
Merhum Yusuf Akçura'nın Ülkü Dergisi'nin İlk Sayısında Neşrolan "Birinci Türk Tarih Kongresi" İsimli Yazısı
Mustafa Kemal Atatürk ve Yusuf Akçura Türk Tarih ve Tetkik Cemiyeti'nin Kuruluş Töreninde.
"İki, iki buçuk asırdan beri inkıraza doğru yürüyen Osmanlı imparatorluğu, XX inci asrın başlarında artık pek zayıf bir hale gelmiş bulunuyordu. Osmanlı devletini idare edenlerin çoğu, istikbalden ümidi kesmiş gibiydiler. "İttihad Terakki'nin tecrübesi, dahilî ve haricî birçok sebeplerden dolayı muvaffak olamıyordu. Asrımız iptidalarının en büyük ve en mühim hadisesi olan Cihan Cengi başlayınca, Osmanlı saltanatını idare edenler, zaten içtinabı hemen hemen kabil olmıyan bu büyük harbe, devletin istiklâlini temin, hiç olmazsa, bir zamanlar dünyanın en büyük devletlerinden olan Garbî Türk imparatorluğunu mazisine lâyik bir suretle tetfin gayesiyle, iştirak ettiler.
Senelerce süren Umumî Harp, Osmanlı devletinin dahil olduğu gurubun mağlûbiyetiyle bitti. Osmanlı orduları, başlarında Mustafa Kemal Paşa gibi hakikî büyük kumandanlar bulundukça, aslî cevherlerini asla kaybetmemiş Türk orduları olduklarını, Çanakkalede ve şark cephesinin bazı mıntakalarında pek bariz göstermekle beraber, müttefikleri Alman, Avusturya, Macar ve Bulgar ordularının mağlûbane müsalahayı kabul etmeleri ve İstanbul hükümetini idare eden mütereddî ve hamiyetsiz padişahın (Mehmet VI. Vahdettin), ve bu padişaha lâyık atıl ve korkak paşaların gerek siyasî, gerek askerî vaziyeti hakikiyeyi iyice takidr edemek sizin, müttefiklerine peyrev olmaları, nihayet Osmanlı saltanatının istiklâl temelini kazmalayan Mondros mütarekesine imza atmasını intaç eylemişti.
Mondros mütarekesinden sonra, Osmanlı devletinin hakikî bir istiklâli kalmadıktan başka, Osmanlı memleketinin birçok kısımları, başta payitahtı İstanbul olmak üzere, düşman işgali altına geçmiş bulunuyordu. İttihadü Terakki hükümetinin belli başlı uzuvlarından bir kısmı ya memleketten kaçmış, yahut şuraya buraya sinmişti; bir kısmı da İstanbulu işgal eden düşman kuvvetleri tarafından, Osmanlı hükümetinin rızasiyle, belki de arzusiyle, Malta adasına sürülmüştü.
Vaziyetin haliyle devamı takdirinde, Mondros mütarekenamesini takip edecek sulh ahitnamesinin ne gibi şartlarla aktolunacağını kestirmek imkânsız değildi. Mütarekeye istinaden imparatorluk arazisini işgal eden düşman kuvvetleri, yani, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar, memleketin sahibi olan Türklere kımıldanmak imkânını bırakmayarak, tarihî hayatın başlangıcından beri Türk kavimleriyle meskûn bu kıtaları, istedikleri gibi bölüşecekler ve yalnız Osmanlı imparatorluğunu imha ile kalmayıp, Türk mevcudiyetini bile tehlikeye düşüreceklerdi.
Başka Türk memleketlerinin hemen hepsi, yabancıların hükmü altına geçmiş bir devirde, yegâne müstakil Türk devletinin de istiklâlden mahrum edilmesi, bütün Türklüğün atisi için ümitlerin pek zayıflanmasına sebep olacaktı.
