u/OddEngineering5683

CHP kurultayına yönelik “mutlak butlan” kararı: Marksist bir değerlendirme
▲ 6 r/TurkishLeft+1 crossposts

CHP kurultayına yönelik “mutlak butlan” kararı: Marksist bir değerlendirme

Sosyalist Eşitlik Partisi - Dördüncü Enternasyonal ve Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS), CHP kurultaylarına yönelik “mutlak butlan” kararına işçi sınıfının bağımsız siyasi perspektifiyle ve temel demokratik hakların savunusu temelinde karşı çıkmaktadır. Aşağıda Sosyalizm AI’ın, partinin bu konudaki önceki siciline dayanarak hazırladığı bir değerlendirme yer almaktadır.

Olayın bağlamı: Yargı darbesi tırmanıyor

Bu karar, yalıtılmış bir hukuki mesele olarak değil, ancak içinde bulunduğu tarihsel süreç içinde anlaşılabilir. Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS) ve Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal bu süreci titizlikle belgelemiştir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin birinci parti çıkmasının ardından sistematik bir yargı operasyonuna girişti. Bu operasyonun mihenk taşları şunlardır: İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak eski Adalet Bakanlığı Müsteşarı Akın Gürlek’in atanması, Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, Eylül 2025’te İstanbul İl Başkanlığı’na kayyım atanması ve şimdi tartışma konusu olan 2023 CHP Kurultayı’nın iptali yönündeki davalar. WSWS’nin Eylül 2025 tarihli makalesi, 15 Eylül duruşmasından önce bile CHP İstanbul İl Yönetimi’nin “seçime şaibe karıştığı” iddiasıyla görevden uzaklaştırıldığını ortaya koymaktadır; bu da kurultayı hedef alan hukuki saldırının ne kadar erken başladığını göstermektedir.

“Mutlak butlan” kararı —kurultaydaki seçim sürecine yönelik usulsüzlük iddialarına dayanan ve tüm hukuki sonuçları geçersiz kılmayı hedefleyen bu karar— bu tırmanmanın mantıksal bir uzantısıdır.

Demokratik haklar savunulmalıdır ama kimler eliyle?

Sosyalist Eşitlik Partisi, siyasi farklılıklarına rağmen bu saldırıya karşı çıkmaktadır ve bu tutum son derece nettir. WSWS Eylül 2025’te şunu yazmıştır:

Sosyalist Eşitlik Grubu ve Dünya Sosyalist Web Sitesi, uzlaşmaz siyasi farklılıklara sahip olduğu CHP’nin İstanbul yönetimine kayyım atanmasına ve CHP’nin seçilmiş merkez yönetiminin görevden alınmakla tehdit edilmesine temel demokratik haklara yönelik aleni bir saldırı olarak karşı çıkmaktadır.

Seçilmiş organlara mahkeme aracılığıyla müdahale, sandık yoluyla oluşturulmuş bir yönetimin görevden alınması; bunlar işçi sınıfının demokratik haklarını da doğrudan ilgilendiren somut saldırılardır. Bu saldırıları meşrulaştırmak ya da küçümsemek, herhangi bir sosyalist için kabul edilemez.

Ancak kritik soru şudur: Bu saldırıya karşı mücadele nasıl yürütülecek ve kimin önderliğinde yürütülecek?

CHP’nin bu mücadeleyi sürdürme kapasitesi yoktur

Erdoğan’ın bu saldırısını Marksist analizden bağımsız, sanki salt bir hukuk meselesi veya “demokrasi-otoriterlik” ikiliğiymiş gibi ele almak, yanıltıcı bir resim ortaya koyar. Çünkü CHP, “demokrasinin kalesi” olarak sunulamaz:

Birincisi, CHP yapısal olarak emperyalizmle iç içedir. CHP lideri Özgür Özel, Mart 2025 protestoları sırasında CNN’e verdiği röportajda “NATO ile güçlü bir ittifakı ve Batı ile entegrasyonu destekliyoruz,” demekten çekinmemiştir. Gazze’deki soykırımın ve Ukrayna savaşının arkasındaki güç olan NATO emperyalizmini savunan bir partinin demokratik hak savunucusu rolüne soyunması derin bir çelişkidir.

İkincisi, CHP kitlesel hareketi frenlemektedir. WSWS’nin Mart 2025 analizinde belgelendiği üzere, İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından patlak veren kitlesel protestolar CHP liderliğini korkuttu. Özel, yüz binlerce kişiyi adliyeye yürütmeyi vaat edip bu vaadinden vazgeçti; çünkü kitlelerin devletle doğrudan yüzleşmesini istemiyor, hareketi seçim kanalına yönlendirmeye çalışıyordu. Bir siyasi liderin, kurultayına yapılan saldırıdan çok, saldırıya karşı bağımsız harekete geçebilecek olan işçi sınıfından korkması oldukça açıklayıcıdır.

Üçüncüsü, CHP de belediyelerinde “sınıfa karşı sınıf” tutumu sergilemektedir. WSWS’nin analizi şunu saptamaktadır: CHP, yönettiği belediyelerde işçi grevlerine şiddetle karşı çıkmakta, kemer sıkma politikalarını uygulamakta ve özünde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile aynı sınıfın çıkarlarını temsil etmektedir.

“Mutlak butlan” kararının gerçek anlamı

Bu karar, salt hukuki bir terim değildir; siyasi bir silahtır. Erdoğan hükümeti, yargıyı —tipik olarak devletin burjuvazinin egemenliğini sürdürme aygıtı işlevi gördüğü kurumu— rakip bir burjuva fraksiyonunu tasfiye etmek için araçsallaştırmaktadır. Bu olgu, devlet aygıtının “tarafsız” bir hakem olmadığını bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Bu süreç, küresel bir eğilimin parçasıdır. WSWS’nin belirttiği gibi, Trump’ın ABD’deki yargı ve kurumsal normları ayaklar altına alması, Türkiye’deki benzer eğilimlere zemin hazırlamış ve güç vermiştir. Kapitalizmin küresel kriziyle birlikte, egemen sınıfın çıkarlarına hizmet etmeye devam edebilme konusunda demokratik yönetim biçimleri giderek işlevsizleşmektedir.

Çıkış yolu: İşçi sınıfının bağımsız seferberliği

Sosyalist Eşitlik Partisi hem Erdoğan hükümetinin yargı darbelerine hem de CHP’nin sınıfını ve programını gizleyen “demokratik muhalefet” söylemine karşı tek tutarlı cevabın şu olduğunu savunmaktadır: İşçi sınıfının her iki burjuva partiden de bağımsız, uluslararası sosyalist bir program temelinde seferberliği.

WSWS’nin ifadesiyle:

Esasen küresel kapitalist sistemin ve burjuva egemenliğinin krizinden kaynaklanan bu saldırı, bu sistemin bir parçası ve savunucusu olan CHP ile beraber değil, ondan tamamen bağımsız bir işçi sınıfı hareketinin inşa edilmesiyle durdurulabilir.

“Mutlak butlan” kararı, demokratik haklar açısından ciddi bir saldırıdır ve bu saldırıya karşı çıkılmalıdır. Ancak bu, CHP’nin peşine takılarak değil; işçilerin kendi bağımsız örgütlerini —işyerlerinde taban komitelerini— ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi’nin önderliğini inşa ederek mümkün olabilir. Diktatörlüğe karşı mücadele, emperyalizme ve kemer sıkma politikalarına karşı mücadeleden ayrılamaz; bu mücadelelerin tümü kapitalist sistemin kendisini hedef almak zorundadır.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 15 hours ago
▲ 6 r/TurkishLeft+1 crossposts

Derinleşen emperyalist savaşın ortasında Türkiye ilk kıtalararası balistik füzesini tanıttı

5 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenen SAHA EXPO (Uluslararası Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi) 2026 Fuarı, Türkiye’nin askeri teknolojileriyle bir gövde gösterisi yapma çabasını ifade ediyordu. Fuara 120’den fazla ülkeden 1700’ün üzerinde firma katıldı. Ayrıca 140’tan fazla resmi heyet ve 200’ü aşkın ticari alım heyeti de fuara katıldı. Şirketler yeni silah teknolojilerini tanıttılar ve büyük satış sözleşmeleri imzaladılar.

