Ukraynalı siyasi tutsak Bogdan Syrotiuk’a destek büyürken New York Times suçlu sessizliğini sürdürüyor

Ukraynalı siyasi tutsak Bogdan Syrotiuk’a destek büyürken New York Times suçlu sessizliğini sürdürüyor

10 Ağustos Pazartesi günü Ukrayna’nın Pervomaysk kentindeki bir mahkeme, Ukraynalı sosyalist Bogdan Syrotiuk’u, Rus ve Ukraynalı işçilerin savaşa karşı birleşmesi çağrısı yaptığı için sıkıyönetim altında vatana ihanetten suçlu bularak 15 yıl hapis cezasına çarptırdı.

Karara güçlü olduğu kadar geniş bir tepki var. Aralarında Ukrayna ve Rusya’nın da bulunduğu 40’ı aşkın ülkeden yaklaşık 500 kişi, karardan bu yana Bogdan’ın serbest bırakılması için çağrısı yapan kampanyayı dilekçesini imzaladı ya da protesto mektupları yazdı; kampanyadaki imza sayısı 6.000’i aştı. Tarihçiler, doktorlar, öğretmenler ve emekliler mahkemeye yazarak mahkûmiyetin bozulmasını talep ettiler.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki büyük medya kuruluşlarının ve özellikle de New York Times’ın (NYT) sessizliği ise bu tepki ile keskin bir tezat oluşturuyor. NYT, Bogdan’ın davasını 25 Nisan 2024’teki tutuklanması ve hapsedilmesi bağlamında ya da 10 Ağustos’taki mahkûmiyeti bağlamında hiçbir zaman haberleştirmedi.

NYT konuyu bilmediği iddiasında bulunamaz. 11 Ağustos Salı günü Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS) Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North, NYT’nin dış haberler editörü Philip Pan’a yazarak gazeteyi davayı haberleştirmeye çağırdı. North, Bogdan’ın mahkûm edildiği gün NYT’nin “Rus Mahkemesi Ülkenin Tek Savaş Karşıtı Partisinin Parlamento Seçimlerine Girmesini Yasakladı” başlıklı bir haber yayımladığına dikkat çekti; söz konusu haberde Yabloko partisinin genel başkan yardımcısı Maksim Kruglov’un 2022’de yaptığı bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle aldığı yedi yıllık ceza aktarılıyordu. Aynı gazete, bunun iki katından fazla ceza alan bir Ukraynalı hakkında ise tek satır yazmamıştı.

North şöyle yazdı: “Rusya’da savaş karşıtı siyasi faaliyetin bastırılması kapsamlı habercilik gerektiriyorsa —ki kesinlikle gerektiriyor— o halde bir Ukraynalı sosyalistin, aralarında savaş karşıtı makaleler yayımlamanın da bulunduğu faaliyetler nedeniyle 15 yıl hapse mahkûm edilmesi de bundan daha az ciddi bir incelemeyi hak etmiyor.”

NYT yanıt vermedi. Bogdan’ın mahkûmiyetinden bir hafta sonra, dokuz dakikalık hazırlanmış bir sesli sürümüyle birlikte, “Rusya’nın Elinde Tutulan Bir Ukraynalı ‘Feci’ Bir Korku Yaşıyor” başlıklı bir birinci sayfa haberi yayımladı. Haber, Mart 2023’te işgal altındaki Melitopol’de tutuklanan ve bir Rus mahkemesi tarafından terör suçlamalarıyla ömür boyu hapse mahkûm edilen Ukraynalı banka çalışanı Artem Murdid’i konu alıyor.

Haberde Kiev, Berlin ve Moskova’dan dört gazeteci çalışmış. New York Times’ın Ukrayna içinde, Kiev’de muhabirleri var; burası Bogdan’ın yargılandığı ve hapsedildiği Nikolayev (Mıkolayiv) bölgesine arabayla bir günlük mesafede.

NYT, Murdid’in işkence anlatımını yayımlarken bunu “doğrulamanın olanaksız” olduğunu kendi ifadesiyle kabul etti; yayımlama gerekçesi olarak anlatının “onlarca başka anlatımla tutarlı” olduğunu gösterdi. Oysa Bogdan’ın davası böyle bir gerekçelendirmeye ihtiyaç duymuyor: Karar kamuya açık bir belgedir, bilirkişi raporları kâğıt üzerinde mevcuttur, vatana ihanet delili olarak gösterilen WSWS makaleleri yayımlanmıştır ve herkes tarafından okunabilir. Ama NYT, Bogdan Syrotiuk için tek bir satır bile yazmadı.

Murdid haberi, Rusya’nın Ukraynalı sivilleri hapsetmesini —NYT’nin deyişiyle, Ukrayna yanlısı şarkılar söyledikleri, sosyal medyada Ukrayna yanlısı düşünceler paylaştıkları veya Ukraynalı banka hesaplarına para gönderdikleri için gözaltına alınan insanları— Rus devletinin niteliğinin kanıtı olarak sunuyor. Ne var ki aynı gazete, kendi vatandaşlarını savaş karşıtı makaleler yayımladıkları için hapseden, onları BM İşkenceye Karşı Komite’nin Nisan 2025’te aşırı kalabalık ve gıda ile su bakımından yetersiz bulduğu cezaevlerinde tutan ve ülkeyi seçim yapmaksızın sıkıyönetimle yöneten Ukrayna devletinin niteliğini gizliyor.

NYT haberi, savaşla ilgili suçlamalarla Rusya’nın gözetiminde bulunduğu doğrulanan Ukraynalı sivil sayısını yaklaşık 2.600 olarak veriyor ve Media Initiative for Human Rights’a dayanarak bunlardan “neredeyse 900”ünün hakkında dava açıldığını ya da mahkûm edildiğini belirtiyor. Oysa Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi’ne göre, savaşın başlamasından bu yana Ukrayna’nın vatana ihanet ve işbirlikçilik yasaları uyarınca yaklaşık 20.000 ceza davası açıldı. Bu iki rakam, bu “saygın gazete”nin okurlarının neyi bilmesine izin verildiğinin ölçütüdür. Savaş dönemi kovuşturmalarının bir dökümü birinci sayfaya konuluyor, diğeri ise sessizlikle geçiştiriliyor.

NYT’nin Rusya’daki siyasi zulme ilişkin haberciliği hacimlidir. Gazete, Rus cezaevlerinde tutulan Ukraynalılara dair bir dizi haber yayımladı — “Ukraynalılar İşgal Altındaki Bölgelerde Rusya’nın Vahşi Baskısını Anlatıyor” (30 Ekim 2024), “Rusya’nın Yeni Gulag’ında Sıkışıp Kalan Ukraynalılar” (29 Kasım 2025) ve şimdi de Murdid haberi— ve savaşı eleştirdikleri için hapsedilen Ruslar hakkında da haberler yaptı. Pazartesi günü, yasaklanan Yabloko partisi hakkında bir hafta içindeki ikinci haberini, “Seçim Pusulasından Men Edilen Bir Parti, Rusların Hoşnutsuzluğunun Kanalı Haline Geliyor” başlığıyla yayımladı.

NYT dört buçuk yıllık savaş boyunca Ukrayna cezaevlerindeki koşullara ya da Ukrayna vatandaşlarının siyasi görüşleri nedeniyle vatana ihanetten yargılanmasına dair tek bir haber yayımlamadı. Bunun yerine köşe yazarları, Thomas Friedman’ın 23 Eylül 2025 tarihli başlığındaki gibi, Amerikalıları “Ukraynalıların kendi demokrasilerini kurtarmak için savaştığı kadar sıkı” biçimde kendi demokrasileri için mücadele etmeye çağırıyor.

Bu çifte standart, bilinçli bir savaş propagandası politikasıdır; Rusya’yı şeytanlaştırmayı ve Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’in diktatörlüğünü Rus “otoriterliği”ne karşı bir demokrasi kalesi olarak öne çıkarmayı amaçlar. NYT, Bogdan’ın davasını haberleştiremez, çünkü bu dava söz konusu anlatıyı paramparça etmektedir.

New York Times, 2016’dan bu yana, Amerikan egemen sınıfının Demokrat Parti ve istihbarat teşkilatları etrafında toplanan ve Rusya’yla çatışmayı Amerikan dış politikasının merkezi hedefi haline getiren kanadının başlıca yayın organıdır. Gazetenin 2016 seçimlerine yönelik “Rus müdahalesi” kampanyası, ABD Başkanı Donald Trump’a Moskova’ya yeterince düşman olmadığı gerekçesiyle sağdan saldırmış ve kamuoyunu Ukrayna’daki savaşa hazırlamıştı. Şubat 2022’den bu yana NYT, savaş yanlısı kampanyanın başını çekiyor.

Gazete, Rusya’ya karşı daha derin bir ABD müdahalesi için bastıran istihbarat ve ordu kurumunun kayda değer kesimlerinin gazetecilik alanındaki amiral gemisidir. Bu katmanların ötesinde NYT ve Demokrat Parti, Rusya düşmanlığının bir inanç ilkesi olduğu orta sınıfın üst kesimleri adına konuşmaktadır.

NYT’nin istihbarat teşkilatlarıyla ilişkisi onlarca yıl geriye uzanmaktadır. Ekim 1977’de Carl Bernstein, Rolling Stone’da, NYT’nin yayıncısı Arthur Hays Sulzberger’in 1950’lerde CIA ile bir gizlilik anlaşması imzaladığını ve bir CIA yetkilisine göre gazetenin CIA çalışanlarına örtü sağladığını yazmıştı.

NYT’nin Bogdan’a yönelik zulüm karşısındaki sessizliği bu rolle tümüyle uyumludur. Amacı, Rusya’yla savaşın tırmandırılmasına kamuoyu desteği toplamak üzere savaş propagandası yapmaktır.

Bu tırmanma şu anda yaşanıyor. Moskova Belediye Başkanı Sergey Sobyanin’e göre Ukrayna, cumartesiyi pazara bağlayan gece Moskova’ya yaklaşık 600 insansız hava aracıyla saldırdı; aynı gece Rus füzeleri ve insansız hava araçları Kiev’i vurdu. Bogdan, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini reddederken ABD-NATO savaşına karşı çıktığı ve Ukraynalı ve Rus işçilerin birliği çağrısı yaptığı için hapsedildi.

İşçiler, New York Times’ın ve onun adına konuştuğu Demokrat Parti kesimlerinin sessizliğinden gereken dersleri çıkarmalıdır. Ukraynalı gençleri Rusya’yla savaşta top yemi olarak kullanan ABD emperyalizminin çıkarlarına tümüyle bağlanmış olan bu güçler, ifade özgürlüğü dahil en temel demokratik hakların savunulmasından bile vazgeçmişlerdir.

Demokratik hakları savunmak ve küresel savaşa karşı çıkmak isteyen işçiler ve gençler, siyaset kurumunun herhangi bir kanadından ve onun şirket medyası sözcülerinden bağımsız olarak örgütlenmelidir. Bogdan’ın ve Ukrayna’da ve başka her yerde demokratik hakların savunulması görevi işçi sınıfına düşmektedir.

Bogdan’ın avukatlarının temyiz başvurusunda bulunmak için 9 Eylül’e kadar süresi var; 2025 ilkbaharında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne sunulan tutukluluğuna ilişkin itiraz başvurusu ise hâlâ beklemede.

Dünya Sosyalist Web Sitesi, okurlarını wsws.org/freebogdan adresinden imza atmaya çağırıyor. Pervomaysk Şehir Asliye Mahkemesi’ne inbox@pm.mk.court.gov.ua adresinden ve Nikolayev İstinaf Mahkemesi’ne inbox@mka.court.gov.ua adresinden, freebogdan@wsws.org adresini de bilgiye ekleyerek yazın ve cezanın kaldırılmasını ve Bogdan’ın derhal serbest bırakılmasını talep edin.

18 Ağustos 2026

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 23 hours ago
▲ 6 r/direnis+3 crossposts

Türkiye’den WSWS okurları ve sol basın Bogdan Syrotiuk’un serbest bırakılmasını talep ediyor

Ukraynalı sosyalist Bogdan Syrotiuk’un 10 Ağustos 2026’da “sıkıyönetim altında vatana ihanet” suçlamasıyla 15 yıl hapse mahkûm edilmesine dünyanın geri kalanında olduğu gibi Türkiye’de de protestolar yükseliyor. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) Türkçe edisyonunun okurları Pervomaysk Şehir Bölge Mahkemesi’ne protesto mektupları gönderirken, karar Türkiye’deki sol basında da yer buldu.

Kararın açıklanmasından bu yana geçen bir haftadan biraz uzun sürede onlarca ülkeden yaklaşık 1000 kişi daha Bogdan’ın derhal serbest bırakılmasını talep eden dilekçeyi imzaladı; toplam imza sayısı 6.300’e ulaştı. Bolşevik-Leninist Genç Muhafızlar’ın (BLGM) önde gelen bir üyesi olan 27 yaşındaki Troçkist, hakkında hiçbir casusluk, sabotaj ya da herhangi bir askeri güçle iş birliği kanıtı sunulmaksızın, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yayımlanan altı siyasi yazısı nedeniyle cezalandırıldı. Mahkeme ayrıca mal varlığına el konulmasına ve kendisinden alınan sosyalist kitapların, broşürlerin ve programatik belgelerin imha edilmesine hükmetti.

Türkiye’den okurlar mahkemeye gönderdikleri mektupların kopyalarını WSWS’ye iletti.

Ömer, dava dosyasında hiçbir suç eyleminin bulunmadığına dikkat çekti: “Bogdan Syrotiuk’a yöneltilen suçlamanın dayanağı yalnızca yayımlanmış siyasi yazıları ve makaleleridir.” Ukrayna’nın önde gelen kriminologlarından Yuri İrhin’in 65 sayfalık bilirkişi raporunun, bu yazılarda Rusya Federasyonu’nun silahlı saldırganlığını destekleyen hiçbir ifade bulunmadığını saptadığını hatırlatan Ömer, mahkûmiyetin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Maddesinin ağır bir ihlali olduğunu vurguladı. Sosyalist kitapların ve programatik belgelerin imha edilmesi yönündeki kararın “faşist rejimlerin yöntemlerini hatırlattığını” belirten Ömer, sağlık durumu cezaevinde ciddi şekilde kötüleşen ve acil tıbbi tedaviden mahrum bırakılan Bogdan için 15 yıllık bir cezanın “ölüm cezasına eşdeğer” olduğunu yazdı.

Süleyman, Bogdan’ın “yalnızca siyasi görüşlerini dile getirdiği maddeler nedeniyle” cezalandırıldığını, kararın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve uluslararası hukuka yönelik ağır bir ihlal oluşturduğunu belirterek cezanın derhal kaldırılmasını ve koşulsuz serbest bırakılmayı talep etti.

Okan mahkemeye şöyle yazdı: “Bogdan Syrotiuk’un yazdığı yazılar ve savaşa karşı Ukrayna ve Rus işçilerin birliğini savunduğu için 15 yıl hapis cezasına çarptırılmasını şiddetle kınıyorum. … Bogdan Syrotiuk özgürlüğüne kavuşuncaya kadar Türkiye’deki işçi ve gençleri bu konuda harekete geçirmek için elimizden geleni yapacağımızı bilmenizi isteriz.”

