u/SJW_ate_my_grandma

BOZKUR TÜRK-MOĞOL GELENEĞİNDE ASKERİ/SİYASİ İHANETİN, TARAF DEĞİŞTİRMENİN NORMAL SAYILMASI.

BOZKUR TÜRK-MOĞOL GELENEĞİNDE ASKERİ/SİYASİ İHANETİN, TARAF DEĞİŞTİRMENİN NORMAL SAYILMASI.

Çok ilginç. Buna ilk samuraylarda rastlamıştım. Samuray ya da Japon tarihine şöyle bir göz atan biri, neredeyse her savaşta savaş öncesinde ya da savaş sırasında saf değiştiren samuraylar olduğunu bilir. Ha keza daimyoların ve vassallarının ne kadar oportünist davrandığını. Tabii saf değiştiren, düşmanın tarafına geçen, ihanet eden samuray ya da vassal öldürülebilir, seppuku yapmaya zorlanabilir ihanet ettiği tarafından ama bu bir kan davasına, intikam davasına dönüşmez ya da ihanet edenin şerefi, itibarı sarsılmazdı. Herkes bunu oyunun doğal bir parçası olarak görürdü.

Ha keza Çin tarihi. Yaşamış en büyük savaşçı olarak, Üç Krallık döneminde yaşayan Lü Bu'yu kabul ederler. Lü Bu, istisnasız emrine girdiği bütün lordlara ihanet etmiş, arkalarından vurmuş, hatta Dong Zhuo'yu bizzat hançerleyerek öldürmüştür. Hiçbir lord da dememiştir ki, ya bu bir önceki efendisine ihanet etti, ondan öncekine şöyle yaptı, berikini bizzat öldürdü biz bunu almayalım emrimize!

Beatrice Forbes Manz da Timurlenk adlı çalışmasında bunun özellikle altını çiziyor. Kendisi Orta Asya ve Türk-Moğol tarihi hakkında en donanımlı batılı araştırmacıdır. Manz'ın çalışmasına göre bozkır siyasetinde kendi safını bırakıp güçlü tarafın safına geçmek ve hatta muharebe sırasında daha güçlü görünen düşmanın saflarına katılmak (Ankara Savaşı'nda Türkmenlerin ve Tatarların yaptığı gibi) kişinin şerefini, onurunu ayaklar altına alan bir davranış olarak değil, emirlerin, beylerin askerleri ve obalarına karşı sorumlu davranma açısından beklenen ve mazur görülen bir davranış olarak görülürdü.

Bunun davası güdülmez, bu yüzden cezalandırılmazlardı kolay kolay. Hatta Çağatay devletinde yasa, besa vardı, taraf değiştirenlerin cezalandırılmasını engelleyen. Değil diplomatik gerilim sürecinde saf değiştirenler, muharebe sırasında saf değiştirenler bile, bir sonraki savaşta Timur'un emrinde savaşabiliyordu.

Bozkır siyasetinde emirler devletlere değil kişilere bağlıydı, kişilerle arasında bir patronaj ilişkisi geçerliydi. Bir han zayıf duruma geldiğinde ya da zafiyet gösterdiğinde, altındaki emirlerin saf değiştirmesi olağan kabul edilirdi. Her emir öncelikle devletin, hanın değil kendi obasının selametini gözetirdi bu da olağan kabul edilirdi.

Çalışmayı okurken, Timur'la; Celayir, Toktamış, Emir Hüseyin, Süleyman Sufi, Muzafferiler arasındaki mücadeleler, savaşlarda hangi emirin, hangi tarihte hangi safta olduğunu karıştırıyorsunuz. Hatta ismi geçenlerin... Acayip yani, bakıyorsun adam Timur'a ihanet edip arkasından vuruyor, sonra tahta, post kavgasında kaybedince gelip Timur'a sığınıyor, Timur hilat giydirip emrine ordu veriyor falan...

u/SJW_ate_my_grandma — 2 days ago

4 Temmuz 2003 Çuval Olayı. Bir ulusun kendi kendini aşağıladığı bir histeri.

Ülke vatandaşlarının %99'u bu olayın ne olduğunu ve nasıl olduğunu bilmez.

4 Temmuz 2003 günü, Irak'ın (ABD işgali altındaki) Süleymaniye kentinde ihbar üzerine, Amerikan 173. hava indirme tugayına bağlı tim bir adrese baskın yapıyor. İhbarın konusu kentte, vali yardımcısına suikast düzenlemeye hazırlanan silahlı bir grubun varlığı. Adreste 1'i Iraklı olmak üzere 12 kişi yakalanıyor. Evi arayan askerler bolca silah, telsiz, ekipman ve patlayıcı buluyor. Adreste sorgulanan kişilerden 11'i Türk askeri olduklarını söylüyor. Ne üstlerinde ne de adreste herhangi bir üniforma ya da kimlik bulunamıyor. Kimlikleri ibraz etmeleri istendiğinde kimliklerinin yanlarında olmadığını söylüyorlar. Bunun üzerine Amerikalılar insurgent protokolu uyguluyor ve Iraklıyla birlikte bu 12 kişiyi gözaltına alıyor. Bu arada tesadüfen aynı binada bulunan bir İngiliz turist de grupla ilişkilendirilip gözaltına alınıyor. Başa çuval geçirme olayı, insurgent, yani silahlı direnişçi, isyancı militan vs olduğu gerekçesiyle gözaltına alınanlar için Irak'ta Amerikalıların standart protokolü.

11 kişi sorgularında da aynı ifadeyi veriyor ve Amerikalılar gözaltındakilerin kimliğini Ankara'dan doğrulaması için Pentagon'a bildiriyorlar durumu. Fakat 4 Temmuz ABD'nin bağımsızlık bayramı ve resmi tatil günleri. 48 saat sonra, tatil sonu Pentagon'da talebe cevap veren birim Ankara'yla irtibat kuruyor gözaltındakilerin kimliğini doğruluyor: 11 kişinin, üstlerinde kimlik ve üniforma olmadan, Süleymaniye'de gizli bir göreve gönderilen Türk özel kuvvetler askeri olduğunu söylüyor Ankara.

