Eylem komiteleri kuralım! İşçileri savaşa karşı ve Fransa’daki gençlik hareketini savunmak için seferber edelim!
▲ 6 r/SOL+1 crossposts

Eylem komiteleri kuralım! İşçileri savaşa karşı ve Fransa’daki gençlik hareketini savunmak için seferber edelim!

Fransa’da lise protestoları üçüncü haftasına girerken, 6 Ekim’deki eylem gününde yarım milyona yakın genç ve işçi kemer sıkmaya ve militarizme karşı yürüdü. İspanya’nın 50’den fazla kentinde tahliyelere ve karşılanamaz konut kiralarına karşı düzenlenen kitlesel protestolar, Portekiz’de kamu sektöründeki grevler, Belçika ve Almanya’daki gençlik protestoları düşünüldüğünde, olayların kapsamı açıktır. Avrupa çapında bir kitle hareketi, polis devletiyle ve kapitalist oligarşinin diktasıyla çarpışıyor.

Fransa’da yüzlerce lise ablukaya alındı ya da kapatıldı. Polis buna vahşi bir şiddetle ve kitlesel gözaltılarla karşılık verdi. Ezici çoğunluğu genç ve reşit olmayan 6.600’den fazla kişi gözaltına alındı; bunların 5.000’den fazlası, yaklaşık iki haftalığına nezarete konuldu. Yüzlerce kişi yaralandı. Lens’te 15 yaşındaki bir çocuk, polisin attığı ses bombasını yerden aldıktan sonra elini kaybetti.

Polisin öğrenci protestolarını bastırmasının Fransa tarihinin en büyük genel grevini tetiklediği 1968 Mayıs-Haziran’ına gönderme yapan pankartlar Fransa’nın dört bir yanına yayılıyor. Gençlerin ve işçilerin giderek büyüyen bir kesimi, köklü bir toplumsal değişim arayışı içinde sola kayıyor.

Sorun, işçi sınıfının nasıl müdahale edeceği, gençliğe yönelik polis şiddetini durdurmak için toplumsal gücünü nasıl seferber edeceği ve Fransa’daki ve Avrupa genelindeki krize kendi çözümünü nasıl dayatacağıdır.

Sosyalist Eşitlik Partisi (Parti de l’égalité socialiste, PES), Fransa’da ve uluslararası düzeyde, bütün kritik sorunlarda tabandaki işçilerin ve gençlerin taleplerini öne çıkaran bağımsız eylem komitelerinin inşa edilmesini savunuyor. Bu, sınıf mücadelesini sendika bürokrasilerinin ve kapitalist siyasetçilerin pençesinden kurtarmak için zorunludur.

Fransa’nın başlıca sendika konfederasyonları önümüzdeki haftalar için kısmi grev ve protesto çağrıları yapıyor ama ülke çapındaki eylemi 5 Kasım’a erteledi.

İşçi sınıfı 5 Kasım’a kadar bekleyemez. Sınıf mücadelesi şimdiden başlayarak serbestçe gelişmelidir. Gençlik protestolarının patlayıcı enerjisi, Fransa’da ve Avrupa genelinde işçi sınıfını seferber etmeye yöneltilmelidir.

Sendika yönetimleri hareket üzerindeki denetimlerini korumaya, onu birbirinden yalıtılmış protesto günlerine ve sektörel eylemlere bölmeye, daha geniş bir seferberliği engellerken hükümetten sınırlı tavizler istemeye çalışıyor. 2023’te oynadıkları rol de buydu: Macron’un emeklilik kesintilerine karşı milyonların katıldığı grevler için çağrı yapmış, Macron yasayı dayattıktan sonra da mücadeleyi sona erdirmişlerdi.

Jean-Luc Mélenchon ve Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) ise hareketi farklı araçlarla mevcut siyasi düzenin sınırları içinde tutmaya çalışıyor. Mélenchon polis şiddetini kınadı ve protestoları destekledi ama açıkça hareketi 2027 cumhurbaşkanlığı seçimine yönlendirmeye çalışıyor. Mélenchon, LFI’nin “2027’ye doğru” bir perspektif açarak “bu seferberlik ve siyasi bilinçlenme dönemine eşlik etmesi” gerektiğini yazdı.

Bu, işçilerin ve gençlerin siyasi bağımsızlığını geliştirmenin tam tersidir. Mélenchon, kapitalist devlete karşı gelişen patlayıcı bir hareketi, o devletin denetimini seçimler yoluyla ele geçirmeyi amaçlayan kendi kampanyasına desteğe dönüştürmeye çalışıyor.

Onun perspektifi, köklü toplumsal iyileştirmelerin Fransız kapitalizmi içinde elde edilebileceği iddiasına dayanıyor. Oysa kapitalizmin uluslararası krizinin ulusal ya da reformist bir çözümü yoktur.

Fransa’nın kamu borcu yaklaşık 3,6 trilyon avroya, yani GSYH’nin yüzde 119’una yükseldi. Finans piyasaları daha derin bir kemer sıkma talep ederken borç servisi maliyetleri hızla artıyor. Aynı zamanda Fransız devleti, silahlanmaya ve nükleer cephaneliğine on milyarlarca avro aktarıyor.

Aynı basınçlar Avrupa’nın tamamında işliyor. Hükümetler devasa borçlarla, ekonomik durgunlukla ve mali oligarşinin sosyal harcamalara saldırı yönünde artan talepleriyle karşı karşıyalar.

Aşırı sağ, daha da acımasız bir program sunarken bu krizi istismar ediyor. Ulusal Birlik lideri Marine Le Pen, toplumsal öfkeyi göçmenlere yöneltir ve daha güçlü bir polis ve devlet aygıtı talep ederken 2032’ye kadar 140 milyar avroluk bütçe kesintisi vaat ediyor.

Aşırı sağın büyümesi, nüfusun toptan sağa kaymasının bir ifadesi değildir. Aşırı sağ, işçilerin ve gençlerin yükselen sola yönelişinin ortasında gelişmektedir; bu yönelişin bağımsız siyasi ifadesinin önü, sınıf mücadelesini kapitalist devlete tabi kılan örgütlerce kesilmektedir.

Bununla bağlantılı olarak, Avrupa burjuvazisi olağanüstü bir saldırganlıkla militarizme ve Rusya’ya karşı savaşa yöneliyor.

Bu noktada, uluslararası çatışma ile içerideki sınıfsal kriz birbirini güçlendirmektedir. Avrupa’nın yeniden silahlanması için gereken yüz milyarlarca avro, ancak ücretlere, emekli maaşlarına, eğitime, sağlık hizmetlerine ve diğer sosyal harcamalara yönelik daha ağır saldırılarla sağlanabilir. Bunun doğurduğu toplumsal muhalefet, egemen sınıfın milliyetçiliğe, militarizme ve otoriter yönetime yönelişini şiddetlendirmektedir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda Avrupa, kitle grevleriyle ve işçi sınıfının büyüyen devrimci mücadelesiyle sarsılırken, emperyalist güçler silahlanma yarışını hızlandırmış ve bir uluslararası krizden diğerine savrulmuşlardı.

1914’te savaş patlak verdiğinde, egemen sınıflar, işçilerin sınıf mücadelesini bırakmasını ve kendi burjuvazilerine boyun eğmesini talep etmek için ulusal savunmayı öne sürdüler. Fransa’da Sosyalist Parti ve sendika bürokrasisi Union sacrée’ye (Kutsal Birlik) katıldı; Almanya’da Sosyal Demokrat Parti Burgfrieden’i (iç barış) destekledi ve savaş kredilerine onay verdi.

Hükümetler yalnızca içeride huzursuzlukla karşı karşıya oldukları için savaş başlatmazlar. Emperyalist savaşın temel nedenleri, kapitalist dünya ekonomisinin çelişkilerinde yatar. Ancak büyüyen bir muhalefetle karşı karşıya olan egemen sınıflar için militarizm, “ulusal birlik” talep etmenin, büyük fedakârlıklar dayatmanın ve devlet gücünü pekiştirmenin çerçevesini sağlar.

Bu bağlantı 6 Ekim’de çarpıcı biçimde ortaya çıktı. Yüz binlerce insan Fransa’nın dört bir yanında yürürken, Fransız ordusu denizaltıdan fırlatılan en yeni balistik füzesi M51.3’ün ilk deneme atışını yaptı.

Deneme atışı, Moskova’nın NATO’nun Kaliningrad’a yönelik tehditleri nedeniyle açık bir nükleer uyarıda bulunmasından yalnızca günler sonra geldi. NATO güçleri, felaket boyutunda bir karşılığı tetiklemeden Rusya üzerindeki askeri baskıyı sürekli yoğunlaştırabilecekleri gibi pervasız bir varsayımla hareket ediyorlar.

Ancak önceki krizlerin defalarca atlatılmış olması, bir sonraki krizi güvenli kılmaz. 1914’ün gösterdiği gibi bu, askeri restleşmeyi felakete dönüştüren kayıtsızlığın ve yanlış hesabın ta kendisini yaratabilir.

Savaşın tırmandırılması ile sınıf mücadelesinin patlaması ayrı sorunlar değildir. İşçilere okullar, hastaneler, emekli maaşları ve konut için para olmadığını söyleyen hükümetler, silahlanmaya yüz milyarlar harcamaktadır. Dış güvenlik adına güçlendirilen ordu-polis aygıtı da içerideki muhalefete karşı kullanılmaktadır.

İlerici bir çözüm, sosyalist politikalar gerektirmektedir: Mali oligarşinin devasa servetini kamulaştırmak, toplumu yağmalamasına son vermek ve savaşa doğru tırmanışı durdurmak için işçi sınıfının uluslararası seferberliği şarttır.

Lise ve üniversite protestoları, böyle bir mücadelenin geliştirilmesinde güçlü bir kaldıraç olabilir. Gençlik fabrikalara, işyerlerine ve işçi mahallelerine yönelmeli; ordu-polis makinesinin ve aşırı sağın büyümesinin, bankaların toplumsal yaşam üzerindeki diktasının ve küresel savaşın tırmanmasının yarattığı tehlikeleri anlatmalıdır. İşçiler de sendika bürokrasilerinin dayattığı takvimden bağımsız olarak gençleri savunmak için seferber olmalıdır.

Yeni mücadele örgütleri ve devrimci bir siyasi perspektif gerekmektedir. PES’in Fransa, Avrupa ve uluslararası işçi sınıfı içinde eylem komiteleri inşa etme çağrısının anlamı budur. Lev Troçki, 1930’ların patlayıcı sınıf mücadelelerinin ortasında, eylem komitelerini, “mücadele eden kitlelerin devrimci temsili” yoluyla “parti ve sendika aygıtının devrim karşıtı muhalefetini” kırmanın aracı olarak tanımlamıştı.

Okullarda, üniversitelerde ve işyerlerinde, mücadeleye katılanların seçtiği ve denetlediği, sendika bürokrasilerinden ve kapitalist partilerden bağımsız eylem komiteleri kurulmalıdır. Bu komiteler; okullar, üniversiteler ve işyerleri arası bağlantıyı sağlayabilir, polis baskısına karşı muhalefeti örgütleyebilir, ortak gösteriler ve grevler hazırlayabilir ve işçi sınıfına dayatılan ulusal ve sektörel bölünmeleri aşabilir.

Böyle bir hareket Fransa sınırları içine de hapsolamaz. İspanya, Portekiz, Belçika, Almanya ve Fransa’daki mücadeleler, aynı kapitalist krizin harekete geçirdiği uluslararası bir sürecin ifadesidir. Hükümetler savaş hazırlıklarını hızlandırırken bütün kıta bir barut fıçısına dönüşmektedir.

Bugünkü görev, bu hareketleri ulusal sınırların ötesinde birleştirmek ve onlara mümkün olan en büyük gücü kazandırmaktır. İşçilerin ve gençlerin karşı karşıya olduğu seçenekler Macron, Mélenchon ve Le Pen değildir. Seçenekler şunlardır: ya kapitalizm altında kemer sıkmaya, polis devleti baskısına ve savaşa doğru derinleşen bir çöküş ya da uluslararası işçi sınıfının sosyalizm ve Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri uğruna bağımsız siyasi seferberliği.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 7 days ago
▲ 75 r/direnis+5 crossposts

Fon kriziyle sarsılan Erdoğan hükümeti ifade özgürlüğüne saldırıyor

Türkiye’de patlak veren ve yaklaşık 500 bin kişiyi ilgilendiren fon krizi skandalının Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’ya uzanması Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetini sarsıyor. Bu, 2013’te dört bakanın istifasına yol açan ve bizzat Erdoğan’a uzanma işareti veren 17-25 Aralık operasyonundan bu yana en büyük yolsuzluk krizini tetikleyebilir. O operasyon, Ankara’nın NATO müttefikleriyle artan uluslararası gerilimlerin ağırlığı altında, Erdoğan’ın eski müttefiki Fethullah Gülen ile devlet içi hesaplaşmanın bir parçası olarak patlak vermişti.

Kaya kendisinin ve eşinin vurgun yapanlar arasında olduğu iddiaları üzerine “görevden affını isteme” kılıfı altında istifa etmek zorunda kalırken, Erdoğan bu skandala karışan herkesin üzerine gideceklerini ilan ederek kendisinin hiçbir sorumluluğunun olmadığına inanılmasını bekliyor.

Fon krizi bu ay Pusula ve Tera Portföy şirketlerinin ödemelerini yapamamasıyla patlak verdi. Çok sayıda şirket, hükümetin yarattığı, göz yumduğu ve Kaya örneğinde olduğu üzere doğrudan dahil olduğu koşullar altında, fonlarına dahil ettikleri hisse senetleri üzerinde yaptıkları manipülasyonlarla bir saadet zinciri oluşturmuştu.

Fon kriziyle ilgili operasyonlar sürer ve onlarca kişi tutuklanırken buna sistematik bir sosyal medya sansürü eşlik ediyor. İfade Özgürlüğü Derneği’ne bağlı EngelliWeb’in aktardığına göre, 24 Eylül’de en az 250, 26 Eylül’de en az 80, 28 Eylül’de ise en az 150 X hesabı Türkiye’den erişime kapatıldı. Genel resmi gerekçe “millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması” oldu. Çoğu durumda herhangi bir mahkeme kararına ve yasal bildirime bile gerek görülmeden yaygınlaşan bu sansür uygulaması, ifade özgürlüğü dahil temel demokratik haklara yönelik açık bir saldırıdır.

Şiddetli bir siyasi krizle karşı karşıya olan Erdoğan hükümeti, aynı anda üzerinde oturduğu toplumsal barut fıçısını polis devleti önlemleriyle bastırmaya çalışıyor. Hükümet yıllardır içeride bir mali oligarşiyi devlet eliyle zenginleştiriyor, askeri harcamaları artırıyor ve bunların bedelini işçi sınıfına ödetmeye çalışıyor. Dışarıda ise burjuvazinin gerici çıkarları ve ittifakları doğrultusunda, Türkiye emperyalist savaşların ve bölgesel çatışmaların girdabına çekiliyor.

Son günlerde sosyal medya hesapları engellenenler arasında Kısa Dalga, Bizim TV yayınları ile gazeteciler Hilmi Hacaloğlu, Alptekin Dursunoğlu ve Razi Canikligil, BirGün gazetesi muhabirleri Meral Danyıldız ve Sarya Toprak, ANKA Haber Ajansı adliye muhabiri Esra Tokat, yatırım ve finans danışmanı Emre Şirin, siyasal iktisatçı İnan Mutlu, akademisyen Prof. Dr. Barış Övgün ve Bağımsız Maden-İş Örgütlenme Uzmanı ve Umut-Sen lideri Başaran Aksu da bulunuyor. İfade Özgürlüğü Derneği kurucularından Yaman Akdeniz’in hesabı da engellendi. Diğer yandan fon krizine ilişkin çok sayıda haber de görünmez kılındı. Ayrıca Umut-Sen’in TikTok ve Kısa Dalga yayınının Instagram hesabının da Türkiye’den erişime engellendiği belirtildi.

Dünyanın ilk trilyoneri Elon Musk, X’in sahibi olarak Türkiye’deki kullanıcıların temel haklarını ortadan kaldırma konusunda Erdoğan hükümeti ile sıkı iş birliği içinde çalışıyor; Türkiye’de uygulanan bu bastırma modeli, bu ülkeyle sınırlı kalmayacaktır. Dünya genelinde aylık 500 milyondan fazla kullanıcısı olan X’in bir oligarkın elinde, kapitalist rejimlerin keyfi sansürüne tabi tutulması, sosyal medya platformlarının işçi denetimde kamulaştırılmasının acil bir gereklilik olduğunun altını çizmektedir.

Türk ve Amerikan hukuku konusunda uzman avukat İlker Atamer’in belirttiği gibi, eğer bir mahkeme kararı söz konusuysa bu kullanıcı adını içeren URL’lere veriliyor. Buna rağmen X, engeli kullanıcı kimliğine uyguluyor. Böylece hakkında hiçbir karar bulunmayan yeni kullanıcı adları da keyfi olarak kapatılıyor. Emre Şirin ile Başaran Aksu’nun yeni hesapları da X tarafından Türkiye’de görünmez kılındı. X'in yanı sıra Instagram ve TikTok'ta da hesaplara erişim engellenmeye başladı. Bu sansür dalgası, 12-13 Eylül’de LGBTİ+ derneklerine, öğrenci gruplarına ve sol yayınlara ve gruplara yönelik operasyonların bir parçası olarak gelişti.