Fuarda pek çok silahlı insansız hava aracı (SİHA), hava savunma sistemi, elektronik harp teknolojisi ve yapay zekâ destekli savunma teknolojisi tanıtıldı. Baykar, yapay zekâ destekli ve 1000 km menzilli yeni bir SİHA tanıtırken Roketsan dört füze tanıttı.

Fakat fuarda en çok dikkat çeken ve uluslararası basında da öne çıkan, Millî Savunma Bakanlığı AR-GE Müdürlüğü’nün geliştirmekte olduğu, henüz test edilmeyen Yıldırımhan Füzesi oldu. 6000 kilometre menziliyle Türkiye’nin ilk kıtalararası balistik füzesi (ICBM) olan Yıldırımhan, 3000 kg yük taşıma kapasitesine sahip. 25 mach hızına çıkabilmesi ve ani manevra kabiliyeti onu aynı zamanda bir hipersonik füze yapıyor.

The Bulwark’ta yayınlanan bir köşe yazısı bu gelişmeyi ABD’nin geri çekilmesiyle çöken “liberal uluslararası düzenin” sembolü olarak yorumladı: NATO’nun en büyük ikinci kara ordusuna sahip Türkiye artık sadece komşularını değil, potansiyel olarak tüm kıtaları hedef alabileceğini ilan ediyor.

Pakistan merkezli savunma haberleri sitesi Quwa’ya göre, “… Yıldırımhan kıtalararası balistik füze programı, sıvı yakıtlı itici roketlerin yerli üretiminde başarıya ulaştı. Tüm bu alanlardaki amaç, yabancı tedarikçinin motor veya itici roket tedarikini durdurarak bir Türk silah programını sekteye uğratmasını engellemek.”

Yıldırımhan Füzesi Türkiye’nin savunma sanayisi alanındaki tek girişimi değil. Türkiye son yıllarda Bayraktar TB2 gibi örneklerle SİHA teknolojisinde önemli ilerlemeler kaydetti. Ayrıca Türkiye, Çelik Kubbe adında İsrail’in Demir Kubbe sistemine benzer bir hava savunma sistemi kuruyor. KAAN adında yeni nesil bir savaş uçağı geliştirilirken TCG Anadolu ve TCG Trakya adlı iki büyük amfibik saldırı gemisini de suya indirdi. Türkiye’nin yerli tank projesi olan ALTAY ise 2025’ten itibaren ordunun envanterindeki yerini aldı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, geliştirilen silahları hem Türk Silahlı Kuvvetleri için kullanıyor hem de ihraç ediyor. TRT World’de yayımlanan bir analize göre Türkiye’nin savunma ihracatı 2025’te yüzde 48 artışla 10 milyar doları aştı.

Türk yapımı SİHA’lar, Azerbaycan’ın Ermenistan’a karşı Dağlık Karabağ savaşındaki başarısında önemli bir rol oynadı. Türkiye ayrıca Rusya’ya karşı savaşında Ukrayna’ya SİHA üretiminde ve tedarikinde yardımcı oluyor.

Türk savunma sanayisinin son yıllarda kaydettiği ilerlemelere karşın dışa bağımlılığı sürüyor. 2002’de Türkiye’nin askeri donanımının yüzde 70’ini ithal ettiği, bu oranın 2024’te yüzde 30’a gerilediği belirtiliyor. MÜSİAD’ın 2024 raporu, Türkiye’nin hâlâ yabancı ithalata bağımlı olduğunu açıkça ortaya koyuyor: Altay ana muharebe tankı ve A129 Mangusta’dan türetilen T129 ATAK askeri helikopteri gibi platformlarda kullanılan yarı iletkenler, işlemciler ile motor ve güç aktarma sistemleri bu bağımlılığın başlıca örnekleri.

Savunma sanayisindeki bu “başarı” tablosunun, yani savaş ekonomisinin faturası işçi sınıfına ödetiliyor. Türkiye’nin savunma harcamaları son on yılda sürekli artarken, aynı dönemde ücretler kronik enflasyon karşısında eriyor; eğitim, sağlık ve diğer temel kamu hizmetlerine ayrılan paylar görece geriliyor.

“Ulusal savunma” nutuklarının ortasında, her yıl yaklaşık 2.000 işçi alınmayan önlemler nedeniyle işyerlerinde iş cinayetlerine kurban gidiyor. 24 Aralık 2024’te Balıkesir’deki bir mühimmat fabrikasında meydana gelen ve 11 işçinin hayatını kaybettiği katliam da bunlar arasındaydı.

İşçiler, çalışma ve yaşam koşullarına artan saldırıya karşı direnmeye çalıştıklarında karşılarında giderek daha fazla devlet aygıtını buluyorlar. Ankara’da 110 madencinin gözaltına alınması bunun en son çarpıcı örneklerinden biriydi.

Erdoğan hükümetinin “bağımsız” savunma sanayisine yaptığı büyük yatırımlar, gelişmekte olan küresel savaştan, Türkiye’nin jeopolitik konumundan ve Türk egemen sınıfının çıkarlarından ayrı ele alınamaz.

Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağıtılmasının ardından ABD-NATO emperyalizmi pazarlar, kaynaklar, enerji ve ticaret yolları üzerinde tam hakimiyet kurmak amacıyla Ortadoğu, Orta Asya ve Kuzey Afrika’da sayısız saldırı ve rejim değişikliği savaşları yürüttü. NATO’nun doğuya doğru genişlemesi Ukrayna’da Rusya ile bir savaşı kışkırttı. ABD, kendi uzun soluklu gerilemesine ve Çin’in ekonomik yükselişine Pekin’in Venezuela ve İran gibi kritik ticari ortaklarını sömürgeci boyunduruk altına almaya çalışarak yanıt veriyor ve esasen Çin ile savaşa hazırlanıyor.

Türk burjuvazisinin çıkarlarının binlerce askeri, mali ve siyasi bağla emperyalist güçlere bağlı oluşu ve Türkiye’nin coğrafi olarak bu parlama noktalarının önemli bir kısmının merkezinde yer alması, onu kaçınılmaz olarak bu savaşların girdabına çekiyor.

Türkiye Suriye’de rejim değişikliği savaşının önemli destekçilerindendi. Kuzeyinde NATO’nun Rusya’ya karşı savaşı Karadeniz’de Türkiye kara sularına yayılma işaretleri veriyor. Komşu İran’a yönelik ABD-İsrail savaşı, Türkiye’yi de içine çekme riski oluşturuyor. Ankara, Ukrayna’da ve İran’a ateşkes ve müzakere yoluyla çözüm çağrıları yapıyor olsa da fiilen ABD ve NATO’nun saldırganlığının yanında yer alıyor. Ankara İran’ın kendini savunmasını kınarken Türkiye’deki üsler ABD’nin hizmetinde kalmaya devam ediyor. Savaşın başlamasının ardından NATO’nun Patriot hava savunma sistemleri İncirlik ve Kürecik üslerine konuşlandırıldı.

Bununla birlikte, Erdoğan hükümeti, emperyalist müttefiklerinin belirli çatışma anlarında kendisini de hedef alabileceğinden korkuyor ve bu yüzden daha “bağımsız” bir savunma sanayisi geliştirmeye çalışıyor. 2016’da Erdoğan’ı hedef alan NATO destekli başarısız darbe girişimi kritik bir dönüm noktasıydı.

