Merhum Yusuf Akçura'nın Ülkü Dergisi'nin İlk Sayısında Neşrolan "Birinci Türk Tarih Kongresi" İsimli Yazısı

Merhum Yusuf Akçura'nın Ülkü Dergisi'nin İlk Sayısında Neşrolan "Birinci Türk Tarih Kongresi" İsimli Yazısı

Mustafa Kemal Atatürk ve Yusuf Akçura Türk Tarih ve Tetkik Cemiyeti'nin Kuruluş Töreninde.

"İki, iki buçuk asırdan beri inkıraza doğru yürüyen Osmanlı imparatorluğu, XX inci asrın başlarında artık pek zayıf bir hale gelmiş bulunuyordu. Osmanlı devletini idare edenlerin çoğu, istikbalden ümidi kesmiş gibiydiler. "İttihad Terakki'nin tecrübesi, dahilî ve haricî birçok sebeplerden dolayı muvaffak olamıyordu. Asrımız iptidalarının en büyük ve en mühim hadisesi olan Cihan Cengi başlayınca, Osmanlı saltanatını idare edenler, zaten içtinabı hemen hemen kabil olmıyan bu büyük harbe, devletin istiklâlini temin, hiç olmazsa, bir zamanlar dünyanın en büyük devletlerinden olan Garbî Türk imparatorluğunu mazisine lâyik bir suretle tetfin gayesiyle, iştirak ettiler.

Senelerce süren Umumî Harp, Osmanlı devletinin dahil olduğu gurubun mağlûbiyetiyle bitti. Osmanlı orduları, başlarında Mustafa Kemal Paşa gibi hakikî büyük kumandanlar bulundukça, aslî cevherlerini asla kaybetmemiş Türk orduları olduklarını, Çanakkalede ve şark cephesinin bazı mıntakalarında pek bariz göstermekle beraber, müttefikleri Alman, Avusturya, Macar ve Bulgar ordularının mağlûbane müsalahayı kabul etmeleri ve İstanbul hükümetini idare eden mütereddî ve hamiyetsiz padişahın (Mehmet VI. Vahdettin), ve bu padişaha lâyık atıl ve korkak paşaların gerek siyasî, gerek askerî vaziyeti hakikiyeyi iyice takidr edemek sizin, müttefiklerine peyrev olmaları, nihayet Osmanlı saltanatının istiklâl temelini kazmalayan Mondros mütarekesine imza atmasını intaç eylemişti.

Mondros mütarekesinden sonra, Osmanlı devletinin hakikî bir istiklâli kalmadıktan başka, Osmanlı memleketinin birçok kısımları, başta payitahtı İstanbul olmak üzere, düşman işgali altına geçmiş bulunuyordu. İttihadü Terakki hükümetinin belli başlı uzuvlarından bir kısmı ya memleketten kaçmış, yahut şuraya buraya sinmişti; bir kısmı da İstanbulu işgal eden düşman kuvvetleri tarafından, Osmanlı hükümetinin rızasiyle, belki de arzusiyle, Malta adasına sürülmüştü.

Vaziyetin haliyle devamı takdirinde, Mondros mütarekenamesini takip edecek sulh ahitnamesinin ne gibi şartlarla aktolunacağını kestirmek imkânsız değildi. Mütarekeye istinaden imparatorluk arazisini işgal eden düşman kuvvetleri, yani, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar, memleketin sahibi olan Türklere kımıldanmak imkânını bırakmayarak, tarihî hayatın başlangıcından beri Türk kavimleriyle meskûn bu kıtaları, istedikleri gibi bölüşecekler ve yalnız Osmanlı imparatorluğunu imha ile kalmayıp, Türk mevcudiyetini bile tehlikeye düşüreceklerdi.

Başka Türk memleketlerinin hemen hepsi, yabancıların hükmü altına geçmiş bir devirde, yegâne müstakil Türk devletinin de istiklâlden mahrum edilmesi, bütün Türklüğün atisi için ümitlerin pek zayıflanmasına sebep olacaktı.

Bu büyük tehlikeler önünde, o tehlikelerin büyüklüğünden daha büyük bir Adam meydana çıktı.. Tarihin derin sırlarını anlamıya, üç beş bin yıldan beri tarihle uğraşan insanlar henüz muvaffak olamamışlardır; bunun içindir ki devrin idrakine göre bir takım telâkki ve tefsirlere yol açılmıştır. Metafizik izahları bir tarafa bırakarak, tarihin kahramanlarını, bunların neşetlerini, bunların muvaffakıyetlerini hakkiyle anlata bilmeye muvaffak olanlar var mıdır?...

Bu Büyük Adam, büyük tehlikeye galebe çaldı. Bu galebe gözümüzün önünden geçtiği cihetle, — her türlü efsaneden münezzeh olan hakikî destanını hepimiz biliriz: Garbın muzaffer ve kuvvetli "Düveli muazzamasiyle onların piştar ve âlet olarak kullandıkları komşularımız ve bir kısım tebaamız, Mustafa Kemal'in dehası ve Türklerin metanet ve kuvveti önünde, mühim zararlara uğrayarak, mağlûp ve hâsir, belki de nadim ve mahcup, geri çekildiler. Sırf Türklerle meskûn Osmanlı ülkesi, tam müstakil bir Türk Cumhuriyeti halinde teessüs etti. Asırlardan beri, muhtelif sebeplerle zâafa uğrayan, ilim ve marifet, sanat ve ticaret, hattâ hayvancılık ve ziraat sahalarında bile rakiplerinden geriye kalan bu ülkede, asrî bir devlet, yani her hususta başka devletlerle müsabakaya girişebilecek bir devlet vücuda getirmek lâzımdır. Mustafa Kemal ve arkadaşları, büyük bir gayretle bu işi de başarmaya teşebbüs ettiler.

Türkiye Cumhuriyetinin hayat başlangıcında yaptığı büyük işler arasında mühim bir mesele cumhuriyet reisi Gazi Hazretlerinin nazarı dikkatini celp etmişti: Bu kıtalarda Türkiye Cumhuriyetinden önce hayli uzun seneler hüküm süren Osmanlı saltanatı, Türk milletinin diline ve tarihine hemen hiç ehemmiyet vermemişti. Bugün dünyada yaşıyan elli milyon kadar halkın konuştuğu Türk dili, Osmanlı devletinin resmî muharreratında, edebî sayılan yazılarında, halkın büyük bir ekseriyeti tarafından anlaşılamıyacak kadar yabancı dillerle karışmış ve bozulmuştu. Bu yazıları yazabilmek, hatta bu yazılardan mana çıkarabilmek için en azdan iki yabancı dili adam akıllı öğrenmek lâzım geliyordu. Dilin bu karışıklığı, halkın talim ve terbiyesinde çok zaman kaybetmiye ve büyük güçlüklere sebep oluyordu. Tarihe gelince, Osmanlı tarihi kendisini bütün Türk tarihinden tamamiyle ayırmıştı: Osmanlı müverrihlerine göre, Osmanlı tarihi, Eskisehirle Bursa arasında bir beylik kuran Osmanın ve nihayet babası Ertuğrulun hayatiyle başlar. Bunların mensup oldukları Türk kavminin yaptığı büyük işler hesaba alınmaz. Bazı Osmanlı müverrihleri, Gaznelilerden, Selçuklardan, Timurlulardan bahsederlerse de, bunlarla Osmanlıların bir menşeden geldiklerine, hepsinin Türk olduklarına hiç ehemmiyet vermezler; bunlarla Osmanlılar arasında bir yakınlık varsa, onun da ancak din birliğinden, müslümanlıktan ibaret olduğunu anlatırlar...

Milliyet hislerinin, milliyet fikirlerinin henüz az münkeşif bulunduğu zamanlar için, bu telâkki tarzı, bir derece mazur görülebilir; fakat Osmanlı müverrihleri, milliyet fikirlerinin inkişafı başladıktan sonra dahi, telâkki tarzlarını pek az değiştirmişlerdir...

Halbuki bir milletin ileri hamlelerinde hayat ve kudret membar ve en sağlam mesnedi, millî tarihtir. Millî tarihine kıymet vermeksizin yaşıyabilen hiçbir millet hatırlamıyoruz. Millî tarihinden gelen millî vasıflarını, dilini, medeniyetini korumada ihmal gösteren kavimler, inhilâl ve inkıraza hazırlananlardır: Maddî inhilâlden önce, böyle manevî inhilâl emareleri görünmeye başlar.

Dil ve tarih, bir milletin varlığının iki sağlam temelidir: tarihini unutan, dilini kaybeden milletler yok olmuş demektir... Osmanlı imparatorluğunun zâafında, dillerine yapılan taarruzu reddetmeyerek muslihane hulûlü kabul eylemenin mühim bir tesiri olduğunu inkâr edecek kimse bulunmaz, sanırım: Dilin bu karışıklığı ve çetinliğidir ki Türk halkının çoğunun okumak ve yazmaktan, okur yazarlarının bile birçok yazıları okuyup anlamaktan mahrum kalmasına sebep olmuştur. Osmanlı imparatorluğunun son zamanlarında Türk halkının okur yazarı yüzde onu pek geçmiyordu; acaba bu yüzde onun kaçı okuduklarını tamamiyle anlıyabiliyordu?... Harf güçlüğü de, bu dil çetrefilliğini arttıran bir sebepti. Dilin türkçeleştirilmesi, harfin de kolaylaştırılmasını ve türkçeleştirilmesini icap ediyordu.

Osmanlı imparatorluğunda Türk tarihine, yani millî tarihe karşı gösterilen ihmalin millî inkişafa yaptığı menfî tesirler, dil ve harf meselelerine ehemmiyet vermemekten hasıl olan kötü neticelri kuvvtlendirmişti. Türkün tarihi, asıl kaynağına kadar götürüleceğine, ya Fırat suyu kenarında boğulur, yahut Fırattan daha cenuba ilerliyerek, çöl ırmakları gibi, kumlar içine gömülür giderdi... Halbuki Türkün beşeriyet kadar eski bir tarihi vardı. Bunu aramaya kalkışan Türk müverrihleri, XX inci asrın başında bile çıkmamıştı! Osmanlı mekteplerinin resmî ders kitapları olarak kabul edilen umumî tarihlerde, meşrutiyetten önce, İslâm vahdeti nazarda tutularak Türk tarihine pek az yer ayrılır ve Türklerin ırkı birlikleri, asla gösterilmezdi. Meşrutiyetten sonra ise, garp medeniyeti hayranlığıma, Türk tarihi kurban edilir olmuştu...

Bu gayri tabiî tedris usullerine de nihayet Gazinin dehası karşı durdu: O Büyük Muallim, medeni ve millî terbiye ve tedriste çok mühim bir mevkii olan tarihi, ilmî bir surette, yani millî gayemize hizmet edebilecek viçhile, millet çocuklarına okutmak çarelerini araştırdı; bundan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti doğdu. Ulu Gazinin yüksek himayeleri altında kurulan bu cemiyet, orta mekteplere mahsus bir sıra tarih kitapları tertip ve neşrettiği gibi, geçen yaz dokuz gün süren (2 - 11 temmuz 1932) Türk Tarih Kongresini, Ankara'da toplayarak mekteplerimizde tarih tedrisi ve Türk tarihinin bazı meseleleri üzerine müzakere ve münakaşalar açtı.

Bu birinci Türk Tarihi Kongresine, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti azalariyle Türk Darülfünunu tarih profesörleri ve liselerle orta mekteplerin tarih muallimleri hep davetli idi. Reisicümhur Gazi Hazretlerinin huzuriyle o zaman Cumhuriyet Maarif Vekili bulunan Esat Beyefendinin riyaseti altında açılan bu kongrenin dokuz günlük müzakereleri mevzuundan, münakaşaları suretinden biraz tafsil ile bahsetmek, uzunca bir makalenin bile çerçevesine sığmaz; pek muhtasar bir hulâsada ise mevzuun kıymetini ve ehemmiyetini eksiltmek korkusu vardır. Türk tarihiyle ve umumî tarihle alâkalı kısmelere kongrenin zabıtlarını mutlaka okumak lâzımdır. (*) Bunlar okunduğu takdirde Türk Tarih Cemiyetinin davaları ve bu davaları ispat zımnında gösterdiği vesika ve deliller öğrenilmiş olur. Mevzua müteallik şark ve garp kitaplarının tetkik ve tenkitlerinden istinbat olunan ve her biri muayyen vesika ve delillere dayanan bu davaların intikadı da böyle uzun ve sabırlı mesaiye istinat edebilmelidir...

Türk Tarih Cemiyetinin kongrede vaazı ve müdafaa ettiği büyük dava, Türklerin, eski ve orta kurunlarda ancak göçebe ve müstevlî olarak yaşıyan ve yüksek medeniyet seviyesine erişemiyen ikinci derece-de insanlardan olmayıp, beşer tarihinde ilk medeniyeti kuran ve ta en eski zamanlardanberi muhtelif devirlerde medeniyet meşalesini ellerinde taşıyan insanlar olduğu davasıdır.

Bu davamızı, Türk Tarih Cemiyeti azasından muallim Afet Hanım efendi kongrede şu cümlelerle çok eyi ifade etmişti:

>

"Kafasını ve vicdanını en son terakki meşaleleriyle güneşlendirmiye karar vermiş olan bugünün Türk çocukları biliyor ve bildireceklerdir ki onlar 400 çadırlı bir âşiretten değil, on binlerce yıllık medenî yüksek bir ırktan gelen yüksek kabiliyetli bir millettir."

Filvaki bugün ilk medenî insan cemiyetini Sümerlilerin kurduğuna itiraz eden yoktu; ve Sümerlilerin insan ve lisan abidelerinden bunların Arî ve Samî namlariyle Türklerden ayırt edilen kavimlerden değil Turanî tabiriyle tamim olunmak istenilen Türklerden bulundukları, Arkeoloji, lisaniyat ve tarih âlimlerinin ekserisi tarafından kabul olunmuştur. Antropoloji denilen ilim, insanları kafalarının şekli itibariyle iki büyük sınıfa ayırır; bunlardan birisi geniş kafalılar (Brakisefal), öbürü uzun kafalılar (Dolikosefal) dır. Şimdiye kadar yerden çıkarılıp ölçülen kafalrdan ilk medeniyet müessislerinin Orta Asyadan gelme geniş kafalı insanlardan oldukları anlaşılmıştır. Geniş kafalı insanların umumiyetle Türk ırkından oldukları ise, bugün yaşamakta olan insan kütleleri üzerinde yapılan tecrübelerle sabittir. Doktor Reşit Galip Beyefendinin antropolojiye istinat eden derin tetkikatı davamızı çok kuvvetlendirmektedir.

Sümerlileri takip eden devirde Anadoluda ilk medeniyeti hâmil olan milletin, Eti (Hittit, Hattı, Hatay) lerin antrepoloji, lisan ve âsarıatika vasıtasiyle tetkikleri, Türk ırkından olduklarına birçok deliller vermiştir.

Afrikanın şimali şarkisinde ilk ve muazzam bir medeniyet tesis eden eski Mısırlıların mitolojisi ve ilah isimleri üzerinde yapılan lisan tetkatiyle menşelerinin taharriyatı, bu kavmin de aynı ırktan neşet ettiğine kuvvetle ihtimal verdirmektedir.

Giritte ve bugün Yunanistan denilen memlekette yerleşip oralarda ilk medeniyetleri tesis ve inkişaf ettiren kavimlerin de gene Orta Asyadan gelme geniş kafalı ırktan oldukları ve kullandıkları lisan ve inandıkları mitolojilerle Türk dil ve itikat efsaneleri arasında dikkate şayan benzeyişler bulunduğu nazarımıza çarpar. Tarihin bu en eski devirlerine dair araştırmalardan sonra, Orta kurun İslâm medeniyetini kuran kavimler arasında Türklerin faik rolü hiç bir ciddî müverrih ve müdekkik tarafından inkâr olunamamıştır. Türklerin, İslâm medeniyetini, şarkta Çin içerilerine, cenupta Hindistana, garpta Macaristana kadar tevsiettikleri, katî bir tarih vakıasıdır. İslâm âlemini, Çin içerilerinden Atlas denizine ve Donmuş şimal denizinin tundralarından yanan Afrika ortalarına kadar, hicretin ilk asırlardan itibaren, Türklerin idare ettikleri de şüphe götürmiyen tarihî hakikatlerdendir. Bütün bu tarihî hadiseler, Türk Tarih kongresinde tetkik edilmiş, müzakere olunmuş ve nihayet Türk âleminin son iki üç asırdaki inhitat sebepleri dahi araştırılmıştır. Bu tarihî araştırmalar bittikten sonra bir Pedagoji meselesine yani Türk tarihinin ve umumî tarihin Türkiye Cumhuriyeti mekteplerinde nasıl okutulması, hakikate ve Türk milletine faydalı olabileceği mevzuuna geçildi. Bu mevzudan bahsetmek bana havale olunmuştu. Kongreye arzettiklerimin, eski bir tabirle “hulâsatül hulâsasını, aşağıya yazıyorum.

Vazifem, tarih telifinde usulle o usulün bizde ve garpta nasıl tatbik edilmekte olduğunu arzotmek, sonra garp memleketlerinin orta ve yüksek mekteplerinde tarihin ne gibi gayeler takip edilerek ne yolda tedris olunduğunu ve yakın zamanlara kadar Türkiyede tarih tedrisinde nasıl bir usul tutulmuş olduğunu söyleyip mukayese eylemekti. Konferansımın birinci kısmında tarihçilerimizden bazılarını, tarih toplamak, tarih yazmak ve tarih okutmak hakkında telif ettikleri eserlerden bildiklerimi saydım. Bu nevi eserlerin, Osmanlı devletinde ikinci meşrutiyet ilân olununcıya kadar, pek az olduğunu esefle müşahede ve işaret ettim: ikinci meşrutiyetten sonra “Usulü tarihe,, müteallik yazılar biraz artar; fakat bunların da çoğu, müteferrik makalelerdir; ve hepisi garptan aynen iktibastır. Sonra, garp usulcülerinden istifade ederek, tarih yazmakta tutulacak usule dair bildiklerimi ve düşündüklerimi söyledim. Bu hususta arzettiklerimi, gayri vaki vakıalardan sakınmak, diye hulâsa edebilirim. Fakat bu sakınmak pek kolay değildir. Sakınmak için ne gibi usuller mevcut olduğunu da anlatmıya ve “tarihi tenkit,, denilen ameliyenin neden ibaret olduğunu izaha çalıştım. Bu münasebetle, dinleyicilerime, garbin her tarihî eserine, her fikir mahsulüne mahzı hakikattır, diye tamamen iman etmekten çekinmelerini tavsiye ettim: "Avrupalı müverrihler, haydi hepsine demiyelim, çoğu şuurlu bir surette veya tahteşşuurlarının tesiri altında, muayyen bir gayeye müteveccih nazariyelerinin ispatı maksadiyle vakıaları terkip, tarihi inşa ederler; nazariyelerine uygun olmıyan vakıaları unutmuş görünürler; yahut cok silik gösterirler; maksatlarına uygun vakıaları ise kabartırlar, şişirirler... "Müverrihlerin faraziye kurarken, gözettikleri gayeler mütenevvidir; hepsini sayabileceğime hiç de emin değilim. Birkaç misal söylemekle iktifa edeceğim: Müverrih ya muayyen bir din, bir mezhep, bir ırk, bir kavim, bir millet, bir hanedan, yahut iktisadî ve içtimaî bir meslek, siyasî bir fırka menfaatini gözeterek tarihini inşa eder. "... Avrupada tarih usullerine itina edilmiş gibi gösterilerek yeni yeni yazılan tarihlerin ekserisinde, Avrupa medeniyetinin mazi ve haldeki başka medeniyetlere mütefevvik, hristiyan dininin başka dinlerden üstün, Arî namını verdikleri itibarı bir insan fasilesinin başka insan zümrelerinden yaradılış itibariyle daha yüksek olduğunu okumaktayız. Avrupalı müverrihler, bu müddea (thèse) lerini, istikra usuliyle isparta kâfi vakıaları, opjektif bir surette toplıyarak değil, müddeaya uygun vakıaları cemedip, uygun olmıyanları ihmal etmekle isparta çalışırlar. Tarih usullerine dair bildiklerimi söyleyip bitirdikten sonra, İslâm âleminde ve Osmanlı imparatorluğunda yazılan ve basılan tarihlerden kısaca bahsettim: Osmanlı müverrihleri Tanzimat, yani garbı taklit devrine gelinciye değin umumiyetle islâm müverrihlerinin şemasına ve usullerine muvafık eserler yazmışlardır. Tanzimat devrinden itibaren garplıları, yani Avrupalıları, yavaş yavaş taklide kalkışmışlardır. Her iki devreyi birkaç misal ile tenvire çalıştım.

Nihayet mekteplerimizde okutulan veya okutulmak üzere yazılan tarih kitaplarına geldim ve bunlarda tutulan usulleri tetkik ve tenkide çalıştım. Bu nevi eserlerin birincilerinden olan Süleyman Paşa merhumun "Tarihi âlem,, inde, Türk tarihine hayli yer (1000 sayfada 144 sayfa) ayrıldığı halde, onu müteakip devrede, en çok şöhret bulan Murat Beyin tarihi umumisinde, Türk âlemine hiç ehemmiyet verilmemiş olduğunu (meselâ birinci cildinin 372 sayfasında ancak 3 sayfası Türklere tahsis edilebilmiştir.) gösterdim. Fakat Abdülhamit rejiminin bu nevi tarihler tedrisine bile müsaade etmiyecek derecede şiddetlenmesi üzerine, mekteplerden tarih tedrisi 1899 senelerine doğru büsbütün kaldırılmıştı. Ve bu memnuiyet, ta ikinci meşrutiyete kadar devam etti. "İkinci meşrutiyet ilân olununca, bu tarih orucu birdenbire bozuldu. Tarih yazanlar ve bastıranlar çoğaldı. Bu müverrihler, ekseriyetle fransızca tarih kitaplarının, hassatan Seignobos'un mütercimleridir. Zarif bir arkadaşımın dediği gibi “meşrutiyetle beraber Osmanlı mekteplerinde bir Seignobos saltanatı başladı. Gazinin irşadından önce, ders kitaplarının çoğu bu yolda fransızcadan iltikat olunmuş eserlerdi. Bu eserlerin Türk diline, Türk tarihine ayırdıkları kısım, eski kitaplardan fazla olmakla beraber, millî ruhu kâfi telkin edebildiklerine, zannederim ki “müellifleri,, de tamamen inanmazlar. Osmanlı devletinde tarihçiliğin ve tarih tedrisinin tarihini böyle hulâsa ettikten sonra, Türk Cumhuriyetine geçmiş ve şunları söylemiştim: “Millî kültürde ve millî terbiyede en mühim bir mevki tutan tarih meselesini ciddî olarak vazı ve halletmiye çalışan ilk defa Türk Cumhuriyeti olmuştur. Her işte olduğu gibi kültür meselesinde de bu en esaslı noktaya parmağını basan Türklerin kurtarıcısı ve yol göstericisi, Türk Tarih Cemiyetinin Hami Reisi Gazi Mustafa Kemal Hazretleridir. "Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin önüne konmuş büyük problem, umumî tarihe Avrupalıların rü'yet zaviyelerinden bakmayıp, onu sırf hakikat noktai nazarından görmek ve bu görüş sayesinde, Türk kavminin tarihte hakikî mevziini tayin etmek, yani Türklerin beşer tarihinde oynadıkları ve fakat hasımlarının gizlemiye çalıştıkları büyük rolü meydana çıkarmak ve bu suretle Türk kavmine tarihî hakkını vermektir.Bu suretle esası ve gayemizi arzettikten sonra, mekteplerimizde okutulan tarih kitaplarının tahlil ve tenkidine geçmiştim; ve misal olarak merhum Ali Reşat Beyin tarihi umumilerini almıştım.

Konferansın son kısmında, biz tarihi böyle okuturken, garp mekteplerinde tarihin nasıl okutulduğunu kendi tecrübeme istinaden anlatmıya çalışmıştım; ve Fransada tarih muallimlerinden Mitar'ın “tarih tedrisatının vazifesi,, unvanlı makalesinden alarak, gördüklerimin nasıl bir nazariyeye istinat ettiğini de izaha uğraşmıştım.