Tabii ufak çaplı bir kriz oluyor; Bu kriz de öyle Türkiye'nin öfkelenip hesap soracağı bir kriz değil. Sonuçta ABD işgali altındaki bir bölgede, işgalci ülkeye haber vermeden gizli operasyona çıkmış askerlerin ve yakalanmışlar. Yani böyle bir durumda hesap soran taraf sen olmuyorsun. Afrin'de Türk askerleri bir binaya baskın yapıp, kimliksiz ve üniformasız 11 tane silahlı Amerikan, İngiliz, Fransız falan yakalasa hesap soran Türkiye olur.

Türkiye'nin bir daha Amerikan etki alanı altındaki herhangi bir bölgede (ABD ordusunun işgali altındaki bölgeler ifadesinin kibar telaffuzu), ABD'nin haberi olmadan bu tarz operasyonlara girişmeyeceği yönünde resmi taahhüt vermesi üzerine, 11 özel kuvvetler askeri yasal prosedür devreye sokulmadan (yargılanmadan)
serbest bırakılıp, sınır dışı ediliyor.

Fakat bu Türkiye'de basın tarafından öyle bir sunuluyor ki; ABD askerleri, resmi bir Türk karargahını basıp, üniformalı kimlikli Türk askerlerini tutuklamış! Filmlerde, dizilerde falan böyle işleniyor bu.

Mesele basit aslında: ABD ordusunun kontrolü altındaki bir bölgede gizli operasyon yaparken yakalanmış bizim askerler. Üstlerinde kimlik yok, üniforma yok, gizli operasyon olduğu için. ABD ordusunun haberi yok, tarafların bilgisi dahilinde yapılan operasyonlarda, operasyon timine bir kod verilir, yakalanır ya da kontrole denk gelirsen sıkı, o kodu karşı tarafa söylersin, komutanlığa bildirirler kodu, komutanlıktan pass gelir ve işine devam edersin. Mesela İtalya'da Barış Boyun'a gizli operasyon yapan Türk polislerine öyle bir kod verilmiştir. Bunlar yol çevirmesine takılsa, o kodu söyleyip devam ederler silahlı, milahlı.

Ya bir ton Mossad operasyon timi yakalandı Amerikalılar tarafından bugüne kadar, Amerikan şehirlerinde ya da işgali altındaki bölgelerde, Amerikalılara haber vermeden Araplara yönelik operasyon yaparken yakalanan. Bunların arasında aylarca, yıllarca hapis yatanlar oldu. Casus değişimiyle takas edilenler oldu. Mossad ya, ABD'nin en yakın müttefikinin elemanları.

Gizli operasyona çıkmışsın, yakalanıp 60 saat sonra serbest bırakılmışsın. Hani böyle bir durumda bundan daha iyi ne olabilirdi ki? ABD askerlerine silahlarla, ekipmanlarla yakalandıktan sonra, kimlik, üniforma olmadan "Ben Türk askeriyim" deyince "Haa, tamam o zaman" deyip bırakmaları mı?

Fakat bu olay, bizzat Türkiye'de öyle bir sunuldu ki, Türkiye ve ordusu için gerçekten çok küçük düşürücü bir vakaya çevrildi. Bir ulus medyasıyla, televizyonuyla, sinemasıyla vatandaşlarıyla; istihbarat dünyasının sıradan bir olayını, Türkiye'yi küçük düşürecek bir şekilde çarpıttı.

"Türk üssünü basan Amerikan askerleri..." Ama hakikaten bu nasıl kendi kendini aşağılama. Ne Türk üssü ya. Gizli timin operasyon için kullandığı bir apartman dairesi, safehouse, hücre evi. Türk üssü dediğin yer, diplomatik olarak Türk toprağıdır. Gizli operasyona çıkan timin yakalanması, istihbarat dünyasının sıradan bir vakası, Türk üssünün basılması, mütekabiliyet ilkesi gereği Türkiye'deki Amerikan üslerinin kapatılmasını gerektirecek çok büyük olaydır. Niye, hangi amaçla böyle sunarsın bunu.

Özetle:

Olan şey, Amerikan işgali altındaki Süleymaniye'de gizli operasyona çıkan Türk özel kuvvetler timinin Amerikalılara yakalanması Türkiye'yi küçük düşürecek bir şey değildir. İşin doğasında olan bir şeydir.

Anti Amerikancılık yapacağız diye olayı çarpıtıp, Amerikan askerleri tarafından Türk karargahının basılıp Türk askerlerinin tutuklanması şeklinde sunanların çizdiği tablo Türkiye'yi çok küçültecek bir şeydir.

Kaynak soranlar olmuş; 4 Temmuz'dan itibaren hem Türk ve Amerikan tarafı arasındaki yazışmalar, hem de Amerikan kurumlarının olayla ilgili kendi aralarındaki yazışmalar Wikileaks belgeleri arasında. Wikileaks, çuval olayı diye aratarak Türkçe basında ilgili yazışmalarla ilgili haberleri bulabilirsiniz.

wikileaks.org adresinde de İngilizce olarak yazışmaları bulabilirsiniz, aratarak.

u/SJW_ate_my_grandma — 4 days ago

Patton'ın bağnazlığı ve mental bozuklukların bilinirliğine katkısı:

3 Ağustos 1943 günü, Sicilya'daki Amerikan 7. Ordusu'nun komutanı general George S. Patton, Sicilya çıkarmasında yaralanan askerleri ziyaret etmek için Nicosia'da kurulu askeri hastaneye geldi. Yanında diğer subaylar ve sağlık personeli olmak üzere yaralı askerle konuştu, geçmiş olsun direklerini iletti ve onlara ilgi, şefkat gösterdi. Sonra 26. Piyade Alayı'nda görevli, savaş yorgunluğu denen, ciddi ve ağır bir travma sonrası stres bozukluğundan muzdarip piyade er Charles H. Kuhl'un yanına yaklaştı. Görünürde hiçbir fiziksel hasarı olmayan Kuhl'a "Sen nerenden yaralandın?" diye sordu. Kuhl, "Sinirlerim... Sanırım daha fazla katlanamayacağım buna." şeklinde cevap verdi. Birden parlayan Patton eldiveniyle Kuhl'un yüzüne vurdu ve yakasına yapışıp, hasta koğuşu olarak kullanılan çadırın kapısına kadar sürükledi. Sırtını tekmeleyerek çadırdan dışarı attı. Hastane personeline dönüp "Bu o.... çocuğuna yüz vermeyin!" diye bağırdı. Kuhl'un derhal cepheyi dönmesini emretti ve Kuhla dönüp ekledi: "Beni duydun mu seni korkak p.ç! Cepheye dönüyorsun!"