Haydar kısa ve net bir mesaj gönderdi: “Bogdan derhal serbest bırakılmalıdır.”

Mahir de benzer şekilde, “Ukrayna’daki yoldaşımızın savaş karşıtı duruşu ve söyleminin hukuksuz bir şekilde cezalandırılmaya çalışılmasını protesto ediyorum,” diye yazdı.

“Bogdan Syrotiuk, kendisine isnat edilen suçu işlemedi; aksine, işçi sınıfının haklarını savunuyor ve savaşa karşı işçilerin uluslararası birliği çağrısında bulunuyor”, diye yazan Emine, kararın demokratik hakları ihlal ettiğini belirterek Bogdan’ın serbest bırakılmasını talep etti.

Erkan, mahkûmiyetin dayanağı yapılan yazıların içeriğini ele aldı. Zelenskiy rejiminin yasal yetki süresini iki yıldan fazla bir zaman önce doldurduğunu, seçimleri yapmadığını ve ülkeyi kararnamelerle yönettiğini vurguladı. Ayrıca Bogdan’ın Stepan Bandera ve Ukraynalı Milliyetçiler Örgütü’nün (OUN) Nazi iş birlikçileri olduğunu teşhir etmekle suçlanmasına dikkat çekerek, “Doğruyu anlatmak, 21. yüzyılın koca bir çeyreğini geride bıraktığımız bu günlerde bir Avrupa ülkesinde nasıl suç olabiliyor?” diye sordu.

Erkan, Bogdan’ın iki buçuk yıl önce ilk tutuklandığı sırada yöneltilen Rus ajanlığı suçlamasının asla doğrulanamadığını, çünkü Bogdan’ın yazılarında Rus istilasına ve Putin rejimine de açıkça muhalefet ettiğini kaydetti: “Dosyadaki hiçbir unsurun ihanet suçunun ögelerini oluşturmadığı, yazılarının tümünün Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesiyle korunan siyasi ifade niteliği taşıdığı net iken mahkemenin bunları kenara atması kabul edilebilecek bir şey değildir.” Tutuklandığında sağlığı zaten kötü olan Bogdan’a ihtiyaç duyduğu tıbbi tedavinin verilmediğini vurgulayan Erkan, cezanın iptal edilmesini ve Bogdan’ın serbest bırakılmasını talep etti.

Önsel, hiç kimsenin savaş karşıtı görüşlerini dile getirdiği ya da barışçıl siyasi faaliyette bulunduğu için hapse atılmaması gerektiğini yazdı: “Savaşı, hükümet politikalarını ve iktidardakileri eleştirmek temel bir demokratik özgürlüktür ve bu hakkın korunması, muhalif seslerin baskıya en açık olduğu çatışma dönemlerinde özellikle önemlidir.”

Emirhan ise mektubunda şöyle yazıyordu: “[Bogdan] Bolşevik-Leninist Genç Muhafızlar (YGBL) örgütünün bir üyesi olarak hem Putin rejiminin saldırganlığını hem de NATO’nun vekalet savaşını kınadı; emperyalist savaşa karşı Ukraynalı ve Rus işçilerin uluslararası birliğini savundu. Bu bir suç değil, ifade ve düşünce özgürlüğü çerçevesinde korunması gereken siyasi görüşlerdir.”

Kararın siyasi niteliğine dikkat çeken Hakan da “Ukrayna hükümetini kararı iptal etmeye ve Bogdan’ı derhal serbest bırakmaya çağırıyorum. Tüm işçileri ve savaş karşıtı hareketleri bu kampanyaya destek vermeye davet ediyorum,” diye yazdı.

Enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji alanında önde gelen bir uzman olan ve daha önce WSWS’ye COVID-19 pandemisi üzerine önemli bir röportaj veren Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol da WSWS Türkçe’nin haberini X’te #FreeBogdan çağrısıyla paylaşarak kararın ve kampanyanın duyurulmasına yardımcı oldu.

Bogdan’a verilen ceza, Türkiye’dekiler dahil uluslararası burjuva medyanın sürdürdüğü suçlu suskunluğa rağmen Türkiye’de sol basının bir kısmında hızla yankı buldu.

Günlük Evrensel gazetesi, 11 Ağustos’ta wsws.org kaynaklı ayrıntılı bir haber yayımladı. Haberde, dava dosyasındaki tek delilin Bogdan’ın yazıları ve WSWS editörleriyle yazışmaları olduğu; mahkemenin kendi adli bilirkişi heyeti bir yazıda suç unsuru bulamayınca o yazıyı iddianameden çıkarmak zorunda kaldığı; SBU’nun “Rus hükümetinin ajanı” iddiasını iki yılı aşkın sürede doğrulayamadığı ve tutukluluk süresince gerekli tıbbi tedavinin sağlanmadığı aktarıldı. Haber, Ukrayna’da “vatana ihanet ve iş birliği” yasaları kapsamında açılan yaklaşık 20 bin ceza davasına, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi’nin gözaltındakilere yönelik işkence ve kötü muamele belgelemelerine ve 2022’den bu yana firar suçlamasıyla açılan 300 binden fazla davaya da yer verdi.

“Gündemdeki konuları emekçiler açısından sorguladığını” belirten bir Facebook sayfası olan “Özgür düş postası”nda Bogdan’a verilen karar hakkında kısa bir haber paylaşıldı. Yaklaşık 500 tepki alan paylaşıma yapılan 25’ten fazla yorumun neredeyse tamamı kararı kınıyordu. Yorumlardan birinde “Ve Türkiye’den bu faşist Ukrayna yönetimine destek devam ediyor” denilerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin konumuna dikkat çekildi.

ETHA da 11 Ağustos’ta kararı duyurdu ve mahkemenin Bogdan’ın savaş politikalarına yönelik eleştirilerini suç saydığını vurguladı. Aynı gün vicdaniret.org, Evrensel’in haberine dayanan bir haber yaptı.

marksist.org, 12 Ağustos’ta WSWS’nin uluslararası dayanışma çağrısını geniş alıntılarla aktardı ve Bogdan’ın özgürlüğü için hazırlanan dilekçeye bağlantı verdi. Sosyalist Gündem ve Socialist Middle East web siteleri, 13 Ağustos’ta yayımladıkları yazıyı “Bogdan Syrotiuk derhal serbest bırakılsın!” çağrısıyla bitirdi. Aynı gün Enternasyonal Dayanışma da kararı haberleştirdi.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ve onun Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal ile WSWS, Bogdan’ın özgürlüğü için kampanyayı yoğunlaştıracak. Türkiye’deki ve dünya genelindeki işçileri, gençleri, sendikaları, öğrenci örgütlerini, insan hakları kuruluşlarını, aydınları ve gazetecileri Bogdan’ın davasını sahiplenmeye çağırıyoruz: Dilekçeyi imzalayın ve paylaşın. İşyerlerinizde, sendikalarınızda ve okullarınızda Bogdan’ın serbest bırakılmasını talep eden kararlar alın. Ukrayna mahkemelerine protesto mektupları gönderin.

Pervomaysk Şehir Bölge Mahkemesi’ne (inbox@pm.mk.court.gov.ua) ve Mıkolayiv İstinaf Mahkemesi’ne (inbox@mka.court.gov.ua), kopyasını freebogdan@wsws.org adresine göndererek, mahkûmiyetin bozulmasını ve Bogdan’ın derhal serbest bırakılmasını talep edin.

Bogdan’ın savunulması, savaşa, diktatörlüğe ve faşizme karşı mücadeleyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Bogdan’ın özgürlüğü, uluslararası işçi sınıfının ve tüm ilkeli demokratik hak savunucularının seferberliği yoluyla kazanılmalıdır.

Dilekçeyi şuradan imzalayın ve Bogdan Syrotiuk’u özgürleştirme mücadelesine katılın.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 23 hours ago
▲ 10 r/Adana

Merkez Park'taki tren hâlâ var mı?

Uzun zamandır yolum düşmediği için sorayım dedim. Yakında Merkez Park'a gideceğiz, yanımızda küçük çocuklar da olacak. Eskiden parkın içinde bir tren vardı. Belediyenin görevleri bilet satar ve bu trene binerdik. Parkın etrafında bir tur atardı. Hızlandırılmış bir gezi. Hâlâ var mı?

u/OddEngineering5683 — 6 days ago

Ankara’daki uçak olayı, Trump yönetiminin panik ve şaşkınlığını ortaya koyuyor

Washington Post’un pazartesi günü yayımladığı ve Başkan Donald Trump’ın NATO zirvesinin ardından 8 Temmuz’da Ankara’dan çıkış uçuşu için gizlice uçak değiştirdiğini ayrıntılı olarak anlatan haber, Washington’da bir siyasi fırtına kopardı.

Trump önce Air Force One’a bindi, ardından bir avuç yakın yardımcısıyla birlikte uçaktan gizlice ayrıldı ve bir ikram aracıyla askeri bir C-32A jetine götürüldü. Bu önlemin, istihbarat raporlarında İran menşeli omuzdan fırlatılan bir karadan havaya füzeyle ilgili inandırıcı bir tehdit olduğu belirtilmesinin ardından Gizli Servis tarafından önerildiği iddia ediliyor. New York Times’ta yayımlanan sonraki bir haber, İranlı ajanların Trump’ın NATO toplantısı sırasında kaldığı binayı, hatta kaldığı katı bile belirlemiş olduğunu iddia etti.

Beyaz Saray ve Pentagon tarafından açıklanan — Washington Post ve New York Times gibi kurumsal medya organlarına “sızdırılanlar” da dahil olmak üzere— hiçbir şey, özellikle de İran’ın Air Force One’ı düşürmeye çalıştığı iddiası, olduğu gibi kabul edilemez.

Bu iddianın kaynağının İsrail’deki Netanyahu rejimi olması kuvvetle muhtemeldir; söz konusu rejim, İran’ın yeniden topyekûn bombalanmasının gerekçesi olarak Trump’a yönelik İran suikast komploları iddialarını gündeme getirmektedir. Trump yönetimi bu iddiayı topyekûn bir istilanın bahanesi olarak kullanabilir.

Ne var ki Trump’ın kendi hareketlerini içeren olaylar dizisi, her şeyden önce, yönetimin şu anda kapılmış olduğu paniği ve histeriyi açığa vurmaktadır.

Trump, Ankara’dan Air Force One ile uçması halinde hayatının tehlikede olduğuna gerçekten inanıyorduysa, basın mensuplarının ve çok sayıda üst düzey yetkilinin bu riski almasına izin verme kararını ne haklı çıkarabilir? Uçuş neden tümüyle iptal edilip güvenli ulaşım için alternatif yollar geliştirilmedi?

Bunun yerine Trump ve birkaç kişisel yardımcısı apar topar tehlikeden uzaklaştırıldı. Bunlar arasında, yönetici asistanı olarak görevi Trump’ın okuması için pohpohlayıcı basın yorumlarının çıktısını almak olan Natalie Harp; uşağı Walt Nauta ve başlıca işi Trump’ın Truth Social ve X’teki tiratlarını kaleme alıp yayımlamak olan Beyaz Saray özel kalem vekili Dan Scavino yer alıyordu.

Trump’a askeri jette eşlik eden Savaş Bakanı Pete Hegseth dışında, NATO zirvesine katılan diğer bütün üst düzey yetkililer Ankara’dan Air Force One ile ayrıldı. Bunlar arasında Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Hazine Bakanı Scott Bessent ile başkan yardımcı vekili ve terörle mücadele şefi Stephen Miller ve iletişim direktörü Steven Cheung gibi üst düzey yardımcılar bulunuyordu.

Onlarca muhabir, yapımcı ve teknisyenden oluşan basın grubuna gelince, onların hayatları da tamamen hiçe sayıldı. Air Force One’da bulunanlar, salt ihmal yoluyla tehlikede bırakılmış değildi. Kendilerine fiilen bir askeri görev verilmişti: farkında olmadan yem olmak, düşman ateşini üzerine çekmek, başkanın yerine hedef olmak.

Ya Trump korkakça kaçarken uçak gerçekten bir füzeyle vurulup imha edilseydi ve yüzden fazla insan ölseydi? Medyanın diliyle “parmağı nükleer düğmenin üzerinde” olan adam için siyasi sonuçlar felaket boyutunda olurdu. Demokrat Parti liderleri bile onu kurtaramazdı.

Mevcut haliyle bile bu olay Amerikan emperyalizmi için siyasi bir aşağılanmadır. Basında çıkan haberler doğruysa, ABD başkanı bir NATO ülkesinin başkentinden hırsız gibi sessizce sıvışmak zorunda kalmıştır. Bu, Trump’ın İran’ın askeri olarak yok edildiği ve ABD’nin şartlarıyla müzakereye can attığı yolundaki iddiasının sahteliğini göstermektedir.

İran’ın Trump’ı suikastla öldürme tehdidinde bulunduğu iddiası üzerine gösterilen sahte öfkeye gelince, ABD-İsrail ortaklığıyla İran’a düzenlenen sinsi saldırının ilk adımının, İslam Cumhuriyeti’nin üst düzey lider kadrosunu, Yüce Lider Ali Hamaney’i, çocuklarının ve torunlarının büyük kısmı dahil ailesini bomba ve füze saldırılarıyla yok etmek olduğu asla unutulmamalıdır. Bunu, Hürmüz Boğazı yakınlarındaki bir okulun kasten bombalanması izledi; bu saldırıda 160’tan fazla kız öğrenci ve öğretmenleri öldürüldü.

Ne var ki İran, Trump’ın öngördüğü gibi bu terörist saldırılara teslim olmadı ve Hürmüz Boğazı’nı kapatarak, en güçlü emperyalist hükümetin dengeleyemediği bir ekonomik kaldıraç noktası buldu. Savaş, ABD’nin silah stoklarını yenilemesine olanak tanıyan aralıklı ateşkeslerle uzayıp gidiyor. ABD egemen seçkinleri ve Avrupalı emperyalist güçler savaşa giderek, baştan çarpık doğmuş bir başarısızlık gözüyle bakıyorlar. Son haberlere göre, askeri yetkililer, füze savunma sistemleri ve diğer silah stoklarının tükenme eşiğine gelmesinden giderek daha fazla endişe duyuyor; bu durum, ABD’nin İran’dan daha güçlü ülkeler olan Rusya ve Çin gibi ülkelere karşı savaş açma kabiliyetini zayıflatıyor.

Trump’ın kişisel korkaklığı ve vurdumduymazlığı ne kadar tiksindirici olursa olsun mesele bunlarla sınırlı değildir. Bu olay bir bütün olarak egemen sınıfın bakış açısını örneklemektedir. Binlerce insanın öldürüldüğü savaşların emrini veren oligarşi —aralarında yüzlerce çocuğun da bulunduğu 3.400’den fazla İranlı; Gazze’de 73 binden fazla Filistinli; Pentagon’un ölümlerini kayıtlarından silmeye çalıştığı 18 Amerikan askeri— insan yaşamına iş yapmanın maliyeti gözüyle bakmaktadır. Uçak olayının açığa vurduğu şey, asalak mali aristokrasinin bir bütün olarak halkla ilişkisidir: Kendi güvenlikleri her şeyin üstündedir ve dokunulmazdır; geri kalan herkes ise harcanabilirdir.