"Son zamanlarda Fransanın pek meşhur tarih müderrislerinden Profesör Lavis'in tarih tedrisinin ıslahına dair fikirlerinden istifade ederek muallim Mitar'ın yazdıklarından anlıyoruz ki Fransanın orta ve ilk mekteplerinde okutulan tarih dersleri muayyen bir gayeyi temine hizmet edecek surette okutuluyor. Ve bu tedris usulü Fransaya münhasır değildir: Almanlar, İngilizler, İtalyanlar, Yunanlılar... hasılı bütün avrupa milletleri, bugün mekteplerinde tarihi böyle okutmakta ve öğretmektedirler. Avrupanın bu usulünü tamamen benimsemiyen bir millet var idiyse, o da yakın zamanlara kadar Türklerdi; biz, Gazinin irşadına değin, ana hatlarını ve gayesini eyi seçemeden fransız kitaplarını aynen tercüme ederek, liselerimizde ve orta mekteplerimizde okutup duruyorduk, Ancak Büyük Hocamızın irşatları sayesinde, doğru yolu ve doğru usulü bulduk.. Artık biz de kitaplarımızda, derslerimizde kendi ırkımıza, kendi kavmimize lâyık olduğu mevkii vermiye ve bütün beşer vakıalarına millî noktai nazarımızdan bakmaya, yani garplıların telif ve tedris usullerini benimsemiye başladık. "Onlar bize bütün kavimlerin Arya ırkından aşağı ve Allah tarafın Aryalıların menfaatleri için çalışmaya mahkûm bir nevi hizmetçi olmak üzere halk edildiklerini telikne çalışıyorlar; biz de, Tanzimattan beri, onların bu propagandalarına, kendi kitaplarımızla hizmet ettik, durduk. Artık, kitaplarımız, bilhassa tarih kitaplarımız, böyle yanlış ve bize zararlı bir noktai nazarın naşirliğini etmiyecektir. Hulâsa etmeye çalıştığım konferansımı, şu sözlerle bitirmiştim: "Bizim tarihte yapmak istediğimiz şey, umumî tarihe garplılar tarafından sokulan kıymetleri tetkik ve tenkit ederek, onlara yeni baştan kıymet biçmektir. Görüyorsunuz ki davamız büyüktür. Lâkin şimdiye kadar ortaya attığı büyük davaların hepsini kazanan emsalsiz Rehberimizin irşatları sayesinde bu davayı da kazanacağımıza biran tereddüdümüz yoktur"

Bu konferansla birinci Türk Tarihi Kongresinin ilmî müzakereleri bitti, kapanma merasimi ve nutukları başladı. Ulu Gazi Hazretleri, kongrenin sonuna kadar salonda kalarak nutukları, müzakereleri takip etmek lûtfunda bulundular. Bu, bütün tarihçilerimiz için büyük bir iltifat idi. Hepimiz bundan müftehir olduk, şevk aldık ve heyecan duyduk. Birinci Türk tarih kongresi, Maarif Vekili Beyefendinin kapanma nutku ile ve bütün kongrecilerin ayağa kalkarak Ulu Gazi Hazretlerini sürekli ve şiddetli alkışlamalarıyle, temmuzun 11 inci günü öğleden sonra saat 15, dakika 30 da sonuna erdi."

Kaynak; Akçura, Y, (Şubat 1933), Birinci Türk Tarih Kongresi, Ülkü Dergisi, Sayı 1, s. 24-30

reddit.com
u/Immediate_Stable_837 — 8 days ago

Cumhuriyet Gazetesinden Bir Manşet; 150 yıldır halledilemeyen Etrüsk Yazısı Nihayet Okundu; Romalılar Zamanında İtalya'da Yaşayan Etrüsklerin Kullandıkları Dilin Sümer Dili Grubuna Dahil Olduğu Anlaşıldı.

Cumhuriyet Gazetesi ,24 Mart 1935, s.3

"Genç Macar âlimlerden Dr. Felix Pogranvi Nagy, yüz elli yıldan beridir bütün alimleri meşgul eden Etrüsk yazısının halline muvaffak olmuştur.

Romalılardan daha evvel ve sonraları Romalıların idaresi altında merkezi İtalya'da Toskana eyaleti arazisin de oturan Etrüskler birçok yazı numunesi bırakmışlardır. Bunların kullandıkları alfabe malûmdur. Bununla beraber bunların nasıl okunduğu ve Etrüsklerin ne tarzda konuştukları tamamen kaybedilmiş bulunuyordu. Mukayeseli tetkiklere girişmek için başka hiçbir dilde bir mesnet noktası vermediğinden bunun halledilmesi çok güç telakki olunuyordu.

Halbuki Dr. Pogranyi Nagy, uzun buna yıllar süren tetkiklerden sonra muvaffak olmuştur. Bu âlim, Etrüsk dilinin Indo-Germanik grupuna ait bulunmayıp daha eski diller grubundan olacağı fikrine göre hareket etmiş ve uzun tetkikler neticesinde Asyatik denilen bu daha eski diller grubunun keşfine muvaffak olmuştur. Sümer dili de bu gruba ait bulunmakta ve bu dilde nispeten daha çok mevcut olan yazı numuneleri Etrüsk diliyle mukayeseler yapmayı mümkün kılmaktadır.

Dr. Pogranyi Nagy, Asyatik dillerin mukayeseli bir gramerini yapmakla işe başlamıştır. Bundan sonra doğrudan doğruya Etrüsk diliyle daha yakından uğraşmağa başladığı zaman Macar ulusuna mensub bir Katolik papazının gayet kıymettar bir eserini ele geçirmiştir. Bu eser Hristiyanların amentüsünün bin tercümesini ihtiva etmektedir ve «Parter Noster» in bu bin tercümesinden biri de Etrüskçedir."

Kaynak; Cumhuriyet Gazetesi ,24 Mart 1935, s.3

reddit.com
u/Immediate_Stable_837 — 16 days ago

Dahiliye Vekili Şükrü Kaya'nın Halkevlerinin Kuruluşunun 5. Yıldönümü Münasebetiyle Vermiş olduğu Demeç

Mustafa Kemal Atatürk, Şükrü Kaya ile

"Atatürk inkılâbının Türk ve Türkçü olması ana niteliklerindendir. İnkılâbımız; Türk milletinin dünya tarihiyle başlayan uygarlık ve toplum yaşamı aşamalarından süzülüp alınmış, onun yetenek ve gereksinimlerine uygun olarak belirlenmiş gerçekçi ilkelerdir. İnkılâp bu bakımdan tamamen özgündür. Başka ülkelerde uygulandığı görülen paralel ve benzer hareketler, tarih sırasıyla hep bizimkinden sonradır. Aynı hareketlerin uygulama ve eylem alanında farklı ülkelerde görülen ileri ve geri ayrılıkları; millî karakterlerin, çevrelerin etkilerine ve çalışma tarzlarına bağlamak gerekir.
​Tarih sırasıyla önde olan inkılâbımızın, eser ve derece bakımından da en öne geçmesi için çalışmamızı düzenlemek ve temposunu ne yapıp edip memleketin ihtiyacına uydurmak zorundayız.
​Milletimizin karakteri ve doğal çevremiz, böyle çalışmalara katkat cevaplar ve verimler verecek yetenektedir.
Türk olan inkılâbımız, zorunlu ve doğal olarak Türkçüdür de. Türk ve Türkçü niteliklerini temel bir ilke olarak bünyesinde taşıyan ve yaşatan bu inkılâbın milliyetçiliği, tekelcilik (yalnızca kendine dönüklük) ve dünyadan soyutlanma anlamına gelmez. Türk milliyetçiliğinin amacı; çağdaş kültürün ve insanlığın ortak, yüksek duygularının olumlu yollarla gelişip yayılmasını esas almaktır. Bu amaca ulaşmak için halka dayanmayı da en sağlam ve en kısa yol kabul eder.
​Atatürk; ülkeyi ve milleti tutsak olmak, yani yok olmak tehlikesinden kurtardıktan sonra bir daha böyle bir felakete düşmemesi için bulduğu en güvenli araç Cumhuriyet Halk Partisi Kurumu olmuş ve ona izleyeceği, sarılacağı yolu kendi eliyle planladığı dinamik, ilerici programıyla göstermiştir.
​Türk milletini layık olduğu yüksek konumda tutmayı ve Türk milletini insanlık içinde seçkin bir toplum yapmayı hedefleyen bu ana yol, halk kitlesinin her bakımdan yükselmesini kendisine temel yapmıştır.
​Partinin görevi, öncelikle bu temeli atmak ve bu sağlam temel üzerine yüksek ideallerini kurmaktır."

Kaynak; Kurun Gazetesi, Sayı: 6865, 21 Şubat 1937, s.1

reddit.com
u/Immediate_Stable_837 — 18 days ago
▲ 35 r/SteppeCrusaders+2 crossposts

Kemalist Rejimin Türkiye Haricindeki Türklere Yönelik Dış Politikası Hakkında Birtakım Belgeler

​

CHP 1935 Parti Programı;

"Nüfusu artırma prensipimizi uygularken, yurt dışından gelecek Türklere imkân olan her yardımı ve kolaylığı göstereceğiz."[1]

Dahiliye Vekili Şükrü Kaya;

"Dahiliye Vekaletince tedvir olunan iskan işinin görevi, memlekette bulunan göçebelerin ve ana vatan dışında kalan ırkdaşlarımızın iskanıdır. Tabiidir ki görevi, dahilde göçebeler bulundukça ve hariçte Türkler kaldıkça devam edecek."[2]

"Nüfus siyasetimiz esaslarından biri dışarıdaki Türklerin buraya gelmeleridir. Dahilde olduğu gibi, bıraktığımız yerlerde ve bizim harsımızla yaşayan ve dilimizle konuşan ırkdaşlarımızın ve kandaşlarımızın içtimai, ferdi hayat ve hürriyetleriyle her gün alakadarız."[3]

"Anadolu ortasında bir mamure içinde bulunuyoruz. Fakat buradan beş kilometre uzakta kendi ırkımızdan, kanımızdan olan Türk çocuklarının ne halde olduğunu, bizim yardımımıza, tekniğimize ne kadar muhtaç olduklarını görürsünüz."[4]

"Bir memleketin uğrayabileceği felaketlerin en büyüğü nüfus kıtlığıdır. Memleketimiz veludiyet itibarıyla milletlerin başında gelen bir ırkın elindedir. Yakın etrafımızda 2 milyona yakın halis Türk vardır. Bunların azar azar ana vatana gelmeleri adeta mukadderdir."[5]

"Vekaletimizce verilen talimatta, aslen ve ırken Türk ailelerin ana vatana gelmek üzere vaki münferit müracaatları nazarı dikkate alınmış ise de Arnavutların muhacir sıfatıyla memleketimize alınmaları için hiçbir emir verilmemiştir."[6]

"Memlekete 1923'ten 1934 senesine kadar bir milyona yakın Türk gelmiştir. Demek ki 25 senede 2 milyon Türk daha ilave edebileceğiz. Türk muhacirleri haricinde büyük bir akına mani olacak gerek siyasi, gerek idari her türlü tedbirler alınmıştır."[7]

"Memleket haricinden ana vatana gelen Türk unsuru 1 milyon 200 bin kadardır."[8]

"Tarih bize çok yüksek devirler göstermiştir. Bir zamanlar Türk bütün bir dünyaya hakim olmuştur. Yarın dahi böyle bir istikbal Türklere mevuttur. Biz tarihin bize verdiği bu vazifeyi yapmakla mükellefiz. Bunu yapmak için Türk nüfusunu yükseltmek mecburiyetindeyiz." [9]

Hariciye Vekaleti 1933;

"Ancak Türk vatandaşı olmayan, hudutlarımız haricinde bulunan ve ırken Türk olan gençlerin münhasıran askeri liselerin ikinci devrelerine alınmaları bir prensip olarak kabul edilmiş olduğu cihetle [Arnavutların] mekteplerimize alınmasına imkan bulunmadığı."[10]

Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras;

"Şarki Türkistan'da tezahür eden bu Hareketler de, bilhassa aynı ırktan olan bir cemaate taalluk olması başlangıçtaki memnuniyet ve takdirle karşılarız."[11]

Gazi Hazretleri;

"Siyasal varlığımızın dışında, başka ellerde, başka siyasal topluluklarla, isteyerek veya istemeyerek yazgı birliği yapmış, bizimle dil, ırk, köken birliğine sahip ve hatta yakın uzak tarih ve ahlâk yakınlığı görülen Türk toplulukları vardır. Tarihin bir hadisesinin sonucu olan bu hal, Türk milleti için elim bir anıdır; fakat Türk milletinin tarihsel ve bilimsel oluşmasındaki köklülüğü, dayanışmayı asla bozamaz."[12]

"Azerî Türklerinin dertleri kendi dertlerimiz ve sevinçleri kendi sevinçlerimiz gibi olduğu için, onların arzularına kavuşmaları, özgür ve bağımsız olarak yaşamaları bizi pek fazla sevindirir."[13]

"Hudud-ı millîye haricinde kalan aynı ırk ve aynı harstan olan anasırı da getirmek ve onları da müreffeh bir halde yaşatarak, nüfusumuzu tezyid etmek lâzımdır ki, buna da tevessül olunacaktır. Eğer Rusya'dan da getirmek mümkün olursa, oradan da getireceğiz. Fakat bence Makedonya'dan, Garbî Trakya'dan kâmilen Türkleri buraya nakletmek lâzımdır ve bir daha Avrupa seferi yaparak, oralara gitmeyi düşünmemeliyiz." [14]

"T. C.

BAŞVEKÂLET

MUAMELÂT MÜDÜRLÜĞÜ

Şube:

Sayı: 11978

KARARNAME

Harbi Umumî'de Ruslara esir düşerek Sibiryaya gönderilen Türk zabitan ve efradından 1,800 kişiyi 10,000 altın lira sarf etmek suretiyle ana vatana kavuşturan ve Türkistan'da milliyet hareketlerinde vatanımız lehine cansiperane çalışan Ali Rıza bey ve refikası Meryem hanımın, 885 numaralı İskân Kanununun 3 üncü maddesine tevfikan naklen Ankara'da Kalaba köyünde iskân edilmeleri; Dahiliye Vekâletinin 7/II/931 tarih ve 13451/4530 numaralı tezkeresiyle yapılan teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyetinin 11/II/931 tarihli içtimaında tasvip ve kabul olunmuştur.

11/II/931

REİSİCUMHUR

Gazi M. Kemal" [15]

Kaynakça;

[1] CHP Parti Programı, (Mayıs 1935), s. 48

[2] TBMM. (1930, 19 Mayıs). Zabıt Ceridesi, Altmış Birinci İnikat, s. 138. Ankara: TBMM Matbaası.

[3] TBMM Zabıt Ceridesi, 18 Kasım 1935, Devre: 5, Cilt: 6, s. 77-80

[4] Ülkü Halkevleri Dergisi. (1937, Mart). Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın Halkevlerinin Beşinci Açılış Yıldönümündeki Nutku. Ülkü Halkevleri Dergisi, Cilt 11, Sayı 49. Ankara: Halkevleri Yayını.

[5] TBMM. (1934, 14 Haziran). Zabıt Ceridesi, Altmış Sekizinci İnikat, s. 140-141. Ankara: TBMM Matbaası.

[6]Hariciye Vekâleti. (1933, 24 Ocak). Arnavutluk’tan Türkiye’ye göç meselesi hakkında Başvekâlete yazılan yazı (Belge No: 27395/125, II. Daire Umum Müdürlüğü, I. Şube). Ankara: Cumhuriyet Arşivi.

[7] TBMM Zabıt Ceridesi, 12.11.1934, Cilt: 25, Devre: 4, İçtima: 4, s. 15-18

[8] C.H.P. Dördüncü Büyük Kurultayı Görüşmeleri Tutulgası 9-16 Mayıs 1935, Ankara: Ulus Basımevi 1935, s. 143

[9] Cumhuriyet Gazetesi, 12 Mart 1937, s. 7

[10] Hariciye Vekâleti. (1932-1933). Arnavutluk’taki Türk çocuklarının Türkiye’deki askerî ve maarif mekteplerine alınması hakkında Tiran Elçiliği ile yapılan yazışmalar (Belge No: 25269-312, II. Daire, I. Şube). Ankara: Cumhuriyet Arşivi.

[11] T.C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi. (t.y.). Şarkî Türkistan vaziyeti hakkında Dâhiliye Vekâletine yazılan tezkerenin sureti (Fon Kodu: 030.10, Yer No: 258.735.5). Hariciye Vekâleti.

[12] Afetinan, M.B. ve M.K.Atatürk’ün El Yazıları, s. 23; 375-376

[13] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt. II, s.19

[14] Atatürk, M. K. (2021). Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün 1923 Eskişehir-İzmit konuşmaları. Haz. Arı İnan (4. baskı.). Ankara: Türk Tarih Kurumu., s. 44

[15] Başvekâlet. (1931, 11 Şubat). Ali Rıza ve Meryem Hanım’ın Ankara Kalaba Köyü’nde iskân edilmesine dair kararname (Kararname No: 11978, Muamelât Müdürlüğü). Ankara: Cumhuriyet Arşivi.

u/Immediate_Stable_837 — 23 days ago
▲ 15 r/KemalistTurkey+1 crossposts

Yusuf Ziya Özer'in İkinci Türk Tarih Kongresi Sırasında "Son Arkeolojik Nazariyeler ve Subarlar" adlı Demecinden Anau Kurganı, Sümer ve Elamlar Hakkında bir Bölüm

​

"Çin şimalinde, İndus vâdisinde, Mezopotamya'da, Anadolu'da, Karadeniz şimalinde yapılan arkeolojik tetkikat ve hafriyat ve elde edilen âsâr, eneolitik medeniyetin menşeini orta Asya'ya götürmekte olduğu bir sırada, Pumpelli'nin Merv civarında Anau tepesinde yaptığı hafriyat, bu fikir ve noktai nazarı parlak bir surette teyit etmiş idi. Pumpelli orada birbirini takip eden üç medeniyet eserleri bulmuş ve birinci medeniyet sahiplerinin eneolitik devri yaşayan ziraatçi bir halk olduğunu istidlâl, orada gayet güzel bir bakır zanaatiyle ince bir çömlekçilik zanaati elde etmiş idi. Bundan birinci Sus ve binaenaleyh Elâm ve Sumer medeniyetinin ve ahalisinin menşei Türkistan olduğu kanaati kuvvet buluyordu. Fakat eneolitik medeniyeti Türkistan yolundan çevirmeye uğraşan bazı âlimler, ilk şaşkınlık devrinden sonra, uzun tahlillerle I inci Sus'un I inci Anau'dan daha eski olduğu ve Türkistan keramiğinin Elâm keramiği ile bir münasebeti olmayıp ancak Anadolu keramikleri ve şimalî Suriye keramikleriyle müşabehet arzetmekte olduğundan, mesele olsa olsa Anadolu medeniyetinin Mezopotamya yolile Türkistan'a kadar uzamasından ibaret bulunduğu neticesine varmak istediler.

Fakat Elâm ve Sumer medeniyeti gökten inme bir medeniyet olmadığı için, bunun her halde bir menşei vardı. Sumerler'i Muhancodaro ve Harapa medeniyetine raptetmek istediler, fakat bu medeniyetin Sumer medeniyetine menşe olmasından ziyade, her ikisi de daha aslî bir medeniyetin iki ayrı kolundan başka bir şey olmadığı görüldü. Sumerler'i Belüç ve Afgan kavimlerine raptetmek istediler; bu fikir de yer tutamadı. Sumerler'in ve Elâmlar'ın turanî kavimler olması, bu medeniyetin menşeini ister istemez orta Asya'ya götürüyordu.

Son zamanlarda da maruf bir arkeolog olan Dr. Herzfeld, İran yaylasının bir çok yerlerinde ve bilhassa Persepolis, Pazargat ve sairede birinci Sus üslûbünde, fakat teknik ve dekor noktai nazarından daha iptidaî keramikler bulmuştu. Çakmak taşından ve cilâlı taştan âletler bu keramiğe refakat ediyordu. Bakır yoktu. Şu vaziyet birinci Sus sanatının menşelerini neolitik devre kadar götürmeğe müsait oluyordu. Bunlar Türkistan'da, Sibirya'da, şimalî Çin'de bulunan pek eski keramiklere vaziyet arzediyorlardı. Dr. Herzfeld, birinci Sus sanatını İran medeniyetine raptederek orta ve şimalî Asya'dan gelip İran yolile Küçük Asya ve Mezopotamya'ya yayılan gayet geniş neolitik bir medeniyete dayandığını izah etmişti. Herzfeld'in vasıl olduğu bu netice, Pumpelli'nin elde ettiği neticeyi pek açık surette teyit ediyordu. Tam bu sırada bazı yeni tetkiklere girişildi.

(...)"

Kaynak; İkinci Türk Tarih Kongresi, s. 115-116

u/Immediate_Stable_837 — 27 days ago
▲ 368 r/KemalistTurkey+1 crossposts

20 Temmuz 1974’te başlayan #KıbrısBarışHarekatı’nın 52. yıl dönümü'nde şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi minnetle anıyoruz.

u/ChallengeFuture5670 — 1 month ago

Adile Ayda'nın Temmuz 1982'de Belleten'de Yayımlamış Olduğu "Pelasglar Kim İdiler?Adlı Makalesi

https://preview.redd.it/w3f9ugapzfdh1.jpg?width=192&format=pjpg&auto=webp&s=8e212f0c568d95e70e12cd560e29b6197b8ec035

Son yüzyıllarda yapılan arkeolojik kazılar Eski Çağa mensup yazarların ve özellikle Herodot’un İlmî değerini azaltmak şöyle dursun, tersine, onların anlattıklarını teyit etmiştir. Görülmüştür ki, o çağın gerek tarihçilerinin, gerek şairlerinin yazdıkları, önemsiz ayrıntılar bir tarara bırakılırsa, şaşılacak derecede tarihî gerçeklere uymaktadır. Yüzyıllar boyunca efsanevî ve hayalî bir şehir bilinen Troya’nın keşfedilişi Schliemann’ın Homer’e olan güveninin yerinde olduğunu göstermiştir.

Bundan dolayıdır ki, bugünkü tarihçiler için Eski Çağa ait kaynaklar değerlerini kaybetmemiştir. Hele Herodot, özellikle İran’ın tarihi ve Mısır’ın örf ve âdetleri bakımından âdeta İncil gibi kabul edilmektedir.

Bununla beraber, bu durumun bir istisnası vardır: Herodot’un “Pelasgoi” (fleZacr/oî) adını verdiği, eserinin bir çok yerinde sözünü ettiği, göçlerini anlattığı, örf ve âdetleri hakkında bilgi verdiği bir milleti bugünkü tarihçiler ve özellikle Lâtin ülkelerin tarihçileri yok farz etmek hususunda sözbirliği etmiş gibidirler.

Zamanımızda Yunanistanın tarihi de, tarihöncesi de, Pelasglardan söz edilmeden yazılabilmektedir. Sadece bazı sözlüklerle bazı ansiklopedilerde onlar hakkında bir iki satır bulabiliyorsunuz. Stock Yayınevinin 1968 de yayınladığı “Tarihî Atlas” gibi bir eserde, Pelasg kelimesinin ne metinde, ne de Notlarda görülmemesi bugünkü tarihçilerin tutumunu oldukça iyi yansıtmaktadır.

Bir yandan bu durum varken, bir yandan da, şurada burada, Luigi Pareti [1], Massimo Pallotino[2], İtalyan Ansiklopedisindeki Pelasg maddesinin yazan[ 3] gibilerin Pelasg milletinin tarihî varlığını inkâr eden sesleri yükselmektedir. Bunlar eski yazarları geri-zekâlı gibi göstererek, onların Pelasglar hakkında saçmaladıklarını, yer isimlerindeki benzerlikler yüzünden aldandıklarını, yanlış muhakemelere, katmerli faraziyelere ve “Yunanlılara mahsus fantezilere” kapılarak “Pelasg mitini” yaratmış olduklarını iddia edebilmektedirler. Soğuk kanlılıktan bu derece yoksunluğun ve İlmî objektiflikten bu kadar uzaklığın sebebini insan kendi kendine soruyor, öyle sanıyorum ki, okuyucu bu garabetin sebebini yazımızın sonuna doğru anlayacaktır. .

Şimdilik bugünkü tarihçileri bir tarafa bırakıp, eski tarihçileri serin kanlılıkla inceleyelim. Fakat asıl tarihçilere geçmeden önce, belki de Homer dönemindeki Yunanlılara göre Pelasgların nasıl bir millet olduklarını ve tlyada yazarının onlara hangi gözle baktığım ortaya koymak faydalı olacaktır.

Büyük şair eserinin II inci Bölümünde, eski Argos şehrinden söz ederken, bu şehri “pelasgik”[4] diye nitelemektedir. Elbette ki, bunu “Pelasglar tarafından kurulmuş” anlamında kabul etmek gerekmektedir. Homer daha sonra, Yunanlılar karşısında yer almış olan Troya ordusunun “katalogunu” yaparken, “Larissa şehrinin beslemiş olduğu, sağlam süngülü Pelasg kabilelerinden” söz eder [5]. Bildiğimiz gibi, Larissa Tesalya bölgesine ait bir şehirdir.

İlyada'nın X uncu Bölümünde Pelasg kelimesinin aşağıdaki olayların hikâyesinden sonra zikredildiğini görüyoruz: Truvalı kumandan ve kahraman Hektor, Truva karşısında yer almış Yunan donanmasının durumu hakkında bilgi edinmek üzere, Dolon adlı birini keşfe gönderir. Adam Yunanlılar tarafından yakalanır ve sorguya çekilir. İşte o zaman Dolon, Truva’nın müttefiklerini sayarken, Pelasglan da zikreder, fakat dikkate değer nokta şudur ki, bu adın yanma “tanrısal” sıfatını ekler. Bunun pelasg şeflerinden birinin sözde ilâh torunu oluşundan ileri geldiğini sanmak yeterli olmasa gerek.

XV inci Bölümde Yunanlı kahraman Akhillos arkadaşı Patrokl’u savaşa gönderirken, onun sağ salim dönmesi için dua eder. Duasını hangi tanrıya hitaben etse beğenirsiniz? Söyleyelim: Pelasgların Baştarınsına. Yani, Yunanlıların düşmanı Troyalıların müttefiki olan Pelasgların tanrısına... Bunun yorumu ancak iki şekilde mümkündür: Ya o dönemdeki Yunanlılar her alanda Pelasgların üstünlüğünü kabul ediyorlardı veya Yunanlıların meşhur kahramanı Pelasg soyundan idi.

Odyssea’da Pelasgların adı Girit adasında oturan milletler arasında yer alır. Burada da Pelasglar “tanrısal” diye nitelenmiştir[6]. Homer’in Pelasglara derin hayranlık beslediği muhakkak gibi görünmektedir.

