
u/Expert-Ad5120

Asker eşini aldatan kadının mektubu
Avusturyalı bir asker (WWI) aldatılıyor ve bunu şöyle anlatıyor:
Sevgili, iyi josef,
sana bir hata yaptığımı söylemek için yazıyorum. artık bununla ilgili yapabileceğim hiçbir şey yok. sana söylediklerimin hepsi için beni affet. başka biri tarafından etkisi altına alındım… bana seni geri dönmeyeceğine ikna edecek şeyler söyledi. zayıf anlarımı kullandı. kadınların zayıflığını biliyorsun ve beni affetmekten daha iyi bir şey yapamazsın. her şey zaten oldu ve üç hafta boyunca yazmadığın için sana bir şey olmuş olabileceğini düşündüm. mektubunu aldığımda ve hâlâ hayatta olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım. belki çocuk ölürse her şey tekrar iyi olur. artık o adamdan hoşlanmıyorum, çünkü sen hâlâ hayattasın. burada her şey çok pahalı ve cephede olman iyi. en azından orada yemek ücretsiz. bana gönderdiğin para çok gerekli. şimdi yer kalmadığı için mektubumu bitiriyorum. içten selamlarımla, senin frieda’n.”
19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun
reddit.comİnsan neden kendi yarasını kişiliği sanıyor?
İnsan bazen yıllarca kendini tanıdığını sanıyor. “Ben soğuk biriyim” diyor mesela. “Ben kimseye güvenemem.” “Ben yalnızlığı severim.” Bunları söylerken gerçekten karakterini anlattığını düşünüyor ama biraz durup geçmişine baktığında başka bir şey görmeye başlıyor. O soğukluk durduk yere oluşmamış oluyor çünkü. İnsan doğarken duvarlarla doğmuyor. Sonradan örüyor onları.
Bir çocuğun sürekli susturulduğunu düşün. Ne zaman heyecanlansa “abartma”, ne zaman üzüntüsünü gösterse “güçlü ol”, ne zaman kendi gibi davransa “ayıp” denmiş olsun. O çocuk büyüyünce sessiz biri oluyor. Sonra yıllarca buna kişiliği diyor. Halbuki o sessizlik karakter değil, zamanında gördüğü baskının bıraktığı iz oluyor.
Sanırım insanın kendine yaptığı en büyük yalanlardan biri de bu. Yaralarını karakter sanmak.
Bazı insanlar neden sürekli herkesi güldürmeye çalışıyor? Çünkü çocukken fark edilmenin tek yolu buydu belki. Bazıları neden herkesi memnun etmeye çalışıyor? Çünkü sevgiyi koşullu öğrendiler. İnsanları mutlu ederlerse terk edilmeyeceklerini düşündüler. Bazıları neden en ufak şeyde içine kapanıyor? Çünkü bir zamanlar kendini açtığında canı çok yanmıştı.
İnsan zamanla hayatta kalmak için geliştirdiği şeyleri “ben” sanmaya başlıyor.
Uzun süre yalnız kalan biri gerçekten yalnızlığı mı seviyor mesela, yoksa artık kimseye alışıp kaybetmek istemediği için mi uzak duruyor? Sürekli güçlü duran insanlar gerçekten güçlü mü, yoksa bir daha kimsenin önünde kırılmamak için mi öyle davranıyorlar? Bence birçok insanın karakter dediği şey aslında zamanında mecbur kaldığı davranışların devamı.
Sosyal medya bunu daha da garip bir hale getirdi. Eskiden insanlar yaralarını saklardı, şimdi sergiliyor. Üzüntü bile estetik hale geldi. İnsanlar mutsuzluklarını bile kimlik gibi taşımaya başladı. Bir süre sonra insan gerçekten üzgün olduğu için mi o halde, yoksa o ruh hali artık ona ait hissettirdiği için mi orada kalıyor anlamıyorsun.
İnternette sürekli aynı tip insanlar görüyorsun zaten. “Kimseye ihtiyacım yok” diyenler, herkesten nefret edenler, duygusuz görünmeye çalışanlar… İnsan bir noktadan sonra şunu fark ediyor; birçok kişi gerçekten hissiz değil, sadece çok yorulmuş. Ama bunu kabul etmek yerine kendine yeni bir karakter yazıyor. Çünkü kırılmış olduğunu kabul etmek zor. İnsan bazen acısını taşımayı, iyileşmeye tercih ediyor. Çünkü yıllarca aynı yarayla yaşayınca onsuz kim olacağını bilmiyor.
Bu biraz uzun süre karanlıkta kalan birinin ışığa alışamaması gibi. Huzur bile yabancı geliyor bazı insanlara. Sürekli kaos yaşayan biri sakinliği sıkıcı sanıyor. Sevgi görünce şüpheleniyor. İyi davranan birine inanamıyor. Çünkü zihni hep tetikte yaşamaya alışmış. İnsan alıştığı şeye dönüşüyor bir yerden sonra, o şey kendisine zarar verse bile.
Bazen düşünüyorum da, insanların çoğu gerçekten kendi gibi yaşamıyor olabilir. Ailesinin istediği biri oluyor, ilişkilerinin şekillendirdiği biri oluyor, internetin öğrettiği biri oluyor. Ama kendisi olamıyor. Çünkü kendisi olmak riskli geliyor. Dışlanma ihtimali var, yanlış anlaşılma ihtimali var, yeterli bulunmama ihtimali var. O yüzden insanlar daha kabul edilebilir versiyonlarını yaşamayı seçiyor.
Ve bunu o kadar uzun süre yapıyorlar ki bir gün aynaya baktıklarında gerçekten neyi sevdiklerini, neye inandıklarını, nasıl biri olduklarını ayırt edemiyorlar. Hayatlarının büyük kısmını reflekslerle geçiriyorlar sanki. Sevilmek için başka biri gibi davranıyorlar, güçlü görünmek için duygularını gömüyorlar, kırılmamak için kimseyi yaklaştırmıyorlar.
Sonra biri çıkıp “kendin ol” diyor.