Bu büyük tehlikeler önünde, o tehlikelerin büyüklüğünden daha büyük bir Adam meydana çıktı.. Tarihin derin sırlarını anlamıya, üç beş bin yıldan beri tarihle uğraşan insanlar henüz muvaffak olamamışlardır; bunun içindir ki devrin idrakine göre bir takım telâkki ve tefsirlere yol açılmıştır. Metafizik izahları bir tarafa bırakarak, tarihin kahramanlarını, bunların neşetlerini, bunların muvaffakıyetlerini hakkiyle anlata bilmeye muvaffak olanlar var mıdır?...
Bu Büyük Adam, büyük tehlikeye galebe çaldı. Bu galebe gözümüzün önünden geçtiği cihetle, — her türlü efsaneden münezzeh olan hakikî destanını hepimiz biliriz: Garbın muzaffer ve kuvvetli "Düveli muazzamasiyle onların piştar ve âlet olarak kullandıkları komşularımız ve bir kısım tebaamız, Mustafa Kemal'in dehası ve Türklerin metanet ve kuvveti önünde, mühim zararlara uğrayarak, mağlûp ve hâsir, belki de nadim ve mahcup, geri çekildiler. Sırf Türklerle meskûn Osmanlı ülkesi, tam müstakil bir Türk Cumhuriyeti halinde teessüs etti. Asırlardan beri, muhtelif sebeplerle zâafa uğrayan, ilim ve marifet, sanat ve ticaret, hattâ hayvancılık ve ziraat sahalarında bile rakiplerinden geriye kalan bu ülkede, asrî bir devlet, yani her hususta başka devletlerle müsabakaya girişebilecek bir devlet vücuda getirmek lâzımdır. Mustafa Kemal ve arkadaşları, büyük bir gayretle bu işi de başarmaya teşebbüs ettiler.
Türkiye Cumhuriyetinin hayat başlangıcında yaptığı büyük işler arasında mühim bir mesele cumhuriyet reisi Gazi Hazretlerinin nazarı dikkatini celp etmişti: Bu kıtalarda Türkiye Cumhuriyetinden önce hayli uzun seneler hüküm süren Osmanlı saltanatı, Türk milletinin diline ve tarihine hemen hiç ehemmiyet vermemişti. Bugün dünyada yaşıyan elli milyon kadar halkın konuştuğu Türk dili, Osmanlı devletinin resmî muharreratında, edebî sayılan yazılarında, halkın büyük bir ekseriyeti tarafından anlaşılamıyacak kadar yabancı dillerle karışmış ve bozulmuştu. Bu yazıları yazabilmek, hatta bu yazılardan mana çıkarabilmek için en azdan iki yabancı dili adam akıllı öğrenmek lâzım geliyordu. Dilin bu karışıklığı, halkın talim ve terbiyesinde çok zaman kaybetmiye ve büyük güçlüklere sebep oluyordu. Tarihe gelince, Osmanlı tarihi kendisini bütün Türk tarihinden tamamiyle ayırmıştı: Osmanlı müverrihlerine göre, Osmanlı tarihi, Eskisehirle Bursa arasında bir beylik kuran Osmanın ve nihayet babası Ertuğrulun hayatiyle başlar. Bunların mensup oldukları Türk kavminin yaptığı büyük işler hesaba alınmaz. Bazı Osmanlı müverrihleri, Gaznelilerden, Selçuklardan, Timurlulardan bahsederlerse de, bunlarla Osmanlıların bir menşeden geldiklerine, hepsinin Türk olduklarına hiç ehemmiyet vermezler; bunlarla Osmanlılar arasında bir yakınlık varsa, onun da ancak din birliğinden, müslümanlıktan ibaret olduğunu anlatırlar...
Milliyet hislerinin, milliyet fikirlerinin henüz az münkeşif bulunduğu zamanlar için, bu telâkki tarzı, bir derece mazur görülebilir; fakat Osmanlı müverrihleri, milliyet fikirlerinin inkişafı başladıktan sonra dahi, telâkki tarzlarını pek az değiştirmişlerdir...