Şunu da belirtmeliyiz ki, İlyada’nın elimizdeki Pleiade baskısının Notlarında ve açıklamalarında bazı çelişkiler vardır. Meselâ, cildin tamamının Endeksinde Pelasglar kelimesinin tarifi şöyledir: “Bir Anadolu kavmi”. Odyssca kısmının imzasız olan, fakat şüphesiz bir Eski Çağ uzmanı tarafından yazılmış bulunan Önsözünde ise, şu satırları okuyoruz: “Nausithoos’un İtalya'dan Skerya’ya dönüşü daha sonraki bazı yazarların sözünü ettikleri olaylar çerçevesinde ele alınmalıdır. Bu yazarlar İtalya'ya gitmiş olan Pelasgların bir kısmının Ege dünyasına dönmüş olduklarını belirtmektedirler” [7].

Şimdi de Herodot’un Pelasgların dili, dini, göçleri ve saire hakkında dediklerine bakalım:

1- DÎL: Herodot’a göre, “Tyrrhenlerin yukarısındaki Kreston şehrinde... ve ayrıca Çanakkale Boğazı civarında, Plakya ve Stulaka şehirlerinde oturan Pelasg kalıntısı ahalinin diline bakılırsa, Pelasglar barbar bir dil konuşurlardı”[8]. Herodot dönemindeki Yunanlıların dilinde “barbar” kelimesi, bilindiği gibi, yunanca olmayan demektir. .

Herodot’un bu cümlesi münasebetiyle, Eski Çağ uzmanları arasında bitip tükenmez bir tartışma başlamıştır ve bugün de devam etmektedir. Yok Kreston şehri aslında Kroton şehri değilmi imiş? “Tyrrhenlerin yukarısında” tabiri Yunanistan’daki Tyrrhenler için mi, yoksa İtalyadaki Tyrrhenler, yani Etrüskler için mi kullanılmışmış?... Bizi bütün bunların pek ilgilendirdiği yok. Bizi ilgilendiren Pelasgların Yunancadan başka dil kullanmış olmalarıdır, önemli bulduğumuz bir nokta da, Herodot’un Kreston’daki Pelasglarla Çanakkale’dekilerin, yani ayrı ayrı coğrafi bölgelerde oturan bu iki grubun aynı dili konuştuklarını söylemesidir.

Tarihçi üçüncü bir grup olarak Atinah Pelasglardan da söz eder, ki bunlar soy bakımından Pelasg oldukları halde, Yunanlılarla yakın komşuluk dolayısıyla, yunanca konuşmağa başlamışlardır. Şu halde, bu grubu oluşturan Pelasglar, Roma hâkimiyeti altına girdikten sonra Lâtin dilini kabul etmiş Daçya’lılar, yani Romanyalılar gibi veya Türk soyundan olup, adları da bir Türk adı olmasına rağmen, ortodoks olduktan sonra slavca konuşmağa başlayan Bulgarlar gibi idiler.

2- DÎN: Pelasgların dini hakkında Hcrodot şunları söyler: “Eski zamanlarda Pelasglar kurban kesme törenlerinde tanrılara dua ederler... fakat bu tanrılara ad veya lâkap vermezlerdi"[9].

Şu halde, en eski zamanlarda Pelasgların dini bir çeşit Animizm idi. Bilindiği gibi, bir çok milletler tarihlerinin ilk döneminde tabiat kuvvetlerine tapmışlar ve tanrılarına “dağ tanrısı”, “orman tanrısı”, “sabah tanrıçası”, “Gecenin ruhu”, “eşiğin koruyucusu” gibi adlar vermişlerdir. Pelasgların eski dininde Romalıların Penat’ları ve Lar'ları, Arapların cinleri. Ortaçağın perileri gibi yarı-tanrıların da bulunmuş olduğu düşünülebilir Esasen Herodot, Pelasgların din tarihi ile ilgili olarak, bir başka dönemden de söz eder ki, bu Mısırlılarla temasa gelmelerinden sonraki dönemdir. Herodot şöyle der: “... Fakat çok sonra, onlar Mısırlılardan tanrıların adlarım öğrendiler... ve bu tanrı adları hakkında Dodona’daki kutsal falcının fikrini sordular... falcı (Pelasglara) bu tanrıları benimseyebileceklerini söyledi. O günden sonra, onlar kurban kesme törenlerinde bu tanrıların adlarını kullandılar ve daha sonra bu tanrıları Yunanlılar Pelasglardan aldılar”.

3- GÖÇLER: Herodot, eserinin Birinci Bölümünde, metne eklediği bir notta, Yunanistan'da biri Yunanlı, diğeri Pelasg olmak üzere, iki ırk bulunduğunu, birincisinin vatanından hiç ayrılmadığını, İkincisinin ise göçebe olduğunu söyler [10]. Şu halde, Pelasglar göçebe bir millet idiler. Bunların sadece belirli bir kısmım ele alacak olsak bile şunu görüyoruz: Samotrake adasında oturan Pelasglar önce Attika'ya göç etmişler [12]. Sonra, oradan kalkıp Himet dağının eteğindeki topraklara gidip yerleşmişler. Daha sonra orayı da bırakmışlar, Argonotların torunlarım Lemnos adasından kovarak, bu adaya yerleşmişler. Fakat M.Ö. 510 de, General Miltiade'nin zaferi üzerine, kendileri de adadan ayrılmak zorunda kalmışlar.

Pelasgların sırasına göre daha uzak diyarlara doğru maceraya atılmaktan çekinmediklerini yukarıda gördük. Tarihte Pelasglara îtalyada da, Anadoluda da rastlanmaktadır [l2].

4- YUNANİSTAN’IN ESKİ ADI: Herodot’ta Pelasglar hakkında bulduğumuz bilgilerin en önemlisi şüphesiz şudur:

Bir kadının esir olarak satıldığı yerden söz edilen bir cümlede, Herodot kendi zamanında Yunanistan (Grekya) olarak bilinen ülkenin daha önceki adının “PELASGÎA” olduğunu söyler. Herodot’un bu cümlesi bize aşağıdaki neticeleri çıkarmağa hak vermektedir:

a- Pelasglar Yunanistan'ın ilk ahalisi ve ilk sahipleridirler.

b- Pelasglar yer yer bütün Yunanistan'ı işgal etmişlerdir.

c- Herodot’un Yunanistan’ın eski adının Pelasgia olduğunu söyleyiş tarzından, bu gerçeğin o dönemde herkesçe bilindiği anlaşılmaktadır.

5- PELASGLARIN YUNANLILAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ: Yukarıda Yunanlıların bazı tanrı adlarını Pelasglardan almış olduklarını gördük (ki, Pelasglar kendileri de bunları Mısırlılardan almışlardı). Herodot ayrıca, Yunan mitolojisinin Heziyod ve Homer tarafından Pelasglardan alınmış tanrılardan yararlanılarak oluşturulduğunu söyler.

Pelasgların sadece din alanında değil, mimari alanında da Yunanlılara hocalık ve öncülük ettiği anlaşılıyor. Herodot eserinin VI ncı Bölümünde Atina’lıların Akropol’ün etrafını duvarla çevirmeğe karar verince, bunun için Pelasglara baş vurmuş olduklarım tarihçi Hekateos’u kaynak göstererek söyler. Pelasglar da öyle bir sağlam duvar yaparlar ki, bunun bir parçası “pelarjik duvar” adı ile bugün, 20 nci yüzyılın sonunda bile yerinde durmakta ve turistler tarafından görülebilmektedir.

Herodot’a göre Yunanlılar büyük millet haline gelmiş olmayı da Pelasglara borçludurlar. Tarihçi Yunan milletinin aslında “zayıf bir millet” olduğunu, ancak barbar milletler ve “bilhassa Pelasglarla karıştıktan sonra büyük millet haline geldiğini” söyler [13] .

Herodot’tan sonraki tarihçilerin eserlerinde dikkati çeken nokta bunların açıkça veya zımnen Pelasglarla Etrüskleri aynı millet saymaları ve isim değişikliklerine göçlerin sebep olduğunu söylemeleridir.

Meselâ, Hellanikos’a göre Pelasglar İtalya'ya yerleştikten sonra Tyrrhen (Etrüsk) adını almışlardır. Lesboslu Myrsilos’a göre ise, Tyrrhenler vatanlarından ayrıldıktan sonra Pelasg olmuşlardır[14]. Hekateos’a göre Brauron’da Atinalı kadınları kaçıranlar Pelasglardır, Philocoros’a göre ise, Tyrrhenlerdir [15]. Bu sebeple, Aristofan gibi, Sofokles gibi yazarlar Pelasg-Tyrrhenler şeklinde bir birleşik ad kullanmağı daha pratik bulmuşlardır [16].

Bütün bunlar Pelasglarla Tyrrhenlerin, yani Etrüsklerin aynı dili konuştuklarını ve aynı örf ve âdetlere sahip olduklarını Yunanlıların açıkça görmeleri neticesi olmayıp da ne olabilir? Tek geçerli izah budur.

Öyle zannediyorum ki, bazılarının Palasglara karşı allerji duymalarının sebebini okuyucu anlamağa başlamıştır. Pelasglar Tyrrhen, Tyrrhen’ler de Etrüsk olunca, Etrüsklerin İtalyanın yerlisi olduğuna dünyayı inandırmağa çalışan Etrüskologların durumunu düşünün! Pelasg diye bir milletin hiç bir zaman mevcut olmadığını iddia etmekten başka çare var mı?

• • •

Burada bir parantez açmak mecburiyetini duyuyorum. Çünkü bazı Etrüskologların büyük değer verdikleri, fakat İtalyan'ın eski tarihini çekinmeden ve bile bile karışık hale getiren bir tarihçinin eserleri yüzünden ortada dolaşan bazı fikirlerin yerli yerine konması gerektiğine kaniim. Kendinden söz etmek istediğim tarihçi Halikarnaslı (Bodrumlu) Dionysos’tur. Dionysos Yunanlı olduğu halde, Romada, İmparator Augüst’ün himayesinde, Saray çevresinde yaşamıştır. Grekoromen diye niteleyebileceğimiz bu zat, İsa’nın doğuşundan bir iki yıl önce “Roma antikitesi” adı ile bir eser yayınlamıştır. Eserin adı “Roma tarihinin eski dönemi” şeklinde anlaşılmalıdır. Tarihî gerçek açısından ziyade politik mülâhazalarla yazılmış olan bu eser bugün bile bazı tarihçileri etkisi altında bırakmakta ve bir takım yanlış fikirlerin yayılmasına sebep olmaktadır.

Dionysos için tek önemli şey imparatorun gözüne girmek ve Mecena’nın aracılığı ile lütuflarından faydalanmağa devam etmekti. İmparator August ise, Romanın kudret ve azameti fikri ile dolu bir hükümdardı. En büyük politik amacı da Roma hâkimiyeti altında bulunan milletleri eritmek, Lâtinleştirmekti. Bu milletler arasında özellikle şanlı bir tarihe sahip olan Yunanlılarla Etrüsklerin millî gururlarını kırmak emeli idi. Romalıların medeniyetlerini bu iki millete borçlu olmaları August’un canını sıkıyordu [17].

Şu halde, Augüst’ün hoşuna gitmek için yapılacak iş Romalıların ve İtalik kavimlerin geçmişini Etrüsklerinkinden ve Yunanlılarınkinden daha şanlı göstermekti. Dionysos iki yoldan bu amaca varabileceğini düşünmüştür:

a- Etrüsklerin İtalyan'ın yerlisi olduğunu iddia ederek, onları Latinlerin hemen hemen kardeşi gibi göstermekle,

b- Yunanistan'daki hâkim Romalılarla mahkûm Yunanlıların aynı ataların torunları olduklarım, bu ataların Pelasglar olduğunu ileri sürmekle.

İki bin yıldan beri pek çok tarihçi Halikarnaslı Dionysos’un ard niyetli iddialarına safça inanmışlardır. Bir kısmında, işlerine geldiği için inanmış gibi görünmüşlerdir. Fakat, bilhassa Anglo-sakson yazarlar arasında Dionysos’un samimiyetsizliğini sezmiş olanlar vardır. Londra Üniversitesi Eski Çağ Tarihi Profesörü H.H. Scullard’ın aşağıdaki satırlarını buna misal olarak gösterebiliriz:

“Merkezî îtalyanın Pelasglar tarafından istilâ edildiğine dair geleneksel söylenti Halikarnaslı Dionysos için BÎR PROBLEM I EŞKÎL EDİYORDU. Bir yandan Etrüsklerin otokton ve Pelasgların Yunanlı olduklarına inandığına göre[18], Etrüsklerle Pelasgların aynı millet olduklarını ÎNKÂR ETMEĞE MECBURDU. Diğer taraftan, Pelasgların rolünü küçümsemek de İŞİNE GELMİYORDU. Sebebi de şu idi ki, Romanın geçmişine dair eserini yazmaktaki MAKSADI Roma devletinin barbar bir devlet olmadığını, aslen Yunanlı bir devlet olduğunu GÖSTERMEKTİ. Çünkü Roma’nın eski ahalisi kadar “eski ve yunanlı bir milleti dünyada bulmak mümkün değildir” şeklinde iddialar ileri sürmekte idi... Böylece, Dionysos’un Etrüsklerin otokton bir kavim olduğuna dair iddiası başka bakımlardan tartışılabilse bile, her halde Pelasglar hakkındaki hikâyeleri bu iddiaya inanırlık kazandırmamaktadır...” [19].

“Encyclopedia Americana”nın PELASGLAR maddesini yazan bilgin de, Halikarnaslı Dionysos’un amacının İlmî değil, politik olduğunun farkına varmıştır. Ansiklopedide şunları okuyoruz:

“Onun başlıca amacı Roma’nın Hâkimiyetini ve boyunduruğunu Yunanlılara hoş göstermek ve Yunanistan'ı fethedenlerin şöyle iyi, böyle iyi insanlar olduğunu ispat etmekti” [20].

Bu biraz da Halikarnaslı Dionysos’un kendi milletinin duygularına ihanet etmekten çekinmemiş olduğu anlamına geliyor.

İşte adam böyle bir adamdı. Bununla beraber, eserinin her satırı bir takım hesaplara dayanan bu adam, istemeyerek bizim tezimizi kuvvetlendiren bir gerçeği ağzından kaçırmıştır. Bu şöyle olmuştur: .

Herodot’un bir parçası vardır ki, her etrüskoloji kitabında muhakkak zikredilir. Herodot bu parçada Lydiaya hâkim bir kralın Tyrrhenos adlı oğlunun ne gibi şartlar neticesinde, ülke ahalisinin yarısı ile birlikte İtalyaya göç ettiğini anlatır. Halikarnaslı Dionysos Etrüsklerin otokton olduğunu iddia ettiğine göre. Herodot’un hikâyesini kabul etmesi mümkün değildi. Bu hikâyeyi veya olayı reddedebilmek için, dalkavuk tarihçi, Herodot’un bahsettiği Lydiahların dönemi ile kendi dönemi arasında 1300 yıl geçmiş olduğunu dikkate almayarak, kendi zamanındaki Lydiahların dili ile Etrüsklerin dilini karşılaştırmağa kalkıyor. Ve işte o zaman şöyle diyor: “Etrüsklerin dili Lidyahların dilinden daha çok Pelasgların diline benziyor”[ 21]

Bize lâzım olan da bu idi.

* * *

Bu yazının başlığını "Pelasglar kim idiler?” şeklinde koymuş bulunuyoruz. Evet, Yunanlıların Etrüsklerle karıştırdıkları bu Pelasglar kim idiler? Onların etnik asılları ne idi? İnsan ırklarından hangisine mensup idiler?

Eski tarihçiler sayesinde, onlar hakkında elde ettiğimiz bilgileri özetleyelim:

a- Pelasgların dili Yunancadan farklı bir dildi.

b- Pelasglar Yunanistan'a kuzeyden gelmişlerdi.

c- Göçebe idiler.

d- Yerleşik oldukları dönemlerde de en sevdikleri şey inşaat yapmak, şehir kurmaktı (Argos, Larissa, pelarjik duvar)

Pelasgların etnik menşeini tayin edebilmek için yukarıdaki dört şarta uygun bir millet bulmak zorundayız. Bu dört şartı tekrar ele alalım:

1- Pelasgların dili Yunancadan farklı bir dil idi. Eskilerin verdiği bu bilgiye bugünkü lengüistler şu hususu ekliyorlar ki, o da pelasgcanın hint- avrupalı bir dil olmadığıdır.

Çünkü hayli zamandan beri pelasgca bir metin bilginlerin eline geçmiş bulunmaktadır. 1885 yılında Atina’daki Fransız Okulu (Enstitüsü) nun gayretleriyle, Lemnos adasının Ka'mina adlı köyü civarında bir “stelâ” bulunmuş ve bunun üzerinde kabartma bir resimle birlikte, etrüskologların etrüskçeye çok benzediğini söyledikleri bir dilde yazıtlar görülmüştür. Fazla olarak, bu yazıtların M.Ö. VII nci yüzyıla ait oldukları tesbit edilebilmiştir ki, o dönemde Lemnos adası Pelasgların elinde idi. Adanın Yunanlıların eline geçmesi M.Ö. 510 yılındadır.

Lemnos’ta bulunan pclasgca yazıtlar hakkında Raymond Bloch adlı büyük etrüskolog şunları söyler: “... Kamina yazıdan gerek morfoloji, gerek leksikografı bakımından etrüskçeye çok yakın özellikler taşımaktadır. Burada gördüğümüz kelime sonlarındaki ekleri, kelimelerin yapılışındaki şekilleri ve hattâ belirli tabirleri aynen bizce bilinen etrüsk metinlerinde de bulmaktayız”[22].

Bir de şu var: Dilcilere göre etrüsk dili Avrupa dilleri gibi “bükümlü” (tasrifi) olmayıp, “bitişken” (iltisakî) bir dildir ve ses uyumu kanununa açık eğilim göstermektedir [23] .

Gelgeldim, gerek bitişkenlik, gerek ses uyumu Fin-uğur dillerinin özelliklerindendir. Şu halde, Pelasgların kim olduklarını anlamak için söz konusu dilleri konuşan milletlerden birine bakmamız gerekecektir [24].

Bu dilleri konuşan milletler arasında seçim imkânlarımız sınırlıdır. Tunguzlarla Samoyedleri bir tarafa bırakırsak, elimizde kalan milletler şunlardır: Macarlar, Finler, Moğollar ve Türkler. Bu milletler arasında hem lengüistik şartı, hem diğer şartları dolduran millet Türklerdir. Şöyle ki:

2- Pelasglar gibi Türkler de Akdenize Kuzeyden gelmiş, hem de bir defa değil, tarihte bir çok defalar, çeşitli adlar altında gelmiş bir millettir.

3- Türkler tarihte hep oradan oraya göçmüşler ve bugün bile, gerek Orta Asya'daki, gerek Anadolu'daki Türkler mevsim göçebeliğinde bulunmakta, yani yazın yaylaya çıkmaktadırlar.

4- Türklerin imarcı bir millet olduğunu hatırlamak için Bizansı çeşitli mimari eserleri ile ne kadar güzelleştirmiş olduklarını hatırlamak yeterlidir.

Ya bütün Anadolu'yu ve hattâ bütün Orta Doğuyu dolduran Türk mimari eserleri!. Orta Doğunun Başkentlerini gezen turistler sözlerimin manasını çok iyi anlayacaklardır.

Şu halde, tarihî ve lengüistik gerçekler kadar saf mantık da bizi şu neticeye götürüyor: Pelasglar Proto-Türk idiler ve başka şey olmuş olmaları mümkün değildir.

Biliyorum ki, bir Batılının kafası için bu netice tatsız bir paradoks gibi gelebilir. Bunun şahsî tecrübeme dayanan bir delilini sunmak isterim: Benim 1971 yılında “Etruskler Türk mü idi?” adlı Fransızca kitabım çıktıktan sonra bundan bir tane değerli etrüskolog Mr. Christopher Hampton’a da göndermiştim. Mr. Hampton uzun ve nazik mektubunda şu itirafta bulunuyordu:

“Çoğumuz Türkleri İslâmiyetin ve Muhammed’den sonraki Anadolu tarihinin çerçevesinde düşünürüz. Halbuki sizin teziniz onların ataları ile ilgilidir.”

Yukarıdaki satırlar isbat ediyor ki, Batıda, sadece orta aydınlar değil, bilginler bile, îslâmiyetten önceki Türkler hakkında çok az şey biliyorlar. Bu sebeple, Pelasgların Proto-türk oldukları hakkında yukarıda ifade ettiğim gerçeği dudak bükerek karşılayacak okuyucuyu Dünya tarihine göz atmağa davet ediyorum.

Çünkü, Türkler veya Proto-Türkler Yunanistan'ı tarih-öncesi devirde Pelasg adı ile istilâ etmekle yetinmemişler, bunu daha sonraki devirlerde de, bir çok defalar yapmışlardır.

Türklerin Yunanistan'ı Osmanlı adı altında işgal edip, 15 inci yüzyıl ile 19 uncu yüzyıl arasında 400 yıl boyunca idare etmiş olmalarını haydi saymayalım. Fakat daha önce, başka başka isimler taşımış bulunan ve bugünkü Türklerin ataları milletlerin, yani Hunların, Avarların, Kumanların, Peçeneklerin Yunanistan'ın kuzeyini işgal etmiş oldukları gerçeğini unutabilir miyiz?[25].

Fizikî coğrafya bakımından, yer yuvarlağının yapısı, yani dağlar, vadiler, geçitler son dört veya beş bin yıl içinde pek değişmediğinden ve Türklerin de mizacı ve onları Orta Asya'dan kaçıran iklimle ilgili sebepler hep aynı olduğundan, tarihin akışı içinde Türk kabileleri veya orduları, ikide birde Yunanistan'ın kuzeyine, dalga halinde gelip çarpmıştır. Aynı sebepler aynı neticeleri doğurmuş ve tarih tekrarlanmıştır.

Hazar Denizi civarında yaşayan veya oradan geçen Hunlar, Avarlar, Kumanlar, Peçenekler hep aynı yolu takip etmişler ve Yunanistan'ın kuzeyine, yani Trakya ve Mekedonya’ya gelip dayanmışlardır, o Mekedonya ki, eski Yunanlılar ona Pela(s) gonia, yani Pelasgların ülkesi derlerdi.

* * *

Pelasglar Yunanistanı ne zaman istilâ ve işgal etmişlerdir? “Larousse du xx ieme siecle adlı Ansiklopedi’ye bakılırsa bu M. ö. 3000 yılına doğru olmuştur[26]. Bununla aşağı yukarı mutabıkız. Şu halde, Pelasglar Yunanistan'ı Yunanlılardan bin yıl kadar önce işgal etmişlerdir. Yunanlılar geldikten sonra da Yunan yarımadasının bir satranç tahtası haline geldiği, yani Yunan kabile grupları ile Pelasg kabile gruplarının şurada burada yan yana yerleştiği ve yaşadığı anlaşılmaktadır. Bu durum tarihi devirlere kadar devam etmiştir. Çünkü Dictionary of Ancient Greek civilization” adlı sözlükte dikkate değer bir açıklama bulmaktayız. “Larissa” maddesinde (ki, Homer sayesinde bunun bir Pelasg şehri olduğunu biliyoruz) sözlük şöyle der: “Larissa tarihî devirlerde Tessalya’nın en önemli şehri idi ve Aleuadae sülâlesinin hüküm sürdüğü bölgenin başkenti idi. Pindaros, Hippocrates ve Platon gibi bazı meşhur adamlar bu şehirde, yarı barbar prenslerin misafiri olarak kalmışlardır”[ 27].

Burada ''Yarı barbar'' tabirini tahlil etmemiz gerekiyor. Barbar kelimesi Yunancadan başka dil konuşan” anlamına geldiğine göre, “yarı barbar” olsa olsa “ana dili olarak Yunancadan başka bir dil konuştuğu halde, Yunancayı da konuşabilen kimse” anlamını ifade edebilir.

Şu halde, Platon un zamanında bile, yani M.Ö. IV. yüzyılda, henüz Yunanistan'da, Pelasgların hâkimiyeti altında bulunan bölgeler vardı. Ve demek ki, bu bölgelerin prensleri, yani hükümdarları Yunan dünyasının kültürel hareketlerini takip ediyor ve yayınlanan gerek edebî, gerek İlmî eserlerden haberdar oluyorlardı. Yoksa, bu hükümdarlar neden Pindaros gibi bir şairi, Hippokrates gibi bir bilgini ve Platon gibi bir filozofu yakından tanımak ve onları misafir etmek arzusunu duysunlar?

Burada Meillet ile Cohen tarafından yazılmış “Dünya Dilleri” adlı eserden bir cümleyi zikretmenin tam sırasıdır. Bu eserde şöyle deniyor:

“Pelasg dili M.Ö. 5 inci yüzyılda bile, Trakya sahillerinde, Propontid'in güneyinde[28] ve İmbros ile Lemnos adalarında konuşulmakta idi”[ 29].

Ne yazık ki, bu cümle Pelasgları hayalî bir millet sayan tarihçilerin ve etrüskologların gözüne ilişmemiştir!

Pelasgların tarihî bir millet olduklarını Atina’daki duvar parçası, Lemnos’ta bulunmuş yazıtlar ve bir çok eski tarihçinin yazıları isbat ettiği gibi, onların Türk olduklarını da, ayrıca, bir Romalı bilginin bıraktığı lengüistik delil tartışılmaz bir şekilde isbat etmektedir. Adı Varron olan bu büyük bilgine göre, TEPAE kelimesi Pelasg dilinde TEPE demektir[30]. Türkçede olduğu gibi,... Türkçedeki tepe kelimesinin manasını ise, dünya arkeologlarının hepsi iyi bilirler: Altın-tepe, İkiz-tepe, Kara-tepe, Kül-tepe yüzünden...