İnsan bazen kendi olmaktan korkuyor çünkü. Gerçek haliyle yeterli bulunmayacağını düşünüyor. Belki de bu yüzden çoğu kişi tam olarak iyileşemiyor. Çünkü iyileşmek bazı maskeleri çıkarmayı gerektiriyor. Ve bazı insanlar yıllarca taktığı maskeyi yüzü sanıyor artık.
Belki de insanın en büyük yalnızlığı burada başlıyor. Kendi olduğu haliyle hiç sevilmediğine inanmasında.
İnsanların Çoğu Kendi Kişiliğine Sahip Değil
Kendi fikri yok.
Kendi zevki yok.
Kendi bakışı yok.
Sadece bulunduğu ortamın ortalaması var.
Twitter ne diyorsa onu düşünüyor.
TikTok ne gösteriyorsa onu seviyor.
Arkadaş grubu neyle dalga geçiyorsa ona gülüyor.
Hangi görüş popülerse ona dönüşüyor.
Ve en kötüsü…
Bunun farkında bile değiller.
Bir insanın gerçekten kendine ait bir karakter geliştirmesi acı verici bir süreçtir çünkü. İnsan kendi fikrini oluştururken yalnız kalır. Dışlanır. Saçma bulunur. İnsanların çoğu bunu göze alamıyor. O yüzden hazır kimlikleri satın alıyorlar.
Metalci oluyor.
Redpillci oluyor.
SJW oluyor.
Sigma oluyor.
Aşırı milliyetçi oluyor.
Aşırı nihilist oluyor.
Ama hiçbirini gerçekten düşünerek olmuyor.
Çünkü çoğu insan fikir seçmiyor.
Kabile seçiyor.
Bir grubun içine girince düşünmeyi bırakıyorlar. Artık karakterlerine gerek kalmıyor çünkü grup onlar adına düşünüyor. Hangi şeye sinirleneceklerini, neyi savunacaklarını, kimden nefret edeceklerini hazır veriyor. İnsanların bu kadar kolay manipüle edilmesinin sebebi de bu zaten.
Eskiden insanlar mahalle baskısıyla aynılaşıyordu.
Şimdi algoritma baskısıyla aynılaşıyor.
Ve işin korkunç tarafı şu:
İnsanlar artık kişiliklerini yaşamıyor, performansını yapıyor.
Herkes bir karakter oynuyor.
“Cool yalnız adam.”
“Umursamaz kız.”
“Dark mizahçı.”
“Entel depresif.”
“Alpha male.”
“Spiritüel kadın.”
Gerçek insan sayısı çok azaldı. Çünkü gerçek insan çelişkili olur.
Kararsız olur.
Bazen saçmalar.
Bazen fikrini değiştirir.
Ama bugünün insanı sürekli bir vitrin halinde yaşadığı için kendine bile dürüst davranamıyor.
Bir süre sonra insanlar kendi düşüncelerini bile ayırt edememeye başlıyor. Gerçekten mi üzgün, yoksa üzgün görünmek mi hoşuna gidiyor bilmiyor. Gerçekten mi yalnız, yoksa yalnızlık estetiğine mi bağımlı anlamıyor. Çünkü sürekli dışarıdan nasıl göründüğünü düşünmekten içeride ne hissettiğini unutuyor. Sosyal medya bunu korkunç hızlandırdı. Artık insanlar yaşamıyor. Kendilerini izliyor.
Kahve içerken bile dışarıdan nasıl göründüğünü düşünüyor.
Şarkıyı sevdiği için değil, kimlik gibi taşıdığı için dinliyor.
Kitap okumuyor, “kitap okuyan insan” hissini satın alıyor.
Bir insanın gerçek karakterini anlamak için söylediklerine değil, yalnız kaldığında ne yaptığına bakmak lazım belki de. Çünkü çoğu kişi toplum içinde başka, tek başınayken başka biri. Hatta bazıları yalnız kaldığında ortada biri bile kalmıyor.
İnsanların çoğu kendini tanımadan ölüyor.
Gerçekten neyi sevdiğini bilmiyor.
Gerçekten ne düşündüğünü bilmiyor.
Hayatı boyunca başkalarının fikirlerini kendi sesi sanıyor.
O yüzden bu çağın en büyük problemi cehalet falan değil bence.
Kimliksizlik.
Çünkü insan kendi kişiliğini oluşturmadığında sürekli sürükleniyor. Bazen siyasete, bazen ilişkilere, bazen ideolojilere, bazen trendlere. Ama hiçbir yere ait hissedemiyor. İçindeki boşluk kapanmıyor çünkü o boşluğu dolduracak şey yeni bir akım değil, gerçek bir benlik.
Ve belki de bu yüzden herkes bu kadar yorgun artık.
Çünkü bütün gün kendisi olmaya değil, bir şeye benzemeye çalışıyor.
İnsanların çoğu neden kendi kişiliğini oluşturamıyor biliyor musun?
Çünkü gerçek bir karakter inşa etmek yalnızlık ister.
Sessizlik ister.
Kendinle yüzleşmek ister.
İnsanların büyük kısmı bundan kaçıyor.
Çünkü kendi kafasının içinde tek başına kalan insan şunu fark ediyor:
Aslında düşündüğü çoğu şey ona ait değil.
Babasından kalmış.
İnternetten kalmış.
Arkadaş grubundan bulaşmış.
Trendlerden sızmış.
Ve bu fark ediş insanın egosunu paramparça ediyor.
O yüzden insanlar sürekli gürültünün içinde yaşıyor.
Kulaklık.
Reels.
Story.
Podcast.
Tweet.
Bildirim.
Video.
Müzik.
Yorumlar.
Sürekli bir ses.
Çünkü sessizlikte insan kendine yakalanıyor.
Birçok insanın “ben buyum” dediği şey aslında savunma mekanizması. Mesela bazı insanlar aşırı komik çünkü yalnız kalınca çökeceklerini biliyorlar. Bazıları aşırı sert çünkü kırılmaktan korkuyor. Bazıları sürekli “umursamaz” takılıyor çünkü gerçekten hissederse dağılacak. Karakter sandıkları şey çoğu zaman travmanın dekorasyonu.
