NATO Zirvesi yasakları ve öğretmenlerin mücadelesinde ileriye giden yol

NATO Zirvesi yasakları ve öğretmenlerin mücadelesinde ileriye giden yol

Öğretmen atamalarının yapılması, özlük haklarının iyileştirilmesi ve özel sektörde taban maaşların artırılması için mücadele eden özel sektör eğitim emekçileri ve mülakat mağduru öğretmenler, 14 Haziran’dan beri devam eden Ankara’daki eylemlerine ve açlık grevine 27 Haziran’da ara verdiler. Aralıksız polis şiddetine uğrayan öğretmenler, 7-8 Temmuz’daki NATO Zirvesi öncesi yürürlüğe konan yasaklarla doğrudan tehdit ediliyorlardı.

Öğretmen Sendikası yaptığı açıklamada, Ankara Valiliğinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetiyle koordineli bir şekilde yayımladığı “NATO Genelgesi”nin anayasal ve demokratik hakları resmi olarak yasakladığını ve buna açlık grevi eyleminin de dahil olduğunu belirtti ve ekledi: “Şu noktayı vurgulamak isteriz. Rafa kaldırılan haklardan bahsetmiyoruz. 14 gündür öğretmenlere uygulanan baskı ve şiddetin resmî bir hal alacak olmasının üzerinde duruyoruz.”

Açıklamada ayrıca şunlar belirtildi: “Arkadaşlarımızın, ailelerimizin hayatı ve yaşayabilecekleri olumsuz durumlar karşısında sorumlu davranıyor, kamuoyunun ve kamuoyunun temsiliyetini üstlenmiş aydın, akademisyen, sanatçı dostların çağrısına karşılık veriyor, Ankara’daki direnişimize ara veriyor, açlık grevimizi sonlandırıyoruz. Mücadelemiz illerde farklı biçimlerde büyük bir motivasyon ve enerji ile devam edecektir.” Öğretmenler, taleplerinin karşılanmaması halinde temmuz ortasında yeniden Ankara’da olacaklarını duyurdular.

Eylemler, bağımsız bir taban sendikası olan Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ile Mülakat Mağduru Öğretmenler Platformu tarafından 1 Haziran’da başlatılmıştı. Platform sınavlarda yüksek puan almalarına karşın yapılan mülakatlarda puanları düşürülen ve ataması yapılmayan öğretmenleri temsil ediyor. 2024-2025 dönemi resmi rakamlarına göre, özel okullarda çalışan yaklaşık 180 bin öğretmen var. Ataması yapılmayan öğretmen sayısının ise 600 bini geçtiği tahmin ediliyor.

14 Haziran günü Ankara Güvenpark’ta toplanan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) önüne yürüyerek basın açıklaması yapmak isteyen öğretmenler, aileleri ve destekçileri şiddetli bir polis saldırısıyla gözaltına alındılar. 15 Haziran’da Ankara’daki Kurtuluş Parkı’nda basın açıklaması yapmak isteyen öğretmenler, yine polisin biber gazlı saldırısının ardından ters kelepçeyle gözaltına alındılar. Ardından öğretmenler polis şiddetini protesto etmek için talepleri karşılanana kadar açlık grevine başladıklarını duyurdular. Ankara’daki sendika binasının önündeki açlık grevi ve protestolar farklı kentlere de yayıldı.

Öğretmenlere yönelik polis devleti baskısı, NATO zirvesi öncesi her türlü toplumsal ve siyasi muhalefeti bastırmayı hedefleyen ve bu amaçla 200’den fazla NATO karşıtını hukuksuzca tutuklayan fiili olağanüstü hâl rejiminin bir parçasıdır. NATO’nun emperyalist savaş makinesinde Türkiye’nin “vazgeçilmez” rolünü vurgulayan Erdoğan hükümeti, ABD Başkanı Donald Trump dahil zirveye katılacak emperyalist savaş suçluları için kırmızı halı sermeye hazırlanıyor.

Halk içindeki yaygın emperyalizm ve savaş karşıtı duyguların farkında olan hükümet, önleyici tutuklamaların yanı sıra geniş kapsamlı önlemler alıyor. Ankara Valiliği, 28 Haziran saat 00.00’dan 10 Temmuz saat 23.59’a kadar — yani 13 gün boyunca — kent genelinde toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, oturma eylemi, miting, açlık grevi, stant açma, çadır kurma, bildiri dağıtma ve afiş/pankart asma gibi tüm eylem ve etkinlikleri yasakladı. Ardından Adana, Bolu, Eskişehir, Karabük ve Mersin valilikleri de benzer kararlar aldı.

Özellikle Mart 2025’ten beri Cumhuriyet Halk Partili (CHP) belediyeleri siyasi bir yargı operasyonuyla hedef alan ve gelişen işçi hareketini bastırmaya çalışan hükümet, halk tarafından desteklenmeyen kemer sıkma, militarizm ve siyasi baskı gündemini sürdürebilmek için, NATO zirvesi öncesi ilan ettiği antidemokratik önlemleri kalıcı hale getirmek isteyecektir.

Bu nedenle eğitim emekçilerinin, mücadeleye atılan madencilerin ve diğer işkollarındaki işçilerin, geleceğine sahip çıkmak isteyen gençlerin, ormanına ve yaşam alanına sahip çıkmak isteyen köylülerin ve NATO’ya karşı çıkanların mücadeleleri birbirinden ayrı düşünülemez. Öğretmenler için ileriye giden yol, tüm eğitim emekçilerinin ve işçi sınıfının diğer kesimlerinin kolektif gücünü harekete geçirecek bir mücadelenin inşasından geçmektedir. Öğrenci gençlik de bu mücadelenin önemli bir müttefikidir.

Eğitim emekçilerinin mücadelelerinin işçi sınıfının diğer kesimlerinin desteğini alabilmesi için güçlü potansiyel mevcuttur. Çocukların eğitimi ebeveynlerin önemli bir kaygısı iken, hükümetin eğitim politikası kamusal eğitimin ve emekçilerin her açıdan zayıflatılması üzerine kuruludur. Bu yolla özellikle son çeyrek yüzyılda eğitim sistemi şirketler için kârlı bir yatırım alanı haline getirildi. Fahiş özel okul bedellerini karşılayamayan işçi sınıfı ailelerinin çocukları ise bilimsel olarak içi boşaltılmış ve gerici ideolojilerle beslenen bir eğitime tabi tutuluyor ve kapitalistler için ucuz işgücü olmaya hazırlanıyorlar. Bu yüzden hükümet, 12 yıllık zorunlu eğitimi bile kısaltmayı planlıyor.

Özel sektördeki eğitim emekçileri, kamuda çalışan öğretmenlerden çok daha düşük (yaklaşık yarısı) olan asgari ücret (28 bin lira) civarında ücretlerle çalışıyor. 2014 yılında 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nda yapılan değişiklikle, özel okul öğretmenlerinin kamudaki denklerinden daha düşük ücretle çalıştırılamayacağı hükmünün kaldırılmasıyla bu şiddetli saldırının önü açılmıştı. Öğretmenleri kamu ve özel sektör olarak bölen politika, kamu okullarında çalışan öğretmenleri de kadrolu (915 bin), sözleşmeli (65 bin) ve ücretli (86 bin) öğretmenler olarak bölmüş durumda. Sözleşmeli öğretmenler güvencesiz çalışırken, ücretli öğretmenler asgari ücret alıyorlar.

Eğitimin tamamen kamulaştırılması ve nitelikli ve bilimsel eğitime büyük kaynak ayrılması talebi, öğretmenleri öğrenciler ve aileleriyle birleştirecek çimento olacaktır. Bu, öğretmen atamalarının gerçekleşmesinin, ücretlerde ve çalışma koşullarında iyileştirmenin de zemini olacaktır. Böyle bir mücadele, kaynakların savaşa, silahlanmaya ve kapitalist oligarşiye aktarılması politikasına ve bunun arkasındaki sınıf ilişkilerine karşı çıkmayı gerektirir.

Bu mücadele, dünyanın dört bir yanında aynı sorunlarla karşı karşıya olan eğitim emekçilerini ve gençleri ortak bir mücadelede birleştirmeyi hedeflemelidir. Şirketlerin ve devletin bir uzantısı haline gelen sendika bürokrasileri böyle bir mücadeleyi örgütlemeyecektir. Kamu sektöründe örgütlü Eğitim-Bir-Sen/Memur-Sen, Türk Eğitim-Sen/Türkiye Kamu-Sen, Eğitim-İş/Birleşik Kamu-İş ve Eğitim-Sen/KESK gibi sendikalar, eğitimin özelleştirilmesini ve özel sektördeki öğretmenler ile işsiz öğretmenleri görmezden geldiler. 

Öğretmenlerin mücadelesinde ileri giden yol, bilimsel, nitelikli, laik, anadilinde ve ücretsiz eğitim temelinde, sendikal bürokrasiden bağımsız, kamu, özel veya atanmamış tüm eğitim emekçilerini tabandan birleştirilmesinden geçmektedir. Bu komiteler işçi sınıfının diğer kesimleriyle ve öğrencilerle bağlantı kurmalı ve onları da harekete geçirmelidir. Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ), işçi sınıfının böylesi mücadeleleri için küresel bir araç olarak kurulmuştur.

Bu mücadelede şu talepler yükseltilmelidir:

  • Bilimsel, nitelikli, anadilinde ve ücretsiz bir eğitim sistemi için tüm özel okullar kamulaştırılsın!
  • Özel okullarda çalışan tüm eğitim emekçileri ve atanmayan öğretmenler kamuda tam ücret ve özlük haklarıyla, güvenceli olarak istihdam edilsin!
  • Kaynaklar savaşa ve şirketlere değil, eğitim, sağlık, ulaşım, barınma, depremlere hazırlık ve diğer acil sosyal ihtiyaçlar için kullanılsın!
  • Bu talepler için tüm okullarda ve iş yerlerinde bağımsız taban komiteleri inşa edelim!
  • Tüm sektörü kapsayan bir iş bırakma eylemi dahil olmak üzere mücadeleyi genişletmek için hazırlık yapalım! İşçi sınıfının diğer kesimleri ve öğrencilerle ortak mücadele kanalları inşa edelim!
  • Demokratik hakların çiğnenmesine, emperyalist savaşa ve NATO zirvesine karşı çıkalım! Gözaltına alınan tüm siyasi tutsakların serbest bırakılmasını, fiili OHAL ve yasakların kaldırılmasını talep edelim!
wsws.org
u/OddEngineering5683 — 1 day ago
▲ 52 r/TR_News+5 crossposts

Ankara’daki NATO zirvesi öncesi fiili OHAL: 200’den fazla gözaltı

Türkiye’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanacak 36. NATO Zirvesi öncesinde sol ve savaş karşıtı muhalefete yönelik baskıyı tırmandırarak salı sabahı 209 kişiyi gözaltına aldı.

Sabah erken saatlerinde Ankara başta olmak üzere birçok kentte eşzamanlı ev baskınları düzenlendi. Polis, kapıları kırarak girdiği evlerde arama yaptı; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının açıkladığı rakamlara göre hakkında gözaltı kararı verilen 241 kişiden 209’u gözaltına alındı. Başsavcılık operasyonun “terör örgütlerinin ülke genelinde eylem ve faaliyetlerinin deşifre edilmesine yönelik yapılan çalışmalar kapsamında” yapıldığını iddia etti. Gözaltındakilere 24 saatlik avukatla görüş kısıtlaması getirildi.

NATO karşıtı protestolara ve çalışmalara katıldığı için gözaltına alınanlar arasında çeşitli yasal siyasi parti ve kitle örgütü temsilcileri bulunuyor. Devrimci Parti Genel Başkanı Elif Torun Öneren, gazeteci Yıldız Tar, Halkevleri Genel Yürütme Kurulu üyesi Hediye Yıldırım, Pir Sultan Abdal Derneği Ankara Şube gençlik temsilcisi Ferhat Kaplan, Umut-Sen sözcüsü Burcu Arıkan, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Emel Memiş ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi avukatlar gözaltındakiler arasında. Ayrıca Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Özgür Üniversite Hareketi ve Halkın Hukuk Bürosu üyeleri de gözaltına alındı.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) Türkiye şubesi olan , NATO’ya ve savaş karşı çıktıkları için gözaltına alınan ve tutuklanan siyasi muhaliflerin derhal serbest bırakılmasını talep etmektedir. Ankara’daki fiili olağanüstü hâl uygulaması ve yasaklar kaldırılmalı, tüm demokratik haklar koşulsuz güvence altına alınmalıdır. Bağımsız taban komiteleri inşa ederek NATO’ya ve emperyalist savaşa karşı ve demokratik haklar uğruna harekete geçirilmesi gereken toplumsal güç, uluslararası işçi sınıfıdır.

Operasyonlar, Ankara Valiliği’nin bir gün önce, 22 Haziran akşamı duyurduğu olağanüstü hâl benzeri yasak kararının ardından geldi. Valilik, “milli güvenliğin, ülkemizin itibarının” ve zirveye katılacak heyetlerin “can güvenliğinin en üst seviyede korunması” bahanesiyle, 28 Haziran saat 00.00’dan 10 Temmuz saat 23.59’a kadar — yani 13 gün boyunca — kent genelinde toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, oturma eylemi, miting, açlık grevi, stant açma, çadır kurma, bildiri dağıtma ve afiş/pankart asma gibi tüm eylem ve etkinlikleri yasakladı.

Ayrıca “Zirvenin yapılacağı alanlar, delegasyonun konaklayacağı yerler ve geçiş yapacağı güzergahlar başta olmak üzere belirlenen hassas bölgelere” girişler engellenecek.

Bu baskı dalgası, ABD Başkanı Donald Trump başta olmak üzere emperyalist güçlerinin liderlerinin hiçbir protestoyla karşılaşmamalarını garanti altına almayı amaçlıyor. Bunun için Anayasada güvence altına alındığı iddia edilen toplanma, gösteri, ifade ve örgütlenme özgürlüğü toptan askıya alınıyor. Zirve öncesi önleyici tedbir olarak, yüzlerce kişinin hukuksuzca gözaltına alınması ve başkentin “kamu düzeni” adına 13 günlüğüne siyasal yaşamdan menedilmesi, Türkiye’de polis devletinin inşasında önemli bir kilometre taşıdır.

Son gözaltılar, haftalardır süren bir polis operasyonları dalgasının doruk noktasıdır ve bunun genişleyerek devam edeceği beklenmelidir.

Operasyon dalgası 12 Haziran sabahı başladı. Eskişehir ve Zonguldak merkezli soruşturmalar kapsamında sekiz ilde eş zamanlı ev baskınları düzenlendi ve Devrimci Gençlik Dernekleri (DGD) üyesi 14 öğrenci gözaltına alındı. Aynı gün Diyarbakır merkezli ayrı bir soruşturmada Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) ve SGDF üyesi 5 kişi gözaltına alındı.

Bunları İstanbul’daki tutuklama dalgası takip etti. 15 Haziran’da Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP), Tüm Otomotiv ve Metal İşçileri Sendikası (TOMİS), Devrimci Tekstil İşçileri Sendikası (DEV TEKSTİL), Devrimci Gençlik Birliği (DGB), Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB), İşçilerin Birliği Derneği, Mücadele Birliği Platformu ve Sosyalist Meclisler Federasyonu’na (SMF) karşı ev baskınları ve gözaltılar yapıldı. 18 Haziran’da adliyeye sevk edilen 23 kişiden 21’i tutuklandı.

Diğer yandan 14 Haziran’dan bu yana, taban maaş güvencesi, insanca çalışma koşulları ve mülakat mağduru öğretmenlerin mağduriyetinin giderilmesi talebiyle Ankara’da mücadeleye başlayan ve açlık grevi yapan özel sektör öğretmenleri, her gün artan polis şiddetiyle ve gözaltılarla karşılaşıyor. Valiliğin Ankara’da “açlık grevi yapmayı” yasaklaması, doğrudan öğretmenleri hedef almaktadır.

Erdoğan hükümeti, Türkiye’nin çevresinde şiddetlenen emperyalist savaşa ve içeride yoğunlaşan sınıf mücadelesine, başkanlık diktatörlüğünü inşasını pekiştirerek yanıt veriyor. Erdoğan bunu ABD başta olmak üzere NATO üyesi emperyalist müttefiklerinin onayıyla ve Türk egemen sınıfı adına yapıyor.

Erdoğan, NATO’nun ikinci büyük ordusuna liderlik ediyor. Ankara, ABD’nin İran’a karşı savaşının ve Rusya’ya karşı NATO savaşının tırmanmasının ortasında emperyalist müttefikleriyle bağlarını kuvvetlendiriyor. NATO’nun, ek hava savunma sistemleri ve yeni bir kolordu ile Türkiye’deki varlığını takviye etmesi ve İstanbul’da Britanya ve Fransa ile Rusya’ya karşı “Gönüllüler Koalisyonu” kapsamında bir deniz karargâhı kurulması bunun işaretleridir. Ankara, zirvenin ev sahibi olarak Washington ve Avrupa başkentlerine savaşa, soykırıma ve militarizme karşı her türlü kitlesel muhalefetin bastırılacağı mesajını veriyor.

Ankara’nın kırmızı halı sereceği NATO liderleri, İran’a karşı savaşa ve Filistinlilere yönelik İsrail soykırımına destek veriyor, silahlanma yarışına girerek sosyal harcamaları kesiyor ve demokratik haklara saldırıyorlar.

Türkiye’de işçiler ve gençler arasında ABD emperyalizmine, NATO’ya ve savaşa karşı derin bir muhalefet var. ABD ve NATO, halk için yalnızca savaşlar ve askeri darbeler anlamına geliyor. Areda Survey’in mart ayında yaptığı ankete göre, halkın yüzde 90’dan fazlası ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşına ve ülkedeki ABD üslerine karşı çıkıyor.

Erdoğan hükümeti, Binyamin Netanyahu hükümetine yönelik retorik eleştirilerine karşın, kritik Azerbaycan petrolünün İsrail’e sevkiyatına aracılık etmeye devam ediyor. Ankara Hamas’a teslimiyeti dayatan anlaşmada kritik bir rol aldı ve İsrail’in Gazze’yi işgalini meşrulaştıran Trump’ın “Barış Kurulu”na katıldı. Bunlara yönelik siyasi muhalefet, soykırımın başından itibaren şiddetle bir polis baskısıyla karşılaştı.

Diğer yandan Türkiye’deki NATO üsleri ABD’nin Ortadoğu’da tam hakimiyet için sürdürdüğü savaşlarda lojistik desteğini sürdürdü. Ankara İran’a karşı savaşta ABD’yi kınamazken İran’ın meşru müdafaa niteliğindeki misillemelerini kınadı.

NATO zirvesi öncesi artan devlet baskısı, emperyalizme ve savaşa karşı mücadele ile demokratik hakları savunma mücadelesi arasındaki bağı ortaya koymaktadır. Küresel kapitalist sistemin krizinin ürünleri olan savaş ve diktatörlüğe karşı mücadele, ancak işçi sınıfına dayanan uluslararası ve sosyalist bir mücadele olarak ilerletilebilir. Bu, aynı zamanda, demokratik hakları savunmaktan doğası gereği aciz olan tüm kapitalist düzen partilerinden bir kopuşu ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin işçi sınıfının devrimci önderliği olarak inşasını gerektirmektedir.

Sosyalist Eşitlik Partisi, bu perspektif doğrultusunda işçileri ve gençleri aşağıdaki talepler etrafında NATO’ya ve emperyalizme karşı harekete geçmeye çağırmaktadır:

  • ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşı, Lübnan’daki istila ve Gazze’deki soykırım derhal ve koşulsuz olarak durdurulsun.
  • ABD’nin Ortadoğu’daki tüm silahlı kuvvetleri ve Türkiye’dekiler dahil emperyalist askeri üsler kapatılsın.
  • NATO güçlerinin kışkırttığı ve halen tırmandırmaya çalıştığı Ukrayna’daki savaş sona erdirilsin.
  • NATO zirvesi iptal edilsin; Türkiye NATO’dan çıksın, NATO dağıtılsın. Militarizme ve savaşa harcanan tüm kaynaklar toplumun ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tahsis edilsin.
  • İran’a, Küba’ya Rusya’ya ve diğer ülkelere karşı uygulanan her türlü yaptırım ve ekonomik savaş sona erdirilsin.
  • Tüm savaş suçlularından hesap sorulsun.
  • Gözaltına alınan veya tutuklanan tüm siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılsın. Demokratik hakları çiğneyen yasaklar kaldırılsın. Kürt halkının temel demokratik hakları tanınsın.
wsws.org
u/OddEngineering5683 — 13 days ago
▲ 28 r/TR_News+2 crossposts

Adalar Belediyesi’ne yönelik operasyon Büyükada’da protesto edilirken Belediye Başkanı Akpolat adliyeye sevk edildi

Pazar günü Büyükada’da Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat ve gözaltına alınan diğer kişilerin derhal serbest bırakılması talebiyle kitlesel bir yürüyüş ve protesto düzenlendi.

Cuma sabahı düzenlenen polis operasyonuyla gözaltına alınan Cumhuriyet Halk Partili (CHP) Belediye Başkanı Akpolat dahil 39 kişi bugün Anadolu Adliyesi’ne sevk edildi. Yolsuzluk iddiasıyla 47 kişi hakkındaki gözaltı kararı kapsamında 42 kişi gözaltına alınmış, 3’ü savcılık talimatıyla serbest bırakılmıştı; bu yazı yazılırken sulh ceza hâkimliğinin tutuklama ya da adli kontrol kararı bekleniyordu.

Adalar Belediyesi’ne yönelik operasyon, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin CHP’yi hedef alan daha kapsamlı, siyasi güdümlü yargı harekâtının bir parçasıdır. Dünya Sosyalist Web Sitesi ve Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, temel demokratik hakları ortadan kaldıran bu siyasi baskıya karşı çıkmakta ve gözaltına alınanların ve diğer siyasi mahpusların derhal serbest bırakılmasını talep etmektedir.

Bu ve önceki operasyonların siyasi niteliği, halkın geniş kesimlerinin gözünde açıktır. AREA Araştırma’nın mart sonundaki anketine göre, halkın sadece yüzde 23,7’si CHP’li belediyelere yönelik operasyonların iddialarına inanırken, yüzde 61’i bunların “siyasi amaçlı” olduğunu düşünüyor.

Operasyon, daha ilk saatinden itibaren Büyükada’da güçlü bir tepkiyle karşılandı. Cuma öğleden sonra ada sakinleri halkın kendi inisiyatifiyle Saat Meydanı’nda toplandı. Gerçek gazetesinin haberine göre, Ada Gönüllüleri Derneği Başkanı Avukat İrem Berksoy, Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin yolsuzlukla anılan isimlerine dokunulmadığına dikkat çekerek “yolsuzlukla mücadele” iddiasının içinin boş olduğunu vurguladı.

Dün adadaki protesto sırasında WSWS muhabirlerine konuşan CHP Şanlıurfa Milletvekili ve Avukat Mahmut Tanal, Ercan Akpolat’ın gözaltına alınmasının “hukuki değil tamamen siyasi” olduğunu belirtti. Akpolat dahil seçilmiş belediye başkanlarının savcılık tarafından ifade vermeye çağrılmak yerine sabah baskınlarıyla gözaltına alınmasının hukuksuz bir “gözdağı” olduğunu söyleyen Tanal da yargının seçiciliğine dikkat çekti:

>

Bu operasyonların hükümetten bağımsız olmadığını ya da gerçek saiklerin “yolsuzlukla mücadele” olmadığını gösteren en somut kanıtlardan biri, benzer iddiaların kimlere yöneltildiği ve kimlere yöneltilmediğidir.