Dipnotlar

1 Luigi Pareti, “Le Origini degli Etruschi”, Bemporad e figlio, Firenze 1926, sahife 23.

2 Massimo Pallotino, “Etruscologia", Hoepli, Milano 1968, sahife 92,94.

3 “Enciclopedia İtaliana'' Roma 1935, Cilt XXVI, sahife 608,609.

4 "İlliade-Odyssee”, Edition de la Pleiade (Gallimard, Paris 1965, sahife 127.

5 Aynı eser, s. 132.

6 Aynı eser, s. 808.

7 Aynı eser, s. 989.

8 “Herodotus”, translated by J. Enoch Powell, Clarendon Press, Oxford 1949,sahife 26.

9 Aynı eser, s. 134

10 Aynı eser, s. 25.

 Aynı eser, s. 134.

12 Herodot. Kzerkses'in Anadolu seferini ve Truva harabelerine doğru yürüyüşünü anlatırken, "Antandros" diye bir şehirden söz eder ve bu şehrin Pelasglara ait olduğunu söyler. Esasen. Homer'in Truvalıların müttefikleri arasında zikrettiği Pelasglar da şüphesiz Anadolu Pelasgları idiler.

13 “Herodotus”, translated by Povvell, sahife 26.

14 Noel des Vergers, “L’Etrurie et les Etrusques”, Firmin Didot, Paris 1862, p. 109.

15 Pauly-Wissowa, Realencyclopâdie der klassischen Al tertums wiss ens chaft, Stuttgart 1948, sahile 1910.

16 H.H. Scullard, “’I he Etruscan cities and Rome”, Thames and Hudson, London 1967, sahife 35.

17 Etrüsk prenslikleri Ogüst devrinde ortadan kaldırılmış ve “Bölge., adı ile Romanın idari çerçevesi içine alınmıştır.

18 Bize göre, inanmaktan ziyade inandırmağa çalışıyordu.

19 Not 16 da zikredilen eser, sahife 37-38.

20 1970 baskısı, Cilt 21, sahife 482.

 Noel des Vergers, zikredilen eser, sahife 111-112.

22 Raymond Bloch, “Les Etrusques", Presses Universitaires, Paris 1968, sahife 17.

23 Aynı yazar, “The Etruscans”, Thames and Hudson, London 1965, sahife 75. Massimo Pallotino, yukarıda zikredilen eser, sahife 391.

24 Lengüistik ile yakından ilgilenmemiş okurlar için aşağıda bükümlü ve bitişken diller hakkında bazı bilgi ve misaller veriyoruz:<br>I. Bükümlü diller isimlerin veya fiillerin çekimi gibi hallerde kelimeleri bükerek şeklini bozuyorlar. Fransızların Küçük Larousse sözlüğünde, lengüistik anlamda “büküm” olayı hakkında şunları okuyoruz: “Bir kelimenin, cümle içinde oynadığı role göre, son hecelerinde geçirdiği değişikliklerin toplamı” Misaller.<br>Fransızca:<br>Le trav-ail - *Ş<br>Les trav-aux - işler<br>v-enir - gelmek<br>je v-iendrai - geleceğim<br>İngilizce<br>the g-oose - kaz<br>the g-ccsc - kazlar<br>to br-ing - getirmek<br>I br-ought - getirdim<br>Almanca:<br>der Kn-opf - düğme<br>die Kn-öpfe - düğmeler<br>d-enken - düşünmek<br>Arapça leh d-aehte - düşündüm<br>yavm . gün<br>ayyam - günler<br>takkallum - konuşmak<br>mutakkallim - konuşan<br>2. Bilimken diller isimlerin veya fiillerin çekimi veya çoğulların yapımı için, kelimenin şeklini bozmadan ekleri kelimeye bitiştiren dillerdir. Küçük Larousse bu konuda şöyle der: “(bu diller ) cümle içindeki çeşitli ilişkileri ifade etmek için, kelimeleri bozmayıp, Fin-uğur dillerinde olduğu gibi, köklerle ekleri yan yana getiren dillerdir". Misaller<br>Türkçede : göz<br> göz-ler<br> gel-mek<br> gel-d i m<br> ev<br> ev-e<br> ev-in<br> ev-de<br>Etrüskçedc:<br>1 Burada etrüskologların nezdinde büyük rağbette olan bir misali alalım: “Tarkhnalthi” kelimesini... Uzmanlara göre bu kelime “Tarkinyada” anlamına geliyor. “Tarkhnal”Etruryanın Başkenti olan Tarkinyanın etrüskçesi, “thi” eki de Türkçedeki de, te, da, ta eklerinin karşılığıdır (Raymond Bloch, “les Etrusques Presses universitaires, sahife 59. ve Massimo Pallotino, “Etruscologia” sahife 403).<br>Halbuki, bilindiği gibi, türkçedeki de, te eklerinin, etrüksçedeki "thi” ekinin anlamını vermek için bugünkü Avrupa dilleri kelimenin önüne bir başka kelime getirir. Meselâ, “Pariste” demek için <br>Fransızca : A Paris<br> İngilizce : İn Paris<br> Rusça : V Pariji, denir.

25 Rene Grousset, “L’Empire des Steppes”.

26 1933 baskısı, Cilt 5, sahife 452.

27 Methucn and Co. I.td. London 1970, sahife 264.

28 Yani Marmara Denizi

29 Paris 1924, sahife 48

30 İsaac Taylor, “Etruscan researches", Mac Millan and Co., London 1874, sahife 330.

Kaynak; Belleten,  Temmuz 1982, Cilt 46 ,Sayı 183, s. 475-486; bkz. https://belleten.gov.tr/tam-metin/1741/tur

reddit.com
u/Immediate_Stable_837 — 1 month ago
▲ 331 r/AteistTurk+4 crossposts

Atatürk'ten Milli Eğitim Bakanı Tekin'e Cevap: KURTULUŞ SAVAŞI.

Fazla söze gerek yok: Milli Mücadele evet, ancak savaşımızın adı Ulusal Kurtuluş Savaşı. Sizler tarihten silineceksiniz, lakin Türkiye Cumhuriyeti ve Ulusal Kurtuluş Savaşımız Dünya Tarihinden asla silinmeyecek.

Saygılar

u/Charming_Offer_663 — 1 month ago
▲ 622 r/direnis+5 crossposts

unutMADIMAKlımda

2 Temmuz 1993

Türkiye Cumhuriyeti topraklarında külleri asla gitmeyecek iğrenç katliamın yaşandığı gün.

Aynı candan, aynı kandan olduğumuz insanların Allahu Ekber nidaları eşliğinde canlı canlı yakıldığı o gün.

Ateş sadece düştüğü yeri değil, insanlığını kaybetmeyen herkesin içini yakmaya devam ediyor.

u/Canaras16 — 2 months ago

Son Zamanlarda Kâmalizm'e Salça Olmuş Faşist Bozması Küçük Delüzyon Grubu Hakkında Kısa Bir Reddiye

Giriş

Efendim, hepimiz bu sapkınların ismini biliyor, yakından tanıyoruz. Fakat biz bugün bu yazıda onlara meydan vermemek adına, namlarına yakışır bir şekilde "Delüzyon" demeyi uygun gördük. Bu yazı bendenizin Delüzyon hakkındaki incelemeleri ve bunun sonucunda ortaya inen sisi dağıtmak, çarptımalar ve gri progandaya karşın, hakikati tüm çıplaklığıyla siz bilinçli ve değerli üyesi genç zihinlere sunmaktır.

Hatırlıyorsunuz ki geçmişte Delüzyon'un sistematik bir biçimde bu topluluk içerisine sızma girişimleri yaşanmıştır. Ve maalesef yaşanmaya devam ediyor. Biz moderatör ekibi olarak bu hastalıklı zihniyeti her daim topluluğumuzdan atmaya gayret ediyoruz. Fakat banlamak ancak ve ancak Delüzyon'u ertelemektir. Baki olan insanları bilinçlenlendirmek, gri propagandayı tanımalarını sağlamak ve tarih metodolojisini, tasnif ve teyit kavramlarını zihinlerde yer etmektir. İşte o zaman bu tür sayfalarca yazı ve reddiyelere lüzum kalmaz.

Bu kısa ama öz yazının maksadı, Delüzyonu tanımak, Delüzyonu anlamak ve nihayet Delüzyonu parçalamaktır. İyi okumalar dilerim efendim.

Bölüm 1: Delüzyonu Tanımak; Fantezinin Kökleri Neye Dayanıyor?

Grubu araştırmaya başlar başlamaz ilk ilgimi çeken şey, sıradan bir internet forumuna nazaran gelişmiş teşkilatlı yapıları yapıları oldu. Ki askeri üniforma giyip larp yapan bu zihniyete üye herkesin cümle kalıplarına kadar tepeden tırnağa aynı olduğuna göre işe yaramış demektir. Bir delüzyon üyesinin belirtileri aynen şu şekildedir;

-Tartışmayı desteklemeksizin yoğun biçimde alıntı kullanımı

-Sol Kemalizm'e olan nefret ve karşı tarafı öteki olarak etiketleme (Sanki Resmi Kemalizm gerçekten kendi hülyalarında gibiymiş de biz bu yüzden Sol Kemalist mişiz(!))

-Karşı tarafı münazaraya davet etme (Açıkçası neden böyle bir arzu içerisindeler biliyor değilim fakat delüzyon üyeleri arasındaki en güçlü belirti budur. Muhtemelen kuruculardan gelen bir yönlendirme olmalı. Eğer aramızda bu konu hakkında malumat sahibi biri varsa paylaşmaktan çekinmesin.)

-Karşı tarafı tahrike yönelik gereksiz biçimde iğneleci üslup ve narsist tavır

Kabataslak bir biçimde bunu böyle olduğunu söyleyebilirim. Şimdi birazda şizofreninin ideolojik yönüne temas edelim; Grup "Türk İnkılabı'nı imtiyazsız bir şekilde savunduğunu" iddia etmekle beraber, İtalya'da ki Faşizm ve Almanya'da ki Nasyonal Sosyalizmi tabiri caizse "kardeş/yoldaş (comrade)" olarak görmekte. Temelde Kemalizm ve bu asla uzlaşamayacak iki karşı devrimci saplantının "ortak noktalarını aramak" derdindeler. (Aşağıda işleyecek olduğum Solidarizm mebhasında göreceksiniz.)

Mamafih tahmin edebileceğiniz üzere şiddetli bir Anti-Semitizm ve ilginç bir biçimde Nihal Atsız ve Rıza Nur çizgisinde bir Irkçı-Turancılığa raslıyoruz. Bundan başka, Fütürizm, Üçüncü Görüş vb. gibi Faşist menşeli akımları ve birtakım Faşist isimleri Kemalizm'e yamama kaygısı yaşadıklarını söyleyebiliriz.

Sonuç olarak yukarıdaki tahlilin gösterdiği şey şudur; Denklemden Kemalizm'i çıkardığımızda elimizde sadece Avrupada yükselmekte olan Aşırı Sağ'ın bir yansıması olarak Alt-Right kalmaktadır. Uzun sözün kısası tüm milli olma iddiasına karşın Delüzyonunun ideolojik arkaplanı tamamen yabancılardan ithal edilmedir.

Bölüm 2: Delüzyonu Anlamak: Kullanılan Safsatalar Neler?

Delüzyonunun deli saçması iddialarını çürütmek için ilk başta onların kullanmış olduğu safsatalara göz atmamız gerekir;

l) Çarpıtma: bir bilgi, olay, veri veya sözün gerçek anlamından saptırılması, eksik kısımlarının kullanılarak yanıltıcı bir şekilde sunulmasıdır.

ll) Cımbızlama (cherry picking): Belirli bir görüşü onaylayan durum veya verilerin kullanılmasını, ancak konu ile ilişkili ama bu görüşle çelişki içinde olabilecek önemli miktarda durum veya verinin görmezden gelinmesi.

lll) Gri Propaganda Kaynağı resmi olarak açıklanmayan, doğru ile yanlış bilginin ustalıkla harmanlandığı ve genellikle karşı tarafın hedef kitlede kafa karışıklığı yaratmak amacıyla kullandığı bir psikolojik savaş yöntemidir. Doğrudan yalan içermek zorunda değildir; ancak bilgilerin bağlamı koparılarak veya abartılarak sunulur.

Bana kalırsa en tehlikeli propaganda türü budur. Çünkü Verilen bir bilginin %90'ı doğru verilirken, ortaya atılmıştır olan o %10'luk bilgi tüm konunun bağlamını değiştirecek durumdadır.

Bölüm 3: Delüzyonu Parçalamak

A) Delüzyonun Safsatalarına Cevap:

Bu bölüm Delüzyonunun ortaya attığı safsataları çoğunluğu birincil kaynaklardan olmak üzere çürütmektedir.

•Irkçılık Safsatası:

1) Askeri Baytar Mektebi Safsatası

Delüzyonun aktardığına göre Atatürk döneminde sadece Türk ırkından olanlar orduya alınmaktaymış(!)

Kaynak olarak 1937 tarihli "Ankara Askeri Baytar Mektebine Kayıd ve Kabül" formu kaynak gösterilmiş (Görsel 2 Bkz. https://ibb.co/QvJg1Prr) [1] Formda yazan "Türk ırkından olmak" ifadesini kaynak alınmaktadır. Lakin burada cımbızlama yapılmıştır. Cümlenin tam hali şöyledir; "Türkiye Cumhuriyeti tebaasından ve Türk ırkından olmak" Türkiye Cumhuriyeti tebaası=Türk vatandaşı

2) Medeni Bilgiler Safsatası

Medeni Bilgilerde yer alan bir bölüm Atatürk'ün millet tanımı olarak lanse edilmeye çalışılmıştır. (Görsel 3. https://ibb.co/Rk72bPGn) [2] Lakin yukarıdaki "Türk Milletinin teessüsünde müessir görülen tabii ve tarihi vakıalar" cümlesi es geçilerek cımbızlanmıştır. (Bkz. Görsel 4: https://ibb.co/fY9x733G) Ayrıca Atatürk'ün Medeni Bilgiler kitabındaki millet tanımı iddialardakinin tam aksinedir;

"Milletin Genel tanımı;

a) Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan;

b) Beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimî olan;

c) Ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir." [4] (Görsel 5: https://ibb.co/g5gzBXG)

3) Anti-Siyonizm Safsatası

Özellikle Delüzyonun sözde "resmi yayın organı" tarafından sıkça kullanılan bir Safsatadır. Safsatacılar şu sözden yola çıkar;

“En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan ne de falan milletlerdir. Bilakis bu, adeta alemi şümul bir yahudi saltanatı halinde bütün dünyaya hâkim olan kapitalizm afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir. Artık bütün dünyanın anlamış olduğu bu hakikat bizde de idrak ediliyor. Bu günlerde başımıza musallat edilen Yunan, düşman âleminin parçasından başka bir şey değildir.

Daha doğrusu kapitalizm saltanatının mazlum milletlere karşı gönderebileceği son kuvvet, son ordudur. Nitekim bundan evvel üzerimize ordular saldırmış olan düşmanlar yine böyle kapitalizm saltanatının ordularından başka bir şey değildi. Moskof orduları, İtalya orduları, Bulgar ve Yunan orduları hulâsa (özetle) bütün düşmanlarımız kâmilen kapitalizm tarafından ayaklandırılmışlardı.

Tarihin eski devirlerinde dünya bir takım zalim hükümdarların istibdatları altında ezilirlerdi." [5]

Atatürk'ün Yahudi düşmanı olduğu iddia edilmektedir. Burada da çarpıtma söz konusudur. Öncelikle söz konu paragraftan herhangi bir ırk ırkından mütevellit aşağılanmamış, bir tespit yapılmıştır. Mamafih Yahudi bir ırkın adı değil, bir dinin farklı söyleyişidir. Örneğin Musevilik gibi. Ayrıca Falih Rıfkı Atay ve Atatürk'ün 16-17 Ocak 1923'te İzmir Kasrı'nda yapmış olduğu mülakat bu safsatanın tam aksinedir;

Falih Rıfkı Bey: Paşa Hazretleri! Meclis bahsinde bir şeyimiz daha var. İstanbul'da iken bir yabancı muhabirle görüşmüştüm. Vatandaşlığı kabul eden Hristiyanlar, mesela İstanbul'da yoğun Yahudiler var vs. var.

"Gazi [Mustafa Kemal] Paşa: Teşkilatı Esasiye Kanunu bunu reddetmiyor. Vatandaşlar seçilirlerse onları Meclis'ten çıkarmak için bir sebep yok.

Falih Rıfkı Bey: Asker de olmasınlar, mebus da olmasınlar.

Gazi [Mustafa Kemal] Paşa: Hayır, asker de olabilirler, mebus da olabilirler. Bu bahsin kâfi olmadığını görüyorum. Fakat bunu ileride derinlemesine inceleriz efendim." [6]

•Turancılık/Pan-Türkizm Safsatası

Diğer iftiralar kadar olmasada bir takım Delüzyonun grubunun Atatürk'ü Turancı iddia ettiğini görebilmekteyiz. İddiaların kullanmış oldukları alıntı ilginç bir şekilde Atatürk'e ait olmayıp Mehmet Saffet Engin'in yanlış tespitlerine dayanmaktadır;

**"**Atatürk ve Türk Bütüncülüğü (Pantürkizm) Ülkümüz. Şimdi gelelim büyük Atamızın bu yöndeki düşüncelerine :O, bu işi Dil ve Tarih Devrimleriyle bilimsel kıvamına getirmiştir.Atatürkün siyasa gereğince ve o günlerde bulunduğumuz durum ve koşullara göre, Türk bütüncülüğünü (Pantürkizmi) açıkça ortaya atmaması, ve bir bakıma ona karşıt bile düşecek bir kaç beylik söz söylemesi bir yana, o büyük Türkçü, Geçmişbilim ve Dil Devrimleri gibi Türk türcülüğünü (ırkçılığını) ve bütün Türklerin birleşmesi ülküsünü en yüksek yerlere çıkaran iki eşsiz devrimle, Kızıl Moskof sömürgeciliği altında inleyen soydaşlarımızın bir gün kurtarılarak Türk bütünlüğünün sağlanacağını anlatmıştı. Bu güdüm okul kitaplarında bile bütünlüğüyle beliren bir Türk türcülüğü (ırkçılığı), bir Türk bütüncülüğü ülküsü olmaktan başka bir şey değildir." [7] Lakin Engin'in görüşleri Atatürk ile tam tersidir. Bunu bizzat Atatürk'ün kendi sözlerinden görmek mümkün;

"Panislamizm, din ortaklığını temel alan bir federasyon demekti.

Panturanizm ise, ırkı temel alan aynı çeşit bir çaba ve ihtiras ortaklığını temsil ediyordu.

Her ikisi de yanlıştı.

Panislamizm fikri, asırlar önce Viyana kapılarında, Türklerin Avrupa'da ulaştıkları en kuzey noktada öldü.

Panturanizm de, Doğu ovalarında mahvolup gitti.

Bu hareketlerin her ikisi de yanlıştı; çünkü, kuvvet ve emperyalizm anlamına gelen fetih fikrine dayanıyorlardı." [8]

Görüldüğü üzere Gazi hz. Pan-Türkizm'i Emperyalist görmekle beraber yanlış olduğunu beyan etmektedir. Bunun daha pek çok örneği sıralanabilir;

"Muhtelif milletleri müşterek ve genel bir ünvan altında toplamak ve bu muhtelif unsur kütlelerini aynı hukuk ve şartlar altında bulundurarak kuvvetli bir devlet tesis etmek, parlak ve cazip bir siyasi görüştür; fakat aldatıcıdır.

Hatta, hiçbir sınır tanımayarak, dünyada mevcut bütün Türkleri dahi bir devlet halinde birleştirmek, elde edilmesi imkansız bir hedeftir.

Bu, asırların ve asırlarca yaşamakta olan insanların çok acı, çok kanlı hadiseler ile meydana koyduğu bir hakikattir.

Ümmetçilik ve turancılık siyasetinin muvaffak olduğuna ve dünyayı tatbik sahası yapabildiğine tarihte tesadüf edilememektedir" [9]

•Solidarizm Safsastası

Delüzyonistlerin en meşhur iddiası belkide bu olabilir. Bu safsatanın temel aracı Faşizm'deki Solidarizm ile Kemalizm'deki Solidarizm'in aynı olduğunu ispat etmeye çalışmaktır. Böylece akıllarınca Kemalizm ve Faşizm yoldaş olacak (!)

Solidarizm prensibinin sanki salt faşizmin tekeline girmiş gibi konuşmak bilgisizlikten başka bir şey olmadığı gibi, Halkçılık bizdeki kullanış biçimiyle daha kapsamlıdır. "Medeni Bilgiler" okuduğunu iddia edenlerin Atatürk'ün bizzat Halkçılık ilkesinin yanına parantez içine "Demokrasi" yazmış olduğunu bizzat görmezden gelmekteler. Mamafih Atatürk'ün almış olduğu Solidarizm Hars milliyetçliğine Türkçü ve Demokrat Ziya Gökalp'in Tesanüdçülüğünden başka birşey değildir.[10]

Kaynakça

[1] Cumhuriyet Gazetesi, 24 Temmuz 1937, s. 8

[2] Atatürk, M. K. ,Medeni Bilgiler Türk milletinin El Kitabı, s. 45

[3]A.g.e, s. 44-45

[4] A.g.e., s. 47

[5]Hâkimiyet-i Milliye, 20 Temmuz 1920 Not; Kaynakta verilen bu sözlerin altında M. K. Atatürk'ün imzasının bulunmamadı şüphelidir.

[6] İzmit Kasrı 16/17 Kânunusani 1339 [16/17 Ocak 1923] Saat 9.5 Sonra bkz. https://ibb.co/RkHJh00v

[7]Arın Engin, Promete: Türk - Avrupa Kültür Güneşleri Nasıl Doğdu? Nasıl Parladı?, Atatürkçülük Kültür Yayınları, Sayı: 25, Atatürkkent (İstanbul), s. 16-252.

[8]Atatürk'ün Bütün Eserleri 16. Cilt, s.37

[9]Atatürk'ün Bütün Eserleri 20. Cilt, s.24-25

[10] Gökalp, Z. (2025). Türkçülüğün Esasları (Haz. M. Kaplan). Ötüken Neşriyat., s. 199

u/Immediate_Stable_837 — 2 months ago
▲ 31 r/KemalistTurkey+1 crossposts

Truva (Troya) Uygarlığının Turaniliği Üzerine Araştırmalar ve Mamafih Truva-Saka Kaynaşmasından Zuhur Eden Etrüsk Kavminin Oluşumu, Türk Tarih Tezi Serisi 5

Giriş

Antik Çağ'ın en mühim medeniyetlerinden biri olarak kabul edilen ve Anadolu'nun kadim topraklarında kurulmuş olan Truva (Troya), gerek arkeolojik buluntuları gerekse klasik kaynaklarda işgal ettiği yer itibarıyla uzun yıllardır tarihçilerin, dilbilimcilerin ve arkeologların dikkatini celbetmektedir. Bilhassa Truva halkının etnik kökeni meselesi ve Turani menşei, 7. yüzyılda yazılmış Fredegar Günlüğüne (Kroniği) ve İskandinav Mitolojisine kadar uzanmaktadır. [1] İşte biz bu yazının birinci bölümünde Ortaçağ Avrupası'nda zuhur etmiş köken münakaşalarını ve Truvalıların Türk-Turani aslını birincil kaynakların ışığında, bilimsel bir üslup ve metotla ele aldık. Truvalıların Türk-Turaniliği tarihsel, Dilbilimsel ve Arkeolojik olmak üzere üç ana mebbasta incelendi.

Çalışmanın ikinci bölümünde ele alınan Truva ve Saka göçleri bağlamında ise, Truva’nın yıkılışını takip eden nüfus hareketlerinin Akdeniz dünyasının yeniden şekillenmesinde önemli rol oynadığı görülmektedir. Batı Anadolu’dan İtalya’ya yönelen Turani Truvalı göçmenlerle Anadolu üzerinden İtalya’ya ulaşan yine Turani Saka topluluklarının kaynaşması sonucunda Etrüsk uygarlığının ortaya çıktığı yönündeki görüş değerlendirilmiş; Etrüsk kültüründe görülen bazı semboller, gelenekler ve kültürel unsurlar bu çerçevede yorumlanmıştır. İyi okumalar dilerim efendim.