İnsanlar artık kişilik geliştirmiyor.
Paket kimlik indiriyor.
Bir bakıyorsun herkes aynı konuşuyor.
Aynı mimikler.
Aynı cümleler.
Aynı ironi.
Aynı bakış açısı.
Twitter mizahı olmayan insan kalmadı.
Herkes aynı esprinin farklı saç modeli olmuş gibi.
Ve bunun en korkunç yanı ne biliyor musun?
İnsanlar artık sahte olduklarını hissediyor ama durduramıyorlar.
Çünkü sistem sana sürekli şunu söylüyor:
Farklı olursan yalnız kalırsın.
O yüzden herkes birbirinin düşük çözünürlüklü kopyasına dönüşüyor.
Gerçek karakter risklidir çünkü.
Bazı insanlar senden nefret eder.
Bazı insanlar seni garip bulur.
Bazıları seni terk eder.
Ama çoğu insan sevilmemeyi göze alamadığı için kendisi olmaktan vazgeçiyor.
Sonra 30 yaşına geliyorlar.
Bir gün odada tek başına otururken içlerinden şu cümle geçiyor:
“Ben aslında kimim lan?”
İşte insanın içine en sert oturan soru bu.
Çünkü cevap gelmiyor.
Adam yıllarca başkalarının sevdiği kişiyi oynadığı için gerçek benliği gelişmemiş bile. Hep role yatırım yapmış. “Cool çocuk”, “fedakâr kız”, “zeki asosyal”, “sert erkek”, “iyi çocuk”… Ama maskeyi çıkarınca altında biri kalmamış.
Ve toplum bunu ödüllendiriyor.
Kimse sana gerçekten kim olduğunu sormuyor.
Ne kadar satılabilir olduğunu soruyor.
Kaç takipçin var?
Ne kadar komiksin?
Ne kadar dikkat çekiyorsun?
Ne kadar arzulanıyorsun?
Ne kadar kullanışlısın?
İnsan ruhu bile artık pazarlama materyaline döndü.
O yüzden insanlar gece uyuyamıyor.
Çünkü içten içe hissediyorlar:
Yaşadıkları hayatın büyük kısmı performans.
Gerçekten güçlü insan kim biliyor musun?
Telefon kapalıyken de aynı kalan.
Kimse izlemiyorken de aynı kalan.
Ortam değişince karakter değiştirmeyen.
Yalnızken çökmeyen insan.
Ama bu çok zor.
Çünkü insanın kendi kişiliğini oluşturması demek bazı şeyleri öldürmesi demek:
Onay bağımlılığını.
Herkes tarafından sevilme isteğini.
Sürü psikolojisini.
Sahte kimlikleri.
Ve çoğu insan bunu yapamıyor.
O yüzden bu çağın insanı özgür falan değil.
Sadece algoritmanın şekil verdiği bir karakter taslağı.
Birileri ne izleyeceğine karar veriyor.
Ne düşüneceğine karar veriyor.
Neye öfkeleneceğine karar veriyor.
Neyi çekici bulacağına karar veriyor.
Sonra insanlar çıkıp “kendim oldum” sanıyor.
Hayır.
Sana satılan kişiliği giydin sadece.
Gerçek benlik çok daha sessiz bir yerde oluşuyor çünkü.
Kalabalığın içinde değil.
İnsanın kendiyle kavga ettiği yerde oluşuyor.
İnsanların Çoğu Kendi Kişiliğine Sahip Değil
Kendi fikri yok.
Kendi zevki yok.
Kendi bakışı yok.
Sadece bulunduğu ortamın ortalaması var.
Twitter ne diyorsa onu düşünüyor.
TikTok ne gösteriyorsa onu seviyor.
Arkadaş grubu neyle dalga geçiyorsa ona gülüyor.
Hangi görüş popülerse ona dönüşüyor.
Ve en kötüsü…
Bunun farkında bile değiller.
Bir insanın gerçekten kendine ait bir karakter geliştirmesi acı verici bir süreçtir çünkü. İnsan kendi fikrini oluştururken yalnız kalır. Dışlanır. Saçma bulunur. İnsanların çoğu bunu göze alamıyor. O yüzden hazır kimlikleri satın alıyorlar.
Metalci oluyor.
Redpillci oluyor.
SJW oluyor.
Sigma oluyor.
Aşırı milliyetçi oluyor.
Aşırı nihilist oluyor.
Ama hiçbirini gerçekten düşünerek olmuyor.
Çünkü çoğu insan fikir seçmiyor.
Kabile seçiyor.
Bir grubun içine girince düşünmeyi bırakıyorlar. Artık karakterlerine gerek kalmıyor çünkü grup onlar adına düşünüyor. Hangi şeye sinirleneceklerini, neyi savunacaklarını, kimden nefret edeceklerini hazır veriyor. İnsanların bu kadar kolay manipüle edilmesinin sebebi de bu zaten.
Eskiden insanlar mahalle baskısıyla aynılaşıyordu.
Şimdi algoritma baskısıyla aynılaşıyor.
Ve işin korkunç tarafı şu:
İnsanlar artık kişiliklerini yaşamıyor, performansını yapıyor.
Herkes bir karakter oynuyor.
“Cool yalnız adam.”
“Umursamaz kız.”
“Dark mizahçı.”
“Entel depresif.”
“Alpha male.”
“Spiritüel kadın.”
Gerçek insan sayısı çok azaldı. Çünkü gerçek insan çelişkili olur.
Kararsız olur.
Bazen saçmalar.
Bazen fikrini değiştirir.
Ama bugünün insanı sürekli bir vitrin halinde yaşadığı için kendine bile dürüst davranamıyor.
