egemen sınıf böyle bir iradenin karşısında ne kadar tutunabilir? Ne kadar? 

İşte böylece yeniden sabotaja; onun barındırdığı manaya ve dönüştürücü değerine dönüyoruz. Fiilen hayata geçirilen her sabotaj eylemi, kölelik ahlakının, etiğinin ve dininin açıkça yadsınmasıdır. Bu eylem; zihinsel prangalarından zaten sıyrılmış ya da sıyrılmakta olan bir bireyin, bir sınıfın eylemidir; çünkü onlar artık kendi kudretlerinin farkındadır. Kodamanların yüreği ağzındadır. Kafaları hâlâ sislerle kaplı halde devrim lakırdısı eden  Ütopistler, “salon sosyalistleri” ve "tatlı su isyancıları" ise sabotajı karalamakla ve kınama önergeleri yayımlamakla meşguldür. 

Fakat  kodamanların öfkesine, "kızıl-sarı" ittifakın kopardığı tüm  yaygaralara rağmen bu hareket diz çökmeyecek. Propagandası her geçen gün tabana yayılıyor, eylemleri daha yaygın hale geliyor ve bilinçli bir kararlılıkla çok daha kesin sonuçlar veriyor. Sabotaj kalıcıdır; başkaldıran, zihinsel prangalarından sıyrılmış bir proletarya için tarihsel evrimin bugüne dek dövdüğü en büyük aydınlatıcı güç, en amansız silahtır.

u/fondukcu — 10 days ago