Bölüm 1; Truvalıların Türk-Turani Menşei

a) Tarihsel

Türkiye topraklarına Türklerin ilk olarak Orta Çağdan başlayarak yerleştiğini ileri süren görüş ile 7.-15. yüzyıllar arasında yaşamış Avrupalı tarihçilerin verdikleri Truva’nın Türk yurdu olduğu bilgisi arasında açık çelişki ortaya çıkmaktadır. Truvalıların kökeniyle ilgili bu bilgiler gerçekte yalnız Truva’nın değil, Akdeniz Bölgesinin büyük bir kesiminde yaşamış ulusların tarihiyle ilgili yeni gerçekleri ortaya koymaktadır. Bu gerçeklerin önemli bir sonucu, Yeni Çağdan önceki üçüncü binyılda Küçük Asya da denilen Anadolu’da Truva kentini kuran toplumla Yunanistan’ın, İtalya’nın ve komşu ülkelerin ilk ulusları olan Pelasgların, kısaca Traklar da denilen Trakyalıların ve Etrüsklerin aynı soydan olduklarının ortaya çıkmasıdır. Bu ulusların da Türk kökenli oldukları, bir yandan Avrupa’nın eski tarih kaynaklarında görülmekte, öte yandan yapılan bilimsel araştırmalardan anlaşılmaktadır. Eski İskandinav kaynaklarında Truva’dan Avrupa’nın kuzeyine geldiği belirtilen ulusun hem Truvalılar, hem de Türkler diye anılması, onların aynı ulus olduğunu belirten çok önemli bir kanıttır. Örneğin, ‚Yerin Tanımı‛ adlı coğrafi kaynakta Asya’dan (Anadolu) gelmiş Türklerin kuzey ülkelerine ulaştıkları yazılıdır. Aynı kaynakta bu ulusun önderinin Tor’un oğlu Odin olduğu da bildirilmektedir. Skioldinglerin (Skjoldinglerin) Kahramanlık Öyküsü‛ [2] ve Snorri Sturluson’un ‚Küçük Edda‛ adlı yapıtı gibi 12. yüzyılda yazılmış başka kaynaklarda söylendiğine göreyse, Truva Hakanı Priam’ın ulusu Odin’in önderliğinde Asya’dan (Anadolu) Avrupa’ nın kuzeyine göç etmişlerdir. [3]

Truva’nın Türklerle olan ilişkisi daha 7. yüzyılda yazılmış Fredegar Günlüğünde (Kroniğinde) ve 12. yüzyılda yazılmış Gesta Francorum adlı yapıtta anlatılıyordu. Fredegar Günlüğüne göre, Truva Savaşından sonra ülkenin düşmesi sonucu Türkler ve Franklar bölgeden kaçmışlar, Franklar Panonya (Macaristan) ve Ren bölgelerine, Türkler ise Saka (İskit) yurtlarına yerleşmişlerdi. [4] Tarihçi Nicole Gilles Türklerin Truvalı Turkosların soyundan geldiğini konuyla ilgili çalışmasında anlatmaktadır. [5] 12. yüzyılda yaşamış tarihçi Tyreli William da Türklerin Truvalı olduğunu ve onların ataları Turkosların Saka yurtlarına göçünü yazmaktadır. [6]14. yüzyılda yaşamış tarihçi Andrea Dandalo, Türklerin Truva Hakanı Priam gibi Turkos soyundan geldiğini bildirmekle birlikte, ayrıca Türklerin Kafkaslardan geldiğini de yazmıştır. [7]

Dominik Papazı Floransalı Antoninus da günlüğünde Türklerin Truvalı Turkoslarla aynı ulustan olduğunu dile getirmiştir. Aynı bilgileri Bracciolini, Poggio, Isidor, Ficcino gibi Avrupalı ve öteki tarihçiler de bildirmişlerdir. [8] Alman tarihçi Felix Fabri ise Truvalı Türklerin tarihini Priam’ın döneminden Truva’nın daha eski çağlarına, Truva Prensesi (Ecesi) Hesione’nin oğlu Tevkrin dönemine değin götürmektedir. Felix’e göre, Truva’nın düşmesinden sonra Hektor’un oğlu Franko’nun yönetimi altındaki Truvalı göçmenler öncelikle Almanya’da eski Frankoniya çevresine gelmişler, birçoğu Ren Irmağını geçmiş ve bugün Fransa denilen ülkeye yerleşmişlerdi. Yine Felix’in yazdığına göre, Turkos’un yönetimindeki geri kalan kesim ise, Asya’daki Saka ülkesine yerleşmişti. [9]

İspanyol tarihçi Pero (Pedro) Tafur 1437 yılında İstanbul’a geldiği sırada Bizanslılar arasında ‚ "Türkler Truva’nın öcünü alacaklar" sözünün dolaştığını yazmıştır. [10] Giovanni Mario Filelfo, Amyris adlı koşuk biçimli yapıtında 2. Mehmet’in yaşamını ve utkularını (zaferlerini) anlatırken, onun soyunun Truvalılarla yakınlığını öne çıkarıyor ve Sultanın Rumlar karşısındaki utkusunu doğruluğun üstünlüğü olarak niteliyor. Onun düşüncesine göre, Türkler İstanbul’u alarak eskiden Truva’yı ele geçiren Yunanlılardan öç almışlardır [11]. İstanbul’u alan Fatih Sultan Mehmet Truva’nın tarihini biliyordu. O, 1462 yılında Midilli Adasını alırken, Çanakkale’deki eski Truva kenti ören yerine gelerek kahramanların gömütlerini araştırmıştı. Truva ile ilgili bütün yazılanları bilen Fatih Sultan Mehmet Truva ören yerinde başını aşağı eğerek aşağıdakileri söylemişti; "Allah beni bu ilin ve ulusunun dostu olarak bu güne değin koruyup sakladı. Biz bu ilin düşmanlarını yendik ve onların yurtlarını aldık. Yunanlıların biz Asyalılara karşı yaptıkları kötülüklerin öcünü, aradan uzun süre geçmesine karşın onların torunlarından aldık." [12]. Fatih Sultan Mehmet’in söylediğinden de anlaşıldığı gibi, o İstanbul’u almasını ele geçirme değil karşılık verme olarak görmüş ve eskiden Rumların ele geçirdiği bu yurdu geç de olsa kurtardığını dile getirmişti. Eski Yunanlılar gerçekte yalnız Truva’yı değil, önceleri Pelasgiya (Pelasgia) denilen şimdiki Yunanistan’ı da ele geçirmişlerdi. Doriler denilen bu yayılmacıların şimdiki Yunan topraklarına M.Ö. 2. - 1. bin yıllarında geldikleri tarihsel bir gerçekliktir [13]. Eski Yunanlı tarihçi Herodot, Yunanlılardan önce Ellada’da (Kuzey Yunanistan) Pelasgların yaşadığını ve ülkenin onların adıyla Pelasgiya diye anıldığını yazmaktadır [14]. Eski Yunanlı tarihçi Ksenofon ise, eski Yunanlıların Ellada’ya gelmesinden söz eden bir öyküsünde, o sırada burada yabancı bir dilde konuşanların yaşadığını belirten aşağıdaki olayı anlatır. ‚Yunanca konuşan on bin kişilik bir topluluk, Balkan Dağlarından Struma veya Vardar Deresini izleyip güneye doğru ilerleyerek kendileri için daha iyi bir yurt arıyorlardı. Onlar birden karşılarında kendilerinin ve atalarının hiç görmediği büyük bir su gördüler. Şaşkınlık içinde yerlilere bunun ne olduğunu sordular. Yerlilerse şaşkınlıkla onlara gördükleri suyun thalassa (deniz) olduğunu söylediler. Böylece, thalassa sözcüğü aynı anlamda Yunan diline de girmiş oldu‛ [15]. Böylelikle thalassa sözcüğü, ülkenin önceki yerlilerinin dilinden alınıp eski Yunan diline aktarılarak oluşturulan büyük sözcük kümesine eklendi [16]. Sözcüğün kökeni tala’dır ve öteki Hint-Avrupa dillerinde deniz anlamına gelen böyle bir sözcük yoktur. Ancak deniz anlamına gelen aynı kökten türemiş talay sözcüğü eski Türk ve Moğol dillerinde [17] vardır. Pelasg Ulusunun kökenine gelince, eski tarihçilerin Pelasgları Tirrenlere veya Tirsenlere (Etrüsklere) yakın sayması, onların Hint - Avrupa kökenli değil tersine Truvalı Etrüsk soyundan olduğunu gösterir. Eski Yunanlı tarihçi Dionysius Halicarnassus veya Halikarnaslı Dionysios, Tirrenlerin ve Pelasgların aynı ulus olduğunu yazmıştır. 5. yüzyılda yaşamış Yunanlı tarihçi Lesboslu (Midillili) Helanik (Hellanicus) ise Tirsenlerin önceleri Pelasglar diye anıldığını ve Yunanlıların yayılmasından sonra bir bölümünün İtalya’ya göç ettiğini yazmıştır [18]. Limni Adasında ortaya çıkarılan Pelasg yazıtı da Pelasg ile Tirsen veya Etrüsk dillerinin aynı dilin yalnız değişik söyleyişleri olduğunu gösterir [19].  İlyada ve Odessa'nın l0. Bölüm’de Troyalı Hektor Yunan donanmasını araştırmak üzere Dolon adında birini keşfe gönderir. Dolon yakalanır. Sorguya çekilir ve, “Troyalılar’ın Müttefikleri’’ni sayarken Tanrısal Pelasglar”dan söz eder. Bu da Pelasg liderlerinden en az birinin “gökten inme” olduğuna inandıklarını gösterir. Bu bize Oğuz Efsanesi’ni hatırlatmaktadır. [20] Görüldüğü gibi, eski Yunanlı tarihçilerin verdikleri bilgiler ne Truva’nın, ne de Yunanistan diye anılan ülkenin en eski dönemlerde Yunan toprakları olmadığını, Yunanistan’da Truvalılar ile aynı soydan olan Pelasgların, Tirsenlerin ve Trakların yaşadığını göstermektedir. Yunanistan’a ilk yerleşen Pelasgların, Truvalıların, Trakların özel ad varlıklarında eski Türk adları bulunmuştur. Belirlenen bu adlar ile ayrıca eski Avrupa kaynaklarının verdikleri bilgiler, aynı kökenli Truva, Trak, Pelasg ve Etrüsk dillerinin konuşulduğu Anadolu, Yunanistan ve İtalya sınırları içinde Truvalıların kökeni sorununun bölgesel olarak incelenmesini gerektirmektedir. [21]

b) Dilbilimsel

Truvalıların ve eski Türklerin benzer kişi adları onların soy ağaçlarında sıralı olarak görülmektedir. 12. ve 13. yüzyıllarda yaşamış Orta Asya Türklerinde Torgout boy adı [22] ve Truvalılarda Torguot hakan adı [23] bulunmaktadır. Hem Truvalıların, hem de Türk kökenli Torgoutların kişi adlarındaki ‚ağa, soylu, ulu‛ anlamına gelen ortak aga sözcüğü kesinlikle gelişi güzel ortaya çıkmış bir olgu değildir. Örneğin, Truva Hakanı Priam’ın oğlu Agaton ve Türk Torgoutların Agadak, Agasak kişi adlarında bulunan aga kökü gelişi güzel bir benzerlik değildir [24]. Agamed, Agesilay örnekleri gibi, yapısında aga, age sözcüğü olan kişi adları bütün Akdeniz Bölgesinin eski Trak - Pelasg kökenli kişi adlarında da bulunmaktadır [25]. Ayrıca Aka-tay, Akabay gibi benzer kişi adlarını Kazak Türkleri ve öteki Türk ulusları da kullanmışlardır. Truvalıların Avrupa’nın kuzeyine, özellikle de Britanya’ya göçleriyle ilgili Geoffrey of Monmouth’un yapıtı ve başka birçok kaynağın verdiği bilgiler; olayların temelinde, M.Ö. 13. yüzyılda yaşanan Truva’nın yıkılması ve bunun sonucunda Truvalıların Avrupa Ana Karasının çeşitli ülkelerine yayılması gibi gerçek tarihsel sürecin bulunduğuyla ilgili açık bir düşünce ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca Truvalıların Kuzey Avrupa’da yaşamış eski toplumlardan biri olduğunu doğrulayan önemli bir olgu daha vardır. M.Ö. 1. binyılda Britanya’da yaşamış Keltlerin dilinde ve eski German dillerinde yukarıda anlatılanları destekleyen Türkçe ögeler açığa çıkarılmıştır. Bu ögeler onların Truva kökenli olduklarını yadsınamaz bir biçimde göstermektedir. Truva ve Türk dilleri kökenli dil ögelerinin eski Kelt dillerinde bulunması, Keltlerin bu ögeleri kara Avrupa’sına veya Britanya’ya gelmeden önceki dönemlerde aldıklarını ve Yeni Çağdan önceki yüzyıllarda Truvalılarla ilişki içinde olduklarını kanıtlamaktadır. Kelt dillerinde gözlemlenen Türkçe ögelerin çoğunun eski Türk dilindeki ve bir bölümünün de çağdaş Türk dillerindeki karşılıkları aşağıda açıklanmıştır. Turu Sözcüğü Eski İrlanda koşuk yazın dilinde [26] belirlenen, ‚kale, kermen, germen‛ anlamına gelen turu sözcüğü, eski Türk dilindeki ‚kale, kermen, germen, korunaklı yaşam bölgesi‛ anlamlarına gelen tura sözcüğüyle aynı kökenlidir. Örneğin, eski Türkçe ‚Kayusı çerigde kılıç boldu yer, kayusı turada yuluğda karır‛ deyimindeki turada (tura-da) sözcüğü ‚kalede‛ anlamındadır. Yukarıda verilen eski Türkçe deyim güncel Anadolu Türkçesine ‚Kimi savaşta kılıç ve balta sallar, kimi kalede oturup vergi bekler‛ diye çevrilebilir [27]. Gal (Kelt) dilindeki aynı kökenli ‚kale, kule‛ anlamına gelen turach [28] sözcüğünün de eski Türk dilinde uygun söyleniş biçimi olan ve ‚sığınak‛ anlamına gelen turağ sözcüğü vardır. [29] Burada aralarında bağ kurulan turach – turağ ve turu – tura gibi sözcükler, Türk dillerindeki ‚dur, dayan, canlan, yaşa‛ eylemlerini belirten tur sözcüğünden türemişlerdir. Altay, Teleut, Şor, Sagay Türk dillerinde kullanılan ‚yapı, ev, kent‛ anlamlarına gelen tura sözcüğü de [30] aynı kökenlidir. Err Sözcüğü Eski İrlanda dilinde bulunan ‚savaşçı‛ anlamındaki err sözcüğü [31] , eski Türkçedeki ‚savaşçı, yiğit, erkek‛ anlamına gelen eren, Kırgız ve öteki Türk dillerindeki ‚kahraman, yiğit‛ anlamına gelen er sözcükleriyle [32] aynı kökenlidir.

Oglach Sözcüğü

İrlanda ve Gal dillerinde ‚genç, savaşçı, uşak‛ anlamlarına gelen oglach sözcüğü bulunmaktadır [33]. Oglach sözcüğü, Şor, Karay, Uygur Türk dillerinde ‚genç, oğlan‛ anlamlarında kullanılan oğlak [34] ve başka birtakım Türk dillerinde aynı anlamlarda kullanılan oolaç [35] sözcükleri ile aynı kökenlidir. İrlanda ve Gal dillerindeki oglach sözcüğü kökeninin çözümlenmesi bu durumu açıkça göstermektedir. İngiliz dilindeki sözcüklerin kökenini anlatan sözlükte, ‚genç‛ anlamındaki og köküne soyut ad oluşturan -lach eki eklenerek oglach sözcüğünün türetildiği gösterilmiştir [36]. Ukraynalı Türkolog Omelyan Pritsak ise Türk dillerindeki oğlak (oğ-lak) adının, daha eski bir sözcük olan oğu, oğ adıyla -lak ekinden türediğini belirtmiştir [37]. Yakut (Saka) Türkçesinde ‚genç, çocuk‛ anlamına gelen oğo sözcüğü, özel sözcük olarak günümüzde de kullanılmaktadır. Oğlak sözcüğü, Türk dillerinde daha yaygın olarak kullanılan oğlan sözcüğünün değişik bir söylenişidir. Oğlan sözcüğünün ‚atlı er, atlı savaşçı‛ anlamındaki uhlan, ulan biçimleri İngilizce ve öteki Avrupa dillerine de girmiştir [38]. Görüldüğü gibi, og sözcüğünden türemiş oglach biçimi eski Kelt, aynı kökenli oğlan sözcüğünden türemiş uhlan biçimiyse öteki Avrupa dillerine girmiştir. Ayrıca oglach ve uhlan sözcükleri, savaşçılıkla ilgili birbirinin benzeri olan ‚savaşçı‛ ve ‚atlı savaşçı‛ anlamlarını da taşımaktadır.

İesin Sözcüğü

Eski Kelt dilinde ‚ışık saçan‛ anlamında kullanılmış iesin sözcüğü [39], eski Türk dilindeki ‚tan, şimşek‛ anlamına gelen yaşın sözcüğüyle [40] aynı kökenlidir ve ‚ışık saçmak, şimşek çakmak‛ anlamına gelen yaşu eylem sözcüğü kökünden türemiştir. Yaşu sözünün, Nogay Türkçesindeki yasın ve Koybal Türkçesindeki yazın gibi, birtakım Türk dillerindeki söyleyişleri iesin sözcüğünün söyleyişine daha yakındır [41]. Etrüsk öykülerindeki ‚ilk güneş ışığı tanrısı‛ anlamına gelen thesan ve Çuvaş Türk dilindeki ‚ışık saçan‛ anlamına gelen thithen sözcükleri, iesin ve yaşın sözcüklerinin th diş arası ünsüzüyle söylenen biçimleridir.

Kil Sözcüğü

Eski Kelt dilinde ‚sığınak‛ anlamında kullanılmış olan kil sözcüğü ile Çuvaş Türk dilindeki ‚ev, yuva‛ anlamına gelen kil sözcüğü arasında bağ kurulabilir. ‚Truvalılar‛ bölümünde Killa adının çözümlemesinde belirtildiği gibi, Truvalı Türklerin dilinde de kullanılmış olan kil sözcüğü, Truva’nın Killa kenti adının kökünde de görülmektedir. Killa yer adının, Truva kentindeki Apollon Tapınağının adını da oluşturan ‚tapınak, ev‛ anlamındaki kil önadından türediği düşünülmektedir [42]. Yine ‚Truvalılar‛ bölümünde Killa adının çözümlemesinde belirtildiği gibi, eski Hazar Türklerinin ‚ak ev‛ anlamındaki Sarkel (Sar-kel) kent adında da kil önadının ‚ev‛ anlamındaki başka bir söyleyişi olan kel önadı bulunmaktadır. Kelt dillerine girmiş eski Türkçe ögelerin bir bölümü, daha sonra eski İngiliz diline aktarılmış ve ses değişimine uğrayarak günümüz İngilizcesinde de korunmuştur. Güncel İngiliz dilindeki eski Türkçe kökenli curd sözcüğü aşağıda çözümlenmiştir.

Curd Sözcüğü

Curd sözcüğü Türkçeye ‚Kesilmiş, koyulaşmış, kurutulmuş sütten (kesmik) yapılan lor ve teleme peynirleri, kaymak gibi besin ürünü‛ olarak çevrilir. Bu sözcüğün Orta Dönem İngiliz dilinde crud, crod biçiminde kullanıldığı ve günümüz İngiliz dilinde seslerin yer değiştirmesiyle curd biçimini aldığı gösterilmiştir. Öte yandan, kökeni gösterilmeksizin bu sözcükle Gal ve İrlanda dillerindeki aynı anlamlı gruth sözcüğü arasında bağ kurulmaya çalışılmaktadır [43]. İngiliz dilinin sözcük kökenlerini anlatan sözlükte kökeni belirsiz sayılan curd (crud, crod) sözcüğü, Anadolu Türkçesindeki kurut, Başkırt Türkçesindeki korot, Kazak Türkçesindeki kurt, Türkmencedeki gurt ve başka söyleyişleri de bulunan bildiğimiz gurut, kurut sözcüğüdür [44]. Ayrıca, Türk uluslarının kurutulmuş, kesilmiş sütten gurut, kurut diye anılan besin ürünü yaptıkları çok eskiden beri bilinmektedir. Crud, crod sözcüğünün eski İngilizceye Kelt (İrlanda ve Gal) dillerindeki gruth sözünden alınması, Türkçe kökenli bu ögenin alındığı tarihin oldukça eski olduğunu göstermektedir. Bu olgu ayrıca, bu sözcüğün Kelt dillerine Britanya’nın veya Kuzey Avrupa’nın Truva - Etrüsk kökenli eski yerlileri olan Türklerin dilinden alındığını da ortaya koymaktadır. Çünkü Britanya’ya M.Ö. 8. yüzyılda gelen Keltler dillerindeki eski Türkçe kökenli ögeleri, ancak daha önceki dönemlerde Kuzey Avrupa’ya yerleşen Türk toplumlarından alabilirlerdi. Güncel İngilizcede de bulunan, Avrupa’nın kuzey bölgesine yerleşmiş eski Germanların dillerine alınmış, ancak kökeni belirsiz sayılan belt sözcüğünün de Türkçe kökenli olduğu aşağıda gösterilmiştir.

Belt Sözcüğü

Toka, kemer‛ anlamlarına gelen belt, belti sözcüğü eski German dillerinde kullanılmıştır. İngilizcenin sözcük kökenlerini anlatan sözlükte, eski Romalı bilgin Marcus Terentius Varro’nun verdiği bilgiye dayanılarak bu sözcüğün Etrüsk kökenli olduğu belirtilmektedir [45]. Belt sözcüğü eski Türk dilinde kullanılmış ‚toka, kemer‛ anlamlarına gelen bel sözcüğüyle aynı kökenlidir. Kırgız Türk dilindeki ‚toka‛ anlamına gelen beldik (bel-dik) sözcüğü [46], German dillerindeki belti, belt sözcüğünün ilk biçimi sayılabilir. Truvalı ve öteki Türk uluslarının ayrı tarih dönemlerinde Avrupa’nın kuzeyine yaptıkları göçlerin izleri Kelt ve German toplumlarının söz varlıklarında açıkça korunmuştur. Ege Denizi ve Akdeniz bölgelerinden Avrupa’ nın kuzeyine Truvalı Türklerin göç etmesi, İsviçre’nin soy tarihi konusundaki verilerinde de görülmektedir. Etrüskler gibi, İtalya’nın kökeni bilinmeyen uluslarından sayılan Ligürlerin Yeni Çağdan önceki yüzyıllarda İsviçre’ye yerleştiklerini Batılı araştırmacılar doğrulamaktadır. İsviçre’nin soy geçmişini anlatan N. M. Listova, bu ülkenin en eski toplumlarının Ligürler, Etrüskler, İlliryalılar (Dalmaçyalılar) olduğunu yazmıştır. M. P. Zauter ise, İsviçre’ye yerleşmiş bu ulusların Akdeniz Bölgesi uluslarıyla aynı kökenli olduklarını belirtmiştir [47]. Böylece, Avrupa’nın kuzeyinde batı Türklerinin yaşadığını gösteren dil olguları, özel adlarla, eski German kaynaklarında bulunan bilgilerle ve Truvalıların kurgan gömütlerinin Kuzey Avrupa ülkelerinde yaygın olarak bulunmalarıyla uygunluk göstermektedir. Tümüyle örtüşen bu olgular, Türk kökenli Ege Uygarlığının kurucularından olan Truvalıların milattan önceki dönemlerde Kuzey Avrupa’ya yerleştiklerini kanıtlamaktadır. Britanya’nın eski yerlileri olan Keltlerin ve eski Germanların dillerinde görülen Türkçe ögelerin kaynağını da yukarıda gösterilen eski uluslaşma süreçleri oluşturmaktadır. Bu eski söz varlığını, milattan sonraki Hun - German ve Türk - German ilişkileri dönemlerinde German dillerine alınmış Türkçe ögelerden ayırmak gerekir. Milattan sonraki ilişkiler döneminde, Asya kökenli Türk dillerinin ögeleri German dillerine alınmıştır. Milattan önceyse, eski Kelt ve eski German dillerine Anadolu kökenli Truvalıların ve öteki soydaş Türk uluslarının dillerinden alınmıştır. Milattan önceki ilk ilişki döneminde, Anadolu’ya ve Batı Avrupa’ya eski Türklerin ayrı bir kolundan bir ulusun yerleştiği ve onların Hunlardan çok önceleri Kuzey Avrupa’da ortaya çıktığı görülmektedir. Truvalıların Türk kökenli olduklarını kanıtlayan daha önemli bir dil olgusu da eski İtalya’nın özel adlarındaki Türkçe ögelerdir. M.Ö. 13. yüzyılda Truva’nın düşüşünden sonra Truvalıların göçü yalnızca Avrupa’nın kuzeyiyle sınırlı değildir. Bu ulusun daha büyük bir kesimi İtalya’ya yerleşerek Etrüsk Uygarlığını ve Roma kentini kurmuştur.

c) Arkeolojik

Alman arkeolog Henrich Schliemann'ın 1870 yılında Truva'da başlatmış olduğu kazılarda yeşil bir taştan imal edilmiş çok sayıda balta başı ve gerdanlık gün yüzüne çıktı. Schliemann'ın 1870, 71, 72, 73, 78 ve 79 yıllarında Truva'da bulmuş olduğu bu yeşil taşın ne olduğu mevzusu, Amerikan Kongresi'nin 1881 yılında çıkmış olduğu bir kararname doğrultusunda, Washington’da Kütüphaneciler Kongresi İşliğinde bilginlerin incelemesine sunulmuş; buluntuları inceleyen Rudolf Virchov, Max Müller. A. H. Sayce, J. P. Mahaffy, H. Brugsch-Bey, P. Acherson, M. A. Postolaccas. M. E. Burnouf, F. Calvert, A, J. Duffielt, J. Schmidt, T. von Heldreich. F. Kurtz’dan oluşan bilginler cenahı sonuç olarak buluntuların Türkistan'daki Hotan, Yarkent, Bogdu-ula, Lolan ve Miran yörelerinde Türklerce çıkartılıp işlenerek Çin’e satığı Yeşim Taşı'ndan imal edildiğini saptadı. İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, İtalya (Truva ve Saka Türklerinin göçlerinden zuhur etmiş Etrüsk-Tursaka Türklerinin yaşadığı Toskana vadisi dahil.) ve İsviçre'nin pek çok yerinde bulunan Yeşim/Jade taşı MÖ 4000'lerde Orta Asya'dan çıkan Türk-Turaniler tarafından Anadolu ve Avrupa'ya götürülmüştü. [48]

Bölüm 2; Truva ve Saka Göçleriyle Oluşan Etrüsk (Tursaka) Uygarlığı

Troya Savaşları’ndan hemen sonra, Eski Yakın Doğu dünyasını altüst edecek olan büyük bir kavimler hareketi başlamıştı. Troya Savaşları’nda karşı karşıya gelen Akalar ve Troyalılar, birdenbire kendilerini bu göç hareketinin içerisinde bulmuşlardı. [49] Mısır vesikalarında “Ekweşler” adıyla zikredilen Akalar, MÖ 13. yüzyılın sonlarında cereyan eden ilk göç hareketinin içerisinde yer almalarına rağmen, MÖ 12. yüzyılın başlarında vuku bulan ikinci göç hareketine katılmamışlardır. Halbuki Troyalılar, Ege Göçleri’nin hem birinci hem de ikinci aşamasına katılmışlardır. Mısır firavunu Merneptah’ın MÖ 1225’lere tarihlenen Karnak Kitabesi’nde ve firavun III. Ramses’in MÖ 1190 yılına tarihlenen Medinet Habu Zafer Kitabesi’nde yenilgiye uğratılan Egeli kavimler listesinde “Turşalar” şeklinde Troyalılar’ın da ismi zikredilmektedir. [50] Fakat özellikle belirtmek gerekir ki, söz konusu göçlere katılan kavimlerin bir kısmı kendilerine yeni yurtlar bulurken, [51] bir kısmı da anayurtlarına dönmek zorunda kalmışlardır. Anayurtlarına dönmek zorunda kalan kavimlerden biri de Turşalar’dır yani Troyalılar’dır.