10 Ağustos günü ikinci vaka ise Patton'ın 93. Tahliye Hastanesi'ni ziyaretinde yaşandı. Bu kez 17. Topçu Alayı'nda görevli er Paul G. Bennett'ın yanına yaklaştı. Bennett hastanede bulunduğu süre boyunca iki kez cepheye geri dönmek için resmi talepte bulunmuş, ikisi de hastanenin sağlık kurulunu oluşturan subaylar tarafından reddedilmişti. Patton çadıra girdiğinde Bennett iki büklüm olmuş halde titreme nöbeti geçiriyordu. Patton ona da "Nerenden yaralandın?" diye sordu. Bennett, Kuhl gibi "Sinirlerim..." şeklinde cevap verdi ve ekledi: "Topçu atışına dayanamıyorum artık!". Patton anında Bennett'in yüzüne bir tokat attı ve bağırmaya başladı: "Sinirleriymiş! Sen sadece lanet bir korkaksın! Kes şu zırlamayı!". Düşman kurşunuyla yaralanıp yatan cesur yaralı askerlerin "bu korkağın zırlamasını" izlmesine müsade etmeyeceğini belirtti. Bennett'i tekrar tokatlamaya başladı.

Yine görevli doktorları "Yüz vermeyin buna!" diye azarladı. Bennett'a dönüp "Derhal cepheye dönüyorsun, belki vurulup ölebilirsin ama savaşacaksın. Eğer bunu yapmazsan seni bir duvarın önüne dikip infaz mangasıyla kurşuna dizerim! Aslında, seni kendim vurmalıyım, korkak şerefsiz seni!" diye tehdit etti ve elini silahına attı. Sağlık personeli ve eşlik eden diğer subaylar araya girip Patton'ı uzaklaştırdı.

Olay adadaki askeri doktorlar arasında infial uyandırdı raporlarını resmi yollardan üst kademelere ilettiler. İki vaka Patton'In komutanı Omar Bradley'İn önüne geldi. Bradley ve Patton birbirine yakındı ve basitçe Bradley örtbas etti meseleyi. Tıbbi subaylar başka bir kanal bulup, meseleyi direkt başkomutan Eisonhower'a ulaştırdılar. Eisonhower, Patton hakında resmi bir ceza soruşturması başlatmadı ama Patton'ın komutasındaki orduyu boşaltmaya başladı. Emrindeki kuvvetlerin başka ordulara eklenmesiyle Patton'ın ordusu bir hayalet orduya döndü ve zaten Normandiya'ya yapılan çıkarmayı gizlemek, Almanları yanıltmak için Patton'In hayalet ordusu kullanıldı. Artık emrinde gerçek tanklar yerine Alman keşif uçaklarını yanıltmak için şişme tanklar, boş barakalar vardı. 1 yıl boyunca gerçek anlamda bir kuvvet olmadı emri altında.

Sonra, muhtemelen Patton'ın fillen görevden alınmasıyla tatmin olmayan tıbbi subayların el altından beslemesiyle iki vaka basına sızdı. Asıl infial basında ve Amerikan halkında oluştu. Çok sinirlendiler ve çok büyük tepki gösterdiler.

Basın olayı uzmanların savaş yorgunluğu hakkında verdiği bilgilerle birlikte işledi. En sık, uzun süre düşman topçu atışına maruz kalmış askerler görülüyordu ve zaten diğer bir adı "shell shock"tu. Eski savaşlarda askerlerin kendilerini en çaresiz, en zayıf hissettiği anlar, düşman topları mevzilerine cehennem gibi ateş yağdırırken siperde oturup, merminin üstlerine düşmemesini umdukları anlardı. Yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Siperde oturup olağan hata payı içerisinde mermilerin nereye düşeceğini beklemek dışında alabileceğini hiçbir önlem yoktur. Bu yüzden askerler "Topçu atışı başladığında aslında bütün askerler ölür. Toplar susunca geri dirilirler. Ama bazıları bunu yapamaz ve ölü kalır." diyordu.

Çok sinirlendi Amerikalılar Patton'a. Çocukları ülkeleri için savaşmaya gidiyor, ön cephede düşman mermileri ve bombaları altında sinirleri harap oluyor, hastalanıyorlar ve savaşı cephenin yüzlerce metre gerisinden takip eden bir komutan bu yüzden onları aşağılıyor, küfür ediyor ve dövüyordu ha! Birinci Dünya Savaşı'nın o meşhur sonsuz siper savaşlarında shell shock'a maruz kalmış ve yıllarca etkisini yaşamış gaziler basına konuştu. Basın Patton'ın hangi tıbbı yeterliliğiyle askerlere teşhis koyabildiğini ve kaç kere erleriyle birlikte siperde düşman topçu atışına maruz kaldığını sorguladı.

Patton kamuoyu önünde iki erden özür diledi.

Bu kötü olayın hem savaş yorgunluğu hem de diğer travma sonrası stres bozukluklarının farkındalığı açısından büyük katkısı oldu.

Türklerin aksine batılıların mental bozukluklar konusunda son derece bilinçli ve bunlarla barışık olmasında özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın katkısı büyüktür. Hem savaş sırasında hem de savaştan sonra basında olsun, sinemada olsun, edebiyatta olsun çok işlendi bunlar. "Kahraman askerlerimizin bile başına geliyorsa, benim de başıma gelmesi normaldir, inkar etmek yerine yardım almalıyım" kafası oluştu insanlarda.