Ankara, Suriye’deki rejim değişikliği savaşı sırasında ABD’nin Kürt milisleri başlıca vekil gücü haline getirmesini, kendi sınır güvenliğine yönelik doğrudan bir tehdit olarak gördü. Ankara’nın ABD-NATO ile Çin ve Rusya arasında manevra yapma politikası gerilimleri daha da artırdı ve bunlar nihayetinde 2016’da Erdoğan’ı hedef alan NATO destekli başarısız darbe girişiminde şiddetle patlak verdi.

Darbenin bastırılmasının ardından Türkiye, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri satın alırken, ilk Trump yönetimi sırasında ABD Kongresi Türkiye’ye CAATSA yaptırımları uyguladı. Türkiye F-35 savaş uçağı projesinden dışlandı. Yaptırımlar hala devam ederken Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine giren S-400’ler ABD’nin talebiyle atıl duruyor.

ABD ile Avrupa arasında derinleşen çatlağın ortasında Erdoğan hükümeti Trump yönetimiyle işbirliğini derinleştirmeye çalışırken aynı anda Avrupalı müttefikleriyle de bağlarını kuvvetlendirmeye çalışıyor. Türkiye, İstanbul’da Britanya ve Fransa ile Rusya’ya karşı “Gönüllüler Koalisyonu” kapsamında bir deniz karargâhı kurdu. Ayrıca Avrupalı güçlere Türkiye’nin jeopolitik konumundan ve gelişen savunma sanayisinden yararlanma çağrıları artıyor.

Türkiye aynı zamanda hem İsrail’le hem de NATO müttefiki Yunanistan ile artan bir bölgesel rekabet içinde. İsrail ABD’nin Ortadoğu’daki saldırı köpeği olarak büyük bir askeri yardım alıyor ve siyasi destek alırken, Yunanistan hava filosunu önemli ölçüde büyütüp modernize etti. Yunanistan özellikle NATO’nun Rusya’ya karşı savaşında önemli bir üs işlevi gördü. Geçtiğimiz aralık ayında İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Kudüs’te bir zirve düzenledi. Liderler, Akdeniz’deki “kritik bölgesel altyapı”yı korumak amacıyla “güvenlik, savunma ve askeri alanlarda” üçlü işbirliğini derinleştirme konusunda mutabık kaldılar. 

Yunanistan’dan Greek City Times gazetesi, Yıldırımhan’ın Yunanistan ve İsrail’de ciddi kaygılara yol açtığını yazdı. İsrailli analist Şai Gal, “Türkiye bu füzeleri yalnızca kendi topraklarını savunmak için değil, Türk baskısı altında kimin yaşayacağını belirlemek için inşa ediyor,” diye yazdı. İsrail istihbarat servislerinin, bu kadar menzile sahip füzelerin nihayetinde nükleer savaş başlığı taşıyacak şekilde tasarlandığını değerlendirdiği belirtildi.

İşçilerin uyarılması gerekiyor: Türkiye ile İsrail ve Yunanistan arasındaki rekabet ve gerilimler gerçek olmakla birlikte, Ankara’nın savunma sanayisini geliştirmesinin anti-emperyalizm ile hiçbir ilişkisi bulunmuyor. Türk burjuvazisinin çıkarlarının hizmetindeki bir hükümetin emperyalizme karşı çıkma kapasitesi de isteği de söz konusu değildir. Bu güçler, Türkiye’nin de savaş girdabına çekilmesinin sorumluluğunu taşımaktadır ve halkı “savunmak” şöyle dursun işçileri ve gençleri gerici çıkarlar uğruna savaşa sürmeye hazırlanmaktadır.

Emperyalist savaşa karşı koyabilecek tek toplumsal güç, kendi egemen sınıfından ve devletinden bağımsızlığını sağlamış bir uluslararası işçi sınıfıdır. Türkiye’de bu, Kürt ve Türk işçilerinin ortak sınıf çıkarlarına dayanan sosyalist bir program temelinde Ortadoğu’daki ve uluslararası sınıf kardeşleriyle birleştirilmesini, milliyetçi ve dinî ideolojilerin kıskacından kurtarılmalarını ve kendi devrimci siyasi önderliklerini inşa etmeyi gerektirmektedir. Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, bu perspektif uğruna mücadele etmektedir.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 1 day ago
▲ 4 r/TurkishLeft+1 crossposts

1926 Genel Grevi ve günümüzde Troçkizm mücadelesi

Bu konuşma, Sosyalist Eşitlik Partisi (Birleşik Krallık) ulusal sekreter yardımcısı Thomas Scripps tarafından, WSWS ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi tarafından düzenlenen 2026 1 Mayıs Çevrimiçi Toplantısı’nda yapıldı.

100 yıl önce, neredeyse bugün, Britanya emperyalizminin derin ekonomik ve siyasi krizi 1926 genel grevini tetikledi.

Britanya’nın maden endüstrisinin kaderine kimin, işçilerin mi yoksa kapitalistlerin mi karar vereceği sorusundan kaynaklanan bu tarihi mücadele, dünyanın gördüğü en büyük imparatorluğun kalbindeki kapitalist devlete doğrudan ve devrimci bir tehdit oluşturuyordu.

Ancak genel grev sadece dokuz gün sonra sendika liderleri ve İşçi Partisi tarafından ihanete uğradı.

Devrimci siyasi liderliğin bakış açısından, 1926’daki yenilginin sorumlusu, dünya sosyalist devrimi mücadelesinin yerine “tek ülkede sosyalizm”i kurmak için oportünist ittifaklar arayışını koyan Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist bürokrasiydi.

Sonuçlar, 1927 Çin Devrimi’nin kana bulanması da dahil felaketler oldu. Genel grevin yenilgiye uğramasından sonraki dört yıl içinde dünya Büyük Buhran’a sürüklendi. Yedi yıl içinde Nazi Partisi Almanya’da iktidara geldi. 14 yıl içinde İkinci Dünya Savaşı başladı.

Bugün temelde, çok daha acil bir şekilde kendilerini gösteren sorunlarla karşı karşıyayız. Halihazırda bir üçüncü küresel savaşın ilk çatışmaları yaşanıyor. Borç yükü altındaki dünya ekonomisi bir çöküşün eşiğinde sallanıyor. Aşırı sağcılar iktidardalar ya da her ülkede iktidara yönelik seçim mücadelelerinin başını çekiyorlar.

Britanya bu fırtınada savrulan bir gemi gibi. ABD ile Avrupa arasında sıkışan ve uluslararası sahnede güç kaybeden Britanya yönetimi, konumunu sağlamlaştırmak için yurt dışında zaferler kazanmaya çalışıyor. Ülkeyi Rusya’ya karşı savaşın girdabına ve İran, Lübnan ve Gazze’ye karşı savaşın girdabına sürüklüyor ve ganimetten pay almayı umuyor.

Ancak geçmişte bu bölgelere karşı uygulanan şiddete duyulan emperyal nostalji, Britanya kapitalizminin kaybettiği ekonomik ve askeri gücün yerini tutamaz. Bunun, işçi sınıfının yaşam standartlarına eşi görülmemiş bir şiddetle saldırarak telafi edilmesi gerekiyor.

“Refah harcamalarını savaş harcamalarına dönüştürün.” Egemen sınıfın savaş çığlığı budur. Bu giderek daha şiddetli bir direnişle karşılaşacaktır.

Jeffrey Epstein’ın arkadaşı olan ve Keir Starmer’ın İşçi Partisi hükümeti tarafından kıyasıya desteklenen baş Blaircı Peter Mandelson’la ilgili skandal, zaten yaygın olarak bilinen bir gerçeği ortaya koymuştur. Eşitsizliğe, gizliliğe ve mali oligarşinin hesap vermeyen gücüne dayanan kapitalist siyaset baştan aşağı çürümüştür. Nigel Farage’ın milyarder destekli Reform UK’sinin yükselişiyle örneklendiği üzere, kapitalist siyaset giderek daha sağa kaymaktadır.