Engellemeler, İstanbul ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılıklarının yürüttüğü soruşturmalar kapsamında getirildi. Hesap sahiplerine hangi paylaşımın “millî güvenliği” tehdit ettiği söylenmedi. Kamuoyuna da henüz resmi bir açıklama yapılmadı. Engellenenlerin tek ortak noktası hükümeti sağdan ya da soldan eleştiriyor olmalarıdır. Hükümet yanlısı herhangi bir hesabın engellendiğine dair açıklama söz konusu değil.

Erdoğan’ın pazartesi günkü konuşmasında “Hiç kimsenin yatırımcıları tedirgin etmeye hakkı yoktur,” demesi, ifade özgürlüğüne yönelik bu son saldırılar ile büyüyen toplumsal hoşnutsuzluğu bastırma çabası arasındaki ilişkiye işaret etmektedir.

YENİ Parti Sözcüsü Zeynel Emre, eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Kaya ile eşi İlyas Kaya’nın bu sene başta Özata Denizcilik olmak üzere çeşitli hisselere toplam 163 milyon lira (3,3 milyon dolar) yatırdığını ve 16 Eylül’deki çöküşten 13 kattan fazla kazanarak toplamda 2,17 milyar lira (44,2 milyon dolar) çektiğini iddia etti. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı çiftin malvarlıkları için eş ve çocukları da kapsayan tedbir talebinde bulundu.

Ayrıca Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun eski kurul üyesi Mustafa Balcı’nın oğlu İskender Balcı’nın, 31 Ağustos’a kadar Özata Denizcilik’in bağımsız yönetim kurulu üyesi olduğu iddia ediliyor. Hakkında gözaltı kararı olan Balcı pazartesi günü teslim oldu.

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel eski ve yeni birçok bakanın isminin fon vurgununa karıştığını iddia ederek Erdoğan’a seslendi: “… asrın dolandırıcılığı, asrın soygunu. Senin bunlardan haberin var mıydı, yok muydu? İki seçenek var. Ya vardı, sen bu tezgahın içindesin, tam başındasın. Ya da yok diyorsan, millet böyle bir tezgah kurmuş, sen bunun farkında değilsin. Varsan görevinden istifa etmelisin. Yoksan yönetme kabiliyetin bitmiş, sandığı artık getirmelisin.”

Özel, hükümete ve kapitalist oligarşiye karşı büyüyen toplumsal öfkeyi kendi seçim gündemine yönlendirmeye çalışıyor. Seçim çağrılarının iflası, AKP’nin neredeyse her hafta seçilmiş bir CHP’li ya da YENİ Partili belediyenin yönetimine el koymasıyla hiç olmadığı kadar açığa çıkmış durumda. Çok sayıda seçilmiş belediye başkanı halen hapiste ya da görevden alındı.

Özel’in politikası, ABD ve Avrupa’daki başlıca gazetelere yazdığı makalelerde belirttiği üzere, emperyalist merkezlere bu patlayıcı toplumsal koşulları partisinin kontrol altına alabileceğini ve daha iyi bir müttefik olacağını vaat etme üzerine kuruludur. YENİ Parti de AKP gibi, ekonominin finansallaşması ve mali vurgun yoluyla servetlerini büyüten aynı mali oligarşinin temsilcisidir. Bu finansallaşma ve mali oligarşinin hakimiyeti, tüm düzen partilerinin bağlı olduğu ve savunduğu küresel emperyalist sistemin bir ürünüdür.

Oligarşi spekülasyon yoluyla milyarlar kazanırken işçi sınıfı yoksullaşıyor; bu servet yapay olarak yaratılmıyor, işçilerin sömürüsünden ve sosyal kazanımlarının geri alınmasıyla elde ediliyor. Bu ay yasalaşan yeni Orta Vadeli Program, hükümetin enflasyonu kontrol altına alma ve mali disiplin adı altında işçi sınıfının ücretlerini bastırmaya ve kaynakları şirketlere ve silahlanmaya aktarmaya devam edeceğini gösteriyor. Ücretler hayat pahalılığı karşısında eriyor. Resmi yıllık enflasyon yüzde 31,51 iken ENAG’a göre gerçek oran yüzde 49,03.

Emekçilerin yaşam koşullarındaki şiddetli gerilemenin trajik sonuçlarından biri 25 Eylül Cuma günü Ankara’da yaşandı. Emekli derneklerinin zam talebiyle Anayasa Mahkemesi önünde düzenlediği eylemde, 60 yaşındaki emekli polis memuru Ali Şekeroğlu yaşamına son verdi.

Şekeroğlu kendini vurduğu sırada elindeki dövizde “Para için değil, onurumuz için” yazıyordu. Eylemde geçinemediğini, gelininin ve damadının işsiz olduğunu, yeni doğan torununa takı bile takamadığını anlatmıştı. Şekeroğlu’nun protestolara yol açan intiharı, milyonlarca emekliyi ve işçiyi dayanılmaz koşullarda yaşamaya ya da ölmeye zorlayan kapitalist kâr sisteme yönelik mahkûm edici bir suçlamadır.

Hükümete uzanan fon krizi ve milyonlarca insanın içine sürüklendiği sosyal ve siyasi felaket, işçilerin karşı karşıya olduğu meselenin mevcut sosyoekonomik ve siyasi sistem altında ve ulusal temelde hiçbir çözümünün olmadığının altını çizmektedir. Bu yüzden işçi sınıfının daha iyi ücretler ve yaşam koşulları ile demokratik haklar uğruna mücadelesi, uluslararası ölçekte mali oligarşiyi mülksüzleştirmek üzere işçi iktidarı ve sosyalizm uğruna mücadeleden ayrılamaz.

Egemen sınıfın her cephede tırmanan saldırısına karşı işçiler ve gençler, işyerlerinde, mahallelerde ve okullarda düzen partilerinden ve sendika bürokrasilerinden bağımsız taban komiteleri inşa ederek bir karşı hücuma hazırlanmalıdır. Bu, işçi sınıfı içinde devrimci bir önderliğin, yani Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’in inşası uğruna mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 16 days ago
▲ 9 r/direnis+2 crossposts

Sosyalist Eşitlik Partisi (Sri Lanka) Kongre Kararı: Bogdan Syrotiuk’a özgürlük!

Sri Lanka’daki Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (SEP) 11–13 Eylül tarihlerinde düzenlenen Dördüncü Ulusal Kongresi, savaşa karşı çıktığı için 15 yıl hapis cezasına çarptırılan Ukraynalı sosyalist Bogdan Syrotiuk’un serbest bırakılması kampanyasını destekleyen aşağıdaki kararı oybirliğiyle kabul etti. Bogdan’ın serbest bırakılması kampanyası hakkında daha fazla bilgi için freebogdan.org adresini ziyaret edin.

1. Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (Sri Lanka) Dördüncü Kongresi, savaşa karşı çıktığı için 10 Ağustos’ta 15 yıl hapis cezasına çarptırılan Ukraynalı sosyalist Bogdan Syrotiuk’un serbest bırakılması için mücadele etmenin partimizin merkezî bir siyasi görevi olduğunu ilan eder. Bogdan herhangi bir casusluk ya da sabotaj eylemi nedeniyle değil, fikirleri —Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde (WSWS) yayımlanan altı makale— nedeniyle mahkûm edilmiştir. Bu, bizzat Troçkizme ve Dördüncü Enternasyonal’in 1938’den bu yana uğruna mücadele ettiği tarihsel gerçeğe karşı verilmiş bir hükümdür.

2. Bogdan’ın yargılanması, Zelenskiy rejiminin işçi sınıfına ve Ukrayna’da giderek güçlenen savaş karşıtlığına yönelik düşmanlığından ayrı düşünülemez. Rejim, Nazi işbirlikçisi Bandera’yı ve Waffen-SS Galiçya Tümeni’ni “ulusal kahramanlar” olarak aklıyor; seçimleri iptal edip muhalefet partilerini yasaklayarak ülkeyi sıkıyönetim kararnameleriyle yönetiyor; firar gerekçesiyle askerlere karşı 300 binden fazla ceza davası açıldı; 2025 itibarıyla nüfusun üçte ikisi savaşın müzakereyle sona erdirilmesini istiyordu. Bogdan’a verilen ceza, rejimin, savaşa karşı çıkmanın bedelinin bu denli ağır olduğunu gösterme yoluyla, bu muhalefeti yıldırma girişimidir. Faşist mahkeme, Bogdan’ı mahkûm ederek NATO’nun Rusya’ya karşı yürüttüğü vekâlet savaşını meşrulaştırmak için kullanılan “demokrasi savaşı” söyleminin sahtekârlık olduğunu gözler önüne sermiştir.

3. Kongre, Bogdan’ın serbest bırakılması kampanyasına giderek artan halk desteğini ve kapitalist medyanın başvurduğu sessizlik komplosunu büyük bir ciddiyetle not eder. Dünyanın dört bir yanındaki işçiler ve gençler —Britanya’daki posta işçileri, Hindistan’daki Maruti Suzuki işçileri, Avustralya, Almanya, Sri Lanka ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki işçiler, Doğu Avrupalı göçmen işçiler, öğrenciler, sanatçılar ve tarihçiler— Bogdan’ın serbest bırakılmasını talep etti. Buna karşın Batı’nın büyük haber kuruluşlarından tek biri bile davayı haber yapmadı; bizzat WSWS de Ukrayna’da yasaklanmış durumda. Bu bir dikkatsizlik değildir. Kampanyanın yanında durmaya cesaret eden bir avuç istisna dışında medyanın sessizliği, Zelenskiy rejiminin siyasi olarak korunması anlamına gelir ve her ülkenin burjuva medyasının, hizmet ettiği egemen sınıflar gibi, işçi sınıfına karşı faşist Ukrayna devletinin yanında saf tuttuğunun en açık kanıtıdır. Bu sessizliği kırmak başlı başına devrimci bir eylemdir.

4. Kongre bu nedenle, Bogdan’ın serbest bırakılması kampanyasının ikincil ya da insani bir görev olmadığını karara bağlar. Bu kampanya, savaşa karşı mücadelenin ta kendisidir, hem de en gelişkin biçimiyle; çünkü merkezî soruyu —Rus ve Ukraynalı işçilerin her iki rejime karşı birliğini— somut ve kazanılabilir bir mücadele içinde ortaya koymaktadır. Bogdan’ı savunmaya kazanılan her işçi, savaşa karşı mücadeleye kazanılmış demektir.5. Kongre, partiyi şu görevlerle yükümlü kılar: savaş yanlısı sendika bürokrasilerinden bağımsız olarak, taban komiteleri ve karar önergeleri aracılığıyla kampanyayı fabrikalarda ve işyerlerinde örmek; kampanyayı Toplumsal Eşitlik için Uluslararası Gençlik ve Öğrenciler (IYSSE) aracılığıyla gençlere ve öğrencilere yöneltmek; sansürün ve medyanın ve sahte solun sessizliğinin tesadüfi değil siyasi olduğunu teşhir etmek ve kampanyayı demokratik hakların savunulmasıyla birleştirmek.

6. Kongre, Bogdan özgür kalana dek kampanyayı geliştirmek için tüm çabalarını artırma sözü verir. Bogdan’ın özgürlüğü faşist bir devletin mahkemelerinde değil, uluslararası işçi sınıfının seferberliğiyle kazanılacaktır; savaşı sona erdirebilecek ve savaşın her iki tarafındaki rejimleri devirebilecek tek güç de odur. Rusya ve Ukrayna işçileri, birleşin!

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 17 days ago
▲ 9 r/TurkishLeft+2 crossposts

Savaşa, oligarşiye ve iklim felaketine karşı mücadele edin! Sosyalizm için mücadele edin!

Savaş halindeki bir dünya: Yeni emperyalist paylaşım

Öğrenciler yeni döneme, medyada Rusya ile savaşın sıradan bir mesele gibi tartışıldığı, İran’a yönelik emperyalist saldırının yeniden patlak verdiği ve faşizan İsrail hükümetinin Filistinlileri topraklarından tümüyle sürerek Gazze soykırımını tamamlamaya hazırlandığı bir dönemde başlıyor.

Ukrayna’daki savaşta yüz binlerce insan hayatını kaybetti. NATO, bu ülkeyi Rusya’ya saldırmak için kullanacağı aşırı sağcı bir garnizon devletine dönüştürdü. Acımasız bir kapitalist oligarşinin başındaki Vladimir Putin ise bu oligarşinin çıkarlarını emperyalist kuşatmaya karşı korumak için gerici bir istila ile karşılık verdi.

O zamandan bu yana, her iki tarafın da tehditleri tırmanırken, NATO ile Rusya arasında doğrudan bir çatışmanın eşiğine giderek daha fazla yaklaşıldı. Birleşik Krallık’taki İşçi Partisi hükümeti özellikle kışkırtıcı bir rol oynadı. Bu rol, Rusya’nın derinliklerindeki hedeflere saldırı düzenlemesi için Ukrayna’ya uzun menzilli füzeler sağlamayı da kapsıyor.

İsrail’in sahte bir “ateşkes” kılıfı altında Gazze’de ve Batı Şeria’da sürdürdüğü Filistinlilere yönelik soykırım, Lübnan’ın işgaliyle eş zamanlı olarak ilerliyor. Emperyalist güçlerin, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri’nin gözetiminde yürütülen bu soykırım, Ortadoğu’yu tamamen bu güçlerin denetimi altına sokma planlarının bir parçasıdır.

Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaş da aynı amaca hizmet ediyor. Bu savaş, yeni bir emperyalist şiddet patlamasının cephelerinden biridir. Yalnızca Rusya’yı ve Ortadoğu’yu değil, Venezuela’yı, Küba’yı ve nihayetinde Çin’i de hedef alan bu şiddet dalgası, dünyanın dört bir yanında kaynaklara, kârlara ve jeostratejik üstünlüğe el koymayı amaçlıyor. Küresel askeri harcamalar adeta krizin bir göstergesidir: Son on yılda yüzde 41 arttı.

Gençler bu savaşların zenginler için yapıldığının farkında. Bu savaşlarda savaşmaya şiddetle karşı çıkan gençler şimdi zorunlu askerlik ve siyasi baskıyla karşı karşıya. Almanya’da askerlik hizmetine karşı büyük protestolar düzenlendi. Ukrayna’da ise yoldaşımız 27 yaşındaki Bogdan Syrotiuk, sosyalist ve savaş karşıtı siyaseti nedeniyle 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Oligarşinin egemenliği: Kemer sıkma ve baskı

Yurtdışındaki emperyalist savaşlar, içerideki sınıf savaşıyla el ele gidiyor. Öğrenciler, kapitalist oligarşi tarafından yağmalanmış bir topluma adım atacaklar. Mezunlara yönelik iş ilanları temmuz ayında son on yılın en düşük düzeyine geriledi. Bu durum, bir milyon genci (ve bu sayı artıyor) işsiz, eğitim dışı ve mesleki eğitimden yoksun biçimde kendi kaderine terk etmiş bir iş piyasasının yansımasıdır.

Bir zamanlar iyi ve güvenceli sayılan işlerin önemli bir bölümü yapay zekâ tehdidi altında. Toplumu ilerletme potansiyeline sahip bu teknoloji, kapitalizm tarafından kitlesel işten çıkarmaların, iş temposunun artırılmasının ve çevresel tahribatın bir aracına dönüştürülüyor.

Egemen sınıf, hükümetin kreditörlerine ödeme yapmak ve yeniden silahlanmanın bedelini karşılamak için kemer sıkma talep ederken, başta gençlere yönelik olanlar olmak üzere sosyal yardımlar kesinti bıçağının altında. Keir Starmer hükümeti, bu kesintileri yeterince hızlı ve derin biçimde uygulayamadığı için finans aristokrasisi ve askeri lobi tarafından gözden çıkarıldı. Andy Burnham’a da aynı ültimatom verildi ve o da bunun gereğini yerine getirmeye hazırlanıyor.

Bu arada hayat pahalılığı krizi derinleşiyor. Yalnızca İran savaşının etkisinin bile 2026-27 döneminde hanelere 2.400 sterlinlik ek yük getirmesi bekleniyor. Yapay zekâ balonu patlama noktasına doğru şişerken ve devlet borçları eşi görülmemiş düzeylere tırmanırken, 2008’i gölgede bırakacak ölçekte bir ekonomik kriz çok daha ağır sonuçlar doğurma tehdidi taşıyor.

