Atatürk'ün Dış Politika İlkeleri
Atatürk'ün Düşünce Sistemi
Atatürk'ün düşünce sisteminde iki özellik öne çıkmaktadır. Birincisi, Atatürk'te, belirli bir dünya görüşünün, meseleleri ele alış ve yaklaşımında şekillenmiş bir hareket tarzının ve çeşitli meseleleri değerlendirmede daima uyguladığı değişmeyen ilkelerin varlığıdır. Bu ilkeleri, kendi tabii bağları ile bir araya getirdiğimizde, Atatürk'ün düşünce sisteminin ana yapısı ve temel çatısı ortaya çıkar. Kısacası, Atatürk'ün temel bir fikir sistemi, kendisine özgü bir felsefesi vardır. Atatürkçü düşünce sistemine kişiliğini veren bu temel çatı, bu temel felsefedir.
Atatürk'ün bir de gerçekçi tarafı vardır. Atatürk'ün gerçekçiliği, hadiselerin değişen şartları karşısında yapmış olduğu değerlendirmeleri ve vermiş olduğu kıymet hükümlerini içermektedir. Dış politikada gerçekçilik, maceracılıktan uzak bir anlayışı ifade eder. Atatürk; Türkiye'nin olanaklarının ve gücünün bilincinde olarak, ilkelerinden kopmadan, gerçekleştirilmesi akla yatkın hedefler belirlemiştir.
Atatürk'ün dış politika ilkeleri denildiği zaman, Atatürk'ün bu gerçekçi tarafı değil, diğer sahalarda olduğu gibi dış politika sahasında da bir “inanç", bir temel fikir sistemi olarak uyguladığı ilkeleri anlaşılmalıdır. Atatürk'ün gerçekçiliği dış politikanın uygulanış biçimini ve sınırlarını ifade ederken, dış politika ilkeleri bu uygulamaya yön veren temel esasları oluşturmaktadır. Bu ilkeler, Atatürk'ün dünya görüşüyle (bağımsızlık, ulus egemenliği ve çağdaşlaşma olarak özetlenebilir) tam bir uyum içindedir. Sayıları artırılabilecek olmakla birlikte bizim ele alacağımız ilkeler şu şekilde:
- Bağımsızlık ve Eşitlik
- Milliyetçilik ve İnsancılık
- Batıcılık
- Barışçılık
- Güvenlik Politikası
- Antiemperyalizm
Bağımsızlık ve Eşitlik
Türk Devleti, öteki devletlerle olan ilişkilerinde tam bağımsızlığını hiçbir zaman yitirmemeliydi. Atatürk'e göre tam bağımsızlık siyasi, mali, iktisadi, adli, askerî, kültürel ve benzeri her alanda tam bağımsızlık ve serbestlikti (Nutuk, Fransız Hükûmeti ile temas ve Ankara İtilâfnamesi). Eğer bu alanlardan herhangi birinde bağımsızlık söz konusu değilse, bir devlet tam bağımsız sayılamazdı.
Atatürk, milliyetçiliğin doğal bir sonucu olan tam bağımsızlığı, Türk milletinin şeref ve haysiyeti ile yakından ilgili görmüştür:
Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla gerçekleştirilebilir (Nutuk, Ya istiklâl ya ölüm).
Eğer Atatürk bağımsızlık meselesine bu kadar önem vermemiş olsaydı, Millî Mücadele'yi çok daha önceden sona erdirmesi işten bile değildi (bk. Bekir Sami Kunduh, Mart 1921 ve Franklin Bouillon, Haziran 1921).
Bağımsızlık ilkesinin tabiatında mevcut bir diğer ilke eşitliktir. Eşitlik ve bağımsızlık, Atatürk'ün düşünce sisteminde, birbirinden ayrılmayan ve birbirini tamamlayan iki kavramdır. Atatürk'ün bu ilkesi hukuk temeli üzerine oturmuştur ve anlamı Türkiye ile diğer devletler arasında yasal açıdan mutlak eşitliğin var olmasıdır.
Milliyetçilik ve İnsancılık
Atatürk'ün milliyetçilik kavramı ile insancılık kavramı birbirini tamamlayan ve ikisinin karışımından meydana gelen bir bütündür. Atatürk, Türk milletinin millî şahsiyetine ne kadar ağırlık verirse versin, bir insanlık camiasının varlığını da daima göz önünde tutmuş ve bu insanlığa büyük önem vermiştir.