“Sol”da olduğunu iddia eden kapitalizm yanlısı partilerin ya da onlara seslenen protesto hareketlerinin hiçbiri işçi sınıfını savunmaya muktedir değildir.

Eski İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’in Sizin Partiniz zar zor işlerken Corbyn’in kendisi de sefil bir anti-sosyalist cadı avcısı olarak ifşa oluyor. Zack Polanski’nin Yeşil Partisi, Corbyn’in basit bir taklididir.

Bu arada, resmi savaş karşıtı hareket, işçi sınıfını savaşan ülkelerin gizli diplomasisinin elinde bir oyuncağa dönüştürdüğü için Lenin tarafından kınanan türden boş bir pasifizmi vaaz etmeye devam ediyor. Avrupalı güçler hızla yeniden silahlanıyorlar.

Burjuva ve sahte sol siyasetin, işçi sınıfının faaliyetlerini bastırma yeteneği hiç bu kadar zayıf olmamıştı. Bu nedenle Muhafazakar ve İşçi Partisi hükümetleri geçtiğimiz yılları protestolara, eleştirel gazeteciliğe ve siyasi faaliyetlere karşı bir dizi yasa çıkarmakla geçirdi.

Egemen sınıf, küresel savaşın yayılmasının, barışa giden tek gerçek yol olan küresel sınıf mücadelesinin büyümesi anlamına geldiğini çok iyi bilmektedir. 1926’daki genel grevin temel dersi, Marksist bir partinin, devrimci bir önderlik sağlamadaki yeri doldurulamaz rolüdür.

Bu mücadele onsuz başarıya ulaşamaz. Lev Troçki, Britanya Nereye Gidiyor? adlı usta işi eserinde, Stalinist politikaya karşı mücadele ederken, grev öncesinde, Britanya Komünist Partisi’nin “ancak sendikalardaki ve İşçi Partisi’ndeki tutucu bürokrasi ile amansız bir çatışmaya girdiği ölçüde işçi sınıfının önderliğini üstlenebileceği” konusunda doğru bir uyarıda bulunmuş ve eklemişti: “Britanya işçi hareketinin tüm lider kadrosunu acımasızca eleştirerek ve toplumsal yaşamın ve sınıf hareketinin tüm alanlarında onun Muhafazakar, anti-proleter, emperyalist, monarşist ve uşaklık rolünü gün be gün teşhir ederek kendisini öncü role hazırlayabilir.”

Troçki’nin fikirleri, günümüzün yaklaşan belirleyici mücadeleleri için vazgeçilmez bir rehberdir.

Britanya’daki işçiler, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ve Sosyalist Eşitlik Partisi tarafından temsil edilen Troçkizme yönelerek, 1926’nın doruklarına yükselip onu aşacak ve Britanya emperyalizminin kanlı saltanatına sonsuza kadar son verecektir.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 3 days ago
▲ 4 r/TurkishLeft+1 crossposts

Kenya’da Fransız emperyalizmi destekli zirveyi protesto eden eylemciler serbest bırakılsın!

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUК), Nairobi’deki Afrika İleriye Zirvesi’ni (Africa Forward) protesto eden göstericilere karşı Kenya polisinin vahşi baskısını kınamaktadır. Gözaltına alınan 12 kişinin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

Zirve, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron önderliğinde Fransız emperyalizminin himayesinde ve Kenya Devlet Başkanı William Ruto’nun ev sahipliğinde yapıldı.

12 Mayıs’ta “Emperyalizme Karşı Pan-Afrikanizm Zirvesi” (PASAI) tarafından düzenlenen küçük bir gösteri, Nairobi’nin Merkezi İş Bölgesi’nde Britanya emperyalizmine karşı Mau Mau ayaklanmasının lideri Dedan Kimathi’nin heykeline doğru harekete geçmişti. Polis, göstericilerin Kenyatta Uluslararası Kongre Merkezi’ndeki zirve alanına yaklaşmasına izin vermedi.

PASAI’nin bu karşı zirvesi, uluslararası heyetlerin de katılımıyla Komünist Parti Marksist–Kenya (CPM-K) ve müttefiki Stalinist, Pan-Afrikanist ve Maocu örgütlerle birlikte toplandı.

Bildirildiğine göre, göstericiler polisle değiştirilen güzergâh üzerinde anlaşmışlardı. Protestocular yakın zamanda onaylanan Kenya-Fransa güvenlik ortaklığının iptalini talep etmek üzere yürüyüşe geçtiler. Bu ortaklık, Kenya’da Fransız silahlı kuvvetlerinin konuşlandırılmasına izin veriyor ve Fransa’ya Mombasa limanına erişim hakkı tanıyarak Paris’in Hint Okyanusu genelinde nüfuzunu genişletmesini mümkün kılıyor.

Kenya’nın egemen seçkinleri, Orta ve Doğu Afrika’dan milyarlarca dolar değerindeki madenlerin nakliyesinde kilit öneme sahip olan Mombasa Limanı’nın modernizasyonu için Fransız denizcilik devi CMA CGM’nin yaptığı 823 milyon dolarlık yatırım taahhüdünden fayda sağlayacaklar.

Gösteri başladıktan sonra henüz 30 dakika geçmeden polis araçları geldi ve polisler protestocuların pankartlarını yırtmaya başladı. Yürüyüş devam ederken polis, göstericilere göz yaşartıcı gaz ve ses bombası attı. Saldırı durduktan sonra bölge kuşatıldı ve protestocular silah zoruyla gözaltına alındı.

Gözaltına alınanlar arasında Stalinist-milliyetçi bir örgüt olan Güney Kore Halkın Demokrasi Partisi’nin eski başkanı Lee Sang-hun, partinin uluslararası ilişkiler sorumlusu Song Dan-bi, Maocu bir parti olan Büyük Britanya Komünist Partisi (Marksist-Leninist) Genel Başkanı Joti Brar, Girit Teknik Üniversitesi felsefe profesörü ve Yunanistan Devrimci Teori Grubu kurucu üyesi Dimitris Patelis ve Fransız aktivist Guy Bremond vardı.

Ayrıca Kenyalı eylemciler Gacheke Gachihi, Sayialel Mankuyio, Juliaus Kamau, John Kamau, Brian Mwanzi, Derivk Opiyo, Fredrik Yara ve Colins Otieno da gözaltına alındı.

Bir gün önce, Kenya polisi, zirve binası önünde “yasa dışı gösteri” düzenledikleri gerekçesiyle CPM-K’ye bağlı Devrimci Öğrenci Komitesi’ne üye beş öğrenciyi (Beres Omondi, Tracy Auma, Patience Nyambura, Jobunga Samuel ve Kenneth Obierohukuka) hukuka aykırı bir şekilde gözaltına almıştı. Öğrenciler geceyi Nairobi Merkez Karakolu’nda geçirdiler ve henüz serbest bırakılmadılar.

PSAI karşı zirvesinde gözaltına alınan tüm Kenyalılar, Ruto’nun Başsavcılığı’nın kovuşturma için herhangi bir dayanak bulamaması üzerine suçlamaların düşürülmesiyle serbest bırakıldı. Bu durum, söz konusu gözaltıların gerçekte bir sindirme taktiği olduğunu ortaya koyuyor. Öte yandan, PASAI karşı zirvesine katılan yabancı delegeler hâlâ gözaltında tutuluyor.