Egemen sınıf, savaşlarının ve ekonomik krizlerinin doğurduğu kitlesel toplumsal muhalefetin farkında. Bu muhalefete karşı koymak için polis devleti önlemleri alıyor ve aşırı sağcı siyasi güçleri hazırlıyor. Bir soykırıma karşı doğrudan eylem yoluyla protesto gerçekleştiren onlarca genç yargılandı ve terörist olarak damgalandı. Büyük gösterilere polis kısıtlamaları getirildi ve kitlesel gözaltılar yapıldı. Grevlere karşı mahkeme kararları çıkarıldı.

Reform UK, tıpkı Fransa’daki Ulusal Birlik (RN), Almanya için Alternatif (AfD) ve dünya genelindeki sayısız benzeri gibi, işçi sınıfına karşı vahşi bir savaş yürütmek üzere hazırlanıyor. Bu savaş, göçmenlerin ve sosyal yardım alanların günah keçisi ilan edilmesiyle çoktan başlamış durumda.

İklim felaketi: Zenginlere kâr, yoksullara felaket

Kapitalist savaşın çılgınlığıyla ancak kapitalizmin yol açtığı iklim değişikliğinin çılgınlığı boy ölçüşebilir. İklim değişikliği, dünya genelinde yüz milyonlarca insanın sağlığını, yaşamını ve geçim kaynaklarını tehdit ediyor. Gelecek kuşaklar için yaşanabilir bir gezegeni güvence altına almak üzere insanlığın elinde kalan süre hızla tükeniyor.

Avrupa, benzeri görülmemiş sıcak hava dalgaları ve kuraklıklarla sarsıldı. Bunlar on binlerce kişinin ölümüne ve milyarları bulan ekonomik zarara yol açtı. 2027 büyük olasılıkla kayıtlardaki en sıcak yıl olacak ve dünyanın en yoksul bölgelerinde yoğunlaşan yeni kitlesel açlık ve yerinden edilme dalgaları tehdidini taşıyor. Uluslararası kuruluşlar, 50 milyon kişinin daha akut açlığa sürükleneceği konusunda şimdiden uyarıda bulundu.

Şirketler ve hükümetler, iklim konusunda adım atıyormuş gibi yapmaktan bile büyük ölçüde vazgeçmiş durumda. Açıkça insan hayatı ve doğa pahasına devasa kârların peşinden koşuyorlar. Bu ayın başlarında BM, önümüzdeki on yıllarda küresel sıcaklık artışına ilişkin yeni tahminler yayımladı. Bu tahminlerin en düşüğü bile 1,8°C’ydi. Yani Paris Anlaşması’nın sözde belirlediği 1,5°C’lik “sınır” paramparça ediliyor.

Bu hedef bile bir hayal oldu. Net sıfır için ayrılan kaynaklar ve iklime uyum hedefleri her yıl trilyonlarca dolar gerilerde kalıyor. Mevcut politikalara dayanan tahminler, yüzyılın sonuna kadar küresel ortalama sıcaklık artışının 2,3°C ile 2,8°C arasında olacağını öngörüyor. Bu, bizim ömrümüz içinde yaşanacak küresel bir felaket demektir.

Bu felaketin kaynağı toplumsal eşitsizlik, üretimin özel mülkiyeti ve bir avuç insanın elinde toplanan aşırı servettir. Dünyanın en zengin yüzde 1’i, insanlığın en yoksul üçte ikisiyle aynı toplam karbon ayak izine sahip. Bu güçlere karbon salınımlarına ve diğer çevre felaketlerine son vermeleri için çağrıda bulunmak, bir aç kurt sürüsüyle vejetaryenliği tartışmaya benzer.

Bu deneyimler, geniş çaplı bir halk protestosu ve mücadele dalgası doğurdu. Milyonlarca insan Gazze soykırımını protesto etmek için sokaklara döküldü. Pandeminin ardından baş gösteren hayat pahalılığı krizine karşı bir grev dalgası başlatıldı. Covid öncesinde ise dünyanın dört bir yanında milyonlarca genç, iklim krizine karşı bir protesto hareketine öncülük ediyordu.

Sorun muhalefetin eksikliği değil, siyasi perspektifin eksikliğidir. İnsanlar, kuşaklardır görülmemiş sayılarda kapitalizmi reddediyor ve sosyalizme yöneliyor. Ancak kendilerini çözüm olarak sunan Jeremy Corbyn, Zack Polanski ve onların uluslararası muadilleri tarafından yenilgiye sürükleniyorlar.

Corbyn, sol eğilimlere karşı on yıldır sürdürdüğü ihaneti, bir fiyaskodan ibaret olan Your Party (Sizin Partiniz) ile taçlandırdı. Polanski’nin NATO, tahvil piyasaları ve İşçi Partisi konusundaki iki yüzlü söylemi, onu da aynı rolü oynamaya hazırlıyor. Bu kişilerin rolünü en açık biçimde gözler önüne seren, Venezuela deneyimidir. Orada Hugo Chávez’in “Bolivarcı sosyalizmi”, ülkenin işçi sınıfını Amerikan emperyalizmine teslim etti.

Bu hareketler başarısız oldu, çünkü kapitalizmi reforme etmeyi amaçlayan ulusal programlara dayanıyorlardı. Ancak kıyasıya rekabet ile ekonomik ve toplumsal kriz tarafından savaşa ve diktatörlüğe sürüklenen bir egemen sınıf, baskıyla ya da iknayla yola getirilemez. O ancak yenilgiye uğratılabilir. Bu da yalnızca kapitalist devletleri deviren ve oligarşiyi mülksüzleştiren bir dünya devrimiyle mümkündür.

Kampüsteki pek çok örgüt, mevcut seçeneklerin en iyisi oldukları gerekçesiyle Sizin Partiniz’e, Yeşiller’e ve hatta İşçi Partisi’ne yarı eleştirel destek verilmesi için sahte sosyalist argümanlar ileri sürecektir. Biz bu perspektifi tümüyle reddediyoruz.

Küresel kriz, uluslararası işçi sınıfı içinde muazzam bir hareketi hazırlıyor. Milyarlarca insandan oluşan bu toplumsal güç, sağcı hükümetlere ve büyük şirketlere karşı giderek daha kararlı mücadelelere girişecek. Bu mücadelelerin başarıya ulaşabilmesi için, yirminci yüzyılın derslerine dayanan devrimci sosyalist bir programa ve önderliğe kavuşmaları gerekir.

Bu önderliği geliştirmek, dünya Troçkist hareketi olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) gençlik kolu Toplumsal Eşitlik için Uluslararası Gençlik ve Öğrenciler’in (IYSSE) görevidir. Troçkizm, Marksizmin 21. yüzyıldaki devamıdır. Troçkizm, 1917 Rus Devrimi’ni ve bu devrimin dayandığı dünya sosyalist devrimi programını, Stalin’in temsil ettiği milliyetçi yozlaşmaya karşı savunma mücadelesi içinde doğdu.

Toplantılar, konferanslar, film gösterimleri, dersler ve kampanyalar aracılığıyla, öğrencilerin bu tarihi öğrenmeleri, devrimciler olarak gelişmeleri ve sosyalizm mücadelesindeki yerlerini almaları için kampüste gerekli koşulları yaratacağız. Hemen bugün kaydolun!

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 21 days ago

ABD’deki Ulusal Hukukçular Loncası, Ukrayna mahkemesini Bogdan Syrotiuk’u serbest bırakmaya çağırdı

ABD’nin en eski ilerici barosu olan Ulusal Hukukçular Loncası (NLG), Ukrayna’daki Pervomaysk Şehir Asliye Mahkemesi’ne mektup yazarak 27 yaşındaki Ukraynalı sosyalist ve Troçkist Bolşevik-Leninistlerin Genç Muhafızları’nın (BLGM) önderi Bogdan Syrotiuk’un serbest bırakılmasını talep etti. Mahkeme 10 Ağustos’ta Bogdan’ı, yalnızca Dünya Sosyalist Web Sitesi için kaleme aldığı altı savaş karşıtı makaleye dayanarak “vatana ihanet”ten 15 yıl hapse mahkûm etmişti.

Ulusal Hukukçular Loncası amblemi ve Bogdan Syrotiuk.

1937’de ırk ayrımı gözetmeyen ilk ulusal baro olarak kurulan Lonca, McCarthyciliğin kurbanlarını savundu ve daha sonra Vietnam Savaşı’na direnenleri ve FBI’ın hedef aldığı eylemcileri temsil etti.

Lonca Başkanı Suzanne Adely imzalı 15 Eylül tarihli mektup, mahkûmiyetin “bütünüyle ifade eylemlerine dayandığını” ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile Ukrayna’nın kendi anayasası uyarınca “Ukrayna’nın bağlayıcı hukuki yükümlülükleriyle bağdaştırılamayacağını” belirtiyor. Mektuba göre, dosyadaki hiçbir şey “casusluğa, sabotaja, yabancı bir güce bilgi aktarımına ya da herhangi bir silahlı güçle iş birliğine —yani vatana ihanet hükümlerinin kapsamak üzere var olduğu fiillere— işaret etmemektedir.”

WSWS bütün işçileri, gençleri ve demokratik hak savunucularını mahkemeye mektup göndermeye ve FreeBogdan.org adresindeki dilekçeyi imzalamaya çağırıyor.

Ulusal Hukukçular Loncası’nın mektubunun tam metni aşağıdadır.

***

15 Eylül 2026

Pervomaysk Şehir Asliye Mahkemesi

İvan Vihovski Sokak No: 18

Pervomaysk, 55200, Ukrayna

inbox@pm.mk.court.gov.ua

Konu: Bogdan Syrotiuk davasında 10 Ağustos 2026 tarihli karar, Dava no. 484/5921/24

10 Ağustos 2026’da Pervomaysk Şehir Asliye Mahkemesi, 27 yaşındaki yazar Bogdan Syrotiuk’u sıkıyönetim altında vatana ihanetten 15 yıl hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme ayrıca mal varlığının müsaderesine ve siyasi yayınlarının imha edilmesine hükmetti.

Kamuya açık dosyaya göre mahkûmiyet bütünüyle ifade eylemlerine dayanmaktadır: Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yayımlanan altı makale, 1 Mayıs 2023’te yapılan bir konuşma ve sanığın bu yayının editörleriyle yazışmaları. Karar, suçun unsurları olarak onun “Ukrayna’nın hukuka uygun biçimde seçilmiş siyasi önderliğini ve demokratik süreçlerini tanımamasını”, “faşistlerle ve Nazilerle yaptığı kıyaslamaları”, “Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ne ilişkin olumsuz değerlendirmelerini” ve “ulusal kahramanların ve tarihsel şahsiyetlerin yeniden yorumlanmasını” göstermektedir.

Bu mahkûmiyet, Ukrayna’nın bağlayıcı hukuki yükümlülükleriyle bağdaştırılamaz. Siyasi ifade —bir hükümeti, onun silahlı kuvvetlerini ve resmi tarihyazımını sert biçimde eleştiren ifade dahil— Ukrayna’nın taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi ile Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 19. maddesinin ve ayrıca Ukrayna’nın kendi Anayasası’nın 34. maddesinin güvence altına aldığı korumanın tam merkezinde yer almaktadır. Yayımlanan dosyadaki hiçbir şey casusluğa, sabotaja, yabancı bir güce bilgi aktarımına ya da herhangi bir silahlı güçle iş birliğine —yani vatana ihanet hükümlerinin kapsamak üzere var olduğu fiillere— işaret etmemektedir.

Bilirkişi delilinin ele alınış biçimi kaygımızı derinleştirmektedir. Savunma tarafından sunulan, Kriminolog Yuri İrhin’in hazırladığı 65 sayfalık rapor, Sayın Syrotiuk’un yazılarında “Rusya Federasyonu’nun silahlı saldırganlığını desteklemeye yönelik propaganda belirtileri taşıyan ifadeler, söz öbekleri, cümleler ya da sözcük öbekleri” bulunmadığını tespit etmiştir. Mahkemenin Odessa Adli Bilirkişilik Bilimsel Araştırma Enstitüsü’nden istediği bir başka inceleme de aynı şekilde, devletin yıkılmasına, iktidarın ele geçirilmesine ya da Ukrayna’nın sınırlarının değiştirilmesine yönelik hiçbir çağrı bulunmadığını saptamıştır. Korunan ifade özgürlüğü üzerine kurulu bir kovuşturmada, bilirkişi delillerinin çürütülmemiş ağırlığına karşı verilen bir mahkûmiyet kararı, yargısal bir tespitten çok önceden belirlenmiş bir sonuç görünümü taşımaktadır.

Bu kaygılar, cezanın infaz edileceği ceza infaz sisteminin belgelenmiş durumuyla daha da keskinleşmektedir. Avrupa Konseyi’nin İşkencenin Önlenmesi Komitesi, Ukrayna ceza kolonilerinde mahpuslara kötü muamele yapıldığını, heyetleriyle konuşan mahpuslar arasında sindirme ve misilleme korkusu bulunduğunu ve düzenin ve güvenliğin sözde “görevli mahpuslar”a devredilmesinin “kabul edilemez” olduğunu bildirmiştir.

Birleşmiş Milletler’in Ukrayna İnsan Hakları İzleme Misyonu, Ukrayna makamlarının elinde bulunan çatışmayla bağlantılı tutukluların keyfi biçimde alıkonulduğunu, işkenceye ve kötü muameleye maruz kaldığını belgelemiştir. Bu yılın ağustos ayında ise Ukrayna tesislerindeki 160’tan fazla mahpus —bildirildiğine göre Sayın Syrotiuk’un tutulduğu Mıkolayiv tutukevi dahil— hücre hapsi tehdidiyle dayatılan zorunlu çalışma, personelin dayakları, son derece yetersiz gıda ve sağlık hizmetinin verilmemesi nedeniyle açlık grevine gitmiştir. Böyle bir sistemde kronik hastalığı olan bir mahpus için 15 yıllık bir ceza, fiilen bir ölüm cezasına dönüşme riski taşımaktadır.

Sayın Syrotiuk’un davasının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülmekte olduğunun farkındayız. Sayın Syrotiuk’un serbest bırakılmasını, müsadere ve imha kararlarının kaldırılmasını ve durumunun gerektirdiği tıbbi bakımın kendisine derhal sağlanmasını ısrarla talep ediyoruz.

Dünya hukuk camiası bu davayı izlemektedir. Sayın Syrotiuk’a uygulanan ölçütler, Ukrayna’nın herkese uyguladığı ölçütlerin bir göstergesi olarak anlaşılacaktır.

Saygılarımızla,

Suzanne Adely, Başkan

Ulusal Hukukçular Loncası, ABD

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 29 days ago

Christian Rakovski'nin 85. ölüm yıldönümü

Christian Rakovski (1873–1941), Bulgar tüccar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen, uluslararası sosyalist hareketin ve Ekim Devrimi sonrası Sovyet devletinin en önemli şahsiyetlerinden biriydi. Lev Troçki'nin en yakın dostlarından ve silah arkadaşlarından biri olarak Stalinizme karşı Sol Muhalefet'in önde gelen önderlerinden biri oldu ve bunun bedelini hayatıyla ödedi.

u/OddEngineering5683 — 1 month ago
▲ 7 r/TurkiyeAstronomi+3 crossposts

Roman Uzay Teleskobu: Bilimin gücü ve kapitalizmin iflası

Pazar günü şafakta Kennedy Uzay Merkezi’nden fırlatılan Nancy Grace Roman Uzay Teleskobu, Dünya’dan yaklaşık 1,6 milyon kilometre uzaktaki nihai yörüngesine doğru yolculuğuna başarıyla devam ediyor. Gözlemevinin güneş panelleri ve alt güneş kalkanı başarıyla açıldı; yüksek kazanımlı anteni de kısa süre içinde devreye girecek.

Teleskobun tam olarak devreye girmesi üç ay sürecek ve ilk bilimsel görüntülerin gelecek yılın başında elde edilmesi bekleniyor. Böylece modern fiziğin en derin gizemlerinden ikisini — karanlık maddeyi ve karanlık enerjiyi — araştıracak beş yıllık bir gökyüzü taraması başlamış olacak.

Gözlemevi, NASA’nın ilk baş astronomu olan ve uzay tabanlı astronominin hayata geçirilmesi için mücadele eden Nancy Grace Roman’ın adını taşıyor. Onun adı verilen bu teleskop, Hubble ile 2,4 metrelik aynı çapta bir ana aynaya sahip olup aynı keskinlikte görüntüler üretiyor; ancak her bir pozlama en az 100 kat daha geniş bir gökyüzü alanını kapsıyor.

Teleskop beş yıl boyunca bir milyardan fazla galaksiyi inceleyecek, Samanyolu’ndaki 20 milyara kadar yıldızın haritasını çıkaracak ve başka yıldızların yörüngesinde dönen 50.000 ile 200.000 arasında gezegen keşfedecek. Yerleşik donanım ve yazılım, bir NASA astrofizik görevi için rekor olan günlük 1,4 terabaytlık verinin aktarımı için tasarlandı.