Türkler, bakın işte Ekşi'ye, diğer sosyal medya platformlarına falan, "Bence depresyonun esas sebebi" gibi başlıklar görürsünüz. Depresyonun ne olduğu konusunda temel tanım seviyesinde bile bilgisi olmayan bir sürü avel, kendince depresyona açıklama getirir ve çıkış yolları gösterir. Depresyon kaynaklı öz kıyım, şiddet gibi vakalara ait haberlerin altında yine bir sürü avel, şöyle yapsaydı aslında depresyondan çıkardı, şöyle yapsaydı hiç girmezdi diye yardırır.

Bir de şey vardır, eskiden insanların kanser olmadığını sanmak gibi, bizde batıdaki kadar depresyon yok mantığı. Eskiden MR'ı, BT'yi rüyasında göremeyen adamların "Ay sapasağlam adamdı, birden yatağa düştü, şu kadar sonra öldü" diye teşhis konmadan öldüğü için kanser vakası olarak kaydedilmemesi gibi, "Ay o kadar hayatı seven adamdı, nasıl canına kıydı hiç anlamadık" denen, kendini kesen, birden bire alkole uyuşturucuya, sanal kumara saran, ailesine şiddet uygulamaya başlayan, içine kapanan adamlar da psikiyatrist mi görmüş de olgu olarak kayıtlara geçsin.

Oysa depresyon herkesin başına gelebilecek, çok tehlikeli olabilecek bir bozukluktur. İkisi de aynı süredir sigara içen iki arkadaştan biri akciğer kanserine yakalanırken diğerinin yakalanmaması nasıl rastlantısalsa, aynı tetikleyici faktörleri yaşayan iki kişiden birinin depresyona girip diğerinin girmemesi de o kadar rastlantısaldır. Çoğu, belki %90'dan fazlası, tedavi gerektirmeden kendiliğinden geçer depresyonların ama bu süreçte insanlar telafisi mümkün olmayan zararlar görebilir: Ailevi, mesleki, sosyal yaşamına geri dönüşü belki imkansız zarar verebilir kişi. Mali durumu geri dönüşsüz hasar alabilir. Kurtulması teorik olarak bile imkansız madde bağımlılıklarından, daha az tehlikeli olsalar da madde bağımlıkları kadar yıkıcı olabilen alkol, bahis, oyun, internet bağımlılıkları geliştirebilir kişi. Uyku, beslenme düzeninde ortaya çıkan bozukluklar sonucu bağışıklık sisteminin çökmesiyle gerçekten hayat tehdit eden hastalıklara yakalanabilir.

Hani "üzüntüden verem olmak" diye bir şey duyarsınız tarihte, ya da üzüntüden ölüm. Bunlar gerçektir. Verem bakterisi gibi fırsatçı enfeksiyonlar, yani bağışıklık sistemi sağlam kimseleri enfekte edemeyen ama eskiden "zaafiyet" denen bağışıklık sistemi zayıflığını fırsat bilip enfeksiyona sebep olan (mesela HIV virüsünün yol açtığı AIDS'ten ölen insanların %99'u verem ya da grip enfeksiyonuyla ölür) bakteri ve virüslere bağlı ölümlerdir melankoli denen ağır depresyon kurbanlarını öldürebilen. Modern tedavi yöntemlerinin ve retrovirallerin, antibiyotiklerin olmadığı yıllarda, melankoli kaynaklı uyku, beslenme bozukluğu, aşırı alkol ve tütün tüketimi sonucu zayıflayan bağışıklık sistemi, fırsatçı enfeksiyonları çağırmış ve adı "üzüntüden ölüm" olmuştur.

u/SJW_ate_my_grandma — 10 days ago

Uygarlığın beşiği, uygarlığın Mezopotamya'da ortaya çıkıp, buradan dünyaya yayıldığını sanmak.

Bu da çok karşılaştığım bir geyik. Geyik diyorum çünkü yanlış bilgi bile olamayacak kadar kötü, hani Bering Boğazı 11-13 bin yıl önce sular altında kalmışken, Amerika kıtasına uygarlığın buradan gittiğine nasıl inanırsın?

Dünyada uygarlığın beşiği değil beşikleri vardır ve bunların bilinen sayısı altıdır. Yani birbirinden bağımsız ve izole olarak altı yerde uygarlık ortaya çıkmıştır; Tıpkı dünyanın farklı yerlerinde, farklı zaman dilimlerinde ateşin icat edilmesi gibi.

Mezopotamya Uygarlığı
Mısır Uygarlığı
İndus Vadisi Uygarlığı
Çin Uygarlığı
Mezoamerika Uygarlıkları
And Uygarlıkları

Klasik Türk Medeniyeti Çin Uygarlığı kökenliyken, Batı Medeniyeti; Yunan Uygarlığı üzerinden Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarından doğmuştur mesela.

Osmanlı Uygarlığı ise Klasik Türk Uygarlığı üzerinden Çin Uygarlığı'na; Yunan, Arap ve Fars uygarlıkları üzerinden de Mezopotamya ve Mısır Uygarlığı'na dayanan, Yunan Uygarlığı gibi sentez bir uygarlıktır.

u/SJW_ate_my_grandma — 10 days ago

"-Onun kafasındaki keneyi alayım derken adam rahat duramıyor tabi. Çocuklar da yanlışlıkla şak deriyi alıyorlar. Ondan sonra Kızılderililer kötü..."

u/SJW_ate_my_grandma — 25 days ago

Rumenlerin Vlad'ı en büyük milli kahramanları saymasının sebebi "psikopat" olması değil. Bildiğimiz kadarıyla Vlad bir psikopat da değildi.

Başka bir postuma gelen yorumlardan fark ettim, insanlar Vlad hakkında pek bir şey bilmiyor; kazık ve Osmanlı'ya olan husumeti dışında.

Rumenler için Vlad, ülkeyi birleştirip Osmanlı'ya direnen, boyarların rejimini yıkıp hizmet ve askerlik karşılığı avamdan kimselere toprak verip bir tür tımar nizamı getiren, tüm ülkeyi, merkezi otoriteye bağlı ve yetkileri ancak yasalarla sınırlandırılmış mahkemelerle dolduran, ülkedeki yolsuzluk, kanunsuzluk sorununu çok büyük oranda ortadan kaldıran, asayiş durumunu test etmek için çeşmelerin başına bırakılan altın taslara bile kimsenin dokunamadığı bir güven ortamı yaratan lider.