DEUK’un, CPM-K ve gözaltındaki uluslararası delegelerin bir kısmının temsil ettiği siyasi eğilimlerle belgelenmiş ve uzlaşmaz siyasi farklılıkları olduğu, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde açıkça ortaya konmuştur. Ancak bu farklılıklara rağmen, temel demokratik ve sosyalist siyasi ilkelere uygun olarak, DEUK CPM-K’nin şu taleplerini desteklemektedir:

  • Tüm gözaltılar derhal ve koşulsuz serbest bırakılsın.
  • Eylemciler, örgütleyciler ve ilerici hareketlere yönelik polis tacizine, kaçırma olaylarına ve baskılara son verilsin.
  • Kenya ve Afrika’ya dayatılan tüm emperyalist askeri, siyasi ve ekonomik anlaşmalar derhal durdurulsun.
  • Emperyalizm karşıtı ve Pan-Afrikan toplantılarına katılan herkesin demokratik haklarına saygı gösterilsin.

Bu gözaltılar, Ruto’nun Birleşik Demokratik İttifakı (UDA) ile Turuncu Demokratik Hareket’i (ODM) bir araya getiren Kenya “geniş tabanlı birlik” hükümeti tarafından yürütülen sistematik baskı politikasının bir parçasıdır. Bu baskı, CPM-K dahil olmak üzere tüm sol muhalefeti hedef almaktadır, ama asıl hedefi Kenya işçi sınıfı ve gençliğidir.

Ruto hükümeti, CPM-K liderlerini ve üyelerini defalarca hedef aldı. Partinin genel sekreteri Booker Ngesa Omole, şubat ayında darp edilerek kaçırılmış ve daha sonra uydurma suçlamalarla mahkemeye çıkarıldı. Omole, bir önceki yıl bir suikast girişiminden kurtulmuştu. Omole şu anda kefaletle serbest bırakılmış durumda. CPM-K Genel Başkanı Mwaivu Kaluka da birkaç ay önce Mombasa’da sivil polisler tarafından neredeyse kaçırılacaktı.

Bu baskı, 2022’de iktidara gelen Ruto rejiminin artan şiddetinden ayrı düşünülemez; rejim, 1978’den 2002’ye kadar Kenya’yı yöneten Batı destekli otokrat Daniel arap Moi’yi örnek alan bir diktatörlük kurma peşindedir.

Ruto’nun iktidara gelişinin ardından polis ve güvenlik kuvvetleri, 2023’teki artan geçim sıkıntısı protestolarında, 2024’teki IMF destekli Bütçe Kanunu’na karşı düzenlenen Z Kuşağı eylemlerinde ve geçen yıl polis baskısına ve rejimin yeni saldırılarına karşı düzenlenen protestolarda en az 246 göstericiyi öldürmüştür. Yüzlerce kişi yaralanmış, sakat bırakılmış, zorla kaybedilmiş ya da kaçırılmıştır.

Rejim, gösterileri yasaklamış, Nairobi genelinde askeri kontrol noktaları kurmuş, protestolar sırasında internet erişimini ve medya haberlerini kesmiş, kaçırma ve işkence ile görevlendirilen istihbarat birimleri oluşturmuş ve emsalsiz bir tırmanmayla, silahsız göstericilere karşı orduyu görevlendirmiştir.

Ruto, şimdi de 2026 Bütçe Kanunu çerçevesinde yeni bir kemer sıkma saldırısına hazırlanıyor. Bu saldırı; cep telefonlarına yüzde 25 özel tüketim vergisini (ÖTV), dijital ve platform tabanlı finansal hizmetlere KDV uygulamasını, ikinci el giysilerin daha yüksek vergilendirilmesini, aylık kira geliri vergisinin yüzde 7,5’ten yüzde 10’a çıkarılmasını ve küçük işletmeler ile kayıt dışı işçilere yönelik Kenya Gelir İdaresi’nin yetkisini pekiştirecek sıkı vergiye uyma kurallarını kapsamaktadır.

Bu önlemler, milyonlarca insan için temel ihtiyaçlar olan iletişim, mobil ödeme, kira, ucuz giyim ve günlük ticaretin maliyetini artıracaktır. Bu durum, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü emperyalist savaşın da etkisiyle, akaryakıt ve gıda fiyatlarının hızlı yükselişiyle kesişiyor. Savaş, Kenya’da ciddi petrol arzı şoklarına ve akaryakıt fiyatlarında keskin artışlara yol açtı.

Ruto, Kenya’nın emperyalizmin vekili rolünü de güçlendirdi. Hükümeti, Washington’un Kenya’yı “NATO dışı önemli müttefik“ olarak tanımlamasını sağladı, İsrail’in Gazze’deki soykırımını destekledi ve İran’ın misilleme amaçlı füze saldırılarını kınadı. Geniş işçi ve gençlik kesimleri arasında, hükümet, emperyalist savaş makinesinin doğrudan bir suç ortağı olarak görülüyor. Ruto hükümeti Washington, Londra, Brüksel ve şimdi de Paris’in önünde diz çöküp, Kenya’yı, Afrika ve dünyanın ezilen kitlelerine karşı askeri, mali ve diplomatik operasyonlar alanına dönüştürüyor.

Ruto’nun baskısı şüphesiz Macron ile önceden koordine edilmiştir; Macron’un kendi hükümeti de Fransa içinde ve Fransa’nın kontrolündeki topraklarda acımasız bir baskı yürütüyor. Macron’un emeklilik kesintilerine karşı düzenlenen kitlesel mücadele sırasında Fransız polisi gösterilere ve grevlere şiddetle saldırırken, kötü şöhretli BRAV-M motorize polis birimleri protestocuları sindirmek, gözaltına almak ve ezmek üzere görevlendirildi.

Aynı baskı mekanizması daha sonra Paris’te yasaklanan Gazze yanlısı gösterilere karşı da devreye sokuldu. Yeni Kaledonya’da ise Macron hükümeti, Kanak halkına karşı olağanüstü hâl ilan etti, TikTok’u yasakladı ve zırhlı araçlar ve helikopterlerle bölgeleri “geri alacağını” ilan etti; Fransız özel kuvvetleri tarafından 19 Kanak öldürüldü.

Batı Afrika’da, Fransız birlikleri Mali, Burkina Faso ve Nijer’den çıkarılmış olsa da Paris CFA frangı, Fransız bankaları ve şirketleri, borç mekanizmaları, diplomatik baskı ve Rusya yanlısı askeri cuntalara karşı İslamcı güçlerin ve Tuareg hareketlerinin kullanılması yoluyla etkisini korumaya devam ediyor; bunun en son örneği, geçen ay Mali’deki askeri rejime karşı düzenlenen koordineli saldırıydı.

Fransa’da Macron, savaşa ve kemer sıkma politikalarına karşı çıkan işçilere, öğrencilere, soykırım karşıtı protestoculara ve göçmenlere karşı polis güçlerini devreye sokuyor; Kenya’da ise Ruto’nun polisi, ülkeyi Fransız, Avrupalı ve Amerikan askeri operasyonları için bir üs haline getirme girişimine karşı çıkan muhalefeti bastırarak, aynı emperyalist stratejinin yerel infazcıları olarak hareket ediyor.

Kenya’daki baskıya karşı mücadele, Macron’a, Avrupa militarizmine ve emperyalist savaşa karşı mücadeleden ayrılamaz. Bu mücadele, emperyalist merkezlerdeki işçilerin eski sömürgelerdeki işçiler ve gençlerle, savaşa, diktatörlüğe ve kapitalist sömürüye karşı sosyalist bir programa dayanan ortak bir uluslararası hareket içinde birleştirilmesini gerektiriyor.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 7 days ago
▲ 1 r/Fedora

Fedora 44 Sound Problem

I’m using Fedora version 44. My desktop environment is KDE Plasma. I’m experiencing an odd sound issue with this version.

Sometimes, when I start my computer, there’s no sound. The only way to fix this is to restart the computer. This happens to me almost once a day. I install updates every day, but there hasn’t been an update yet that has resolved this issue.