Bir süre sonra insanlar kendi düşüncelerini bile ayırt edememeye başlıyor. Gerçekten mi üzgün, yoksa üzgün görünmek mi hoşuna gidiyor bilmiyor. Gerçekten mi yalnız, yoksa yalnızlık estetiğine mi bağımlı anlamıyor. Çünkü sürekli dışarıdan nasıl göründüğünü düşünmekten içeride ne hissettiğini unutuyor. Sosyal medya bunu korkunç hızlandırdı. Artık insanlar yaşamıyor. Kendilerini izliyor.
Kahve içerken bile dışarıdan nasıl göründüğünü düşünüyor.
Şarkıyı sevdiği için değil, kimlik gibi taşıdığı için dinliyor.
Kitap okumuyor, “kitap okuyan insan” hissini satın alıyor.
Bir insanın gerçek karakterini anlamak için söylediklerine değil, yalnız kaldığında ne yaptığına bakmak lazım belki de. Çünkü çoğu kişi toplum içinde başka, tek başınayken başka biri. Hatta bazıları yalnız kaldığında ortada biri bile kalmıyor.
İnsanların çoğu kendini tanımadan ölüyor.
Gerçekten neyi sevdiğini bilmiyor.
Gerçekten ne düşündüğünü bilmiyor.
Hayatı boyunca başkalarının fikirlerini kendi sesi sanıyor.
O yüzden bu çağın en büyük problemi cehalet falan değil bence.
Kimliksizlik.
Çünkü insan kendi kişiliğini oluşturmadığında sürekli sürükleniyor. Bazen siyasete, bazen ilişkilere, bazen ideolojilere, bazen trendlere. Ama hiçbir yere ait hissedemiyor. İçindeki boşluk kapanmıyor çünkü o boşluğu dolduracak şey yeni bir akım değil, gerçek bir benlik.
Ve belki de bu yüzden herkes bu kadar yorgun artık.
Çünkü bütün gün kendisi olmaya değil, bir şeye benzemeye çalışıyor.
İnsanların çoğu neden kendi kişiliğini oluşturamıyor biliyor musun?
Çünkü gerçek bir karakter inşa etmek yalnızlık ister.
Sessizlik ister.
Kendinle yüzleşmek ister.
İnsanların büyük kısmı bundan kaçıyor.
Çünkü kendi kafasının içinde tek başına kalan insan şunu fark ediyor:
Aslında düşündüğü çoğu şey ona ait değil.
Babasından kalmış.
İnternetten kalmış.
Arkadaş grubundan bulaşmış.
Trendlerden sızmış.
Ve bu fark ediş insanın egosunu paramparça ediyor.
O yüzden insanlar sürekli gürültünün içinde yaşıyor.
Kulaklık.
Reels.
Story.
Podcast.
Tweet.
Bildirim.
Video.
Müzik.
Yorumlar.
Sürekli bir ses.
Çünkü sessizlikte insan kendine yakalanıyor.
Birçok insanın “ben buyum” dediği şey aslında savunma mekanizması. Mesela bazı insanlar aşırı komik çünkü yalnız kalınca çökeceklerini biliyorlar. Bazıları aşırı sert çünkü kırılmaktan korkuyor. Bazıları sürekli “umursamaz” takılıyor çünkü gerçekten hissederse dağılacak. Karakter sandıkları şey çoğu zaman travmanın dekorasyonu.
İnsanlar artık kişilik geliştirmiyor.
Paket kimlik indiriyor.
Bir bakıyorsun herkes aynı konuşuyor.
Aynı mimikler.
Aynı cümleler.
Aynı ironi.
Aynı bakış açısı.
Twitter mizahı olmayan insan kalmadı.
Herkes aynı esprinin farklı saç modeli olmuş gibi.
Ve bunun en korkunç yanı ne biliyor musun?
İnsanlar artık sahte olduklarını hissediyor ama durduramıyorlar.
Çünkü sistem sana sürekli şunu söylüyor:
Farklı olursan yalnız kalırsın.
O yüzden herkes birbirinin düşük çözünürlüklü kopyasına dönüşüyor.
Gerçek karakter risklidir çünkü.
Bazı insanlar senden nefret eder.
Bazı insanlar seni garip bulur.
Bazıları seni terk eder.
Ama çoğu insan sevilmemeyi göze alamadığı için kendisi olmaktan vazgeçiyor.
Sonra 30 yaşına geliyorlar.
Bir gün odada tek başına otururken içlerinden şu cümle geçiyor:
“Ben aslında kimim lan?”
İşte insanın içine en sert oturan soru bu.
Çünkü cevap gelmiyor.
Adam yıllarca başkalarının sevdiği kişiyi oynadığı için gerçek benliği gelişmemiş bile. Hep role yatırım yapmış. “Cool çocuk”, “fedakâr kız”, “zeki asosyal”, “sert erkek”, “iyi çocuk”… Ama maskeyi çıkarınca altında biri kalmamış.
Ve toplum bunu ödüllendiriyor.
Kimse sana gerçekten kim olduğunu sormuyor.
Ne kadar satılabilir olduğunu soruyor.
Kaç takipçin var?
Ne kadar komiksin?
Ne kadar dikkat çekiyorsun?
Ne kadar arzulanıyorsun?
Ne kadar kullanışlısın?
İnsan ruhu bile artık pazarlama materyaline döndü.
O yüzden insanlar gece uyuyamıyor.
Çünkü içten içe hissediyorlar:
Yaşadıkları hayatın büyük kısmı performans.
Gerçekten güçlü insan kim biliyor musun?
Telefon kapalıyken de aynı kalan.
Kimse izlemiyorken de aynı kalan.
Ortam değişince karakter değiştirmeyen.
Yalnızken çökmeyen insan.
Ama bu çok zor.
Çünkü insanın kendi kişiliğini oluşturması demek bazı şeyleri öldürmesi demek:
Onay bağımlılığını.
Herkes tarafından sevilme isteğini.
Sürü psikolojisini.
Sahte kimlikleri.
Ve çoğu insan bunu yapamıyor.
O yüzden bu çağın insanı özgür falan değil.
Sadece algoritmanın şekil verdiği bir karakter taslağı.
Birileri ne izleyeceğine karar veriyor.