Halbuki bir milletin ileri hamlelerinde hayat ve kudret membar ve en sağlam mesnedi, millî tarihtir. Millî tarihine kıymet vermeksizin yaşıyabilen hiçbir millet hatırlamıyoruz. Millî tarihinden gelen millî vasıflarını, dilini, medeniyetini korumada ihmal gösteren kavimler, inhilâl ve inkıraza hazırlananlardır: Maddî inhilâlden önce, böyle manevî inhilâl emareleri görünmeye başlar.
Dil ve tarih, bir milletin varlığının iki sağlam temelidir: tarihini unutan, dilini kaybeden milletler yok olmuş demektir... Osmanlı imparatorluğunun zâafında, dillerine yapılan taarruzu reddetmeyerek muslihane hulûlü kabul eylemenin mühim bir tesiri olduğunu inkâr edecek kimse bulunmaz, sanırım: Dilin bu karışıklığı ve çetinliğidir ki Türk halkının çoğunun okumak ve yazmaktan, okur yazarlarının bile birçok yazıları okuyup anlamaktan mahrum kalmasına sebep olmuştur. Osmanlı imparatorluğunun son zamanlarında Türk halkının okur yazarı yüzde onu pek geçmiyordu; acaba bu yüzde onun kaçı okuduklarını tamamiyle anlıyabiliyordu?... Harf güçlüğü de, bu dil çetrefilliğini arttıran bir sebepti. Dilin türkçeleştirilmesi, harfin de kolaylaştırılmasını ve türkçeleştirilmesini icap ediyordu.
Osmanlı imparatorluğunda Türk tarihine, yani millî tarihe karşı gösterilen ihmalin millî inkişafa yaptığı menfî tesirler, dil ve harf meselelerine ehemmiyet vermemekten hasıl olan kötü neticelri kuvvtlendirmişti. Türkün tarihi, asıl kaynağına kadar götürüleceğine, ya Fırat suyu kenarında boğulur, yahut Fırattan daha cenuba ilerliyerek, çöl ırmakları gibi, kumlar içine gömülür giderdi... Halbuki Türkün beşeriyet kadar eski bir tarihi vardı. Bunu aramaya kalkışan Türk müverrihleri, XX inci asrın başında bile çıkmamıştı! Osmanlı mekteplerinin resmî ders kitapları olarak kabul edilen umumî tarihlerde, meşrutiyetten önce, İslâm vahdeti nazarda tutularak Türk tarihine pek az yer ayrılır ve Türklerin ırkı birlikleri, asla gösterilmezdi. Meşrutiyetten sonra ise, garp medeniyeti hayranlığıma, Türk tarihi kurban edilir olmuştu...
Bu gayri tabiî tedris usullerine de nihayet Gazinin dehası karşı durdu: O Büyük Muallim, medeni ve millî terbiye ve tedriste çok mühim bir mevkii olan tarihi, ilmî bir surette, yani millî gayemize hizmet edebilecek viçhile, millet çocuklarına okutmak çarelerini araştırdı; bundan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti doğdu. Ulu Gazinin yüksek himayeleri altında kurulan bu cemiyet, orta mekteplere mahsus bir sıra tarih kitapları tertip ve neşrettiği gibi, geçen yaz dokuz gün süren (2 - 11 temmuz 1932) Türk Tarih Kongresini, Ankara'da toplayarak mekteplerimizde tarih tedrisi ve Türk tarihinin bazı meseleleri üzerine müzakere ve münakaşalar açtı.
Bu birinci Türk Tarihi Kongresine, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti azalariyle Türk Darülfünunu tarih profesörleri ve liselerle orta mekteplerin tarih muallimleri hep davetli idi. Reisicümhur Gazi Hazretlerinin huzuriyle o zaman Cumhuriyet Maarif Vekili bulunan Esat Beyefendinin riyaseti altında açılan bu kongrenin dokuz günlük müzakereleri mevzuundan, münakaşaları suretinden biraz tafsil ile bahsetmek, uzunca bir makalenin bile çerçevesine sığmaz; pek muhtasar bir hulâsada ise mevzuun kıymetini ve ehemmiyetini eksiltmek korkusu vardır. Türk tarihiyle ve umumî tarihle alâkalı kısmelere kongrenin zabıtlarını mutlaka okumak lâzımdır. (*) Bunlar okunduğu takdirde Türk Tarih Cemiyetinin davaları ve bu davaları ispat zımnında gösterdiği vesika ve deliller öğrenilmiş olur. Mevzua müteallik şark ve garp kitaplarının tetkik ve tenkitlerinden istinbat olunan ve her biri muayyen vesika ve delillere dayanan bu davaların intikadı da böyle uzun ve sabırlı mesaiye istinat edebilmelidir...