Olayın ifşa olmasının ardından Trump yönetimi, Ankara’da bu denli grotesk biçimde sergilenen yalan ve oyalama politikasına geri döndü. Gizli Servis soruları Beyaz Saray’a ve Pentagon’a yönlendirdi. Pentagon da soruları Beyaz Saray’a yönlendirdi. Beyaz Saray İletişim Direktörü Steven Cheung ise alınan önlemleri savunarak şunları yazdı: “Başkanın yakın zamanda söylediği gibi, Amerika’nın onu hedef almış pek çok düşmanı var ve bu tehditlerin üstesinden gelmek için elimizdeki her aracı kullanıyoruz.”

Ayrıca şunu da hatırlamak gerekir: Trump, Ankara’dan ABD’ye döndüğünün ertesi günü, kendisine suikast düzenlenmesi halinde İran’ın eşi görülmemiş ölçekte bombalanarak yok edilmesi emrini verdiğini ilan etti; bu, nükleer silah kullanımına yönelik bir tehditti. Bin füze “hedefe kilitlenmiş, İran İslam Cumhuriyeti’ne nişanlanmış halde, binlercesi de hemen ardından gelecek,” demişti.

Beyaz Saray, Trump’a yeni Air Force One’ı olarak hizmet etmesi için verilen Katar yapımı jetteki sorunları haberleştirdiği için New York Times’ı hedef aldı; öyle ki FBI’ın haberde adı geçen bütün muhabirlere celp göndermesini sağladı, ajanlar bu kişilerin evlerine gitti ve hatta aile üyelerine sataştı. Pentagon ayrıca, Air Force One hakkında medyayla bilgi paylaştığı iddiasıyla eski Hava Kuvvetleri Bakanı Frank Kendall’ın güvenlik iznini iptal etti.

Ankara’da gerçekte ne olduğu belirsizliğini koruyor. Ancak Trump yönetiminin —ve bir bütün olarak Amerikan emperyalizminin— krizi yadsınamaz. ABD egemen sınıfı hem İran’la savaşta jeopolitik bir hezimetle hem de yurt içinde işçi sınıfıyla giderek artan bir toplumsal çatışma ile karşı karşıyadır.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 8 days ago

Yerli halklar için Marksist perspektif

Geçtiğimiz günlerde RDTTR’de avcı-toplayıcı olarak yaşamaya devam eden bir halkın görüntüsü paylaşıldı ve “bu insanlara komünizmi nasıl götüreceğimiz” soruldu. Bu ilginç bir soru. Aynı zamanda Marksist hareketimizin tarihinin yeterince bilinmediğini de gösteriyor. Çünkü biz Marksistler, modern üretim biçimlerinden uzakta yaşayan yerli halklarla ilgili çok önemli deneyimlere sahibiz.

İlkel komünal toplumun yanlış anlaşılması

Bazı arkadaşlar “onlar zaten ilkel komünal bir toplum, onlar zaten sınıfsız toplumlar” dediler. Evet, bu doğru; ilkel komünal toplum biçiminde sınıflar ortaya çıkmamıştır. Ancak bu, onların toplumsal yaşantısının uğruna mücadele ettiğimiz komünist toplum ile aynı şey olduğu anlamına gelmez.

İlkel komünal yaşam tarzı; toplumun sınıflara bölünmesine neden olacak bir üretimin bulunmadığı, toplumun günlük gereksinimlerini bile karşılamakta zorlandığı, zenginliğin değil ama yoksulluğun genelleştiği bir sınıfsız toplum biçimidir. Neredeyse yok denecek bir teknoloji düzeyine ve nüfusu birkaç yüzü bile bulmayan küçük ve izole topluluklara dayanır.

Komünizm ise zenginliğin tüm toplumu kapsadığı, tüm toplumu refaha erdirecek üretimin ve üretim ilişkilerinin güvenceye alındığı bir üretim biçimidir. Küçük ve izole değil, tüm dünyayı kapsar. Milyarlarca insanı kapsar. Üretim planlı ve programlı bir şekilde yürütülür. Modern teknolojiyi temel alır.

İlkel komünal toplum ile komünizm arasında devasa bir fark vardır. Bu nedenlerle “onlar zaten sınıfsız toplumlar” demek, onların yaşadığı sorunları görmezden gelmek, onların refahtan pay alma hakkını görmezden gelmek olur.

Sanıldığı kadar izole değiller, kapitalizmle mücadele halindeler

Başka bir yanılgı da dünyanın ücra köşelerinde yaşayan yerli halkların sınıflı toplumdan tamamen bağımsız oldukları düşüncesidir.

Aralarında bilinçli olarak kendini izole edenler de dâhil olmak üzere bu toplumlar, kapitalizm karşısında savunmasız durumda olup doğrudan tehdit edilmekteler. Kapitalizmin yarattığı tehlikelerle her gün yüzleşmekteler. Hatta buna karşı mücadele ettiklerinde doğrudan şiddete maruz kalıyorlar. Bu halkların izole olduğunu iddia etmek, onların karşılaştığı ölümcül tehlikelere kayıtsız kalmak anlamına geleceğinden ayrıca zararlıdır.

Yerli halkların toprakları kaçak altın madencileri tarafından talan ediliyor, ormanları kereste şirketleri tarafından kesiliyor, nehirleri petrol şirketleri tarafından zehirleniyor, yaşadıkları bölgeler uyuşturucu kartelleri tarafından şiddetle dolduruluyor.

Bunun yanı sıra kapitalizmin küresel bir ürünü olan iklim değişikliği, doğaya doğrudan bağlı olan yerli halkları doğrudan tehdit ediyor.

2013-2024 yılları arasında Peru’da 38 Amazon yerli lideri; yasa dışı madencilik, tomrukçuluk ve uyuşturucu kaçakçılığı mafyaları tarafından öldürüldü.

Batı Papua'da ise bir savaş durumu söz konusudur. Endonezya ordusu ABD'li Freeport-McMoRan şirketinin altın ve bakır madenini korumak için yerli halka karşı on yıllardır askerî operasyonlar yürütüyor.

Dünyanın her yerinde yerli halkların binlerce yıllık yaşam alanları ve yaşam tarzları yok ediliyor. Yerli halklar topraklarından sürülüyor. Bu, kapitalizmin doğrudan bir sonucudur. Rosa Luxemburg bu konuda şu satırları yazıyordu:

"Sermaye, artı-değerin gerçekleştirilmesi ve birikimin ilerlemesi için, varlığının ve gelişiminin temeli olarak kapitalist olmayan toplumsal tabakalara ve ülkelere ihtiyaç duyar."

Kuzey Komitesi deneyimi

Peki biz Marksistler olarak, yerli halkların binlerce yıllık yaşam tarzlarına saygı duyma adına onların yoksulluk ve sağlıksız koşullar içinde yaşamasına göz mü yummalıyız, yoksa onları zorla da olsa sosyalist topluma entegre etme stratejisini mi uygulamalıyız?

Doğru cevap: İkisi de değil.

Başta Lenin’in ortaya koydukları olmak üzere Marksizmin, ulusal sorun ve ezilen halklar hakkında büyük bir külliyatı vardır. Lenin ezilen halklar için şu satırlarla pozitif ayrımcılığı öneriyordu:

"Ezen ya da 'büyük' uluslar açısından enternasyonalizm, yalnızca ulusların biçimsel eşitliğine riayet etmekten değil, aynı zamanda ezen ulusun, büyük ulusun, pratikte var olan eşitsizliği telafi edecek bir eşitsizliğe katlanmasından ibaret olmalıdır."

Rusya’da işçi sınıfı iktidarı ele geçirdikten sonra yerli halklar sorunu dikkatle ele alındı. Yerli halklar yeni kurulmakta olan sosyalist topluma dikkatle entegre edilirken baskıdan da kurtarıldılar. Yaşam tarzlarına, kültürlerine saygı duyuldu; kültürleri koruma altına alındı. Geleneksel ekonomik faaliyetleri yok edilmedi, tam tersine geliştirildi.

Bu noktada size Kuzey Komitesi deneyimini aktarmak istiyorum. Tam adıyla Kuzey Sınır Bölgeleri Halklarına Yardım Komitesi (Komitet sodeystviya narodnostyam severnykh okrain), 20 Haziran 1924'te Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi (VTsIK) Başkanlık Divanı kararıyla kuruldu. Doğrudan VTsIK'e bağlıydı, yani en yüksek devlet organının himayesinde çalışıyordu.

Komitenin başkanı Pyotr Smidovich’ti. Diğer önemli üyeleri ise etnograflar Vladimir Bogoraz, Lev Sternberg ve Ukraynalı bir Bolşevik olan Anatoly Skachko’ydu. Komitenin içinde etnograflar, dil bilimciler, doktorlar, veterinerler, ziraat mühendisleri, öğretmenler ve hukukçular da bulunuyordu.

Rusya’da o yıllarda nüfusu 150.000 ile 200.000 arasında olan ve çok geniş bir coğrafyaya yayılmış “Kuzey’in Küçük Halkları” olarak adlandırılan 26 etnik grup vardı. Bu gruplar arasında Nenetsler (Samoyed), Evenkiler (Tunguz), Çukçiler, Hantılar (Ostyak), Mansiler (Vogul), Koryaklar, Nivhiler (Gilyak), Selkuplar, İtelmenler (Kamçadal), Yukagirler, Eskimolar, Aleutlar ve daha küçük gruplar vardı.

Yerli halklar Çarlık döneminde büyük baskı altındaydılar. Toprakları ellerinden alınıyordu. Kültürleri tanınmıyordu. Zorla asimile edilmek isteniyorlardı. Ayrıca votka satıcıları eliyle alkolizm sorununu yaygın olarak yaşıyorlardı. Büyük bir yoksulluk ve geri kalmışlık içindeydiler. Sovyet iktidarı ise bu yerli halkları özel korumaya layık topluluklar olarak görüyordu. Komitenin varlık nedeni de buydu.

Kuzey Komitesi’nin yerli halklar için yaptıkları

Komitenin yerli halklar için yaptığı şeylerden en büyüğü dil ve alfabe devrimi oldu. Yerli halklar için ayrı ayrı Latin alfabesi temelli yazı sistemleri oluşturuldu. Kiril alfabesi yerine Latin alfabesinin tercih edilmesinin önemli bir nedeni vardı: Kiril alfabesi, Çarlık döneminde Rus olmayan halkların Ruslaştırılması için kullanılan bir araç olmuştu. İşçi iktidarı ise Latin alfabesini kullanarak bu asimilasyoncu politikayla arasına mesafe koyuyordu.

Yerli halklar için yazılı dil oluşturulduktan sonra onların kendi dillerinde okuma kitapları oluşturuldu. Dünyadan önemli eserler yerli halkların diline tercüme edildi. Aynı zamanda yerli halklar için okullar kuruldu ve ana dillerinde eğitim hakkı koşulsuz olarak tanındı. Onların şamanistik inançlarına da dokunulmadı.

Özellikle yerli halkın içinden kişiler eğitildi. Leningrad'daki Kuzey Halkları Enstitüsü (Institut Narodov Severa), bu halklardan gelen öğrencilere yükseköğrenim sağlıyordu. Bu yerli halklar kendi dillerinde konuşan; kendi içinden çıkmış öğretmenler, doktorlar, yöneticiler, mühendislere sahip oldular.

Taşranın içinde kultbazy denilen kültür üsleri kuruldu. Bir kultbazy içinde şunlar bulunuyordu:

  • Bir yatılı okul (çocukların ana dilinde eğitim veriliyordu)
  • Bir sağlık ocağı veya küçük hastane
  • Bir veteriner istasyonu (ren geyiği sürülerinin sağlığı için)
  • Bir kooperatif dükkânı (adil fiyatlarla temel malları sağlamak için)
  • Bir kütüphane ve okuma salonu
  • Ziraat ve avcılık danışma bürosu
  • Bazen bir radyo istasyonu

Çok ciddi suçlar hariç yerli halkların iç hukukuna karışılmadı. Anlaşmazlıkları kendi gelenek ve kültürlerine göre çözme hakkı tanındı.

Kuzey halkları kapitalizme karşı koruma altına alındı. Kapitalist kereste ve maden şirketlerinin, özel tüccarların yerli topraklarında faaliyet göstermesi yasaklandı. Yerli halkları alkolizme bağımlı yapan votka satıcılarının da bu halklara votka satması yasaklandı.

Bir başka önemli adım da yerli halklar için ulusal bölgelerin (natsionalnye okruga) oluşturulmasıydı. 1930’da yerli halklar kendi öz yönetim birimlerine sahip olmaya başladılar. Nenets, Evenki, Çukçi, Hantı-Mansi ve diğer ulusal bölgeler; bu halkların kendi temsilcileri tarafından yönetilen, kendi dillerinde işleyen idari birimlerdi. Klan sovyetleri (rodovye sovety), geleneksel kabile yapılarını Sovyet sistemine organik olarak entegre eden bir araçtı.

Bir de sağlık seferberliği başlatıldı. Gezici doktor ekipleri düzenli seferler düzenledi. Salgın hastalıklarla mücadele edildi. Aşılama kampanyaları yürütüldü. Hijyen eğitimi verildi. Çarlık döneminde büyük oranda ölümlere sebep olan salgın hastalıklar kontrol altına alındı.

Son olarak yerli halkların ekonomik yaşamında önemli gelişmeler sağlandı. Yerli halkların çobanlık, avcılık, balıkçılık gibi geleneksel ekonomik faaliyetleri için kolektifleştirme uygulanmadı. Kooperatifleştirme yoluyla modernleştirildi. Ucuz kredi, veteriner hizmetleri, modern av aletleri tedarik edildi. Kürkler için devlet garantili taban fiyat uygulandı. Göçebe yaşam tarzına saygı gösterildi; çocuklar için yatılı okullar, ailelerin göçebe döngüsüne uygun şekilde çalıştı.

Kuzey Komitesi deneyimi, bir işçi devletinin en geri halklara yaklaşımının ne olması gerektiğine dair somut, pratik bir model sunuyor.

Yerli halklara karşı Stalinist karşı devrim

Görüldüğü üzere Sovyet iktidarı sayesinde yerli halklar tarihlerinde daha önce hiç görmedikleri bir refah ve özgürlük yaşadılar. Fakat Sovyetler Birliği’nde Stalinist karşı devrim bunu tersine çevirdi.

1935’te Kuzey Komitesi ortadan kaldırıldı. Görevleri Kuzey Deniz Yolu İdaresi'ne (Glavsevmorput) devredildi. Bu kuruluş, kuzeyin kaynaklarını yağmalama işleri yürütüyordu. Kuzeyin yerli halklarını ise kalkındırılacak topluluklar değil, yoldan çekilmesi gereken engeller olarak görüyordu.