Atatürk, insanlık camiasını bir aile olarak kabul etmiş ve Türk milletinin refah, huzur ve saadetini, dünya milletlerinin huzur, refah ve saadeti ile bağlantılı görmüştür:
( ... ) bugün bütün dünya milletleri aşağı yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler. Bu itibarla insan mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar bütün cihan milletlerinin huzur ve refahını düşünmeli ve kendi milletinin saadetine ne kadar kıymet veriyorsa bütün dünya milletlerinin saadetine hadim (hizmet eden) olmaya elinden geldiği kadar çalışmalıdır. (17 Mart 1937)
Mütekabiliyete vurgu yaparak, Atatürk Türk milliyetçiliği için şöyle demektedir:
( ... ) bize milliyetçi derler. Fakat biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle iş birliği eden bütün milletlere saygı gösterir ve uyarız. Onların bütün milliyetlerinin gereklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz, herhâlde bencil ve gururlu bir milliyetçilik değildir. (14 Ağustos 1920)
İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak, insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. İnsanları mutlu edecek tek yol, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi gereksinimlerini temine yarayan hareket ve enerjidir. (25 Ekim 1931)
Batıcılık
Atatürk'ün Batı medeniyetine yönelişi ve Batılılaşmaya verdiği önem, Batı'ya özel bir alaka ve sempati duyduğu için değil, Batı'nın çağın en ileri medeniyetini temsil etmesindendir:
Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün mesaimiz Türkiye'de çağdaş, binaenaleyh Garbi bir hükûmet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edip de Batı'ya yönelmemiş millet hangisidir? (29 Ekim 1923)
Atatürk'ün düşünce sisteminde, her millet için ayrı milliyetçilik söz konusu olmasına karşılık, medeniyet tek idi:
Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin ilerlemesi için de bu yegâne medeniyete katılması lazımdır. Osmanlı İmparatorluğu'nun sükûtu, Batı'ya karşı elde ettiği muzafferiyetlerden çok kibirli olarak, kendisini Avrupa milletlerine bağlayan bağları kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi, bunu tekrar etmeyeceğiz. (29 Ekim 1923)
Medeniyet öyle bir kuvvetli ateştir ki ona ilgisiz olanları yakar ve mahveder. (24 Ağustos 1925)
Bununla birlikte, Atatürk Batı medeniyetini aynen alıp uygulama heveslisi olmamış, bağımsızlıkçı ve milliyetçi bir senteze gitmesini bilmiştir:
Biz Batı uygarlığını bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi yapımıza uygun bulduğumuz için, dünya uygarlık düzeyi içinde benimsiyoruz. (ATAM)
Yaşama felsefesinin temelinde Batıcılık yatan bir devletin dış politikada da Batı'ya dönük olmaması tabiatıyla imkânsız idi. Çağdaş uygarlığı hangi devletler temsil etmekteyse Türkiye, o devletlerle yakın iş birliği içinde olmalıydı.
Bu doğrultuda, Atatürk, "dış politika, iç politikanın uzantısıdır" ilkesini Nutuk'ta şöyle ifade etmiştir:
( ... ) dış siyasetin en çok ilgili bulunduğu ve dayandığı temel, devletin iç yapılanmasıdır. Dış siyasetin iç yapılanma ile uyumlu olması gerekir. (Nutuk, Türk Milletinin takip etmesi lâzımgelen siyasî prensip: Millî siyaset)
Batılılar, Atatürk düşüncesinin diğer temel ilkelerine ve bilhassa dış politika sahasına bağımsızlık ve eşitlik, haklara saygı gibi yeni Türkiye Devleti'nin varlığının temel taşları olan ilkelere saygı gösterdikleri sürece, içerdeki Batılılaşma dış politikaya da aksedebilmiştir. Batı dünyası bu temel ilkelere gözlerini kapadıkları zaman, Atatürk düşüncesinin Batılılaşma ilkesi ancak dâhilî planda kalmış, milliyetçilik ve Türkiye'nin millî menfaatleri dış politikada her şeyin üstünde tutulmuştur. Batılıların, Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki zihniyetlerini terk etmemeleri sonucu Şubat 1923'de Lozan Konferansı'nın kesintiye uğraması buna bir örnektir.