CHP’nin AKP’yi geride bırakarak ülke genelinde birinci parti olduğu 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden bu yana operasyonlar neredeyse tümüyle CHP ve Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nden (DEM Parti) belediyelere yönelirken, AKP’li belediyelere dönük bir operasyon dalgası söz konusu olmadı. Bir cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ı yenebileceği görülen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Mart 2025’te tutuklanmasının ardından operasyonlar aralıksız devam etti. En son geçtiğimiz ay bir mahkeme, yetki sınırlarını aşarak CHP’nin Özgür Özel önderliğindeki seçilmiş yönetimini görevden aldı.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın nisan başında İçişleri Bakanlığı verilerine dayanarak aktardığına göre, 31 Mart 2024’ten bu yana soruşturma açılan 1048 belediyenin 472’si AKP’li, 217’si CHP’li, 78’i MHP’li ve yalnızca 16’sı DEM Partili idi. Ama kayyım ve görevden alma uygulamaları yalnızca DEM Partili ve CHP’li belediyelere uygulandı.

Siyasi baskının biçimi partiye göre şekillenmektedir: Kürt hareketine ve onunla 2024 seçiminde “kent uzlaşısı” ittifakı kuran CHP’lilere “terör” (Esenyurt, Şişli, Ovacık ve DEM Partili belediyelerde silahlı örgüt [PKK] üyeliği/yardım/propaganda), CHP belediyelerine ise “yolsuzluk” şablonu uygulanıyor. DEM Partili belediyelere yönelik yeni kayyım dalgasının hapisteki PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te örgüte silah bırakma çağrısı yapmasından sonra durması, operasyonların siyasi karakterinin bir başka kanıtıdır. Ankara ile PKK arasındaki müzakerelerin olası çöküşü, seçilmiş Kürt siyasetçilere yeni bir baskı dalgasını beraberinde getirebilir.

Tanal’ın örnek verdiği belediyeler oldukça açıklayıcıdır: Gaziantep’teki Şehitkamil Belediye Başkanı Umut Yılmaz, CHP’liyken hakkında soruşturma açılan bir isimdi; CHP’den istifa edip AKP’ye geçmesinden kısa süre sonra savcılık kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, CHP’li belediye başkanlarının tutuklandığı bir dönemde, Ağustos 2025’te AKP’ye geçti ve hakkındaki davalardan beraat etti. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Aydın’a “Ya Silivri’ye [cezaevine] gireceksin, ya AK Parti’ye geçeceksin,” denildiğini söyledi. AKP’ye geçen bu belediyelerde Sayıştay raporlarıyla saptanan usulsüzlükler ise hiçbir operasyona konu olmadı.

Yargının siyasi karakterini teşhir eden bir diğer olay da kısa süre önce büyük tavukçuluk şirketlerine yapılan operasyonun ve atılan adımların sermaye çevrelerinin tepkisi üzerine iptal edilmesidir. 12 Haziran’da 13 tavuk şirketine yapılan operasyonda 32 kişi gözaltına alınmış ve şirketlere kayyım atanmıştı ancak sanayi ve ticaret çevrelerinin tepkisi üzerine yöneticiler hızla tahliye edildi ve kayyımlar yalnızca yedi gün sonra geri çekildi.

ANKA Ekonomi Koordinatörü Erdal Sağlam, kulislerde Adalet Bakanlığı’nın bu olay üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “ciddi biçimde uyarıldığının” konuşulduğunu aktardı. Sermaye baskısıyla bir haftada geri alınan bir operasyonla, aylardır kesintisiz süren CHP’ye yönelik operasyonlar arasındaki fark, yargının bağımsız bir hukuk aygıtı değil, siyasi bir araç olarak işlediğini göstermektedir.

Adalar Belediyesi’ne yönelik operasyonun siyasi karakterinin dışında, Büyükada tarihi öneme sahip bir adadır. Burası 1917 Ekim Devrimi’ne Vladimir Lenin’le birlikte önderlik eden Lev Troçki’nin 1929-1933 arasında sürgün yıllarını geçirdiği, Hayatım ile Rus Devrimi’nin Tarihi’ni ve Almanya’da faşizmin yükselişine karşı benzersiz uyarılarını kaleme aldığı, 1933’te Dördüncü Enternasyonal’i kurma çağrısını yaptığı adadır.

Dünya Sosyalist Web Sitesi, 2023’ten bu yana Adalar Belediyesi ile Troçki’nin tarihsel ve kültürel mirasının korunması ve anılması için ilkeli bir işbirliği yürütüyor; adada 2023’ten beri her ağustos ayında “Uluslararası Lev Troçki Anması” etkinliği düzenleniyor. Akpolat yönetimi, Troçki’nin Büyükada’da yaşadığı evin restore edilerek uluslararası bir kültür merkezine dönüştürülmesi projesinin önemli bir destekçisi oldu.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 14 days ago
▲ 6 r/TurkishLeft+2 crossposts

Nazilerin Sovyetler Birliği’ni imha savaşının seksen beşinci yıldönümü

Nazi Almanya’nın Sovyetler Birliği’ni işgali ve tarihin en barbarca imha savaşının başlangıcı olan Barbarossa Harekâtı’nın 85. yıldönümü vesilesiyle, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde daha önce 80. yıldönümü için yayınlanan bir makaleyi yeniden yayınlıyoruz.

***

Seksen yıl önce, 22 Haziran 1941’de Alman ordusu Sovyetler Birliği’ni istila etti ve insanlığın daha önce benzerini hiç yaşamadığı bir savaş başladı. Orta Çağ’ın barbarlığı, 20. yüzyılın en modern teknolojisi ile birleştirildi.

Daha öncesinde milyonlarca kurban verilen korkunç savaşlar olmuştu. Birinci Dünya Savaşı’nın topları sadece 23 yıl önce susturulmuştu. Almanya, Fransa ve Britanya’nın çiçeği burnunda gençliğinin makinalı tüfeklerle biçildiği, kana bulanmış Verdun ve Marne tarlaları, insan barbarlığının bir anıtı olarak kabul edildi.

Ancak Sovyetler Birliği’ne yapılan saldırı çok daha ileri gitti. Bu, başından beri bir imha savaşı olarak planlanmıştı. Bu sadece toprak, hammadde ve pazarlar için yapılan bir savaş değildi, aynı zamanda ırkçılık ve ideoloji tarafından yönlendirilen bir savaştı. Hitler tarafından 20 yıldır ilan edilen hedefler olan; Bolşevizmin yıkılması, Yahudilerin kökünün kurutulması ve doğuda yaşam alanlarının yaratılması artık uygulamaya konulmuştu.

Tarihçi Stephen Fritz, çığır açan eseri Ostkrieg: Hitler’in Doğudaki İmha Savaşı’nda, “Batı’daki birçok kişinin inancının aksine, Hitler doğudaki savaşın içine çekilmedi,” diye yazmıştı. “Ona göre ‘haklı’ savaş her zaman Sovyetler Birliği’ne karşıydı, ona göre Almanya’nın kaderi Lebensraum’a [Yaşam alanına] ulaşmaya ve ‘Yahudi sorunu’nu çözmeye bağlıydı. Bunların her ikisi de Sovyetler Birliği’ni yok etmeye dayanıyordu. Peki, bu amaçların en önemlisi hangisiydi? Hitler’in görüşleri göz önüne alındığında, onları önceliklendirmeye veya ayırmaya çalışmak yapay olur. Ona göre, ‘Yahudi-Bolşevizm’e karşı ve Lebensraum için olan savaş, kapsamlıydı ve yepyeni bir şeydi.”

3 milyon Alman askeri, 600.000 araç, 3.500 tank, 7.000 top ve 3.900 uçak Sovyetler Birliği’ni sabaha karşı 3’te istila ettiğinde, yanlarında milyonlarca insanı fiziksel olarak yok etmek için ayrıntılı emirler ve planlar getirmişlerdi. İstilaya, üyeleri Reich Güvenlik Dairesi Başkanı Reinhard Heydrich tarafından özenle seçilmiş ve eğitilmiş dört einsatzgruppen (harekât birliği) eşlik ediyordu. Bu 3.000 kişilik “soykırımcı fırtına askerleri” (Ian Kershaw) biriminin görevi, ellerine geçen tüm komünistleri, partizanları, Yahudileri ve Sintileri derhal öldürmekti.

Fritz şöyle yazar: “Dört Einsatzgruppen ve yardımcıları, Barbarossa’nın ilk altı ayında, on binlerce partizana ve Sovyet savaş esirine ek olarak 500.000’den fazla Sovyet Yahudi’sini öldürdü, bunların hiçbiri Wehrmacht’ın [Alman ordusu] gönüllü ve aktif işbirliği olmadan mümkün olmazdı.”

Wehrmacht’ın toplu katliamdaki aktif suç ortaklığı, yadsınamaz bir şekilde belgelenmiştir. Bu işbirliği, Almanya’da on yıllarca inkâr edildi, hatta 1999 gibi geç bir tarihte, “İmha Savaşı. Wehrmacht’ın Suçları” sergisi sansürlendi. Daha Ocak 1941’de Hitler, seçilmiş bir grup SS liderine, doğudaki Slav nüfusunun yüzde 30 oranında azaltılması gerektiğini belirten bir hedef emri yayınladı. Tüm ordu kurmayları ve ırkçı teorisyenler, daha sonra “Führer’in meramını” kimin vurulup kimin yok edilmesi gerektiğine dair kesin emirlere dönüştürdü.

Generaller bu planları imzalayıp uygulanmasını sağladılar. Fritz’e göre, savaş sırasında “ordu yetkilileri, ordu ile SS subayları arasında fikir ve deneyim alışverişi bile başlatmıştı. Sahadaki olayların gösterdiği gibi, yukarıdan gelen canice emirler ve aşağıdan gelen kinci dürtüler, cinayetle ilgili tüm engellemeleri ortadan kaldıracak bir şiddet ortamı yarattı.”

Alman profesörler, öldürücü planları sahte bilimsel argümanlarla süslediler. Haziran 1942’de, Generalplan Ost (Genel Doğu Planı) çok sayıda akademisyenin çalışmasına dayanarak yayımlandı. Bu plan, Alman yerleşimcilere yer açmak için milyonlarca Slav’ın öldürülmesini planlıyordu. Tanınmış bilim insanlarından oluşan Alman Araştırma Derneği (DFG), daha Weimar Cumhuriyeti sırasında “Alman nüfusunun Slavlar üzerinde genel üstünlüğünü ileri süren” ve “ırk araştırmasını uygulamalı bir bilim olarak anlayan” diğer çalışmaları finanse ediyordu.

Sovyetler Birliği’nin istila edilmesinin kod adı olan Barbarossa Harekâtı’nın planları, 1941’in başlarında Şansölyelik Ofisi, SS, Reich Güvenlik Dairesi ve Wehrmacht Yüksek Komutanlığı arasında yapılan birkaç yuvarlak masa görüşmesi ile hazırlandı. Defalarca formüle edilen amaç, “Bolşevik liderleri ve komiserleri”, “Yahudi-Bolşevik aydınları” ve “sosyalist düşünceyi” yok etmekti.

2 Mayıs’ta birçok devlet bakanı ve önde gelen Wehrmacht komutanı, Barbarossa Harekâtı’nın savaş ekonomisi üzerindeki sonuçlarını tartıştılar. Bir bilgilendirme notuna göre, “bizim için gerekli olanı ülkeden alırsak şüphesiz on milyonlarca insan açlıktan ölecek” sonucuna varmışlardı.

13 Mayıs’ta Wehrmacht Yüksek Komutanlığı’nın başında bulunan Wilhelm Keitel, Askeri Yargı Yetkilendirme Emri’ni yayınladı. Bu emir, siviller tarafından Wehrmacht’a karşı işlenen suçların artık mahkemeler tarafından ele alınmayacağını ancak sanığın bir subayın emriyle derhal vurulabileceğini emrediyordu ve üstelik tüm alanlara yönelik toplu cezalandırma eylemlerine de izin veriyordu. Bu, sıklıkla kadın ve çocukların (erkekler cephedeydi) büyük binalarda, hayatta kalanları diri diri yakmak için binalar ateşe verilmeden önce, bir araya toplanıp makinalı tüfeklerle vurulmasıyla sonuçlandı.

6 Haziran’da, istiladan iki hafta önce, Korgeneral Alfred Jodl’un yönetimindeki Yüksek Komutanlık, Komiser Emri’ni yayınladı. Emir, sivil ve askeri siyasi komiserlerin saptanması ve istilacı güçlerin “prensip olarak onları bir silahla derhal imha etmesi” çağrısında bulundu. Yalnızca bu emre dayanan en az 140.000 idamın kanıtı var ancak tahminler 600.000’e kadar çıkıyor.

Bu da gösteriyor ki, 22 Haziran’da çok iyi hazırlanmış bir cinayet makinesi harekete geçmişti. Son ahlaki kısıtlamalar, Wehrmacht’ın iki yıl önce istila edip bir şiddet sarmalını serbest bıraktığı Polonya’da çoktan aşılmıştı. Polonya toprakları daha sonra kötü şöhretli ölüm kamplarının yeri olarak da hizmet edecekti. Ancak Avrupa’nın dört bir yanından milyonlarca Yahudi, Auschwitz ve Majdanek’teki gaz odalarına gönderilmeden önce, Alman birlikleri Sovyetler Birliği’nde yüz binlerce Yahudi’yi çoktan katletmişti.

En namı yaygın katliamlardan biri, 29-30 Eylül 1941’de Kiev yakınlarındaki Babi Yar vadisinde meydana geldi. Burada özel harekât birliği iki gün içinde Ukrayna başkentinden erkek, kadın ve çocuk, 33.771 Yahudi’yi vurdu. Takip eden aylarda, aynı vadide 70.000 sivil daha idam edildi.

İmha savaşının bilançosu korkunçtu. Toplam 27 milyon Sovyet yurttaşı savaşın kurbanı oldu. Sovyet Savunma Bakanlığı ve Rusya Bilimler Akademisi tarafından organize edilen ve 1987 ile 1991 yılları arasında rakamları inceleyen bir komisyon, bu sayısı 37 milyona kadar çıkardı. Bunların sadece 8,6 milyonu asker ve 27-28 milyonu sivildi. Hayatını kaybedenlerin çoğu açlık ve dayanılmaz yaşam koşulları nedeniyle ölmüştü. Wehrmacht’ın kasıtlı olarak aç bıraktığı Leningrad şehrine yönelik 28 aylık abluka, 470.000 kişinin hayatına mal oldu.

Wehrmacht’ın sayısız savaş suçu arasında 3 milyon Sovyet savaş esirinin öldürülmesi de vardı. 8 Eylül’de Yüksek Komutanlık, Kızıl Ordu askerlerini uluslararası hukukun korumasının dışına çıkaran bir emir yayınladı: “Bolşevik asker, Cenevre Sözleşmesi uyarınca onurlu bir asker muamelesi görme hakkını kaybetmiştir… Sovyet savaş esirlerine karşı silah kullanımı genel olarak meşrudur.”

Savaş esirlerinin yaklaşık yüzde 60’ı hayatını kaybetti. Eğer öldürülmedilerse veya açlıktan ölmedilerse, Alman savaş seferberliği için insanlık dışı koşullarda zorla çalıştırıldıkları toplama kamplarına götürüldüler.

Savaş’ın seyri

Savaşın ilk haftalarında, Wehrmacht, Sovyetler Birliği topraklarında hızla ilerledi. Alman ordusunun başlangıçtaki bu başarıları, her şeyden önce Stalin’in canice politikaları ve egemenliğine kişilik verdiği ayrıcalıklı bürokrasi yüzündendi. Onlar, Sovyetler Birliği’nin kanını kurutmuş ve tamamen hazırlıksız bırakmışlardı.

Ekim Devrimi’nin neredeyse tüm önderliğinin ve davaya bağlı yüz binlerce komünist ile aydının canına mal olan Büyük Terör sırasında Stalin, Kızıl Ordu’nun da kafasını kesti. Kızıl Ordu’daki 178.000 subaydan 35.000’i tutuklandı ve bazıları idam edildi. İç Savaş sırasında Troçki yönetimindeki Kızıl Ordu içinde liderliğe yükselen Tuhaçevski, Yakir, Gamarnik ve Uboreviç gibi seçkin askeri komutanlar da dahil olmak üzere, Büyük Terör sırasında öldürülen general sayısı, İkinci Dünya Savaşı sırasında öldürülen general sayısından iki kat fazlaydı.

Bu, İç Savaş sırasında zorlu bir sınavdan geçmiş olan nesildi. Troçki’nin 1934’de belirttiği gibi, “birdenbire kitlelerin üzerine yükselen, örgütlenme yeteneğini ve askeri liderlik kapasitesini ortaya çıkaran”, “büyük ölçekli bir mücadelede iradelerini güçlendiren” ve daha sonra askeri eğitim almaktan memnuniyet duyan bir nesildi. “Askeri teori onların zihinlerini disipline etmelerini sağladı ancak iç savaşın atılgan manevralarında çelikleşen cesareti öldürmedi.” Onların yerini, kendilerini her şeyden önce Stalin’e boyun eğmeleri ile karakterize eden daha az deneyimli subaylar aldı.

Stalin, hem kendi hem de Batılı istihbarat teşkilatları tarafından uyarılmasına rağmen, Alman istilası karşısında tamamen şaşırmıştı. Komünist casus Richard Sorge, zaman çizelgesi de dahil olmak üzere tüm saldırı planını Japonya’dan sağlamıştı. Ancak Stalin, tüm uyarıları görmezden geldi ve Ağustos 1939’da Hitler ile imzaladığı saldırmazlık paktına güvendi. Britanya ile zaten savaş halinde olan Almanya’nın iki cephede savaş riskini göze almayacağından emindi. İstiladan sonra, Stalin günlerce ortadan kayboldu ve Sovyetler Birliği’ni fiilen lidersiz bıraktı.

Ancak Ekim Devrimi, Sovyet işçi sınıfı içinde yaşıyordu. Stalin devrimin liderlerini öldürmüş olabilirdi ancak üretim araçlarının devlet mülkiyeti ve artık muazzam avantajları olduğu kanıtlanan planlı ekonomi biçimindeki kazanımlarını yok edememişti. Wehrmacht kısa süre sonra, bu kez Çar’ın zorla toplanmış yarı serf köylülerden oluşan ordusuna karşı değil; teröre rağmen teslim olmayan ve bunun yerine fedakârlığa hazır olağanüstü bir enerji geliştiren, motive olmuş bir işçi devletinin ordusuna karşı savaştıklarını fark etti.

Kızıl Ordu’yu kuran Troçki de 1934’te bunu öngörmüştü. Kızıl savaşçı, çarlık askerinden keskin bir şekilde farklıdır, diye yazmıştı. “Pasiflik ve engellerin önünde teslimiyet kültünün yerini, siyasi-sosyal cüret ve teknolojik Amerikancılık kültü almıştır. … 1905’ten bu yana neredeyse otuz yıldır alçalıp kabaran Rus Devrimi, akışını savaş kanalına yönlendirmek zorunda kalırsa, müthiş ve ezici bir gücü serbest bırakacaktır.”

Savaşın üç buçuk yılı aşkın bir süre devam etmesine ve Alman tarafında 6 milyondan fazla askerin öldürülmesine veya ağır yaralanmasına rağmen, başlamasından birkaç hafta sonra Wehrmacht’ın zafer şansının olmadığı açıktı. Askeri tarihçi David Stahel söyle yazıyor: “Ne var ki, kışın ilk karları düşmeye başlamadan çok önce ve hatta ilk sonbahar yağmurları çoğu hareketi durdurma noktasına getirmeden önce, doğrusu 1941 yazı gibi erken bir tarihte, Barbarossa’nın kaçınılmaz olarak başarısızlığa mahkûm, gücü tükenmiş bir çalışma olduğu açıktı.”

Savaş için nihai belirleyici olan silah sektöründe, Sovyet planlı ekonomisinin özel mülkiyete dayalı Alman ekonomisinden çok daha üstün olduğu kanıtlandı. 1941’de Alman endüstrisi, 5.200 tank, 11.776 uçak, 7 milimetreden daha büyük 7.000 topçu silahı üretti. 1941’in ilk yarısında, Sovyet ekonomisi sadece 1.800 tank, 3.900 uçak ve 15.600 topçu silahı üretebilmişti. Ancak yılın ikinci yarısında fabrikaların tümüyle yer değiştirmesine ve savaşın yol açtığı tahribata rağmen silah üretimini, 4.740 tank, 8.000 uçak ve 55.550 parça topa çıkardı. 1942’de Almanya 15.409 uçak üretirken, Sovyetler Birliği 25.436 uçak üretti; Almanya 9.200 tank üretirken, Sovyetler Birliği 24.446 tank üretti.

Ekim Devrimi’nden doğan Sovyetler Birliği, Stalinist yozlaşmaya rağmen, insanlığın barbarlığa sürüklenmesine karşı belirleyici bir engel olarak hizmet gördü. İşin ehli tarihçiler, Hitler’in zaferinin ne anlama geleceği konusunda hiçbir şüpheye yer bırakmıyor.

Stahel şöyle belirtiyor: “Hitler’in doğudaki yeni savaşının önemi, o zamanlar tüm taraflar tarafından, genişleyen dünya savaşının gelecekteki kaderinde kesin bir an olarak anlaşılmıştı. Ya Hitler kısa süre sonra muazzam bir imparatorluğun başında neredeyse dokunulmaz olacak ya da en büyük seferi bocalayacaktı (bu, o zamanlar hiçbir hükümetin olası olmadığına inandığı bir şeydi); bu da Hitler’in sonsuza dek ortadan kaldırmayı amaçladığı Müttefik güçlerin tehlikeli bir şekilde etrafının sarılması ile sonuçlanacaktı. Bu nedenle, Almanya’nın Sovyetler Birliği’ni istilasının dünya meselelerinde olağanüstü bir dönüm noktası olduğunu, yalnızca İkinci Dünya Savaşı’nı anlamamızda kilit bir olay değil, aynı zamanda modern tarihin en derin olaylarından biri olduğunu söylemek abartı olmaz.”

Savaşın kökenleri

Almanya’nın yenilgisinden sonra, Almanya’da kimse imha savaşından sorumlu olmak istemedi. Sadece kurbanlar ve emirlere uyan insanlar vardı; failler yoktu. Hitler her şeyin suçlusuydu. İkinci Dünya Savaşı, “Hitler’in savaşı”ydı.

Wehrmacht’ın koşulsuz teslimiyetinden kısa bir süre önce kendini vuran Adolf Hitler, olağanüstü yetkilere sahipti ve tüm önemli siyasi ve askeri kararlara kişisel olarak dahil olmuştu. Buna rağmen, kendisi yalnızca kapitalist toplumun talep ettiği bir ürünü tedarik ediyordu. Bu başarısız Avusturyalı sanatçı ve hayata küsmüş savaş gazisi nasıl olur da Almanya’nın “Führer”i konumuna yükselebilir, sorusunun yanıtı, kaçınılmaz olarak, onun güçlü iş, siyaset, ordu, aristokrasi, kültür ve üniversite figürleri tarafından desteklendiği sonucuna çıkmaktadır.