Sonraki yıllarda yerli halkların Latin alfabesi temelli yazı sistemleri zorla Kiril alfabesine dönüştürüldü. Ulusal bölgelerinin özerkliği fiilen ortadan kaldırıldı. Göçebe topluluklar zorla yerleşik hayata geçirildi. Ren geyiği sürüleri zorla kolektifleştirildi ki bu, yerli halkların ekonomik temellerini çökertti. Geleneksel liderler ve şamanlar "halk düşmanı" olarak tasfiye edildi.

Skachko da dâhil olmak üzere Kuzey Komitesi’nin en aktif üyeleri 1937-38 yılları arasında Stalin’in Büyük Terör’ü sırasında idam edildi.

Böylece yerli halklar yeniden baskı altına alındı. Stalinist karşı devrimden en büyük zararı gören topluluklardan biri oldular.

DEUK yerli halkların sorunlarıyla ilgileniyor

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ve ona bağlı Sosyalist Eşitlik Partileri sömürgeleştirilen yerli halkların sorunlarına özel bir önem göstermektedir.

Her yıl Avustralya’da 26 Ocak "Avustralya Günü" olarak kutlanır. Ülkenin ulusal günüdür. Fakat bu gün, Avustralya’nın yerli halkları Aborijinler ve Torres Boğazı Adalılarının gözünde haklı olarak bir istila günüdür. Çünkü sömürgeciliğin başlangıcıdır. Avustralya’daki Sosyalist Eşitlik Partisi, protestolara her yıl katılır. Parti, yerli halklara yönelik baskıyı gündeme taşır ve bu konuyu Gazze’deki soykırıma karşı mücadele ve dünya çapında işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesiyle birleştirir.

Burada size bir yoldaşımızın mücadelesini anlatmak istiyorum. Yabu Bilyana, Avustralya’daki SEP’in ilk Aborijin üyesiydi. 17 Kasım 1991'de, Berlin'de toplanan "Emperyalist Savaşa ve Sömürgeciliğe Karşı Dünya Konferansı"nda yaptığı konuşma ile yerli halkların sorunları aldı. "Yerli halklara yönelik soykırım Avustralya genelinde hâlâ sürüyor" dedi. Yabu şunu söylemişti:

"Aborijin halkına yönelik baskı 'beyaz toplum'dan değil, kapitalist toplumdan kaynaklanır — bu toplum, işçi sınıfının bütün kesimlerine, ister siyah ister beyaz ister göçmen olsun, bir avuç azınlığın kârı için saldırır."

Yabu, bir işçi olarak kanalizasyonlarda, inşaatlarda ve fabrikalarda çalıştı. Brisbane’de bir greve öncülük etti ve sektörde kara listeye alındı. İlerleyen yıllarda Troçkist perspektifi benimsedi ve Sosyalist İşçi Birliği’ne (sonradan SEP) katıldı.

1996’da seçim mitinginde konuşma yaptı. "Aborijin halkına yönelik baskı bir ırk meselesi değil, bir sınıf meselesidir” dedi. Yabu'nun siyasi hayatının en önemli anlarından biri, 1994'te Brisbane'de 18 yaşındaki Aborijin genci Daniel Yock'un polis tarafından öldürülmesi üzerine Sosyalist İşçi Birliği'nin düzenlediği İşçi Soruşturması'nda komisyon üyesi olarak görev yapmasıydı. Aborijinlerin bürokratlarına, sözde radikal liderlerine karşı çıkarak devrimci perspektifi savundu.

ABD’deki SEP de Kızılderili halklarının sorunları ile ilgilenmektedir. 2016 başkanlık seçimlerinde SEP başkan yardımcısı adayı Niles Niemuth, Güney Dakota'daki Pine Ridge Kızılderili Rezervasyonu'nda bir seçim kampanyası toplantısı düzenledi. Bu toplantı bir ABD Kızılderili rezervasyonunda yapılan ilk SEP toplantısı olarak tarihe geçti. Burası Batı Yarımküre'deki en düşük yaşam beklentisine sahip yerlerden biri. Niemuth, Dakota Access Boru Hattı protestoları hakkında sorulan bir soruya; temiz içme suyu ve çevre haklarının kapitalizme karşı mücadeleden ayrı düşünülemeyeceğini söyleyerek cevap verdi.

Sonuç

Yerli halklar konusu Marksistler için yeni ve üzerine düşünülmemiş bir konu değildir. Tam tersine onların mücadeleleri gündemimizde önemli bir yer tutmuştur. SSCB’deki Kuzey Komitesi deneyimi ise bir işçi iktidarının yerli halklara nasıl davranması gerektiği konusunda yol göstericidir.

 

reddit.com
u/OddEngineering5683 — 8 days ago
▲ 26 r/Trotskyism+2 crossposts

Ankara plane incident shows panic and disorientation of Trump White House

>A report published by the Washington Post Monday, detailing how President Donald Trump secretly switched planes for his July 8 flight out of Ankara, Turkey, after the NATO summit, has touched off a political uproar in Washington. 

>Trump boarded Air Force One, then left the plane surreptitiously with a handful of close aides and was taken in a catering truck to a military C-32A jet. This action was supposedly proposed by the Secret Service after intelligence reports suggested a credible threat from an Iranian shoulder-fired ground-to-air missile. A subsequent report in the New York Times claimed that Iranian agents had identified the building where Trump was staying during the NATO meeting, including the exact floor.

>Nothing disclosed by the White House and Pentagon, as well as “leaked” to corporate media outlets like the Post and the Times, can be taken at face value, above all, the claim that Iran was seeking to shoot down Air Force One.

>It is more than likely that this claim originates in the Netanyahu regime in Israel, which has been raising claims of Iranian assassination plots against Trump as a reason for resuming full-scale bombing of Iran. The Trump administration could use this allegation as the pretext for all-out invasion.

>But the sequence of events involving Trump’s own movements reveals, first and foremost, the panic and hysteria now gripping the administration.

>If Trump truly believed his life was in danger if he flew out of Ankara on Air Force One, what could justify a decision to allow the press corps and numerous high-ranking officials to take that risk? Why was the flight not canceled entirely and alternate means of secure transportation developed?

>Instead, Trump and a few personal aides were rushed out of danger. These included Natalie Harp, whose role as executive assistant is to print out flattering press commentaries for Trump to read; Walt Nauta, his valet; and Dan Scavino, a White House deputy chief of staff, whose principal job is to write up and post Trump’s screeds on Truth Social and X.

>Except for Secretary of War Pete Hegseth, who joined Trump on the military jet, all other top officials who attended the NATO summit flew out of Ankara on Air Force One. These included Secretary of State Marco Rubio and Secretary of the Treasury Scott Bessent, as well as top White House aides like Stephen Miller, deputy chief of staff and counter-terrorism chief, and Steven Cheung, the communications director.

>...

>In the aftermath of the exposure, the Trump administration has returned to the policy of lies and stonewalling demonstrated so grotesquely in Ankara. The Secret Service referred questions to the White House and Pentagon. The Pentagon referred questions to the White House. The communications director of the White House, Steven Cheung, defended the actions taken, writing: “As the President has said recently, there are many enemies of America who have their sights on him, and we use every tool at our disposal to address those threats.”

>It should also be recalled that on the day after he returned to the United States from Ankara, Trump declared that he had given orders that if he were to be assassinated, Iran was to be destroyed by bombing on an unprecedented scale, a scarcely veiled threat of the use of nuclear weapons. He claimed that 1,000 missiles were “Locked and Loaded and aimed at the Islamic Republic of Iran, with thousands of [sic] more to immediately follow.” 

>At the same time, the White House denounced the New York Times for reporting problems with the Qatari jet that has been given to Trump to serve as his new Air Force One, going so far as to have the FBI issue subpoenas to all the reporters involved, with agents visiting their homes and even accosting family members. The Pentagon also revoked the security clearance of former Secretary of the Air Force Frank Kendall for allegedly sharing information about Air Force One with the media.

>What really happened in Ankara remains unclear. But the crisis of the Trump administration—and of American imperialism as a whole—is unmistakable. The US ruling class faces both a geopolitical debacle in the war with Iran and a mounting social confrontation with the working class at home.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 9 days ago
▲ 8 r/Turkey

Çerçeve yasa: Barış değil, savaş hazırlığı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin, 1999’dan bu yana İmralı Adası’nda hapiste tutulan Abdullah Öcalan’ın önderliğindeki Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile yürüttüğü müzakerelerin ürünü olan ve esasen PKK’nin teslim olması üzerine kurulu “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”, pazartesi günü TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaştı.

Çerçeve yasa” olarak anılan 12 maddelik düzenlemenin açık oylamasına 561 milletvekili katıldı. Oylamada 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oy kullanıldı. Meclis başkanına göre teklif, meclis tarihinde bir kanunun aldığı en yüksek destek oranlarından biriyle geçti.

Oyların parti dağılımı, siyaset kurumunun yasa konusundaki mutabakatını ortaya koyuyor: Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nden (AKP) 268; Milliyetçi Hareket Partisi’nden (MHP) 44; Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nden (DEM Parti) 55 ve Demokratik Bölgeler Partisi’nden (DBP) 2; İslamcı HÜDA PAR’dan 4, Saadet Partisi’nden 1; Yeni Yol Partisi’nden 16; bağımsız 7 ve Demokratik Sol Parti’den (DSP) 1 milletvekili “evet” oyu verdi.

Uzun süredir siyasi güdümlü yargı operasyonlarına maruz kalan ve seçilmiş yönetimi hukuk dışı bir yargı kararıyla görevden alınarak eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun başına atandığı Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) 29 vekil “evet”, 2 vekil “hayır” derken 14’ü oylamaya katılmadı. Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) üç milletvekilinin ve Emek Partisi’nin (EMEP) iki milletvekilinin tamamı “evet” oyu kullandı.

87 ret oyunun 54’ü CHP’den kopan Özgür Özel önderliğindeki Yeni Parti’den geldi. Yeni Parti’den 35 milletvekili “evet” oyu verdi. İYİ Parti’den 29 hayır oyu gelirken 1 bağımsız ve Demokrat Parti’den 1 milletvekili de ret oyu verdi. Yeniden Refah Partisi’nin dört milletvekili ile Yeni Yol’dan üç milletvekili çekimser kaldı.

Mutabakat neyin ifadesi?

Bu tablo ne bir demokratikleşme mutabakatının ne de bir “barış” iradesinin ifadesidir. Türk ve Kürt siyaset kurumunun ezici çoğunluğunun bu uzlaşması, egemen sınıfın bölge genelinde ABD emperyalizmi önderliğinde yoğunlaşan savaş ortamında, Washington’ın Ortadoğu’ya tam hâkim olma yönelimiyle uyumlu bir şekilde saflarını sıklaştırma ve çıkarlarını uzlaştırma çabasının bir ürünüdür.

Meclis komisyonunun şubat ayında kabul ettiği ortak rapor bunu açıkça yazmıştı: “Değişen küresel ve bölgesel şartlar, iç cepheyi tahkim etmeyi bir tercih olmaktan çıkarıp gereklilik hâline getirmiştir.” Erdoğan da yaklaşık iki sene önce müzakereler başlarken, İsrail’in Gazze’den Lübnan’a taşıdığı savaş İran’a ve Türkiye sınırlarına doğru yaklaşırken cephe gerisini güçlendirmeye çalıştıklarını ilan etmişti.

Bu girişimin gerici karakteri, onun emperyalizm destekli ve emperyalist saldırganlıkla uyum içinde bir girişim olmasında açıkça görülmektedir. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin başından beri açıkladığı gibi, Ankara-PKK müzakereleri ABD’nin Ortadoğu’daki saldırganlığına karşı değil, onun bir parçası olarak gelişmiştir. Suriye’de ve bölge genelinde İsrail ile artan bir rekabet içinde olan Ankara, Öcalan’ın yardımıyla, Türkiye, Suriye, Irak ve İran’da örgütlü PKK önderliğindeki Kürt hareketini 40 yıllık düşmandan bir müttefike çevirmeye çalışmaktadır. Washington, bu müzakereleri İran karşıtı eksenin daha da sağlamlaştırılması olarak görüyor ve destekliyor.

Düzenleme bir siyasi af içermiyor; teslim olacak olan ya da hapisteki PKK üyeleri ya da üyesi olmakla suçlanan kişiler için bile bir af değil, koşullu ve tehditkâr bir erteleme rejimi kuruyor. Yasanın uygulaması, örgütün varlığına son verdiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilip Millî Güvenlik Kurulu tarafından teyit edilmesine bağlandı ve cumhurbaşkanı yardımcısı başkanlığında adalet, dışişleri, içişleri ve millî savunma bakanları ile cumhurbaşkanlığı genel sekreteri, MİT başkanı ve MGK genel sekreterinden oluşan sekiz kişilik bir kurula devredildi. “Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme” suçu ile 1 Haziran 2005’ten önce işlenen müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları kapsam dışı bırakıldı. Böylece başta Öcalan olmak üzere PKK’nin birçok önder kadrosunun kapsam dışında bırakılmasının amaçlandığı anlaşılıyor. Yasadan yararlananlar yıllarca siyaset yasağı altında, yeniden hapse atılma tehdidiyle yaşayacaklar.

DEM Parti ve Kürt burjuva önderliği

Müzakerelerin sürdürülmesinde ve yasanın “barış” ve “demokratikleşme” yolunda bir adım olarak sunulmasında başrolü Öcalan’ın yanı sıra DEM Parti oynadı.

DEM Parti Eş Başkanı Tuncer Bakırhan Genel Kurul’da, “[b]ir asırlık Kürt meselesi, çatışmanın gölgesinden hukukun zeminine taşınıyor… bu süreç Türkiye’yi büyütecek ve refaha kavuşturacak bir süreçtir,” dedi ve konuşması, Kürt halkına yönelik onlarca yıllık baskı politikasının başlıca destekçilerinden biri olan MHP lideri Devlet Bahçeli tarafından alkışlandı.

Oysa DEM Parti’nin desteklediği metinde Kürt halkının adı geçmiyor. Terörle Mücadele Kanunu yerinde duruyor; seçilmiş belediyelere atanan kayyımlara dair hiçbir adım atılmıyor; anadilinde eğitim veya Kürtçenin anayasal statüsü söz konusu bile değil. Bunlara rağmen DEM Parti, düzenlemeyi “tarihi bir başlangıç” ilan etmiştir.

Bu tutum bir taktik hata değil, sınıfsal bir yönelimin ifadesidir. Kürt milliyetçi hareketi, Kürt burjuvazisinin ve devlet aygıtında, belediyelerde ve bölgesel sermaye birikiminde pay arayan orta sınıf katmanların çıkarlarını temsil etmektedir. “Demokratik cumhuriyet” perspektifi, Kürt seçkinlerin Türk burjuva devletiyle uzlaşmasını ve bu devlet içinde kendine yer açmasını hedefliyor. Bu uzlaşmanın bedeli, milyonlarca Kürt emekçisinin ve gencinin siyasi olarak Erdoğan rejimine bağlanmasıdır.