Romalılar’ın ünlü ozanı Vergilius’un “Aeneas” adlı destanının başkahramanı olan ve esasen Troya’nın kraliyet soyundan gelen prens Aineias da bu göçlerin hiç olmazsa ilk aşamasına katılmış ve daha sonra yurduna dönmüştü. Fakat bir süre sonra, bölgede oluşan olumsuz şartlar nedeniyle, yakınlarıyla birlikte bir gemiye binerek İtalya’ya göç etmişti. [52] Aineias ve yakınlarından oluşan grubun İtalya’ya gerçekleştirdiği göç hareketi, muhtemelen MÖ 1200’lere tarihlenmelidir. Mısır vesikalarında “Turşalar” ismiyle zikredilen Troyalılar, Mısır firavunlarına karşı verdikleri iki mücadeleyi de kaybettikten sonra Anadolu’ya, eski yurtlarına yani Çanakkale bölgesine dönmüşlerdir. Fakat bu bölgedeki hayat şartlarının yeterli olmadığını görünce daha güneydeki Lidya bölgesine yani İzmir ve Manisa civarına yerleşmişlerdir. Bu bölgede yaklaşık 200 yıl oturan Troyalılar, kanaatimize göre, Dorlar’ın tazyiki sebebiyle belli aşamalarla Batı Anadolu Bölgesi’ne doluşan Akalı göçmenler yüzünden MÖ 10. yüzyıl başlarında çok daha kalabalık kitleler halinde gemilerle İtalya’ya göç etmişlerdir. [53]

Buraya kadar aktardığımız bilgileri ana çizgileriyle değerlendirecek olursak, şunları söyleyebiliriz: Hitit, Mitanni ve III. Babil (Kaslar) devletleri gibi MÖ 2. Binyılın büyük siyasi güçlerinin yıkılmasına neden olan Ege Göçleri’ne, Ege ve Akdeniz menşeli birçok kavim iştirak etmiş olup, bunlardan biri de Turşalar’dır, yani Troyalılar’dır. Ege Göçleri’nin her iki aşamasına da katılan Troyalılar, bu göç hareketinden olumlu bir sonuç elde edemeyince, zorunlu olarak yurtlarına dönmek durumunda kalmışlardır. Ancak onların yurdu iki büyük felaketi (Bu felaketlerin ilki Troya Savaşları, ikincisi ise Ege Göçleri’dir.) üst üste yaşadığı için, oturulamaz durumdaydı. Bu şartlar altında onların kendilerine yeni bir yurt bulmaktan başka çareleri kalmamıştı.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız olumsuzluklar nedeniyle Troyalılar bir müddet Batı Anadolu’da oturduktan sonra, deniz yoluyla İtalya’ya göç etmişlerdir. [54] Eğer Troya prensi Aineias ve yakın çevresinin oluşturduğu küçük grubun yaklaşık olarak MÖ 1200’lerde İtalya’ya yaptıkları ilk göç hareketini bir tarafa bırakacak olursak, Troyalılar’ın İtalya’ya daha kalabalık gruplar halinde gerçekleştirdikleri göç hareketi, iki aşamada vuku bulmuş gibi görünmektedir. [55] Arkeolojik bulgulara göre, bu göçlerin birinci aşaması MÖ 10. yüzyılda, ikinci aşaması ise MÖ 8. yüzyılda meydana gelmiş olmalıydı. [56] Troyalılar’ın İtalya kıyılarına ayak bastıkları bu ikinci göç hareketinin cereyan ettiği sıralarda Avrasya bozkırlarından gelerek Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya giren iki Türk kavmi ile karşılaşıyoruz. Bunlar, Kimmer ve İskit kavimleridir. [57] Kırım yarımadası ve çevresindeki anayurtlarını İskit saldırıları yüzünden terk etmek zorunda kalan ve Anadolu topraklarına ani bir giriş yapan Kimmerler, Orta ve İç Batı Anadolu topraklarında egemen olan Frig Devleti’ni yıkarak, yaklaşık 80 yıl bu ülkede egemen olmuşlar, MÖ 7. yüzyıl sonralarında da Lidyalılar tarafından Anadolu topraklarından tamamen çıkarılmışlardır. [58] Herodotos’tan öğrenildiğine göre, İskitler ya da diğer adıyla Sakalar denilen Türk kavmi ise 28 yıl Doğu Anadolu’ya hükmettikten sonra, [59] Kimmerler’in boşalttığı Güney Rusya topraklarına yerleşerek, orada “Büyük İskit İmparatorluğu” adı ile anılan siyasi gücü vücuda getirmişlerdir. Fakat Sakalar’dan bir grup, Güney Rusya’ya dönmek yerine batıya doğru yürümeye devam etmiş, Anadolu’yu baştan başa geçtikten sonra Batı Anadolu kıyılarından gemilere binerek, deniz yoluyla İtalya’ya gelmişlerdir. [60]

İşte Sakalar’ın bu grubu ile daha önceden İtalya’ya göç etmiş olan Batı Anadolulu Troyalılar, İtalya’da karışıp kaynaşmışlar ve tarihçilerin Etrüskler ya da Tursakalar adıyla andıkları kavmi meydana getirmişlerdir. [61] Bu isimlere yakından bakacak olursak, “Etrüsk” kelimesi içerisinde geçen tr Troyalılar’a, sk da Sakalar’a işaret etmektedir. Yine aynı şekilde “Tursakalar” kelimesi içerisinde de Tur Troyalılar’a, Saka ise Sakalar’a işaret etmektedir ki, burada Etrüsk kavminin Troyalılar ile Sakalar’dan oluştuğu, çok daha bariz bir şekilde görülebilmektedir.

Demek oluyor ki, Etrüskler adı verilen kavim, aynı kökenden gelme iki farklı Türk kolunun karışıp kaynaşmasıyla oluşmuş yeni bir topluluktur. Dolayısıyla bu yeni kavmin kökeni hem Anadolu’ya hem de Orta Asya’ya dayanmaktadır. Etrüskler’in köken olarak hem Anadolu’ya hem de Orta Asya’ya dayandığını gösteren birçok delil vardır. Bu delillerin en çarpıcı olanı, kurt motifidir. Gerçekten, Romulus ve Romus kardeşleri emziren dişi kurt motifi, Etrüskler’in Orta Asya ile irtibatlı olduklarının en önemli işaretlerinden biri olsa gerektir. Etrüsk krallarının asalarında yer alan çift başlı kartal motifinin de Asya kökenli olduğuna şüphe yoktur. Çünkü çift başlı kartala tarihte ilk kez Sümerler’de rastlanmaktadır ki, bu kavim, MÖ 3500‘lerde Orta Asya’dan Mezopotamya’ya göçmen olarak gelmiştir. [62] Çivi yazılı Sümer metinlerinde “imdigud” denilen çift başlı kartal, Orta Asya Türk kavimlerinden biri olan Göktürkler’de ve daha sonraları Selçuklular’da da görülmektedir ki, bütün bu kavimlerin kökeni Orta Asya’ya dayanmaktadır. Dolayısıyla Etrüskler’i oluşturan iki toplumdan en az birinin (Sakalar’ın) Orta Asya kökenli olduğu muhakkaktır. [63]

Etrüsk kavminin bünyesinde Türkler’in varlığına işaret eden bir başka delil de bütün Türklerde olduğu gibi Etrüskler’de de kırmızı rengin kutsal renk olarak kabul edilmesidir. [64] Kabartmalar üzerindeki Etrüsk tasvirleri de bu kavme mensup insanların tıpkı Türkler gibi orta boylu, geniş omuzlu ve yuvarlak kafalı olduklarını gözler önüne sermektedir. [65]

Yeri gelmişken İtalya’nın Floransa şehrindeki Etrüsk Müzesi’nde teşhir edilen “kuyrukları düğümlü” bir çift at heykelinden de burada kısaca bahsetmekte fayda vardır. Çünkü atların kuyruklarının düğümlenmesi adeti bir Türk geleneğidir ve sadece Türkler’de vardır. [66] [67]

Sonuç

Sonuç olarak bu çalışma, Truvalıların Türk-Turanî kökenli olduğu ve Etrüsk uygarlığının Truva-Saka kaynaşmasının bir ürünü olarak ortaya çıktığı tezini destekleyen tarihî, dilbilimsel ve arkeolojik verileri bir araya getirmektedir. Her ne kadar bu görüşlerin bir kısmı akademik dünyada tartışmalı olmaya devam etse de, söz konusu veriler Anadolu, Avrasya bozkırları ve Akdeniz havzası arasındaki ilişkilerin yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu nedenle Truva, Saka ve Etrüsk toplulukları arasındaki muhtemel bağlantıların disiplinlerarası yöntemlerle daha ayrıntılı biçimde araştırılması, hem Türk tarihinin hem de Avrupa uygarlıklarının erken dönemlerinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.

​

u/Immediate_Stable_837 — 2 months ago
▲ 26 r/KemalistTurkey+1 crossposts

Merhum Türkçü Ziya Gökalp'in 17 Mayıs 1923 Tarihli "İnkılâpçılık ve Muhafazakârlık" Makalesi

​

İnkılâpçılık ve Muhafazakârlık [1]

Fırkalara dair Hâkimiyeti Milliye’de yayımladığım makalelerden birinde milletlerin siyasi hayatında muhafazakâr fırkaların da faydalı bir rolü olduğunu yazmıştım. İnkılâpçılar ananeleri yıkıp onların yerine mefkûreleri [2] koymaya çalışırken, muhafazakârlar meydana çıkıp onlara karşı diyorlar ki: “Yalnız cansız ananeleri yıkmakla yetinecekseniz biz de sizinle beraberiz. Yok, eğer canlı ananeleri de yıkmaya kalkışacak olursanız, biz bu hususta size karşı direneceğiz.”

Acaba bizde canlı ananeler hangileridir, cansız ananeler ne gibi bir mihenkle, ne gibi bir ölçüyle ayrılabilir?

Başka memleketlerle oranla Türkiye’de canlı ve cansız ananeleri birbirinden ayırmak çok kolaydır. Çünkü bizde “Osmanlı medeniyeti” dediğimiz bir mecmua vardı ki bütün unsurları cansız ananelerden ibaretti. Yine bizde “Türk kültürü” adını verdiğimiz başka bir manzume vardı ki bu da baştan başa canlı ananelerden meydana gelmektedir.

Mesela Osmanlı dininde Arap ve Acem harflerine mensup kaideler, tamlamalar, edatlar cansız ananeler değil de nedirler?

Aruz veznileri cansız ananeler değil de nedirler?

Gazeller, kasideler, afakârane manzumeler, dümtek musikisi, kantolar, hurafe veyahut fantezi edebiyatı, art deco mimari, dekadan şiir, kötümser ve şüpheci ahlak vs. hep cansız ananeler değil midirler?

Bunlara karşılık halk Türkçesi, halk vezni, halk hece vezni, halk edebiyatı, halk musikisi, halk ahlakı, halk estetiği, halk felsefesi bütünüyle canlı ananeler değil midirler?

O halde mesele pek açık! Biz, Osmanlı medeniyeti sahasında inkılâpçıyız, Türk kültürü sahasında da muhafazakârız. Bugün inkılâp Türkiye inkılâp yaparken yalnız Osmanlı medeniyetini değiştiriyor. Osmanlı medeniyeti Doğu medeniyetidir; Doğu medeniyeti de İslam medeniyeti değil, Doğu Roma medeniyetinin devamıdır; nasıl ki Batı medeniyeti de Hıristiyan medeniyeti değil, Batı Roma medeniyetinin devamıdır. İnkılâpçılık ancak medeniyet hususunda muhafazakârlığı esas kabul eder. Türkçülük ancak kültürde muhafazakârdır. Bu muhafazakârlık inkılâpçılığa zıt değildir. Liberal inkılâpçılar daima millî kültürü hürmet etmişlerdir. Millî kültürde muhafazakâr olmayanlar yalnız radikallerdir. Türkçüler radikal olamazlar. Aynı zamanda Türkçülük sahasında muhafazakâr da olamaz. Çünkü medeniyet millîlerin elbisesi gibidir. Ferter elbise değiştirdiği gibi milletler de medeniyetlerini değiştirebilirler. Mesela Türkler vakitçe Uzakdoğu medeniyetinden çıkarak Doğu medeniyetine girdiler. Şimdi de Türklüğümüzü ve İslamlığımızı tamamiyle muhafaza etmek şartıyla Batı medeniyetine girmemizde hiçbir mahzur yoktur. Türklüğümüze ve İslamlığımıza gelince, bunların toplanma da “kültür” namı verilir. Batı medeniyetine girerken en ziyade dikkat edeceğimiz husus millî kuvvetimizi bozmamak, tam ve sağlam olarak muhafaza etmektir. Türk inkılâpçıları işte yalnız bu noktada muhafazakârdırlar. Bu hususta muhafazakâr olanlara tamamıyla beraberiz. Millî kültürü muhafazakâr olmak, ilerleme, gelişme hiçbir sekte vurmaz. Çünkü millî kültür canlıdır ve kendi kendine gelişen bir şeydir. Zaten, kültür, cemiyetin şuur altında boşluğundan doğduğu için, ona ferdi şuurla hâkim olamayız. Millî kültür ilâhî bir başarıyla doğma yolu yürür, asla hataya düşmez. Şuurumuzla ise edebilceğimiz yön yalnız medeniyettir. Çünkü medeniyet esası ferdin şuurunun mahsulüdür. Bugün Batı medeniyetini kabul ederiz. Zira, kabul etmediğimiz takdirde Batı devletlerinin esiri olacağız. Batı medeniyetine hâkim olmak yahut Batı devletlerine mağlup olmak; bu iki şıktan birini kabul mecburiyetindeyiz.

Bugün artık şu hakikati anlaşılmıştır: Avrupa’ya karşı hürriyetimizi ve bağımsızlığımızı müdafaa edebilmek için Avrupa’nın medeniyetini ganimet edinmemiz lâzımdır. Avrupa medeniyeti pozitif bilimlerden ve sınaî tekniklerden, toplumsal teşkilatlardan ibarettir. Vaktiyle Avrupa’dan Nizam-ı Cedid asker mektebi almamış olsaydık bugün Anadolu’yu düşmanlarımıza kaptıracak edebilecek miydik? Avrupa’nın bütün kuvveti, gene üstünlüğü medeniyetinden değildir. Müslümanlar mağlup olmaz ve bütün cihana hâkim olması yalnız medeniyeti sayesindedir.

O halde bu kadar faydalı olan bu şeyi niçin almaktan tereddüt edelim? Dinimiz bize “İlmi Çin’de bile olsa arayınız” ve “Hikmet, müminin kaybolmuş malıdır. Nerede bulursa hemen almalıdır” diye bütün ilimleri ve hikmetleri ganimet olarak almamızı emretmiyor mu? İşte bugünün ilimleri ve hikmetleri “Batı medeniyeti” dediğimiz şeyden ibarettir. Batı medeniyeti kadim “Akdeniz medeniyeti”nin devamıdır. Akdeniz medeniyetini ilk kurucuları Sümerler, Alaniler, Vanlıklar, Kumuklar, Hittiler, İskitler, Hiksoslar, Kumanlar gibi Turanî milletlerdir. İlkçağ tarihinden evvel bir Turan tarihi çok vardır. Batı Asya’nın ilk sakinleri Türklerdi. Güneyden Samilerin, kuzeyden Aryanilerin hücumuna uğrayan bu kadim Türkler geçici olarak Uzakdoğu’ya göçmeye mecbur oldular. Fakat bu geçici Doğulular da bizim aslen Batılı olmamıza mâni değildir. Kadim Akdeniz medeniyetini ilk kurucuları dediklerimizdir. Sonradan Müslüman Araplar, Acemler ve Türkler medeniyeti yükselterek barbar Avrupalılara öğrettiler. Bundan başka, Batı ve Doğu Roma İmparatorluklarını yıkmakla da Avrupa’da iki defa tarihin çağlarını değiştirecek inkılâplar yaptık. Bugün bile Rus çarlığının düşmesine sebep olmakla yeni bir çağın açılmasını hazırladık. O halde bu kadar büyük hizmetlere alakadar olduğumuz Batı medeniyetine büyük bir emeğimiz, dolayısıyla büyük bir istihkakımız vardır.

Avrupa medeniyetinden ne alacağız? Şüphesiz, ondan millî bir dil almayacağız. Çünkü halkımız arasında konuşulan millî bir dilimiz var. Fakat, dilbilime dair usullerimiz yok. O halde ondan dil değil, dilbilimi alacağız. Bundan başka dilimizde Avrupa’daki ilmi ve sınaî terimlerin karşılıklarını vicuda getireceğiz.

Şüphesiz, Avrupa’dan millî bir sanat da almayacağız. Çünkü bereket versin halkımız arasında millî bir sanatımız da vardır. Fakat estetik ilmine dair usullerimiz yok. O halde ondan sanat değil, estetik ilmi alacağız.

Şüphesiz, Avrupa’dan millî bir ahlak da almayacağız. Zira halkımız arasında millî bir ahlakımız da var. Fakat ahlakiyat [3] ilmine dair araştırma usullerimiz bilmiyoruz. O halde ondan ahlak değil, ahlakiyat ilmi alacağız.

Bilmem, bu misalleri saydıktan sonra “Avrupa’dan ilim almayacağız” demeye bir lüzum kaldı mı? Bizi Avrupa’dan her şeyden ziyade ayıran dindir. Avrupa daima Hıristiyan kalacak, biz ebediyen Müslüman kalacağız. Bununla beraber, Avrupa’da diniyât [4] ilmini almamızda da hiçbir mahzur yoktur. Çünkü diniyat bütün dinlere nazaran baktan bir ilimdir ve yalnız dinlerin nasıl inceleneceğine dair pozitif ve objektif usulleri gösterir.

Şu ifadeler de gösteriyor ki biz Avrupa’dan hatta pozitif bilimlerin oradaki nice ilerilerini bile almayacağız. İlmi hakikatleri kendimiz bulmak üzere yalnız ilimlerin usullerini alacağız, hatla, tekniklerin, fenlerin mahsusellerini değil, kendilerini alacağız. Mesela Avrupalı mûsikişinasların bestelerini değil, halkımız arasında söylenen melodileri armonize edecek usulleri alacağız. Demek ki gayemiz, Avrupa mûsiki fennine göre millî melodilerimizden hem millî hem de Avrupalı bir mûsiki yaratmaktır.

Edebiyatta da Avrupa klasiklerini dilimize tercüme ederek sanat terbiyesini yükseltmemiz lâzımdır. Avrupa’nın klasik edebiyatı normal bir edebiyattır. Dekadanların, fantezistlerin vücuda getirdikleri eserlerse hasta bir edebiyattır. Osmanlı milleti ihtiyar bir cemiyet olduğu için bu hasta edebiyatı model alıyor-du. Onun enkazı arasından sapasağlam meydana çıkan Türk milleti ise gençtir, hatta henüz çocuk denilecek bir yaştadır. Hiç bu yaşta bulunan bir milletin eline ihtiyar ve hasta milletlerin eserlerini verilir mi? Hakikaten ihtiyar, hasta ve bunamış olan eski Osmanlı milleti içinden bu kadar genç ve sağlam ve uyanık bir Türk milletinin çıkması bu asrı mahsus bir mucizedir. Bu mucizeyi nasıl izah edebiliriz? Acaba Türkiye’de hiç kimsenin haberdar olamadığı gizli bir dünya mı vardı?

Evet, Türkiye’de böyle saklı bir cihan vardı. Diliyle, edebiyatıyla, ahlakıyla, felsefesiyle, özete millî kültürüyle beraber “Ergenekon” hayatı yaşayan bir Türk halkı vardı. Osmanlı medeniyeti bunun üzerine çökmüş, şimdiye kadar görünmesine mâni olmuştu. Şimdi o, yeni bir Bozkurt’un rehberliğiyle bu Ergenekon’dan sağlam, dâhî bir millet olarak meydana çıkıyor.

Ziya Gökalp

Dipnotlar ve Kaynakça;

[1] Şaduman Halıcı ve Murat Burgaç, yay. haz., Atatürk Devri Yazarlarının Kaleminden Altı Ok (1919-1938), ed. Kurtuluş Güran (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2016), s. 887-890; Ziya Gökalp, Anadolu’da Yeni Gün, 17 Mayıs 1339 (1923), No. 1180-80.

[2] Mefkûre (Ziya Gökalp’in yaptığı kelimelerden: Ülkü, ideal. (Y.N.)

[3] Ahlakiyat: Ahlak bilimi, etik. (Y.N.)

[4] Diniyat: Din bilimleri, teoloji. (Y.N.)

u/Immediate_Stable_837 — 3 months ago

​

Tukultīninib. Assyrian king n.c. ca. 1300. KK. 2673 (p. 464). 8549 (? p. 938).

— Assyrian king n.c. 890-884. K. 4526 (p. 639), 56-9-9, Nos. 152 (p. 1691). 136 (p. 1691). 142 (p. 1692). I R 17, 28. I R 19, 105. I R 23, 125. I R 26, 113. I R 28, II, 29. I R 35, No. 3, 19. III R 1, 21. III R 3, 39. III R 4, No. 8, 2. III R 7, 1, 11. V R 69, 2.

Tukulti ..... Ancient Babylonian rulers. V R 44, 41 b. 42 b.

— Assyrian king (?). Rm. 2, 261 (p. 1661).

Tukultuaššur. Male proper name. II R 63, XII, 4.

Tullis. v. Dulliz.

Tultul. City. II R 52, 68 d.

Tul ..... , Tulu ..... , Tullu ..... v. Til .....

Tu'muna. Aramean tribe. I R 36, 18.

Turqulītar. Male proper name. III R 48, 30 c.

Turuki. Country. IV R 39, obv. 16.

Turušpâ (var.: Turušpia). City in the country of Mannai. KK. 194 (p. 51). 574 (p. 132). 1907 (p. 368). 4677 (p. 653). Sm. 760 (p. 1433). 81-2-4, Nos. 55 (p. 1756). 60 (p. 1757).

Tušamīlki (var.: Pišamīlki). King of Miṣri, [Hieroglyphic Symbol] V R 2, 114.

Tušħa (varr.: Tušḫan, Tušḥi). Assyrian city and district. I R 20, 2. 6. 8. 12. I R 22, 100. 101. 102. 103. 118. II R 52, 6 a. 46 a. 23 c. II R 53, 42 a. II R 69, No. 6, 3. III R 2, 19. 23. 26. III R 6, rev. 18. 19. 21. 36. 48.

Tutammû (var.: Tutamû). Governor of Uṅqi. III R 9, No. 1, 5. 8.

Tu'ya ..... v. Tu'ummu.

Tu ..... nu. City. III R 10, No. 3, 93.

5321 [Çivi yazısı işareti] (ešgallu). V R 20, 94 d (qāti). — cf. 3657 a.

[Silinmiş/okunamayan kısım]

5322 [Çivi yazısı işareti] (qāti). PATÊ KABRI. II R 30, 1 R 2 K 10 51 (1) T 81 1. — [Silinmiş kısım]

5323 [Çivi yazısı işareti] (qāti). ZAMĀTU. V R 30, 1 R 1 (2 Z 2 15 52(?)) 1. — [Silinmiş kısım]

5324 [Çivi yazısı işareti] (qāti). DUŠŠÛ (šanû). ENÊSU (šanû). MULLÛ (šanû). — cf. Bu. 91-5-9, 20.

5325 [Çivi yazısı işareti] (qāti). MUŠEBRÛ. V R 30, 1 R 1 K 5 53 60 1 1. — BABBAR. — cf. YBC 7417.

— cf. 1 R 21 32 f.

5326 [Çivi yazısı işareti] (qāti). ŠUKAMMUMU. II R 30, 1 K 53 (tak) šu-ka-ma-nu-um; K 5385 (tak) šu-ka-ma-nu. — cf. 1 R 28 33.