İlk yıllarında en iyi bilinen destekçilerinden biri, Birinci Dünya Savaşı sırasında ordunun ikinci komutanı olan ve Münih’teki 1923 darbe girişimini Hitler ile birlikte yöneten General Erich Ludendorff’du. Diğerleri arasında sanayiciler Fritz Thyssen ve Erich Kirndorf, Prusya Veliaht Prensi Wilhelm ve besteci Richard Wagner’in dul eşi Cosima Wagner vardı. Hitler’in ilk kabinesinde ekonomi bakanı olan Alman milliyetçi sanayici Alfred Hugenberg’in medya imparatorluğu Hitler’in yükselişinde büyük rol oynadı. Ocak 1932’de Hitler’in Düsseldorf sanayiciler kulübüne katılması, ona büyük iş dünyasının en önemli çevrelerinin siyasi ve mali desteğini sağladı.

Hitler’in iktidarı şiddet yoluyla ele geçirmesi gerekmedi; iktidar kendisine gümüş tepside sunuldu. Hitler’in iktidara gelme sürecinde, Naziler derin bir siyasi ve mali kriz içindeydiler. Kasım 1932’deki Reichstag seçimlerinde parti, oyların sadece yüzde 33’ünü aldı, yani Temmuz ayına göre yüzde 4 daha az ve iki büyük işçi partisinin, Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Komünist Parti (KPD) toplamından daha az. O zamanlar Hitler, intiharı bile aklından geçirmişti.

Ocak 1933’te Hitler’i Şansölye olarak atama kararı, nihayetinde, yaşlı devlet adamı, Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’un etrafında bulunan, devletin ve büyük iş dünyasının çıkarlarını temsil eden küçük bir komplocular çevresi tarafından alındı. İki ay sonra, Komünist Parti’nin yasaklanması ve toplama kamplarının doldurulmaya başlanmasıyla birlikte, tüm burjuva partileri, Hitler’i bir diktatör yapan Yetki Kanunu’na oy verdiler.

Savaş sırasında Hitler, kendisine, öldürücü emirlerini uygulatmak için subaylar arasında, halkı terörize etmeleri ve Yahudileri işaretlemeleri için devlet adamları arasında, savaş üretimi ve zorla çalıştırma ile kârları artan endüstri çevrelerinde, ona ırk teorileri ve keyfi adalet bilimi sağlayan akademik çevrelerde ve çok daha başka yerlerde, binlerce yardımcı buldu.

İmha savaşı, tartışmasız olarak savaşı arzulayan “Führer’in meramı”ndan doğmadı. Egemen seçkinler, Hitler’i devletin başına terfi ettirdiler, çünkü savaş istiyor ve savaşa ihtiyaç duyuyorlardı. Bunun, kapitalist sistemin çözümsüz çelişkilerinde derin nesnel nedenleri vardı.

Faşizm ve savaş tehlikesini herkesten daha iyi anlayan ve işçi sınıfını onlara karşı harekete geçirmeye çalışan Lev Troçki, Sovyetler Birliği’nin istila edilmesinden bir yıl önce şöyle yazmıştı: “Faşizmin sahte olmayan tek özelliği iktidar, boyun eğdirme ve yağmalama arzusudur. Faşizm, kültürel emperyalizmin kimyasal olarak saf bir damıtılmasıdır… Beyninde bir hesap makinesi ve elinde sınırsız güç olan bu saralı Alman, gökten inmiş ya da cehennemden gelmiş değildir. O, emperyalizmin tüm yıkıcı güçlerinin kişileşmesinden başka bir şey değildir. Nasıl ki Cengiz Han ve Timur, daha zayıf kırsal halklara Tanrı’nın yok edici belalarıymış gibi görünmüş, oysa gerçekte tüm kırsal kabilelerin daha fazla mera ve yerleşim alanlarının yağmalanması ihtiyacını ifade etmekten başka bir şey değildilerse; eski sömürgeci güçlerin temellerini sarsan Hitler de emperyalist güç isteğine daha tamamlanmış bir ifade kazandırmaktan başka bir şey yapmamaktadır. Kendi çıkmazı eliyle çaresizliğe sürüklenmiş dünya kapitalizmi, Hitler aracılığıyla, kendi bağırsaklarına jilet gibi keskin bir hançer sokmaya başlamış durumda.”

Daha Birinci Dünya Savaşı sırasında, Alman emperyalizmi Avrupa’yı kendi çıkarlarına tabi kılmaya çalışmış ve başarısız olmuştu. Şimdi bunu ikinci kez deniyordu.

Birinci Dünya Savaşı, tüm büyük güçlerin dünyanın yeniden paylaşılması ve dünya ekonomisinin kendi hegemonyalarına tabi kılınması için mücadele ettiği emperyalist bir savaştı. Alman emperyalizmi özellikle saldırgan bir rol oynamıştı, çünkü kapitalizmi gecikmiş burjuva devrimi nedeniyle geç gelişmişti ancak modern teknoloji sayesinde muazzam bir dinamizm yaşamıştı. Orta Avrupa ile sınırlı, İngiliz ve Fransız sömürgeci güçleriyle ve daha da güçlü bir Amerikan rakibiyle karşı karşıya kalan ülke, yalnızca şiddet yoluyla Avrupa’nın baskın gücü konumuna yükselebilir ve hammaddelerle pazarlara erişim sağlayabilirdi.

Almanya savaşı kaybetti. Versay Antlaşması nedeniyle zayıflayan, ağır borç altına giren ve sınıf mücadeleleriyle sarsılan Alman emperyalizmini Birinci Dünya Savaşı’na sürükleyen tüm sorunlar yeni bir keskinlikle gündeme geldi. Ayrıca, Alman emperyalist yayılmasının ana alanı olan doğuda, Almanya’daki işçilere devrimci bir ilham kaynağı işlevi gören bir işçi devleti mevcuttu artık.

Alman emperyalizmi için bu açmazdan çıkmanın tek yolu, daha önce hiç olmadığı kadar vahşi ve barbarca yöntemler kullanmaktı. “Bolşevizmin yıkılması”, doğuda “yaşam alanı”nın güvenceye alınması ve Avrupa üzerinde Alman hegemonyasının kurulması, devlet gücünün tek bir kişinin elinde toplanmasını gerektiriyordu. Hatta ülkenin tüm kaynaklarının savaş üretimine tabi kılınması, örgütlü işçi hareketinin yok edilmesi ve ilhaka yönelik değil, düşmanın yok edilmesine yönelik bir savaş gerekiyordu.

Bu toplumsal talebe karşılık en iyi teklifi Naziler yapmıştı. Devletin, iş dünyasının ve ordunun liderleri, Hitler’i, ideolojik olarak göz kamaştırdığı için değil, hedeflerine ulaşmak üzere ona ihtiyaçları olduğu için desteklediler.

Ancak işçi liderlerinin korkunç ihaneti ve başarısızlığı yüzünden başarılı oldular. SPD, üyelerini Nazilere karşı harekete geçirmeyi kesinkes reddetti. Devlete güvendi ve Hitler’in iktidara gelmesinin önünü açan –Brüning’in olağanüstü hâl kararnamelerinden Hindenburg’un Cumhurbaşkanı seçilmesine kadar– tüm diktatörce adımları destekledi. Stalin’in etkisi altındaki KPD liderliği ise pasifliğini ve korkaklığını radikal sol söylemlerin arkasına gizledi. Onlar, Lev Troçki ve Sol Muhalefet’in talep ettiği gibi, SPD ile anti-faşist birleşik bir cephe için mücadele etmeyi kesinlikle reddettiler ve SPD’li işçileri Nazilerden hiçbir farkı olmayan “sosyal faşistler” olmakla suçladılar.

ABD, Britanya ve Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki diğer kapitalist rakipleri de “faşizme karşı” ve “demokrasi” için değil, emperyalist çıkarları için savaştılar. Sadece Sovyetler Birliği hayatta kalmak için savaştı. Bir Alman zaferi, işçi devletinin yıkılması ve ülkenin bir köle kolonisine dönüştürülmesi anlamına gelecekti.

Hitler rejimi esas olarak Alman işçi sınıfını ve Sovyetler Birliği’ni hedef aldığı sürece, hatırı sayılır bir uluslararası destek gördü. Hitler’in hayranları arasında Amerikalı sanayici Henry Ford, Britanya Kralı VIII. Edward ile Amerikalı eşi Wallis Simpson da vardı. Edward’ın tahttan çekilmesinden sonra çift, Hitler’i Berghof’ta ziyaret etti. 1936 Halk Cephesi hükümeti sırasında, Fransız burjuvazisi, “Hitler, Blum’dan İyidir” sloganını bile ileri sürdü (Léon Blum, Halk Cephesi’nde başbakandı). Almanya’nın Fransa karşısındaki hızlı zaferi, Wehrmacht’ın silahlarının teknik üstünlüğünden çok Fransız generallerinin bozgunculuğunun ürünüydü. General Pétain yönetimindeki Vichy rejimi, Hitler ile hemen bir anlaşmaya vardı.

Ancak ABD ve Britanya emperyalizmi, Almanya’nın Atlantik’ten Urallar’a hükümdar olmak için yükselişini izlemekle yetinemezdi. Almanya, Japonya ile ittifak halinde, Amerikan emperyalizminin ölümcül bir rakibi haline gelecekti. Bu, ABD’nin, ancak Almanya’nın Stalingrad’daki yenilginin ardından savunmaya geçmesinden sonra savaşa müdahale etmesine yol açtı.

Üçüncü dünya savaşı tehlikesi

Sovyetler Birliği’ne karşı imha savaşının dersleri günümüzde de geçerlidir. Dünya kapitalizminin aynı çelişkileri –kapitalist ulus devlet ve üretim araçlarının özel mülkiyeti ile modern üretimin toplumsal ve uluslararası karakterinin bağdaşmazlığı– dünyayı bir üçüncü dünya savaşı felaketine sürüklemekle tehdit ediyor.

Savaş hazırlıklarının merkezi, önümüzdeki bütçe yılında ordusuna sıralamada altındaki 10 devletten daha fazla para –753 milyar dolar– harcayacak olan ABD’dir. Bütçede, nükleer silahlar için yaklaşık 25 milyar dolar ve yeni silah sistemlerinin araştırılması ve geliştirilmesi için 112 milyar dolar ayrıldı.

ABD, İkinci Dünya Savaşı’nın gerçek galibi olarak ortaya çıkmış ve ekonomik gücü –Stalinist bürokrasi ve Sosyal Demokrat partiler tarafından devrimci mücadelelerin bastırılmasıyla birlikte– Avrupa kapitalizminin geçici olarak istikrara kavuşmasını sağlamıştı.

Ancak ABD’nin dünya ekonomisindeki ağırlığı o zamandan beri istikrarlı bir şekilde azaldı ve Washington bu gerilemeyi askeri güçle telafi etmeye çalışıyor. ABD, 30 yıldır neredeyse kesintisiz bir şekilde savaşta. Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da ve Suriye’de müttefikleriyle birlikte bütün toplumları mahvettiler.

ABD savaş makinesi, şimdi resmi olarak “sistemsel bir rakip” olarak tanımlanan Çin’i hedef alıyor. ABD, Çin’in ekonomik olarak kendisini geçmesini ve bir dünya gücü haline gelmesini ne pahasına olursa olsun önlemek istiyor. Amerikan strateji uzmanları artık Çin ile bir savaşın kaçınılmaz olduğunu düşünüyor.

Alman emperyalizmi iki dünya savaşındaki yenilgilerini kabullenmemiştir. Alman hükümeti, Avrupa’yı ABD’nin yanı sıra Çin’le de karşı karşıya gelebilecek siyasi ve askeri bir dünya gücü haline getirme resmi hedefinin peşinden gidiyor. Bu, Avrupa içinde, özellikle Almanya’nın Avrupa Birliği içindeki hegemonya rakibi olan Fransa ile çatışmaları yoğunlaştırıyor.

Almanya, askeri harcamalarını 2014’teki 32 milyar avrodan bugün 53 milyar avroya çıkardı ve bu sadece bir başlangıç. Savunma Bakanlığı’nın 9 Şubat tarihli strateji belgesinde, Almanya’nın “Avrupa’nın merkezindeki coğrafi konumu ve ekonomik gücü nedeniyle Avrupa’nın güvenliği için özel bir yükümlülüğü” olduğu ve “askeri işlere de” buna uygun bir katkı yapması gerektiği belirtilmektedir. Bu hedefin içinde “karada, denizde, havada, uzayda ve siber uzayda, her boyutta güvenilir askeri caydırıcılık ve savunma yetenekleri” ile “askerlerimizin çatışma da dahil olmak üzere başarılı olma hazırlığı ve yeteneği” hususları da var.

Alman militarizminin canlanmasının merkezi bir bileşeni, imha etme savaşının önemsizleştirilmesi ve tarihsel olarak saptırılmasıdır.

Almanya İçin Alternatif (AfD) mecliste. AfD, Nazi rejimini “1000 yıllık şanlı Alman tarihindeki kuş pisliği” olarak tanımlıyor ve diğer tüm düzen partileri tarafından kucaklanıyor.

Berlin merkezli tarihçi Jörg Baberowski, daha 2014 yılında açıkça “Hitler psikopat değildi, kötü biri değildi,” demişti. Bir yıl sonra da Wehrmacht’a imha savaşının dayatıldığını iddia etti. Doğu cephesindeki Wehrmacht askerleri, “partizanların kanlı savaşına karışmışlardı.” Baberoswki, “Onların, partizanların savaş tarzına uyum sağlamaktan başka seçenekleri yoktu” diyor ve şöyle devam ediyordu: “Savaş bağımsız hale geldi, kendisini çatışmanın bahanesi olan başlangıçtaki hedeflerden kurtardı.” Bu aşırı sağcı profesörün eserlerinde çok sayıda benzer alıntı bulunabilir.

Almanya’daki Sosyalist Eşitlik Partisi (Sozialistische Gleichheitspartei, SGP) ve onun gençlik örgütü IYSSE, bu ve benzeri açıklamaları, halk içinde faşizmin ve militarizmin dönüşüne yönelik yaygın muhalefeti ifade ederek eleştirdiğinde, medya ve siyaset kurumu aşırı sağcı profesörü savundu.

Üçüncü dünya savaşı, insan uygarlığının sonu anlamına gelir. Ancak tek bir düzen partisi bile savaş yönelimine karşı değildir. Onlar, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından önceki durum gibi, emperyalistler arası bölünmeler derinleştikçe, savaş kışkırtıcılarının arkasına daha yakından diziliyorlar. Sözde “barış hareketi” tamamen çökmüştür. Bu hareketten uzun zaman önce ortaya çıkan Alman Yeşilleri, en iğrenç savaş çığırtkanları haline geldiler. Sovyetler Birliği’nin istila edilmesinden seksen yıl sonra, Rusya’ya karşı savaş ajitasyonuna öncülük ediyorlar.

Barbarlığın yeniden canlanması ancak militarizme ve savaşa karşı mücadeleyi onların kapitalist sistemdeki kaynağına karşı mücadeleyle birleştirmesi ve sosyalist bir program uğruna mücadeleye girişmesi gereken uluslararası işçi sınıfı tarafından önlenebilir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin ve onun şubeleri olan Sosyalist Eşitlik Partilerinin perspektifi budur.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 14 days ago
▲ 39 r/Trotskyism+2 crossposts

Turkish shipyard workers revolt against union sellout on eve of strike

>As workers at the Sedef Shipyard in Tuzla, Istanbul, owned by Turkon Holding, prepared to walk out on strike on June 18, Necip Nalbantoğlu, general president of the Turkish Port, Dock and Shipbuilding Industry Workers’ Union (Dok Gemi-İş), affiliated to the Türk-İş confederation, came to the shipyard on June 17 and, behind the backs of the workers, signed a sellout contract and called off the strike.

>The workers, who had voted overwhelmingly in favor of a strike, responded by marching through the shipyard chanting, “Union, resign!” and drove the union bureaucrats out of the workplace.

>These scenes are an expression of the accumulated anger of the working class. The response is directed not only against the impoverishment and loss of social gains that workers have suffered over decades as a result of the union apparatus’s collaboration with the corporations and the government, but also against the usurpation of their democratic will.

>What unfolded at the Sedef Shipyard, which employs 2,000 workers, is a concrete manifestation of the steadily intensifying conflict between the rank-and-file workers and the union bureaucracy. As is the case across the world, in Türkiye too the official union apparatus has over decades been transformed into an industrial police force for capital and the state, its principal function being to suppress the class struggle.

>Workers must counter this by taking up the program advanced by Will Lehman, a Mack Trucks worker nominated for the presidency of the United Auto Workers (UAW) in the United States: abolish the bureaucracy and transfer power to the shop floor. To this end, Lehman calls for building rank-and-file committees in every workplace, which will unite under the International Workers Alliance of Rank-and-File Committees (IWA-RFC).

>The Sedef Shipyard workers had demanded a flat wage increase of 10,000 Turkish lira plus an additional 15 percent raise; the holiday bonus raised to between 7,000 and 10,000 lira; and a bank promotion payment. The contract signed by the union, however, imposed on the workers a mere 9 percent raise and a half-salary bonus. No bank promotion payment was granted.

>Türkiye now ranks among the highest countries in Europe for social inequality. In the face of the rising cost of living, real wages continue to fall. Official inflation, which in recent years climbed as high as 80 percent, stood at 32 percent as of May. The more reliable calculation of the independent Inflation Research Group (ENAG) puts it at 53 percent. By the official rate, Türkiye ranks first in Europe and fifth in the world. The countries ahead of Türkiye are, respectively, Venezuela—the target of long-standing US sanctions and aggression; South Sudan, which is gripped by civil war; Iran, against which the US has launched a criminal war and imposed punitive sanctions; and Argentina.

>...

>According to a 2008 statement by the Limter-İş union in the sector, while 27 worker deaths were recorded between 1985 and 2000, that number rose to 41 between 2000 and 2007. In 2008, as workplace killings in the shipyards came to dominate the national agenda, two strikes were held under the leadership of Limter-İş. According to data from Workers’ Health and Work Safety Assembly (İSİG), 226 shipyard workers lost their lives between 2013 and 2020; the deaths resulted most often from drowning, crushing, falls from heights, explosions, burns and being struck by objects.

>To cut costs and keep workers under control, the corporations rely on the subcontracting system alongside the union apparatus. On a single ship, workers employed by dozens of different subcontracting firms labor side by side. This not only lifts responsibility for workplace safety off the shoulders of the main firm, but also shields the companies against fluctuations in orders and, by dividing the workers, makes organization and common struggle more difficult.

>At the same time, logistical factors cause the sector to be concentrated in particular regions, and this provides an important platform for the collective struggle of the workers. In Türkiye, alongside Tuzla, there are other major shipyard zones in Aliağa, İzmir and Altınova, Yalova. In total, the sector is reported to employ about 100,000 workers. One example of this immense social force emerging collectively came in 2022, when a walkout that began over a demand for a wage increase at a ship-breaking facility in Aliağa rapidly swelled into a strike wave that spread to all 22 facilities.

>The way forward for workers in the shipbuilding industry in Türkiye and internationally lies in organizing and mobilizing this power independently of the union apparatus. This requires building rank-and-file committees that will unite workers across divisions such as permanent/subcontracted, white-collar/blue-collar, different workplaces and unions—and beyond national borders. We call on workers at the Sedef Shipyard and other shipyards to contact us in order to build such a rank-and-file committee.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 13 days ago
▲ 26 r/TR_News+4 crossposts

Sedef Tersanesi’nde grev öncesi sendikanın satış anlaşmasına işçiler isyan etti

İstanbul Tuzla’da Turkon Holding’e bağlı Sedef Tersanesi’nde işçiler 18 Haziran’da greve çıkmaya hazırlanırken, Türk-İş'e bağlı Türkiye Liman, Dok ve Gemi Sanayii İşçileri Sendikası’nın (Dok Gemi-İş) Genel Başkanı Necip Nalbantoğlu, 17 Haziran’da tersaneye gelerek işçilerin arkasından bir satış sözleşmesine imza attı ve grevi iptal etti.

Ezici çoğunlukla grev lehine oy vermiş olan işçiler, bunun üzerine tersane içinde “Sendika istifa!” sloganlarıyla yürüyüşe geçti ve sendika bürokratlarını sloganlarla işyerinden kovdu.

Bu sahneler, Türkiye işçi sınıfının biriken öfkesinin bir dışavurumudur. Bu tepki sadece işçilerin on yıllardır sendikal aygıtın şirketler ve hükümetle işbirliği yüzünden yoksullaşmasına ve sosyal haklarını kaybetmesine değil, aynı zamanda demokratik iradelerinin gasp edilmesine yöneliktir.

2 bin işçinin çalıştığı Sedef Tersanesi’nde yaşananlar, tabandaki işçilerle sendika bürokrasisi arasında giderek yoğunlaşan çatışmanın somut bir tezahürüdür. Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de resmi sendikal aygıt, onlarca yıldır sermayenin ve devletin bir sanayi polisi gücüne dönüşmüştür ve başlıca işlevi, sınıf mücadelesini bastırmaktır.

İşçiler buna ABD’de Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) sendikası başkanlığına aday gösterilen Mack Truck işçisi Will Lehman’ın öne sürdüğü programı benimseyerek karşı koymalıdır: bürokrasiyi kaldırın ve yetkiyi tabana verin. Lehman bunun için her işyerinde Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ) altında birleşecek taban komiteleri kurulmasını savunuyor.

Sedef Tersanesi işçileri ücretlerine 10.000 TL seyyanen zam ve ek yüzde 15 oranında artış; bayram ikramiyesinin 7.000 ila 10.000 TL civarına çıkarılması ve banka promosyonu talep ediyorlardı. Sendikanın imzaladığı sözleşmede ise işçilere yalnızca yüzde 9 zam ve yarım maaş ikramiye dayatıldı. Banka promosyonu verilmedi.

Türkiye toplumsal eşitsizlikte Avrupa’da ilk sıralara yerleşmiş durumda. Artan hayat pahalılığı karşısında reel ücretler gerilemeye devam ediyor. Son yıllarda yüzde 80’e kadar çıkan resmi enflasyon, mayıs itibarıyla yüzde 32’dir. Bağımsız Enflasyon Araştırma Grubu’nun daha güvenilir hesaplaması ise yüzde 53’tür. Resmi orana göre Türkiye, Avrupa’da birinci, dünya sıralamasında ise 5. sırada. Türkiye’yi geçen ülkeler ise, sırasıyla, ABD’nin uzun süreli yaptırımlarının ve saldırısının hedefi olan Venezuela, iç savaşın yaşandığı Güney Sudan, ABD’nin savaş açtığı İran ve Arjantin’dir.

Dok Gemi-İş, Tuzla’daki neredeyse her büyük tersanede “yetkili” sendika konumunda. Bu sendika Türkiye’de sendikal bürokrasisinin ayrıcalıklı konumunun önemli bir örneğini oluşturuyor. Sözcü gazetesinden Erdoğan Süzer’in aktardığına göre Nalbantoğlu, sendika yönetiminde bir tür hanedanlık kurmuş durumda.

Nalbantoğlu 1991’den bu yana, yani otuz beş yıldır bu koltukta oturuyor. Oğlu Emre Ahmet Nalbantoğlu ise 2014’te tersanede “çalışmaya” başlar başlamaz aynı yıl sendikanın Marmara Şube Başkanlığına getirilmiş, ardından genel başkan yardımcılığına yükselmiş. Bu hanedanlık gücünü işçilerden değil, şirketlerle ve hükümetlerle sürdürdüğü işbirliğinden almaktadır.