Aynı yönelim uluslararası planda daha da açık görülmektedir. Kürt milliyetçi önderlikleri onlarca yıldır halkın demokratik özlemlerini emperyalist güçlerle pazarlık kozuna çevirmiştir: ABD’nin emperyalist saldırısına uğrayan Irak’ta Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Washington’ın bölgedeki dayanaklarından biri haline gelmiş, Suriye’deki rejim değişikliği savaşı sırasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ABD’nin başlıca vekil gücü haline gelmiş ve sonra Ankara destekli yeni Şam rejimine tabi kılınmıştır. Öcalan’ın Ankara ile anlaşma yönelimi de bu çizginin devamıdır. Emperyalizme yaslanan milliyetçi önderlikler, ezilen halklara demokratik haklar şöyle dursun, felaketten başka bir şey getirmemiştir.

DEM Parti, diğer düzen partileriyle beraber, işçileri ve gençleri, muhalefet belediyelerine el koyan, CHP’li ve Yeni Partili seçilmiş siyasetçileri, savaş karşıtlarını, gazetecileri ve sendikacıları tutuklayan, ABD-NATO’nun Karadeniz ve Ortadoğu’daki savaşlarına giderek daha fazla eklemlenen, enflasyon ve yoksullaştırma politikalarıyla emekçileri ezen bir rejime bağlama işlevi görmektedir.

İşçiler ve gençler bütün siyasi mahpusların koşulsuz serbest bırakılmasını, siyasi soruşturmaların düşürülmesini, seçilmiş belediyelere atanan kayyımların geri çekilmesini, Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılmasını, Kürtçenin anayasal güvenceye kavuşturulmasını ve devlet okullarında anadilinde eğitimin sağlanmasını talep etmelidir. Kürt halkının ezilmesine karşı çıkmadan ve demokratik haklarını savunmadan Türk ve Kürt işçilerinin sosyalist devrim uğruna mücadelede birliği sağlanamaz.

Yeni Parti’nin pragmatizmi ve şoven muhalefet

Oylamanın en çok tartışılan yanlarından biri, hükümetin yargı darbesiyle CHP’yi ele geçirmesinin ardından Özel’in 90’dan fazla milletvekili ile kurduğu Yeni Parti’nin pozisyonu oldu. Nefes yazarı Deniz Zeyrek’in aktardığına göre, Özel parti grup yöneticileri ile MYK üyelerinin “evet” demesini istedi, diğerlerini serbest bıraktı ve “en az 35 ‘evet’ oyu olursa iyi olur,” dedi.

Özel Genel Kurul’da, CHP yönetimine el konulduğunu, cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklandığını, bu yasaya “hayır” deme hakkına en çok kendilerinin sahip olduğunu öne sürdü ama öfkelerini “milletin barış hakkının” önüne koymayacaklarını söyleyerek tavrını gerekçelendirmeye çalıştı. Tutuklu İmamoğlu da Özel’e destek açıklaması yaptı.

Gerçekte, Yeni Parti önderliği “evet” oyu vererek egemen sınıfa çıkarlarının savunucusu olduğu mesajını vermektedir. Parti milletvekillerinin geniş hayır oyu ise Yeni Parti’nin artan toplumsal muhalefeti kendi arkasına alma ve kontrol altında tutma çabasının bir parçasıdır.

“Hayır” oylarının siyasi içeriği de netleştirilmelidir. İYİ Parti’den gelen “hayır” oyu veya Zafer Partisi gibi meclis dışındaki aşırı sağcı, sığınmacı karşıtı partilerin muhalefeti, bu yasa ile devletin PKK’ye “taviz verdiği” iddiasına dayanmaktadır ve karşı çıkılması gereken bir şoven milliyetçi tepkiyi ifade etmektedir. Bunun, yasanın “barış” ve “demokratikleşme” iddiasıyla hiçbir ilişkisi olmadığını ve emperyalizm yanlısı egemen sınıfın gerici çıkarlarına hizmet ettiğini teşhir eden sosyalist muhalefetle hiçbir ortak yanı yoktur.

Sahte sol partilerin teslimiyeti

Müzakereleri destekleyen, meclis komisyonuna katılan ancak şubat ayında komisyon raporuna “hayır” oyu veren TİP ve EMEP, komisyon raporunun bile gerisinde olan bir yasaya “evet” oyu verdi. Üstelik her iki parti de bunu yasanın en ufak bir demokratikleşme içermediğini kabul ettikten sonra yaptı. Erdoğan rejimine verilen bu destek bir siyasi iflas beyanıdır.

DEM Parti gibi TİP ve EMEP de bir burjuva hükümetin politikasının değiştirilmesi yoluyla “barış ve demokrasi”ye ulaşılabileceği yanılsamasını yaymaktadır. Oysa yirminci yüzyılın başından itibaren Marksistler, emperyalizm çağında savaşların kaçınılmaz olduğunu ve kalıcı barışın temellerinin ancak dünya sosyalist devrimi ile atılabileceğini açıkladılar. Bugün bir üçüncü dünya savaşının gelişmekte olduğu koşullarda yayılan bu yanılsama, işçileri ve gençleri siyasi olarak silahsızlandırmaya hizmet etmektedir.

TİP, 8-9 Ağustos’taki Parti Meclisi bildirgesinde yasanın kapalı kapılar ardında hazırlandığını, eşitlik ilkesine aykırılıklar içerdiğini, yargısal yetkileri yürütmeye bağlı kurullara devrettiğini ve siyaset yasakları getirdiğini sıraladı; ardından bunları “şerh olmak üzere evet oyu” kullanacağını duyurdu. Gerekçesi ise düzenlemeye “muhataplarının”, yani DEM Parti’nin onay vermiş olmasıydı.

Özünde hali vakti yerinde orta sınıfın siyasi sözcülüğünü yapan bu sahte sol tavrın uluslararası işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını savunan Marksist perspektifle hiçbir ilişkisi yoktur. 1917 Ekim Devrimi’ne önderlik eden Vladimir Lenin ve Lev Troçki, ezilen ulusların demokratik haklarını ilkeli bir şekilde savunurken burjuva milliyetçiliğinin gerici karakterine ve politikalarına hiçbir şekilde destek verilmemesi konusunda son derece netti.

Aynı ilkesiz tutum EMEP için de geçerlidir. EMEP Milletvekili İskender Bayhan 6 Ağustos’ta yaptığı basın toplantısında yasanın “kalıcı barış değil, rehine siyaseti” ürettiğini, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanmamasını meşrulaştırdığını ve binlerce yurttaşın üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandığını söylemişti.

Bayhan pazartesi mecliste yaptığı konuşmada partisinin desteğini şu sözlerle açıkladı: “Kanun teklifinde ne yok? Demokratikleşme yok. Kürt sorununun demokratik çözümü yok... En temel demokratik haklar, kalıcı barış için atılacak adımlar yok. Ne var peki kanun teklifinde? Silahların bırakılması üzerine bir protokol var… Bu yoklara rağmen önümüzdeki dönem açısından önemli bir yer tutuyor ve burada somut adımların atılmasını kıymetli buluyoruz. Ancak uyarılarımızı, eleştirilerimizi, itirazlarımızı da yaparak bu desteği veriyoruz.”

Meclisteki konumlarını DEM Parti ile seçim ittifakına borçlu olan bu partiler, yasaya yönelik eleştirilerini kendi oylarıyla geçersiz kılıyor; işçi sınıfının bağımsız siyasetini geliştirmek şöyle dursun onu bilinçli olarak engelliyor; diktatörlük inşasının hızlandığı bir dönemde, emperyalizm yanlısı, sağcı burjuva partilerinin “barış ve demokratikleşme” sağlayabileceği yanılsamasına “sol”dan destek vererek son derece zararlı bir rol oynuyorlar.

Sosyalist perspektif

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi’nin bu yasaya ve gizli diplomasi yoluyla yürütülen müzakerelere muhalefeti hem bu sahte sol tavra hem de sağcı “hayır” kampanyasına uzlaşmaz biçimde karşıdır ve işçi sınıfını demokratik haklar uğruna ve emperyalist savaşa karşı birleştirip seferber etmeyi amaçlamaktadır.

Sosyalist Eşitlik Partisi, Ekim Devrimi’nin, Lev Troçki önderliğinde Stalinizme karşı kurulan Sol Muhalefet’in ve Dördüncü Enternasyonal’in geleneğini sürdürmektedir. Bu gelenek, her türden burjuva milliyetçiliğine karşı işçi sınıfının uluslararası birliğini ve dünya sosyalist devrimi programını ilkeli bir şekilde savunmuştur.

Parti programında belirtildiği gibi:

>Anadilinde eğitim, Kürtçenin resmi dil olarak anayasal güvenceye kavuşması, bütün siyasi mahpusların serbest bırakılması ve tüm diğer demokratik ve kültürel hakların tanınması için mücadele eden Sosyalist Eşitlik Partisi, emekçilerin özlemini çektiği kalıcı barışa ve demokratik haklara giden tek yolun, Ortadoğu’daki ve emperyalist ülkelerdeki tüm milliyetlerden işçilerin savaşa ve yeni sömürgeci baskıya karşı küresel sosyalizm uğruna mücadelede birleştirilmesi olduğunda ısrar etmektedir. Bu, bir dünya sosyalist federasyonunun parçası olacak Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna mücadele demektir.

Bu perspektif, Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’ne dayanmaktadır: Emperyalizm çağında geç kapitalist gelişmeye sahip ülkelerde burjuvazi, emperyalist güçlere göbekten bağlıdır, her şeyden çok işçi sınıfının toplumsal devriminden korkmaktadır ve temel demokratik sorunları çözmekten doğası gereği acizdir. Kürt sorunu dahil bu sorunların çözümü, tüm milliyetlerden işçi sınıfının kendi devrimci partisi önderliğinde iktidarı almasından ve uluslararası sosyalist devrim mücadelesini ilerletmesinden geçmektedir. Bu perspektifle hemfikir olan herkesi Sosyalist Eşitlik Partisi’ni desteklemeye ve partiye katılmaya çağırıyoruz.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 9 days ago
▲ 33 r/direnis+4 crossposts

16 Ağustos’ta Büyükada’da Troçki’yi anma etkinliği düzenleniyor: “Büyükada’da Kaleme Alınan Hayatım ve Troçki’nin Sürgün Yılları”

Mehring Yayıncılık, 16 Ağustos Pazar günü saat 16.00’da Büyükada’daki Taş Mektep’te “Dördüncü Uluslararası Lev Troçki Anması” etkinliğini düzenliyor. Adalar Belediyesi’nin ev sahipliğinde düzenlenecek olan etkinliğin baş konuğu olan Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS) Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North, video konferans yoluyla, “Büyükada’da Kaleme Alınan Hayatım ve Troçki’nin Sürgün Yılları” üzerine konuşacak.

Adalar Belediye Başkan Vekili Medine Pamuk’un açılış konuşmasını yapacağı etkinlikte, Mehring Yayıncılık Editörü Ulaş Sevinç de bir konuşma yapacak.

Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi’ne Vladimir Lenin ile birlikte önderlik eden ancak 1929’da Stalinist bürokrasi tarafından Türkiye’ye sürgün edilen Troçki, 1933’e kadar İstanbul sürgününün büyük kısmını Büyükada’da geçirmişti. Troçki bu adada anıtsal eseri Rus Devrimi’nin Tarihi ve Almanya’da faşizmin yükselişine karşı benzersiz uyarılarını dile getirdiği yazılarının yanı sıra otobiyografisi Hayatım’ı kaleme aldı.

Hayatım kitabının yeni Almanca baskısı bu yaz, Mehring Yayıncılık’ın Almanya’daki kardeş yayınevi olan Mehring Verlag’dan çıktı. Günümüzde Troçki üzerine dünya çapında bir otorite olan David North, bu basıma, eseri “Marksizme ve dünya literatürüne ölümsüz bir katkı” olarak nitelediği yeni bir önsöz yazdı.

Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin İstanbul ve çerçevesindeki tüm okurlarını bu önemli etkinliğe katılmaya ve Mehring Yayıncılık’ın web sitesini ziyaret ederek David North’un kitaplarını ve diğer kritik eserleri edinmeye çağırıyoruz.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 10 days ago

GOG Resmî Olarak Linux'a Geliyor

Linux oyunculuğu konusunda güzel gelişmeler devam ediyor. Steam'den sonra GOG'un da resmî olarak bir Linux sürümü yolda.

itsfoss.com
u/OddEngineering5683 — 20 days ago
▲ 15 r/TurkishLeft+2 crossposts

Amerikalı işçiler ve gençler sosyalizme yöneliyor

Son birkaç gün içinde yayımlanan yeni kamuoyu yoklamaları, Amerikalı işçiler ve gençler arasında yaşanan dikkat çekici sola kayışa dair ipuçları veriyor. Antikomünizmin adeta bir devlet dini olduğu ve sosyalist görüşlerin neredeyse bir asırdır resmi siyasetten büyük ölçüde dışlandığı bir ülkede, kayıtlı seçmenlerin yaklaşık yüzde 40’u, başkanlık seçimlerinde sosyalist bir adaya oy vermeyi düşüneceklerini belirtti.

Perşembe günü yayımlanan Washington Post-Ipsos anketine göre, bu oran 30 yaş altı seçmenler arasında yüzde 46’ya, Demokrat Parti seçmenleri arasında ise yüzde 64’e yükselmiş durumda.

Sosyalizme desteğin bu hızlı artışına rağmen —ya da daha doğrusu bu artış nedeniyle— anket sonucu ilk başta “Çoğu Amerikalı, başkanlık seçimlerinde bir demokratik sosyalisti desteklemeyeceğini söylüyor” başlığıyla yayımlandı. Yüz milyarlarca dolarlık servete sahip Jeff Bezos’un sahibi olduğu bir gazetede çalışan Washington Post editörleri, ceplerini kimin doldurduğunu çok iyi biliyorlar.

Daha da önemlisi, yine perşembe günü yayımlanan ve SSRS tarafından yapılan bir CNN anketine göre, Demokratların ve Demokrat eğilimli bağımsızların yaklaşık üçte biri kendisini “demokratik sosyalist” olarak tanımlıyor. Bunların yüzde 59’u 45 yaşın altında; kendisini demokratik sosyalist olarak tanımlamayan Demokratlarda ise bu oran yüzde 46. Kendisini demokratik sosyalist olarak tanımlayanların üçte ikisi, 2026 ara seçimlerinde oy verme ihtimalinin çok yüksek olduğunu belirtti; bunların yüzde 99’u Demokratlara oy vereceğini söyledi.

CNN anketi, kendilerini demokratik sosyalist olarak tanımlayanların, öyle tanımlamayan Demokratlara kıyasla “üniversite diplomasına sahip olma olasılığının daha düşük (yüzde 66’ya karşı yüzde 54) ve yıllık geliri 100 bin doların altında olma olasılığının daha yüksek (yüzde 76’ya karşı yüzde 65)” olduğunu ortaya koydu. Siyah seçmenler, beyaz seçmenlere kıyasla bir demokratik sosyalisti desteklemeye daha açıktı.