Ne düşüneceğine karar veriyor.
Neye öfkeleneceğine karar veriyor.
Neyi çekici bulacağına karar veriyor.
Sonra insanlar çıkıp “kendim oldum” sanıyor.
Hayır.
Sana satılan kişiliği giydin sadece.
Gerçek benlik çok daha sessiz bir yerde oluşuyor çünkü.
Kalabalığın içinde değil.
İnsanın kendiyle kavga ettiği yerde oluşuyor.
İyi Erkek Sendromu
Kendini ödül gibi gören, ilişkilerde sürekli taktik uygulayan her kadınlarla ilgili paylaşıma "İncel" yazan tayfa yazıyı okumasada olur.
“Ben farklıyım.”
Türkiye’de milyonlarca erkeğin kendi mezar taşına yazdıracağı cümle bu olabilir. Çünkü bu ülkede erkekler hiçbir zaman gerçekten iyi insan olmaya çalışmadı. Sadece ödül bekleyen uslu köpekler olmaya çalıştı.
Nice guy syndrome denilen olay tam olarak budur işte. Adam kendini ahlaklı biri sanıyor ama aslında yaptığı her iyiliğin arkasında görünmez bir fatura var. Kahve ısmarlıyor, mesaj dinliyor, dert çözüyor, gece 3’te psikolojik danışman oluyor, sonra kız başka birine gidince içinden çıkan yaratık konuşmaya başlıyor:
“Ben sana bu kadar iyi davrandım.”
İşte bütün rezillik bu cümlenin içinde gizli.
Çünkü gerçekten iyi biri olan insan, yaptığı şeyi yatırım gibi görmez. İyilik yapıp karşılığında aşk beklemek, marketten puan biriktirip sevgili kazanmaya çalışmaktır. İnsan ilişkisini ticarete çevirmektir. “iyi davrandım ama seçilmedim” öfkesi.
Asıl trajikomik olan ne biliyor musun?
Bu adamların çoğu kendine “fazla iyi” diyor ama aslında aşırı manipülatif insanlar. Çünkü açık açık istemeye cesaretleri yok. Dürüst değiller. Bir kıza gidip:
“Ben senden hoşlanıyorum.”
diyemiyor.
Onun yerine yıllarca arkadaş rolü oynuyor. Duygularını gizliyor. İçten içe beklenti biriktiriyor. Sonra kız bir başkasıyla sevgili olunca sanki dolandırılmış müşteri gibi davranıyor.
Kanka sen aşk yaşamadın ki.
Sen gizli sözleşme yaptın kafanda.
Kadınların “piç” sevdiği yalanı da burada başlıyor zaten. Hayır dostum. Kadınlar piç sevmiyor. Kadınlar omurgası olan insan seviyor. Kendini saklamayan, rol yapmayan, hayatının merkezine kadın koymayan insan seviyor. “Sen efendi değil pic olsan yine olmazdı.”
Çünkü mesele “iyi çocuk” olmak değil.
Mesele çekici biri olmak.
Ve çekicilik dediğin şey; para, kas, tip falan başlamadan önce karakter meselesidir. Kendine saygı duymayan adamı kimse çekici bulmaz. Nice guy ise tam olarak kendine saygısı olmayan adamdır.
Sürekli onay bekler.
Sürekli seçilmeyi bekler.
Sürekli “değerli olduğunu” kanıtlamaya çalışır.
Böyle biriyle ilişki yaşamak neden yorucu biliyor musun?
Çünkü her iyiliğinin altında sessiz bir pazarlık vardır.
Bir gün patlar o adam.
Ve o an gerçek yüzü çıkar.
Bir kadın nice guy’ın gerçek yüzünü gördüğünde yaşadığı hayal kırıklığı korkunç olur. ()
Çünkü başta melek gibi görünür.
Sonra reddedilince ağzından irin akar.
“Ben senin için şunu yaptım.”
“Senin gibiler zaten kötü erkek seviyor.”
“İyilik yaramıyor.”
“Bana bunu nasıl yaparsın?”
Bak dikkat et…
Bu cümlelerin hepsinde gizli bir sahiplik hissi var.
Sanki kadın bir ödül.
Sanki doğru tuşlara basınca seks çıkması gerekiyor.
İnsan ilişkisini vending machine sanıyorlar.
Nezaket at → sevgili kazan.
Hayat böyle işlemiyor.
İşin daha karanlık tarafı şu:
Bu sendrom sadece kadınlarla ilgili değil aslında. Türkiye’de erkek çocukları küçük yaşta kişiliksiz yetiştiriliyor. “Sorun çıkarma”, “uslu ol”, “aman ayıp”, “erkek dediğin fedakâr olur” diye diye adamın karakterini buduyorlar. Sonra ortaya pasif agresif, özgüvensiz, bastırılmış insanlar çıkıyor. Dışarıdan sakin görünüyorlar ama içlerinde yılların kini var. Nice guy dediğin şey çoğu zaman bastırılmış öfkenin cilalanmış hali zaten.
Ve sosyal medya bunu daha beter hale getirdi.
Redpill tayfa çıktı.
Yok sigma male.
Yok alpha.
Yok kadınlar şöyle yaratık.
Yok hipergami.
Ulan mesele kadın değil ki zaten.
Sen kendin yoksun ortada.
Hayatı olmayan adam ilişkiyi hayatının merkezi yapıyor.
Bir kadın onu reddedince de tüm evren çökmüş gibi davranıyor.
Çünkü başka hiçbir şeyi yok.
Hobisi yok.
Tutkusu yok.
Karakteri yok.
Kendiyle baş başa kalınca bomboş hissediyor.
O yüzden aşkı değil, kurtarıcı arıyor.
En acıklı tarafı ne biliyor musun?
Bazıları gerçekten kötü insanlar değil.
Sadece yıllarca yanlış şeylere inanmış insanlar.
Filmlerden öğrenmişler aşkı.
“Sabırlı olursan kız sonunda seni seçer.”
Yok öyle bir dünya.
Kimse seni emeğinin karşılığı olduğu için sevmez.