Evrensel gazetesine konuşan başka tersanelerden işçiler, sendikal aygıttan bağımsız ve tabandan bir mücadele potansiyelini ortaya koymaktadır. Desan’dan bir işçi, Dok Gemi-İş’in işçiye hiçbir zaman bir şey sormadığını söyleyerek ekliyor: “İşçi için patronlar ne kadar tehlikeli ise bu adamlar [sendika yöneticileri] da öyle tehlikeli. Bunlarla da mücadele etmek lazım.”

Hatsan’dan bir işçi, devletin, şirketlerin ve sendika bürokratlarının Sedef Tersanesi işçisine karşı ele verdiklerini söylüyor ve bürokratların gittikleri her yerden kovulmaları gerektiğini belirtiyor. Anadolu Tersanesi’nden bir işçi ise şunları söylüyor: “Zam isteyene kapı gösteriyorlar, tehdit ediyorlar. Bu sendika da bu durumdan cesaret alıp işçinin arkasından iş çevirebiliyor. Ben çözümü yine de birlik olmakta görüyorum.”

Tersaneler kuru havuzlar, kızaklar, dev vinçler, kıyı arazisi ve donanım gerektiriyor. Sektör az sayıda tekelin elinde bulunuyor. Her gemi çoğu zaman tek veya az sayıda üretilen, projeye özgü devasa bir yapıyı ifade ediyor; çelik kesme-büküm, kaynak, montaj, boya, iskele kurma, boru ve elektrik tesisatı gibi nitelikli işlerin çok büyük kısmı hâlâ insan eliyle, beden gücüyle yapılıyor. Yani makine ve tezgâh yoğun bir fabrikadan çok, canlı emeğin belirleyici olduğu bir “açık hava montaj sahası” mantığı hâkimdir. Bu da tersaneleri emek yoğun bir sektör yapıyor; işçilik maliyeti küresel rekabet altında en kolay kısılabilecek kalem olarak görülüyor.

Bu, nitelikli bir işgücünü gerektiren son derece ağır ve tehlikeli bir iştir: Yüksekte çalışma, gemi ambarı gibi kapalı ve dar alanlarda kaynak yapma, ağır yük taşıma, yangın ve patlama riski, vinç altında dolaşmayı gerektirir. Sektörün büyümesiyle iş kazalarının ve iş cinayetlerinin artması, şirketlerin kâr dürtüsüyle güvenlik önlemlerini hiçe saymasının ve işi hızlandırmasının bir sonucu oldu.

Limter-İş Sendikası’nın 2008 tarihli açıklamasına göre, 1985-2000 arasında 27 işçi ölümü kaydedilirken, 2000-2007 arasında bu sayı 41'e çıktı. 2008’de tersanelerdeki iş cinayetleri ülke gündemine otururken Limter-İş önderliğinde iki grev yapıldı. İSİG Meclisi’nin verilerine göre 2013’ten 2020’ye kadar 226 tersane işçisi hayatını kaybetti; ölümler en çok boğulma, ezilme, yüksekten düşme, patlama, yanma ve nesne çarpması sonucu meydana geldi.

Şirketler maliyeti düşürme ve işçileri kontrol altında tutmak için sendikal aygıtın yanı sıra taşeronluk sistemine bel bağlıyorlar. Aynı gemide onlarca farklı taşeron firmaya bağlı işçi çalışıyor; bu sadece iş güvenliği sorumluluğunu ana firmanın sırtından almakla kalmıyor, aynı zamanda sipariş dalgalanmalarında şirketleri koruyor ve işçileri bölerek örgütlenmeyi ve ortak mücadeleyi zorlaştırıyor.

Bununla beraber, lojistik sebepler sektörün belirli bölgelerde yoğunlaşmasını ve işçilerin kolektif mücadelesi için önemli bir platform sağlıyor. Türkiye’de Tuzla’nın yanı sıra Aliağa-İzmir ve Altınova-Yalova’da büyük tersane bölgeleri bulunuyor. Toplamda bu sektörde 100 bine yakın işçinin çalıştığı belirtiliyor. Bu büyük gücün kolektif olarak ortaya çıkmasının bir örneği olarak, 2022 yılında Aliağa’da bir gemi söküm tesisinde ücret zammı talebiyle başlayan iş bırakma eylemi kısa sürede 22 işletmenin tamamına genişleyen bir grev dalgası halini almıştı.

Küresel bir sektör olan tersanelerde çalışan işçiler için ileriye giden yol, bu gücü sendikalardan bağımsız olarak örgütleyip seferber etmekten geçiyor. Bu da kadrolu-taşeron, beyaz yaka-mavi yaka, işyeri, sendika gibi bölünmelerin ve ulusal sınırların ötesinde işçileri birleştirecek taban komitelerinin inşasını gerektiriyor. Sedef Tersanesi’nde ve diğer tersanelerde çalışan işçileri, böyle bir taban komitesi kurmak üzere bizimle iletişime geçmeye çağırıyoruz.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 15 days ago
▲ 22 r/TurkishLeft+3 crossposts

Ankara’daki NATO zirvesi öncesi siyasi tutuklamalara karşı çıkın!

7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanacak 36. NATO zirvesi, dünyanın en büyük savaş suçlularını Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde bir araya getirecek. İran’a yönelik saldırı savaşını yöneten ve İsrail’in Gazze’deki soykırımını silahlandırıp destekleyen ABD Başkanı Donald Trump liderlik edecek. Ona, bu suçları destekleyen ve Ukrayna’da Rusya’ya karşı NATO savaşını tırmandırmaya çalışan Avrupalı emperyalist liderler eşlik edecek.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti bu zirveye, içeride NATO ve savaş karşıtı gruplara baskıyı artırarak hazırlanıyor. Zirveden haftalar önce başlayan ve son günlerde tutuklamalarla doruğa çıkan polis operasyonlarının amacı açıktır: Emperyalist savaş suçlularını ağırlarken ortaya çıkabilecek her türlü muhalefeti önceden bastırmak.

Operasyon dalgası 12 Haziran sabahı başladı. Eskişehir ve Zonguldak merkezli soruşturmalar kapsamında sekiz ilde (Balıkesir, Eskişehir, Karabük, Kastamonu, Mardin, Muğla, Van, Zonguldak) eş zamanlı ev baskınları düzenlendi ve Devrimci Gençlik Dernekleri (DGD) üyesi 14 öğrenci gözaltına alındı. DGD’nin açıklamasına göre soruşturmanın gerekçesi “NATO’ya ve emperyalizme karşı yürütülen faaliyetler”di. Birkaç gün içinde Balıkesir’de 1, Zonguldak’ta 3 ve Karabük’te 6 olmak üzere 10 öğrenci tutuklandı.

Operasyonun niteliği öğrencilere emniyette sorulan “NATO zirvesinde derneğiniz hangi faaliyetleri yürütecek?” sorusunda görülmektedir. Bu, henüz gerçekleşmemiş demokratik bir protestoyu cezalandırmaya dönük bir “düşünce ve niyet” sorgusudur.

Aynı gün Diyarbakır merkezli ayrı bir soruşturmada Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) ve Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyesi 5 kişi gözaltına alındı.

Bunları İstanbul’daki tutuklama dalgası takip etti. 15 Haziran’da Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP), Tüm Otomotiv ve Metal İşçileri Sendikası (TOMİS), Devrimci Tekstil İşçileri Sendikası (DEV TEKSTİL), Devrimci Gençlik Birliği (DGB), Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB), İşçilerin Birliği Derneği, Mücadele Birliği Platformu ve Sosyalist Meclisler Federasyonu’na (SMF) karşı ev baskınları ve gözaltılar yapıldı. 18 Haziran’da adliyeye sevk edilen 23 kişiden 21’i tutuklandı.

23 kişi, savcılık tarafından ifadeleri dahi alınmadan tutuklama talebiyle hâkimliğe sevk edildi. Bu, artık yerleşik bir yöntem hâline gelmiştir; BirGün muhabiri İsmail Arı da mart ayında savcılık tarafından ifadesi alınmadan, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla tutuklanmıştı. Arı 75 gün hapsedildikten sonra serbest bırakıldı.

Tutuklamaların ardından İstanbul Adliyesi önünde yapılan protestoda, dosyalarda “suç” olduğu öne sürülenler sayıldı: sendikal faaliyet yürütmek, 25 Kasım’da kadına yönelik şiddete karşı eylemlere katılmak, bildiri dağıtmak ve NATO karşıtı buluşma düzenlemek. Yani tümüyle yasal, anayasal ve meşru siyasal-sendikal etkinlikler, doğrudan tutuklama gerekçesi yapılmıştır. Bu liste, operasyonun savaş karşıtı siyasi muhalefeti hedef aldığının itirafıdır. İşçiler ve gençler, NATO’ya ve emperyalist savaşa karşı mücadelenin bir parçası olarak, tutuklananların derhal serbest bırakılmasını talep etmelidir.

Bu tutuklamalar, başkentte NATO zirvesi için fiilen bir olağanüstü hâl ilan edilmesiyle eş zamanlı ilerliyor. Ankara “kırmızı alan” ilan edilirken, TRT’nin bildirdiğine göre zirve boyunca yaklaşık 6 bin katılımcı için 55 bini polis ve jandarma olmak üzere 70 bin güvenlik görevlisi seferber edilecek.

6 Temmuz sabahından 12 Temmuz gece yarısına kadar sınav, panel, mezuniyet töreni, şenlik, konser ve “benzeri” tüm kamuya açık etkinlikler yasaklandı; bu yasak nedeniyle ülke çapındaki öğretmenlik sınavları dahi 26 Temmuz’a ertelendi. Liderlerin kalacağı otellerin çevresindeki işletmeler, yurtlar ve dernekler aranıyor, çalışanların kimlik bilgileri polis merkezlerine bildiriliyor. Şehre girişlerin protesto ihtimaline karşı sınırlandırılması planlanıyor. T24’ün bildirdiğine göre, Hava Kuvvetleri Komutanlığı da seferber edilecek: “Ankara’nın hava sahası, helikopterler, insansız hava araçları ve dronlarla kontrol altında tutulacak.”

Devlet aygıtının tüm gücü, bir emperyalist savaş zirvesi için temel demokratik hakları —toplanma, gösteri, ifade özgürlüğü—askıya alıyor.

Hükümet bu baskıyla, ABD’de milyonlarca insanın “Krallara Hayır” gösterilerinde protesto ettiği Trump’ın Türkiye’de protesto edilmesini de engellenmek istiyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Cumhurbaşkanımız olmasa Trump gelmeyecekti,” diye övünüyor. Yani hükümet, bizzat İran’a savaş açan, onu nükleer silahlarla yok etmekle tehdit eden ve Gazze’de Filistinlilerin soykırımına ortak olan bir savaş suçlusunu ağırlamayı bir prestij meselesi sayıyor.

Erdoğan’ın Gazze konusundaki “yüksek perdeli” söylemi ile ABD-NATO ekseninde izlediği politika arasındaki uçurum tam da burada görünür hâle geliyor: İsrail’e karşı miting meydanlarında atıp tutan hükümet, soykırımın baş hamisi Trump’ı kırmızı halıyla karşılarken, onun “rahat etmesi” için savaş karşıtı gençleri hapse atıyor. Yaklaşan NATO zirvesi, Türkiye burjuvazisinin ve siyaset kurumunun emperyalizme bağımlılığının ve sözde “anti-emperyalist” söyleminin sahteliğini ifşa ediyor.

Ankara’daki NATO zirvesi ve hükümetin savaş karşıtı muhalefete baskısı, sınıf mücadelesinin şiddetlendiği koşullarda meydana geliyor. Son aylarda Türkiye, birbirini izleyen işçi mücadelelerine sahne oldu. Hükümet, işçi liderlerini hukuksuzca tutuklatarak ve giderek artan sayıda işçiyi gözaltına alarak bu hareketi bastırmaya çalışıyor.

Doruk Madencilik işçileri ödenmemiş ücretleri ve diğer alacakları için yaklaşık 190 kilometre yürüyerek Ankara’da önemli bir mücadele verdiler ve sınıf mücadelesini ülkenin gündemine taşıdılar. Kendilerine verilen sözler tutulmayınca bir kez daha başkente geldiler ve 4 Haziran’da tüm alacaklarını almayı başardılar. Edirne’deki Özşen Madencilik işçileri ise kendilerine yönelik silahlı saldırıya meydan okuyarak sürdürdükleri mücadelede taleplerini kabul ettirdiler. Ayrıca özel sektör öğretmenleri taban ücret ve atanma talebiyle Ankara’ya geldiler ve defalarca gözaltına alındılar.

İstanbul Tuzla’da 2 bin işçinin çalıştığı Sedef Tersanesi’nde de işçiler sendikal aygıta isyan ettiler. 1 Haziran’da ezici çoğunlukla grev kararı alıp 18 Haziran’da greve çıkmaya hazırlanan işçilerin iradesi, sendika bürokrasisi tarafından çiğnendi: Türk-İş konfederasyonuna bağlı Dok Gemi-İş genel başkanı tersaneye gelip işçilere danışmadan bir toplu sözleşmeye imza attı. İşçilerin 10 bin TL seyyanen zam talebine karşılık sözleşmeye yalnızca yüzde 9 zam ve yarım ikramiye kondu. İşçiler bu satış sözleşmesine karşı tersane içinde “Sendika istifa” sloganlarıyla yürüdü ve sendika bürokratlarını kovaladı.

Bu deneyim, devletin baskısı ile sendika bürokrasisinin rolü arasındaki işbölümünü açıkça göstermektedir. Bir yanda hükümet, NATO ve savaş karşıtlarını ifadeleri bile alınmadan tutuklarken; öte yanda sendikal aygıt, greve hazırlanan işçilerin mücadelesini şirketlerle gizli anlaşmalar yaparak boğuyor. Bu işbirliği, işçi sınıfının, kapitalist sömürüye, emperyalist savaşa ve onun yıkıcı sonuçlarına karşı bağımsız bir sosyal ve siyasal güç olarak sahneye çıkmasını engellemeyi amaçlıyor.

NATO zirvesi öncesi tutuklamalar, emperyalist savaşın mantığının içerideki ifadesidir. Halkın ezici çoğunluğunun ABD emperyalizmine, NATO’ya ve onların savaşlarına karşı olduğu Türkiye’de hükümet, bu güçlerle ittifakını derinleştirdikçe büyüyen toplumsal muhalefete göz yumamaz. Savaş ve diktatörlük, küresel kapitalist sistemin aynı krizin iki tezahürüdür.

Savaşa ve şiddetli kemer sıkmaya karşı toplumsal muhalefet, siyaset kurumu içinde hiçbir ifade bulamamaktadır. Kendisi de hükümetin siyasi baskısı altında olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), NATO’nun ve Türkiye’nin emperyalist ittifak içindeki yerinin kararlı bir savunucusudur.

NATO zirvesine ve emperyalist savaşa karşı seferber edilmesi gereken toplumsal güç, Türkiye ve uluslararası işçi sınıfıdır. Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, işçi sınıfını tüm kapitalist siyaset kurumundan ve sendika bürokrasisinden bağımsız taban komiteleri temelinde örgütlenip harekete geçmeye çağırıyor. Tutuklanan gençlerin ve işçilerin derhal serbest bırakılması talebi, bu daha kapsamlı mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 17 days ago
▲ 27 r/Trockizm+1 crossposts

Adalar Belediye Başkanı Ercan Akpolat’ı serbest bırakın! Siyasi cadı avını durdurun!

İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı, cuma sabahı Adalar Belediyesi’ne yönelik geniş çaplı bir operasyon düzenledi. Cumhuriyet Halk Partili (CHP) Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat, başkan yardımcıları, birim amirleri, meclis üyeleri ve belediye personelinin de aralarında bulunduğu 40’tan fazla kişi eş zamanlı baskınlarla gözaltına alındı.

Dünya Sosyalist Web Sitesi ve Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu polis-devleti operasyonunu kınamakta ve Akpolat dahil gözaltına alınanların derhal ve koşulsuz serbest bırakılmasını talep etmektedir. Siyasi farklılıklarımızı gizlemeden, bunun CHP’ye yönelik süregiden siyasi güdümlü yargı harekâtının bir parçası olduğunun altını çiziyor ve bu siyasi cadı avının durdurulmasını talep ediyoruz.

Büyükada tarihi öneme sahip bir adadır. Burası, 1917 Ekim Devrimi’ne Vladimir Lenin ile birlikte önderlik eden Lev Troçki’nin 1929-1933 arasında sürgün yıllarını geçirdiği, Hayatım ile Rus Devrimi’nin Tarihi’ni ve Almanya’da faşizmin yükselişine karşı benzersiz uyarılarını kaleme aldığı, 1933’te Dördüncü Enternasyonal’i kurma çağrısını yaptığı adadır.

Dünya Sosyalist Web Sitesi, 2023’ten beri Adalar Belediyesi ile Troçki’nin tarihi ve kültürel mirasının korunmasına yönelik ilkeli bir işbirliği geliştirmiştir. Troçki’nin 1940’ta Stalinist bir ajan tarafından suikasta uğramasının ardından hayatını kaybettiği 21 Ağustos haftasında, WSWS Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North’un baş konuşmacı olduğu “Uluslararası Lev Troçki Anması” etkinlikleri düzenlendi. Bu süreç 2023’te önceki Adalar Belediye Başkanı Erdem Gül döneminde başladı ve 2024’ten beri Akpolat’ın başkanlığı döneminde devam etti. Bu ağustos için de yeni bir anma etkinliği planlanmıştı.

Akpolat, bir CHP üyesi olmasına rağmen, Troçki’nin tarihsel ve kültürel önemi ile Büyükada’da geçirdiği yıllar konusunda, partisinin sınıfsal ve tarihsel temellerinin çok ötesine geçen bir tutum sergiledi. 2024’teki etkinliğin açılış konuşmasında şunları söyledi:

>

Akpolat yönetimi, Troçki Evi’nin bu büyük Rus devrimciye layık şekilde restore edilerek dünyanın dört bir yanından işçilerin, gençlerin ve aydınların erişimine açık uluslararası bir kültür merkezine dönüştürülmesi projesinin önemli bir destekçisi oldu. Bu operasyon, uluslararası önemde bu tarihsel hafıza ve kültür projesini de nesnel olarak tehdit etmektedir.

Akpolat ve belediyesini hedef alan operasyona ilişkin iddialar, daha önceki benzerlerin izinden gidiyor. Gözaltına alınanlara “rüşvet”, “irtikap”, “resmî belgede sahtecilik”, “suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve yönetme”, “2863 sayılı yasaya muhalefet” ve “görevi kötüye kullanma” suçlamaları yöneltildi. Ayrıca arkeolojik sit alanındaki binalarda yapılan esaslı tadilat ve inşaat faaliyetlerine “basit onarım” adı altında izin verildiğine dair ihbarlar üzerine soruşturma başlatıldığı belirtildi.

Adalar Belediyesi yazılı açıklamasında masumiyet karinesine vurgu yaptı ve hukuki sürecin şeffaf yürütülmesini beklediğini belirtti. Bunu, Mersin’in CHP’li Silifke Belediyesi’ne yapılan bir başka operasyon izledi.

Daha önce Kürt siyasi hareketini hedef alan bu tür siyasi operasyonlar, CHP’nin ülke genelinde birinci parti haline geldiği Mart 2024 seçimlerinden itibaren CHP’ye yöneldi.

Siyaset yapma, seçme ve seçilme, adil yargılanma ve ifade özgürlüğü gibi temel demokratik haklar tehdit altındadır. Söz konusu olan, halkın oylarıyla seçilmiş siyasetçilerin görevlerinin başındayken, herhangi bir kaçma şüphesi olmadığı halde polisiye operasyonlarla gözaltına alınmaları, tutuklanmaları ve herhangi bir yargı kararı olmadan görevden alınmalarıdır. İşçiler, anayasal ve yasal haklardan geriye kalanları da ortadan kaldıran bu polis devleti yöntemlerine karşı çıkmalı ve temel demokratik hakları sınıf mücadelesi yöntemleriyle savunmalıdır.

Bu operasyon, 19 Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik baskınla başlayan, ardından ülke geneline yayılan sistematik bir yargı harekâtının yeni halkasıdır. O tarihten bu yana halkın oylarıyla seçilmiş 20’yi aşkın CHP’li belediye başkanı tutuklandı, İmamoğlu dahil 25 başkan görevden uzaklaştırıldı, bir dizi belediyeye kayyım atandı ve bazı belediyelerin yönetimi Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) geçirildi ya da CHP’li belediye başkanları AKP’ye geçti.

Bianet’in 1 Nisan 2026 tarihli haberine göre, başlarına kayyım atanan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM) yönetimindeki belediyelerle beraber, söz konusu belediyeler için 31 Mart 2024’te sandık başına giden 17,2 milyon seçmenin 8,8 milyonunun oyunu alan belediye başkanları artık görevde değil.

Bunların yanı sıra Eylül 2025’te CHP’nin İstanbul il yönetimine kayyım atandı; bunu önleyici bir yargı darbesi olarak, CHP’nin Özgür Özel başkanlığındaki seçilmiş yönetiminin geçtiğimiz ay bir mahkemenin “mutlak butlan” kararıyla hukuksuzca görevden alınması ve yerine eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin geri getirilmesi izledi.

WSWS, bunun ardından Erdoğan’ın “önümüzdeki seçimlerde muhtemel bir yenilgiyi engellemek için başlıca rakibini etkisiz hale getirmeye” çalıştığını ancak meselenin sadece bir sonraki seçimin sonucuyla sınır olmadığını açıkladı.

Türkiye’de egemen sınıf, bir toplumsal barut fıçısının üzerinde oturuyor. Polis devleti baskısı giderek artan oranda, gelişmekte olan işçi hareketini hedef alıyor. Aynı anda Erdoğan, nüfusun ezici çoğunluğunun nefret ettiği Donald Trump başkanlığındaki ABD emperyalizmi ile işbirliğini derinleştiriyor. 7-8 Temmuz’da Ankara’da NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanan hükümet, son günlerde 30’dan fazla kişiyi önleyici bir adım olarak tutuklatarak emperyalizme karşı her türlü muhalefeti bastıracağını ilan ediyor.

Bu, demokratik ve sosyal haklar uğruna ve emperyalizme karşı mücadelenin birbirinden ayrılamayacağını göstermektedir. Tam da bu yüzden, Erdoğan rejiminin polis devleti baskısının hedefi haline gelen CHP, Erdoğan’ın AKP’si ile aynı egemen sınıfın çıkarlarını temsil ettiği ve aynı emperyalist güçlere bağlı olduğu için bu mücadeleye önderlik etmekten acizdir. Bu mücadele, işçi sınıfının hem Erdoğan rejimine hem de arkasındaki egemen sınıfa ve emperyalizme karşı sosyalist bir program temelinde bağımsız siyasi seferberliğini gerektirmektedir.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 17 days ago

Macbook Air Apple'ın sitesinde neden pahalı?

Macbook Air almayı düşünüyorum ama şöyle ilginç bir durum var: Tıpatıp aynı özelliklere sahip iki Macbook Air Apple'ın sitesinde 9.000 lira daha pahalı. Media Markt'ta 59.000 liraya satılırken Apple'ın sitesinde 68.000 lira.