Bu durum, medyada durmaksızın dile getirilen, sosyalizme desteğin bir beyaz üst orta sınıf duyarlılığı olduğu ve bunun ekonomiyle değil yaşam tarzıyla ilgili olduğu iddiasını çürütmektedir. Sosyalizme verilen destek, kapitalizmin kendilerine sadece savaş, yoksulluk ve demokratik haklara yönelik saldırılarla dolu kasvetli bir gelecek sunduğunu açıkça anlamaya başlayan yeni nesil işçi sınıfının deneyimlerinden kaynaklanmaktadır.

Bu, Marksizmin temel bir ilkesinin doğrulanmasıdır: Toplumsal varlık bilinci belirler. Sosyalist Eşitlik Partisi tam da bu gelişmeyi öngörmüştü. 2010 tarihli kuruluş programında şöyle deniyordu: “nesnel koşullardaki değişim” —Amerikan ve dünya kapitalizminin derinleşen krizi— “Amerikalı işçilerin [sosyalizm hakkındaki] fikirlerini değiştirmesine yol açacaktır.” O zaman bilimsel bir öngörü olan şey, artık yaygın bir olgu haline geldi.

Her iki anket de sosyalizme verilen destek ile Trump’ın İran’a karşı savaşına ve ABD destekli İsrail’in Gazze’deki soykırımına muhalefet arasında güçlü bir bağıntı olduğunu gösteriyor. Demokratik sosyalistlerin neredeyse yarısı, yüzde 48’i, İsrail’e ABD desteğinin kesilmesini savunan bir aday karşısında hevesli olacaklarını söyledi.

Kendisini demokratik sosyalist olarak tanımlayanlar ezici çoğunlukla İran’a karşı savaşa karşı çıkıyor; bu, bir bütün olarak Amerikan halkının da paylaştığı bir duygu. Quinnipiac College tarafından yapılan ve çarşamba günü yayımlanan ayrı bir anket, katılımcıların yüzde 66’sının Trump’ın savaşı yönetme biçimine, yüzde 60’ının ise bizzat savaşa karşı çıktığını ortaya koydu. Her iki rakam da Trump’ın 28 Şubat’ta saldırı savaşını başlatmasından bu yana görülen en yüksek oranlardı.

Anketler, geçen ay New York’ta ve Colorado’da yapılan Demokrat Parti ön seçimlerinin sonuçlarının bir sapma olmadığını doğruluyor; bu ön seçimlerde Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri’yle (DSA) bağlantılı ya da onun desteklediği adaylar dört Kongre bölgesinde adaylığı kazanmış, bu süreçte uzun süredir görevde olan üç Demokrat temsilciyi yenmişti.

Endüstriyel Ortabatı’daki kilit ön seçimler, önümüzdeki iki hafta içinde sola doğru bu kaymayı daha da fazla ifade edebilir. Michigan’da, eski halk sağlığı yetkilisi Abdul El-Sayed, 4 Ağustos’taki Senato Demokrat adaylığı yarışında anketlerde Temsilci Haley Stevens’la başa baş durumda. El-Sayed, Bernie Sanders’ın ve Alexandria Ocasio-Cortez’in desteğine sahip; Stevens ise Demokrat Parti’nin hâkim çevrelerinin, Vali Gretchen Whitmer’in ve İsrail yanlısı lobinin desteğini almış durumda.

Wisconsin’de valilik için Demokrat adaylığı yarışında, DSA üyesi ve eyalet temsilcisi Francesca Hong, partinin hâkim çevrelerinde çok daha fazla desteğe sahip olan, daha tanınmış iki adaya —Milwaukee Belediye Başkanı David Crowley ile eski vali yardımcısı Mandela Barnes’a— karşı anketlerde hatırı sayılır oranda önde. Bu seçim 11 Ağustos’ta yapılacak.

Sosyalizme artan desteğin, her iki kapitalist partinin de —Demokratların en az Cumhuriyetçiler kadar— seçmenlerin çoğunluğunca hor görüldüğü koşullarda gelmesi dikkate değer. CNN’in hangi partinin değişimin partisi olduğu, hangisinin kendileri gibi insanları umursadığı, hangisinin yolsuzlukla mücadele ettiği ve hangisinin işleri hallettiği sorularına, her soruda “hiçbiri” yanıtını verenlerin sayısı, iki partiden birini destekleyenlerin sayısını aştı. Çoğunluk CNN’e, Kongre üyelerinin çoğunun kasım ayında görevden alınması gerektiğini söyledi.

Geçen hafta sonu yapılan bir Reuters/Ipsos anketi, demokratik sosyalist fikirlere ve MAGA Cumhuriyetçilerinin fikirlerine tam olarak aynı düzeyde destek buldu: her biri için yüzde 27. Bu, dikkat çekici bir rakam; zira katılımcıların yarısından azı demokratik sosyalist politikaları anladığını söylerken, MAGA politikaları için şirket medyası, Cumhuriyetçi Parti ve Trump yönetimi tarafından aralıksız tanıtım yapılıyor.

Belirtmek gerekir ki kamuoyu anketleri, halkın duygularının yalnızca çarpık bir ifadesini sunar; medya propagandasından, soruların nasıl ifade edildiğinden ve katılımcıların nasıl seçilip görüşlerinin demografik olarak nasıl “ağırlıklandırıldığından” etkilenir. Dahası bu anketler, kapitalizmi toplumun tek olanaklı ekonomik temeli olarak sunan, şirketlerin denetimindeki iki partili bir sistem çerçevesi içinde yapılmaktadır.

Milyonlarca emekçinin, savaşın, diktatörlüğün ve ekonomik altüst oluşun artan tehlikelerinin etkisi altındaki ilk sola kayışı, ilk biçimini DSA’nın seçim zaferlerinde aldı. Ama DSA, işçi sınıfı içinde gelişen hareketin aracı değildir. Onun önündeki bir engeldir; Wall Street’in ve ordunun iki partisinden birinin, Demokrat Parti’nin bir hizbidir ve işlevi, işçilerin ve gençlerin büyüyen muhalefetini yeniden kapitalist siyaset çerçevesine kanalize etmektir.

Ne var ki bu radikalleşmenin temel içeriği reformist değildir ve o çerçeve içinde dizginlenemeyecektir. İşçileri ve gençleri kapitalizme karşı yönelten aynı kriz, onları Demokrat Parti’yle de çatışmaya sokacaktır. WSWS’nin 4 Ocak 2025 tarihli Yeni Yıl açıklamasında ilan ettiği gibi: “Geçtiğimiz beş yıla egemen sınıfın kapitalist krize verdiği yanıt damgasını vurdu. Önümüzdeki beş yıla ise sınıf mücadelesinin patlaması damgasını vuracak ki bu şimdiden başlamıştır.”

Bu anketlerde kaydedilen sosyalizme desteğin büyümesi, temel siyasi sorunu çözmüyor, onu daha keskin biçimde ortaya koyuyor. Kitlesel duygu henüz bilinçli bir siyasi hareket değildir. Gereken şey, işçi sınıfı içinde, sosyalizmin gerçekte ne olduğunu ve nasıl gerçekleştirilebileceğini açıklığa kavuşturma yeteneğine sahip devrimci bir önderliğin inşasıdır.

İşçiler ve gençler, 20. yüzyılın temel tarihsel meselelerini, her şeyden önce Lev Troçki’nin Stalinizme karşı verdiği mücadeleyi ciddi biçimde incelemelidir. Bugün işçiler ve gençler Troçki’nin şu öğüdüne kulak vermelidir: “Gençler, siyaset öğrenin!”

Sosyalizm ancak ve ancak, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve tüm dünyada işçi sınıfının kapitalist sisteme karşı mücadele içinde bağımsız siyasi seferberliğiyle başarıya ulaşabilir ve ulaşacaktır da.

Bu, gerçekten sosyalist bir programı gerektirmektedir: İşçi sınıfının egemen sınıfın her iki partisinden de siyasi bağımsızlığı; mali oligarşinin mülksüzleştirilmesi, bankaların ve şirketlerin demokratik denetim altında kamu işletmelerine dönüştürülmesi ve ekonomik yaşamın özel kâr yerine insan ihtiyaçlarını karşılamak üzere yeniden düzenlenmesi. Anketler bir başlangıcı kayda geçiriyor. Asıl mesele, bu sürecin bilinçli siyasi yönlendirilmesi, yani Amerika Birleşik Devletleri’nde ve uluslararası ölçekte işçi sınıfı içinde devrimci bir önderliğin inşasıdır.

Bu, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin inşası demektir. İşçileri ve gençleri bize katılmaya çağırıyoruz.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 22 days ago
▲ 7 r/SOL+1 crossposts

Sosyalist Eşitlik Partisi broşürü: “Sendikal Bürokrasiyi Lağvet, Yetkiyi Tabana Devret”

Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, ABD’deki Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) sendikası başkanlığına aday olan sosyalist otomotiv işçisi Will Lehman’ın kampanyası üzerine açıklamaların ve makalelerin derlendiği Sendikal Bürokrasiyi Lağvet, Yetkiyi Tabana Devret başlıklı bir broşür çıkardı (Parti sitesinden okunabilir).

Broşürün yayımlanmasından kısa bir süre sonra, 16 Temmuz’da Lehman, bir UAW bürokratı tarafından sosyal medyada ölümle tehdit edildi. Lehman’ın belirttiği gibi bu tehdit sadece ona yönelik değildir. Bu, ABD’den Türkiye’ye ve dünyanın geri kalanına, işçi sınıfı içinde gelişmekte olan bütün taban muhalefetine yönelik bir gözdağıdır ve tüm işçiler tarafından şiddetle reddedilmelidir.

Devletin ve şirketlerin yardımcısı işlevi gören sendika bürokrasisinden bağımsız harekete geçmeye başlayan Türkiye’deki işçiler, bu tür mafyatik tehditler ve saldırılarla dolu bir mücadele tarihine sahiptir. Lehman ve üyesi olduğu Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı, bu tehdide karşı bir kampanya başlattı. Bu kampanya, Dünya Sosyalist Web Sitesi ve Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal tarafından da destekleniyor.

Aşağıda yer alan Giriş’te de belirtildiği gibi, Lehman’ın kampanyası ve bu broşür, “Türkiye ve dünyanın dört bir yanındaki işçilerin karşı karşıya olduğu temel stratejik meseleleri” ele alıyor ve her sınıf bilinçli işçi tarafından dikkatle incelenmeyi hak ediyor.

***

Giriş

Bu broşür, ABD Pensilvanya’daki Mack Trucks fabrikasında çalışan Will Lehman’ın Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) sendikası başkanlığı kampanyasıyla ilgili yazıları bir araya getiriyor. Söz konusu olan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sıradan bir sendika seçimi değil, Türkiye ve dünyanın dört bir yanındaki işçilerin karşı karşıya olduğu temel stratejik meselelere verilen bir yanıttır.

Lehman, Haziran 2026’da Detroit’te toplanan 39. UAW Tüzük Kurultayı’nda ikinci kez başkanlığa aday gösterildi. Lehman’ın programı açık ve uzlaşmazdır: sendikaya egemen olan asalak bürokratik aygıtın lağvedilmesi ve iktidarın/yetkinin, işçiler tarafından demokratik olarak denetlenen taban komitelerine devredilmesi. Lehman, bürokrasiyi “içeriden düzeltme”nin olanaksız olduğunu kavramış sosyalist bir işçi olarak seçime katılıyor. Onun kampanyası, ABD’deki Demokrat Parti’ye yedeklenmiş sendikal aygıtın, sınıf işbirliğinin, işçileri bölen milliyetçiliğin ve Amerikan emperyalizminin saldırganlığının reddi üzerine kuruludur.

Bu mücadelenin neden Türkiye’deki işçileri de doğrudan ilgilendirdiği, broşürdeki yazılarda somut biçimde görülüyor. Lehman, İzmir Kınık’ta üretimi durduran 1.243 Polyak madencisine, Ankara’ya tarihi bir yürüyüş yapıp orada direnip gözaltına alınan Doruk madencilerine, tutuklanan Bağımsız Maden-İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu’ya ve BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’e doğrudan dayanışma mesajları gönderdi. Bu, proleter enternasyonalizminin pratikteki ifadesidir: Soma’da 301 madencinin katledilmesi, Polyak madencilerinin ödenmeyen ücretler ve tehlikeli çalışma koşulları karşısındaki isyanı, Migros depo işçilerinin grevi, Sırma Halı işçilerinin ve Doruk madencilerinin direnişi ile ABD’de Nexteer ve Dana işçilerinin satış sözleşmelerini reddetmesi tek bir sürecin parçasıdır.

Aynı süreç, her yerde aynı karşıtlığı üretiyor: bir yanda ABD’de mali oligarşinin asalaklığını simgeleyen Elon Musk’ın dünya tarihinde ilk dolar trilyoneri olması ve Türkiye’deki büyük şirketlerin ve bankaların eşi görülmedik kârlar elde etmesi ve servet biriktirmesi, öte yanda yoksullaşan, hakları gasp edilen ve savaşın bedelini ödemeye zorlanan işçi sınıfı. Erdoğan rejiminin gelişmekte olan işçi hareketine yanıtı ile Trump yönetiminin bir başkanlık diktatörlüğü kurmaya girişmesi arasındaki paralellik tesadüf değildir.

Egemen sınıfın kapitalist sistemin derinleşen krizine esas olarak iki yanıtı bulunuyor: dünyanın yeniden emperyalist paylaşımı ve işçi sınıfına karşı sınıf savaşı. Devasa bir toplumsal eşitsizlik üzerinde yükselen mali oligarşinin servetini ve iktidarını koruyup güçlendirmeyi amaçlayan bu iki yanıt ile demokratik yönetim biçimleri bağdaşmamaktadır. Her ülkede işçi sınıfının artan direnişine bunu bastırmaya çalışan polis devleti aygıtlarının inşası eşlik etmektedir. Üretim ve tedarik zincirleri üzerinden küresel ölçekte işleyen bir ekonominin ve bu ekonomiyi emeğiyle var eden küresel bir işçi sınıfının var olduğu günümüzde, kapitalist sınıfın sınırların ötesindeki koordineli saldırısına işçilerin yanıtı da uluslararası ölçekte koordineli olmak zorundadır.

Lehman’ın kampanyasının temel önemi buradadır. Küresel sorunlara ulusal çözümlerin olmadığını bilen Lehman, sendika bürokratlarını başka bürokratlarla değiştirmeyi değil, işçilerin kolektif gücünü kapitalist sömürüye, emperyalist savaşa ve baskıya karşı Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ) çatısı altında seferber etmeyi savunuyor. Bu ittifak, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin parçası olduğu Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) perspektifiyle, işçileri milliyet, ırk ve din temelli bölünmelerin ötesinde birleştirmeyi hedefliyor.