İnsanlar yanında kendilerini nasıl hissettiklerine göre sever.
Aşk matematik değil.
Ve bu gerçeği kabul edemeyen adam, sonunda internette “kadınlar neden piç seviyor” diye ağlayan kırgın bir karikatüre dönüşüyor.
Gerçekten olgun erkek şunu bilir:
Bir kadın seni istemiyorsa bu dünyanın sonu değildir.
Kendini aşağılayarak sevgi kazanamazsın.
Ve en önemlisi…
İyi biri olmak zaten minimum gerekliliktir.
Madalya değil.
İyi Erkek Sendromu
Kendini ödül gibi gören, ilişkilerde sürekli taktik uygulayan her kadınlarla ilgili paylaşıma "İncel" yazan tayfa yazıyı okumasada olur.
“Ben farklıyım.”
Türkiye’de milyonlarca erkeğin kendi mezar taşına yazdıracağı cümle bu olabilir. Çünkü bu ülkede erkekler hiçbir zaman gerçekten iyi insan olmaya çalışmadı. Sadece ödül bekleyen uslu köpekler olmaya çalıştı.
Nice guy syndrome denilen olay tam olarak budur işte. Adam kendini ahlaklı biri sanıyor ama aslında yaptığı her iyiliğin arkasında görünmez bir fatura var. Kahve ısmarlıyor, mesaj dinliyor, dert çözüyor, gece 3’te psikolojik danışman oluyor, sonra kız başka birine gidince içinden çıkan yaratık konuşmaya başlıyor:
“Ben sana bu kadar iyi davrandım.”
İşte bütün rezillik bu cümlenin içinde gizli.
Çünkü gerçekten iyi biri olan insan, yaptığı şeyi yatırım gibi görmez. İyilik yapıp karşılığında aşk beklemek, marketten puan biriktirip sevgili kazanmaya çalışmaktır. İnsan ilişkisini ticarete çevirmektir. “iyi davrandım ama seçilmedim” öfkesi.
Asıl trajikomik olan ne biliyor musun?
Bu adamların çoğu kendine “fazla iyi” diyor ama aslında aşırı manipülatif insanlar. Çünkü açık açık istemeye cesaretleri yok. Dürüst değiller. Bir kıza gidip:
“Ben senden hoşlanıyorum.”
diyemiyor.
Onun yerine yıllarca arkadaş rolü oynuyor. Duygularını gizliyor. İçten içe beklenti biriktiriyor. Sonra kız bir başkasıyla sevgili olunca sanki dolandırılmış müşteri gibi davranıyor.
Kanka sen aşk yaşamadın ki.
Sen gizli sözleşme yaptın kafanda.
Kadınların “piç” sevdiği yalanı da burada başlıyor zaten. Hayır dostum. Kadınlar piç sevmiyor. Kadınlar omurgası olan insan seviyor. Kendini saklamayan, rol yapmayan, hayatının merkezine kadın koymayan insan seviyor. “Sen efendi değil pic olsan yine olmazdı.”
Çünkü mesele “iyi çocuk” olmak değil.
Mesele çekici biri olmak.
Ve çekicilik dediğin şey; para, kas, tip falan başlamadan önce karakter meselesidir. Kendine saygı duymayan adamı kimse çekici bulmaz. Nice guy ise tam olarak kendine saygısı olmayan adamdır.
Sürekli onay bekler.
Sürekli seçilmeyi bekler.
Sürekli “değerli olduğunu” kanıtlamaya çalışır.
Böyle biriyle ilişki yaşamak neden yorucu biliyor musun?
Çünkü her iyiliğinin altında sessiz bir pazarlık vardır.
Bir gün patlar o adam.
Ve o an gerçek yüzü çıkar.
Bir kadın nice guy’ın gerçek yüzünü gördüğünde yaşadığı hayal kırıklığı korkunç olur. ()
Çünkü başta melek gibi görünür.
Sonra reddedilince ağzından irin akar.
“Ben senin için şunu yaptım.”
“Senin gibiler zaten kötü erkek seviyor.”
“İyilik yaramıyor.”
“Bana bunu nasıl yaparsın?”
Bak dikkat et…
Bu cümlelerin hepsinde gizli bir sahiplik hissi var.
Sanki kadın bir ödül.
Sanki doğru tuşlara basınca seks çıkması gerekiyor.
İnsan ilişkisini vending machine sanıyorlar.
Nezaket at → sevgili kazan.
Hayat böyle işlemiyor.
İşin daha karanlık tarafı şu:
Bu sendrom sadece kadınlarla ilgili değil aslında. Türkiye’de erkek çocukları küçük yaşta kişiliksiz yetiştiriliyor. “Sorun çıkarma”, “uslu ol”, “aman ayıp”, “erkek dediğin fedakâr olur” diye diye adamın karakterini buduyorlar. Sonra ortaya pasif agresif, özgüvensiz, bastırılmış insanlar çıkıyor. Dışarıdan sakin görünüyorlar ama içlerinde yılların kini var. Nice guy dediğin şey çoğu zaman bastırılmış öfkenin cilalanmış hali zaten.
Ve sosyal medya bunu daha beter hale getirdi.
Redpill tayfa çıktı.
Yok sigma male.
Yok alpha.
Yok kadınlar şöyle yaratık.
Yok hipergami.
Ulan mesele kadın değil ki zaten.
Sen kendin yoksun ortada.
Hayatı olmayan adam ilişkiyi hayatının merkezi yapıyor.
Bir kadın onu reddedince de tüm evren çökmüş gibi davranıyor.
Çünkü başka hiçbir şeyi yok.
Hobisi yok.
Tutkusu yok.
Karakteri yok.
Kendiyle baş başa kalınca bomboş hissediyor.
O yüzden aşkı değil, kurtarıcı arıyor.
En acıklı tarafı ne biliyor musun?
Bazıları gerçekten kötü insanlar değil.
Sadece yıllarca yanlış şeylere inanmış insanlar.
Filmlerden öğrenmişler aşkı.