Özellikler tamamen aynı. M5 işlemci. 10 çekirdekli CPU. 8 çekirdekli GPU. 16 çekirdekli neural engine. 16 gb bellek. 512 gb ssd.

Neden fiyat bu kadar farklı, Apple'ın sitesinden almamın göremediğim bir avantajı mı var?

reddit.com
u/OddEngineering5683 — 21 days ago
▲ 47 r/trpolitics+5 crossposts

Özşen Madencilik işçilerine silahlı saldırı: Sınıf mücadelesi şiddetleniyor

14 Haziran Pazar günü Edirne’nin Uzunköprü ilçesinde, Özşen Madencilik ocağında ödenmeyen maaşları, yan hakları için ve işten çıkarmalara karşı 26 gündür mücadele eden madencilere, kolluk güçlerinin önünde, maden sahibi Bekir Kiremitçi’nin adamları olduğu belirtilen saldırganlar tarafından silahlı saldırı düzenlendi.

Bağımsız Maden-İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, saldırının ardından madenci aileleriyle beraber yaptığı açıklamada geri adım atmayacaklarını ilan etti: “Çocukların, kadınların ve işçilerin olduğu yerde iki ayrı silahtan üç kez ateş açıldı. Bu saldırı Özşen Maden işçilerine, ailelerine ve çocuklarına değil, bütün işçi sınıfına yönelmiş bir saldırıdır. İşçilerin alın terini gasp edip hak arayan ailelerin üzerine silah ve çete gönderenler bilsin ki bu direniş büyüyecek, bu arkadaşlar kazanacak, bütün Türkiye bunu görecek.”

Aksu daha önce “Üreten madenciler olarak bu madeni biz yönetiriz” sözleri nedeniyle ifadeye çağrılmıştı. Madenciler silahlı saldırıdan bir gün önce maden ocağını işgal ettiler ve yerin 1200 metre altında açlık grevine başladılar.

Şans eseri kimsenin yaralanmadığı saldırı, sınıf mücadelesinin ne ölçüde şiddetlendiğini gözler önüne sermektedir. Bu saldırıdan sadece bir gün önce Ankara’da yapılmakta olan yeni Adalet Sarayı şantiyesinde çalışan Dev Yapı-İş üyesi inşaat işçileri, ödenmeyen alacaklarını talep ettikleri için Gül Pa İnşaat adlı taşeron firmanın haydutlarının bıçaklı ve sopalı saldırısına uğradılar.

Münferit olmayan ve giderek artan bu saldırılara ancak işçi sınıfının tabandan siyasi olarak bilinçli ve örgütlü bir hareketi inşa edilerek karşı konulabilir. Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ), dünya genelinde işçileri ve mücadelelerini sendikal engellemelerden kurtarıp uluslararası ölçekte birleştirmek amacıyla kuruldu. TK-Uİİ’nin inşası, işçilerin kendilerini kolektif olarak savunma önlemleri almaları için de zorunludur.

Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal Genel Başkanı Ulaş Sevinç, madencilere yönelik silahlı saldırının “tüm işçi sınıfına gözdağı vermeyi amaçlayan büyük bir saldırı” olduğunu belirttiği açıklamasında şu çağrıyı yaptı:

>

Türkiye egemen sınıfı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, ülkenin çevresinde emperyalist savaş tırmanırken içeride polis devleti baskısını giderek artırıyor. Onlarca yıldır Türk-İş, Hak-İş ve DİSK konfederasyonlarının yardımıyla işçilerin koşulları geriletildi, sınıf mücadelesi bastırıldı ve toplumsal öfke kapitalist düzen partileri aracılığıyla mevcut sistem sınırları içinde tutuldu. Sadece Türkiye’de değil ama dünya genelinde artık sınıfsal gerilimler bu yöntemlerle ve sınırlı anayasal normlarla bile bastırılamıyor.

Credit Suisse’in 2023 raporuna göre, Avrupa’daki servet dağılımı eşitsizliğinde Türkiye başı çekiyor. Nüfusun tepedeki yüzde 1’i servetin yüzde 40’ını, en zengin yüzde 10’u ise yüzde 70’ini kontrol ediyor. Bu eğilim 2023’ten bu yana hız kazanırken Eurostat’a göre Türkiye gelir eşitsizliğinde de Avrupa’da ilk sırada bulunuyor.

World Inequality Database verilerine göre 2023 itibarıyla nüfusun yarısını oluşturan en yoksul yüzde 50’lik kesimin payı ise yalnızca yüzde 2,6. Bu oran, kısa süre önce Elon Musk’ın dünyanın ilk dolar trilyoneri olduğu ve Başkan Donald Trump’ın mali oligarşinin servetini faşizan bir polis diktatörlüğü kurarak güvenceye almaya çalıştığı ABD’de de yüzde 2,5’tir.

Bu toplumsal eşitsizlik düzeyi, demokrasi ile bağdaşmamaktadır; tabandan gelen ve giderek daha militan bir mücadeleye yönelen işçi hareketini bastırmak artık devlet zorunu ve şirket haydutlarının kullanılmasını gerekli kılıyor. Türkiye’deki sınıf mücadelelerinin tarihi, özellikle 1960’ların ikinci yarısından itibaren uluslararası ve ulusal ölçekte yoğunlaşan sınıf mücadelelerinin ortasında, şirketlerin paralı haydutlarının ve faşistlerin işçi mücadelelerini kırmaya yönelik bu tür saldırılarıyla doludur. Saldırganları harekete geçiren şirketler, her zaman, devletin kendilerine ait olduğu bilinci ve güveniyle hareket etmiştir.

Madencilere silahlı saldırıyla aynı gün polis Ankara’da ücret ve atanma talepleri için mücadeleye giren eğitim emekçilerinin protestosuna saldırdı. 7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek NATO zirvesinde emperyalist savaş suçlusu müttefiklerine kırmızı halı sermeye hazırlanan hükümet için, başkentte eğitim emekçilerinin süresiz bir eyleme başlaması ve bunun işçi sınıfı içinde daha geniş bir hareketi tetikleme olasılığı kabul edilemez görülmektedir. Anayasal hakları gasp edilerek gözaltına alınan 41 öğretmen ve destekçileri daha sonra serbest bırakıldı.

Özşen Madencilik işçileri 20 Mayıs’ta taban sendikası Bağımsız Maden İş önderliğinde mücadeleye başladılar. Şirket, işçilerin bir yıllık mesai ücretini ve şubat ayından bu yana da maaşlarını ödemedi. Emekli olan işçilere de tazminatları verilmedi. 21 işçi tazminatsız işten çıkarılırken diğer işçilere işten çıkarma tehditleri yapıldı. İşçiler alacaklarının ödenmesi, işten çıkarılanların geri alınması ve iş güvenliği koşullarının düzeltilmesi gibi taleplerle eylemler düzenlediler.

Bu, bir dizi militan işçi mücadelesinin devamı niteliğindedir. Bu yıl içinde Migros depo işçileri ve Polyak madencilerinin fiili grevleri, Doruk Madencilik işçilerinin Eskişehir’den Ankara’ya 140 kilometrelik yürüyüşü ve protestoları düzenlendi. Nisan ayında alacaklarının ödeneceği sözü verilen Doruk Madencilik işçilerine ödemelerin yapılmaması üzerine işçiler tekrar Ankara’ya gelince tüm alacakları haziran başında ödendi. Kazanımlarla sonuçlanan bu mücadelelerin ortak özelliği sendika konfederasyonlarının kontrolü dışında gelişmesi ve işçi sınıfının diğer kesimlerini seferber olmaya çağırmasıydı.

Tüm bu mücadeleler sırasında işçiler artan bir devlet baskısıyla karşılaştılar; kitlesel olarak gözaltına alındılar ve işçi liderleri defalarca tutuklandı:

  • Mart ayında Gaziantep’te Sırma Halı işçilerini destekleyen konuşması nedeniyle bağımsız sendika BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen tutuklandı.
  • Muğla’daki Akbelen Ormanı’nın ve toprakların maden şirketlerine peşkeş çekilmesine karşı mücadele veren köylü önderi Esra Işık, protesto hakkını kullandığı için mart sonunda hapse atıldı.
  • Nisan ayında, Doruk Madencilik işçilerinin mücadelesinin hemen öncesinde Bağımsız Maden İş Örgütlenme Uzmanı Aksu ve sendikanın hukuk biriminden Doğukan Akan hukuksuzca tutuklandı.

Tutuklamaların temelsizliğini gösterir şekilde hepsi ilk duruşmalarda serbest bırakıldı. Bununla birlikte bu keyfi tutuklamaların kendisi bizzat bir cezalandırma ve gözdağı tekniği haline geldi. Buna, işçilerin son derece sınırlı yasal haklarının bile gasp edilmesinin sistematik hale gelmesi eşlik ediyor.

Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) eski Tekirdağ İl Başkan Yardımcısı olan Bekir Kiremitçi’ye ait Özşen Madencilik şubat ayında konkordatoya başvurdu. Oysa şirket başvurudan hemen önce iki maden sahası için ruhsat başvurusu yapmıştı. Konkordato ilanı veya iflas başvurusu işçilerin yasal haklarını gasp etmek için bir kılıf işlevi görüyor. Söz konusu şirket faaliyetini sürdürürken işçiler yıllar süren ve sonucu belirsiz mahkemelere başvurmaya zorlanıyorlar.

Özşen Madencilik işçileri cuma günü Edirne’ye gelen Erdoğan’a taleplerini bizzat bildirmek istediklerinde jandarma tarafından engellendiler, coplandılar ve iki madenci gözaltına alındı. Aynı hükümet, kamu kaynaklarını, yaşam alanlarını ve doğal zenginlikleri giderek maden şirketlerinin talanına açıyor. Evrensel gazetesinin haberine göre 2025 yılında maden şirketlerine kamu bütçesinden yaklaşık 2 milyar TL (43 milyon dolar) aktarıldı. 2026 yılı için destek miktarı daha da artırıldı. İşçi başına üretimi yüzde 10 artıran maden şirketlerine asgari ücretin tamamı kadar teşvik veriliyor.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 22 days ago
▲ 4 r/wine

Tasheli-Patkara Dry Red Wine

Tasheli is a small family-run business located in the province of Mersin, in southern Turkey. They produce some truly remarkable wines.

The wine you see in this photograph is a dry red wine made from a grape variety called Patkara. Patkara is a unique grape variety native to the region. This wine has won an award from the AWC Vienna, as you can see in the photograph.

I enjoy trying boutique wine brands from the country I live in.

It has a lively acidity and medium tannins on the palate, and its robust, spicy body pairs well with cheese, red meat and pasta with sauce. I really enjoyed it.

Next time, I’ll try their wine made from a blend of Patkara and Shiraz.

u/OddEngineering5683 — 22 days ago
▲ 9 r/trpolitics+3 crossposts

NATO’nun savaş zirvesi yaklaşırken emperyalist saldırganlık tırmanıyor

NATO’nun 36. Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanacak. ABD Başkanı Donald Trump’ın da aralarında bulunduğu 32 üye ülkenin liderlerinin yanı sıra Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin de zirveye katılacağı bildirildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, emperyalist savaş suçlularına kırmızı halı sermeye hazırlanırken kitlesel protestoları bastırmak için Ankara’da fiilen olağanüstü hâl ilan edilecek.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 3 Haziran’da Kongre’de yaptığı açıklamada, bu zirve “muhtemelen NATO tarihinin en önemli toplantısı olacak,” dedi. Gerçekte bu toplantı, tarihi bir savaş zirvesi olacak. Zirveye dışarıda tırmanan emperyalist savaş ve içeride işçi sınıfının sosyal ve demokratik haklarının bastırılması yön verecek.

NATO’ya liderlik eden ABD ve onun Ortadoğu’daki başlıca müttefiki İsrail’in İran’a karşı saldırı savaşı devam ediyor. Washington’ın Ortadoğu’yu tam tahakkümü altına alma çabasının parçası olarak, İsrail’in Gazze’deki soykırımı ve Lübnan’ın güneyindeki istilası da desteğiyle sürüyor.

Ukrayna’da NATO’nun Rusya’ya karşı vekil savaşı beşinci yılına girerken, Rusya’nın ikinci büyük şehir St. Petersburg’un vurulması ve Almanya’nın Ukrayna ile beraber 1.500 kilometre menzilli silah sistemleri üreteceğini ilan etmesi, bir nükleer çatışma riskini artırıyor.

Aynı anda ABD’de işçi mücadelelerinde bir artış yaşanırken Avrupa’da İtalya ve Belçika’daki genel grevler dahil olmak üzere soykırıma, savaşa ve bunların yıkıcı sonuçlarına karşı öfke büyüyor. Bizzat zirvenin düzenleneceği Ankara, madencilerin ülke genelinde ses getiren önemli bir direnişine sahne oldu.

Ankara’daki toplantı hem emperyalist yeniden paylaşım hem de işçi sınıfına karşı savaş cephelerinin koordine edileceği bir kurmay toplantısı işlevi görecek.

ABD-Avrupa gerilimi

Zirve aynı zamanda NATO içindeki çatlağın derinleştiği koşullarda düzenlenecek. Trump defalarca NATO’ya yönelik eleştirilerini ve “hayal kırıklığı”nı ifade etti. Washington, Avrupalı müttefiklerini on yıllardır ABD’nin askeri şemsiyesine yaslanıp “sosyal güvenlik ağları” kurmakla suçluyor. İran’a karşı savaşta Avrupa’daki üslerin istendiği kadar kullanılamaması veya Hürmüz Boğazı’nın zorla açılması için Avrupa güçlerinin aktif rol almaması bu çatlağı derinleştirdi. Mayıs ayının başında ABD’nin müttefiki Almanya’dan 5 bin kadar askeri çekeceği bildirildi.

Trump yönetiminin NATO üyeleri olan Kanada ile Danimarka’ya bağlı Grönland üzerinde hak iddia etmesi ve Ukrayna savaşında Avrupa’yı ganimetlerden dışlayacak ayrı bir anlaşmayı Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le müzakere etmesi de ittifak içindeki gerilimleri artırıyor.

Trump’ın anlaşma önerilerini kendi çıkarları için bir tehdit olarak gören Avrupalı güçlerin Ukrayna’da geçici bir ateşkese dahi tahammülleri yok. Onlar Rusya’ya karşı savaşın aralıksız tırmandırılmasını ve hem bu ülkenin hem de Ukrayna’nın zengin kaynaklarının yağmalanmasından pay almak istiyorlar. Ancak henüz ABD’den askeri bağımsızlıklarını elde etmeden transatlantik ittifakta tam bir çöküş olmasını istemiyorlar.

Geçtiğimiz yıl Lahey Zirvesi de benzer gerilimler altında toplanmıştı. NATO liderleri Trump’ın talebiyle GSYİH’lerinin en az yüzde 5’ini askeri harcamalara ayırma sözü verdi. Sonraki süreçte Avrupalı güçler “Avrupa’nın stratejik özerkliği” adı altında ABD’ye olan askeri bağımlılığı azaltmak için tarihinin en büyük yeniden silahlanma programını yürürlüğe koydular.

Almanya’nın Hitler dönemini gölgede bırakan yüz milyarlarca avroluk askeri fonları, zorunlu askerliği geri getirmeye yönelik adımlar, Britanya ve Fransa öncülüğündeki “Gönüllüler Koalisyonu” ve Rusya’ya karşı savaşının Avrupa ordularıyla sürdürülmesi planları, kıtayı doğrudan savaşa hazırlıyor. Tüm bunlara sosyal harcamaların kesilmesi, yaşam ve çalışma koşullarına yönelik saldırılar, demokratik hakların ortadan kaldırılması ve aşırı sağın teşvik edilmesi eşlik ediyor.

Resmi enflasyonun yüzde 32, gerçek enflasyonun ise yüzde 53 olduğu Türkiye’de de askeri harcamalardaki artışlara sağlık sistemi ve emeklilik harcamalarındaki kesintiler eşlik ediyor. Reel ücretlerdeki düşüş, ödenmeyen ücretler ve yaşam koşullarındaki gerileme işçi sınıfı içinde büyüyen bir direnişle karşılaşırken, Erdoğan hükümeti buna polis devleti baskısını artırarak yanıt veriyor.

Türkiye’nin denge politikasının sonu

Türkiye 2004’teki İstanbul Zirvesi’nden sonra ikinci kez emperyalist savaş ittifakının liderlerine ev sahipliği yapacak. NATO’nun en büyük ikinci kara ordusuna sahip olan Türkiye, Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya ve Ortadoğu kavşağında ittifakın vazgeçilmez bir ileri karakolu olarak görülüyor.

Türkiye’de Adana’daki İncirlik Hava Üssü ve Malatya’daki Kürecik Radar Üssü’nün yanı sıra onlarca şehre yayılmış NATO komuta ve kontrol merkezleri bulunuyor. Ülkedeki NATO varlığının yeni bir kolorduyla güçlendirileceği açığa çıkmış durumda. Türkiye ayrıca kendi hava savunma sistemlerine ve dron teknolojisine yaptığı yatırımlarla ordusunu güçlendiriyor. Özellikle NATO müttefiki Yunanistan ile artan rekabeti bağlamında, çevresindeki sularda etkinliğini artırmak için “Mavi Vatan” doktrinini yasalaştırmaya hazırlanıyor.

Erdoğan hükümeti, ülkenin artan jeopolitik önemini ve Türk ordusunun NATO içindeki konumunu Türk burjuvazisinin çıkarlarını ilerletmek için kullanmaya çalışıyor. Trump’ın iktidara dönüşü ile birlikte Erdoğan hükümeti Ortadoğu’da ABD’nin saldırganlığıyla giderek daha uyumlu bir çizgi izlerken, aynı anda Avrupa’nın savunması açısından vazgeçilmez olduğunu vurguluyor.

Ankara İran’a karşı savaşta diplomasi ve müzakere yoluyla çözüm çağrıları yapıyor. Bununla birlikte Türkiye’deki kritik üsler savaşın altyapısının bir parçası olmaya devam ediyor. Erdoğan İran’a karşı savaşı İsrail’in kışkırttığı anlatısını desteklerken, İran’ın kendini savunma hakkını kınayan Riyad Bildirisi’ni imzaladı.

Ankara, İsrail’in hem Gazze’deki Filistinlilere hem de İran’a karşı çalışan savaş makinesi için hayati önemdeki Azerbaycan petrolünün Türkiye üzerinden geçmesine aracılık etmeyi sürdürüyor. Türkiye ayrıca Trump’ın Gazze “Barış Kurulu”na katıldı ve Hamas’a anlaşmayı dayatmada önemli bir rol oynadı.

NATO ve Ukrayna’nın Rusya’ya karşı savaşı Karadeniz’e yayılırken, Avrupalı güçlerle bağlarını derinleştiren Ankara’nın Moskova ile “dostane” ilişkilerinde sona yaklaşılıyor. Ankara Rusya’dan kalkan ticari gemilere Karadeniz’de NATO’nun örtülü desteğiyle yapılan saldırıları görmezden geliyor. Britanya ve Fransa’nın önderliğindeki “Gönüllüler Koalisyonu”nun İstanbul’da Rusya’ya karşı bir deniz karargâhı kurması, Ankara’nın savaşa artan entegrasyonunun bir göstergesi.

ABD emperyalizminin bakış açısını yansıtan New York Times’ta 7 Haziran’da yayımlanan “Erdoğan ve Putin: Olası Görünmeyen Bir Ortaklığın Sonu” başlıklı makale, Ankara’nın Moskova’ya karşı yeniden pozisyon aldığını yazarak, “Ankara, Moskova ile NATO arasında denge politikasını terk etmiş ve dengeyi Putin’in aleyhine çevirmiştir,” diye belirtiyor.

Başlıca NATO güçlerinin örtülü desteğiyle 15 Temmuz 2016’da Erdoğan’ı devirmeyi amaçlayan başarısız darbe girişiminden on yıl sonra, Ankara Washington ve Avrupalı emperyalist güçlerin savaş politikalarıyla neredeyse tamamen uyumlu hareket ediyor. Buna, Türkiye’deki büyük sığınmacı nüfusuna Avrupa Birliği için polislik yapmak da dahildir.

NATO’ya ve emperyalizme karşı mücadele

Medyanın zirveyi bir “stratejik şahlanış” olarak pazarlaması, Türk egemen sınıfının emperyalist güçlere suç ortaklığını artırma hevesini yansıtmaktadır.

Halkın ezici çoğunluğu içinde ise tamamen farklı bir ruh hali var. Emperyalist saldırganlığın yanı sıra Türkiye’deki askeri darbelerle ve işçi hareketine ve sol muhalefete yönelik şiddetli baskıyla özdeşleşen NATO, emekçilerin ve gençlerin gözünde nefret edilen gerici bir araçtır. Kısa süre önce yapılan bir ankete göre, nüfusun yüzde 90’dan fazlası hem Türkiye’deki ABD üslerine hem de İran’a yönelik saldırı savaşına karşı çıkıyor.

Erdoğan hükümeti buna zirve öncesinde ve sırasında Ankara’da fiilen olağanüstü hâl ilan ederek yanıt vermeye hazırlanıyor. Kentte 1-15 Temmuz arasında tüm gösteri, yürüyüş ve toplumsal etkinlikler yasaklanacak; zirvenin yapılacağı yer, havalimanı güzergâhları ve liderlerin konaklayacağı oteller “kırmızı alan” ilan edilecek; dokuz ilçedeki kamu personeli idari izne çıkarılarak başkent boşaltılacak; ek olarak on binlerce polis görevlendirilecek ve diğer ülke istihbarat teşkilatlarıyla işbirliği içinde yabancı aktivistlerin girişi engellenecek.

Bu tablo, NATO’nun emekçiler ve gençlik için ne anlama geldiğini özetlemektedir: Savaş kararları, protesto hakkının gasp edildiği bir polis ablukası altında alınacak. Bu, emperyalist savaş politikası ile içerideki diktatörlük yöneliminin aynı sınıf saldırısının iki yüzü olduğunun bir başka göstergesidir.

Türkiye’deki ana burjuva muhalefet de NATO’ya bağlılık konusunda Erdoğan ile hemfikirdir. Hükümetin yargı operasyonunun hedefindeki Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) seçilmiş lideri Özgür Özel, zirve öncesinde Newsweek’te yayımlanan yazısında Türkiye’deki siyasi krizi NATO’nun ve Avrupa’nın “istikrarı” açısından bir güvenlik sorunu tanımladı. Bir mahkeme tarafından hukuksuz bir şekilde Özel’in yerine görevine iade edilen Kemal Kılıçdaroğlu da NATO’yu “21. yüzyılda demokrasinin güvencesi” ilan etmişti. Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile CHP’nin emperyalizme bağlılık ve hizmette yarışması, Türk burjuvazisinin çıkarlarının siyasi-askeri yansımasıdır.

Dünyanın geri kalanında olduğu gibi Türkiye’de de bu çıkarlar ile işçi sınıfının çıkarları birbirine taban tabana zıttır. Sadece NATO emperyalistlerinin doğrudan hedefinde olan halklar değil; emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfı da savaşın ve militarizmin bedelini ödemeye zorlanmaktadır.