Türkiye’deki işçiler için sonuç açıktır: sosyal ve ekonomik haklarımızı savunup geliştirmek için, devlete ve şirketlere tabi sendika konfederasyonlarından bağımsız bir mücadelenin inşa edilmesi gerekiyor. İhtiyacımız olan, her işyerinde kurulacak, işçilerin kolektif gücünü ve mücadelelerini kentlerin ve sınırların ötesinde birleştirecek taban komiteleridir. Kapitalist kâr yerine insanların ihtiyaçları üzerine kurulu sosyalist bir ekonomi ve işçi iktidarı, bu kitlesel taban örgütleri üzerinde yükselecektir. Bu broşür, bu uluslararası stratejinin işçiler ve işçi sınıfından yana aydınlar arasında tartışılmasını amaçlamaktadır.

Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal

Temmuz 2026

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 27 days ago

Ubuntu'ya haksızlık etmiyor muyuz?

Linux ile ilk kez 2008'de Ubuntu ile tanıştım. Ubuntu 8.10 sürümü piyasaya yeni çıkmıştı. Ben de o sürümü kurmuştum.

Bazen Windows'a dönsem de yıllarca Linux kullandım. Ağırlıklı olarak Ubuntu ya da Linux Mint kullandım. Arada başka dağıtımlar da denedim. Özellikle 2024'ten itibaren Fedora'yı tercih etmeye başladım. Yakın zamanda bir de CachyOS denedim.

Hepsi de güzel dağıtımlar ve farklı felsefeleri var. Ama ben en sonunda kürkçü dükkânım olan Ubuntu'ya geri döndüm.

Yeniden kullanmaya başlayınca bu dağıtımın gereğinden fazla eleştirildiğini düşünmeye başladım. Ben de yakın zamana kadar Ubuntu'yu sert eleştiriyordum. Zaten bu nedenle başka dağıtımlar kullanıyordum.

Şu an Ubuntu 26.04 LTS sürümünü kullanıyorum ve çok memnun kaldım. Uzun bir süre bu dağıtımda kalmayı düşünüyorum. Hatta sürüm yükseltmesi yapmamayı planlıyorum. Bu bir LTS sürüm olduğu için 5 yıl boyunca güvenlik ve hata düzeltmesi güncellemesi alacak. Ama ben bireysel kullanıcıya ücretsiz sunulan Ubuntu Pro'dan da faydalandım ve bu süreyi 10 yıla çıkardım. (Bilgisayarım o kadar dayanır mı bilmiyorum)

Çünkü ben artık biraz yaşlandım. Artık macera aramıyorum. Ben bilgisayarımı işlerimi görmek ve eğlenmek için kullanıyorum. Ne yeni dağıtımlar denemek ne de sistemi kurcalamakla artık ilgilenmiyorum.

Ubuntu'da gördüğüm olumlu şeyler ise şunlar:

  • Sistem oldukça stabil. Pürüzsüz çalışıyor.
  • LTS sürümlerinde çok uzun süre güncelleme desteği var. Uzun süre sürüm yükseltme gerekmeyecek.
  • GNOME'un saf hâlini eskiden severdim ama Ubuntu'nun yaptığı ekleme ve özelleştirmeler de çok iyi olmuş. GNOME'a alışık olmayanlar için kullanışlı hâle getirmiş.

Tabii ki Ubuntu'nun da eksikleri var, beğenilmeyecek şeyleri de var. Ama benim gibi bilgisayarı sadece işini görmek veya eğlenmek için kullanan, uzun yıllar sürüm yükseltmesi istemeyen, sadece güvenlik güncellemelerini alıp diğer güncellemelerle zaman harcamak istemeyen, sistemi hazır alıp uzun uzadıya ayarlamakla uğraşmak istemeyenler için biçilmiş kaftan bence.

u/OddEngineering5683 — 29 days ago

ABD’li ölü sayısı artarken Trump, İran’a karşı savaşı tırmandırıyor

Trump yönetimi, İran’a karşı savaşta devasa bir tırmanışa girişiyor. ABD, Başkan Donald Trump’ın 17 Haziran ateşkesinin “sona erdiğini” ilan etmesinin ardından, 11 Temmuz’da İran’ı yeniden bombalamaya başladı. ABD güçleri sekiz gecedir aralıksız olarak ülkeyi vuruyor. Hedeflerini askeri tesislerden köprülere, demiryollarına, limanlara ve elektrik şebekesine kadar genişletirken, füze ateşiyle bir deniz ablukası uyguluyorlar.

İran füzeleri ise cuma günü Ürdün’de iki Amerikan askerini öldürdü. ABD ordusu pazar günü, üçüncü bir askerin kuzey Irak’ta öldüğünü ve Ürdün’deki üste, henüz kimliği belirlenemeyen başka cansız bedenlere ulaşıldığını duyurdu. Washington Post, savaşın ABD tarafındaki bilançosunu pazar günü 17 ölü (muhtemelen 18) ve 430’u aşkın yaralı olarak aktardı.

İki askerin hayatını kaybettiği Ürdün’deki üs, bir hafta içinde en az iki kez vurulmuştu; Washington Post’un pazar günü bildirdiğine göre, bir gün önceki saldırıda yaklaşık 20 asker yaralanmıştı. Gazete, Ürdün’de iki saldırı daha yaşandığını da aktardı: Bunlardan biri Kral Faysal Hava Üssü’ne yönelikti ve birkaç asker yaralandı; diğeri ise Prens Hasan Hava Üssü’nü hedef aldı ve Black Hawk helikopterlerine hasar verdi. Pentagon sözcüleri bu saldırılara ilişkin yorum yapmaktan kaçındı. 5 Mayıs’tan bu yana hiçbir Pentagon sözcüsü savaşla ilgili soru kabul etmiş değil.

Wall Street Journal, 15 Temmuz’da, Trump’ın “İran’daki ABD askeri operasyonlarını genişletmeye yöneldiğini” ve seçenekler arasında “Hürmüz Boğazı yakınlarındaki İran adalarını ele geçirmek üzere kara kuvvetleri göndermenin” de bulunduğunu yazdı. Gazetenin haberine göre, Beyaz Saray’ın Durum Odası’nda, “Harg Adası’nın ve Hürmüz Boğazı boyunca uzanan diğer toprakların ABD birlikleri kullanılarak ele geçirilmesi olasılığını görüşmek üzere” bir toplantı yapıldı. Gazeteci Seymour Hersh ise 10 Haziran’da, Trump’ın, İran’ın yeraltındaki füze tesislerine karşı düşük yoğunluklu nükleer silahlar kullanmanın “yapılabilir olup olmadığını” sorduğunu bildirmişti.

Yönetim içindeki tartışmalara hakim bir ABD’li yetkili, pazar günü yayımlanan bir haberde Washington Post’a, “ABD daha geniş bir savaşın planlamasını yapıyor” dedi. Yetkili, Pentagon’un bölgeye daha fazla savaş uçağı göndermekte olduğunu söylemekle birlikte, ordunun hava savunma füzelerinin ve uzun menzilli vurucu silahlarının azaldığı, muharebe hasarının ise bölgeye ne kadar asker ve uçak getirilebileceğini sınırladığı uyarısında bulundu. Yetkili, “Operasyonları güvenli biçimde sürdürmeye yetecek kadarına sahip değiliz ve Beyaz Saray’ın bunun farkında olduğunu sanmıyorum” ifadelerini kullandı.

İran ise misillemelerini genişletiyor. Washington Post’un alıntı yaptığı yetkili, Tahran’ın, geçtiğimiz hafta Bender Abbas’a hizmet eden köprüler ile demiryolu hatlarına yönelik ABD saldırılarını bir tırmanma olarak gördüğünü ve aynı şekilde yanıt verdiğini söyledi: “ABD’ye kitlesel kayıplar verdirme konusunda daha az çekinceliler.”

Yaklaşık beş aylık savaş, İran’ın ne Ürdün, Kuveyt ve Körfez’deki Amerikan üslerini vurma ne de boğazı kapalı tutma kapasitesini yok edebildi. Pazar günü bir İran saldırısı, Kuveyt’teki bir elektrik ve su tesisini üst üste iki gün vurdu; Ürdün üç füze düşürdü ve Akabe limanı ile havalimanına yönelik saldırılar bildirildi. İran Devrim Muhafızları 15 Temmuz’da, “Amerikalı haydutlar” İran’ın petrol ve doğalgaz ihracatını engellerken, “ABD’nin ve müttefiklerinin çıkarlarına hizmet eden diğer petrol ve doğalgaz ihracat güzergâhlarının da kapatılmasını beklemeleri gerektiğini” ilan etti.

Askeri analistler Washington Post’a, ABD güçlerinin İran içinde kara operasyonları yürütecek durumda olmadığını söylediler; oysa Trump bu olasılığı reddetmekten kaçındı.  Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nden (CSIS) Seth Jones, “Boğazdaki adalara ya da kıyıya, herhangi bir yere kara kuvvetleri yerleştirmek bence bir hata olur,” dedi ve ekledi: “ABD güçlerinin İranlılardan gelecek uzun mesafeli saldırılara hazırlıklı olduğunu düşünmüyorum.”

Harg Adası’na çıkarma yapacak Amerikan birlikleri, kıyıdan gelen füze ve insansız hava aracı saldırısı dalgalarına maruz kalacaktır ve şimdiye kadar verilen kayıplar yalnızca bir avans olarak kalacaktır. Her yeni kayıp, daha fazla tırmanma yönündeki basıncı yoğunlaştıracaktır; bu tırmanış, Trump’ın halihazırda gündeme getirdiği nükleer silahların kullanılmasına dek varabilir.

Savaşın mantığı, Amerikan emperyalizmini tırmanmaya zorluyor; zira geri çekilmek, küresel prestij açısından ağır bir kayıp anlamına gelecektir. Bu, Vietnam Savaşı boyunca egemen sınıfı pençesine alan korkunun ta kendisidir. Başkan Richard Nixon, Nisan 1970’te, ABD’nin “zavallı, çaresiz bir dev” gibi davranmaması gerektiğini ilan etmişti. Ne var ki her tırmanış savaşı genişletti ve tehlikeleri katbekat artırdı. Amerikan birliklerinin, hazırlıklı bir düşmana karşı ve tükenmekte olan stoklarla İran topraklarına çıkarma yapması, muazzam bir pervasızlık eylemi olacaktır.

İran’a karşı savaş, NATO güçlerinin sağladığı ve finanse ettiği silahların Rusya kentlerine yağdığı Ukrayna’dan Çin’in ekonomik olarak boğulmasına kadar uzanan bir çatışmanın parçasıdır. Wall Street Journal, cumartesi günü, İran’ın hassas hedefleri vurmadaki isabetliliğinin, ABD’li yetkililer arasında, Çin’in ya da Rusya’nın hedefleme desteği sağladığı yönünde kaygılara yol açtığını yazdı. Bu iddia doğru olsun ya da olmasın, İran savaşı, çok daha geniş bir küresel savaşın cephelerinden biridir.

Demokrat Parti ise kendisine biçilen rolü oynuyor: Bu savaşa yönelik yaygın halk muhalefetini etkisizleştirmek.

Bu hafta sonu, savaş devasa bir genişlemenin eşiğinde dururken, Demokrat Parti, sözde Trump’ın demokratik haklara yönelik saldırılarına karşı 700’den fazla “Good Trouble Lives On” [Haklı Başkaldırı Yaşıyor] mitingi düzenledi. Atlanta’daki merkezi Good Trouble mitinginde, üç buçuk saat süren konuşmalar boyunca “İran” sözcüğü ağza alınmadı.

Yine hafta sonunda, Vermont Senatörü Bernie Sanders ile New York Temsilcisi Alexandria Ocasio-Cortez, Senato adayı Abdul El-Sayed için Detroit’te miting yaptı. Ne El-Sayed ne de Ocasio-Cortez İran’a değindi. Sanders savaştan bir kez, tek bir cümleyle söz etti. New York Times da, Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri’nin (DSA) başlıca seçilmiş üyesi olan New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ile 65 dakikalık bir söyleşi yayımladı. Mamdani, İran’dan hiç bahsetmedi.

Trump 17 Haziran’da mutabakat zaptını imzaladığında, Demokrat Parti önderliği buna bir teslimiyet olarak saldırmıştı. Bu tema hafta sonu da sürdürüldü. Senato İstihbarat Komitesi’nin başkan yardımcısı, Virginialı Demokrat Senatör Mark Warner, ABC’nin This Week programında Trump’ı, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki hedeflerine ulaşamamış olmakla eleştirdi: “Rejim değişikliği; o konuda neredeyiz? Karşımızda eskisinden beter bir güruh var. Zenginleştirilmiş uranyumu ele geçirmek; eh, o da hâlâ yerli yerinde duruyor.”

ABC’den Jonathan Karl’ın, savaşa ayrılan tüm fonların kesilmesi çağrısında bulunan Massachusetts Senatörü Ed Markey ile aynı fikirde olup olmadığı yönündeki sorusunu Warner reddetti: “Bölgede askerlerimiz var,” dedi ve bunun yerine Trump’a, “Kongre’ye gelip davasını Amerikan halkına anlatması” çağrısında bulundu. Trump’ın savaş yetkilerine sınırlama getirilmesini engellemek için oy kullanmış olan Pennsylvanialı Demokrat Senatör John Fetterman ise, “İran’la yüzleşmeyi sürdürmenin tümüyle yerinde olduğunu düşünüyorum” dedi.

Trump’ın İran’ı yeniden bombalaması, önde gelen Demokratların haftalardır dile getirdiği talepleri hayata geçiriyor. Onların fiili tutumu, savaşın sürmesi gerektiği yönündedir.

Demokratlar savaşı destekliyorlar, çünkü onlar Trump’la aynı egemen sınıfın partisidir. Tutumları, Gazze soykırımını silahlandıran ve —danışmanı Amos Hochstein’ın da kabul ettiği üzere— İran’a saldırı için fiilen hazırlık yapmış olan Biden yönetiminin politikasının devamıdır. Eleştirilerini, savaşın Ortadoğu ve bölgenin enerji kaynakları üzerinde ABD egemenliğini dayatmayı başaramadığı şikayetlerine odaklamışlardır.

Demokrat Parti’nin işlevi, savaşa yönelik ezici halk muhalefetini, ara seçimlere dönük bir oy devşirme operasyonuna hapsetmektir. Trump yönetimi kamuoyunu görmezden gelebiliyor, çünkü Demokrat Parti kamuoyunu bastırmak için çalışıyor. Demokratlar bunu yaparak, daha geniş bir savaşın önündeki yolu temizliyorlar.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 1 month ago
▲ 1 r/Fedora

Gnome-Initial-Setup error in Fedora. Profile cannot be created.

Hi everyone. My preferred distribution is Fedora, and my desktop environment is Gnome. Unfortunately, I've been forced to use CachyOS because I couldn't solve a problem. CachyOS is great, but I want to use Fedora.

My problem is this: Creating a user profile in Fedora isn't done during installation. It's done on a screen that opens after installation. If the desktop environment is Gnome, this program is Gnome-Initial-Setup. After installation, on the first boot, we set the time zone, language, and keyboard here. We also create a user profile.

That's where the problem begins. After completing all the steps with this wizard, it says you're ready to use Fedora. I press the "Start using" button, but the desktop never appears. I'm left with the Gnome bar at the top and a wallpaper in the middle. The Activities screen and other things don't work. Nothing happens. Nothing works. When I force-shut down and restart the computer, it can't find the user profile in the system.