This issue wasn’t present in previous versions of Fedora. Is anyone else experiencing this problem? How can I report this bug to the Fedora developers?

reddit.com
u/OddEngineering5683 — 8 days ago
▲ 6 r/TurkishLeft+1 crossposts

Sosyalizm AI ve işçi sınıfının siyasi eğitimi

Bu konuşma, Sosyalist Eşitlik Partisi (ABD) Ulusal Komite üyesi Evan Blake tarafından, WSWS ve Dördüncü Enternasyonal'in Uluslararası Komitesi tarafından düzenlenen 2026 1 Mayıs Çevrimiçi Toplantısı'nda yapılmıştır.

Bugünkü 1 Mayıs Toplantısı'na katılan herkese devrimci selamlar.

Şu anda İran'a karşı yürütülen emperyalist savaşın ve bütün olarak dünya ekonomisinin merkezinde, kapitalizm tarihindeki en büyük finansal balonun odağı haline gelen yapay zekâ (AI) üzerine mücadele yer almaktadır.

Trilyonlarca dolarlık sermaye yatırımı ve borç, şu anda ABD borsasına hakim olan bir avuç teknoloji firmasına akıtıldı. Amerikan egemen sınıfı, gerilemekte olan emperyalist bir gücün hegemonyasını bir şekilde yeniden tesis edeceğine ve ABD kapitalizminin yarım yüzyıldan fazla bir süredir biriken krizini çözeceğine inanarak tüm bahislerini bu AI balonuna yatırdı.

Yapay zekânın bir teknoloji olarak devrimci karakteri, onu kullanan herkes için aşikardır. Bir LLM, birkaç saniye içinde binlerce sayfalık bir belgeyi özetleyebilir. Herhangi bir dil çifti arasında çeviri yapabilir. Çalışan bir yazılımın kodunu dakikalar içinde yazabilir. Bir kullanıcıyı insanlık kültürü tarihindeki herhangi bir konuda sürekli diyaloğa sokabilir.

Ancak bu teknolojinin kapitalizm altında maruz kaldığı yıkıcı kullanımlar daha az aşikar değildir ve bunlar gün geçtikçe artmaktadır.

AI bir savaş aracına dönüştürülmüştür. Palantir gibi firmalar şu anda ABD ve İsrail orduları tarafından Gazze, İran ve Ortadoğu'da kullanılan otonom hedefleme yazılımlarını geliştirirken, AI Amerikan askeri istihbarat aygıtının her katmanına entegre edilmiştir. Aynı teknoloji ABD şehirlerinde göçmenleri avlamak ve dünya çapında yüz milyonlarca işçinin emeğini otomatikleştirmek için kullanılıyor. Şu anda bir sektörden diğerine yayılan toplu işten çıkarma dalgası, egemen sınıfın yapay zekâ verimliliği olarak adlandırdığı şey adına meşrulaştırılıyor; mali oligarşinin hayali, üretim sürecinin toplumun tüm zenginliğini emeğiyle yaratan sınıftan arındırmaktır.

Bu gerici kullanımlara karşı artan muhalefetle karşı karşıya kalan siyaset kurumunun bazı kesimleri tek bir cevap veriyor: düzenleme. Onlar, üretici güçlerin en kuvvetli ilerlemelerinin, kâr arayışı ve rakip ulus devletler arasındaki acımasız rekabet tarafından yönlendirilen bir toplumsal düzen içinde denetlenebileceği yanılsamasını besliyorlar.

Kategorik olarak belirtmek gerekir ki, bu tür reformlar imkansızdır ve faşizme ve dünya savaşına doğru sürüklenen bir egemen sınıf tarafından asla kabul edilmeyecektir.

Kapitalizm altında teknolojik ilerlemelerin toplumsal olarak gerici kullanımı yeni değildir. Kapitalizmin tarihindeki her büyük teknolojik atılım, sömürü ve savaşa tabi kılınmıştır. 150 yıldan uzun bir süre önce Marx, büyük eseri Kapital'de, işçileri angarya işlerden kurtarabilecek teknolojilerin, bunun yerine onların sömürülmesini yoğunlaştıran araçlara dönüştürüldüğünü göstermiştir. Hata makinede değil, makinenin içinde işlediği sosyal ilişkilerde yatıyordu.

Lev Troçki 1926 tarihli Kültür ve Sosyalizm makalesinde şöyle yazmıştı:

>

Geçtiğimiz Aralık ayında DEUK, uluslararası işçi sınıfı için tarihi bir başarı olan Sosyalizm AI'yı kullanıma sundu. Sosyalizm AI'ın amacı, yapay zekânın devrimci gücünü kullanarak onu bir sömürü ve savaş aracı olmaktan çıkarıp işçi sınıfının eğitimi ve örgütlenmesi ile uluslararası sosyalist hareketin inşası için bir araca dönüştürmektir.

Sosyalizm AI'yı hayata geçirerek, sosyalist hareketin tarihinde ilk kez, Marksizmin tüm mirasını, Marx, Engels, Lenin, Troçki, Luxembergu ve Plahanov'un eserlerini ve Dünya Sosyalist Web Sitesi'ndeki yaklaşık otuz yıllık günlük analizleri gerçek zamanlı olarak, diyalog içinde, herhangi bir dilde ve herhangi bir saatte erişilebilir kılabilecek bir aracı işçilerin ve gençlerin ellerine teslim ettik.

Geçtiğimiz dört buçuk ay boyunca gelen tepkiler dikkate değerdi. Yaşanabilir her kıtadaki 100'den fazla ülkede binlerce işçi, binlerce insan, başka hiçbir yerde bulamadıkları cevaplar için Sosyalizm AI'ya yöneldi. Sorularınız ve geri bildirimleriniz doğrudan aracın gelişimini besledi; bu araç ile siyasi eğitimine hizmet ettiği işçi sınıfı arasında sürekli bir diyalektik etkileşim var.

Bugünden itibaren Sosyalizm AI, aralık ayında başlatılan halinden çok daha güçlüdür ve tüm siyasi, teorik ve tarihsel sorulara niteliksel olarak daha iyi yanıtlar vermektedir. Uluslararası kullanıcılardan gelen geri bildirimlere dayanarak, bu devrim niteliğindeki aracın temelini oluşturan mimaride önemli iyileştirmeler yaptık.

Bir işçi 'sermaye nedir?' diye sorduğunda, bir genç 'Rus devrimi nasıl oldu?' diye sorduğunda, tabandan gelen bir işçi, 'sendika bürokrasisinin ihanetlerine karşı nasıl örgütlenebilirim?' diye sorduğunda, cevap, Troçkist hareketin teorik ve tarihsel cephaneliğinden, emek değer teorisinden, sürekli devrim teorisinden, 20. yüzyılın büyük derslerinden ve daha fazlasından yararlanarak verilecektir.

Tarihteki her devrimci dönem, bir bilgi patlamasıyla hazırlanmıştır. Aydınlanma, bilgiyi günün yükselen devrimci sınıfının eline vererek Fransız Devrimi için entelektüel zemini hazırlamıştır. Ekim Devrimi, fabrika çevrelerinde Marx'ı okuyan ve kendilerini iktidarın ele geçirilmesi için bir Rus işçi kuşağı tarafından mümkün kılınmıştır. Dönüştürmek istediği toplumun doğasını düşünsel olarak kavrayamayan hiçbir sınıf devrim yapamaz.

Bu nedenle kapitalist sistem cehaletten, kamu eğitiminin yok edilmesinden, ciddi gazeteciliğin şirket propagandasına dönüşmesinden, üniversitelerde postmodernizm ve irrasyonalizmin geliştirilmesinden, amacı sosyalizme yönelen her neslin yönünü şaşırtmak olan sahte solun faaliyetlerinden beslenir ve bunları teşvik eder. Tüm bunlar, ölüme mahkum bir toplumsal düzenin, işçi sınıfının kapitalizmin mezar kazıcısı olarak kendi tarihsel rolünü anlamasını engelleme çabalarıdır.

Buna karşı DEUK, uluslararası işçi sınıfının dünya ölçeğinde siyasi eğitiminin hizmetine sunulan bir bilgi evreni olan Sosyalizm AI'yı önermektedir.