“Sabırlı olursan kız sonunda seni seçer.”
Yok öyle bir dünya.
Kimse seni emeğinin karşılığı olduğu için sevmez.
İnsanlar yanında kendilerini nasıl hissettiklerine göre sever.
Aşk matematik değil.
Ve bu gerçeği kabul edemeyen adam, sonunda internette “kadınlar neden piç seviyor” diye ağlayan kırgın bir karikatüre dönüşüyor.
Gerçekten olgun erkek şunu bilir:
Bir kadın seni istemiyorsa bu dünyanın sonu değildir.
Kendini aşağılayarak sevgi kazanamazsın.
Ve en önemlisi…
İyi biri olmak zaten minimum gerekliliktir.
Madalya değil.
Üniversiteden sonra iyi aile kızına evrilen/dönüşen Türk kızı
Yine güzel bir başlık ve yazı buldum tartışma konusu olsun canınız sıkılmıştır. 2014 de yazılmış.
Üniversitede ortam kızı olan, fakültesindeki hatta üniversitesindeki pek çok erkeği tanıyan, gittiği kulüplerde barlarda çalışanlarla kanka olacak kadar gece kulüplerine takılan, üniversitenin bulunduğu şehirdeki kafeye her seferinde farklı erkeklerle giden, biri en az 1 yıllık olmak üzere 3 ile 5 sevgili yapmış fakat üniversite bitip yaş geçince evlilik çağına adım attığından iyi aile kızına bürünen türk kızıdır.
bu tip kızlar iyi aile kızına bürünürken allah yazarken a'yı büyük yazacak kadar din konusunda hassaslaşır, üniversitedeki kızlar her haltı yerken kendileri düzgün kendilerinden taviz vermemiş olarak eğitimini tamamlayıp evine dönerler. bulunduğu sınıfta kampüste şehirde kızların pek çoğu erkekleri elden geçirmiş ama bu kızımız hanım hanımcık üniversitesini bitirmiştir. devrin bozulduğundan, kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmamasından şikayet edip kendisinin örnek bir aile kızı olduğunu belirtirler.
üniversite sonrası iyi aile kızı olduğunun vurgusu yapan kızların sayısı bir hayli fazladır. son yıllarda sayılarında artış görülmektedir. bu artışa rağmen, bu kızlara göre diğer kızlar tu kaka kendileri düzgün hanım hanımcıktır. ee tabi yaş artık 25'e yaklaşmış ortam günleri geride kalmış evlilik için fırsat kollanmaktadır. kendisi gibi düzgün iyi aile erkeği beyefendi bir erkek istemektedir. hatta zamanında çok beyefendi ana kuzusu diye yüz vermediği erkeklere yanaşmaya çalışmaktadır. üniversitede eğleneceği kadar eğlenmiş, artık evlenilecek çağda olduğundan tercihini eğlenilecek erkekten yana değil, evlenilecek erkekten yana kullanmaktadır.
bir yandan iyi aile çocuğu ararken bir yandan da araba ev iyi bir maaş gibi kriterleri aradığını söylemeye lüzum var mı bilmem.
üniversitede gezmek tozmak ile 'iyi aile kızı' imajı bozulmadığı gibi bunları yapmayanlar da 'iyi aile kızı' olmuyor illa. fakat üniversite her naneyi yiyip ben yapmadım miki yaptı edasıyla gezip kendisini inkar edip kendini olduğundan farklı göstermeye çalışıp yani karşısındakini kandırmasıdır asıl problem olan peşinen belirteyim.
Erkeklerin artık kadınların peşinden koşmaması
Ekşi sözlükte çok güzel bir açıklama gördüm buraya bırakıyorum belki okursunuz.
Eskiden bir kadının etrafında onunla ilgilenen az sayıda insan olurdu. şimdi ise ortalama güzellikteki bir kadının mesaj kutusu bile dünyanın her yerinden gelen iltifatlarla ve alev emojileriyle dolu. bu durum kadınlarda istemsiz bir "her an çok daha iyisi karşıma çıkabilir" illüzyonu yaratırken, erkeklerde de "bu kadar talep gören, ilgiden şımarmış birine ulaşmak için harcayacağım efora gerçekten değer mi?" sorgulamasını başlattı.
zaten modern flört dünyası da gitgide kurumsal bir iş mülakatına dönüştü. erkekten beklenenler o kadar standart ve yorucu ki; iyi ve trend bir mekan seçmesi, hesabı ödemesi, sürekli espri yapıp eğlendirmesi, aynı zamanda iyi bir kariyeri olması ama asla sıkıcı olmaması ve tüm bunları yaparken de kesinlikle muhtaç görünmemesi gerekiyor. üstelik tüm bu devasa maddi ve manevi eforun karşılığı çoğu zaman "şu an hayatıma birini alacak dönemimde değilim, sadece kendime odaklanmak istiyorum" veya "kendi içimde çözmem gereken travmalarım var" şeklindeki son derece modern ama altı boş bahanelerle ya da sessiz sedasız bir ghosting ile sonuçlanıyor. hayat mücadelesinin ve ekonomik kaygıların zaten zirvede olduğu bir düzende, hiçbir erkek artık sonu belirsiz bir hisse senedine yatırım yapmak istemiyor.
bunun üzerine bir de bazı kadınlarda oluşan "ben bir ödülüm, beni kazanmalısın" tavrı eklenince işler tamamen koptu. bu "ikna et beni" kibri yirmili yaşların başındaki tecrübesiz bir erkeğe cazip gelebilir. ancak belli bir olgunluğa erişmiş ve kendi iç huzurunu her şeyin önüne koyan bir erkek için inanılmaz itici bir durum. adam akşam işten eve geldiğinde oyun oynamanın, sevdiği bir diziyi açıp izlemenin ya da dostlarıyla iki kadeh bir şeyler içmenin verdiği o risksiz ve garanti huzuru, durduk yere birinin egosunu okşayıp "acaba bana yazar mı" stresini çekmeye tercih ediyor.
evet, erkek doğası gereği avcıdır edebiyatı çok yapılır. ama avcı da aptal değildir. ormanda bir ceylanın peşinden günlerce nefes nefese koşup, tam yakalayacakken ceylanın "ben galiba hala eski sevgilimi unutamadım" diyerek başka bir ormana zıpladığını gören avcı, bir süre sonra o eziyeti bırakır. köşesine çekilir, kendi halinde yaşamaya başlar.
günün sonunda bu durumdan kimse kârlı çıkmadı. kadınlar o eski centilmen ve romantik adamlar nerede diye sorarken, erkekler de o eski efora değecek, beklentisiz ve sadık kadınlar nerede diye soruyor. ortada koşulan bir parkur kalmadı artık. herkes kendi başlangıç çizgisinde yere oturmuş, karşı tarafın gelip onu elinden tutmasını bekliyor. ve o parkurda ne yazık ki sadece yalnızlık büyüyor.