Emperyalizme ve savaşa karşı mücadelede seferber edilmesi gereken toplumsal güç, dünya ekonomisinin üretim ve tedarik zincirleri üzerinden birleşmiş olan devasa işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı bunun için hem burjuva partilerinden hem de onların arkasına dizilerek işçileri kapitalist sisteme tabi kılmaya çalışan sahte sol partilerden siyasi olarak kopmalı ve kendi uluslararası partisi altında birleşmelidir. Bu parti, 1938’de Lev Troçki tarafından kurulan ve bugün Uluslararası Komite’nin önderlik ettiği Dördüncü Enternasyonal’dir (DEUK).

İleriye giden yol, NATO ülkelerinde ve diğer ülkelerde işçi sınıfının burjuvaziden tam bağımsızlığının sağlanması ve savaş karşıtı sosyalist bir program temelinde emperyalizme karşı birleşik seferberliğinin inşa edilmesidir.

DEUK’un Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi , bu perspektif doğrultusunda işçileri ve gençleri aşağıdaki talepler etrafında NATO’ya ve emperyalizme karşı harekete geçmeye çağırıyor:

  • ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşı, Lübnan’daki istila ve Gazze’deki soykırım derhal ve koşulsuz olarak durdurulsun.
  • ABD’nin Ortadoğu’daki tüm silahlı kuvvetleri ve Türkiye’dekiler dahil emperyalist askeri üsler kapatılsın.
  • NATO güçlerinin kışkırttığı ve halen tırmandırmaya çalıştığı Ukrayna’daki savaş sona erdirilsin.
  • NATO zirvesi iptal edilsin; Türkiye NATO’dan çıksın, NATO dağıtılsın. Militarizme ve savaşa harcanan tüm kaynaklar toplumun ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tahsis edilsin.
  • İran’a, Küba’ya ve diğer ülkelere karşı uygulanan her türlü yaptırım ve ekonomik savaş sona erdirilsin.
  • Tüm savaş suçlularından hesap sorulsun.
  • Gazeteciler, muhalif siyasetçiler ve tüm siyasi mahpuslar serbest bırakılsın. Kürt halkının temel demokratik hakları derhal tanınsın.
wsws.org
u/OddEngineering5683 — 25 days ago

WSWS’ye bağış yapın! İşçi sınıfının kitlesel sosyalist hareketini inşa edin!

Ben David North, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) uluslararası yayın kurulu başkanıyım. Bugün sizi WSWS’ye mümkün olan en büyük bağışı yapmaya çağırıyorum.

Geçmişte mali destek talebinde bulunurken, okurları kapitalist sistemin krizinin gerçekliği ve çözümsüz niteliği konusunda ikna etmek çoğunlukla zorunluydu. Hareketimiz, tarihin sonunu, kapitalizmin zaferini ve sosyalizmin ölümünü ilan eden medya propagandasını çürütmek zorundaydı. O dönem çoktan kapandı.

Kapitalizmin krizi artık siyasi bir spekülasyon meselesi değil, Amerikan ve uluslararası işçi sınıfının gündelik siyasi gerçekliğidir. Her gün, Troçki’nin “kapitalizmin can çekişmesi” olarak nitelendirdiği duruma yeni kanıtlar gelmektedir: Gazze soykırımı, İran’a yönelik saldırı ve emperyalist şiddetin küresel tırmanması, fabrikalarda ve iş yerlerinde güvenli olmayan ve ölümcül çalışma koşulları, tırmanan enflasyon ve işçi sınıfının yaşam standartlarına yönelik durmaksızın süren saldırı, faşizmin yeniden yükselişi ve Amerikan demokrasisinin çöküşü (Trump’ın sadece en grotesk ve en cani ifadesi olarak öne çıktığı bir tablo).

Lenin’in yüz yılı aşkın bir süre önce sorduğu büyük soru —“Ne yapmalı?”— yeniden küresel işçi sınıfının önünde duruyor. Bu sorunun tek dürüst ve siyasi açıdan gerçekçi yanıtı şudur: Kapitalist sisteme son vermek için işçi sınıfının kitlesel sosyalist hareketini inşa edin.

Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin amacı ve perspektifi budur.

Bu çevrimiçi yayın vazgeçilmezdir; dünya genelindeki emekçiler ve gençler, dünya olaylarının doğru bir sunumu ve bilimsel çözümlemesi için artık her gün bu siteye başvurmaktadır. WSWS olayları yalnızca yorumlamakla kalmaz. WSWS sınıf mücadelesinde bir silahtır.

Devrimci teori olmadan devrimci hareket olamaz. WSWS’nin, sosyal medya platformlarında mantar gibi çoğalan sayısız sol blogger ve yorumcuyla hiçbir ortak yanı yoktur. Kendi yüzeysel ve geçici izlenimlerini ciddi bir analizle karıştıran bu unsurlar, okurlara özenle geliştirilmiş bir devrimci stratejinin yerine pragmatik doğaçlamalardan başka bir şey sunamazlar.

WSWS tümüyle farklı bir yol izlemektedir. Çözümlemesi, Marksizmin yöntemine ve uluslararası işçi hareketinin tüm tarihsel deneyimine dayanmaktadır. Anlık ruh hallerine uyum sağlayarak elde edilen türden bir popülerliğin peşinde değildir. WSWS, çözümlemesini kapitalist sistemin krizinin altında yatan yasaların nesnel bir şekilde incelenmesine dayandırır.

WSWS’nin kapsamı muazzamdır. Günlük siyasi olayları, kritik toplumsal soruları, tarihsel meseleleri ve sanat ile kültür sorunlarını kapsar. Egemen sınıfın partileri ve örgütleriyle her türlü uzlaşma ve iş birliğini reddettiğimiz için siyasi rakiplerimiz bizi “sekter” olmakla suçlarlar. Gerçekten devrimci ve Marksist bir partinin ilk sorumluluğu, işçi sınıfına gerçeği söylemektir: olanı olduğu gibi ortaya koymaktır.

WSWS, Marx, Engels, Lenin, Troçki ve Dördüncü Enternasyonal’in devrimci sosyalist geleneği doğrultusunda bilinçli olarak çalışan tek yayın organıdır.

Bu gelenek, WSWS’nin pratik çalışmasında canlı ifadesini bulmaktadır. WSWS, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) siyasi aracıdır.

WSWS, günlük çalışmasıyla Amerika Birleşik Devletleri’nde Sosyalist Eşitlik Partisi’ni ve dünya genelindeki kardeş partilerini inşa etmektedir. WSWS; Sosyalist Eşitlik Partisi ve DEUK’un önayak olduğu Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı’nın (TK-Uİİ) geliştirilmesinde kritik bir rol üstlenmiştir; bu ittifak, uluslararası işçi sınıfının mücadelelerini bastıran ve ihanete uğratan korporatist sendika bürokratiklerine karşı gerçek bir işçi isyanını temsil etmektedir. DEUK’un çalışması, her kıtada genişleyerek işçi sınıfı içinde devrimci hareketin etkisini büyütmekte olan WSWS aracılığıyla yürütülmektedir.

Dünya Sosyalist Web Sitesi, siyasi krizin ve sınıf mücadelesinin tırmanmasının gereklerini yerine getirebilmek için mali kaynaklara ihtiyaç duymaktadır. Kadromuzu artırmalı, yayıncılığımızı genişletmeli ve en gelişkin teknolojiyi kullanma kapasitemizi geliştirmeliyiz.

Yakın zamanda kullanıma sunduğumuz Sosyalizm AI, bu yeni teknolojinin kapitalizme karşı devrimci mücadelede güçlü bir araç olarak nasıl kullanılabileceğinin somut bir göstergesidir.

Bu yüzden sizi mümkün olan en büyük bağışta bulunmaya davet ediyoruz. Desteğinizi bununla sınırlı tutmayın: WSWS’nin kaynaklarının sağlam ve sürekli bir temele oturtulması için düzenli aylık katkıda bulunmak için kaydolun. Bu yayını uluslararası işçi sınıfının daha da güçlü bir silahına dönüştürmek için gerekli imkânlar mevcuttur.

Dikkatinizi çekmişken, sizleri devrimci hareketi inşa etme sürecinde aktif rol almaya çağırmak istiyorum. Sosyalist Eşitlik Partisi’ne katılın ya da yaşadığınız ülkede henüz bir şubemiz yoksa, onu inşa etmeye koyulun. Kapitalizme son vermenin zamanı geldi.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 26 days ago
▲ 17 r/trpolitics+4 crossposts

2026 Dünya Kupası savaşın, baskının ve astronomik bilet fiyatlarının gölgesinde başlıyor

İlk maça kısa bir süre kala, 2026 FIFA Dünya Kupası, tarihin en pahalı ve en siyasi anlam yüklü spor etkinliği olmaya hazırlanıyor. 11 Haziran – 19 Temmuz tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri, Meksika ve Kanada’da düzenlenecek olan turnuva, 48 takım, 104 maç ve 16 ev sahibi şehriyle şimdiye kadar bu türde düzenlenen en büyük organizasyon olacak. Kurumsal sponsorlar yüz milyonlarca dolar yatırdı. FIFA’nın dört yıllık döngüde 11 milyar dolardan fazla gelir elde etmesi bekleniyor. Tanıtım videoları “birlik”, “tutku” ve futbolun evrensel dilinden söz ediyor. Şu mesaj durmaksızın tekrarlanıyor: Bir ay boyunca dünya bir araya geliyor.

Oysa bu büyük gösterinin arkasındaki grotesk gerçeği görmek için yüzeyin çok derinlerine inmek gerekmiyor. 2026 Dünya Kupası, Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a karşı bir saldırı savaşı yürüttüğü, Küba’ya karşı savaşa hazırlandığı, hem Gazze’deki soykırıma maddi destek vermeye hem de Güney Amerika kıyılarında balıkçılara yönelik füze saldırılarına devam ettiği bir ortamda başlıyor. İçeride ise ABD, işçi sınıfına karşı bir diktatörlük rejimini pekiştirme amacıyla göçmen işçileri topluca gözaltına alıp sınır dışı ediyor; üstelik bu süreç ABD tarihinde görülmemiş bir hız ve ölçekte meydana geliyor.

Dünyanın en büyük futbol turnuvasını bu koşullarda, üstelik de tüm bu felaketlerin mimarı olan devlet aygıtının eş ev sahipliğinde düzenlemek, son derece açık bir karşılaştırmayı akla getiriyor: Arjantin’in kanlı askeri diktatörlüğünün 1978 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapması. O dönemde, ünlü Deniz Kuvvetleri Makine Okulu’nda (ESMA) tutulan siyasi mahpuslar, işkence gördükleri zindanlardan stadyum kalabalıklarının sesini duyabiliyordu.

Polis devleti koşullarında düzenlenen bir turnuva

ABD yetkilileri, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) polislerinin her stadyumda ve her maçta görev yapacağı uyarısında bulundular. İç Güvenlik Bakan Vekili Markwayne Mullin, bu göçmen karşıtı gestaponun toplu gözaltı operasyonları düzenlemeyeceğini ileri sürerken şunu da ekliyordu: “ICE her zaman göçmenlikle ilgili uygulama yapar ama biz yalnızca bunun için orada değiliz. Görevimizi yerine getirmek için oradayız.” ICE, FBI ve Gizli Servis ile koordineli biçimde hareket edecek.

Öte yandan Trump’ın seyahat yasakları (2025 yılının ortasına gelindiğinde 400 milyonun üzerinde insanı etkileyen 19 ülkeyi kapsıyordu), Müslüman çoğunluklu ülkelerden, vize ret oranının yüksek olduğu Afrika ülkelerinden ve Latin Amerika’dan gelen taraftarlar için gerçek bir engel parkuruna dönüşmüş durumda. “2026’da bir araya gelen dünya”, titizlikle elenerek oluşturulmuş bir dünya olacak.

Los Angeles’taki (LA) SoFi Stadyumu işçileri, Dünya Kupası maçları sırasında ICE ajanlarının sahaya sürülmesi durumunda greve gideceklerini açıkladılar. Stadyum aşçısı Isaac Martinez, sahne önünde düzenlenen bir protestoda şunları söyledi: “ICE’ın bu oyunlarda hiçbir rolü olmamalı.” Martinez’in kaygısı son derece yerindedir: FIFA’nın turnuva öncesinde stadyum çalışanlarından kişisel verilerini iletmesini zorunlu kılması, olası “yabancı” olarak değerlendirilen herkesi gözaltına alma sicili bulunan bir kuruma doğrudan bir bilgi akışı yaratmaktadır — üstelik bu süreçte yasal statü ikincil bir mesele haline gelmektedir.

Bu işçilerin yanı sıra, SoFi Stadyumu’nun bulunduğu yoğun göçmen nüfuslu LA banliyösü Inglewood sakinleri ile turnuva için Latin Amerika ve dünyanın dört bir yanından gelen on binlerce taraftar da olağanüstü yetkiyle ve yasaları hiçe sayarak hareket eden militarize bir göçmen polisi aygıtının doğrudan hedef tahtasına oturtulmuş durumda.

Uluslararası Af Örgütü, onlarca insan hakları ve göçmen hakları örgütü ile birlikte bir “2026 Dünya Kupası Seyahat Uyarısı” yayımlayarak potansiyel katılımcıları şu risklere karşı uyardı: keyfi giriş yasağı, gözaltı ve sınır dışı etme; telefon ve sosyal medya hesaplarının ihlal edici biçimde aranması; ırk temelli profil çıkarma ve en kötü senaryolarda göçmen gözaltı merkezlerinde zalimane ya da aşağılayıcı muameleye maruz kalma.

ABD’nin göçmenlik makamlarının yarattığı istismar tehdidi, yabancı turistlerin ABD’ye gelişindeki çarpıcı düşüşü açıklayan temel etkenlerden biri olmaya devam ediyor. Nisan 2026’daki ziyaretçi sayısı bir önceki yıla kıyasla yüzde 14,1 oranında geriledi; 2025’te ise 2024’e kıyasla dört milyon daha az yabancı ziyaretçi ABD’ye ayak bastı.

İran, Kongo ve dışlama siyaseti

İran turnuvaya katılma hakkını kazandı ve bu hakkı kullanma niyetini açıkladı. Ancak bu yazı kaleme alınırken heyete, ilk üç maçının oynanacağı ABD’ye giriş vizesi hâlâ verilmemiş ve İran, kamp alanını sınırın öte yakasındaki Meksika’nın Tijuana kentine taşımak zorunda bırakılmıştır. Trump, sosyal medyadan şu uyarıda bulundu: “İran Milli Futbol Takımı Dünya Kupası’na hoş geldi ama orada bulunmalarının kendi can güvenlikleri açısından uygun olmadığını düşünüyorum.” Bu açıklama, uluslararası bir spor etkinliğinde mücadele etmeye çalışan bir heyete yönelik örtülü bir ölüm tehdidi olarak yorumlandı.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti (DKC) ise farklı bir mekanizmayla hedef alındı. Kongo, 52 yıl aradan sonra ikinci kez Dünya Kupası’na katılmayı başardı — bu, tarihi bir başarıydı. ABD yetkilileri, ülkede devam eden Ebola salgınını gerekçe göstererek Kongolu heyet için 21 günlük karantina talep etti; oysa Kongo kadrosundaki oyuncuların tamamı Avrupa’da profesyonel olarak oynuyor ve salgın başladığından bu yana hiçbiri ülkeye gitmemişti. Kongolu taraftarlar ise Ebola gerekçesiyle DKC’ye uygulanan ABD giriş yasağı kapsamında ülkeye alınmıyor. 103 milyondan fazla COVID-19 vakası ve 1,2 milyon ölümle, dünyadaki tüm ülkeler arasında en kötü pandemi istatistiklerine sahip olan Amerika Birleşik Devletleri, Afrika kıtasına yönelik emperyalist bir küçümseme tavrıyla, halk sağlığını bahane olarak kullanıyor.

Fiyat engeli: 2026 turnuvasının sınıfsal karakteri

Polis devleti aygıtı ve jeopolitik kışkırtmaların ötesinde, 2026 Dünya Kupası’nın ekonomik yapısı da turnuvanın sınıfsal karakterini açıkça ortaya koyuyor. Turnuvanın 1930’a uzanan tarihinde ilk kez, bilet fiyatları sabit tarifelerle değil, “dinamik fiyatlandırma” sistemiyle belirleniyor. Önceden yalnızca Amerikan iç sporları ile stadyum konserlerinde uygulanan bu piyasa mekanizması, fiyatları en yüksek teklifi veren varlıklı alıcıların ödemeye razı olduğu düzeye kadar çıkarıyor.

Rusya’da düzenlenen 2018 Dünya Kupası ile karşılaştırma son derece aydınlatıcıdır. O turnuvada en pahalı final bileti 1.100 dolar, en ucuzu ise 110 dolardı. Bu rakamlar da yüksek olmakla birlikte, tuttuğu takıma bağlı bir taraftarın erişebileceği düzeydeydi. 2026 fiyatları ise bambaşka bir ölçekte seyrediyor. İkincil piyasada Estadio Azteca’daki açılış maçı biletleri çoktan 2.500 dolara ulaştı; 1.000 doların altında bilet bulunmuyor. Final için resmi yeniden satış platformlarında biletler 10.990 dolardan başlıyor; bazı teklifler ise 32.000 doları aşıyor. Karaborsacılar değil bizzat FIFA, en pahalı final biletlerinin her birini 32.970 dolardan satışa çıkardı. Bir bilet için ise 2,3 milyon dolar teklif verildiği öne sürüldü.

New York ve New Jersey eyalet savcıları FIFA aleyhine soruşturma başlattılar; bilet sisteminin “yapay kıtlık” yaratma ile açıktan “fahiş fiyat uygulaması”nı bir arada kullandığını öne sürdüler. Kaliforniya Başsavcısı da FIFA’nın “dinamik fiyatlandırma” modeline ilişkin bir soruşturma başlattı.

Ev sahibi şehirlerde otel fiyatları çoktan fırladı. New York City’den MetLife Stadyumu’na tren yolculuğu (yaklaşık 15 kilometre, 22 dakika), tek yön 98 dolardan başlıyor. 51,4 milyar dolar değerinde bir sağlık sigortası şirketinin adını taşıyan stadyum, 19 Temmuz finaline ev sahipliği yapacak. FIFA, bu ve diğer bazı stadyumlarda geçici olarak jenerik şehir ve eyalet adlarına geçilmesini istedi. Bu tuhaf uygulama, FIFA’nın sponsorlarına maç mekanlarında isimlerini yalnızca kendilerinin sergileme hakkını güvence altına alan “marka koruma politikası” çerçevesinde hayata geçirildi. Büyük çoğunluğu işçi sınıfından oluşan küresel bir izleyici kitlesine sahip bir sporun şirketlerce ele geçirilişini gösteren daha iyi bir örnek olamazdı.

Toplam turnuva gelirinin 665 milyon dolar olarak olması bekleniyor — bu, bir önceki turnuvaya kıyasla yüzde 34’lük bir artışa karşılık geliyor. FIFA’nın açıklanan hedefi “olumlu toplumsal değişimi desteklemek” ama Notre Dame Üniversitesi’nden ekonomist ve Keeping Score: The Economics of Big Time Sports adlı kitabın yazarı olan Prof. Richard Sheehan’a göre bu iddia, FIFA’nın “yolsuzluk ve şeffaflık eksikliğiyle dolu siciliyle” bağdaşmıyor.

Kulüplerin sahipleri küresel oligarklardır. Chelsea FC, Todd Boehly’e (9,3 milyar dolar) aittir. Paris Saint-Germain, Katar kraliyet ailesinin mülküdür. Forbes’a göre dünyada 3.428 milyarder var; serveti 100 milyon doları aşan kişi sayısı ise yaklaşık 30.000. Bu toplumsal kesim için bir Dünya Kupası final biletini 2,3 milyon dolara satışa çıkarmak bir skandal değil, rasyonel bir iş kararıdır.

Doymak bilmez kâr güdüsü

Sporun metalaştırılması, bilet fiyatlarından çok daha az görünür başka bedeller de almaktadır. Seçkin futbolcular bir zamanlar yılda yaklaşık 50 maç oynardı; bugün bu sayı FIFA’nın turnuva genişletmeleri ve amansız ticari baskıların etkisiyle 70’e yükselmiştir. Bilimsel değerlendirmeler, bu artışın hücresel iyileşme sürecini temelden bozduğunu, ciddi eklem yaralanması olasılığını üç katına çıkardığını ve seçkin kariyerleri üç ila beş yıl kısaltabileceğini ortaya koymaktadır. Bu arada futbolcuların olağanüstü yetenekleri —Messi’nin savunma oyuncuları arasında sezgisel hareket etme becerisi, Mbappé’nin patlamalı hızı— spor şirketleri tarafından titizlikle işlenmiş, mağazacılık, sponsorluk anlaşmaları ve yayın haklarından yıllık yüz milyonlarca dolar gelir üreten birer marka varlığına dönüştürülmüştür. Futbolcular bu bedeli kısalan kariyerler ve yıpranan bedenlerle öder. Şirket sahipleri gelirleri toplar.

FIFA Başkanı Gianni Infantino, geçen aralık ayında Trump’a “ilk FIFA Barış Ödülü”nü takdim ederek turnuvanın atmosferini belirledi. Bu hamle, Trump’ın Nobel Komitesi’nin verdiği daha ünlü ödülden mahrum kalmasına duyduğu derin kırgınlığı giderme girişiminden başka bir şey değildi. Başkanlık makamına bir altın yaldızlı süs daha katmanın ötesinde, bu ödül kupayı müstakbel Amerikan führerine tabi kılmanın ve FIFA’nın yoz çıkarları ile Trump yönetiminin çıkarlarının kaynaşmasının simgesi oldu. Bu durum futbol dünyasının yönetici organının ahlaki çöküşü konusunda çok şey anlatıyor.

Trump ise buna karşılık, merkezi Manhattan’daki Trump Tower’da bulunan Dünya Kupası organizasyon komitesinin başkanlığına kendini atayarak, turnuvayı Trump ailesi için yolsuzlukla dolu yeni bir gelir kaynağına dönüştürme niyetini ortaya koydu. Turnuvanın yapısı da aynı güç hiyerarşisini yansıtıyor: Açılış maçı Meksiko’daki Estadio Azteca’da oynanırken, çeyrek final, yarı final ve final maçları ile son 16 turundaki sekiz maçın yedisi ABD sahalarına tahsis edilmiş durumda. Turnuvanın coğrafyası, emperyal gücün coğrafyasıyla örtüşüyor.

Dünya Kupası’nı servet birikimi aracına dönüştürme girişimi karşılıksız kalmıyor. SoFi Stadyumu işçilerinin grev tehdidi, daha kapsamlı bir direniş eğiliminin somut ifadesidir. Meksika’da CNTE bünyesinde örgütlenen öğretmenler, ücret ve emeklilik hakları için yaptıkları grev ve protestoları Azteca Stadyumu’nun kapısına taşıyacaklarını duyurdular. Öğretmenler salı günü Meksiko’da gösteri yaptı; başkentin ana yollarını trafiğe kapatan ve futbol toplarını ateşe veren öğretmenler, güvenlik güçlerinin göz yaşartıcı gaz, plastik mermi ve coplu saldırısıyla karşılaştı.

Turnuvanın kendi izleyici kitlesi de organizatörlerin öngördüğünden çok daha karmaşık bir tablo ortaya koyuyor: Amerikalıların yüzde 75’i ABD’nin ev sahipliği yaptığını biliyor ve yaklaşık yarısı turnuvayı izlemeyi planlıyor; ancak neredeyse üçte biri ABD’nin yanı sıra ya da onun yerine başka bir ülkeyi destekliyor. Bu oran, hiçbir milliyetçi demagojinin silip atamayacağı, Amerikalıların göçmen köklerinin açık bir ifadesidir.