Barışçılık
Atatürk'ün, milliyetçi ve insancı görüşü, onun dış politikasına "barışçılık" ilkesini getirmiştir. "Dış politika, iç politikanın uzantısıdır" ilkesine dayanan "yurtta sulh cihanda sulh" ilkesi, Atatürk'ün barışçı politikasının en anlamlı göstergesidir. Barışçılık ilkesi, uluslararası ilişkilerde güce ve güç tehdidine başvurmamayı ve uluslararası uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözülmesini ifade eder.
İstilacılara karşı yürüttüğü mücadelenin en çetin günlerinde bile Atatürk, barışın ve barışçı vasıtaların hararetli savunucusu olmuş ve istilacıların, Türk milletinin haklarını barışçı yollarla kabul etmemelerine teessüf etmiştir. 19 Eylül 1921'de, Sakarya Zaferi'nden sonra, "Biz cenkçi değiliz. Sulhperveriz. Ve bir an evvel sulhun teessüsünü görmek ve ona yardım ve hizmet etmek isteriz." demiştir.
Atatürk'e göre antlaşmalara saygı ve antlaşmaların korunması, barışın devam ettirilmesi bakımından mühimdir. Atatürk'ün, antlaşmalara saygı ile barışın korunması arasında böyle kuvvetli bir bağlantı kurması, günümüzün uluslararası siyaseti bakımından büyük değer ifade etmektedir:
Cumhuriyet'in dış politikada yönü, doğruluktan şaşmadan ve içten bir şekilde barışın ve antlaşmaların korunmasına yöneliktir. (1 Mart 1924)
Atatürk, barışın korunmasında etkili tedbirlerden birini uluslararası örgüt fikrinde görmüştür. Bununla beraber Atatürk'ün bu uluslararası örgütte aradığı niteliklerden biri "kavilere vasıta-i tahakküm" olmamasıydı (1 Mart 1924). Atatürk bu sözleri söylediği zaman, Türkiye'nin başında bir Musul Meselesi vardı ve Milletler Cemiyeti'nden (MC) hakkaniyete uygun bir çözüm bekleniyordu. Ne yazık ki, İngiltere'nin hâkim olduğu MC, 1925 yılında, siyasi sebeplerle Musul Meselesi'nde Türkiye'nin aleyhinde karar vermiştir. Musul Meselesi'ne rağmen Atatürk MC'nin kolektif barış potansiyeline inanmaya devam etmiştir. Türkiye 1932'de MC'ye üye olmuştur ve Atatürk 1 Kasım 1937'de MC hakkında şu ifadeleri kullanmıştır:
Milletler Cemiyeti'nin geçirmekte olduğu çetin dönemlerde Cumhuriyet Hükûmeti, bu uluslararası kuruma olan bağlılığını, her sahada göstererek barış idealine en uygun yoldan ayrılmamıştır.
Atatürk'e göre barışın korunmasında bir diğer önemli nokta küresel dengesizliklerin yok edilmesidir. Atatürk, milletler arasındaki büyük ekonomik farklılıkların ve dengesizliklerin barış için tehlike olacağına ve milletlerarası ekonomik refah gerçekleştirildiği sürece barışın devamlı ve sağlam olacağına inanmıştı:
Şuna da kaniyim ki eğer devamlı barış isteniyorsa, kitlelerin vaziyetlerini iyileştirecek uluslararası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın heyet-i umumiyesinin refahı, açlık ve zorlamanın yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir. (21 Haziran 1935)
Atatürk bu uyarıyı yaptığı zaman, dünyada pek az kimse ekonomik meseleler ile barışın korunmasında bugünkü gibi sıkı bir bağ bulunduğunun farkındaydı.
Barışın korunması bakımından Atatürk'e göre en önemli unsur olan güvenlik meselesini ayrı bir başlık olarak ele alacağız.
Güvenlik Politikası
Atatürk hararetli bir barış taraftarı olmakla beraber, her ne pahasına olursa olsun barış isteyen bir "pasifist" değildir. Atatürk'ün barış politikası "güvenlik" kavramı ile iç içedir. Barışı daima güvenliğe dayandırmıştır. Barış politikası, Türkiye'nin güvenlik politikası ile beraber yürümüştür.
Amacı Türkiye'nin güvenliği olan ve hiçbir millete karşı olmayan bir barış yolunu izlemek, bizim her zaman ilkemiz olacaktır. (1 Kasım 1931)
Güvenlik, en önce, Türk milletinin kendi gücüne dayanması ve gerek askerî alanda gerek ekonomik alanda Türkiye'nin güçlü olmasıdır. Barış, Türkiye'nin güvenliğine hizmet etmelidir. Daha açıkçası, önce güvenlik, sonra barıştır. Barış, Türkiye'nin güvenliğini sağladığı ölçüde geçerli olacaktır.