I've experienced this problem with both the Workstation and Silverblue versions of Fedora. This problem didn't exist just two months ago. I was able to install Fedora 44 without any problems.

I've tried a lot of solutions online but haven't found anything. Has anyone else experienced this problem or knows a solution?

reddit.com
u/OddEngineering5683 — 1 month ago

Fedora'da Gnome-Initial-Setup hatası. Profil oluşturulamıyor.

Selam arkadaşlar. Dağıtım tercihim Fedora, masaüstü ortamı tercihim ise Gnome. Fakat ne yazık ki bir sorunumu çözemediğim için CachyOS kullanmak zorunda kaldım. Cachy de çok güzel ama ben Fedora kullanmak istiyorum.

Sorunum şu: Fedora'da kullanıcı profili oluşturmak kurulum sırasında yapılmıyor. Kurulumdan sonra açılan bir ekranda yapılıyor. Eğer masaüstü ortamı Gnome ise bu program Gnome-Initial-Setup programı. Kurulumdan sonra ilk açılışta buradan zaman dilimini, dili, klavyeyi ayarlıyoruz. Bir de kullanıcı profili oluşturuyoruz.

İşte sorun bu noktadan itibaren başlıyor. Bu sihirbazla bütün işlemleri tamamladıktan sonra Fedora kullanmaya hazırsınız diyor Kullanmaya başla butonuna basıyorum ama masaüstü bir türlü gelmiyor. Üstte Gnome çubuğu ve ortada bir duvar kağıdı ile öyle kalıyorum. Activities ekranı da diğer şeyler de çalışmıyor. Hiçbir şey yapılmıyor. Hiçbir şey çalışmıyor. Bilgisayarı zorla kapatıp açtığımda ise kullanıcı profilini sistemde bulamıyor.

Bu sorunu Fedora'nın hem Workstation hem de Silverblue sürümlerinde yaşadım. Daha iki ay önce bu sorun yoktu. Fedora 44'ü sorunsuz kurabiliyordum.

İnternetteki bir sürü çözümü denedim ama bir şey bulamadım. Bu sorunu yaşayan ya da çözümünü bilen var mı?

reddit.com
u/OddEngineering5683 — 1 month ago
▲ 9 r/TurkishLeft+2 crossposts

Lenin'in Stalin'e Mektubu (5 Mart 1923)

Sekreterlik notlarından alındı

Stalin Yoldaşa

Çok gizli

Kişiye özel

Kopyası, Kamenev ve Zinovyev yoldaşlara

Sevgili Stalin yoldaş

Eşimi telefona çağıracak ve kötü bir dil kullanacak kadar kabasın. Sana bunu unutmaya hazır olduğunu söylemiş olmasına rağmen, olay onun tarafından Zinovyev'e ve Kamenev'e aktarılmış.* Benim, bana karşı yapılmış olan şeyleri kolayca unutmaya niyetli değilim ve belirtmeye gerek yok ki, eşime yapılmış olan bir şeyi aynı zamanda bana karşı yapılmış olarak değerlendiriyorum. Bu yüzden, sana söylemiş olduklarını geri almaya ve özür dilemeye hazır olup olmadığın ya da aramızdaki ilişkilerin kopmasını tercih edip etmediğin konusunda düşünmeni istiyorum.

Saygılarımla

Lenin, 5 Mart 1923

* Lenin, doktorların izniyle, 21 Aralık 1922'de, dış ticaret tekeliyle ilgili olarak Troçki'ye bir mektup yazdırmıştı. Merkez Komite'nin 18 Aralık 1922 tarihli kararıyla Lenin için düzenlenen tıbbi rejimin yerine getirilmesinden kişisel olarak sorumlu kılınan Stalin, söz konusu mektubu not ettiği için Nadezda Krupskaya'ya saldırgan bir dil kullanmış ve durumu Denetim Komisyonu'na götürmekle tehdit etmişti. Krupskaya, 23 Aralık 1922'de Kamenev'e, özel yaşamına apaçık müdahale, saldırgan bir dil ve tehditlerden korunma talep eden bir mektup gönderdi. Anlaşıldığı kadarıyla, Krupskaya, 1923 Mart ayının başında Lenin'e bu olaydan bahsetmiş. Lenin bu mektubu, söz konusu olayı öğrendikten sonra yazdırdı. V.I.Lenin, Collected Works, 4th English Edition, Progress Publishers, Moscow, 1970, Cilt. 45, sf. 607-608.

Türkçe derleyen Halil Çelik. Karanlık Çökerken kitabı.

u/OddEngineering5683 — 1 month ago
▲ 5 r/TurkishLeft+2 crossposts

Trump’ın polis devleti baskısı ve İran’a yönelik saldırı: Tek savaşın iki cephesi

Geçtiğimiz hafta boyunca Trump yönetimi, ABD’de demokratik hakları yok etme harekâtını ve İran’a karşı suç oluşturan savaşını eşzamanlı olarak tırmandırdı.

Yurt içinde, federal göçmenlik ajanları (ICE) altı gün içinde iki işçiyi katletti: 7 Temmuz’da Houston’da inşaat ekibini işe götürürken kurşuna dizilen Lorenzo Salgado Araujo ve pazartesi günü Maine’in Biddeford kentinde ön camından vurulan, ardından yerde yatarken kelepçelenen Joan Sebastian Guerrero. Onlar, birkaç saat içinde ölmüş olacaklarına dair hiçbir fikirleri olmadan güne başlayan insanlardı.

Yükselen halk muhalefeti karşısında Trump, demokratik haklara yönelik saldırılarını tırmandırıyor. Trump, ICE cinayetlerine karşı çarşamba günü düzenlenen yas protestolarına, federal göçmenlik haydutlarının, iki masum adamın öldürülmesine yol açan türden trafik kontrolleri yapmasına izin vermeyi sürdürerek yanıt verdi. Truth Social’da “I.C.E.’ın en önemli ve etkili Suçla Mücadele araçlarından birinden, TRAFİK KONTROLÜNDEN vazgeçemeyiz!” diye yazdı ve kuruma şöyle dedi: “geri dönün ve çok önemli olan işinizi yapın.”

Her bakımdan, Araujo ve Guerrero’nun öldürülmesi, Renée Good ve Alex Pretti cinayetleri kadar şiddet dolu ve vahşiydi. Trump yönetimi, devlet kurumlarının elinde işlenen cinayeti olağan işleyişin bir parçası olarak ele alıyor.

Yurt dışında ise ABD güçleri, çarşamba gününe kadar İran’a karşı beş gün üst üste hava saldırıları düzenledi, salı günü İran limanlarına yönelik deniz ablukasını yeniden uyguladı ve Buşehr’den Büyük Tunb Adası’na kadar kıyı savunma ve füze mevzilerini vurdu. İran hükümet sözcüsü Fatma Muhacerani çarşamba günü, güney İran’a yönelik saldırılarda 30’dan fazla sivilin öldüğünü söyledi. Sağlık Bakanlığı 260’tan fazla yaralı saydı.

Bunlar, aynı savaşın iki cephesidir. Amerikan emperyalizmi, İran’ı boyunduruk altına almak için yurt dışında savaşıyor. Savaşın bedelini ödemek zorunda kalacak olan ve muhalefeti kırılması gereken sınıfa karşı da yurt içinde savaşıyor. Yurt içinde kurulan polis devleti, yurt dışında hazırlanan daha geniş savaşın içerideki gereğidir.

Amerikan emperyalizmi, Tahran’daki hükümeti devirmek ve Hürmüz Boğazı’nın denetimini ele geçirmek için 28 Şubat’ta savaşa girdi. Dört ayı aşkın bir süre sonra, hükümet ayakta duruyor ve boğaz İran’ın denetiminde kalmayı sürdürüyor.

Ülkeye egemen olmak için Washington’un askeri şiddet büyük ölçüde artırmaya ihtiyacı olacak ve yönetim, kara birlikleri göndermeyi değerlendirdiğini açıkça ortaya koydu. ABD Başkanı Donald Trump, salı günü Fox News’te İran’a kara birlikleri gönderme konusu sorulduğunda, “Bazen bir kara harekâtına ihtiyaç duyarsınız,” diye konuştu.

Pentagon’un eski bir yetkilisi olan ve şimdi Ortadoğu Enstitüsü’nde bulunan Jason Campbell, salı günü Associated Press’e, “Kara kuvvetleri olmaksızın Hürmüz Boğazı’nı tatmin edici biçimde güvence altına alabileceğiniz herhangi bir senaryo tasavvur etmek çok zor,” dedi. Böyle bir operasyonun on binlerce asker gerektireceğini ve “çok yüksek bedelleri” olacağını söyledi.

İran’a bir kara çıkarması, onlarca yıldır —Kore ve Vietnam savaşlarından bu yana— görülmemiş bir ölçekte Amerikan zayiatı verilmesi anlamına gelecektir. Pentagon, pazartesi itibarıyla savaşta 14 Amerikalının öldüğünü ve 414’ünün yaralandığını kabul ediyor; bu, sistematik biçimde olduğundan az gösterilen ve medyada tümüyle görmezden gelinen bir sayıdır.

Pentagon savaşın maliyetini kamuoyu önünde yaklaşık 30 milyar dolar olarak açıklıyor, ama NBC News salı günü, bakanlığın iç tahmininin —hasar gören üsler, imha edilen uçaklar ve tüketilen bombalar ile füzeler hesaba katıldığında— 100 milyar dolara kadar çıktığını bildirdi. Haziran sonunda Fortune’da yayımlanan tahminlerde Harvard Kennedy School’dan Linda Bilmes, hasar gören 228 Amerikan askeri sahasının onarımı için gereken 200 ila 300 milyar dolar dahil olmak üzere, savaşın uzun vadeli maliyetini 1 trilyon doların üzerine koydu. Bütün bunlar, İran’a yönelik bir kara istilasının maliyetine yalnızca peşinat olurdu.

Peki, para nereden gelecek? ABD hükümeti fiilen iflas etmiş durumda. Federal borç 39,4 trilyon dolar. Devletin borcu, ülkenin yıllık üretiminin yüzde 100’ünü aştı. Bu mali yılın ilk yedi ayında Hazine, Medicare’e harcadığından daha fazlasını —628 milyar dolar— faiz olarak ödedi.

Amerikan egemen sınıfı böyle bir savaşı ancak sosyal programlara yönelik devasa saldırılarla finanse edebilir. Bu saldırılar, halk tarafından desteklenmeyen bir savaşa karşı büyük bir muhalefete yol açacaktır. Pazar günü tamamlanan bir Reuters/Ipsos anketine göre, Amerikalıların yalnızca yüzde 37’si bombardımanın yeniden başlamasını destekliyor.

Amerikan emperyalizmi hedeflerine ancak İran’a karşı savaşı tırmandırarak ve toplumsal harcamaları keserek ulaşabilir ve her ikisini de ancak demokratik haklara cepheden saldırıya geçerek yapabilir.

Bizzat Trump yönetimi bu iki cephe arasındaki bağı ifade ediyor. Pazartesi günü Wall Street Journal’da yayımlanan “Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni Neden Kaldırıyoruz” başlıklı yazıda Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Amerika Birleşik Devletleri’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni “gerekirse tuğla tuğla” yıkacağını ilan etti. Bunu da “şiddet suçlularını ülkemizden çıkarmak için çalışan Sınır Devriyesi ajanlarını, Batı Yarımküre’de düzeni yeniden tesis etmek için hayatlarını tehlikeye atan ABD Deniz Piyadelerini, Amerikan anavatanına saldırı planlayan terör ağlarını dağıtmak için çalışan federal savcıları” koruma bahanesiyle açıkladı.

Rubio; Amerikan sokaklarında işçileri öldüren göçmenlik ajanlarını, yurt dışında savaşan Deniz Piyadelerini ve siyasi muhalifleri hapse atan savcıları tek bir dokunulmazlık kalkanı altına yerleştiriyor.

Perşembe günü saat 21.00’de Trump, İran’ın bombalanması sürerken, seçim güvenliği ve oy sayım makineleri üzerine bir konuşma olarak duyurulan bir “ulusa sesleniş” konuşması yapacak. Yönetim bu aygıtı, muazzam bir siyasi, toplumsal ve ekonomik kriz ortamında yapılacak olan kasım seçimleri öncesinde inşa ediyor. Ama seçimler yalnızca bir vesile. Toplumsal eşitsizlik büyüyor, savaş petrol şirketlerinin kârlarını artırırken bunun bedelini işçiler akaryakıt alırken ödüyor: böyle bir toplumsal düzeni savunmanın tek aracı bir polis devletidir.

Demokrat Parti bunların hiçbirine karşı çıkmıyor. O da aynı egemen sınıfın bir hizbidir ve Trump’a yönelik eleştirileri, onun Amerikan emperyalizminin çıkarlarını etkili biçimde savunmadığı yönündedir. ABD ve İsrail kuvvetleri savaşın ilk günü olan 28 Şubat’ta Ayetullah Ali Hamaney’e suikast düzenlediğinde, Senato Azınlık Lideri Chuck Schumer cinayeti Senato kürsüsünden memnuniyetle karşılayarak, “İlk hava saldırısı dalgalarında öldürülen İran Dini Lideri Ali Hamaney için gözyaşı dökmeyeceğim,” demişti.

Trump’ın savaş hedeflerinde başarısız olduğu açık hale geldikçe, Demokratlar Trump yönetimini Amerikan emperyalizminin çıkarlarını yeterince savunamadığı gerekçesiyle kınamaya yöneldiler. Schumer, Trump’ın haziran ortasında imzaladığı “ateşkesi” “teslimiyet sanatı” olarak nitelendirdi.

Good ve Pretti’nin öldürülmesi kitlesel bir öfke doğurduğunda, Demokratlar Trump’la, ICE’ın finansmanını tek bir koşul öne sürmeksizin devam ettiren bir anlaşma ayarladılar. Milyonlarca insan yönetime karşı “Krallara Hayır” gösterilerine katıldığında, Demokratlar ve siyasi müttefikleri savaş sorununu protestoların dışında tutmak için ellerinden geleni yaptılar. Demokrat Parti, bir savaş ve Wall Street partisidir ve işlevi diktatörlüğe doğru gidişle mücadele etmek değil, ona yönelik muhalefeti dizginlemektir.

Demokratik hakların savunulması işçi sınıfına düşmektedir ve bu görev, savaşa karşı mücadeleden ayrılamaz. Hem diktatörlük hem de savaş aynı kaynaktan doğmaktadır: Artık ne demokratik araçlarla yönetebilen ne de dünya konumunu barışçıl araçlarla koruyabilen bir kapitalist oligarşiden. Hem ICE terörüne hem de İran’a karşı savaşa yönelik mücadele; Amerika Birleşik Devletleri’nde ve uluslararası alanda, kapitalist sistemin kendisini hedef alan bağımsız bir işçi sınıfı hareketi biçiminde birleştirilmelidir.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 1 month ago