5327 [Çivi yazısı işareti] (qāti). ZAMĀRU. V R 30, 1 R 1 30 54 1 48 1 1. —

5328 [Çivi yazısı işareti] (qāti). MAŠ. II R 30, 1 R K 6 31 44 59 1.[?] — cf. 1 R 41 11 (1 B 8 K 48).

5315 [Çivi yazısı işareti] (qāti). tamû. II R 30, 1 R 12 52 (a) K 1 (ya) ta-mu-ú; 126; II R 67 30 (?), 1 T 44 51 (?), ... D (ya) tamû. — cf. 1 R 21 15 7.

5329 [Çivi yazısı işareti] (qāti). MUTAMÛ. V R 30, 1 R 1 20 T 12 (ya-u) 1. — mutammû.

5330 [Çivi yazısı işareti] (qāti). MUTAMÛ. II R 30, 1 R 1 (ya-u) 1. — mu-ta-am-mu-ú.

5331 [Çivi yazısı işareti] (qāti). TURGUMANNU. II R 30, 1 R 1 45 52 43 1. — ú. BABBAR.

5332 [Çivi yazısı işareti] (qāti). UṢṢATU. II R 30, 1... (?) uṣ-ṣa-tú. — cf. YBC 7986.

(155)

(gâr) ... (qq)

gâr MĀT PALÊ. II R 30, 1 R 1 30 53 (ta[m]) mi 1. — V R 30, 2 (a).

gâr PUḪU ZA ZINNIŠTI. II R 30, 1 R 1 40 45 (a) K [...].

gâr PILAKKU. II R 30, 1 R 1 60 (gâr) pilak-ki: 1. — "spindle". ZK II 44, Del. BAU 194; ZA I 90.

gâr (maš). PILAKKU. K 4393 II 30, 23 51 (gâr) pilak-ki [...]; — "spear" 44122, 54 (a-a) ... II 27 (gâr) mār. — "axe".

gâr NŠ PILAKKI. II R 30, 40 1 1 (gâr) mun ... tâ-šá. — "axe-bearer". — DAR 188.

gâr ZAKÛ ŠA QIŠURRI. II R 30, 1 R 1 52 (gâr) zag(!)-gu-ru 1. — cf. K 8368.

gâr ZAPALU.

gâr ŠUPULU ZA ZINNIŠTI. II R 30, 90 1 (gâr) K [gâr] šu-pul-ti 1. — ...

gâr ŠUPULTU. II R 30, 1 R 12 (gâr) ŠR-ra-ti; "foundation".

gâr ZAPLU, ZAPULTU. II R 30, 1 (gâr). II R 30, 1 R 44 41 (gâr) S K 1 ... gâr 1. — "tent". 1 R 44 44 45, 1, 44, 256, 34 (gâr) ... (ZR T 31) 1 R 50, 75 a, 1 R 72 8.

gâr MUŠPILU. II R 30, 1 R 51 (gâr) muš-pi-lu. — cf. ZK II 451.

gâr TABĀKU. II R 30, 1 R 52 (gâr) tab-ku. II R 30, 1 R 1 59 (gâr) ti-tab-ku. II R 30, 1 R 57 (gâr) ti-tab-ba-ku ... — "to pour out".

gâr TAMÛ. II R 30, 1 (gâr) ta-mu-ú. V R 30, 9 (gâr) tamû; "murmur". — cf. IV R 9 (3 O 7) 49 b c ...; cf. 1 R 1, 2 I R 24, 16.

gâr TAMÛ; cf. TAMÛ.

gâr TURGUMANNU. II R 30, 1 R 23 2 (gâr) 1. — ú. BAB.

gâr UṢṢATU. II R 30, 1 (gâr) uṣ-ṣa-tú. — ú. BAB.

gâr gâr ENO, NABALKÛTU, NAKÛ, TAMÛ. cf. 1 R 41 20 (2 H 12) 72. 55.

gâr ATMU. II R 30, 1... — cf. R 49, 1 20.

gâr ŠAZU ŠA ŠUḪU. ZK II 52 ZK 52 (m) PAŠ 1 XIII II (m) K 2 — cf. V R 48, 49 1, 37.

gâr ŠUNU. ZK 2 150, (m) "Tum Assyrian".

gâr BIRT! NĀRI. II R 29, 1 (m) "fortress of the river".

gâr DALÛ BAPILTI. cf. V R 44, 33.

8' Gegen mich aber [zogen (od.: erhoben sich feindlich)]

gerade zu jener Zeit die Länder insgesamt:

9' Anmana-ila, König von GÜ.ŠÛ.Aˡˡ; Bunana[-ila(?)],

König von Pakk[i(-)...];

10' Lapana-ila, König von Ulliyi; [...¹⁹-]nnipa-ila, König

vo[n ....]

11' Pamba, König von Ĥatti; Zipani, K[önig v]on Kaneš;

Nur-[...., König von ....];

12' Ĥuýāruýaš, König von Amurru; Tišš[e]nki, König von

Paraši; [...., König von ....];

13' Madakina, König von Armanu; Isqipp[u], König von

Zedergebirge; Tešš[i-..., König von ....];

14' Ur-Larak, König von Larak; Ur-[b]anda, König von

Nikku;

15' Ilšunail, König von Turki; Ti[š]binki, König von Kur-

ša ura. (Şartamhari Metni'nin Almancası)

Kaynakça;

__________________________________________________

Carl Bezold, (1898) Catalogue of the cuneiform tablets in the Kouyunjik Collection of the british museum. London: Sold at the British Museum.

Rudolf Ernst Brünnow, (1889) A classified list of all simple and compound cuneiform ideographs occurring in the texts hitherto published, with their Assyro-Babylonian equivalents, phonetic values, etc. Leyden: E.J. Brill.

Hans Gustav Güterbock, (1938) 'Die historische Tradition und ihre literarische Gestaltung bei Babyloniern und Hethitern', Zeitschrift für Assyriologie und verwandte Gebiete, 44(10), pp. 45–149.

u/Immediate_Stable_837 — 4 months ago

"Sizi bir ocaklı kalbiyle selâmlamış olmaktan bilistifâde birkaç söz söylemek isterim. Biz açık milliyetperveriz. Bunu gerek dâhilde, gerek hâriçte söylemek için artık vehim ve vesvese gösterecek hiçbir nokta yoktur. Milliyet, yegâne vâsıta-i iltisâkımızdır (bağlanma aracımızdır). Diğer anâsır, Türk ekseriyeti karşısında hiçbir sûretle hâiz-i tes'ir değildir (güce sahip değildir). Vazifemiz, bu vatan içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anâsırı kesip atacağız.

Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf, her şeyden evvel bir adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.

Bizi dinî cereyanlara mübâlâtsızlıkla (ilgisizlikle, saygısızlıkla) itham ediyorlar, dini vâsıta kullanarak karşımıza çıkanları ezer geçeriz. Bu cereyanlara karşı ocaklar behemehal uğraşacaklardır. Ocakların, müşkülâtı gördükçe cesâretleri artmalıdır. Bizim yolumuz ile onların yolu teâruzda (çelişiklikte) değildir. Bize mutlaka yol vermek lâzımdır. Bu yolu verecekler, millî cereyan mutlaka yol alacaktır." [1]

-Milli Şef İsmet İnönü

"Bizim devrimimiz, bir ihtilal olmaktan öte, bir milli yenilenmedir. Türk devriminin amacı, bir taraftan Türk ırkının hayat ve bekasını tehlikeye atan sebepleri ve Türk'ün refah ve mutluluğuna engel olan unsurları ortadan kaldırmak; diğer taraftan, eskimiş, yaşam gücü sönmüş temellere dayanan Doğu milletleri sınıfından çıkarak, hayatını çağdaş esaslar üzerine kuran, medeni bir Batı milleti olmanın gereklerini yerine getirmektir. Eski hukukumuzun kaynağı Arap İslam hukuku idi. Dini bakış açısı bu hukukun ölçüsü idi. Dini görüş sadece medeni hukukta değil, anayasalarda bile hükmünü yürütüyordu. Yeni hukukumuzun esin kaynağı, bir taraftan Türkçülük, diğer taraftan Batıcılıktır." [2]

Kaynakça;

[1] Cumhuriyet, "Türk Ocakları", 28 Nisan 1925, numara 349, sayfa 2

[2] Atatürk'ün Not Defterleri. Cilt: 12. Genelkurmay ATASE Yayınları. ss. 17-18.

u/Immediate_Stable_837 — 4 months ago

Giriş

Eski çağlardan beri dünyanın çeşitli bölgelerinde izlerine rastladığımız Türk topluluklarının Azerbaycan’da da yerleşmeleri milattan önceki tarihlere kadar gitmektedir. Bölgede yaşayan toplulukların dillerinde Türklerin kullandıkları sözcüklere tesadüf edilmesi, arkeolojik malzemelerinin Türk kavimlerinin eşyaları ile aynı olması ve toponimlerinde Türk boylarının isimlerinin varlığı dolayısıyla Azerbaycan’da Türklerin geçmişi çok eskilere dayanmaktadır Araştırmamıza konu olan süreçte MÖ. binli yıllarda Türk kökenli kavimlerin Azerbaycan'da yaşadığı bilinmektedir. [1] Urmiye Gölü havzasında yaşayan Turukki kavminin Türk dilinde konuşmalarının yanında “Turukki” etnoniminin Türk isminin eski biçimi olduğu keşfedilmiştir.[2] Bu keşif hem "Türk" adıyla kurulan ilk Türk elinin Göktürkler olmadığını göstermiş, hem de İsa'dan evvel Ön-Asya'da Türk-Turani varlığını ispat etmiştir. Mamafih yakın havzalarda M.Ö. 1. Binyıl Yakın Doğu dünyasının süper gücü konumundaki Asur İmparatorluğu’na karşı çetin mücadeleler veren Urartular, aslında Hurriler’in torunlarıdır. Hurriler’in dili ile Urartular’ın dili, tıpkı Türkçe gibi Asyenik dillerden olup, Ural-Altay dil grubuna mensupturlar. [3] Demek oluyor ki, Hurriler-Turukkular Anadolu’da yaşayan en eski Proto-Türk kavimleri arasında yer almaktadırlar. Bu çalışma, hakkında pek az bilgi bulunan ve soyunun Hurrilere dayandığı tespit edilen Turukku Kavmi [4] ve menşei üzerinedir. Pek çok makaleden müteşekkil bu yazı, okuyucuya Ön-Asya hakkında yeni bir perspektif sunmayı amaçlamaktadır. İyi okumalar dilerim efendim.

Turukkuların Tarih Sahnesine Çıkışları ve Turukku Memleketinin Ana Hatları

Turukkularla ilgili bilgi edindiğimiz çivi yazılı vesikaların çoğunluğu, Semsara [5] ve Mari [6] arşivlerinden ele geçmiştir. Söz konusu arşiv vesikalarına göre, ilk defa M.Ö. 19. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başlarından itibaren tarih sahnesinde görülen Turukkular doğuda Urmiye Gölü ile batıda Dicle Nehri arasındaki alanda, konar-göçer hayat sürmüşlerdir. Özellikle Mari Arşivi [7] vesikaları Turukkuların Dicle’nin orta kesimindeki dağlık alanda yaşayan pek çok etnik gruptan birisi olduğuna işaret ederek, onların Zagros bölgesi halkı olabilecekleri düşüncesine yol açmaktadır. Nitekim Dossin, Mari Arşivi belgeleri üzerinde yaptığı çalışmada Turukkuların Zagros bölgesinde yaşadıklarını ve çeşitli sebeplerle komşu toplumların topraklarını yağmaladıklarını ifade etmektedir. [8] Bu noktada onların tam teşkilatlı bir devlet haline gelememelerini de yaşadıkları mekânın coğrafi faktörlerine bağlamak gerekmektedir. Nitekim Turukkuların idari sistemi hakkında önemli bilgiler veren, J. Eidem - Læssøe [9] , onları bir çeşit boy teşkilatına göre yapılandırmış ve boylar halinde yaşayan bir topluluk olarak tanımlamışlardır. Söz konusu idari sistem her biri kendi hedefleri doğrultusunda ve lideri etrafında teşkilatlanmış yarı göçebe bir yaşam tarzına sahip Türk Oğuz boylarını akla getirmektedir. [10] Gerçekten Turukkuların, Gutiler’in saldırılarını durdurma gayesiyle ortak hareket etmeleri, onların güçlü merkezi bir teşkilata sahip olmadıklarını, ayrıca tam anlamıyla yerleşik hayat tarzına geçemediklerini yani yarı göçebe bir yaşam sürdürdüklerini göstermektedir. Çünkü tehlike anında bir araya gelebilme ve birleşip tek bir güç haline dönüşebilmek aynı kökten gelen ve boy esasına göre teşkilatlanmış konar-göçer toplumların özeliğidir. Her ne kadar Semsara Arşivi belgelerine dayalı olarak Turukkular'ın politik bir merkezinin olduğu ve başlarında da nuldān(um) unvanını taşıyan idarecilerin bulunduğu kanaati oluşturmaya çalışılsa da [11] onların tamamen yerleşik bir yaşama sahip olduklarını söylemek pek mümkün değildir. Aynı şekilde Mari (Tel el-Hariri) Arşivi’nden A.649 numaralı belgede geçen, “Turukkuların kendi evlerinde yaşadıkları ve dağlara gitmenin onlar için acı olduğu” [12] ifadesi de bu noktada yanlış yorumlara yol açmış ve araştırmacıların bir kısmı onları yerleşik hayat tarzına sahip bir toplum olarak tanımlamıştır. Bununla birlikte aynı arşivden çıkan diğer çivi yazılı belgelerden, Turukkuların merkezi bir teşkilata sahip olmadıkları anlaşıldığı gibi, onların yayılım alanının ise Dicle’nin doğu sınırındaki “Kalah, Ninive, Kavilhum ve Ninet” gibi şehirlerin içinde bulunduğu bölge olduğu vurgulanmıştır. [13] Diğer bir ifadeyle, Turukkuların yayılım alanı, Ninive (Ninova)’nin doğu sınırından başlayıp, güneyde Dicle Nehri’nin yataklarına kadar genişlemektedir. Buna karşın Semsara [14] tabletlerinden edinilen bilgilere göre ise, Turukkularla bağlantılı olan çok sayıda krallık ve şehir tam olarak Rāniya Ovası’nın kuzey ve kuzeydoğusundaki küçük dağlık alana lokalize edilememektedir. [15] Ancak Šemšāra arşivinde geçen bu şehirlerin ve krallıkların Turukkularla ilişkilerini yok saymak da mümkün değildir. Nitekim Turukkularla ilişkilendirilen Kunšum (Itabalhum), Aliae, Ardamekum, Ilalae, Sasharsum ve Zukula gibi şehirler ile Zutlum Kusanar(h)um, Šudamelum krallıkları Itabalhum krallığıyla yakın ilişkiler içerisinde bulunmuşlardır. [16] [17]

Hurriler’in Kimliği Meselesi ve Turukki Krallığı [18]

MÖ. 3. Binyılın son çeyreğinden itibaren, Eski Yakın Doğu dünyasının en eski yazılı kayıtlarında Hurriler [19] adıyla anılan bir halk grubundan bahsedilmeye başlanır.Hurriler’in asıl anayurtlarının neresi olduğu sorusunun kesin bir cevabı yoktur. Bazı bilim insanları Transkafkasya’daki Kura-Aras Bölgesi’ni önerirken, bazıları da onların anayurdunun Doğu Anadolu Bölgesi olduğunu öne sürerler. Bu arada şunu da belirtelim ki, eskiden Hurri kültürünün kökeninin Transkafkasya ve Kuzeybatı İran’da olduğu iddia ediliyordu. Dolayısıyla bu kültürün kuzeyden Doğu Anadolu Bölgesi’ne ve buradan da güneydeki Kuzey Suriye’ye kadar indiği sonucu çıkarılıyordu. Ancak Transkafkasya ve Kuzeybatı İran’da yapılan kazılarda, en eski kültürün Kalkolitik devre ait olduğu ve bundan daha eskiye, yani Neolitik devire gidemediği kesinlikle tespit edilmiştir. Buna karşılık Elâzığ bölgesindeki höyüklerde yapılan arkeolojik kazılarda, Kalkolitik devirden önceki Neolitik devir kültürünün mevcudiyeti kanıtlandığı gibi, Neolitik-Kalkolitik ve Tunç Devri kültürleri arasında da hiçbir kopukluğun olmadığı anlaşılmıştır. Üstelik bu üç kültürün aynı karakteri taşıdığı, dolayısıyla bu kültürlerin yaratıcılarının aynı kavim olduğu sonucuna varılmıştır. Prof. Dr. Kılıç Kökten’in Eşkini-Sefini’de bulduğu Paleolitik öncesine ait aletler, bu bölgedeki yaşamın, Paleolitik devir öncesine indiğine işaret ettiği gibi, Pulur ve Tepecik’te rastlanan Neolitik tabakalar, bölgenin kültür tarihini MÖ. 6000’lere kadar geriye götürmektedir. Kazılarda çıkan hububat çeşitleri ve ehli hayvan kalıntıları ise burada MÖ. 5000’lerden itibaren geniş çaplı bir tarım kültürünün varlığını ortaya koymaktadır. Prof. Dr. Afif Erzen’e göre, yukarıdaki bulgular şu sonucu ortaya çıkarmaktadır:” Çok geniş bir coğrafi alana yayılan Erken Hurri Kültürü’nün köklerinin Doğu Anadolu Bölgesi’nde olduğu ve böylece buradan güneyde Kuzey Suriye’ye, kuzeyde Transkafkasya’ya ve doğuda da Kuzeybatı İran içlerindeki Urmiye Gölü’ne kadar yayıldığı, bugün artık kesinlikle anlaşılmıştır.”[20] Prof. Dr. Afif Erzen, yukarıdaki bilgileri bize Türk Tarih Kurumu Yayınları arasında neşredilen Doğu Anadolu ve Urartular isimli eserinde aktarmaktadır. Afif Erzen, adı geçen eserinde [21] Hurriler’in konuştuğu Hurrice’nin de tıpkı Türkçe ve Sümerce gibi Asyenik dillerden olduğunu ve Ural-Altay dil grubuna girdiğini vurgulamaktadır ki, bu, çok önemli bir tespittir. Zira bu durum, Hurriler’in en eski Türk kavimlerinden biri olduğunu ve Anadolu’nun da en az 8000 (sekiz bin) yıldan beri Türk yurdu olduğunu kanıtlamaktadır. Bir başka ifade ile Proto-Türk kavimlerinden biri olduğu anlaşılan Hurriler, Anadolu’nun en eski sahiplerinden biridirler. Bu kavmin Anadolu’daki kültürel geçmişinin 8000 (sekiz bin) yıl geriye gitmesi, Anadolu’nun Orta Asya ile birlikte en eski Türk yurtlarından biri olduğunu göstermektedir. Hatta Akkad metinlerinden tanıdığımız Doğu Anadolu’daki Türki Krallığı’nı kuranlar da Hurriler’den bir gruptu. O halde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Anadolu, Türk’ün en eski yurtlarından biri olmanın yanı sıra, Türk adını taşıyan ilk devletimiz de Anadolu toprakları üzerinde kurulmuştur. Üstelik Anadolu’nun 26 Ağustos 1071’de kazanılan Malazgirt Zaferi’nden sonra Türk yurdu olduğu tezi de kesinlikle doğru değildir. Proto-Türk kavimlerinden biri olduğu anlaşılan ve Anadolu’nun en eski kavimleri arasında gösterilen Hurriler, MÖ. 16. yüzyılın ortalarında Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde güçlü bir devlet olarak ortaya çıkan Mitanni Devleti’nin kuruluşunda da etkin bir rol üstlenmişlerdir.[22] Öyle ki, MÖ. 14. yüzyılın süper güçleri arasında Mitanni Devleti de vardır. MÖ. 13. yüzyılın sonları ile 12. yüzyılın başları arasında cereyan eden ve yaklaşık 50 yıl sürdüğü anlaşılan Ege Göçleri (Deniz Kavimleri Göçü)[sonunda Hitit Devleti başta olmak üzere, Mitanni ve III. Babil (Kaslar) devletleri yıkılmışlardır. Firavunların yönetimindeki Mısır Devleti ise vermiş olduğu uzun soluklu ve amansız mücadele sonunda güçlükle ayakta kalmayı başarırken, Asur Devleti, göç yolları üzerinde bulunmadığı için, hiçbir zarar görmeden ayakta kalmayı başarmıştı. [23] Şimdi o, Eski Yakın Doğu’nun en güçlü devleti olarak kendisini görüyordu ve yegâne amacı, Anadolu’ya hâkim olmak ve Akdeniz ticaretinde de söz sahibi olabilmekti. [24] Fakat Asur Devleti, kolaylıkla gerçekleştirebileceğini sandığı bu amacının tahakkukunda ummadığı yeni bir bela ile karşılaşmıştı. Bu bela, Arami Göçleri idi. [25] Gerçekten de Ege Göçleri’nin sebep olduğu kaos ortamından çöl sakinleri de yararlanmağa kalkışmışlar ve kültür merkezlerine doğru akın etmeğe başlamışlardı. Tarihte Sami kavimlerin üçüncü büyük göçünü teşkil eden Arami Göçleri’nin karakteri, Ege Göçleri gibi yakıp yıkıcı bir akın şeklinde değil, tersine aralıksız bir sızıntı halinde asırlarca devam etmesidir. İşte bu yüzdendir ki, Asur Devleti, gelişimini istikrarlı bir şekilde sürdürememiş, bazen ilelerken bazen de geri adım atmak zorunda kalmıştır. Özellikle MÖ. 11. ve 10. asırlar, tam anlamıyla Aramiler’in pek çok bölgeyi istila ettiği bir zaman dilimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu zaman dilimi içerisinde Aramiler’den Bit-Zamani Kabilesi doğuda Diyarbakır civarına, Bit-Adini Kabilesi Fırat nehrinin büyük kıvrımı içerisine, Bit-Agusi Kabilesi Fırat ile Karasu arasına, Bit-Gabbar Kabilesi Gaziantep civarına, Bit-Brutaş Kabilesi de Kayseri civarına kadar sokulmuş idiler. [26] Eğer Asur kralları, bu bedevilere karşı amansız bir mücadele vermeselerdi, belki de Anadolu’nun tamamı Arami çapulcularının eline geçecekti. Gerçekten, başta Asur kralı I. Tiglat-Pileser (MÖ.1114-1074) olmak üzere, MÖ. 11. ve 10. yüzyıllarda iktidar olan tüm Asur kralları, Arami yürüyüşünü durdurabilmek için büyük çaba harcamışlardır. Ancak Asur krallarının onları durdurma konusunda kesin bir başarı elde ettikleri söylenemez. MÖ. 9. yüzyıl ortalarında ortalık durulduğu zaman, Asur Devleti, rafa kaldırdığı hayallerini yeniden gerçekleştirmeye koyuldu. Fakat bu, biraz zor olacak gibi görünüyordu. Çünkü bu iki asırlık zaman dilimi içerisinde Eski Yakın Doğu’nun ve özellikle de Anadolu’nun siyasi tablosu tamamen değişmişti. Gerçekten, bir zamanlar Hurriler’in yaşadığı Doğu Anadolu Bölgesi’nde şimdi güçlü bir devlet olarak Urartular sahneye çıkmışlardı. Orta Anadolu Bölgesi’nde Frig Devleti hakimdi. Frig Devleti ile Urartu Devleti arasındaki topraklarda ise kendilerini Hititler’in bakiyesi olarak kabul eden Geç Hitit Şehir Beylikleri vardı. Ayrıca Kuzey Suriye’de bir zamanlar Hitit tabiyetinde yaşamış olan Halep ve Karkamış gibi büyük şehir devletleri de mevcudiyetlerini devam ettiriyorlardı.[27] Asur’un Anadolu’yu ele geçirebilmek ve sıcak denizlere inebilmek için, şimdi bütün bu güçlere karşı mücadele etmesi gerekiyordu. Ancak Asur’a karşı en büyük direnci, Urartular gösterecektir. Bu yüzden, Urartular’ı biraz daha yakından tanımakta fayda vardır.[28]