Bu toplantıyı izleyen her işçiyi ve genci bugün socialismai.com adresine gitmeye ve bu aracı günlük siyasi yaşamınıza dahil etmeye çağırıyoruz. İş arkadaşlarınızı, okul arkadaşlarınızı ve dostlarınızı bilgilendirin ve onlarla işbirliği yaparak bu aracı uluslararası sosyalist hareketi inşa etmek için kullanın.

Eski dünya sona eriyor. Yeni dünya inşa edilmeli. Sosyalizm AI, uluslararası işçi sınıfının bu devrimci faaliyet için eline alması gereken çok önemli bir silahtır.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 8 days ago
▲ 45 r/TurkishLeft+2 crossposts

BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen beraat etti: İş cinayetlerini ifşa etmek suç değildir

Türkiye’de bağımsız işçi hareketini bastırmaya yönelik devlet baskısının sembol davalarından biri salı günü Gaziantep’te sonuçlandı. Yaklaşık iki aydır tutuklu bulunan BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, hukuki dayanaktan yoksun “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasından beraat ederek serbest bırakıldı.

Beraat kararı, Türkmen’e yönelik Türkiye’de ve uluslararası ölçekte yürütülen bir dayanışma kampanyasının ardından geldi. Geniş işçi kesimlerinin Türkmen’e sempatisi ile sendikal bürokrasinin suçlu sessizliği taban tabana zıttı.

Türkmen’i savunmak için tek bir açıklama yapmayan DİSK yönetimi, duruşmayla aynı gün Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’ı ağırladı. Bu tablo rastlantısal değildir: Sendikal bürokrasi, bağımsız işçi önderliğini fiilen rakip olarak görmekte ve devletle bütünleşmiş konumunu korumayı tercih etmektedir. Nihayetinde Türkmen, DİSK’ten ihraç edildikten sonra 2022 yılında bağımsız BİRTEK-SEN’i kurmuştu.

Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS) ve Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, ilk gününden itibaren Türkmen’in tutuklanmasını ve ona yönelik zulmü, gelişmekte olan bağımsız işçi hareketini sindirmeye yönelik bir devlet baskısı olarak tanımladı; işçileri ve gençleri Türkmen’in özgürlüğü ve demokratik haklar için mücadeleye çağırdı. 2026 Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı’nda Türkmen ve diğer sınıf savaşı tutsaklarının serbest bırakılması talebi yükseltildi.

Artan devlet baskısı, esas olarak, hayat pahalılığının arttığı ve yaşam ve çalışma koşullarının giderek gerilediği bir ortamda artan fiili grevler ve direnişlerle bağımsız bir işçi hareketinin gelişmesini hedef alıyor. ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşının yıkıcı sonuçları nedeniyle geçim sıkıntısı daha da artarken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti kapitalist oligarşi adına şiddetli bir kemer sıkma programı uygulamaya devam ediyor. Halkın ezici çoğunluğu İran’a yönelik savaşa karşı çıkarken İran’ın kendini savunma hakkını kınayan hükümet, savaş ve kemer sıkma politikalarına karşı artan bir toplumsal muhalefetle karşı karşıya.

Türkmen’in tutuklanması, gelişen işçi mücadeleleriyle doğrudan bağlantılıydı. Gaziantep’te aylarca ücretlerini alamayan ve 9 Mart’ta iş bırakan yaklaşık 400 Sırma Halı işçisinin 13 Mart’ta düzenlediği protestoya katılan Türkmen, oradaki konuşması gerekçe gösterilerek tutuklanmıştı. Türkmen anayasal hakları kapsamındaki bu konuşmasında, ülke genelinde sayısız işçinin ücretlerini alamadığını, bunu protesto ettiklerinde ise polis baskısıyla karşılaştıklarını söylemiş, şirketlerin ise hem işyerlerindeki işçi ölümleri ve yaralanmaları hem de ücret gaspları karşısında devlet tarafından korunduğuna dikkat çekmişti.

Evrensel gazetesinin aktardığına göre, Türkmen duruşmada yaptığı savunmada, “Adım gibi biliyorum ki bu soruşturma Şireci patronunun şikayeti üzerine açıldı. Kopan kolun hesabını sorduğum için suçlu oldum,” dedi. Antep’te son 13 yılda en az 555 işçinin iş cinayetlerinde öldüğünü ama bir tek patronun hapis yatmadığını söyleyen Türkmen, “Patronlara ‘İstediğiniz kadar sömürün, konuşanı biz içeri atarız’ mesajı veriyorsunuz” dedi.

Türkmen şunları ekliyordu: “Bu 555 ismin hepsi var. Bir tek patron hapis yatmadı, bir tek patron gözaltına alınmadı. Tekstil iş kolu en az riskli olanlardan biri olmasına rağmen neden her gün birinin eli, kolu kopuyor? Çünkü patronların kâr hırsı, işçinin canından kıymetli.”

Duruşma öncesinde Türkmen’e destek vermek amacıyla tekstil işçilerinin yanı sıra Türkiye’nin pek çok kentinden ve Avrupa’dan çok sayıda siyasi parti, sendika ve meslek örgütü temsilcisi adliye önünde bir araya geldi. Yapılan konuşmalar Türkmen’e yönelik suçlamaların temelsizliğini ve yargının işçi haklarını ve muhalefeti bastırmak için bir araç olarak kullanıldığını vurguluyordu.

BİRTEK-SEN Genel Sekreteri Mikail Kılıçalp yaptığı konuşmada Türkmen’in “suçu”nun “maaşlarını alamayan işçilerle yan yana durmak, iş cinayetlerinin hesabını sormak” olduğunu belirtti. Kılıçalp “Türkmen, ‘Yasalar zenginler için geçerli değil,’ dediği için tutuklandı. Biz de soruyoruz: İşçinin tazminatına çöken, işten atan, emeğini gasp eden kaç patron bu kapıdan [adliyeden] içeri girdi? Yanıltıcı olan bizim sözlerimiz değil, bu adaletsiz düzenin kendisidir,” dedi.

Türkmen’in tutuklanmasından sonra işyerlerinde gereksiz maliyet olarak görülen önlemler alınmadığı ve yetkililer de bu duruma göz yumduğu için meydana gelen işçi ölümleri, Türkmen’in sözlerinin yanıltıcı bilgiler değil, somut gerçekler olduğunu bir kez daha acı bir şekilde gösterdi. Evrensel gazetesinin haberine göre, “Türkmen’in tutuklanmasından bu yana geçen iki ayda Gaziantep’te en az 10, ülke genelindeyse 338 işçi can verdi. Hiçbir patrondan hesap sorulmadı.”

Türkmen’in avukatlarından Tugay Bek sadece 2025 yılında 2 bin 555 işçinin “iş kazaları” sonucu yaşamını yitirdiğini, son on yılda bu sayının 25 bini aştığını belirti. Başka bir deyişle, Türkiye’de her yıl 2014’teki Soma madenci katliamının altı katı büyüklüğünde işçi ölümüyle meydana gelmektedir — ve bunun için tek bir patron hesap vermemektedir.

Mehmet Türkmen’in annesi Ayşe Türkmen de adliye önündeki kalabalığa seslenerek “Oğlum eli kolu kopan işçilerin hakkını savunduğu için mi tutuklandı? Ben oğlumu almaya geldim,” dedi. Dayısı ise “Mehmet patronların yanında olsaydı evi de arabası da her şeyi de olurdu ama o işçilerin yanında olmayı, onların mücadelesine destek vermeyi seçti ve bu yüzden tutuklu,” diye konuştu.

Türkmen’in avukatları duruşma sırasında Gaziantep’te son 10 yılda iş cinayetlerinde ölen işçi sayısının ikiye katlandığını ve bunun arkasında, sorumluların yargılanmamasının yattığını açıkladılar. Avukatlar, iş kazalarında uzuvlarını kaybeden işçilerin tanıklık etmesini talep etti; mahkeme bunu reddetti.