Güvenlik yalnız Türkiye'nin sert gücüyle değil, ittifaklar ve uluslararası hukuk yoluyla da sağlanmaya çalışılmıştır.
Atatürk'e göre barış ve güvenlik; kapsamlı, karşılıklı ve kolektif olmalıdır. Atatürk, bu nitelikte bir barış ve güvenlik sağlamak amacıyla özellikle bölgesel ittifaklardan yararlanmıştır. Küresel barışın sağlanmasındaki zorluklardan dolayı, bölgesel barışları güvenlik açısından zaruri görmüştür. Bu nedenle revizyonist devletlere karşı çeşitli statükocu ittifaklar (1934 Balkan Antantı ve 1937 Sadabat Paktı) kurulmuştur.
Atatürk'ün barış ve güvenlik politikasında önem verdiği konulardan biri de silahsızlanma olmuştur. Türkiye, 1926'da MC çerçevesinde başlayan silahsızlanma konferanslarına yakın ilgi göstermiş ve katıldığı bu konferanslarda etkili bir silahsızlanma için samimi gayret sarf etmiştir.
Antiemperyalizm
Atatürk'ün emperyalizme karşı oluşu, insana ve millî haysiyete verdiği samimi ve gerçek değerden kaynaklanmaktadır. Şu ana kadar ele alınmış ilkeler göz önüne alınırsa Atatürk'ün dış politikasının emperyalizmle taban tabana zıt olduğu derhâl tespit edilir.
Atatürk, Türkiye'nin bağımsızlık mücadelesinin sömürge halkları için ilham kaynağı olacağını düşünmüş ve çeşitli konuşmalarında bunu açıkça dile getirmiştir.
Atatürk Millî Mücadele'ye başladığı ilk günden itibaren, giriştiği teşebbüsün sadece Türk'ün değil, aynı zamanda, sömürge hâlinde yaşayan mazlum milletlerin davası olduğunun tam bilincine sahip bulunmaktaydı:
Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün Şark'ın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. (7 Temmuz 1922)
Aynı konuşmasında Atatürk, yeni bir tarih yapacağız diyordu. Bu tarih, sömürgeciliğin ortadan kalkması ve yeni bir devrin başlamasıydı. Atatürk'ün ve Türk milletinin Millî Mücadelesi, Asya ve Afrika'nın sömürge halklarına ilk bağımsızlık ışığını yakmıştır.
Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum.
Bağımsızlık ve hürriyetine kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları şüphesiz ki ilerlemeye ve refaha yönelik olarak vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen mânileri yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm, yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve iş birliği çağı geçecektir.
Size (Mısır Büyükelçisi) bu sözleri söyleyen Cumhurbaşkanı değil, sadece Türk milletinin bir ferdi olarak Mustafa Kemal'dir. Bu hususa bilhassa nazarı dikkatinizi çekerim. (27 Mart 1933)
Sonuç
Atatürk'ün dış politika ilkeleri, birbirinden bağımsız prensipler değil, ortak bir düşünce sisteminin birbirini tamamlayan parçalarıdır. Bu ilkeler, Atatürk'ün bağımsızlık, ulus egemenliği ve çağdaşlaşma esaslarına dayanan dünya görüşünün dış politikadaki yansımalarını oluşturmaktadır. Bununla birlikte Atatürk'ün dış politikası yalnızca değişmez ilkelere dayanmamış, uluslararası şartların ve güç dengelerinin dikkate alındığı gerçekçi bir çerçeve içinde yürütülmüştür. Atatürk, temel ilkelerinden taviz vermeden, Türkiye'nin imkân ve menfaatlerini gözeten, maceracılıktan uzak ve uygulanabilir bir dış politika izlemiştir. Bu sayede ilkesel tutarlılık ile diplomatik esnekliği bir arada sağlayabilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminin dış politikasını şekillendirmiştir.
Kaynaklar
Armaoğlu, F. (2023). Türk Dış Politikası Tarihi. Kronik Kitap.
Tuncer, H. (2023). Türk Dış Politikası. Kaynak Yayınları.
Atatürk'ün Bütün Eserleri. (2012). Kaynak Yayınları.
Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri. (2025). ATAM.
Nutuk-Söylev. (2023). TTK.