Urartular ve Hurri-Urartu Bağlantısı

Urartu dili üzerinde yapılan filolojik tetkikler göstermiştir ki, bu dil, Hurri dilinin bir devamı olup, Asya kökenli dillerdendir. Başka bir anlatımla Urartular, Hurriler’in torunlarıdır ve Batılı birtakım sözde bilim insanlarının kasıtlı olarak uydurdukları gibi Urartular’la Ermeniler arasında hiçbir bağ yoktur. Çünkü az önce de ifade ettiğimiz gibi, Urartu dili Hurri dilinin devamıdır ve Türkçe’ye akraba dillerden biridir. [29] Daha da açık söylemek gerekirse, Urartular da Proto-Türk kavimlerinden biridirler ve onlar, MÖ.9.-6. yüzyıllar arasında Doğu Anadolu’daki Van Gölü’nden İran’daki Urmiye Gölü’ne kadar uzanan topraklar üzerinde yaklaşık üç asır egemen olmuşlardır. Van bölgesinde kazı ve araştırmalar yapan Prof. Dr. Afif Erzen, Prof. Dr. M. Taner Tarhan, Prof. Dr. Oktay Belli, Prof. Dr. Veli Sevin, Prof. Dr. Altan Çilingiroğlu ve daha birçok Türk bilim insanının gayretleriyle Urartu tarihini aydınlatacak yazılı ve arkeolojik belgeler ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca çağdaş Asur krallarının bırakmış olduğu kitabeler de Urartular’a ilişkin bilgilerimizi önemli ölçüde artırmıştır. Söz konusu belgelerden öğrenildiğine göre, Urartular, MÖ. 13. yüzyılın başlarından MÖ. 9. yüzyıl ortalarına kadar, “Nairi” ve “Uruatri” adlarını taşıyan iki ayrı konfederasyonun çatısı altında küçük beylikler halinde yaşamışlardır. Bu döneme, “Urartu’nun Proto Tarihi” ya da “Urartu’nun Arkaik Çağı”[30] gibi isimler verilmektedir. Bu toplumların ırki kökenleri, yukarıda da belirttiğimiz gibi, MÖ. 3. Binyılda Anadolu’da yaşayan Hurri halkına dayanmaktadır. MÖ. 13. yüzyılda, gelecekteki Urartu Devleti’nin temellerini oluşturan “Uruatri” ve “Nairi” adlarını taşıyan iki büyük siyasi birliğin, “Feodal Beylikler Konfederasyonu” şeklinde tarih sahnesine çıkmasının en başta gelen sebebi, Asur tehlikesi idi. [31] Gerçekten, MÖ. 2. Binyılda Kerkük civarı merkez olmak üzere, Kuzey Mezopotamya’ya hâkim olan Hurri-Mitanni Devleti’nin[32], Hitit kralı I. Şuppiluliuma (MÖ. 1380-1335) tarafından yıkılması ve parçalanması neticesinde, bu politik güç tarih sahnesinden çekilmiş, Asur kralı I. Salmanassar (MÖ. 1274-1245) da varlığını devam ettirmeye çalışan bu devletin kalıntısına son darbeyi indirmişti.[33] MÖ. 13. yüzyılın sonları ile 12. yüzyılın başlarında olmak üzere iki aşamada cereyan eden Ege Göçleri ise, bu tampon devletin tamamen ortadan kalkmasına neden olmuştu. Bu olayla birlikte Eski Yakın Doğu’nun siyasi dengesi bozulmuş ve göçlerin yıkıcı etkisinden coğrafi konumunun uzaklığı dolayısıyla kurtulan Asur Devleti, Eski Yakın Doğu’nun “Süper Gücü” olabilmek için çaba sarf etmeye başlamıştı. Eğer Asur bu hayalini gerçekleştirebilirse, tarihi boyunca değişmez bir doktrin olarak gönlünde yaşattığı Doğu Akdeniz Bölgesi’ni ve ticaretini ele geçirdiği gibi, Anadolu topraklarının zenginliklerine de yeniden kavuşabilirdi. Bu doktrine işlerlik kazandırabilmek için, her şeyden önce ekonomik yönden güçlü olmak gerekiyordu. Ekonomik yönden güçlü olmak için de ilk aşamada, Asur’a daha yakın olan Doğu Anadolu’nun madenlerine sahip olmak ve onları işletmek, yapılabilecek en akıllıca işti. Ayrıca bu bölgede oturan kavimler vergiye bağlanarak iyi bir gelir temin edilebilirdi.[34] Doğu Anadolu üzerine yapılan seferlerle ilgili Asur kaynakları incelendiğinde görülecektir ki, bu seferlerin temel gerekçesi, ekonomik kaygılardır. İşgale yönelik devamlı ve kalıcı bir Asur egemenliği söz konusu değildir. Böylece, bu tarihe kadar aralarında herhangi bir siyasi birlik bulunmayan Doğu Anadolu’daki bağımsız “Feodal Beylikler”, güneyden gelen bu yeni tehlike ile yani Asur tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardı. Bu tehlike onları, aralarında birleşerek güç birliği yapmaya zorlamış ve önce “Uruatri”, kısa bir zaman sonra da “Nairi” adı altında tarih sahnesindeki yerlerini almışlardı. Bu olay, MÖ. 13. yüzyıldan itibaren, Asur etkisine yönelik bilinçli bir karşı tepki olarak yorumlanabilir.[35] Asur Devleti, Anadolu’yu her bakımdan ele geçirmeyi planladığı MÖ. 11. yüzyıl ortalarında, daha önce sözünü ettiğimiz Arami tehlikesi ile karşı karşıya kalmış, bu tehdidi bertaraf edebilmek için yaklaşık iki asır uğraşmak zorunda kalmıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak, MÖ. 11. yüzyıl ortalarından MÖ. 9. yüzyıl ortalarına kadar, Asur kralları, Doğu Anadolu ile ilgilenmeye fırsat bulamamışlardır. Bu ise Uruatri ve Nairi konfederasyonlarının işine yaramış, giderek güçlenmelerini ve hakimiyet alanlarını genişletmelerini mümkün kılmıştır.[36]

Türkçe’nin Hurrice’yle Paylaştığı Tipolojik Ayrıntılar (Marcel Erdal)

Hurrice M.Ö. 2300 ile 1200 yılları arasında Kuzey Irak, Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde konuşulmuş ve kaynaklarının çoğu çivi yazısıyla yazılmış olan bir dildir. En ünlü Hurrice metin 1889 yılından beri bilinen ve M.Ö. 1365 yılında Mısır hükümdarına hitaben yazılmış olan bir mektuptur. Bu metnin bazı Akatça mektupların yardımıyla okunmasından sonra Boğazköy, Mari, Nuzi, Ugarit gibi şehir kazılarında Hurrice kaynaklar bulunmuş, bu dille ilgili bilgiler özellikle 30’lu ve 40’lı yıllarda ilerlemiştir. İlk Hurrice gramerler 60’lı yıllarda, ilk sözlük 1980’de yayınlanmış, 80’li yıllarda Hurrice-Hetitçe çift dilli bir kaynağın ortaya çıkmasıyla bu dil hakkındaki bilgiler daha yoğunlaşmıştır. Bugün Hurricenin birkaç lehçeden oluştuğunu, tarihsel bir gelişmesi olduğunu görüyoruz. Hurrice’yle birlikte bir aile teşkil etiği bilinen tek dil, M.Ö. 9.- 7. yy. arasında Van Gölü çevresinde ve Ermenistan’da kaya yazıtları şeklinde elimizde kalmış olan Urartu dilidir; Urartuca, Hurrice’nin geç bir safhası olmaktan ziyade bazı Eski Hurrice türlerine benzerlik gösteren bir lehçeden gelişmiştir.

1971 yılında I. M. Diakonoff Hurrice-Urartuca’nın Doğu Kafkasya’da konuşulan Nahi ve Lezgi dilleriyle akraba olabileceğini öne sürmüş, 1986’da aynı araştırmacı S. A. Starostin adlı bir Nostratist’le birlikte neşrettiği bir araştırmada [37] Doğu Kafkas dillerinin tümünün Hurrice-Urartuca’yla akrabalığını savunmuştur. Sadece şüpheli birkaç sözcük benzerliğine dayanan bu tezi Hurrice uzmanları benimsememiş, son yıllarda Hurrice bilgilerin ilerlemesiyle bu benzerliklerin bazılarının büsbütün yanlış olduğu tespit edilmiştir. Örneğin anlamının önceden "toprak" olduğu zannedilen ve Diakonoff’la Starostin’in Doğu Kafkasça "tarla" sözcüğüne benzettikleri Hurrice sözcüğün yeni metinlerden toplanan bilgilerle doğru anlamının "toprak" değil "gök" olduğu ortaya çıkmıştır. Hurrice-Urartuca birkaç sözcüğün bazı bugünkü Kafkas diline intikal etmiş olduğu düşünülse de bunların komşu diller arasında göç etmiş unsurlar da olabileceği açıktır.

Biz söz dağarcığını bir yana bırakıp Hurrice-Urartuca’nın ses, sözcük ve cümle yapıları, yani gramer özellikleri bakımından Türkçe’ye olan benzerliklerini araştıracak, Hurrice-Urartuca’nın Türkçe’ye gramer yapısı bakımından en azından Moğolca kadar yakın olduğunu öne süreceğiz. Bu tebliğimiz Urartu diline az değinecek, tezimiz şimdilik (daha eski ve kaynak bakımından çok daha zengin olan) Hurrice’ye dayanacaktır. Bir yandan Hurrice’nin Türkçe’ye benzeyen yapı hususiyetlerini tarif ederken öte yandan Doğu Kafkas dillerinin gramerinden farklı olan yönlerine değineceğiz. Amacımız bu dillerin tipolojilerine katkıda bulunmaktır; söz varlığına hiç dayanmadan herhangi iki dilin akraba olduğunu kanıtlamanın mümkün olmadığını biliyoruz. Dünya dilleri arasında Hurrice’nin aldığı tipolojik yeri son yıllarda Frans Plank adlı bir dilbilimci işlemiş [38], dili bir Avustralya dili olan Dyirbal’a benzetmiştir. İleride görüleceği gibi, bu iki dilin birçok özelliği değişiktir.

Ses Özellikleri

Doğu Kafkas dillerinin aksine Hurrice’de l ve r sesleri sözcük başında görülmez; başka dillerden alınma sözcükler l veya r’yle başlarsa önlerine i gibi bir ünlü getirtilir. Bu iki husus Türk dillerinin çoğunda da öyledir. Çift ünsüzle başlayan kökler Türk dilleriyle Hurricede hiç yok, Doğu Kafkas dillerindeyse çoktur.

Morfolojik Özellikler

Türk dilleriyle Hurrice’de isim ve fiil tabanları çekimde değişmez; sadece ek alırlar. Doğu Kafkas dillerinde ise eski Hint-Avrupalı ve Sami dillerde olduğu gibi köklerin içindeki ünlüler gramatik içerikleri belirttikleri için değişirler.

Hint-Avrupa ve Sami dillerinde gördüğümüz erkeklik ve dişilik şeklindeki morfolojik ayırım Hurrice’yle Türk dillerinin ne isim / zamir, ne de fiil sisteminde görülür. En eski Moğolca’day sa bazı fiil şekilleri öznelerinin eril veya dişil oluşuna göre önümüze değişik şekillerde çıkar. Doğu Kafkas dillerinin tümünde ve Dyirbal’da (Bantu dilleri ve Çince’de olduğu gibi) isimler anlamlarına göre çeşitli gruplara ayrılır; Hint-Avrupa ve Sami dillerindeki gibi Doğu Kafkas dillerinde de bir ismin ait olduğu grup birlikte olduğu sıfat ve fiillerin morfolojisinde görülür. Bu grup işaretleri hem sıfat, hem fiil tabanlarına ön ek olarak eklenir.

Hurrice’yle Türk dillerinde ön ek yoktur; morfolojinin tümü ardarda eklenen son eklere dayanmaktadır. Doğu Kafkas dillerinin tümündeyse sözcüklerin başında genellikle (Afrika’daki Bantu dillerinde olduğu gibi) grup gösteren ön ekler görülür. Doğu Kafkas dillerinin bazısında ayrıca yön ifade eden ön ekler de vardır.

Hurrice son eklerin birkaçında ünlü uyumu göze çarpmaktadır; örnek olarak tan-ašt- ‘yapmak’ (anlamı ‘yapmak’ olan tan- şeklindeki bir fiil Volga Bolgarca’sında da bulunmaktadır), an-ašt- ‘sevinmek’, tex-ešt- ‘yükselmek, yükseltmek’, šurv-ušt- ‘kötülük yapmak’ fiillerini verebiliriz. Yine Türkçedeki gibi eklerin arasına belirli durumlarda yardımcı ünlüler gelir veya eklerin belirli bazı ünlüleri düşer. Bu son eklerin tabana yakın olanları Türk dillerinde de olduğu gibi türetim eki, daha uzak olanlar çekim ekidir.

Hurrice’de Türk dillerindeki gibi sadece tekil ve çoğul vardır; Sami dillerinde, Dyirbal’da ve en eski Hint-Avrupa dillerinde tekil ve çoğulun yanında ikilik belirten isim ekleri de görülür.

Hurricede isimler 1., 2. ve 3. şahıs iyelik ekleri alır; örneğin +iw ‘benim’, +iwaž ‘bizim’ anlamındadır. Hurrice ve Urartuca’da iyelik eklerinden önce bazan ismin değindiği belli olan durumlarda -ni- şeklinde bir ek görülür; -n şeklinde böyle bir ek Moğolca’da da bulunur ve bize Türk dillerinde zamirlerde gördüğümüz -n- ‘yi hatırlatmaktadır. Bunların yapı bakımından Türkçeye benzediği görülmektedir; öte yandan iyelik ekleri ne Doğu Kafkas dillerinde, ne de Eski Moğolcada bulunur; Modern Moğol dillerinin bazısında gördüğümüz iyelik eklerinin Türk dillerinin tesiri altında ortaya çıktığı bellidir. Hurrice tekil ve çoğul iyelik eklerinden sonra (yönelme +va, yön gösterme +ta / +da / +uda, çıkma +tan / +dan / +udan, birliktelik bildiren +ra eki vs. şeklindeki) hal ekleri gelmektedir. Urartuca’da +ni şeklinde bir vasıta hal eki vardır. Eklerin bu sırası bölgede sadece Türk dillerinde ve Hurricede görülür; Ural dillerinde veya Arapçada hal ekleri iyelik eklerinden önce gelir.

Urartuca’da hal eklerinden sonra işlevi Türkçe’nin +ki ekine benziyen bir ek, ve sonra yine hal eki ekleme imkânı vardır. Hurrice’nin ilginç bir özelliği, isim tamlamasında ilgi hali ekinden sonra tamlayanın bir de tamlananın ekini almasıdır; yani ilgi hal ekinden sonra tamlayan ikinci bir hal eki alır. Bu olay günümüzün Türk dillerinde bulunmasa da Eski Uygurca’da çeşitli örneklerle önümüze çıkmaktadır [39]: Örneğin Eski Uygurcada män+iŋ+lär ol ‘benimkilerdir’, amtı+kı+lar+nıŋ+da ‘şimdikilerinkinde’, ädgün bar+mış+lar+nıŋ+ın+da öŋi ‘iyi yaşamış olanlarınkinden ayrı’ v.b.

Hint-Avrupa dillerinde ve Dyirbal’da fiiller çekimlerine göre çeşit çeşit gruplara ayrılır ve ayrı ayrı fiil çekimi tipleri vardır; Türkçede ise bütün fiillerin çekimi bir tek kurala bağlıdır. Hurrice’de bütün geçişli fiiler aynı şekilde çekilir; geçişsiz fiillerde özneyi belirten şahıs eki eksiktir.

Hurrice fiilde kökten sonra ilk gelen türetim eklerinden bazıları Altay dillerindeki gibi dönüşlülük, ettirgenlik, işteşlik gibi içerikler belirtir. Örneğin -ul- eki hem Hurrice, hem de Urartuca’da geçişsiz fiiller yaratır. İşteşlik belirten ve yeri fiil köküne yakın olan bir ek Türkçe dahil Altay dillerinde de vardır; öte yandan Hint-Avrupa ve Sami dillerinde veya Dyirbal’da yoktur.

Fiiil ekleri sırasında bundan sonra gelen görünüş ve geçişlilik / geçişsizlik eklerinden sonra geçişli fiillerin 1. ve 2. şahıslarına -u- / -wa- şeklindeki, 3. şahıslarına -ma- şeklindeki bir olumsuzluk eki eklenebilmektedir; -ma- eki, son eklerin en sonuncusu durumundadır. Geçişsiz fiillere (ses uyumuna göre) -kki-, -kka- veya -kko- şeklinde başka bir olumsuzluk eki eklenir. -we- / -me- şeklindeki bir olumsuzluk eki Urartu dilinin fiillerine de gelir. Böyle bir ek Türk dillerinin tümünde -mA- / -bA- / -pA- şeklinde bulunur ve çoğu Güney Hindistan’da konuşulan Dravida dillerinde de görülür; Pakistan’da konuşulan, Dravida ailesine bağlı Brahuy dilinde şekli -pa-’dır. Diğer Altay dilleriyle Doğu Kafkas dillerinde veya Dyirbal’da ise olumsuzluk belirten bir fiil eki yoktur. Hurrice zaman ve şahıs ekleri Türkçe’de olduğu gibi fiil sözcüğünün sonundadır. Avrasya dilleri arasında fiil cümlesinde olumsuzluğu ek yoluyla belirten diğer dil bir Hint-Avrupa dili olan Ermenice’dir; Ermeniler ise dillerinin bu hususiyetini kendilerinden önce vatanlarında konuşulan Urartu dilinden almış olmalıdırlar.

Türkçe’de olduğu gibi Hurrice’de de sıfat işlevli yan tümceler ortaçlara dayanarak kurulur. Türkçedeki gibi fiilin emir şekilleri sadece ikinci şahısta değil birinci ve üçüncü şahıslarda da vardır.

Sözdizimi ve Sentaks Özellikleri

Hurrice’de öntakılar değil Altay dillerinde olduğu gibi sontakılar vardır; bunların bir kısmı Türkçe iç+in+de sözcüğünde gördüğümüz şekilde isim, 3. şahıs iyelik eki ve bulunma hal ekinden oluşur. Böyle yapılar Sami dillerinde varsa da örneğin Moğolca’da – iyelik eki olmadığından – bulunmamaktadır.

Hurrice’nin sözdizimi bakımından Türk dillerine benzeyen bir yönü ismi niteleyen sıfat ve ilgi halindeki isimlerin genellikle isimden önce gelmesi, bir başka yönü fiilin genellikle cümlenin sonunda olmasıdır. Urartu dilinin Türk dillerine benzeyen bir özelliği sayı sözcüğüyle beraber kullanılan isimlerin tekil şeklinde kullanılmasıdır; Hurrice’de böyle bir kural olmadığına göre Urartuca’nın bu özelliği nisbeten geç bir gelişme sonucu ortaya çıkmıştır.

En iyi bilinen ve Hurrice dilbilgisinin dayandığı Geç Hurrice’nin cümle yapısı Gürcüce, Çerkesçe veya Kürtçe gibi ergatif tipten olsa da Eski Hurrice’nin ergatif olmayan bir dil olduğu ortaya çıkmıştır. Eski Türkçe’de fiilden türemiş isimlerin bazı ergatif özellikleri vardır [40]. Saydığımız hem Hurrice, hem Türkçe’de bulunan özelliklerin başlıca önemi tipoloji alanındadır; yapı benzerlikleri, aralarında tarihi hiç bir ilişki olmayan diller arasında da görülebilmektedir.

Tarihsel İlişkiler

Ancak, teşhis ettiğimiz benzerliğe tarihsel bir izah da aranabilir, çünkü Ploetz, von Soden gibi alimler Hurriler’in Yakın Doğuya İran yoluyla Orta Asya’dan geldiklerini öne sürmüşerdir. Belirli bir tip siyah seramiğin yayılmasına dayanan araştırmacılara göre savaş arabasını iyi kullanmasını bilen Hint-Ariler M.Ö. 4. binyılın sonunda kuzeydoğudan İran’a, özellikle Hazar denizinin güneydoğusundaki Gorgan ovasına varmış, oradan oranın yerlisi olan Hurriler’le birlikte Kuzey Mezopotamya’ya yayılmışlardır [41]. M.Ö. 1500 yılında önce tarif ettiğimiz bölgede kurulan Mittani devleti hükümdarlarının adları Sanskritçe’ydi; ayrıca, Hurrice olan dillerinde özellikle atçılık alanında Sanskritçe’den alınma çeşitli sözcükler bulunuyordu. Mittani devletini kuran Hurrilerin başındaki Hint asıllı aristokrasi, bu isim ve terimleri beraberinde doğudan getirmiş olmalıdır.

İki İsim Benzerliği

Tibetliler Köl Tegin’le Bilge Kagan’ın milletinden bahsederken Drugu adını kullanırlar. Ancak, Tibet kaynaklarında sık sık Hor adı da geçmektedir. Hor derken Tibetliler geç dönemlerde Uygurları, daha da sonra Cengiz Han’ın Moğol devletini kastetmektedirler. Takao Moriyasu’nun araştırması [42], daha erken yüzyıllarda Hor isminin Orta Asya’nın daha batısında oturan bir Türk kavmi için kullanıldığını göstermiştir. Adamoviç, Batı Türkistanda On Ok’ların oturduğunu, On Ok boylarının Oğuz olduğunu göstermiştir. Kaynaklardan, Tibetliler’in bunlara Hor dedikleri ortaya çıkmaktadır. Ben Oğuz ve Hurri isimlerinin aynı kökenden geldiği fikrini savunmak istiyorum. Oğuzların adı Arap kaynaklarında Ġuzz olduğuna göre bunun eski şekli *Γurr olabilir; Ana Türkçede bir /ř/ veya /ry/ sesinin olduğu, bunun özellikle sözcük sonunda /z/’ye dönüştüğü varsayılmalıdır. Bu halde /γ/ sesi çivi yazısı kaynaklarına ħ olarak geçmiş, Tibetliler tarafından da öyle duyulmuş veya yazılmıştır. Bir başka imkân da bu ismin en eski dönemlerde *Hurr olduğudur; Doğu Türkistan’ın güneyindeki Hotan Saka’larının kaynaklarında Tibetliler’in Hor dediği millet için Hura ismini buluyoruz. Yine batıya ve bir binyıl öncesine geçelim: Tevrat’ta Hurrilerin adı Hōri olarak geçmektedir. Bu ismin sonundaki /ri/ sesi M.S. 5. yy.da Güneydoğu Avrupa’ya göç eden iki boyun adlarında da karşımıza çıkar: Kutrigur boyunun adının *Tukri-Gur yani Tokuz Oğuz’dan, Utrigur’ların adının ise Otuz Oğuz’dan geldiği düşünülmektedir. Bolgar-Çuvaş dil grubunda bugüne kadar korunan bu /r/ sesi, Türkçe sözcükleri en eski Doğu Türkçe metinlerden önce benimseyen Moğollar’ın diline de öyle geçmiştir. Bu verilere göre ulaşabileceğimiz sonuç, Oğuzların asıl dilinin Türkçe değil, Türkçe’ye yapı bakımımdan benzeyen, Hurrice’yle akraba bir dil olmuş olmasıdır. Ortaçağda Orta Asya ve Güney Sibirya’da Kırgızlar veya Basmıllar gibi birçok millet, çeşitli Türk konfederasyonlarına katılarak kültür ve dil bakımından Türkleşmişlerdir; bu Türkleşme Güney Sibirya’da 19. yy.a kadar sürmüş, önceden Samoyed olarak bilinen bazı Sibiryalı gruplar sonraları önümüze Türk olarak çıkar.

Hurriler M.Ö. 17. yy.da Asur devletini istila ettiklerinde Turukku adlı bir topluluk tarafından yardım görüyorlardı [43]; Börker-Klähn [44] Turukku’ların Hurri olduklarını yazar. Bu konudaki bir diğer önemli çalışma Horst Klengel'e aittir [45]. Turukku isminin de Tibetçe’ye Drugu olarak, Afganistan’da yeni bulunan ve M.S. 7. yy.da yazılmış Baktrice metinlere ise Truk olarak geçen, bildiğimiz Türk adı olduğu düşünülebilir. Eğer bu isim bir göstergeyse, Hurrilerin "Türk bağlantısı" Oğuz boylarının ötesine uzanmış olabilir.

Mitoloji

Oğuzlarla Hurriler arasında mitolojik bir ilişki de olabilir. Çeşitli Osmanlıca sözlüklerde oğuz sözcüğünün anlamı ‘tosun’ yani ‘genç boğa’ olarak verilmektedir. Yakutça’da da anlamı ‘boğa, öküz’ olan oğus şeklinde bir sözcük vardır. Buna göre Oğuz kağan destanında hayatı anlatılan ve Oğuzların ceddi sayılan Oğuz’un arkasında bir ‘genç boğa’ sembolü olmalıdır; bunu 1950’de Denis Sinor, 1953’te Louis Bazin de öyle yazmışlardır [46]. Bu husus aslında metinde de ortadadır, çünkü anıŋ aŋγusı ušbu turur cümlesinden sonra boğaya benzeyen bir resim vardır. Hurri tanrılarının başı fırtına tanrısı Teşub’un da kutsal hayvanı boğadır. Hurri mitolojisine göre Teşub’un Şerri ve Hurri adlı iki boğası varmış; öte yandan mitolojiden Teşub’un kendisinin de boğa olduğu anlaşılmaktadır. Hem Oğuzların, hem Hurrilerin milli adlarını şüphesiz totemleri olan bir boğadan aldıklarını görüyoruz. [47]

Türk/Türük/Türok/Turuk Adlarının İlk Geçtiği Metinler, Şartamhari Ve Çağdaş Kayıtlarda Turukkular

Akkad kralı Naram-Sin’in ağzından yazılan Şartamhari Metni'nin ön yüzü:

"8- Bana karşı bütün memleketler isyan ettiler. 9- Guşua kralı Anmanailu, Pakki kralı Bumanailu, 10-Ulluwi (Ullama) kralı Lupanailu, sonra………….kralı İnmipailu, 11-Hatti kralı Pampa, Kaniş kralı Zipani, …………kralı Nur-Dagan, 12-Amurru kralı Huwaruwaş, Paraşi kralı Tişenki, 13-Armanu kralı Mudakina, Sedir dağları kralı İşgippu, 14-Larak kralı Ur-Larak, Nikku kralı Ur-Banda, 15-Türki kralı İlşu-Nail, Kursaura kralı Tişbinki, 16-Toplam 17 kral, ki onlar savaşa girdiler ve ben onları vurdum. 17-Hurrilere karşı bütün orduyu seferber ettim ve sonra (tanrılara) şarap takdim ettim. 18-O zaman savaşçılarıma binlerce düşman askeri hiç mukavemet etmedi."

u/Immediate_Stable_837 — 4 months ago