Türk Tarih Cemiyetinin kongrede vaazı ve müdafaa ettiği büyük dava, Türklerin, eski ve orta kurunlarda ancak göçebe ve müstevlî olarak yaşıyan ve yüksek medeniyet seviyesine erişemiyen ikinci derece-de insanlardan olmayıp, beşer tarihinde ilk medeniyeti kuran ve ta en eski zamanlardanberi muhtelif devirlerde medeniyet meşalesini ellerinde taşıyan insanlar olduğu davasıdır.
Bu davamızı, Türk Tarih Cemiyeti azasından muallim Afet Hanım efendi kongrede şu cümlelerle çok eyi ifade etmişti:
>
"Kafasını ve vicdanını en son terakki meşaleleriyle güneşlendirmiye karar vermiş olan bugünün Türk çocukları biliyor ve bildireceklerdir ki onlar 400 çadırlı bir âşiretten değil, on binlerce yıllık medenî yüksek bir ırktan gelen yüksek kabiliyetli bir millettir."
Filvaki bugün ilk medenî insan cemiyetini Sümerlilerin kurduğuna itiraz eden yoktu; ve Sümerlilerin insan ve lisan abidelerinden bunların Arî ve Samî namlariyle Türklerden ayırt edilen kavimlerden değil Turanî tabiriyle tamim olunmak istenilen Türklerden bulundukları, Arkeoloji, lisaniyat ve tarih âlimlerinin ekserisi tarafından kabul olunmuştur. Antropoloji denilen ilim, insanları kafalarının şekli itibariyle iki büyük sınıfa ayırır; bunlardan birisi geniş kafalılar (Brakisefal), öbürü uzun kafalılar (Dolikosefal) dır. Şimdiye kadar yerden çıkarılıp ölçülen kafalrdan ilk medeniyet müessislerinin Orta Asyadan gelme geniş kafalı insanlardan oldukları anlaşılmıştır. Geniş kafalı insanların umumiyetle Türk ırkından oldukları ise, bugün yaşamakta olan insan kütleleri üzerinde yapılan tecrübelerle sabittir. Doktor Reşit Galip Beyefendinin antropolojiye istinat eden derin tetkikatı davamızı çok kuvvetlendirmektedir.
Sümerlileri takip eden devirde Anadoluda ilk medeniyeti hâmil olan milletin, Eti (Hittit, Hattı, Hatay) lerin antrepoloji, lisan ve âsarıatika vasıtasiyle tetkikleri, Türk ırkından olduklarına birçok deliller vermiştir.
Afrikanın şimali şarkisinde ilk ve muazzam bir medeniyet tesis eden eski Mısırlıların mitolojisi ve ilah isimleri üzerinde yapılan lisan tetkatiyle menşelerinin taharriyatı, bu kavmin de aynı ırktan neşet ettiğine kuvvetle ihtimal verdirmektedir.