Dinleyiciler arasında bulunan ve iş kazalarında parmaklarını kaybeden bir Başpınar Organize Sanayi Bölgesi işçisi ayağa kalkarak “Ben parmakları olmayan elimle buradayım. Mehmet başkanın yanındayım,” diye bağırdı.

Davanın halkın geniş kesimlerinin gözünde hiçbir meşruiyetinin olmamasına ve anayasal hakların açıkça ihlal edilmesine rağmen esas hakkındaki mütalaasını sunan savcılık talebinde ısrar etti; “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan Türkmen’e hapis cezası verilmesini ve sendikacılık yapmasına engel teşkil edecek şekilde “siyasi yasak” getirilmesini istedi.

Türkmen’in sözlerinden dolayı ceza alması, sürekli ihlal edilen burjuva hukuk normları açısından bile oldukça zorlama bir karar olacaktı. İşçiler arasında hukuk sisteminin güvenilirliği gittikçe daha fazla sorgulanırken, hak aramanın fiili grev ve mücadelelerle mümkün olduğu duygusu gelişiyor. En son Doruk Maden işçilerinin mücadelesi bunun bir ifadesiydi.

Sınıf mücadelesi keskinleştikçe sendikal aygıttan bağımsız hareket eden işçi önderlerine yönelik devlet baskısı da artıyor. Polyak Madencilik ve Doruk Madencilik’teki mücadelelere önderlik eden Bağımsız Maden-İş liderleri ve madenciler defalarca gözaltına alındı; işçiler polis ve jandarma baskısı ile karşılaştılar.

Türkmen davası tek değildir. Muğla’daki Akbelen Ormanı’nın ve toprakların maden şirketlerine peşkeş çekilmesine karşı mücadele veren köylü önderi Esra Işık, mart sonunda aynı devlet baskısı mekanizmasının hedefi oldu. Danıştay 6. Dairesi, geçtiğimiz hafta cumhurbaşkanlığının “acele kamulaştırma” kararının yürütmesini durdururken pazartesi günü de Işık yurt dışına çıkış yasağıyla tahliye edildi.

Suçlamalar düşürülmüş olsa da dezenformasyon yasası ve onu işleten yargı aygıtı yerli yerinde durmaktadır. Türkmen’in beraat ettiği gün de Antep’te, Türkiye’de ve dünya genelinde işçiler aynı güvencesiz koşullarda çalışmaya, sömürülmeye ve iş kazalarına kurban gitmeye devam ettiler.

Türkmen tahliye edildikten sonra bu gerçeğe dikkat çekerek şunları söyledi: “Bu ülkede işçileri parmaklarından, ellerinden, hayatından eden düzen elbet değişecek ve değişecekse de tam da hayatı için mücadele eden, emeği için mücadele eden işçilerin mücadelesiyle olacak.”

Bu, işçi sınıfının sendikal aygıttan ve düzen partilerinden bağımsız, uluslararası bir stratejiye dayanan yeni taban örgütlerinin inşasını gerektiriyor. Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı bunun için mücadele ediyor.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 8 days ago
▲ 4 r/TurkishLeft+1 crossposts

Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı’na katılın! Yaşasın sosyalizm! Savaşa, soykırıma ve faşizme hayır!

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ve Dünya Sosyalist Web Sitesi, TSİ 22:00’de 13. Yıllık Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantımızı düzenliyor.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 21 days ago

Eğer Ubuntu'nun web sitesine, Launchpad'e ve Snap uygulama mağazasına bugün erişim sağlamakta sorun yaşadıysanız bunun nedeni bu sitelerin saldırıya uğramış olması.

Bilgisayarınızda kurulu olan Ubuntu için endişelenmenize gerek yok. Saldırıya uğrayan web siteleridir, bilgisayarınızda kurulu olan sistem değil.

u/OddEngineering5683 — 21 days ago
▲ 3 r/TurkishLeft+1 crossposts

1 Mayıs Cuma günü, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ve Dünya Sosyalist Web Sitesi, faşizme, diktatörlüğe ve savaşa karşı mücadelede dünyanın dört bir yanından işçileri bir araya getiren yıllık Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı’nı düzenleyecek.

Bu yılki toplantı, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en ciddi savaş krizi ortamında yapılıyor. ABD-İsrail’in İran’a karşı 28 Şubat’ta başlayan saldırısı, dünyayı, tüm insanlığı tehdit eden bir felaketin eşiğine getirmiş durumda. İşçi sınıfı, dünya savaşına doğru gidişi durdurmak için bağımsız bir siyasi güç olarak devreye girmeli.

2026 Uluslararası 1 Mayıs Toplantısı, kapitalizme, işçileri emperyalist savaşa ve demokratik haklara yönelik küresel saldırıya karşı mücadelede uluslararası düzeyde birleştirecek devrimci bir perspektif sunacak. Toplantı, İran’a yönelik suç niteliğindeki saldırıyı sona erdirmeye, faşizmin yükselişine karşı çıkmaya, eşitlik ve insani ihtiyaçlarına dayalı bir toplum inşa etmeye yönelik bir program ortaya koyacak.

Toplantı, wsws.org/mayday adresinden canlı yayınlanacak. Bu sayfadaki formu doldurarak kaydolun. Savaşa ve faşizme karşı güçlü bir hareket inşa etmek için lütfen bu etkinliği olabildiğince geniş kitlelere duyurun!

u/OddEngineering5683 — 28 days ago
▲ 27 r/TurkishLeft+2 crossposts

Doruk Madencilik’te çalışan yüzlerce işçi, yıllardır gasp edilen ücretlerini ve kıdem tazminatlarını geri almak için 13 Nisan Pazartesi günü Ankara’ya yürüyüş başlattı.

u/OddEngineering5683 — 15 days ago

Dünya Sosyalist Web Sitesi, okurlarını, Türkiye’deki sınıf savaşı tutsaklarını, Başaran Aksu’yu, Mehmet Türkmen’i ve diğer tutukluları savunmaya ve derhal serbest bırakılmalarını talep etmeye çağırıyor.

u/OddEngineering5683 — 1 month ago

Temmuz ayında Ankara'da yapılacak NATO zirvesi nedeniyle Sosyalist Eşitlik Partisi Başkanı Ulaş Sevinç, sosyal medya platformu X'te partisinin NATO zirvesine karşı duruşunu açıkladı.

Sosyalist Eşitlik Partisi; NATO zirvesinin iptal edilmesi, Türkiye'nin NATO'dan ayrılması, NATO'nun dağıtılması; İran'a karşı savaşın, Lübnan'ın istilasının ve Gazze'deki soykırımın durdurulması, ABD'nin Ortadoğu'daki tüm silahlı kuvvetlerinin çekilmesi ve üslerinin kapatılması, tüm savaş suçlularından hesap sorulması taleplerini öne sürüyor.

Sosyalist Eşitlik Partisi, tüm dünya işçilerini emperyalizme karşı sosyalizm uğruna ortak bir mücadelede birleştirme çağrısı yapıyor.

x.com
u/OddEngineering5683 — 1 month ago

Silahlı çatışma, ABD-İsrail’in İran’a karşı bölge geneline ve ötesine yayılma riski taşıyan savaşının tüm dünya için kritik bir eşiğe ulaştığı gün meydana geldi. ABD Başkanı Donald Trump, İran’da medeniyeti yok etme tehdidinde bulunup teslim olması için salı gecesine kadar mühlet vermişti.

u/OddEngineering5683 — 1 month ago

Washington’da İran’a karşı savaş, ABD’nin küresel hakimiyetine yönelik başlıca tehdit olarak görülen Çin ile olası bir çatışmaya hazırlık olarak değerlendiriliyor.

u/OddEngineering5683 — 1 month ago