Şimdi bir şeyi iyi anlayalım; tarihsel olaylar, olgular ve kişiler popüler kültür eserleri üzerinden anlaşılmaz. Elbette romanlar, filmler, diziler, oyunlar; olgu, olay ve kişileri olduğundan daha renkli, daha eksantrik, daha seksi ve heyecanlı olarak sunar.

Bildiğimiz kadarıyla Vlad'ın psikopat ya da başka bir mental bozukluğa sahip olduğu, yaptıklarını da bu yüzden yaptığını gösterir hiçbir bilgi yok. Bildiğimiz kadarıyla Vlad biz çizgi roman kötüsü değildi, popüler kültürdeki versiyonu gibi. Zalim bir hükümdardı; Cengizhan gibi, Timur gibi bunlarla tabii ki kıyaslanamazlar zalimlik yönünden ama Yavuz gibi, 4. Murad gibi...

Bunlar zalim hükümdardır, ruthless rulerdır dünyada bilinen adıyla. Bu, psikopat oldukları ve yaptıklarını da bu yüzden yaptıkları anlamına gelmez otomatikman. Yaptıkları zalimlik bir politikadır. Bir programın parçasıdır, siyasi bir amacı vardır. Mesela Vlad kim oluyor, bu bakımdan Timur ve Cengizhan'ın yanında; Mor saçlı kedi annesi kalır, işi rakamlara vursan. Timur psikopat olduğundan kafatasından kuleler dikmiyor, binlerce askeri diri diri toprağa gömüyor değildi. Cengizhan direnen şehirlerin halkına beşikteki bebekten iki büklüm ihtiyarlara topluca, sadist olduğu için kestiriyor değildi. Psikolojik harbin bir parçası olarak yapıyorlardı bunları. Düşmanlarına ya da gelecekteki düşmanlarına korku saçmak, direnmeye teşebbüs bile etmelerini engellemek için.

Nurnberg Duruşmaları arifesinde Amerikan ordu psikoloğu Douglas McGlashan Kelley, tutuklu üst düzey nazileri psikolojik açıdan değerlendirmesi için Nurnberg'e gönderildi. Kelley bu tecrübesi sonunda ciddi bir depresyona girdi. Ailesi, sonraki intiharını da bununla açıklıyor; Oraya giderken, boynuzları falan olan çizgi roman kötüleriyle karşılaşmayı bekliyordu ama çoğu başka bir ortamda tanışıp on dakika sohbet etse, sevmemesinin mümkün olmadığı adamlarla karşılaştı. Anılarında, kendini bahçede Görging'le turlayıp, kahkahalarla sohbet ederken yakaladığı anları büyük bir utanç ve kendine kızgınlıkla anlatır.

u/SJW_ate_my_grandma — 26 days ago

Osmanlı'nın Mariyln Monroe'su Dürrüşehvar Sultan ve charming kocası Haydarabad Nizamı Azam Jah.

Sen memleketteyken onca subayıydı, beyzadesiydi talibini reddet, sonra sürgünde el mecbur git elin pajeetiyle evlen.

u/SJW_ate_my_grandma — 27 days ago

Şehzade Cem'e, kadın diye aşağılamak için Cem Sultan dendiği geyiği...

Arkadaş bunlar hanedan, devlet; böyle geyiğe inanılır mı ya!

Asi de olsa bir hanedan üyesi, hanedan üyesidir. Protokole dahildir. Yani bu en başta sınıf bilincidir. Soylular ne olursa olsun sonuna kadar soylu muamelesi görür. Herkes kafası kesilerek idam edilirken hanedan üyelerinin boğularak idam edilmesi de bundandır, soylu kanını ayağa düşürmemek. Dünyada böyledir bu.

Yakalansa halatla, yay kirişiyle boğdurulacak Cem Sultan öldüğünde Osmanlı'da resmi yas ilan edilmiş, naaşının teslim edilip, uygun törenle türbeye gömülmesi için Napoli seferle tehdit edilmiştir.

Bugün "Ehe ehe, karı ya bu o yüzden Cem Sultan diyelim" diyen adam yarın yüz bulur sultana pandik atar yani... Pandik atmasa da, hanedan üyeleri sıradanlaşınca, kendilerini sıradanlaştırınca, Genç Osman gibi baldırları sıkıla sıkıla at arabasında sokak sokak dolaştırılıp, bin bir türlü hakaretle öldürülür. Devrin kaynaklarında Genç Osman'a getirilen en büyük eleştiri nedir; Sultan kendini sıradanlaştırmıştı.

Hayır, Osmanlı döneminde sultan lakabı erkeklerde ismin başına, kadınlarda ismin sonuna gelmiyordu. Vefailiğin kurucusu, Fatih'in şeyhi Vefa Sultan'a cinsiyetçi şaka olsun diye öyle hitap edilmiyordu; Emir Sultan'a da, Baba Sultan'a da...

Sultan ünvanı sadece hanedan üyeleri için değil avamdan saygın kimseler için de kullanılıyordu.

Sultan, erkek ya da kadın bütün hanedan üyelerinin formel ünvanı, hitap şekliydi. Kadın hanedan üyelerine illiyetlerine göre valide sultan, hanım sultan, haseki sultan diye hitap edilirken, padişah dışındaki erkek hanedan üyelerine de çelebi sultan diye hitap edilirdi.

Sadece padişahın sultan ünvanı isminin başında yer alırdı; Bütün erkek hanedan üyelerinin değil, sadece padişahın.

Şehzade Cem ağabeyinin sultanlığını tanımamış, kendini sultan ilan etmiş ve sultanlığını tanıyanlar tarafından Sultan Cem diye hitap edilmiştir. Devlet ricali elbette onun sultanlığını tanımadığı için kendisine Sultan Cem diye değil, Çelebi Cem ya da Çelebi Cem Sultan diye hitap etmiştir.

u/SJW_ate_my_grandma — 27 days ago

Fatih'in ölüm grubuna düşüp şampiyon olması.