Giritte ve bugün Yunanistan denilen memlekette yerleşip oralarda ilk medeniyetleri tesis ve inkişaf ettiren kavimlerin de gene Orta Asyadan gelme geniş kafalı ırktan oldukları ve kullandıkları lisan ve inandıkları mitolojilerle Türk dil ve itikat efsaneleri arasında dikkate şayan benzeyişler bulunduğu nazarımıza çarpar. Tarihin bu en eski devirlerine dair araştırmalardan sonra, Orta kurun İslâm medeniyetini kuran kavimler arasında Türklerin faik rolü hiç bir ciddî müverrih ve müdekkik tarafından inkâr olunamamıştır. Türklerin, İslâm medeniyetini, şarkta Çin içerilerine, cenupta Hindistana, garpta Macaristana kadar tevsiettikleri, katî bir tarih vakıasıdır. İslâm âlemini, Çin içerilerinden Atlas denizine ve Donmuş şimal denizinin tundralarından yanan Afrika ortalarına kadar, hicretin ilk asırlardan itibaren, Türklerin idare ettikleri de şüphe götürmiyen tarihî hakikatlerdendir. Bütün bu tarihî hadiseler, Türk Tarih kongresinde tetkik edilmiş, müzakere olunmuş ve nihayet Türk âleminin son iki üç asırdaki inhitat sebepleri dahi araştırılmıştır. Bu tarihî araştırmalar bittikten sonra bir Pedagoji meselesine yani Türk tarihinin ve umumî tarihin Türkiye Cumhuriyeti mekteplerinde nasıl okutulması, hakikate ve Türk milletine faydalı olabileceği mevzuuna geçildi. Bu mevzudan bahsetmek bana havale olunmuştu. Kongreye arzettiklerimin, eski bir tabirle “hulâsatül hulâsasını, aşağıya yazıyorum.
Vazifem, tarih telifinde usulle o usulün bizde ve garpta nasıl tatbik edilmekte olduğunu arzotmek, sonra garp memleketlerinin orta ve yüksek mekteplerinde tarihin ne gibi gayeler takip edilerek ne yolda tedris olunduğunu ve yakın zamanlara kadar Türkiyede tarih tedrisinde nasıl bir usul tutulmuş olduğunu söyleyip mukayese eylemekti. Konferansımın birinci kısmında tarihçilerimizden bazılarını, tarih toplamak, tarih yazmak ve tarih okutmak hakkında telif ettikleri eserlerden bildiklerimi saydım. Bu nevi eserlerin, Osmanlı devletinde ikinci meşrutiyet ilân olununcıya kadar, pek az olduğunu esefle müşahede ve işaret ettim: ikinci meşrutiyetten sonra “Usulü tarihe,, müteallik yazılar biraz artar; fakat bunların da çoğu, müteferrik makalelerdir; ve hepisi garptan aynen iktibastır. Sonra, garp usulcülerinden istifade ederek, tarih yazmakta tutulacak usule dair bildiklerimi ve düşündüklerimi söyledim. Bu hususta arzettiklerimi, gayri vaki vakıalardan sakınmak, diye hulâsa edebilirim. Fakat bu sakınmak pek kolay değildir. Sakınmak için ne gibi usuller mevcut olduğunu da anlatmıya ve “tarihi tenkit,, denilen ameliyenin neden ibaret olduğunu izaha çalıştım. Bu münasebetle, dinleyicilerime, garbin her tarihî eserine, her fikir mahsulüne mahzı hakikattır, diye tamamen iman etmekten çekinmelerini tavsiye ettim: "Avrupalı müverrihler, haydi hepsine demiyelim, çoğu şuurlu bir surette veya tahteşşuurlarının tesiri altında, muayyen bir gayeye müteveccih nazariyelerinin ispatı maksadiyle vakıaları terkip, tarihi inşa ederler; nazariyelerine uygun olmıyan vakıaları unutmuş görünürler; yahut cok silik gösterirler; maksatlarına uygun vakıaları ise kabartırlar, şişirirler... "Müverrihlerin faraziye kurarken, gözettikleri gayeler mütenevvidir; hepsini sayabileceğime hiç de emin değilim. Birkaç misal söylemekle iktifa edeceğim: Müverrih ya muayyen bir din, bir mezhep, bir ırk, bir kavim, bir millet, bir hanedan, yahut iktisadî ve içtimaî bir meslek, siyasî bir fırka menfaatini gözeterek tarihini inşa eder. "... Avrupada tarih usullerine itina edilmiş gibi gösterilerek yeni yeni yazılan tarihlerin ekserisinde, Avrupa medeniyetinin mazi ve haldeki başka medeniyetlere mütefevvik, hristiyan dininin başka dinlerden üstün, Arî namını verdikleri itibarı bir insan fasilesinin başka insan zümrelerinden yaradılış itibariyle daha yüksek olduğunu okumaktayız. Avrupalı müverrihler, bu müddea (thèse) lerini, istikra usuliyle isparta kâfi vakıaları, opjektif bir surette toplıyarak değil, müddeaya uygun vakıaları cemedip, uygun olmıyanları ihmal etmekle isparta çalışırlar. Tarih usullerine dair bildiklerimi söyleyip bitirdikten sonra, İslâm âleminde ve Osmanlı imparatorluğunda yazılan ve basılan tarihlerden kısaca bahsettim: Osmanlı müverrihleri Tanzimat, yani garbı taklit devrine gelinciye değin umumiyetle islâm müverrihlerinin şemasına ve usullerine muvafık eserler yazmışlardır. Tanzimat devrinden itibaren garplıları, yani Avrupalıları, yavaş yavaş taklide kalkışmışlardır. Her iki devreyi birkaç misal ile tenvire çalıştım.