Erkeklerin artık kadınların peşinden koşmaması
Ekşi sözlükte çok güzel bir açıklama gördüm buraya bırakıyorum belki okursunuz.
Eskiden bir kadının etrafında onunla ilgilenen az sayıda insan olurdu. şimdi ise ortalama güzellikteki bir kadının mesaj kutusu bile dünyanın her yerinden gelen iltifatlarla ve alev emojileriyle dolu. bu durum kadınlarda istemsiz bir "her an çok daha iyisi karşıma çıkabilir" illüzyonu yaratırken, erkeklerde de "bu kadar talep gören, ilgiden şımarmış birine ulaşmak için harcayacağım efora gerçekten değer mi?" sorgulamasını başlattı.
zaten modern flört dünyası da gitgide kurumsal bir iş mülakatına dönüştü. erkekten beklenenler o kadar standart ve yorucu ki; iyi ve trend bir mekan seçmesi, hesabı ödemesi, sürekli espri yapıp eğlendirmesi, aynı zamanda iyi bir kariyeri olması ama asla sıkıcı olmaması ve tüm bunları yaparken de kesinlikle muhtaç görünmemesi gerekiyor. üstelik tüm bu devasa maddi ve manevi eforun karşılığı çoğu zaman "şu an hayatıma birini alacak dönemimde değilim, sadece kendime odaklanmak istiyorum" veya "kendi içimde çözmem gereken travmalarım var" şeklindeki son derece modern ama altı boş bahanelerle ya da sessiz sedasız bir ghosting ile sonuçlanıyor. hayat mücadelesinin ve ekonomik kaygıların zaten zirvede olduğu bir düzende, hiçbir erkek artık sonu belirsiz bir hisse senedine yatırım yapmak istemiyor.
bunun üzerine bir de bazı kadınlarda oluşan "ben bir ödülüm, beni kazanmalısın" tavrı eklenince işler tamamen koptu. bu "ikna et beni" kibri yirmili yaşların başındaki tecrübesiz bir erkeğe cazip gelebilir. ancak belli bir olgunluğa erişmiş ve kendi iç huzurunu her şeyin önüne koyan bir erkek için inanılmaz itici bir durum. adam akşam işten eve geldiğinde oyun oynamanın, sevdiği bir diziyi açıp izlemenin ya da dostlarıyla iki kadeh bir şeyler içmenin verdiği o risksiz ve garanti huzuru, durduk yere birinin egosunu okşayıp "acaba bana yazar mı" stresini çekmeye tercih ediyor.
evet, erkek doğası gereği avcıdır edebiyatı çok yapılır. ama avcı da aptal değildir. ormanda bir ceylanın peşinden günlerce nefes nefese koşup, tam yakalayacakken ceylanın "ben galiba hala eski sevgilimi unutamadım" diyerek başka bir ormana zıpladığını gören avcı, bir süre sonra o eziyeti bırakır. köşesine çekilir, kendi halinde yaşamaya başlar.
günün sonunda bu durumdan kimse kârlı çıkmadı. kadınlar o eski centilmen ve romantik adamlar nerede diye sorarken, erkekler de o eski efora değecek, beklentisiz ve sadık kadınlar nerede diye soruyor. ortada koşulan bir parkur kalmadı artık. herkes kendi başlangıç çizgisinde yere oturmuş, karşı tarafın gelip onu elinden tutmasını bekliyor. ve o parkurda ne yazık ki sadece yalnızlık büyüyor.
Genelleme yapmadan çıkarım yapılamaz.
Bir durumda insanlar genelleme yapıyor diye çoğu kişi sinirleniyor olan durumu söylemek bile insanları sinirlendiriyor, göz var kulak var duyuyorsun görüyorsun onu bile yalanlama gereği duyuyorlar, insanlık tamamen kafayı yemiş durumda sizde yalnız olduğunuz için çok üzülüp kafaya takmayı bırakın. Yok şunun karakterle alakası vardır yok şunun cinsiyeti yoktur, işine gelince ağzından bok dökülürcesine etrafı boka bulamayı biliyorlar.
“Biz bu zulmetler içinden çıkarız bir gün olur;
şarka garba yıldırımlar çakarız bir gün olur.
kara bulutlar içinden parlayıp şimşek atar,
gök gürler, dolular yağar; bakarız bir gün olur.
kafkas, buhâra, kırım'dan çevrilen hisarları,
vurur millî külünk ile yıkarız bir gün olur.
türkistan'ın güneşinden alırız bir kıvılcım;
cehennem olur cihanı yakarız bir gün olur!
anadol'dan hindistan'a geçeriz temür gibi,
himalaya dağlarını çalkarız bir gün olur.
dağıstan, kırım, kazan'ı; iran, turan, kaşgar'ı,
ittihadın zinciriyle sıkarız bir gün olur.
bizi boğmak için yurda akan acı selleri,
dinimizin kuvvetiyle tıkarız bir gün olur.
türk doğarız, türk gezeriz, türk yaşarız dünyada;
devrilen moskof elinden çıkarız bir gün olur.
der zülâlî, volga, tuna, ceyhun, araslar gibi
tuğyan eder deryalara akarız bir gün olur."