Fatih'le ilgili çoğu insanın farkında olmadığı şey, adam sadece Osmanlı'nın gördüğü en büyük komutan ve sultan değildi; savaştığı adamlar da kendi ülkelerinin gördüğü en büyük komutanlar, beyler, sultanlar, krallardı.

Stefan Cel Mare, Vlad Drakul, Uzun Hasan, Hünyadi Yanoş, Gjergj Kastrioti (İskender Bey)...

u/SJW_ate_my_grandma — 28 days ago

Neoplatonizm Arap dünyasında İbnü'l Arabi'yle yayıldıysa, Anadolu'da da Yunus Emre'yle yayılmıştır. Bu arada Osmanlıca diye bir dil yoktur. Saray resmi yazışmalarında kullanılan uydurma bir dildir; daha doğrusu sözler topluluğudur.

u/SJW_ate_my_grandma — 30 days ago

İSKENDERİYE KÜTÜHANESİ'Nİ ÖMER'İN YAKTIĞI MİTİ:

İskenderiye Kütüphanesi'ni kimse yakmadı. Tarihi içinde, çıkan yangınlarda zarar gördüğü, savaşlarda yıprandığı doğrudur ama yok olmasının sebebi bunlar değildir. Ömer Mısır'ı fethettiğinde de zaten eski halinden eser kalmamıştı.

Kütüphaneyi yok eden zamanın kendisi oldu. Bunun baş sebebi de konumuydu. Kütüphanedeki eserlerin neredeyse tümü papirüse yazılı eserlerdi ve papirüsün düşmanı da nemli havaydı. Papirüs nemli havada uzun süre dayanmaz, rutin olarak bakımının yapılması gerekir, yoksa parçalanır gider. Deniz kenarındaki, hayli nemli havaya sahip İskenderiye'de bulunan kütüphanenin sahip olduğu onca eserin düzenli olarak açılıp bakımının yapılması masraflı bir hizmetti. Mısır güçlü ve müreffeh iken kütüphaneye verilen önem sayesinde bu hizmet aksatılmasa da daha ileriki asırlarda böyle olmadı.

Müslümanların kütüphaneyi yaktığı, böylece yok olduğu efsanesi çok sonra ortaya çıkmıştır şeydir.

İşin ironik kısmı: 13. asırda efsaneyi ortaya atan Müslüman tarihçinin bunu Ömer'i övmek için yapması.

u/SJW_ate_my_grandma — 1 month ago

İKİ MARKSİST TARİHÇİ ARASINDA ON YILLAR SÜREN POLEMİK: SOSYAL EŞKİYALIK.

İngiliz marksist tarihçi Eric Hobsbawm tarafından 1950'lerin sonunda ortaya atılan bir konsept. Hobsbawm'a göre eşkiyalık sınıf mücadelesinin ilkel bir formudur. Korsanlığı, eşkiyalığı, organize suçu; Baskı altına alınan taşralıların egemenlere karşı verdiği ilkel sınıfsal tepki olarak tanımlamaktadır. Çok büyük oranda Yaşar Kemal'den etkilenmiştir. Sürekli onun romanlarına atıfta bulunur.

Akademi dünyasında kendisine en büyük itiraz, yine bir marksist sosyolog ve tarihçi olan Karen Barkey'den gelmiştir. Barkey, Hobsbawm'ın olgular ve olayların kendisini değil, efsaneleri, olgu ve olaylara; halkın ve entelijansiyanın atfettiği özelliklerii referans aldığını belirtir. Barkey'e göre eşkiyalık sınıf mücadelesinde bir yere oturtulacaksa, bu ancak egemenlerin baskı aracı rolü olabilir. İstanbul doğumlu olan Barkey, Türk entelijansiyasının eşkiyalık övgüsünü kompleksle açıklar. Ona göre Avrupalılardan gelen "Sizin tarihinizde neden köylü isyanları yok?" sorusuna bu şekilde yanıt verilmeye çalışılmıştır; Batıda tarihin akışına yön veren köylü isyanlarının muadili olarak Anadolu'da eşkiyalığı göstermek.

Hobsbawm 1969'da yayımlanan Eşkiyalar kitabında Robin Hoodları anlatırken, Barkey 1995'te yayımlanan Eşkiyalar ve Devlet kitabında, eşkiyaların Osmanlı devlet sistemine nasıl entegre edildiğini açıklamaktadır.

Vaka, Hobsbawm Eşkiyalar kitabının her yeni basımında değişiklik yapmış ve söylemini daha da yumuşatmıştır. Başta Barkey olmak üzere, akademi dünyasından gelen yoğun eleştirileri dikkate alarak söyleminde bayağı bir düzeltmeye gitmiş ancak özünü ve ana iddiasını korumuştur.

Hobsbawm'ın Yaşar Kemal'den yoğun şekilde etkilendiğini belirtmiştik ya: Yaşar Kemal'e bu konuda en büyük itiraz da, toplumcu gerçekçilik akımının Türkiye'deki en önemli temsilcilerinden olan Kemal Tahir'den gelmiştir. Yaşar Kemal'in, muhteşem kalemiyle anlattığı halk efsanelerindeki eşkiyaları Kemal Tahir sınıfsal bir tepki olarak görmez. Ona göre tek geçim kaynağı halkı yağmalamak olan eşkiyaların halk tarafından kahramanlaştırılması, bir sınıf olarak acizliklerinin göstergesidir. Hakkını arama iradesi, gücü ve imkanına sahip olmayanlar, büyük şeytanın karşısına çıkamayanlar, "küçük şeytanları azizleştirerek" tatmin olmaktadır.