Nihayet mekteplerimizde okutulan veya okutulmak üzere yazılan tarih kitaplarına geldim ve bunlarda tutulan usulleri tetkik ve tenkide çalıştım. Bu nevi eserlerin birincilerinden olan Süleyman Paşa merhumun "Tarihi âlem,, inde, Türk tarihine hayli yer (1000 sayfada 144 sayfa) ayrıldığı halde, onu müteakip devrede, en çok şöhret bulan Murat Beyin tarihi umumisinde, Türk âlemine hiç ehemmiyet verilmemiş olduğunu (meselâ birinci cildinin 372 sayfasında ancak 3 sayfası Türklere tahsis edilebilmiştir.) gösterdim. Fakat Abdülhamit rejiminin bu nevi tarihler tedrisine bile müsaade etmiyecek derecede şiddetlenmesi üzerine, mekteplerden tarih tedrisi 1899 senelerine doğru büsbütün kaldırılmıştı. Ve bu memnuiyet, ta ikinci meşrutiyete kadar devam etti. "İkinci meşrutiyet ilân olununca, bu tarih orucu birdenbire bozuldu. Tarih yazanlar ve bastıranlar çoğaldı. Bu müverrihler, ekseriyetle fransızca tarih kitaplarının, hassatan Seignobos'un mütercimleridir. Zarif bir arkadaşımın dediği gibi “meşrutiyetle beraber Osmanlı mekteplerinde bir Seignobos saltanatı başladı. Gazinin irşadından önce, ders kitaplarının çoğu bu yolda fransızcadan iltikat olunmuş eserlerdi. Bu eserlerin Türk diline, Türk tarihine ayırdıkları kısım, eski kitaplardan fazla olmakla beraber, millî ruhu kâfi telkin edebildiklerine, zannederim ki “müellifleri,, de tamamen inanmazlar. Osmanlı devletinde tarihçiliğin ve tarih tedrisinin tarihini böyle hulâsa ettikten sonra, Türk Cumhuriyetine geçmiş ve şunları söylemiştim: “Millî kültürde ve millî terbiyede en mühim bir mevki tutan tarih meselesini ciddî olarak vazı ve halletmiye çalışan ilk defa Türk Cumhuriyeti olmuştur. Her işte olduğu gibi kültür meselesinde de bu en esaslı noktaya parmağını basan Türklerin kurtarıcısı ve yol göstericisi, Türk Tarih Cemiyetinin Hami Reisi Gazi Mustafa Kemal Hazretleridir. "Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin önüne konmuş büyük problem, umumî tarihe Avrupalıların rü'yet zaviyelerinden bakmayıp, onu sırf hakikat noktai nazarından görmek ve bu görüş sayesinde, Türk kavminin tarihte hakikî mevziini tayin etmek, yani Türklerin beşer tarihinde oynadıkları ve fakat hasımlarının gizlemiye çalıştıkları büyük rolü meydana çıkarmak ve bu suretle Türk kavmine tarihî hakkını vermektir.Bu suretle esası ve gayemizi arzettikten sonra, mekteplerimizde okutulan tarih kitaplarının tahlil ve tenkidine geçmiştim; ve misal olarak merhum Ali Reşat Beyin tarihi umumilerini almıştım.