Sosyalistler, egemen sınıfın spora duyduğu küçümsemeyi paylaşmazlar. Futbol, en temel düzeyde, insanlığın kolektif yaratıcılığının —beceri, hareket, işbirliği ve drama — görkemli bir ifadesidir. Bu oyunu modern biçimiyle işçi sınıfı icat etmiştir; yüzden fazla yıldır stadyumların alt tribünlerini dolduran ve spor kültürünü besleyip büyüten işçi sınıfı olmuştur.

Savaş ve baskının giderek şiddetlendiği bir ortamda düzenlenecek olan 2026 Dünya Kupası, krizdeki egemen sınıfın, toplumu parçalayan sınıfsal karşıtlıkları 104 maçlık özenle markalaştırılmış milliyetçilikle örtbas etme girişimini temsil ediyor. ABD’deki işçilere “kendi” takımlarını desteklemeleri söyleniyor — bu sahte birlik, işçileri egemen sınıf ve onun hükümetiyle aynı safta buluşturuyormuş gibi sunuluyor. Oysa hükümet, işçilerin komşularını gözaltı merkezlerine dolduruyor, savaşlar için gıda ve yakıt maliyetlerini artırıyor ve demokratik haklar talep eden yurttaşların üzerine silahlı haydutlarını salıyor. Bu milliyetçi çağrının panzehiri, spora kayıtsızlık değil, siyasi sınıf bilincidir: Bir Meksikalı işçinin, bir Amerikalı işçinin ve bir İranlı işçinin, hiçbir bayrak sallamanın ortadan kaldıramayacağı ortak sınıf çıkarlarını paylaştığının kavranmasıdır.

Maçlar oynanacak. Hali vakti yerinde kalabalıklar tezahürat yapacak. Televizyon hakları sahipleri büyük kârlar elde edecek. Ancak bu büyük gösterinin bastırmak için tasarlandığı toplumsal çelişkiler —eşitsizlik, baskı, savaşlar— bir futbol sahasında değil, yoğunlaşan küresel sınıf mücadelesinde çözüme kavuşacak.

5 Haziran 2026

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 27 days ago
▲ 4 r/TurkishLeft+1 crossposts

Yunanistan, Washington’un Doğu Akdeniz’deki kalesi olarak rolünü güçlendiriyor

Mayıs ayının ikinci haftasında, Yunanistan silahlı kuvvetleri, NATO’nun Trojan Footprint 2026 tatbikatına katıldı. Askeri ittifak bunu “Avrupa sahnesindeki en önemli ve en büyük Özel Harekât Kuvvetleri tatbikatı” olarak niteledi.

ABD öncülüğündeki tatbikat, Akdeniz, Baltık Denizi ve Karadeniz’de bulunan 10 ülkede yapıldı. Yunanistan, tatbikatın Doğu Akdeniz’deki ana operasyon merkezi oldu. Tatbikata yaklaşık 1.000 ABD özel harekât personeli ile 2.000 NATO müttefiki ve ortak kuvvet personeli katıldı.

Tatbikat, ABD emperyalizminin İran’a karşı yürüttüğü savaş ile NATO’nun Ukrayna’da Rusya’ya karşı yürüttüğü savaş koşullarında düzenlendi ve bu çatışmaların tırmanmasına yönelik bir genel prova olarak sunuldu. Sky News, tatbikatın “isimsiz bir düşmanın –büyük olasılıkla Rusya’nın– NATO topraklarına sızma ve topyekûn savaş eşiği koşulları altında sabotaj, siber ve diğer saldırılar düzenleme girişimlerine karşı tepkileri test etmek üzere tasarlandığını” bildirdi.

Tatbikat, ABD emperyalizminin jeopolitik çıkarlarını saldırgan bir şekilde kovalamasının Avrupalı emperyalist güçlerin çıkarlarıyla çatışması nedeniyle, transatlantik ilişkilerin bozulmasının gölgesinde yapıldı. Bu durum, Trump’ın Almanya’dan 5.000 ABD askerini çekmesi ve buraya orta menzilli silahlar konuşlandırma planlarını durdurmasıyla da kendini göstermişti.

26 Mayıs’ta Politico, Washington’un “[22 Mayıs’ta NATO politika direktörlerinin kapalı kapılar ardında yapılan toplantısında] müttefiklerine, Avrupa’yı kendi savunması için daha fazla çaba göstermeye zorlamaya devam ederek NATO’ya tahsis edilen stratejik bombardıman uçakları, avcı uçakları, insansız hava araçları, denizaltılar ve savaş gemilerinin sayısını kademeli olarak azaltacağını bildirdiğini” aktardı.

Bu gerilimler göz önüne alındığında, çok sayıda ABD personelinin bu özel kuvvetler tatbikatına katılması, Doğu Akdeniz’in Washington için yüksek stratejik değerini yansıtmaktadır. 2019 yılında, ilk Trump yönetimi döneminde, ABD-Yunanistan Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, Girit’in Suda Körfezi’ndeki ABD Altıncı Filo deniz üssünü genişletti, orta Yunanistan’da insansız hava aracı üsleri kurdu ve kuzeydoğu Yunanistan’daki Aleksandrupolis’de (Dedeağaç) birleşik bir askeri üs ve doğal gaz tesisi oluşturdu.

İmza töreni öncesinde, ABD’nin Yunanistan Büyükelçisi Geoffrey Pyatt şu açıklamayı yapmıştı: “Büyük güçler arasındaki rekabetin yeniden alevlendiği ve son on yılın en büyük hidrokarbon keşiflerinin yapıldığı bu dönemde, Avrupa, Asya ve Afrika’nın kesiştiği bu küresel kavşak noktası, Amerikan stratejik düşüncesinin ön saflarına geri dönmüştür. Doğu Akdeniz’i yıllarca hafife aldıktan sonra, Amerika Birleşik Devletleri, ABD çıkarlarını nasıl ilerleteceğimize dair düşünülmüş ve hükümetin tüm kademelerini kapsayan bir bakış açısıyla yeniden adım attı.”

Yunanistan’ın bölgedeki ABD jeostratejik hedefleriyle ne kadar uyumlu olduğu, Washington’un İran’a karşı hukuksuz saldırısının ardından açıkça ortaya çıktı. ABD ve İsrail güçlerinin İran’ı bombalamaya başlamasından sadece birkaç gün sonra, 2 Mart’ta Britanya’nın Kıbrıs’taki Akrotiri (Ağrotur) üssüne düzenlenen ve kanıt olmaksızın Tahran veya müttefiklerine atfedilen dron saldırısına ilk tepki veren Yunanistan oldu. Yunanistan, Britanya’nın bölgeye kendi savaş gemisini göndereceğini açıklamadan önce, anti-dron sistemleriyle donatılmış fırkateynleri ve F-16 savaş uçaklarını Kıbrıs’a sevk etti. Suudi Arabistan’da konuşlanmış bir Yunan hava savunma bataryası, 19 Mart’ta iki İran balistik füzesini düşürdü.

Girit’teki Suda Körfezi, ABD kuvvetlerinin Ortadoğu’daki konuşlanma süresince hayati öneme sahip lojistik desteği sağladı. ABD, Yunanistan’da çoğunluğu Suda Körfezi’nde olmak üzere, ağırlıklı olarak deniz kuvvetlerinden oluşan yaklaşık 400 kişilik kalıcı bir askeri varlık bulunduruyor.

Yunanistan’ın ABD emperyalizminin savaş çarkına dahil olması, ülkenin Washington’un bağımlı devleti olarak geçirdiği on yılların doruk noktasıdır. Tarihsel olarak Yunanistan, NATO’nun en fazla savunma harcaması yapan ülkelerinden biri olmuş ve ittifakın belirlediği GSYİH’nin yüzde 2’si olan kriteri sürekli ve rahatlıkla aşmıştır. Buna, Avrupa Birliği (AB) ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) emriyle sağlık, emeklilik ve diğer sosyal hizmetlerin büyük ölçüde kısıtlandığı son on yıldaki mali kriz yılları da dahildir.

Bu on yılın ilk yarısında, Yunanistan’ın savunma harcamaları GSYİH’nin ortalama yüzde 3,33’ünü oluşturdu; bu rakam 2021 ve 2022 yıllarında yüzde 4’ün biraz altında gerçekleşti. Önümüzdeki on yıl boyunca Yunanistan, tarihinin en büyük askeri modernizasyon hamlesine girişiyor ve 25 milyar avro harcama yapmayı planlıyor. Bu harcamalar arasında yeni denizaltılar, hava, deniz ve su altı insansız hava araçları ile bir iletişim uydusu yer alıyor. Planların merkezinde, İsrail ile ortaklaşa geliştirilen bir uçaksavar ve insansız hava aracı savunma kalkanı olan “Aşil Kalkanı” bulunuyor.

Bu rakam, NATO’nun temel savunma harcamaları için GSYİH’nın yüzde 3,5’i ve güvenlikle ilgili harcamalar için yüzde 1,5’i olarak belirlediği yeni hedefe henüz ulaşmasa da, yaklaşık 10 milyonluk nüfus başına 2.500 avroya denk gelmektedir ve büyük kaynakların çarçur edilmesi demektir. Birleşik Krallık bu tür bir askeri harcamaya karar verseydi, İşçi Partisi hükümetinin silahlı kuvvetlere yaklaşık 174,8 milyar avro (149 milyar sterlin) aktarması gerekirdi.

Trump’ın, İran’a yönelik ABD saldırılarına askeri güçlerini katmamaları nedeniyle Washington’un önde gelen Avrupalı müttefiklerine gösterdiği kaba muamelenin aksine, Yunanistan ABD başkanı tarafından defalarca övgüyle anıldı. Nisan ayında Beyaz Saray’da düzenlenen bir basın toplantısında Trump, “Aslında Yunanistan çok destekleyici davrandı. Yunanistan harika bir iş çıkardı. O [Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis] bunun önemini anladığı için harika biri,” dedi.

Yunanistan’ı Washington’a daha da yakınlaştırmanın ayrılmaz bir parçası, son on yılda İsrail ile kurulan sıkı askeri bağlar olmuştur; bu bağların merkezinde, 2010 yılında ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu tarafından Doğu Akdeniz’de keşfedilen devasa doğal gaz rezervlerinin kontrolü yer almaktadır.

2016 yılının başında, daha önce İsrail ile askeri bağları sonlandırma vaadiyle seçim kampanyası yürüten sahte sol Syriza (Radikal Sol Koalisyon) hükümeti, İsrail ve Kıbrıs ile enerji işbirliği, terörle mücadele ve askeri koordinasyon konularında üçlü bir anlaşma imzalamıştı. Geçen aralık ayında Kudüs’te İsrail’in ev sahipliğinde düzenlenen zirvede, üç ülkenin liderleri Akdeniz’deki “kritik bölgesel altyapıyı” korumak için “güvenlik, savunma ve askeri konularda” işbirliğini derinleştirme konusunda anlaştılar.

Doğu Akdeniz’in askerileştirilmesi, Yunanistan ile Türkiye arasındaki tarihsel gerilimleri de alevlendirmiş durumda. ABD müttefiki ve NATO üyesi olan Türkiye de, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sık sık takındığı anti-emperyalist poza rağmen, Washington’un bölgedeki savaş yönelimine en az diğerleri kadar dahil olmuştur.

Gerilimlerin merkezinde, bölgede doğal gaz rezervlerinin keşfedilmesinden bu yana keskinleşen Ege Denizi’ndeki hakimiyet mücadelesi ve Kıbrıs’ta süregiden çatışma yer alıyor. Türkiye’nin İsrail ile artan rekabeti göz önüne alındığında, Yunanistan’ın İsrail ile derinleşen ittifakı yangına körükle gitmiş oldu. 2020 yazında, Türkiye’nin Yunanistan ve Kıbrıs’ın hak iddia ettiği bir ekonomik bölgeye bir gaz arama gemisi göndermesi üzerine iki ülkenin savaş gemileri karşı karşıya gelince Yunanistan ile Türkiye savaşın eşiğine gelmişti [Bkz. Doğu Akdeniz’de bir Yunanistan-Türkiye savaşına hayır!].

O zamandan beri Yunanistan, bölgede giderek daha iddialı bir tutum sergilemeye başladı. 2021 yılında Yunanistan parlamentosu, İyon Denizi’ndeki karasularını altı deniz milinden 12 deniz miline çıkardı; bu, 1947’den bu yana yapılan ilk genişletme oldu. Bu adımın Ege Denizi’nde gelecekte yapılacak bir genişletme için emsal teşkil edeceğine ve bunun da Türk donanmasının hareketlerini fiilen kısıtlayacağına inanılıyor.

2024 yılında Yunanistan, Ege Denizi’nde bir deniz parkı kurma planlarını açıkladı. Türkiye, bu hamleyi reddederek, ihtilaflı bölgelerde “oldubitti” adımlarını kabul etmeyeceğini belirtti. Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgos Yerapetritis, karasularını 12 deniz miline genişletmenin Yunanistan’ın istediği zaman kullanacağı bir egemenlik hakkı olduğunu yineledi.

Buna karşılık Türkiye, “Mavi Vatan” doktrinini kanunlaştırma adımları atarak Karadeniz ve Akdeniz’de denizcilik hakları iddiasında bulunuyor. Türk yetkililer bunu, dış baskılara karşı ulusal hakları savunmak olarak tarif ediyor.

Bu rekabetlerin ardında derin iç krizler yatmaktadır. Türkiye’de enflasyon resmi rakamlara göre yüzde 32’dir (ki bağımsız ENAG’a göre bu oran yüzde 55); işçi sınıfındaki artan huzursuzluk, Erdoğan hükümeti için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Yunanistan’da da uzun süreli kemer sıkma politikaları, ücretler ve yaşam koşulları üzerine grev dalgalarına yol açtı. Tempi tren kazası kurbanları için adalet talep eden kitlesel hareket de bu protestoları körükledi. Protestolar ve grevler, savaş karşıtı duyguları ön plana çıkardı; talepler, kaynakların savaşa değil, sağlık, eğitim ve barınma gibi sosyal harcamalara ayrılması yönünde. Yunanistan’ın hazinesi boşaltılıp planlanan askeri harcamalara aktarıldıkça bu muhalefet daha da büyüyecektir.

Milliyetçilik ve militarizm bu toplumsal gerilimleri dışarıya saptırırken aynı anda Doğu Akdeniz’de Yunan burjuvazisinin yağmacı çıkarlarını ilerletmeye hizmet ediyor. WSWS’nin 2022’de belirttiği gibi, Erdoğan ve Miçotakis, “işçi sınıfını bölmek ve Ege Denizi’nin her iki kıyısında büyüyen mücadeleleri bastırmak için militarizmi ve milliyetçiliği kullanma girişiminde birleşmektedir.” Çözüm, Yunan ve Türk işçilerin kapitalizme ve savaş yönelimine karşı uluslararası birliğine dayanan bağımsız siyasi seferberliğinden geçmektedir.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 1 month ago
▲ 4 r/TurkishLeft+1 crossposts

Çin’de maden faciası: Küresel endüstriyel mezbahada bir trajedi daha

Geçtiğimiz cuma günü Çin’in Şanşi eyaletindeki bir kömür madeninde meydana gelen feci gaz patlamasında 82 işçi öldü. Bu, 2009’dan bu yana Çin’de meydana gelen en kötü maden felaketidir. 120’den fazla işçi hastaneye kaldırılırken, birçoğunun durumu kritik ve iki kişi halen kayıp. Bu trajedi, hayatları ve sağlıkları şirketlerin doymak bilmez kâr dürtüsüne tabi kılınan madencilerin ve dünyanın dört bir yanındaki diğer işçilerin karşı karşıya olduğu tehlikeli koşulların çarpıcı bir örneğidir.

Patlama, özel bir şirket olan Şanşi Tongzhou Kömür Grubu tarafından işletilen dört madenden biri olan Liuşenyu Kömür Madeni’nde meydana geldi. Bu şirket, geçen yıl güvenlik ihlalleri nedeniyle para cezasına çarptırılmıştı. Çin Ulusal Maden Güvenliği İdaresi, 2024 yılında bu madeni “ciddi güvenlik tehlikeleri” nedeniyle uyarı alan 1.128 maden arasında listelemişti. Madenin yüksek gaz seviyeleri nedeniyle patlamalara yatkın olduğu belirtilmişti.

Afet bölgesine hızlı bir şekilde sevk edilen yüzlerce kurtarma görevlisi, maden yerleşim planındaki hatalı çizimler ve yeraltında vardiyada bulunan işçi sayısının düşük gösterilmesi nedeniyle zorluklarla karşılaştı. İşçilerin çoğunda zorunlu konum takip cihazları bulunmuyordu. Resmi soruşturmalar hâlâ devam ediyor ancak devlet medyası, patlama anında yeraltında bulunan 247 işçiden sadece 124’ünün madene giriş kayıtlarında resmi olarak yer aldığını bildirdi. Bir karbon monoksit sensörünün, güvenli olmayan gaz seviyesi uyarısı vererek otomatik bir alarmı tetiklediği ama bu alarmın göz ardı edildiği bildirildi.

Bu kusurlar, çevredeki Qinyuan ilçesindeki kömür madenlerinde sıkça rastlanan bir uygulamaya işaret ediyor: Üretimi artırmak ve vergileri en aza indirmek amacıyla, kayıt dışı işçilerin izleme cihazı verilmeden çalıştığı, ruhsatsız gizli tüneller. Ek maden kuyuları ayrıca, zehirli gazları tahliye etmek ve patlayıcı gaz karışımlarının birikmesini önlemek üzere tasarlanmış havalandırma sistemlerinin etkinliğini de olumsuz etkiliyor.

82 işçinin ölümü, bitişik Şangzhuang köyündeki aileleri derinden etkileyecektir. Madenciler, tehlikeli işleri nedeniyle kırsal bölgelerdeki ortalama ücretin üzerinde maaş alsalar da çoğu zaman geniş ailelerinin tek geçim kaynağıdırlar. Dünyanın dört bir yanındaki madenciler, Liuşenyu madeninde çalışanların karşı karşıya olduğu ikilemi anlayacaktır. Bu madenciler, iş olanaklarının kısıtlı olduğu bir şirket kasabasında yaşamakta ve güvenli olmayan çalışma koşullarını dile getirdiklerinde işten atılma riskiyle karşılaşmaktadır. Çin’deki devlet tarafından yönetilen sendikalar dünyanın diğer yerlerindeki benzerleri gibi şirketler ve hükümet adına işçilerin muhalefetini bastırmak için çalışmaktadır.

Son 15 yılda, Çin hükümetinin kaçak kömür madenlerini kapatması ve güvenlik düzenlemelerini sıkılaştırmasıyla birlikte, ülkedeki kömür madenlerinde meydana gelen ölümlerin sayısı ciddi ölçüde azaldı. Çoğu devlete ait olan dev madenler, ABD dahil olmak üzere dünyanın diğer yerlerindeki kömür madenlerinden daha gelişmiş olan sofistike 5G izleme sistemleri, robotik kesme makineleri ve otonom nakliye sistemlerini devreye soktu; bu sayede madencilerin maden ocağında karşılaştıkları tehlikeler azaltıldı.

Çin’deki kömür madenlerinde meydana gelen ölüm sayısı, üretimin artmasına rağmen yılda binlerce kişiden birkaç yüze geriledi. Resmi rakamlara göre, ölüm sayısı 2000 yılında 5.703 iken 2020 yılında 228’e düştü; bu durum, aynı dönemde milyon ton başına düşen ölüm sayısının 4,12’den 0,058’e gerilemesinde de açıkça görülmektedir.

İleri teknolojinin uygulanması ve daha sıkı düzenlemelerin getirilmesi, yalnızca sektörün talepleriyle değil, aynı zamanda kömür madencilerinin berbat koşullarına ve binlerce ölüme duyulan öfkeyle de bağlantılıydı. Yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesine rağmen Çin, sadece enerji ihtiyacında değil, çelik ve kimya endüstrilerinde de hâlâ kömüre büyük ölçüde bağımlıdır ve yıllık küresel kömür üretiminin yarısından fazlasını karşılamaktadır.

Şanşi eyaleti, ülkenin kömür rezervlerinin yaklaşık dörtte birine sahiptir ve çelik üretiminde gerekli olan kok kömürünün en önemli üreticilerinden biridir. Eyalette en son teknolojik gelişmeleri kullanan yaklaşık 370 “akıllı” maden bulunsa da, Liuşenyu Kömür Madeni de dahil olmak üzere çok daha fazlası hâlâ büyük ölçüde el emeğine dayanmaktadır.

Çin hükümetinin cuma günü meydana gelen patlamaya verdiği tepki, yüksek ölü sayısının sadece maden işçileri arasında değil, tüm işçi sınıfı içinde öfkeye yol açacağından duyduğu endişeyi gösteriyor. Devlet Başkanı Şi Cinping, hayat kurtarmak için hiçbir çabadan kaçınılmaması gerektiğini vurguladı ve kurtarma çalışmalarını denetlemek üzere Başbakan Yardımcısı Zhang Guoqing’i Şanşi’ye gönderdi. Hem Şi hem de Başbakan Li Qiang, yetkililere patlamayı soruşturma ve sorumluları adalete teslim etme talimatı verdi.

Bununla birlikte, devlet medyası, yerel ve il düzeyindeki denetim makamlarının rolünü incelemek yerine, maden yönetiminin sorumluluğuna odaklandı. Oysa Çin sosyal medyasında hızla yayılan yüz binlerce paylaşımın birçoğu, bariz bir soruyu gündeme getiriyor: Barındırdığı tehlikelere ve geçmişteki güvenlik ihlallerine rağmen madenin faaliyetine devam etmesine neden izin verildi?

Bu trajedinin altında, işçilerin hayatları dahil her şeyin üstünde tutulan, kapitalizmin amansız üretim ve kâr dürtüsü yatmaktadır. Çin Komünist Partisi’nin son 40 yılda kapitalizmi sistematik olarak restore etmesiyle Çin işçi sınıfının maruz kaldığı durum, uluslararası işçi sınıfının da karşı karşıya olduğu durumla aynıdır.

Dünya genelinde maden işçileri, sektörün barındırdığı tehlikeler nedeniyle özellikle risk altındadır. Küresel işgücünün yalnızca yüzde 1’ini oluştursa da, bu sektör dünya çapındaki tüm iş kazası ölümlerinin yüzde 8’inden fazlasını meydana getirmektedir.

Bu yılın en ölümcül felaketi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki Robaya madenlerinde meydana geldi. 28 Ocak ve 4 Mart tarihlerinde iki madende meydana gelen çökme sonucu 600’den fazla işçi öldü. Bu madenler, dünyadaki tantal arzının yüzde 15’inden fazlasını karşılamaktadır.

Bununla birlikte, maden kazaları sadece teknolojik açıdan geri kalmış bölgelerde değil, büyük kapitalist ülkelerde de düzenli olarak yaşanmaktadır. Geçen hafta Amerika Birleşik Devletleri’nde iki madenci ayrı olaylarda hayatını kaybetti: 25 yaşındaki tamirci Preston Pollard, Kentucky’deki bir açık ocak kömür madeninde üzerine düşen ağır iş makinesinin altında ezilerek öldü; 34 yaşındaki Zachary Wolfe ise Pensilvanya’daki bir yeraltı kömür madeninde düşme sonucu hayatını kaybetti.