Sicilya'nın Robin Hood'u ilan edilen, popüler kültür ikonu haline gelen eşkiya Salvatore Giuliano, 1 Mayıs 1947'de, büyük toprak sahiplerine karşı yürüyüş düzenleyen köylülerin yolunda pusu kurmuş, adamlarıyla birlikte, 11 köylünün öldüğü, 27'sinin de yaralandığı Portella Della Ginestra Katliamı'nı gerçekleştirmiştir. Ne demiştir peki ondan Robin Hood yaratanlar: "Aslında onun haberi yoktu! O orada değildi! Yardımcısı ondan habersiz yapmış!"

u/SJW_ate_my_grandma — 1 month ago

SAIPAN'DA JAPONLAR ELİYLE YARATILAN İNTİHAR ÖZGECİ FİLİSİD HİSTERİSİ:

1944 yılında Amerikan deniz piyadeleri Saipan'a çıkıp Japon müdafileri mağlup edince, 1000 civarı, kadın, erkek, çocuk (daha çok aileleriyle eliyle) Japon sivil İntihar Uçurumu denen noktadan atlayarak intihar etti. Hatta sadece Japon yerleşimciler değil, aşağıdaki videoya görülen kadın gibi, telkinle ortaya çıkan intihar çılgınlığını gözümüze sokacak şekilde, Japon işgali altında yaşayan Chamorro yerlileri de.

Japonya'ya 2400 km uzaklıktaki bu izole adada yaşayan siviller şeref, onur, vatanseverlik yüzünden intihar etmedi; Hideki Tojo'nun "Gerekirse herkes ölmeli!" stratejisi uyarınca yaptığı propaganda yüzünden intihar ettiler.

Onlara Amerikan askerlerinin kanlarına susadığı; Amerikalıların eline geçerlerse, önce gözlerinin önünde çocuklarının parçalara ayrılacağı, sonra tecavüze uğrayıp kazığa bağlanarak yakılacakları anlatıldı. Amerikalıların eline geçmektense ölmenin, yapılacak en iyi şey olduğu telkin edildi.

Saipan Savaşı'nın sona ermesiyle başlayan sivil intihar çılgınlığı karşısında şaşkına dönen Amerikalılar, esir aldıkları Japon erlere ve komutanlara intiharları izletip, durdurmak için onlarla işbirliği yapmalarını talep etti. Megafonlarla köylülere seslenen esir Japon komutanlar, intihar emirlerinin artık geçersiz olduğunu, Amerikalıların kendilerine zarar vermeyeceğini, gıda ve tıbbi destek sağlayacaklarını söyledi (Neticede kendileri de esirdi ve tek parçaydılar. Günler sonra yemek yemiş ve yaraları sarılmıştı). Bu çağrılar sonucu ikna olan Japonlar ve Chamorro yerlileri çılgınlığa son verdiğinde, uçurum diplerinde yatan ve denizde yüzen sivil naaşı 1000 civarındaydı. Adanın nüfusunun 24000 (20,000 Japon yerleşimci ve 4000 ada yerlisi Chamorro) olduğunu düşünürsek, çılgınlığın boyutunu daha iyi anlarız.

Başka bir paylaşımım da, tarihte onur, şeref ve cesaretin sembolü olarak sunulan hara-kiri (seppuku) eyleminin aslında nasıl bir motivasyonla gerçekleştirildiğini açıklamıştım. Savaş kaybedince seppuku yapan komutanların, temelde bunu düşmanları tarafından haşlanarak, parçalanarak, derisi yüzülerek (Feodal Japon toplumu...) öldürülüp, kellesinin mızrak ucundan gezrilmeye tercih ettiği için yaptığını; Efendisi tarafından seppuku yapması istenen bir samurayın, reddetmesi halinde efendisi tarafından çok daha korkunç bir şekilde idam edileceği, geride kalan ailesinin de aynı akıbete uğrayacağını anlatmıştım.

Eğer bir asker intihar etmesi yönünde emir aldıysa ve bu emre uymaması halinde hem ordu hem de toplum tarafından maddi ve manevi olarak ağır şekilde cezalandırılacaksa, siz o askerin intiharını iradi bir şey olarak değerlendiremezsiniz.

Midway'den sonra Japonya'nın bu savaşı kaybedeceği her iki taraf için de aşikar olan bir gerçekti. Japonya'nın bundan sonraki stratejisi (aslında savaşın başından beri), Amerikalıları kendi istedikleri şekilde bir barışa zorlamaktı.

Japon asker ve sivillerdeki intihar çılgınlığını gören Amerikalılar, Japonya'yı istila etmenin büyük asker kayıplarına yol açacağını görecek ve Japonlarla barış yapacaktı!

Strateji Amerikalıları, Japonya işgalinin maliyeti konusunda ikna etme açısndan başarılı oldu. ABD'yi Japonya'yla barış yapmaya zorlamaya gelince: Konvansiyonel yöntemlerle Japonya'yı teslim almanın çok maliyetli olacağına ikna olan Amerikalılar bunu atom bombasıyla yaptı.

Atom bombası kullanmak gibi, bunun da bir savaş suçu olup olmadığı halen tartışılmaktadır, Tokyo yargılamaları sırasında da tartışılıyordu: Bir askere sivilleri ya da savaş esirlerini infaz etmesini emretmek savaş suçuyken, kendisini öldürmesini emretmek neden bu statüde olmasın? Hakimiyeti altındaki sivilleri intihara sürüklemek neden savaş suçu sayılmasın? Bugün, dünyanın sonu geldi, tek kurtuluş intihar etmek diyerek takipçilerini toplu intihara sürükleyen tarikat, cult liderlerini yargılıyoruz bu yüzden.

u/SJW_ate_my_grandma — 1 month ago

GURBETÇİ ŞABAN... KÜLTÜREL DEĞİŞİMİN ÇOK GÜZEL BİR ÖRNEĞİ:

Kemal Sunal'ın 1980'lerde oynadığı tırt filmlerden biri işte. Tabii Kemal Sunal 80'lerde hep tırt filmlerde oynamıştır demiyorum, hatta bana göre rol aldığı en güzel filmler bu yıllara aittir; Yoksul, Düttürü Dünya, Davaro gibi.