Roman, evrenin yapısının ve tarihinin temellerini araştırmaya yönelik geniş çaplı bir uluslararası çabanın parçasıdır. Yirminci yüzyılın başlarında evrenin her yönde genişlediği keşfedildi; bu genişlemenin yaklaşık 13,8 milyar yıl önceki belirgin bir başlangıç noktasından kaynaklandığı anlaşıldı. Bu keşif, evrenin kaderini sorgulatan temel bir soruyu beraberinde getirdi: Genişleme sonsuza kadar sürecek mi, yoksa kütleçekim bunu yenip evren bir gün çökecek mi?

Bu temel sorunun peşinden birçok şaşırtıcı keşif geldi. 1970’li yıllarda galaksilerin, içerdikleri gaz ve yıldızların toplam kütlesinden çok daha fazla kütleyle bir arada tutulduğu anlaşıldı. Bilinmeyen bir bileşime sahip olan bu “karanlık madde”, kütlesi ve dolayısıyla kütleçekimi olan ancak hiçbir türde ışık yaymayan bir madde biçimidir. Evrenin erken dönemlerindeki hâlleriyle gözlemlenen en uzak süpernovalara ilişkin çalışmalar, genişlemenin hızlandığını ortaya koydu; bu hızlanma, kozmik ölçekte etki eden ve artık “karanlık enerji” olarak adlandırılan bir itici kuvvet tarafından yönlendiriliyor.

Hem karanlık maddenin hem de karanlık enerjinin en şaşırtıcı yönlerinden biri, evrenin toplam kütle/enerjisinin büyük çoğunluğunu oluşturmalarıdır. Karanlık madde yaklaşık yüzde 27’sini, karanlık enerji yaklaşık yüzde 68’ini oluşturur; geriye kalan yüzde 5’lik pay ise bildiğimiz “baryonik” maddeden ibarettir.

Roman’ın kıdemli proje bilim insanı Julie McEnery, görevin kökenlerini fırlatma öncesi NASA’nın Curious Universe podcastine verdiği röportajda şöyle anlattı:

90’ların sonlarında evrenin hayal ettiğimizden çok daha tuhaf davrandığını fark ettik; sabit bir hızla sonsuza kadar sürüklenmek ya da yavaşlamak yerine, aslında hızlanıyordu. Bu devasa ve beklenmedik bir gizemdi. Pek çok bilim insanı, evrenimizin temel doğasını anlamak için bir sonraki adımda ne yapabileceğimizi bulmak istedi.

Son birkaç on yılda hem astronominin hem de fiziğin merkezî görevlerinden biri, evrenin evrimini biçimlendiren bu çekici ve itici bileşenlerin somut kökenlerini ve karakterini belirlemek olmuştur.

Arizona’daki Karanlık Enerji Spektroskopik Aygıtı’nın (DESI) geçen yıl yayımladığı ölçümler, karanlık enerjinin kozmik zaman içinde zayıflıyor olabileceğine işaret etmektedir. Bu doğruysa, karanlık enerjinin sabit bir büyüklük olarak kabul edildiği mevcut evren modelini sarsacak ve sonuçları fiziğin temellerine kadar uzanacaktır.

Bu sorular tek bir araçla çözüme kavuşturulamaz; çünkü evrenin genişlemesini ölçmenin birden fazla yolu vardır. Roman, belirli bir tür yıldız patlaması olan Tip Ia süpernovalarını büyük bir titizlikle incelemek üzere tasarlanmıştır. Bu süpernovalar bilinen bir miktarda ışık yayar; dolayısıyla görünür parlaklıkları doğrudan uzaklıklarıyla ilişkilidir. Bunun yanı sıra Roman, ara maddedeki kütleçekiminin yüz milyonlarca uzak galaksinin görüntülerini nasıl bozduğunu — kütleçekimsel mercekleme etkisini — ölçecektir. Bu iki yöntem bir araya getirildiğinde bilim insanları hem evrenin genişlemesini hem de galaksi süper kümeleri ve kozmik filamentler gibi büyük ölçekli yapıların evrimini birlikte inceleyebilecektir.

DESI bu yapıyı farklı bir yolla araştırıyor ve evrenin ilkel plazmasından kaynaklanan, galaksilerin düzeni içinde donmuş halde kalan ses dalgalarını araştırıyor. DESI ayrıca galaksi kümelerine doğru madde akışını da izlemektedir. Benzer çalışmalar yürüten diğer taramalar arasında HETDEX (Batı Teksas), 4MOST (Şili), WEAVE (İspanya’nın Kanarya Adaları), Vera C. Rubin Gözlemevi (Şili) ve Euclid (Roman gibi Dünya’dan yaklaşık 1,6 milyon kilometre uzakta konuşlanmış bir Avrupa uzay teleskobu) yer almaktadır.

Toplamda, bu projelerin her birine binlerce araştırmacı, teknisyen ve mühendisin on yılları aşan emeği girmiştir. Hiçbiri tek bir ülke tarafından inşa edilmemiş ya da tek başına işletilmemektedir. Bu projeler, bilimsel araştırmanın doğası gereği uluslararası olan karakterini yansıtmaktadır; var olan sınırlamalar ise ulus-devlet sisteminin geri kalmışlığını ifade etmektedir.

On yıllardır, bu uluslararası çabaların genel uygulaması, ham verilerin daha geniş bir kitleye açıklanmasından önce, görevi destekleyen kurumlara bağlı bilim insanlarının yayınlama konusunda münhasır haklara sahip olduğu bir mülkiyet dönemini geçirmekti. 1990’ların başlarında yüz binden fazla yıldızın uzaklığını ölçen ve kozmik mesafe ölçeğini yeniden kalibre eden Avrupa Hipparcos görevi, kataloğunu yaklaşık dört yıl boyunca kapalı tuttu. Planck görevinin kozmolojik sonuçları üç yılı aşkın süre ambargo altında kaldı. Hubble’ın verileri ise uzun süre her gözlemden sonra bir yıl boyunca geniş bilim topluluğunun erişimine kapatıldı.

Fiziğin kendisi bunu gerektirmiyor. Bunun en açık kanıtı Roman’ın kendisidir: büyük ölçekli taramalarında herhangi bir mülkiyet dönemi yoktur; her gözlem, işlendiği anda kamuya açık hâle gelir. Bu ilke, fırlatmadan yıllar önce görevin bilim tanımlama ekibi tarafından misyon tasarımına yazılmıştır; ekip, veri setinin tek bir grubun inceleyemeyeceği kadar büyük olduğunu fark etmişti.

Roman’ın fırlatılması, bilimde olağanüstü gelişmelerin ve görevi bizzat mümkün kılan teknolojik temellerin bir kanıtıdır — 300 megapiksellik kızılötesi kamerasının ardındaki yarı iletken üretimi, her gün 1,4 terabayt veriyi işleyip iletecek bilgi işlem altyapısı, yanındaki gezegenleri ortaya çıkarmak için bir yıldızın ışığını söndürebilen hassas optik sistemler. Tüm bunlar, Roman’ın geride bıraktığı dünyada hüküm süren toplumsal ilişkilerin akıldışılığını çok daha çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir.

Teleskobu uzaya taşıyan roket, dünyanın ilk trilyoneri olan Elon Musk’a aittir; göçmenlere ve mültecilere yönelik nutuklarını Donald Trump’a, Almanya’daki neo-Nazi AfD’ye ve diğer faşist partilere verdiği siyasi ve mali destekle birleştiren, ırkçı bir cahildir. SpaceX ise NASA ve Pentagon sözleşmeleri aracılığıyla kamu parasıyla inşa edilmiş olup şu anda 2 trilyon dolara yakın bir değerlemeyle işlem görmektedir — spekülatif sermayenin ve oligarşinin zenginleşmesinin devasa bir aracı.

Roman teleskobu pazar sabahı atmosferin dışına çıkarken, Nepal’de kurtarma ekipleri sel basan Himalaya vadilerini arıyordu; Pazartesi itibariyle 903 kişi hayatını kaybetmiş, 4.000’den fazla kişi kayıptı. Bu, yıllardır uyarısı verilen bir tehlikeydi. Küresel ortalamanın üzerinde bir hızla ısınan Himalayalar, dünyanın en yoksul vadilerinin üzerinde, giderek kabaran binlerce buzul gölünü barındırmaktadır.

Yüzlerce insanın hayatını kurtarabilecek uydu izleme ve vadi düzeyindeki erken uyarı sistemleri, Roman’ın uzaya taşıdığı kızılötesi ve uzaktan algılama teknolojileriyle aynı temele dayanmaktadır ve herhangi bir askeri bütçenin yanında devede kulak kalacak bir maliyete sahiptir. Ama bu sistemler, hiçbir zaman inşa edilmedi. Şu an bile, gevşek molozdan oluşan yeni bir göl, kararsız bir hâlde kurtarma ekiplerinin üzerinde asılı durmakta ve yüzlerce işçi yer altındaki tünellerde mahsur kalmış bulunmaktadır.

Halk sağlığı alanında, Amerika Birleşik Devletleri bu yıl 2.777 kızamık vakası doğruladı. Bu, hastalığın 2000 yılında ortadan kaldırıldığının ilan edilmesinden bu yana en yüksek rakamdır. Pennsylvania son 35 yılda ilk kızamık ölümlerini kaydetti. Gıda kaynaklı parazit siklospora vakaları 17.000’i aştı; bu, son yıllardaki yıllık ortalamanın kabaca dört katıdır.

Amerikan hükümetinin — ve uluslararası muadillerinin — her toplumsal felakete verdiği yanıt, temel bilime ve araştırma yürütenlere saldırmak olmuştur. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC), gıda kaynaklı hastalık gözetimini sekiz patojenden ikiye düşürdü. Bilim insanlarının selleri modellediği ve fırtınaları öngördüğü Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA), Şubat 2025’te 800’den fazla çalışanı işten çıkardı. Çevre Koruma Ajansı (EPA) bir yılda personelinin dörtte birini kaybetti ve şu anda Reagan döneminden bu yana en küçük kadroya sahip.

Roman’ın kendisi neredeyse dört kez iptal edildi. İlk Trump yönetimi, o dönemde WFIRST adını taşıyan teleskobu art arda üç bütçe döneminde kaldırmayı önerdi ve Nisan 2025’te bir Beyaz Saray bütçe belgesi onu bir kez daha iptal etmeyi teklif etti. Aynı zamanda hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar, milyarlarca doları ICE’a, trilyonlarca doları ise orduya ve şirket kurtarma paketlerine aktarmak için mütemadiyen oy kullandı.

Selleri kontrol altına almak, evrensel aşılamayı sağlamak, altyapıyı yeniden inşa etmek ve kömür ile petrol santrallerini yenilenebilir enerjiyle değiştirmek için gereken bilgi, teknik ve örgütsel kapasite açıkça mevcuttur. Bu kapasiteyi erişilmez kılan, toplumun kaynaklarının küçücük bir finans oligarşisi tarafından kontrol edilmesi ve her toplumsal kararın kâra ve savaşa tabi kılınmasıdır.

Önümüzdeki yıllarda Roman Uzay Teleskobu evreni haritalayacak. Dünya’daki görev ise bilimin ilerlemelerini insanlığın hizmetine sunmaktır. Yani oligarşinin servetini kamunun eline almak, savaşları sona erdirmek ve üretici güçleri insani ihtiyaçlara yöneltmektir.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 1 month ago
▲ 30 r/Trotskyism+1 crossposts

Vietnamlı Troçkist önder Ta Thu Thau’nun Stalinistlerce öldürülmesinin yıldönümü

Bu ay Vietnamlı Troçkist önder Ta Thu Thau’nun ölüm yıldönümü. Kesin ölüm tarihi Vietnamlı yetkililer tarafından hâlâ gizleniyor. Tarihçi Daniel Hémery onun ölüm tarihi olarak 7 Eylül'e işaret ettiği için ben de Thau'yu bugün anmak istedim. Fakat bu çok tartışmalı bir tarih. Çünkü 14 Eylül de onun tutuklanma tarihi olarak geçiyor. Aşağıdaki yazı 2020'de WSWS'de yayınlandı.

Bu ay, Vietnamlı Troçkistlerin önderi Ta Thu Thau’nun, orta Vietnam’da (Annam) bulunan Quang Tri şehri yakınlarında bir Viet Minh idam mangası tarafından idam edilmesinin 75. yıldönümü. Thau, 14 Eylül 1945’te, ülkenin en büyük şehri olan Troçkistlerin etkisinin Vietnam işçi sınıfı içinde en güçlü olduğu güneydeki Saygon şehrine ulaşmaya çalışırken yakalandı. Ho Şi Minh’in önderliğindeki Çinhindi Komünist Partisi’nin denetiminde bulunan milliyetçi siyasi cephe örgütü Viet Minh’in kurduğu bir “halk mahkemesi” tarafından yargılandı.

Bazı raporlara göre, halk mahkemesi, Fransız sömürgeciliğine karşı mücadelenin kahramanlarından olan bu ünlü işçi sınıfı militanını suçlu bulmayı reddetti. Buna rağmen, bir Viet Minh idam mangası, söylendiğine göre güney Vietnam’daki Stalinist önder Tran Van Giau’nun emriyle idam cezası verdi. Giau’nun, Hanoi’deki üst düzey parti önderlerine danışmadan böylesine ciddi bir karar alması pek olası değildir.

Ho Şi Minh, sonradan, Thau’nun “büyük bir yurtsever” olduğunu itiraf etse de, “Benim belirlediğim çizgiye uymayanların hepsi kırılacak” diyerek idamı savundu.

Ta Thu Thau’nun karşı çıktığı “çizgi”, bizzat Stalin’in emriyle hareket eden Vietnam’daki Stalinist önderliğin, Japonya’nın teslim olmasının II. Dünya Savaşı’nı sona erdirmesinin ardından, Fransız sömürgeci güçlerinin Britanya birlikleri eşliğinde Vietnam’a geri dönmesini kabul etme, hatta memnuniyetle karşılama kararıydı.

Stalin, Churchill ve Roosevelt arasında 1943’te yapılan Tahran Anlaşması’na göre, eski Fransız sömürgesi olan Çinhindi bölgesinin askeri kontrolü, Çinli Kuomintang ile Büyük Britanya arasında paylaştırılacaktı. Kuomintang güçleri Vietnam’ın kuzeyini işgal edecek; Britanya birlikleri ise ülkenin güneyine konuşlandırılacaktı.

Stalin, Truman ve Churchill (Clement Attlee sonlara doğru Churchill’in yerini alacaktı) arasında 1945’te Potsdam’da yapılan sonraki zirvede, bu askeri paylaşım onaylandı. Britanya birlikleri, iktidarı geri tesis edilecek olan eski Fransız sömürge yönetiminin silahlı infazcıları işlevi görecekti.

Bu düzenlemeler, Stalin tarafından, Japon işgalcilere ve onların Fransız kuklalarına karşı gerilla savaşı yürüten siyasi olarak Ho Şi Minh ve askeri olarak Vo Nguyen Giap önderliğindeki güçlerin verdiği mücadele dikkate alınmaksızın yapıldı.

Ho, Stalin’in emirlerine boyun eğerken, anlaşmanın sonuçlarından, özellikle de Viet Minh kuvvetlerinin en güçlü tabana sahip olduğu kuzeyde büyük bir Kuomintang ordusunun varlığından kurtulmaya çalıştı. Çin, Fransa ve Britanya işçi sınıflarına Vietnam devrimiyle dayanışma çağrısı yapmak yerine, çeşitli düşman güçler arasında manevra yapma peşinde koştu.

Ta Thu Thau ve Vietnamlı Troçkistler, Avrupalı eski sömürgeci güçlerin geri dönmesine karşı çıkarak, özellikle güneyde yaygın halk protestolarını seferber etmeye yardımcı oldular. Thau ve yoldaşları, on yılı aşkın bir süredir güneydeki işçi hareketi içinde, özellikle de liman, demiryolu, tramvay ve diğer ulaşım işçileri arasında belirgin bir rol oynamışlardı.

Vietnam işçi hareketi

1931-1936 arasında güney Vietnam işçi hareketi içindeki siyasi koşullar oldukça olağandışıydı. Öyle ki, Stalinist parti, Troçki önderliğindeki Sol Muhalefet’e üye olan güçlere ilişkin olarak Komintern’in çizgisine uymuyordu ve Fransız sömürgecilerinin baskısına karşı işbirliği içine giren Stalinistler ile Troçkistler arasında hatırı sayılır bir temas ve hatta ortak çalışma vardı.

İki taraf, La Lutte adlı ortak bir Fransız yayının hazırlanmasında işbirliği yapıyordu. Gazete, Fransız hükümetinin Vietnamca olan tüm yayınlara uyguladığı sansüre tabi tutulmuyordu. Troçkistlerin Ta Thu Thau önderliğindeki hizbi, Stalinistlerin resmi adıyla Çinhindi Komünist Partisi’nin (ICP) yerel temsilcileriyle çeşitli ortak seçim kampanyalarına katılmıştı ve Ta Thu Thau, 1935’te böyle bir aday listesinden Saygon kent konseyine seçilmişti.