Konferansın son kısmında, biz tarihi böyle okuturken, garp mekteplerinde tarihin nasıl okutulduğunu kendi tecrübeme istinaden anlatmıya çalışmıştım; ve Fransada tarih muallimlerinden Mitar'ın “tarih tedrisatının vazifesi,, unvanlı makalesinden alarak, gördüklerimin nasıl bir nazariyeye istinat ettiğini de izaha uğraşmıştım.
"Son zamanlarda Fransanın pek meşhur tarih müderrislerinden Profesör Lavis'in tarih tedrisinin ıslahına dair fikirlerinden istifade ederek muallim Mitar'ın yazdıklarından anlıyoruz ki Fransanın orta ve ilk mekteplerinde okutulan tarih dersleri muayyen bir gayeyi temine hizmet edecek surette okutuluyor. Ve bu tedris usulü Fransaya münhasır değildir: Almanlar, İngilizler, İtalyanlar, Yunanlılar... hasılı bütün avrupa milletleri, bugün mekteplerinde tarihi böyle okutmakta ve öğretmektedirler. Avrupanın bu usulünü tamamen benimsemiyen bir millet var idiyse, o da yakın zamanlara kadar Türklerdi; biz, Gazinin irşadına değin, ana hatlarını ve gayesini eyi seçemeden fransız kitaplarını aynen tercüme ederek, liselerimizde ve orta mekteplerimizde okutup duruyorduk, Ancak Büyük Hocamızın irşatları sayesinde, doğru yolu ve doğru usulü bulduk.. Artık biz de kitaplarımızda, derslerimizde kendi ırkımıza, kendi kavmimize lâyık olduğu mevkii vermiye ve bütün beşer vakıalarına millî noktai nazarımızdan bakmaya, yani garplıların telif ve tedris usullerini benimsemiye başladık. "Onlar bize bütün kavimlerin Arya ırkından aşağı ve Allah tarafın Aryalıların menfaatleri için çalışmaya mahkûm bir nevi hizmetçi olmak üzere halk edildiklerini telikne çalışıyorlar; biz de, Tanzimattan beri, onların bu propagandalarına, kendi kitaplarımızla hizmet ettik, durduk. Artık, kitaplarımız, bilhassa tarih kitaplarımız, böyle yanlış ve bize zararlı bir noktai nazarın naşirliğini etmiyecektir. Hulâsa etmeye çalıştığım konferansımı, şu sözlerle bitirmiştim: "Bizim tarihte yapmak istediğimiz şey, umumî tarihe garplılar tarafından sokulan kıymetleri tetkik ve tenkit ederek, onlara yeni baştan kıymet biçmektir. Görüyorsunuz ki davamız büyüktür. Lâkin şimdiye kadar ortaya attığı büyük davaların hepsini kazanan emsalsiz Rehberimizin irşatları sayesinde bu davayı da kazanacağımıza biran tereddüdümüz yoktur"
Bu konferansla birinci Türk Tarihi Kongresinin ilmî müzakereleri bitti, kapanma merasimi ve nutukları başladı. Ulu Gazi Hazretleri, kongrenin sonuna kadar salonda kalarak nutukları, müzakereleri takip etmek lûtfunda bulundular. Bu, bütün tarihçilerimiz için büyük bir iltifat idi. Hepimiz bundan müftehir olduk, şevk aldık ve heyecan duyduk. Birinci Türk tarih kongresi, Maarif Vekili Beyefendinin kapanma nutku ile ve bütün kongrecilerin ayağa kalkarak Ulu Gazi Hazretlerini sürekli ve şiddetli alkışlamalarıyle, temmuzun 11 inci günü öğleden sonra saat 15, dakika 30 da sonuna erdi."
Kaynak; Akçura, Y, (Şubat 1933), Birinci Türk Tarih Kongresi, Ülkü Dergisi, Sayı 1, s. 24-30