Şimdi kahramanımız Şaban'ı tanıyalım: Kendisi Almanya'ya kaçak işçi olarak gidiyor. Bir tesadüf sonucu, isim karışıklığı sebebiyle Almanya'da yoksul ailelere yapılan çocuk yardımını keşfediyor. Alman devletinin kerizliği olarak gördüğü bu sosyal güvenlik ödemesini istismar etmek için Türkiye'ye gidip, baba adı ve soyadı tutan bir sürü çocuğun nüfus kağıdıyla geri dönüyor. Bunları kendi çocuğu gibi gösterip, Alman sosyal güvenlik sistemini istismar ederek zengin oluyor. Yetmiyor, artık bir fabrikatör olduğu, villada yaşadığı, uşakları olduğu halde, daha çok çocuk yardımı gelsin diye karısına hiç durmadan çocuk doğurtuyor ve bunu da dillendiriyor. Almanlardan nefret ediyor. Film boyunca ağzından "pis Almanlar" vs düşmüyor.

Nasıl ironi ki bu filmi o zaman bir Alman yönetmen çekseydi, ırkçılık suçlamasıyla Almanya'da çok şiddetli bir cancel kampanyasına maruz kalır, dışlanırdı. Türkiye'de insanlar muhtemelen "Ehe ehe, helal olsun Şaban'a" diye izliyordu.

Filmdeki Şaban, o yıllarda Almanya'daki ırkçı hareketlerin Türk tanımının beyaz perdede hayat bulmuş haliydi zira.

Bugün bu filmin paylaşıldığı platformlarda altındaki yorumlara bakıyorum "Şaban da tam Suriymiş ha", "Afganlar gibi" vs yorumlar...

Bu, aradaki 40 yılda kültürel değişimdir işte.

u/SJW_ate_my_grandma — 1 month ago

ENVER PAŞA KÖTÜ BİR KOMUTAN MIYDI MESELESİ:

Hayır, Enver Paşa çok iyi bir komutandı; Sorunu iyi olduğu komutanlık tipinin dışına çıkmasıydı. Savaşlarda başkomutanlık görevini belli tipte komutanlar üstlenir. Bunlar sahada savaşları yönetme, askeri stratejiler ve taktikler geliştirme ve uygulama gibi alanlarda yetenekli, mahir komutanlar değildir neredeyse hiçbir zaman. Orduyu örgütleme, donatma ve idare etme, organizasyon, farklı ordular ve kuvvetlerin en etkili şekilde birlikte çalışmasını sağlama, diplomasi gibi yeteneklerine ihtiyaç duyulan komutanlardır. Ki bunlar da savaşın %90'ıdır. Enver Paşa çok iyi bir örgütçü, çok iyi organizasyoncu ve çok iyi bir yönetici ve liderdi.

Enver Paşa; Atatürk, Rommel, Patton, Zhukov, Napolyon, Montgomery gibi bir komutan değildi; Eisenhower, Graziani, George Washington, Stalin, Göring gibi bir komutandı.

Osmanlı ordusu kötü savaşmadı (Savaşa girip girmeme meselesi ayrı bir şey), kötü idare edilmedi ve kötü organize olmadı. Yapabileceğinin en iyisini yaptı. Enver Paşa'nın hatası, Stalin, Eisenhower, Washington gibi davranmak yerine; Göring gibi, yetkin ve mahir olmadığı alanlarda, bu alanlarda mahir olan komutanları dinlemek yerine karar almasıydı.

Kurtuluş Savaşı sırasında Enver'i getirip başkomutan yapmak isteyenlerin hepsi ideolojik, siyasi davranmıyordu. Düşmana karşı cephelerde savaşı daha iyi yöneteceğini düşündükleri için istemiyorlardı bunu. Anadolu'daki isyanlar, komutanlar arasındaki anlaşmazlıklar (Düşünün Ali İhsan Paşa cephede askerler arasında İsmet Paşa aleyhine bildiri dağıttırdı), milis güçleriyle nizami ordu arasındaki gerilim, yer yer çatışmalar, mecliste klikler arasındaki gerilim gibi sebeplerle Enver Paşa'nın liderliğini istiyorlardı.

Bu eğilim de ancak Sakarya Zaferi'yle Atatürk liderlik rüştünü ispatlayınca geriledi.

u/SJW_ate_my_grandma — 2 months ago
▲ 7 r/KGBTR

Transseksüellik eşcinsellik değildir, cinsel eğilim vs değil hastalıktır, ciddi bir davranış bozukluğudur; Ömür boyu tedavi ve destek gerektirir.

Bakmayın woke ajandayla DSÖ'nün davranış bozukluğu tanımını yumuşattığına, tıbbi olarak bugün de böyle kabul edilir ve böyle yaklaşılır. Zaten o yüzden Türkiye'de de transseksüellerin cinsiyet değiştirme operasyonlarını SGK karşılar.

Eşcinseller biyolojik hemcinslerine ilgi duyar ama transseksüellerde durum farklıdır. En kısa tabiriyle: Beynin cinsiyetiyle, biyolojik cinsiyetin uyumsuzluğu söz konusudur. Biyolojik olarak erkek olan biri kadın gibi hissediyor, kadın olduğuna şartlanmışsa, erkeklere ilgi duymasına eşcinsellik denmez.

Eşcinsel adam, erkek olarak başka erkeklere ilgi duyar. Eşcinsel kadın, kadın olarak başka kadınlara. Yani bunların erkek ya da kadın olmakla sorunları yoktur, vücutlarından, cinsel organlarından memnundurlar. Transseksüellerde olay bambaşka. Bir adamı tutup, beynini bir kadın vücuduna nakletsen ne hissederse, öyle geçer yaşamları.

Bozukluğun ileri hallerinde cinsiyet değiştirme operasyonu tavsiye edilir yoksa hasta kendine zarar vermeye başlar. Self mutilasyon, kendi kaynaklı cinsel organ yaralanmaları yaygın görünür. Depresyon, alkol ve madde bağımlılığı ve intihara diğer insanlardan onlarca kat fazla eğilimli olurlar.

Cinsiyet operasyonuna rağmen hiçbir zaman tam olarak beyinlerinin sahip olduğu cinsiyete sahip olamayacakları için fiziksel olarak, ömür boyu terapi ve destek önerilir.

u/SJW_ate_my_grandma — 2 months ago