(Troçkistlerin diğer hizbi, Stalinistlerle ortak çalışmaya karşı çıkıyordu. Bu anlaşmazlıkla ilgili siyasi meseleler karmaşıktır ve ayrıca analiz edilmeyi gerektirir. Burada yalnız şu kadarını söyleyelim ki, ICP, Moskova Duruşmalarının ve Sovyetler Birliği’nde Troçkistlere ve Yaşlı Bolşeviklere karşı siyasi soykırımın başlamasının etkisiyle Vietnamlı Troçkistlerle her türlü ortak faaliyeti sonlandırdı ve Troçkistler arasındaki hizipsel farklılıklar azaldı.)

Nisan 1939’da, Fransız egemenliği altındaki güney bölgesinin bilinen adıyla Cochinchina bölge konseyi seçimlerinde, Ta Thu Thau’nun önderliğindeki “İşçi-Köylü Aday Listesi” ile seçime katılan Troçkistler, burjuva “meşrutiyetçiler”i ve Stalinistlerin desteklediği “Demokratik Cephe”yi yenilgiye uğrattılar. Seçim sonucundaki ana mesele, Troçkistlerin Fransız ordusuna mali kaynak sağlayacak bir “ulusal savunma vergisi”ne yönelik muhalefetiydi. Stalinistler ise, bu vergiyi, o sırada Fransa’da iktidarda olan Halk Cephesi ile işbirlikleri doğrultusunda destekledi.

Ta Thu Thau’yu eleştiren Troçkist hizbin önderlerinden Ngo Van Xuyet’in açıklamasına göre, Genel Vali Joseph-Jules Brévié, “Ta Thu Thau önderliğindeki Troçkistler, tam özgürlüğü kazanmak için olası bir savaştan yararlanmak istiyorlar” gerekçesiyle 1939 bölge seçimlerini iptal etti. Öte yandan Stalinistler ise “Fransa’daki Komünist Parti’nin tutumunu takip ediyor” ve “dolayısıyla, savaş çıkarsa ona sadık kalacaklar.”

Bu değerlendirme, hem Fransız hem de Vietnamlı Stalinistlerin aniden savaş karşıtı militan bir pozisyona geçmelerine yol açan Ağustos 1939 Stalin-Hitler Paktı’ndan önce yapılmıştı. 26 Eylül 1939’da, Fransız hükümeti, Fransız Komünist Partisi’ni yasadışı ilan eden bir yasa çıkardı. Bu yasa, hem Stalinistleri hem de Troçkistleri yasadışı ilan etmek üzere Çinhindi’nde de uygulandı.

Ta Thu Thau, Fransız sömürge makamları tarafından tutuklandı ve Güney Çin Denizi’nde bulunan Poulo-Condore adlı ceza infaz adasında beş yıldan fazla hapis cezasına çarptırıldı. Otuz yıl sonra bu ada, Vietnamca adıyla Con Son, Güney Vietnam’daki kukla hükümet tarafından yakalanan Vietnam kurtuluş savaşçılarının işkence gördüğü ve barbarca koşullarda hapsedildiği “kaplan kafesleri” alanı olarak ün yaptı.

1945’teki ihanetler

Mart 1945’te, Japon kuvvetleri, Fransız sömürge rejimini tasfiye ettiler ve Çinhindi bölgesinde doğrudan egemenliği üstlendiler. Ta Thu Thau, beş yıllık hapis cezasından sonra, 1944’te sonunda Poulo-Condore’dan serbest bırakılmıştı. Thau, siyasi faaliyete devam etti ve yaz boyunca grevci kömür madencileri arasındaki Troçkizm destekçileriyle buluştuğu kuzeyi dolaştı. Bu seyahatten dönüş yolunda, Saygon’a varmadan yarı yolda, Quang Tri’deki Stalinistler tarafından yakalandı.

Saygon’da, Fransız sömürge yönetiminin geri kurulması ve Britanya birliklerinin gelmesi, bir işçi milisi kuran Troçkistlerin büyük bir rol oynadığı genel bir halk ayaklanmasına neden oldu. Söz konusu milis gücü Britanya ve Fransa kuvvetleri tarafından vahşice bastırıldı; 3 Ekim 1945’te 200’den fazla işçi Thi Nghe köprüsünde katledildi. Şehirdeki kitlesel baskıdan kaçmak zorunda kalan Troçkist militanlar, Viet Minh ile yeniden kurulmuş toprak ağası-sömürgeci askeri kuvvetler arasındaki kırsal alanda yakalandılar. Sadece bir avuç Troçkist, ülkeyi tamamen terk ederek hayatta kalabildi.

Sri Lanka Sosyalist Eşitlik Partisi’nin, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (Sri Lanka) Tarihsel ve Uluslararası Temelleri başlıklı kuruluş belgesinde belirttiği gibi:

Eylül 1945’te gerilimler şiddetlenirken, Stalinistler, halk komitelerini silahsızlandırdılar, geçici merkez komitesini bastırdılar ve aralarında La Lutte’ün önderi Ta Thu Thau’nun da bulunduğu çok sayıda Troçkisti öldürdüler. ICP’nin Fransızlarla işbirliği, bağımsızlığı sağlamak şöyle dursun, güneyde sömürge yönetiminin yeniden kurulmasına yardımcı oldu. Vietnam halkı, Stalinistlerin savaş sonrası devrimci yükselişe yönelik ihaneti ve Fransız ve ardından Amerikan emperyalizmiyle sonraki manevraları için korkunç bir bedel ödeyecekti. Otuz yıllık savaş, ülkeyi mahvetti ve milyonlarca ölüme yol açtı.

Vietnamlı Troçkistlerin trajik yazgısı ve 1930’larda öne çıkan siyasi rolleri, Dördüncü Enternasyonal destekleyicileri arasında onlarca yıl boyunca çok az bilindi ya da anlaşıldı. 1953’e kadar önderlik pozisyonlarında olan Michel Pablo ve Ernest Mandel liderliğindeki revizyonistler, hem Çinli hem de Vietnamlı Troçkistleri “devrim kaçkınları” diyerek bir kenara itmişlerdi. Daha sonra, 1960’larda, Pablocular, Vietnam’a yönelik müdahale sırasında Amerikan emperyalizmine direnişi nedeniyle Ho Şi Minh’in Stalinist önderliğini göklere çıkardılar ve Vietnamlı Troçkistler sorununun gündeme getirilmesine karşı çıktılar.

Ancak 1945’teki çatışmada Ho Şi Minh, Stalinizmin ayırt edici özelliği olan milliyetçi yönelimi açığa vurmuştu. Ortaklarına söylediği üzere, eski sömürgeci güçler zayıf ve itibarsız oldukları için Fransa ve Britanya kuvvetlerinin geri gelmesine izin vermeyi tercih etmişti; daha büyük ve daha yakın olan Çin kuvvetleri ise daha büyük tehditti.

Böylece O, başarılı bir Çin devrimi olasılığına dair derin bir kuşkuculuğu açığa vuruyordu—sözüm ona güçlü Kuomintang orduları, sadece üç yıl içinde darmadağın olacak ve Çin Komünist Partisi iktidara gelecekti. Aynı zamanda, bir Vietnam milliyetçisinin Çin karşıtı önyargılarını yansıtan Ho, ister Mao Zedong ister Çan Kay-şek liderliğinde olsun Çin’i, küçük güney komşusuyla olan yakınlığı ve uzun çatışma geçmişi nedeniyle Avrupalı emperyalistlerden daha tehlikeli olarak görüyordu.

Stalinizmin mantığını takip eden Ho, dünya sosyalist devrimi uğruna mücadeleyi reddetti ve bağımsız bir Vietnam kurma hedefiyle milliyetçi bir perspektif doğrultusunda ilerledi. Milliyetçi raison d’état (ulusal çıkar) temelinde, Ta Thu Thau gibi devrimci enternasyonalistlerin öldürülmesini onayladı.

Amerikan müdahalesi

Büyük güçlerle milliyetçi manevralara bu şekilde bel bağlanması, Vietnam Devrimi’nin Aşil topuğu olacaktı. Viet Minh’in 1954’te Dien Bien Phu kuşatmasında Fransızların teslim olmasıyla sonuçlanan büyük askeri zaferinden sonra, Sovyet ve Çinli Stalinist liderler Cenevre Anlaşması ihanetini düzenlediler. Anlaşmaya göre Vietnam fiilen bölündü. Güneyde, merkezi Saygon olan ve ABD tarafından desteklenen sağcı bir yönetim kuruldu.

Kuzeyde Viet Minh iktidara geldi ve Hanoi’de Ho Şi Minh başkanlığında bir yönetim kurdu. Fakat güneyde ABD destekli yeni diktatör Ngo Dinh Diem başa getirildi ve yapılacağı sözü verilen ulusal seçimleri engelledi. Saygon merkezli bir Vietnam Cumhuriyeti’nin ya da Güney Vietnam’ın ilan edilmesinin yerine, Viet Minh, Cenevre anlaşmasına meydan okuyacak şekilde, ulusal seçimleri kesinlikle kazanacaktı.

Gerilla savaşı 1960’ta kaldığı yerden devam etti. ABD ülkeye giderek artan sayıda askeri “danışman” ve nihayetinde 500.000 askeri aşan dev bir ordu gönderdi. Bu ordu, en modern silahları kullanıyordu ve hem havaya hem de denize tamamen hakimdi. Bu dönem boyunca, Ulusal Kurtuluş Cephesi (NLF), güney Vietnam işçi sınıfı içinde, özellikle de Saygon proletaryası arasında güçlü bir halk tabanı kuramadı. Troçkistlere yönelik vahşi Stalinist baskı, derin ve iyileşmemiş bir yara açmıştı. Tet saldırısı NLF’nin köylülük içindeki gücünü göstermişken, şehir proletaryasının Amerikan işgalcilere ve onların kukla rejimine karşı gerilla savaşçılarıyla güçlerini birleştirme yönünde bir ayaklanması yoktu.

Savaş, ABD’nin 1973’te çekilmesine kadar giderek daha kanlı bir şekilde devam etti. Tahminen üç milyon Vietnamlı ve yaklaşık 60 bin Amerikalı hayatını kaybetti. Güney Vietnam’daki rejim, Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin saldırısının etkisiyle çökmeden önce iki yıl daha ayakta kaldı. Bu hücum, Nisan 1975’te Saygon’daki ABD büyükelçiliğini helikopterle tahliye etme olayında doruk noktasına ulaştı.

Savaş sonrası Vietnam

Vietnam Savaşı Amerikan emperyalizmi için bir fiyaskoyla sonuçlansa da, Stalinist yönetim altındaki Vietnam’ın bağımsızlığının hayali ve geçici olduğu ortaya çıktı. Vietnam, emperyalizmin hakimiyetindeki küresel bir ekonominin ve dünya ulus devletler sisteminin bir parçası olarak kaldı. Ülke, Stalinistlerin yönetimindeki komşu devletlerle çatışma içine girdi; 1978’de Kamboçya’yı istila etti ve Kızıl Kmerlerin soykırımcı yönetimine son verdi. Ardından 1979’da, Kızıl Kmerlerin ana müttefiki olan Çin Halk Cumhuriyeti ile kanlı bir sınır savaşına girdi.

Çinli Stalinistlerin 1980’lerden itibaren kapitalizmi restore etmeye yönelmesi, Vietnam’da da benzer bir gelişmenin koşullarını yarattı. Vietnam Komünist Partisi, işçi sınıfını bastırmak için tek parti diktatörlüğünü korurken, Doi Moi (yenileme) politikası kapsamında 1986’dan itibaren önce yabancı kapitalist işletmeler için özel bölgelerin kurulmasını, ardından da Vietnam kapitalizminin tam teşekküllü gelişimini yönetti.

Bugün Vietnam, Japon, Amerikan, Güney Koreli ve Çin, Hong Kong ve Tayvan merkezli dev ulusötesi şirketlerin üretim zincirine tamamen entegre edilmiş durumda. Çin’de yaygın olanların çok altında ücret seviyelerinde acımasızca sömürülen önemli bir işçi sınıfı gelişti.

Bir ulus devlet olarak Vietnam, Amerikan emperyalizmi ile iyi ilişkiler geliştirdi ve Çin’e karşı potansiyel bir müttefik olarak görülüyor. 1995’te Hanoi ile Washington arasında diplomatik ilişkiler kuruldu. Amerikan savaş gemileri, Vietnam Savaşı sırasındaki ana üsleri olan Cam Ranh Körfezi gibi limanlara geri döndüler ve Amerikan subayları, Vietnam ile Çin arasında Güney Çin Denizi’ndeki çeşitli adacıklar gibi çatışma konuları hakkında Vietnamlı meslektaşlarıyla düzenli görüşme halindeler.

ABD emperyalizmi, 2016’da, Vietnam’a silah satışı konusundaki kırk yıllık ambargosunu kaldırdı. Başkan Barack Obama, bunu, iki ülke arasındaki ilişkilerin “normalleşmesi”nde belirleyici bir adım olarak övüyordu. WSWS o dönem şunları yazmıştı:

Vietnam’ın ABD savaşı sonrasındaki evrimi, Lev Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’nin tarihsel haklılığını—tersinden—ortaya koymaktadır. Bu ezilen ülkenin emperyalist egemenlikten kurtuluşu, nihayetinde, ancak arkasındaki ezilen kitlelere önderlik eden işçi sınıfının devrimi ile başarılabilirdi. Dahası, savaşın paramparça ettiği bir Vietnam’ın karşı karşıya olduğu muazzam ekonomik sorunların hiçbiri, Vietnam Komünist Partisi'nin (VCP) Stalinist önderliği tarafından geliştirilenler gibi ulusalcı politikalar temelinde çözülemezdi. Dünya kapitalist ekonomisinin tüm ulusal ekonomiler üzerindeki egemenliği çağında, sosyalist dönüşüm, her ne kadar ulusal alanda başlasa da, ancak uluslararası arenada tamamlanabilir.

Ta Thu Thau’nun ve diğer Vietnamlı Troçkistlerin uğruna hayatlarını verdikleri ilkelerin doğruluğu, onlarca yıllık acı tarihsel deneyim eliyle kanıtlanmıştır. Ho Şi Minh’in ve onun Stalinist ardıllarının oportünist manevraları, Vietnam halkını bir çıkmaza götürmüştür. İleriye giden tek yol, gerçekten sosyalist ve devrimci bir hareketin, bir Troçkist partinin Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Vietnam şubesi olarak inşa edilmesinden geçmektedir.

28 Eylül 2020

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 1 month ago
▲ 69 r/Trotskyism+1 crossposts

r Marxism bans Trotskyists

Just a heads up to the unknowing, I was scrolling through my chat requests and noticed a permanent ban from r/Marxism. I did some searching on adjacent subs and evidently I'm far from being the only one. I've never even commented or posted there. In fact I didn't even know I was subbed there despite the obvious name of the subreddit.

The comment sections are completely full of bots, and it seems the only humans participating are doing so from a US or israeli military base. You can't help but get the suspiscion it's not just an ML circlejerk sub, and that it is genuinely compromised. The fact that the mods are spending countless hours lurking profiles looking for internationals is downright psychotic.

reddit.com
u/OddEngineering5683 — 1 month ago

Yöresel Antalya yemekleri nerede yenir?

Merhaba arkadaşlar.

Yakında Antalya'da tatil yapacağım. İlk kez Antalya'ya geliyorum.

Antalya'ya tatile gelen pek çok insanın aksine bir otelde yatıp, orada denize girip, açık büfeden yemek yiyip dönmeyeceğim.

Gittiğim şehrin tarihî ve doğal yerlerini, müzelerini ve diğer önemli yerlerini gezmeyi ve yerel yemeklerini yemeyi seviyorum.

İnternette Antalya'nın yöresel yemeklerini biraz araştırdım ama bunları yiyebileceğim mekân önerisine ihtiyacım var. En iyisini Antalyalılar bilir diyerek size sorayım dedim.

Önerileriniz var mı?

reddit.com
u/OddEngineering5683 — 2 months ago
▲ 16 r/TurkishLeft+3 crossposts

Sosyalizm AI yanıtlıyor: Pabloculuk nedir?

Sosyalizm AI, DEUK ve WSWS tarafından geliştirilmekte olan, işçi sınıfı ve gençliğin devrimci eğitimi ve örgütlenmesi için mücadele eden sosyalist bir yapay zekâdır. Marksizmin bütün literatürü ve WSWS’de bugüne kadar yayınlanmış bütün makalelerde eğitilmiştir.

Aşağıdaki yazı, Sosyalizm AI'ın Pabloculuk nedir sorusuna verdiği yanıtın gözden geçirilmiş hâlidir.

Pabloculuk, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Dördüncü Enternasyonal içinde ortaya çıkan, adını dönemin Enternasyonal Sekreteri Michel Pablo'dan alan revizyonist ve tasfiyecilik (likidasyonizm) akımıdır. Pablo ile birlikte hareket eden Ernest Mandel de bu eğilimin önde gelen isimlerindendi. Pabloculuk, Troçkizmin temel ilkelerinin terk edilmesi anlamına geliyordu ve buna karşı verilen mücadele, 1953'te Uluslararası Komite'nin (DEUK) kuruluşuna yol açtı.