Son on yılların en kötü kömür madeni felaketlerinden birinde, 5 Nisan 2010 tarihinde Batı Virginia’daki Upper Big Branch madeninde meydana gelen büyük çaplı patlamada 29 madenci öldü. Dört ayrı soruşturma sonucunda bu trajedinin önlenebilir olduğunun tespit edilmesine rağmen, Massey Energy şirketine ait madende hiç kimse hesap vermedi.

On beş yıl önce, Yeni Zelanda’nın Güney Adası’nın ücra Batı Kıyısı’nda bulunan Pike River Coal yeraltı madeninde meydana gelen bir patlama sonucu 29 işçi madenin içinde mahsur kaldı. İkinci bir patlamanın ardından kurtarma çalışmaları durduruldu. Kraliyet soruşturma komisyonu, ağır borç yükü altında olan Pike River Coal şirketinin temel sağlık ve güvenlik kurallarını ihlal ettiğini tespit etti ancak yine de kimse sorumlu tutulmadı.

Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Afrika, Yeni Zelanda veya dünyanın herhangi bir yerinde, madenciler benzer tehlikelerle ve siyasi sorunlarla karşı karşıyadır. İşçiler, ipleri kendi ellerine almadan, şirket yönetimlerinin, hükümetlerin ve sendikaların birleşik güçlerine karşı kendi hayatları ve sağlıkları için mücadele edemezler.

Bu durum, üretim ve iş güvenliği üzerinde işçi denetiminin bir parçası olarak, dünyanın dört bir yanında her madende ve işyerinde bağımsız taban komiteleri kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ), işçilerin sendikalar tarafından dayatılan ulusal engelleri aşarak farklı sektörler arasında ve uluslararası düzeyde bilgi paylaşımında bulunmalarını ve mücadelelerini koordine etmelerini sağlamak amacıyla, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) girişimiyle kurulmuştur.

Hepsinden önemlisi, bu tür felaketlerin temel nedeni olan kâr sistemini ortadan kaldırmak ve üretimi sosyalist temeller üzerinde akılcı bir şekilde yeniden düzenlemek için Çin’de, ABD’de ve dünya çapında işçilerin birleşik bir mücadele vermesi gerekmektedir. Çin’deki ve tüm ülkelerdeki işçileri bu mücadeleye katılmaya ve Dünya Sosyalist Web Sitesi ile iletişime geçmeye çağırıyoruz.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 1 month ago
▲ 32 r/TurkishLeft+3 crossposts

Erdoğan’ın CHP’ye yönelik önleyici darbesinin uluslararası önemi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan rejimi, tüm dünyanın gözleri önünde önleyici bir siyasi bir darbe yapıyor. Erdoğan, önce siyasi bir yargı kararıyla kamuoyu yoklamalarında önde giden ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) seçilmiş yönetimini görevden uzaklaştırdı; ardından çevik kuvvet polisine parti genel merkezine zorla el koyma emri verdi.

Türkiye’de yaşananlar salt ulusal bir olay değil; kapitalist sistemin derinleşen kriziyle, demokratik yönetim biçimlerinin uluslararası çöküşünün somut bir tezahürüdür. ABD Başkanı Donald Trump, Kasım 2020 seçimlerini kaybetmesinin ardından yasa dışı yoldan iktidarda kalmak amacıyla 6 Ocak 2021’de başarısız bir darbe girişiminde bulunmuştu. Erdoğan ise önümüzdeki seçimlerde muhtemel bir yenilgiyi engellemek için başlıca rakibini etkisiz hale getirmeye çalışıyor.

İşçiler ve gençler, temel demokratik hakları tehdit eden ve nihayetinde işçi sınıfını hedef alan bu önleyici darbeye karşı çıkmalıdır.

Türkiye işçi sınıfı, İsrail’in Gazze’deki soykırımına ve ABD’nin İran’a yönelik savaşına karşı patlayıcı bir ruh haliyle bu mücadeleye girmektedir. İran’a yönelik savaşın ilk günlerinde İzmir’deki Polyak madeninde çalışan işçiler jandarma barikatını yıkarak madene el koydu. Geçen ay ise Ankara’ya yürüyen Doruk Madencilik işçilerinin mücadelesi Türkiye siyasetine damgasını vurdu.

Anketlere göre Türkiye nüfusunun yüzde 90’dan fazlasının İran’a karşı sürdürülen savaşa ve ülkedeki ABD üslerine karşı çıkmasına rağmen Erdoğan, Trump yönetiminin Ortadoğu’daki saldırganlığının fiilen yanında yer alıyor ve Azerbaycan’dan İsrail’e petrol akışına olanak sağlamayı sürdürüyor. Ortadoğu genelinde halkın ezici çoğunluğu, egemen seçkinlerin ABD emperyalizmiyle ve İsrail Siyonizmiyle işbirliğine büyük öfke duyuyor.

Erdoğan ve müttefikleri, şiddetli bir hayat pahalılığı krizi altında ezilen Türkiye, Ortadoğu ve uluslararası işçi sınıfı içinde soykırıma ve emperyalist savaşa karşı bir hareketin gelişmesini engellemeye çalışıyorlar.

CHP’ye yönelik baskının derin bir tarihsel anlamı vardır. CHP, Cumhuriyet tarihi boyunca şiddetle bastırılmış bir Kürt siyasi hareketi ya da sol bir parti değildir. CHP, 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün partisidir. Özgür Özel önderliğindeki yönetimi indirip yerine “majestelerinin muhalefeti” rolünü üstlenen Kemal Kılıçdaroğlu’nu yeniden partinin başına getiren yargı darbesi, patlayıcı sınıfsal ve uluslararası gerilimler ortamında artık en ılımlı siyasi muhalefetin dahi hoş görülmeyeceğinin ilanıdır.

Özel’in, Trump’ın savaşlarına yönelik sınırlı eleştirileri ve Doruk Madencilik işçilerine kamuoyu önünde desteğini açıklaması gibi adımları, yalnızca Türk burjuvazisinin güçlü kesimleri için değil, Washington ve Avrupa başkentleri için de tahammül edilemezdi. Bunlar, Özel’in, CHP içindeki Kılıçdaroğlu hizbinin suç ortaklığıyla Erdoğan tarafından görevden uzaklaştırılmasına zemin hazırladı. Söz konusu başkentlerden, Özel’in Erdoğan tarafından görevden uzaklaştırılmasına karşı kayda değer hiçbir eleştiri gelmedi.

Hem Erdoğan hem de emperyalist güçlerin, zayıf ve etkisiz bir aday olan ve emperyalist savaşı destekleme konusundaki kararlılığıyla öne çıkan Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin yeni lideri olarak desteklemeleri için birçok nedenleri var. Erdoğan’a kaybettiği 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kılıçdaroğlu, Kürt milliyetçi hareketi (şimdiki DEM Parti) ve sahte sol grupların desteğiyle açıkça NATO yanlısı bir kampanya yürütmüştü.

Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun bu önleyici siyasi darbenin arkasında el ele vermesi, Türk burjuvazisinin çıkarlarını ve emperyalizmle uyumunu yansıtmaktadır. Washington ve Avrupalı emperyalist güçler, Erdoğan hükümetinin yönetimindeki Türkiye’yi daha geniş bölgedeki çıkarları açısından kritik bir müttefik olarak görmektedir. Erdoğan, Trump’ın Gazze için oluşturduğu “Barış Konseyi”ne katılmasının yanı sıra NATO’nun Rusya’ya karşı sürdürdüğü savaşta Britanya ve Fransa ile işbirliğini derinleştirmiştir. Bunun yanı sıra Avrupa Birliği adına mültecileri Türkiye’de tutmayı sürdürmektedir.

Erdoğan’ın hem Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasından hem de CHP’ye yönelik son yargı operasyonundan önce Trump ile telefon görüşmesi yapması tesadüf değildir. Erdoğan, kendi ülkelerindeki askeri harcamaları finanse etmek için işçi sınıfının yaşam koşullarına savaş açan ve demokratik hakları budayan Avrupalı müttefiklerinden göstermelik açıklamalardan fazlasını beklememektedir.

Özel’in hükümetin hukuk dışı operasyonuna verdiği yanıt, demokratik hakların CHP gibi bir burjuva partisinin önderliğinde savunulamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Emperyalist güçlere ve mali sermayeye göbekten bağlı bir partinin lideri olarak Özel, başlangıçtaki “direniş” retoriğine karşın hızla teslim oldu ve önleyici darbeyi kabullendi. Önce reddettikten sonra Kılıçdaroğlu ile görüştü, ardından tanımayacağını ilan ettiği mahkeme kararını kabul etti, terk etmeyeceğini söylediği genel merkezi kısa sürede terk etti ve yeni bir CHP kurultayı ve yeni seçim çağrısı yaptı.

Gerçekte Özel, NATO üyesi büyük emperyalist güçlerle arasının açık olmasına karşın anti-emperyalist bir figür değildir. Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından patlak veren kitlesel protestolar sırasında Özel, partisinin NATO ile güçlü bir ittifakı sürdürme kararlılığını dile getirmişti. CHP’nin Eylül 2025’te NATO’ya sunduğu “İran’ın Bölgesel ve Avrupa-Atlantik Güvenliğe Yönelik Tehdidi” başlıklı rapor, özünde ABD-İsrail propagandasını tekrarlıyor ve bölgedeki emperyalist saldırganlığı meşrulaştırmaya hizmet ediyordu.

Bunlar, CHP’nin burjuva karakterinin dayattığı sınırları göstermektedir. Özel de Kılıçdaroğlu ya da Erdoğan gibi her şeyden çok işçi sınıfının kapitalist sistemin ve burjuva egemenliğinin temellerini tehdit edecek bir hareketinin gelişmesinden korkmaktadır.

Türkiye ve Ortadoğu genelindeki egemen seçkinler, bir toplumsal barut fıçısının üzerinde oturmaktadır. Türkiye toplumsal eşitsizlikte Avrupa’da ilk sıralara yerleşirken işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki kutuplaşma görülmemiş boyutlara ulaşmıştır. Erdoğan hükümetinin mali oligarşiyi zenginleştirirken işçileri sefalete sürükleyen politikaları, sınıfsal gerilimleri ve toplumsal devrim tehdidini daha da yoğunlaştırmaktadır. Genişleyen küresel savaş koşullarında kapitalist oligarşinin ekonomik ve sosyal yaşam üzerindeki hakimiyeti, en sınırlı haliyle bile demokrasiyle bağdaşmaz hâle gelmiştir.

Erdoğan rejiminin CHP’ye yönelik operasyonu; DEM Parti, CHP ve sahte sol eğilimlerin öne sürdüğü, aynı hükümetin “barış ve demokratikleşme” yoluyla Kürt sorununu çözebileceği iddiasının büsbütün utanç verici bir sahtekârlık olduğunu gözler önüne sermektedir.

Lev Troçki’nin sürekli devrim teorisinde açıkladığı üzere, emperyalizm çağında geç kapitalist gelişmeye sahip ülkelerde burjuvazinin hiçbir kesimi demokratik bir rejim kurma ya da emperyalizmden bağımsızlık sağlama kapasitesine sahip değildir. Emperyalist savaşı durduracak, Kürt halkının ve Türkiye ile bölgedeki tüm ezilen kitlelerin temel demokratik haklarını güvence altına alacak bir rejimi inşa etme görevi, işçi sınıfına düşmektedir. Bu, Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna mücadele demektir.

Türkiye’deki kriz, burjuva demokrasisinin küresel ölçekte çöküşüne mevcut kurumlar içerisinde herhangi bir çözüm olmadığının altını çizmektedir. Uluslararası işçi sınıfının devrimci seferberliği yoluyla işçi iktidarının ve sosyalizmin kurulmasından başka bir çıkış yolu bulunmamaktadır. Bunun için devrimci bir önderliğin inşası zorunludur. Bu önderlik, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ve onun Sosyalist Eşitlik Partisi adlı ulusal şubeleridir.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 1 month ago
▲ 8 r/TurkishLeft+2 crossposts

CHP kurultaylarına yönelik mutlak butlan kararı ve sosyalist perspektif

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, perşembe günü Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultayı ile 6 Nisan 2025 tarihli 21. Olağanüstü Kurultayı hakkında “mutlak butlan” kararı vererek mevcut Genel Başkan Özgür Özel ve tüm parti organlarının görevden uzaklaştırılmasına, Kemal Kılıçdaroğlu ile önceki yönetimin göreve dönmesine hükmetti. CHP’nin mahkemeye ve Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) yaptığı itirazlar hemen reddedildi. Parti ayrıca Yargıtay’a da başvuru yaptı.

Bu karar, esasen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin baskısıyla alınmış ve hiçbir hukuki temeli olmayan siyasi bir karardır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Siyasi Partiler Kanunu uyarınca, bir siyasi partinin kurultayının hukuka uygunluğunu denetleme yetkisi sadece YSK’ye aittir. Bir bölge adliye mahkemesinin bu yetkiyi kullanması, yargı hiyerarşisinin ve anayasal işbölümünün açık ihlalidir.

Üstelik kararın hukuki niteliği, bunun sonuçlarını olağan bir iptalle karşılaştırılamayacak ölçüde ağırlaştırmaktadır. Mutlak butlan, işlemin başından itibaren hiç var olmamış sayılması anlamına gelir. Bu çerçevede Kasım 2023’ten bu yana alınan tüm parti kararları, yapılan tüm atamalar ve yürütülen tüm olağan ve olağanüstü kurultaylar geçmişe dönük olarak hükümsüz kılınmış oldu.

15 baronun ortak açıklamasında kararın “açıkça hukuka aykırı” olduğu net biçimde ifade edildi. Kararın emsal değeri de son derece tehlikelidir: aynı yöntem, herhangi bir siyasi partinin herhangi bir kongresini geçersizleştirmek için devreye sokulabilir. Söz konusu olan zaten sınırlı bir şekilde var olan çok partili demokrasi ve seçme ve seçilme hakkıdır.

Dava sürecine yön veren unsurlardan biri, rüşvet ve ihaleye fesat karıştırma suçlamalarıyla tutuklanan eski Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın “etkin pişmanlık” kapsamında verdiği ifadelerdir. Bu ifadeler doğrudan Başsavcılık tarafından istinaf mahkemesine iletildi. Delegelerin iradelerinin parayla, hediyeyle ve iş vaadiyle satın alındığı iddiaları kararın gerekçesini oluştururken, bu iddialar bağımsız bir yargısal denetimden geçip karara bağlanmamıştır. Yargılama sürecinin kendisi, varılmak istenen sonuca yönelik işlevsel bir baskı aracına dönüşmüştür.

Bu karar bir anda ortaya çıkmadı; söz konusu olan hükümetin sistematik biçimde artan bir baskı politikasının halkasıdır. Süreç, CHP’nin 31 Mart 2024 yerel seçiminde 17 milyondan fazla oy alarak birinci parti olmasıyla tetiklendi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin ilan edilen cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun anketlerde Erdoğan’ın önünde çıkmaya başlamasıyla hız kazandı.

Şimdiki Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 2024 sonunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atanmasıyla CHP’nin seçilmiş belediye başkanlarını hedef alan operasyonlar yoğunlaştı. 2025 Mart’ında İmamoğlu “yolsuzluk” suçlamasıyla tutuklandı ve tutuklama, ülke genelinde polis baskısıyla karşılaşan kitlesel protestolara yol açtı. Eylül ayında bir başka mahkeme, CHP İstanbul il yönetimine kayyım atayarak bugünkü kararın sinyalini verdi. Bu süreç boyunca çok sayıda CHP’li belediye başkanı saf değiştirerek Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) geçti.

Erdoğan hükümetinin CHP’ye yönelik bu saldırısı, salt bir iç siyaset meselesi değildir. Türkiye’de bir başkanlık diktatörlüğünün inşası, küresel çapta mali oligarşinin çıkarlarını geleneksel normlarla savunmakta güçlük çeken hükümetlerin seçimlere, anayasaya ve hukukun üstünlüğüne değil devlet kurumları üzerindeki doğrudan denetimlerine yaslandığı bir dönemde yaşanıyor. Bu eğilim yeni başlamadı ama ABD Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşüyle hız kazandı.

Daha önce Erdoğan hükümeti, Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’nin de desteğini alarak, Kürt siyasi hareketinin seçilmiş önderlerini hedef alan bir yargı operasyonuna başvuruyordu. Bu yüzden Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi eski parti liderleri 2016’dan beri hapisteler. Ancak Ekim 2024’te Ankara ile Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasında müzakerelerin başlamasıyla beraber bu operasyonlar kesilirken CHP’ye yönelik yargı operasyonları başladı.

Trump iktidara döndükten sonra Ankara Washington’ın Ortadoğu’daki emperyalist saldırganlığıyla büyük ölçüde uyumlu hareket etti: Erdoğan Trump’ın Gazze “Barış Kurulu”na girerken ABD’nin İran’a karşı savaşında kendini savunduğu için İran’ı kınadı. Trump’ın “iyi bir lider” ve “dostum” olarak adlandırdığı Erdoğan’la yakın işbirliğinin Türkiye’deki muhalefetin bastırılmasını da içerdiğinden şüphe duyulamaz: İmamoğlu’nun tutuklanmasından üç gün önce Erdoğan Trump’la telefonda görüşmüştü. Bugünkü karardan bir gün önce ise iki lider Türkiye-ABD ilişkileri ve bölgesel konuları görüştü.

Temmuz başında Ankara’da NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanan Erdoğan, Avrupalı emperyalist müttefikleriyle de bağlarını kuvvetlendirirken onlardan da göstermelik açıklamalar dışında bir tepki beklemiyor. Türkiye, Britanya ve Fransa liderliğinde Ukrayna savaşında Rusya’ya karşı kurulan “Gönüllüler Koalisyonu”na dahil oldu ve bu iki güçle İstanbul Boğazı’nda bir deniz karargâhı oluşturdu. Erdoğan, Avrupa Birliği için sığınmacıları Türkiye’de tutmaya ya da ülkelerine göndermeye devam ediyor. Yani Trump’ın desteğini de almış olan Erdoğan, NATO’daki emperyalist müttefiklerinin bu koşullarda kendisini gözden çıkaramayacaklarını düşünüyor.

Aynısı Türk burjuvazisi için de geçerlidir. Hükümetin işçi sınıfını yoksullaştırma, düşük ücretli ve güvencesiz çalıştırma ve şirketleri zenginleştirme politikası, mali oligarşinin kârlarını ve servetlerini ve hükümete olan güvenini artırıyor. İşçi sınıfının hayat pahalılığına ve dayanılmaz yaşam ve çalışma koşullarına karşı giderek artan direnme işaretleri, burjuvazinin Erdoğan’ın polis devletine neden ihtiyaç duyduğunu açıkça ortaya koyuyor. CHP’nin de aynı egemen sınıfın bir temsilcisi olması, onu bu baskı aygıtının önlemlerinden muaf tutmuyor.

CHP yönetimi mutlak butlan kararını “yargı eliyle darbe” olarak tanımladı. Özel, genel merkez önündeki kalabalığa seslenerek şunları söyledi: “Cumhuriyet Halk Partisi yeniden kaybettiği yıllarına dönsün diye, CHP iktidar olmasın ve AK Parti’nin kara düzeni sürsün diye bugün Atatürk’ün kurduğu partiye darbe girişimi yaşanmıştır… Bu darbeciler yargı gücüyle gelirler. Bu darbeciler tankla, topla, tüfekle, kamuflajla değil; bu darbeciler hakim cübbeleriyle, savcı cübbeleriyle gelirler.”

Parti genel merkezini terk etmeyeceğini açıklayan ve karara direnme çağrısı yapan Özel, ardından aynı kalabalığa “Şimdi gidin yatın, onlar düşünsün,” dedi. Geçen yıl İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından patlak veren kitlesel öfke de aynı şekilde —kontrollü mitingler, sınırlı boykotlar— söndürülmüştü. Özel yine “tüketimden gelen gücü” kullanmaktan söz ederken işçi sınıfının üretimden gelen gücünü harekete geçirmek hiç gündeme gelmedi. Doğrusu, CHP de Erdoğan’ın AKP’si gibi egemen sınıfın sosyal ve siyasal haklara topyekûn saldırısına karşı bağımsız bir işçi hareketinin gelişmesine karşıdır.

Kılıçdaroğlu ise “süreci eski dönem genel başkanlarımızla tam bir uyum içinde yürüteceğiz,” diyerek mahkeme kararını açıkça kabullendi. Kılıçdaroğlu’nun karardan bir gün önce “arınma” ve “iç muhasebe” çağrısı yapan bir video yayımlamış olması, onun karardan önceden haberdar olduğunun açık bir işaretidir. Zira Kılıçdaroğlu’nun hukuksuzca göreve dönmeyi kabul etmemesi halinde hükümetin “mutlak butlan” planı büyük ölçüde boşa düşerdi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), kararı “siyasi baskı operasyonu” olarak nitelendirdi ancak asıl kaygısı kararın PKK-Ankara müzakere sürecine gölge düşürmesi oldu. Bu tutum, demokratik hakları değil yürütülmekte olan müzakere sürecini önceliklendiriyor. Dahası, “siyasi baskı operasyonu” yapan Erdoğan hükümetinin aynı anda Kürt sorununda demokratikleşme ve barış yönünde adımlar atabileceği yanılsamasını beslemeye devam ediyor. Aynı yanılsama, müzakereleri destekleyen CHP tarafından da desteklenmektedir.

Çeşitli “sol” partiler, geçtiğimiz yılki kitlesel protestolar sırasında olduğu gibi, hükümet baskısı karşısında CHP’yi eleştirisiz destekleme ve onunla fiili siyasi ittifak tavrını sürdürüyor. Geçtiğimiz yıl bu, emekçiler ve gençlik içinde bağımsız bir hareketin gelişmesini engellemeye hizmet etmişti. Dahası onların hiçbiri, 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde emperyalizm yanlısı ve göçmen karşıtı programına rağmen Kılıçdaroğlu’nun adaylığını desteklemelerinin siyasi hesabını vermemiştir. Bunun nedeni bu siyasi eğilimlerin ulusal burjuvaziye yönelimleri ve anti-Marksist tarihsel ve siyasi kökenleridir.

Temel demokratik hakları savunmak üzere harekete geçirilmesi gereken toplumsal güç, işçi sınıfıdır. Geçen yılki protestolar, milyonlarca emekçi ve gencin Erdoğan hükümetinin polis devleti baskısına ve sosyal saldırısına karşı mücadele etmeye hazır olduğunu ortaya koydu. Bu yılki Migros, Polyak Madencilik ve Doruk Madencilik işçilerinin grev ve direnişleri ise sendika bürokrasisinin kontrolünün dışında, militan bir işçi hareketinin filizlendiğine işaret ediyor.

Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, uzlaşmaz siyasi farklılıklarından bağımsız olarak, CHP’nin seçilmiş yönetiminin yargı eliyle görevden uzaklaştırılmasına ve demokratik haklara yönelik saldırıya karşı çıkmaktadır. Ancak bu saldırıya karşı mücadele, tüm siyaset kurumundan bağımsız, uluslararası sosyalist bir perspektifle örgütlenmiş bir işçi sınıfı hareketiyle ileriye taşınabilir. Bu amaçla her işyerinde, okulda ve mahallede; kemer sıkmaya, baskıya ve savaşa karşı taban komiteleri inşa edilmeli ve işçi sınıfının muazzam gücü harekete geçirilmelidir.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 1 month ago