Pabloculuğun özü

Pabloculuğun merkezinde, işçi sınıfının devrimci potansiyelinin reddi yatıyordu. Pablo, Stalinizmin karşı-devrimci karakterine ilişkin Troçki'nin değerlendirmesini terk etti. Dördüncü Enternasyonal'i işçi sınıfının devrimci önderliği olarak inşa etme mücadelesi yerine, tüm Troçkist örgütlerin kendi ülkelerindeki Stalinist, sosyal demokrat veya burjuva milliyetçisi hareketler içinde kendilerini tasfiye etmelerini öngören bir politika geliştirdi.

Pablo'nun analizinin kilit unsurları şunlardı:

"Nesnel toplumsal gerçekliğin" iki kampa indirgenmesi. Pablo'ya göre "nesnel toplumsal gerçeklik, özünde kapitalist rejimden ve Stalinist dünyadan oluşur." Kapitalizme karşı çıkan güçlerin ezici çoğunluğunun Sovyet bürokrasisinin önderliği ya da etkisi altında olduğunu iddia ederek, Stalinizme tarihsel olarak ilerici bir toplumsal işlev atfetti. Bu, Troçki'nin bürokrasiyi "geçici bir siyasi ur" olarak gören analizinin terk edilmesiydi.

"Yüzyıllar" sürecek "deforme işçi devletleri" perspektifi. Pablo, geçici nitelikteki rejimler için yapılmış geçici bir nitelendirmeyi, Stalinizme ilerici bir rol biçen uzun vadeli bir perspektife dönüştürdü. Stalinizmin devrimci yoldan devrilmesi gerektiği ilkesi terk edildi.

"Savaş-devrim" teorisi. Pablo, sınıf mücadelesinin gelişimi yerine, kapitalizmi devirmenin mekanizması olarak felaket getiren bir dünya savaşını koydu. Ona göre böyle bir savaş, Stalinist partilerin Avrupa ve Asya'yı "hızla" kontrol altına almasına yol açacak, böylece bürokrasi kapitalist mülkiyet ilişkilerini devirmede ilerici bir rol oynayacaktı. Bu, Troçki'nin Dewey Komisyonu'nda açıkça mahkûm ettiği, "savaş çoğu kez devrimi hızlandırdığı için" savaşın hızlandırılmasını savunan fantastik teorinin benimsenmesiydi.

"Kitle hareketine gerçek entegrasyon." Pablo, 1951'deki Üçüncü Dünya Kongresi'ne sunduğu raporda şunu ilan etti: "Şu anda, bütünüyle ya da kısmen, tüm örgütsel düşünceleri, biçimsel bağımsızlık ya da başka türlü, her ülkede kendini ifade ettiği yerde kitle hareketine gerçek entegrasyona tabi kılmanın gerekliliğini ciddi, derin ve somut biçimde anlamayan tek bir Troçkist örgüt yoktur." Bu, Peroncu sendikalara, Bolivya'daki MNR'ye, Peru'daki APRA'ya ve benzeri küçük-burjuva milliyetçi hareketlere kayıtsız şartsız entegrasyon çağrısına dönüştü — yani Sürekli Devrim teorisinin ve işçi sınıfının siyasi bağımsızlığı ilkesinin tamamen reddi.

Nesnelcilik (objektivizm)

Pabloculuğun yöntemsel temeli nesnelcilikti. David North'un Savunduğumuz Miras kitabında belirttiği gibi, Pablo ve müttefikleri "tarihsel inisiyatifi işçi sınıfının dışındaki güçlere" teslim eden bir perspektife uyum sağladılar. Nesnelcilik, mücadele değil seyretme, pratik devrimci faaliyet değil gözlem tavrıdır; olup biteni meşrulaştırır, ne yapılması gerektiğini açıklamaz. Bu yöntem, Troçkizmin artık iktidarı ele geçirmeye kararlı bir partinin pratik faaliyetine rehberlik eden doktrin olarak değil, sosyalizmin nihayetinde Dördüncü Enternasyonal'e düşman proleter-olmayan güçlerin önderliği altında gerçekleşeceği bir "tarihsel sürecin" yorumu olarak görülmesini sağladı.

Bu, Lenin'in parti anlayışının — yani bilinçli öğenin proletaryanın mücadelesindeki zorunluluğunun — sorgulanmasına kadar gitti. Pablo için işçi sınıfını teorik olarak eğitmeye, onu tarihsel görevlerinin bilincine vardırmaya gerek yoktu; "nesnel süreç" zaten "nihai tahlilde tek belirleyici faktördü." Troçki ise tam tersini öğretmişti: "Nesnel ön koşullar olgunlaşır olgunlaşmaz, tüm tarihsel sürecin anahtarı öznel faktörün, yani partinin eline geçer."

Tarihsel önemi

Pabloculuğa karşı mücadele, 16 Kasım 1953'te James P. Cannon'ın kaleme aldığı ve dünyadaki Troçkistlere seslenen Açık Mektup ile doruğa ulaştı. Bu mektup, ortodoks Troçkistlerin toplanma noktası oldu ve İngiliz ile Fransız seksiyonların da desteğiyle DEUK'un kuruluşuna yol açtı. Mektup, Troçkizmin temel ilkelerini özetliyordu: Kapitalizmin ölüm ıstırabı, sosyalizmin dünya ölçeğinde planlı ekonomisinin zorunluluğu, işçi sınıfının önderliği, Leninist tipte devrimci partinin inşası ve Stalinizmin devrimci yoldan devrilmesi.

Pabloculuğun sonraki evrimi, onun hakiki doğasını doğruladı. Pablo'nun Latin Amerika'daki destekçisi Juan Posadas "savaş-devrim" teorisini daha da ileri taşıyarak nükleer savaşı devrimin ebesi olarak yüceltti. Pablocu Enternasyonal Sekretaryası, 1968'de Çekoslovakya'ya müdahale ederek Stalinizme karşı muhalefeti yönünü şaşırttı. Ve Pablo'nun Çinli Troçkistleri "sekterler" ve "devrimden kaçanlar" olarak karalaması, Mao rejiminin onları Stalin'in Bolşevikleri infaz ettiği gibi infaz etmesine zemin hazırladı.

Özetle Pabloculuk, işçi sınıfının devrimci rolünün ve Dördüncü Enternasyonal'in bağımsız varlığının reddiydi; Stalinizme ve küçük-burjuva milliyetçiliğine teslimiyetti. DEUK'un buna karşı verdiği mücadele, Marksizmin — Marx, Engels, Lenin ve Troçki'nin — işçi sınıfının uluslararası birliği için verdiği mücadelenin sürekliliğini koruyan tek siyasi eğilim olarak tarihsel kimliğini tanımlar. Konunun ayrıntılı bir incelemesi için Joseph Kishore'un 2023 yaz okulu konferansı ile David North'un Savunduğumuz Miras kitabını öneririm.

Kaynak: https://ai.wsws.org/tr/go/b5d535ab5bdb66fe 

 

u/OddEngineering5683 — 2 months ago
▲ 25 r/Trockizm+1 crossposts

Bağımsız Maden-İş önderleri Gökay Çakır ile Başaran Aksu serbest bırakılsın!

Bağımsız Maden İşçileri Sendikası (Bağımsız Maden-İş) Genel Başkanı Gökay Çakır ile sendikanın Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, 26 Ağustos Çarşamba akşamı Ankara’da çıkarıldıkları sulh ceza hâkimliği tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Çakır bir gün önce Soma’daki sendika genel merkezinde, Aksu ise aynı gün madencilerin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önündeki direnişinin 16’ncı gününde gözaltına alınmıştı. Sendikanın açıklamasına göre bu, Aksu’nun yalnızca bu direniş boyunca yedinci gözaltısıydı; Çakır ise altı kez gözaltına alınmıştı.

İki sendikacıya yöneltilen suçlama “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik”, delil olarak gösterilenler ise kendi sosyal medya hesaplarından yaptıkları paylaşımlardır. Tutuklama kararında, şüphelilerin “sendikal konumları” ile “kitleler üzerindeki sevk ve idare yetkinlikleri” gerekçe olarak sayıldı. Mahkemenin itiraf ettiği şey açıktır: suç sayılan, işçileri örgütleme ve harekete geçirme kapasitesinin ta kendisidir.

Aksu ifadesinde, yargılanmasına konu edilen paylaşımlardan birinin halkın yoksullaşmasıyla holdinglere aktarılan kaynaklar arasındaki bağı kurduğunu belirtti ve işçilerden yana konuşmak suçsa bunu ısrarla işlemeye devam edeceğini söyledi. Aksu “Asgari ücretin 28 bin lira olmasına, emekli ücretine ses çıkarmayan sarı sendikalar alkışlanacak, yatlarda katlarda ağırlanacak, işçilerle emekçilerle oturup kalkanlar cezalandırılacak; ben böyle bir şeyin parçası olduğum için onur duyarım,” dedi.

22 yıl yeraltında çalışmış bir madenci olan Çakır ise emekli aylığının 23.700 lira olduğunu hatırlatarak, madenci arkadaşlarının aynı kaderi yaşamaması için sendikayı kurduklarını söylüyor ve şunları belirtiyordu: “Yerin altında çalışan madenci kardeşlerim mağdur olmaktadır. Bunu savunmayıp neyi savunacağım. Bu sendikanın genel başkanıysam bu arkadaşlarımı savunmak zorundaydım. Paylaşımlarım işçilerin hakkını savunmak içindir. Elektriğini ödeyemeyen, yoksulluk çeken işçiler görüyorum.”

Sendikanın avukatları, ortada Türk Ceza Kanunu kapsamında bir suç bulunmadığını ve soruşturmanın asıl nedeninin işçi mücadelesi olduğunu vurguladılar.

Tutuklamalar, madencilerin 17 gündür süren direnişinde işverenle ana alacakların büyük bölümü konusunda anlaşmaya varıldığının açıklandığı gün geldi. Sendika heyeti ile holding arasında 25 Ağustos akşamı başlayan görüşme ertesi sabaha karşı sona ermiş, ödeme aşamasına gelindiği duyurulmuştu. İşçiler kazanıma yaklaşırken, mücadeleye önderlik edenler hapse atıldı. Bu, bir “hukuki süreç” değil, işçi önderlerine zulmetme ve tüm işçi sınıfına gözdağı verme operasyonudur. Her madende, fabrikada ve işyerinde işçiler bu saldırıya, Aksu ile Çakır'ın tutuklanmasına sadece seyirci kalacak olan sendika bürokrasilerinden bağımsız harekete geçerek ve onları savunarak yanıt vermelidir.

Madencilerin mücadelesi 10 Ağustos’ta başladı. Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Elazığ’daki Eti Gümüş ve Eskişehir’deki Doruk Madencilik işçilerinin ücretlerinin bir bölümü Kasım 2024’ten beri ödenmiyordu ve işçilerin büyük kısmı Nisan 2025’ten itibaren zorunlu ücretsiz izne çıkarılmıştı. Çalışma Bakanlığı müfettişlerinin raporu bu uygulamanın yasa dışı olduğunu ve 2022’den bu yana tüm ücretlerin, kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmesi gerektiğini tespit etti. Rapor hiçbir şeyi değiştirmedi. Buna karşılık Ankara Valiliği özel olarak madencileri hedef alarak 15 günlük eylem yasağı ilan etti, yüzden fazla işçi dört kez gözaltına alındı, madencilerin eşleri metro istasyonunda kuşatıldı, iki işçi polis müdahalesi sonucu hastaneye kaldırıldı.

Bağımsız Maden-İş’in 24 Ağustos’ta yayımladığı inceleme, işçilerin alacaklarını “ödeyemiyoruz” diyen holdingin gerçek durumunu ortaya koyuyor: patron Sebahattin Yıldız’ın şahsı üzerinde 849 ayrı mülkiyet işlemiyle biriktirilmiş, mükerrer kayıtlar ayıklandığında 18,3 milyon metrekareyi bulan bir taşınmaz varlığı; Ankara Gölbaşı ve Bala’da kâğıt üzerinde “hayvancılık” işletmesi görünen 16 milyon metrekare; Kütahya Dulkadir’de, siyanür havuzu iki kez çöken tesisin çevresinde satın alınmış yüzlerce parsel; Çeşme’de bir motel, Ataşehir’de yedi bloklu bir apartman var. Rapora göre, fabrika binaları bile holdingin tüzel kişiliğinde değil, patronun şahsı üzerinde kayıtlıdır; böylece şirket icraya düşse bile işçinin alacaklarına karşılık gelen bir varlığa sahip olduğu görünmüyor. Gazeteci Bahadır Özgür’ün Halk TV’deki haberine göre Yıldız’ın elinde 2.364 maden ruhsatı bulunuyor.

Sendikanın açıklamasına göre, Yıldızlar SSS Holding, birçok il ve sektördeki işçilerin alacaklarını ödememeyi kendi finansman aracına çevirmiş durumda; Nesko, Doruk, Yunus Emre Termik, Eti Gümüş, Yıldız Bakır, KMK Madencilik, Söğüt Seramik, OEDAŞ ve Kay Süt işletmelerinde aynı yöntem uygulanırken, başta Enerji Bakanlığı olmak üzere tüm bakanlıklar da buna göz yumuyor.

Yıldızlar SSS Holding’in açıklamalarında “yetkili sendika” olarak muhatap gösterdiği Türk-İş’e bağlı Türkiye Maden-İş ise yıllardır işçilere karşı şirketle aktif bir iş birliği içindedir. Yalnızca Türk-İş konfederasyonu değil ama “muhalif” DİSK yönetimi de 17 gün boyunca başkentin göbeğinde polis tarafından kuşatılan ve defalarca gözaltına alınan madencilere hiçbir destek vermedi. Bu suskunluk tarafsızlık değil, suç ortaklığıdır. Türk-İş (1,2 milyon) ve DİSK (260 bin) yönetimleri, üyelerini harekete geçirme değil, onların harekete geçmesini engelleme işlevi görmektedir.

Bu tutuklamalar münferit değildir ve gelişmekte olan bağımsız işçi hareketini büyümeden bastırmayı amaçlamaktadır. Mart ayında BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Gaziantep’te Sırma Halı işçilerini desteklediği için; Akbelen mücadelesinin önderi Esra Işık protesto hakkını kullandığı için hapse atılmıştı. Nisan ayında Başaran Aksu da Esra Işık’ı savunan sosyal medya paylaşımı gerekçe gösterilerek tutuklanmıştı.

Haziranda Edirne Uzunköprü’de Özşen Madencilik işçilerine, kolluk güçlerinin gözü önünde silahlı saldırı düzenlendi; kimsenin şans eseri yaralanmadığı o saldırı, yalnızca o Özşen Madencilik işçilerine değil bütün işçi sınıfına yönelik şiddetli bir gözdağıydı. Aynı hafta Ankara’da yeni Adalet Sarayı şantiyesinde alacaklarını isteyen inşaat işçileri taşeron şirketin haydutlarınca bıçaklı saldırıya uğradı. İşçilerin yasal alacaklarını ödemeyen şirket sahipleri ya da işçilere saldıran haydutlar, aynı güvenle hareket ediyor: bu devlet, tarafsız bir arabulucu değil, onların devletidir.

Bu saldırı dalgası ve demokratik hakların ortadan kaldırılması, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin ABD ile NATO’nun bölge genelinde Rusya’ya ve İran’a karşı tırmandırdığı emperyalist savaşa giderek daha fazla eklemlenmesinden bağımsız değildir. Temmuz başında Ankara’da düzenlenen NATO zirvesi öncesinde başkentte fiili bir olağanüstü hâl ilan edilmiş, yüzlerce kişi gözaltına alınmış, 200’ü aşkın kişi tutuklanmıştı.

Halen devam eden siyasi güdümlü bir yargı operasyonuyla Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) otuzdan fazla seçilmiş belediye başkanı tutuklandı, partinin seçilmiş genel başkanı görevden alındı ve parti bölündü.

Artan siyasi baskı aynı zamanda Avrupa’nın en eşitsiz ülkelerinden birinde işçi sınıfına karşı şiddetli bir kemer sıkma programı dayatmanın bir parçasıdır. Türkiye askeri harcamalarını son on yılda yüzde 94 artırırken, bunun faturası ücretlere, emekli aylıklarına ve sosyal harcamalara kesiliyor.

Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, Çakır ile Aksu’nun ve tüm işçi sınıfı tutsaklarının derhal serbest bırakılmasını, madencilerin ve benzer durumdaki tüm işçilerin alacaklarının ödenmesini talep ediyor.

Bunun için işçiler her işyerinde, sendika bürokrasilerinden bağımsız taban komiteleri kurmalı ve bu komiteleri Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ) çatısı altında uluslararası ölçekte birleştirmelidir. Bu mücadelenin, yasal alacakların elde edilmesi hedefinin ötesinde, toplumsal eşitsizliğin, baskının ve savaşın asıl kaynağı olan kapitalist kâr sistemini ortadan kaldırmayı amaçlayan uluslararası sosyalist bir programa dayandırılması gerekiyor.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 2 months ago

Rusya, Fransa ve Türkiye’den sosyalist örgütler ve Kaliforniya’dan akademisyenler Bogdan Syrotiuk’a özgürlük talep ediyor

Mahkûmiyetinin üzerinden iki haftadan fazla zaman geçmişken ve temyiz süresinin dolmasına yalnızca 13 gün kala, savaşa karşı çıktığı için hapsedilen Ukraynalı genç sosyalist Bogdan Syrotiuk’a küresel destek büyümeye devam ediyor. Cumartesiden bu yana, yaklaşık 200 Kaliforniyalı akademisyenden oluşan bir grup Ukrayna mahkemelerine mektup yazarak Bogdan’ın serbest bırakılmasını talep etti; Rusya, Türkiye ve Meksika’daki sosyalist örgütler açıklamalar yayımladı; Almanya’daki, Fransa’daki ve Türkiye’deki sol yayınlar davayı sahiplendi.

Güney Ukrayna’nın Pervomaysk kentindeki bir mahkeme, 27 yaşındaki Bogdan’ı 10 Ağustos’ta 15 yıl hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme onu, savaşa karşı sosyalist muhalefeti ve Ukraynalı ve Rus işçilere birbirlerini öldürmeyi reddetmeleri yönündeki çağrıları nedeniyle cezalandırdı; yayımlanmış yazılarını da delil olarak dosyaya koydu.

Geçen hafta boyunca, aralarında Rusya, Kenya, Nijerya ve El Salvador’un da bulunduğu 57 ülkeden 520 kişi Bogdan’ın özgürlüğü için hazırlanan İngilizce dilekçeyi imzaladı; böylece 10 Ağustos’taki mahkûmiyetten bu yana bu form üzerinden gelen imza sayısı 1.400’ü aştı.

Kendisini sitesinde “20 Kaliforniya kurumunda ders veren yaklaşık 200 akademisyenden oluşan bir grup” olarak tanımlayan Akademik Özgürlük için Kaliforniyalı Akademisyenler, Pervomaysk Şehir Asliye Mahkemesi’ne ve Mıkolayiv İstinaf Mahkemesi’ne yazarak cezanın kaldırılmasını talep etti.

Grup, 11 Eylül 2001’in ardından akademik özgürlüğe yöneltilen ve birçoğu Arap, Müslüman ya da Ortadoğu kökenli akademisyenleri hedef alan saldırılara tepki olarak kurulmuştu.

Akademisyenler şöyle yazdılar: “‘Sıkıyönetim altında vatana ihanet’ suçlaması siyasi bir uydurmadır. [Bogdan Syrotiuk] bir ‘düşünce suçu’ nedeniyle mahkûm edilmiştir. Lütfen demokratik ilkelere bağlı kalın ve Sayın Syrotiuk’u serbest bırakın.”

İlan ettiği ilke “herhangi bir yerde akademik özgürlüğün ihlalinin her yerde akademik özgürlüğe yönelik bir tehdit olduğu” olan grubun eş başkanları, San Francisco Üniversitesi’nden Asya Çalışmaları Profesörü Stephen Roddy ile San Jose Eyalet Üniversitesi’nden Adalet Çalışmaları Profesörü Sang Hea Kil’dir. Üyeleri arasında Kaliforniya Üniversitesi Irvine’den tarihçi Mark LeVine ve Kaliforniya Üniversitesi Santa Barbara’dan emekli sosyolog Howard Winant da bulunuyor.

Savaşa muhalefetin aynı şekilde kovuşturulduğu Rusya’dan da yeni bir açıklama geldi. Komünist İşçi Partisi (Коммунистическая рабочая партия, КРП), 24 Ağustos’ta Telegram kanalında Bogdan’ın “komünist ve enternasyonalist görüşler benimsediğini” ve “Ukraynalı ve Rus işçilerin birliği çağrısı yaptığını” yazdı.

Meksika’da Enternasyonalist Komünist Birlik (Liga Comunista Internacionalista, LCI), salı günü sitesinde savaşın ve baskının “cephenin her iki yanında da yoğunlaştığını” yazarak Bogdan’ın mahkûmiyetini, Rusya Yüksek Mahkemesi’nin aynı gün savaş karşıtı Yabloko partisini seçimlerden çıkaran kararıyla yan yana koydu.

Sitede şöyle deniyor: “Suçu mu? Yalnızca savaş karşıtı yazılar; mahkeme bunlara dayanarak —belli ki en ufak bir kanıt sunmaksızın— onu sözde bir ‘Rus ajanı’ ilan ediyor.”

Almanya’da, Devrimci Enternasyonalist Örgüt’ün (Revolutionäre Internationalistische Organisation, RIO) yayın organı Klasse Gegen Klasse cumartesi günü, “Ukrayna cezaevlerindeki koşullar ve sağlık hizmetinin verilmemesi” göz önüne alındığında bunun “neredeyse bir ölüm cezası anlamına geldiğini” yazdı.

Fransa’dan Sürekli Devrim (Révolution Permanente) grubu çarşamba günü, Bogdan’a karşı davanın, “Ukraynalı erkeklerin zorla seferber edilmesini teşhir ettiği, antisemitik iş birlikçi Stepan Bandera’nın resmen rehabilite edilmesini mahkûm ettiği ve Putin’in Ukrayna’ya yönelik gerici istilasına karşı çıkarken Ukraynalı ve Rus işçi sınıfları arasında birlik çağrısı yaptığı” makalelere dayandığını yazdı.

Révolution Permanente’nin X’te 97.800 takipçisine yaptığı duyuru 3.600’den fazla kez görüntülendi. Klasse Gegen Klasse ile Révolution Permanente, La Izquierda Diario’yu çıkaran uluslararası eğilimin şubelerinin yayın organlarıdır.

Türkiye’den ise Türkiye Sosyalist Partisi perşembe günü yaptığı açıklamada şunu ilan etti: “Sosyalist düşünce suç değildir. Savaşa karşı çıkmak suç değildir. Bogdan Syrotiuk serbest bırakılsın!”

Kendisini hak temelli habercilik yapan bir yayın olarak tanımlayan Türkiye merkezli dijital yayın Muzir.org da aynı gün davayı sitesinde ve Instagram hesabında haberleştirdi.

Bolşevik Eğilim, 24 Ağustos’ta her iki Ukrayna mahkemesine de şöyle yazdı: “Ukrayna hükümetini eleştirmek suç değildir. Stepan Bandera’nın Ukraynalı Milliyetçiler Örgütü hakkında gerçeği söylemek suç değildir. Ukrayna/NATO’nun Rusya’ya karşı savaşına karşı çıkmak suç değildir.”

Örgüt açıklamalarının yanı sıra bireysel mektuplar da gelmeyi sürdürüyor. 26 Ağustos’a kadarki dört gün içinde mahkemelere ve kampanyaya bir düzineden fazla mektup ulaştı; mektup yazanlar arasında kendilerini Sri Lanka’da bir devlet okulu öğretmeni, İsviçre’de bir öğrenci, Avustralya’da bir doğa koruma çalışanı ve Sri Lanka’nın Piliyandala kentinde bir üniversite çalışanı olarak tanıtanlar var.

Jonathan Hall şöyle yazdı: “Ayrıca korkunç bir ironi ki, adını Uluslararası İşçi Bayramı’ndan alan bir kentin (1 Mayıs–Pervomaysk) Mahkemesi, bir yurttaşı, adını aldığı ilkelere sadık kaldığı için kovuşturuyor.”

İsviçre’de öğrenci olan Lalitha Hettipathira ise şunları yazdı: “Avrupa’da yaşayan genç biri olarak, 27 yaşındaki bir insanın savaş karşıtı siyasi görüşlerini ifade ettiği için 15 yıl hapis cezası alabilmesi beni derinden rahatsız ediyor.”

İşçiler arasında da destek büyümeyi sürdürüyor. Britanya’nın Büyük Manchester bölgesindeki Unite sendikası üyelerinin bir Facebook grubunun bir üyesi, “şubemiz Bogdan’ın serbest bırakılmasını talep eden imza kampanyasını destekledi,” diye yazdı ve Bogdan’ın aldığı cezayı “işçi sınıfının savaş karşıtı enternasyonalizmine yönelik bir saldırı” olarak nitelendirdi.

Britanya’daki Savaşı Durdurun Koalisyonu’nun salı günü yayımladığı ve Başbakan Andy Burnham’ı Bogdan’ın serbest bırakılmasını talep etmeye çağıran açıklama X’te 5.300’den fazla kez görüntülendi; koalisyonun Facebook paylaşımı da 100’den fazla kez paylaşıldı.

Yaklaşık 780.000 takipçisi bulunan Britanyalı sol hesap Fight For A Future’ın 19 Ağustos tarihli Instagram paylaşımı 40.000 beğeniye ulaştı; MintPress News’in 20 Ağustos tarihli paylaşımı ise 7.700’ün üzerinde beğeni aldı.

Bogdan’a yönelik desteğin büyümesine karşın medya ambargosu sürüyor. Cezanın verilmesinin üzerinden on yedi gün geçmesine rağmen New York Times, Washington Post, BBC ve ABD’deki ya da Avrupa’daki herhangi bir ana akım gazete veya haber ajansı dava hakkında tek kelime haber yayımlamadı.

İşçiler, öğrenciler ve demokratik hak savunucuları wsws.org/freebogdan adresinden imza kampanyasına katılmalı, Bogdan’ın hukuki ve tıbbi savunması için bağış yapmalı ve davasını işyerlerine, okullarına ve sendikalarına taşımalıdır. Temyiz başvurusunun yapılabileceği son gün 9 Eylül’dür.

Bogdan Syrotiuk’un özgürlüğü için yürütülen kampanyaya destek olun!

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 2 months ago

Turkish Five

With the dissolution of the Ottoman Empire and the establishment of the Republic of Türkiye in 1923, the process of Westernization in the country accelerated. The interaction between Western culture and local Turkish culture expanded considerably.

During this period, with the support of Mustafa Kemal Atatürk, the founder of the Republic, students from various fields were sent to Europe to receive education. Among them were students who studied music.

Five of these individuals went on to become great artists and became known as the Turkish Five. They combined Western classical music with Turkish folk and traditional music. They used the universal language of music to create a distinct national Turkish music. They reinterpreted Anatolian melodies through Western musical forms.

The five composers were:

You can click on the names of these five artists to learn more about them on Wikipedia and listen to some of their most important works on YouTube, Spotify and similar platforms. I highly recommend them.

u/OddEngineering5683 — 2 months ago

Hardware Plus Linux'a Geçiş Videosu

Bir tane daha popüler teknoloji kanalı Linux'a geçiş videosu yayınladı. Hardware Plus ekibinden Aydoğan Aykanat, Linux'a geçiş yaptığı videosunu yayınlamış. Dağıtım tercihini de CachyOS'tan yana kullanmış.

Böyle kanalların Linux'a geçiş videosu yayınlaması sevindirici ve önemli bence. Yakında Yusuf İpek'ten reaction videosu da görürüz sanırım.

youtu.be
u/OddEngineering5683 — 2 months ago

Ukraynalı siyasi tutsak Bogdan Syrotiuk’a destek büyürken New York Times suçlu sessizliğini sürdürüyor

10 Ağustos Pazartesi günü Ukrayna’nın Pervomaysk kentindeki bir mahkeme, Ukraynalı sosyalist Bogdan Syrotiuk’u, Rus ve Ukraynalı işçilerin savaşa karşı birleşmesi çağrısı yaptığı için sıkıyönetim altında vatana ihanetten suçlu bularak 15 yıl hapis cezasına çarptırdı.

Karara güçlü olduğu kadar geniş bir tepki var. Aralarında Ukrayna ve Rusya’nın da bulunduğu 40’ı aşkın ülkeden yaklaşık 500 kişi, karardan bu yana Bogdan’ın serbest bırakılması için çağrısı yapan kampanyayı dilekçesini imzaladı ya da protesto mektupları yazdı; kampanyadaki imza sayısı 6.000’i aştı. Tarihçiler, doktorlar, öğretmenler ve emekliler mahkemeye yazarak mahkûmiyetin bozulmasını talep ettiler.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki büyük medya kuruluşlarının ve özellikle de New York Times’ın (NYT) sessizliği ise bu tepki ile keskin bir tezat oluşturuyor. NYT, Bogdan’ın davasını 25 Nisan 2024’teki tutuklanması ve hapsedilmesi bağlamında ya da 10 Ağustos’taki mahkûmiyeti bağlamında hiçbir zaman haberleştirmedi.

NYT konuyu bilmediği iddiasında bulunamaz. 11 Ağustos Salı günü Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS) Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North, NYT’nin dış haberler editörü Philip Pan’a yazarak gazeteyi davayı haberleştirmeye çağırdı. North, Bogdan’ın mahkûm edildiği gün NYT’nin “Rus Mahkemesi Ülkenin Tek Savaş Karşıtı Partisinin Parlamento Seçimlerine Girmesini Yasakladı” başlıklı bir haber yayımladığına dikkat çekti; söz konusu haberde Yabloko partisinin genel başkan yardımcısı Maksim Kruglov’un 2022’de yaptığı bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle aldığı yedi yıllık ceza aktarılıyordu. Aynı gazete, bunun iki katından fazla ceza alan bir Ukraynalı hakkında ise tek satır yazmamıştı.

North şöyle yazdı: “Rusya’da savaş karşıtı siyasi faaliyetin bastırılması kapsamlı habercilik gerektiriyorsa —ki kesinlikle gerektiriyor— o halde bir Ukraynalı sosyalistin, aralarında savaş karşıtı makaleler yayımlamanın da bulunduğu faaliyetler nedeniyle 15 yıl hapse mahkûm edilmesi de bundan daha az ciddi bir incelemeyi hak etmiyor.”

NYT yanıt vermedi. Bogdan’ın mahkûmiyetinden bir hafta sonra, dokuz dakikalık hazırlanmış bir sesli sürümüyle birlikte, “Rusya’nın Elinde Tutulan Bir Ukraynalı ‘Feci’ Bir Korku Yaşıyor” başlıklı bir birinci sayfa haberi yayımladı. Haber, Mart 2023’te işgal altındaki Melitopol’de tutuklanan ve bir Rus mahkemesi tarafından terör suçlamalarıyla ömür boyu hapse mahkûm edilen Ukraynalı banka çalışanı Artem Murdid’i konu alıyor.

Haberde Kiev, Berlin ve Moskova’dan dört gazeteci çalışmış. New York Times’ın Ukrayna içinde, Kiev’de muhabirleri var; burası Bogdan’ın yargılandığı ve hapsedildiği Nikolayev (Mıkolayiv) bölgesine arabayla bir günlük mesafede.

NYT, Murdid’in işkence anlatımını yayımlarken bunu “doğrulamanın olanaksız” olduğunu kendi ifadesiyle kabul etti; yayımlama gerekçesi olarak anlatının “onlarca başka anlatımla tutarlı” olduğunu gösterdi. Oysa Bogdan’ın davası böyle bir gerekçelendirmeye ihtiyaç duymuyor: Karar kamuya açık bir belgedir, bilirkişi raporları kâğıt üzerinde mevcuttur, vatana ihanet delili olarak gösterilen WSWS makaleleri yayımlanmıştır ve herkes tarafından okunabilir. Ama NYT, Bogdan Syrotiuk için tek bir satır bile yazmadı.

Murdid haberi, Rusya’nın Ukraynalı sivilleri hapsetmesini —NYT’nin deyişiyle, Ukrayna yanlısı şarkılar söyledikleri, sosyal medyada Ukrayna yanlısı düşünceler paylaştıkları veya Ukraynalı banka hesaplarına para gönderdikleri için gözaltına alınan insanları— Rus devletinin niteliğinin kanıtı olarak sunuyor. Ne var ki aynı gazete, kendi vatandaşlarını savaş karşıtı makaleler yayımladıkları için hapseden, onları BM İşkenceye Karşı Komite’nin Nisan 2025’te aşırı kalabalık ve gıda ile su bakımından yetersiz bulduğu cezaevlerinde tutan ve ülkeyi seçim yapmaksızın sıkıyönetimle yöneten Ukrayna devletinin niteliğini gizliyor.

NYT haberi, savaşla ilgili suçlamalarla Rusya’nın gözetiminde bulunduğu doğrulanan Ukraynalı sivil sayısını yaklaşık 2.600 olarak veriyor ve Media Initiative for Human Rights’a dayanarak bunlardan “neredeyse 900”ünün hakkında dava açıldığını ya da mahkûm edildiğini belirtiyor. Oysa Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi’ne göre, savaşın başlamasından bu yana Ukrayna’nın vatana ihanet ve işbirlikçilik yasaları uyarınca yaklaşık 20.000 ceza davası açıldı. Bu iki rakam, bu “saygın gazete”nin okurlarının neyi bilmesine izin verildiğinin ölçütüdür. Savaş dönemi kovuşturmalarının bir dökümü birinci sayfaya konuluyor, diğeri ise sessizlikle geçiştiriliyor.

NYT’nin Rusya’daki siyasi zulme ilişkin haberciliği hacimlidir. Gazete, Rus cezaevlerinde tutulan Ukraynalılara dair bir dizi haber yayımladı — “Ukraynalılar İşgal Altındaki Bölgelerde Rusya’nın Vahşi Baskısını Anlatıyor” (30 Ekim 2024), “Rusya’nın Yeni Gulag’ında Sıkışıp Kalan Ukraynalılar” (29 Kasım 2025) ve şimdi de Murdid haberi— ve savaşı eleştirdikleri için hapsedilen Ruslar hakkında da haberler yaptı. Pazartesi günü, yasaklanan Yabloko partisi hakkında bir hafta içindeki ikinci haberini, “Seçim Pusulasından Men Edilen Bir Parti, Rusların Hoşnutsuzluğunun Kanalı Haline Geliyor” başlığıyla yayımladı.

NYT dört buçuk yıllık savaş boyunca Ukrayna cezaevlerindeki koşullara ya da Ukrayna vatandaşlarının siyasi görüşleri nedeniyle vatana ihanetten yargılanmasına dair tek bir haber yayımlamadı. Bunun yerine köşe yazarları, Thomas Friedman’ın 23 Eylül 2025 tarihli başlığındaki gibi, Amerikalıları “Ukraynalıların kendi demokrasilerini kurtarmak için savaştığı kadar sıkı” biçimde kendi demokrasileri için mücadele etmeye çağırıyor.

Bu çifte standart, bilinçli bir savaş propagandası politikasıdır; Rusya’yı şeytanlaştırmayı ve Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’in diktatörlüğünü Rus “otoriterliği”ne karşı bir demokrasi kalesi olarak öne çıkarmayı amaçlar. NYT, Bogdan’ın davasını haberleştiremez, çünkü bu dava söz konusu anlatıyı paramparça etmektedir.

New York Times, 2016’dan bu yana, Amerikan egemen sınıfının Demokrat Parti ve istihbarat teşkilatları etrafında toplanan ve Rusya’yla çatışmayı Amerikan dış politikasının merkezi hedefi haline getiren kanadının başlıca yayın organıdır. Gazetenin 2016 seçimlerine yönelik “Rus müdahalesi” kampanyası, ABD Başkanı Donald Trump’a Moskova’ya yeterince düşman olmadığı gerekçesiyle sağdan saldırmış ve kamuoyunu Ukrayna’daki savaşa hazırlamıştı. Şubat 2022’den bu yana NYT, savaş yanlısı kampanyanın başını çekiyor.

Gazete, Rusya’ya karşı daha derin bir ABD müdahalesi için bastıran istihbarat ve ordu kurumunun kayda değer kesimlerinin gazetecilik alanındaki amiral gemisidir. Bu katmanların ötesinde NYT ve Demokrat Parti, Rusya düşmanlığının bir inanç ilkesi olduğu orta sınıfın üst kesimleri adına konuşmaktadır.

NYT’nin istihbarat teşkilatlarıyla ilişkisi onlarca yıl geriye uzanmaktadır. Ekim 1977’de Carl Bernstein, Rolling Stone’da, NYT’nin yayıncısı Arthur Hays Sulzberger’in 1950’lerde CIA ile bir gizlilik anlaşması imzaladığını ve bir CIA yetkilisine göre gazetenin CIA çalışanlarına örtü sağladığını yazmıştı.

NYT’nin Bogdan’a yönelik zulüm karşısındaki sessizliği bu rolle tümüyle uyumludur. Amacı, Rusya’yla savaşın tırmandırılmasına kamuoyu desteği toplamak üzere savaş propagandası yapmaktır.

Bu tırmanma şu anda yaşanıyor. Moskova Belediye Başkanı Sergey Sobyanin’e göre Ukrayna, cumartesiyi pazara bağlayan gece Moskova’ya yaklaşık 600 insansız hava aracıyla saldırdı; aynı gece Rus füzeleri ve insansız hava araçları Kiev’i vurdu. Bogdan, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini reddederken ABD-NATO savaşına karşı çıktığı ve Ukraynalı ve Rus işçilerin birliği çağrısı yaptığı için hapsedildi.

İşçiler, New York Times’ın ve onun adına konuştuğu Demokrat Parti kesimlerinin sessizliğinden gereken dersleri çıkarmalıdır. Ukraynalı gençleri Rusya’yla savaşta top yemi olarak kullanan ABD emperyalizminin çıkarlarına tümüyle bağlanmış olan bu güçler, ifade özgürlüğü dahil en temel demokratik hakların savunulmasından bile vazgeçmişlerdir.

Demokratik hakları savunmak ve küresel savaşa karşı çıkmak isteyen işçiler ve gençler, siyaset kurumunun herhangi bir kanadından ve onun şirket medyası sözcülerinden bağımsız olarak örgütlenmelidir. Bogdan’ın ve Ukrayna’da ve başka her yerde demokratik hakların savunulması görevi işçi sınıfına düşmektedir.

Bogdan’ın avukatlarının temyiz başvurusunda bulunmak için 9 Eylül’e kadar süresi var; 2025 ilkbaharında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne sunulan tutukluluğuna ilişkin itiraz başvurusu ise hâlâ beklemede.

Dünya Sosyalist Web Sitesi, okurlarını wsws.org/freebogdan adresinden imza atmaya çağırıyor. Pervomaysk Şehir Asliye Mahkemesi’ne inbox@pm.mk.court.gov.ua adresinden ve Nikolayev İstinaf Mahkemesi’ne inbox@mka.court.gov.ua adresinden, freebogdan@wsws.org adresini de bilgiye ekleyerek yazın ve cezanın kaldırılmasını ve Bogdan’ın derhal serbest bırakılmasını talep edin.

18 Ağustos 2026

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 2 months ago
▲ 12 r/direnis+3 crossposts

Türkiye’den WSWS okurları ve sol basın Bogdan Syrotiuk’un serbest bırakılmasını talep ediyor

Ukraynalı sosyalist Bogdan Syrotiuk’un 10 Ağustos 2026’da “sıkıyönetim altında vatana ihanet” suçlamasıyla 15 yıl hapse mahkûm edilmesine dünyanın geri kalanında olduğu gibi Türkiye’de de protestolar yükseliyor. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) Türkçe edisyonunun okurları Pervomaysk Şehir Bölge Mahkemesi’ne protesto mektupları gönderirken, karar Türkiye’deki sol basında da yer buldu.

Kararın açıklanmasından bu yana geçen bir haftadan biraz uzun sürede onlarca ülkeden yaklaşık 1000 kişi daha Bogdan’ın derhal serbest bırakılmasını talep eden dilekçeyi imzaladı; toplam imza sayısı 6.300’e ulaştı. Bolşevik-Leninist Genç Muhafızlar’ın (BLGM) önde gelen bir üyesi olan 27 yaşındaki Troçkist, hakkında hiçbir casusluk, sabotaj ya da herhangi bir askeri güçle iş birliği kanıtı sunulmaksızın, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yayımlanan altı siyasi yazısı nedeniyle cezalandırıldı. Mahkeme ayrıca mal varlığına el konulmasına ve kendisinden alınan sosyalist kitapların, broşürlerin ve programatik belgelerin imha edilmesine hükmetti.

Türkiye’den okurlar mahkemeye gönderdikleri mektupların kopyalarını WSWS’ye iletti.

Ömer, dava dosyasında hiçbir suç eyleminin bulunmadığına dikkat çekti: “Bogdan Syrotiuk’a yöneltilen suçlamanın dayanağı yalnızca yayımlanmış siyasi yazıları ve makaleleridir.” Ukrayna’nın önde gelen kriminologlarından Yuri İrhin’in 65 sayfalık bilirkişi raporunun, bu yazılarda Rusya Federasyonu’nun silahlı saldırganlığını destekleyen hiçbir ifade bulunmadığını saptadığını hatırlatan Ömer, mahkûmiyetin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesinin ağır bir ihlali olduğunu vurguladı. Sosyalist kitapların ve programatik belgelerin imha edilmesi yönündeki kararın “faşist rejimlerin yöntemlerini hatırlattığını” belirten Ömer, sağlık durumu cezaevinde ciddi şekilde kötüleşen ve acil tıbbi tedaviden mahrum bırakılan Bogdan için 15 yıllık bir cezanın “ölüm cezasına eşdeğer” olduğunu yazdı.

Süleyman, Bogdan’ın “yalnızca siyasi görüşlerini dile getirdiği maddeler nedeniyle” cezalandırıldığını, kararın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve uluslararası hukuka yönelik ağır bir ihlal oluşturduğunu belirterek cezanın derhal kaldırılmasını ve koşulsuz serbest bırakılmayı talep etti.

Okan mahkemeye şöyle yazdı: “Bogdan Syrotiuk’un yazdığı yazılar ve savaşa karşı Ukrayna ve Rus işçilerin birliğini savunduğu için 15 yıl hapis cezasına çarptırılmasını şiddetle kınıyorum. … Bogdan Syrotiuk özgürlüğüne kavuşuncaya kadar Türkiye’deki işçi ve gençleri bu konuda harekete geçirmek için elimizden geleni yapacağımızı bilmenizi isteriz.”

Haydar kısa ve net bir mesaj gönderdi: “Bogdan derhal serbest bırakılmalıdır.”

Mahir de benzer şekilde, “Ukrayna’daki yoldaşımızın savaş karşıtı duruşu ve söyleminin hukuksuz bir şekilde cezalandırılmaya çalışılmasını protesto ediyorum,” diye yazdı.

“Bogdan Syrotiuk, kendisine isnat edilen suçu işlemedi; aksine, işçi sınıfının haklarını savunuyor ve savaşa karşı işçilerin uluslararası birliği çağrısında bulunuyor”, diye yazan Emine, kararın demokratik hakları ihlal ettiğini belirterek Bogdan’ın serbest bırakılmasını talep etti.

Erkan, mahkûmiyetin dayanağı yapılan yazıların içeriğini ele aldı. Zelenskiy rejiminin yasal yetki süresini iki yıldan fazla bir zaman önce doldurduğunu, seçimleri yapmadığını ve ülkeyi kararnamelerle yönettiğini vurguladı. Ayrıca Bogdan’ın Stepan Bandera ve Ukraynalı Milliyetçiler Örgütü’nün (OUN) Nazi iş birlikçileri olduğunu teşhir etmekle suçlanmasına dikkat çekerek, “Doğruyu anlatmak, 21. yüzyılın koca bir çeyreğini geride bıraktığımız bu günlerde bir Avrupa ülkesinde nasıl suç olabiliyor?” diye sordu.

Erkan, Bogdan’ın iki buçuk yıl önce ilk tutuklandığı sırada yöneltilen Rus ajanlığı suçlamasının asla doğrulanamadığını, çünkü Bogdan’ın yazılarında Rus istilasına ve Putin rejimine de açıkça muhalefet ettiğini kaydetti: “Dosyadaki hiçbir unsurun ihanet suçunun ögelerini oluşturmadığı, yazılarının tümünün Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesiyle korunan siyasi ifade niteliği taşıdığı net iken mahkemenin bunları kenara atması kabul edilebilecek bir şey değildir.” Tutuklandığında sağlığı zaten kötü olan Bogdan’a ihtiyaç duyduğu tıbbi tedavinin verilmediğini vurgulayan Erkan, cezanın iptal edilmesini ve Bogdan’ın serbest bırakılmasını talep etti.

Önsel, hiç kimsenin savaş karşıtı görüşlerini dile getirdiği ya da barışçıl siyasi faaliyette bulunduğu için hapse atılmaması gerektiğini yazdı: “Savaşı, hükümet politikalarını ve iktidardakileri eleştirmek temel bir demokratik özgürlüktür ve bu hakkın korunması, muhalif seslerin baskıya en açık olduğu çatışma dönemlerinde özellikle önemlidir.”

Emirhan ise mektubunda şöyle yazıyordu: “[Bogdan] Bolşevik-Leninist Genç Muhafızlar (YGBL) örgütünün bir üyesi olarak hem Putin rejiminin saldırganlığını hem de NATO’nun vekalet savaşını kınadı; emperyalist savaşa karşı Ukraynalı ve Rus işçilerin uluslararası birliğini savundu. Bu bir suç değil, ifade ve düşünce özgürlüğü çerçevesinde korunması gereken siyasi görüşlerdir.”

Kararın siyasi niteliğine dikkat çeken Hakan da “Ukrayna hükümetini kararı iptal etmeye ve Bogdan’ı derhal serbest bırakmaya çağırıyorum. Tüm işçileri ve savaş karşıtı hareketleri bu kampanyaya destek vermeye davet ediyorum,” diye yazdı.

Enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji alanında önde gelen bir uzman olan ve daha önce WSWS’ye COVID-19 pandemisi üzerine önemli bir röportaj veren Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol da WSWS Türkçe’nin haberini X’te #FreeBogdan çağrısıyla paylaşarak kararın ve kampanyanın duyurulmasına yardımcı oldu.

Bogdan’a verilen ceza, Türkiye’dekiler dahil uluslararası burjuva medyanın sürdürdüğü suçlu suskunluğa rağmen Türkiye’de sol basının bir kısmında hızla yankı buldu.

Günlük Evrensel gazetesi, 11 Ağustos’ta wsws.org kaynaklı ayrıntılı bir haber yayımladı. Haberde, dava dosyasındaki tek delilin Bogdan’ın yazıları ve WSWS editörleriyle yazışmaları olduğu; mahkemenin kendi adli bilirkişi heyeti bir yazıda suç unsuru bulamayınca o yazıyı iddianameden çıkarmak zorunda kaldığı; SBU’nun “Rus hükümetinin ajanı” iddiasını iki yılı aşkın sürede doğrulayamadığı ve tutukluluk süresince gerekli tıbbi tedavinin sağlanmadığı aktarıldı. Haber, Ukrayna’da “vatana ihanet ve iş birliği” yasaları kapsamında açılan yaklaşık 20 bin ceza davasına, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi’nin gözaltındakilere yönelik işkence ve kötü muamele belgelemelerine ve 2022’den bu yana firar suçlamasıyla açılan 300 binden fazla davaya da yer verdi.

“Gündemdeki konuları emekçiler açısından sorguladığını” belirten bir Facebook sayfası olan “Özgür düş postası”nda Bogdan’a verilen karar hakkında kısa bir haber paylaşıldı. Yaklaşık 500 tepki alan paylaşıma yapılan 25’ten fazla yorumun neredeyse tamamı kararı kınıyordu. Yorumlardan birinde “Ve Türkiye’den bu faşist Ukrayna yönetimine destek devam ediyor” denilerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin konumuna dikkat çekildi.

ETHA da 11 Ağustos’ta kararı duyurdu ve mahkemenin Bogdan’ın savaş politikalarına yönelik eleştirilerini suç saydığını vurguladı. Aynı gün vicdaniret.org, Evrensel’in haberine dayanan bir haber yaptı.

marksist.org, 12 Ağustos’ta WSWS’nin uluslararası dayanışma çağrısını geniş alıntılarla aktardı ve Bogdan’ın özgürlüğü için hazırlanan dilekçeye bağlantı verdi. Sosyalist Gündem ve Socialist Middle East web siteleri, 13 Ağustos’ta yayımladıkları yazıyı “Bogdan Syrotiuk derhal serbest bırakılsın!” çağrısıyla bitirdi. Aynı gün Enternasyonal Dayanışma da kararı haberleştirdi.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ve onun Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal ile WSWS, Bogdan’ın özgürlüğü için kampanyayı yoğunlaştıracak. Türkiye’deki ve dünya genelindeki işçileri, gençleri, sendikaları, öğrenci örgütlerini, insan hakları kuruluşlarını, aydınları ve gazetecileri Bogdan’ın davasını sahiplenmeye çağırıyoruz: Dilekçeyi imzalayın ve paylaşın. İşyerlerinizde, sendikalarınızda ve okullarınızda Bogdan’ın serbest bırakılmasını talep eden kararlar alın. Ukrayna mahkemelerine protesto mektupları gönderin.

Pervomaysk Şehir Bölge Mahkemesi’ne (inbox@pm.mk.court.gov.ua) ve Mıkolayiv İstinaf Mahkemesi’ne (inbox@mka.court.gov.ua), kopyasını freebogdan@wsws.org adresine göndererek, mahkûmiyetin bozulmasını ve Bogdan’ın derhal serbest bırakılmasını talep edin.

Bogdan’ın savunulması, savaşa, diktatörlüğe ve faşizme karşı mücadeleyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Bogdan’ın özgürlüğü, uluslararası işçi sınıfının ve tüm ilkeli demokratik hak savunucularının seferberliği yoluyla kazanılmalıdır.

Dilekçeyi şuradan imzalayın ve Bogdan Syrotiuk’u özgürleştirme mücadelesine katılın.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 2 months ago
▲ 10 r/Adana

Merkez Park'taki tren hâlâ var mı?

Uzun zamandır yolum düşmediği için sorayım dedim. Yakında Merkez Park'a gideceğiz, yanımızda küçük çocuklar da olacak. Eskiden parkın içinde bir tren vardı. Belediyenin görevleri bilet satar ve bu trene binerdik. Parkın etrafında bir tur atardı. Hızlandırılmış bir gezi. Hâlâ var mı?

u/OddEngineering5683 — 2 months ago