u/Silver-Might-4630

Kadın Devrimi

Feminizmin Erkek Egemen Eleştirisi

Feministlerle komünistlerin kadın özgürlüğüne dair farklılıkları üzerine hem her iki cenahtan, hem de ilgisiz üçüncü taraflarca yığınla laf edilmiştir.

Emekçi sol partilerin, özellikle de marksizm iddialı bölüklerinin, feministlerle komünistlerin temel farklılığına dair, dünya çapında ortalama bakış açısı, daha doğru bir ifadeyle, ortalama ezberi, onyıllar boyunca şu olmuştur: “Feministler soruna sınıfsal bakmıyorlar, sorunu erkekte görüyorlar.”

Eh, feministler eğer sorunu erkekte görüyorlarsa, kabul etmek gerekir ki, sorunu doğru görüyorlar demektir. Eğer feministler sorunu erkekte görüp de komünistler sorunu erkekte göremiyorlarsa, komünistler sorunu pek de göremiyorlar demektir.

Adına erkek egemenliği dediğiniz bir sömürü ve baskı mekanizmasından bahsedeceksiniz, ama sorun erkek olmaya­cak! En heyecanlı yerinde, konuyu aydınlatmadan biten tatsız tuzsuz bir film gibidir bu teori! Bu teze göre, sorun, teoride erkeği temsil eden, pratikteyse cinsin mensuplarında cisimleşmemiş, başka bir ifadeyle “cinsler üstü” bir “sermaye düzeni” olacak. Bu sermaye düzenine karşı, teoride kadın-yanlı, ama pratikte, kadın politikası, kadın örgütü ve kadın teorisi olarak cisimleşmemiş biçimde, yani yine “cinsler üstü” bir mücadele, dönüp bu erkek egemenliğinin yıkımına yol açacak. Yani tasavvurunuzda erkeklerin erkek olduğu değil de, sermaye düzeninin erkek olduğu bir toplum düzeni olacak, ama kadınlar, üstelik de cinsini örgütlemenin ve savaştırmanın bütün görevleriyle de mükellef olarak, kadın kalacak. Somut kadınlar, kadındır ve de sorundur; somut erkekler, ne erkektir ne de sorundur bu tanımlamada!

Erkekliğin, “maddesinden ayrı bir ruh” olarak bu idealist tanımlanışı, bir de en materyalist teori olarak sunulur.

Bu tıpkı proletaryaya, “sorun burjuvazi değil, tek tek patronlar hiç mi hiç değil, sorun sınıflı toplumdur, özel mülkiyettir” demek gibi bir şeydir. Bu tıpkı proletaryayı, tek tek patronlarla da, burjuvazinin ekonomik ve siyasi kurumsal yapılarıyla da savaştan, dolayısıyla günlük siyasi ve ekonomik mücadelenin kendisinden ayırarak, taktiksiz ve politikasız bırakarak, eylemsiz kılarak, ne zaman ne şekilde gerçekleşeceği bellisiz bir devrime seferber etmeye çalışmak gibidir.

Sorunun biyolojik değil de “toplumsal” tanımlanışı, kadın cinsin eline bir silah olarak değil de, erkek cinsin eline bir savunma kalkanı olarak verilir böylece. Kadın, erkek egemenliği karşısında hem düşmansız, hem silahsız kalır. Fiilen, onun yerine, erkeğin düşmanına karşı, erkeğin silahlarıyla savaşmaya davet edilir.

Buna komünist kadınları ikna eden ne? Bir bütün olarak komünistleri böyle boş bir ezberi onyıllar boyunca tekrarlamaya iten ne? Elbette bu, feminizmin erkek egemen bir tanımlanışıdır ve komünist saflarda erkek egemen zihniyetin tezahürüdür. Ama bunu iddia eden erkek komünistler kadar, buna ikna olmayı ve yeniden üretmeyi “başaran” kadın komünistleri topa tutmak lazım ki, özneler özneliğini bilsin. Velhasıl bu yaklaşıma dair kendi tutumunun teorik ve pratik devrimci eleştirisini yapmalıdır kadın komünistler.

Erkek elbette sorundur! Erkek egemen düzenin sorunu erkekliktir. Toplumsal cinsiyet ayrımının ortadan kaldırılması meselesinin, o günkü koşullar içerisinde ileri bir politikaya, görünmez olanın görünürleştirilmesine hizmet edecek şekilde “kadın sorunu” olarak formüle edilmesini, bu formülasyonun, kadın özgürlüğünü sorunlaştırarak devrimci bir işlev görmesini takiben, sonraki 150 yıl boyunca donup kalması ne azap verici! 150 yıl sonra “erkek egemen düzenin sorunu erkekliktir” noktasına gelmeyi başaramamak, erkeğin, devrimci saflarda dahi, her karış toprak için yiğitçe direnmesinin (!) ürünü değilse nedir? Kadının, kendi yolunu açma iradesi gösterememesinin ürünü değilse nedir?

Erkeği sorunlaştırmayan bir kadın özgürlük programı olmaz. Kadın politikası yürütmeye hevesli komünist kadınları feminizm karşısında da, komünizm karşısında da utangaç ve özgüvensiz hale getirip tutuklaştıran da bu eklektik yaklaşımdır zaten.

Evet, bu düpedüz eklektik bir yaklaşım ve boş laf yığınıdır. Bu yaklaşımın tek politik ürünü, kadın komünistlerin örgütsüz kalması ve kadın özgürlüğünün de politikasız kalmasıdır.

Komünistlerin kadın özgürlük programı, bakış açısı, tek tek erkekleri de, grup grup, tabaka tabaka, sınıf sınıf erkekleri de, erkek cinsini de, erkekliği de, erkek egemenliğinin maddi toplumsal varlığını da, kurumsal yapısını da sorunlaştırır (sorunlaştırdığı bu maddi kuvvetlerin hangisiyle ne temelde ilişki kuracağı ise, aşağıda tartışılacaktır). Teoride de, yaşanmış pratik deneyimlerde de komünizmin bu gerçeğinin sayısız verisini, öncülünü bulmak mümkündür, ancak bu miras üretici tarzda sahiplenilemediği, kullanılmak yerine çerçevelenip duvara asıldığı için, komünistler kendi devrimci potansiyelini derinleştirerek ortaya koyamamıştır.

Feministlerin soruna sınıfsal bakmadığı da aynı derecede boş bir laftır. Feministlerin soruna pekala sınıfsal da bakan pek çok akımı, soruna hiç sınıfsal bakmayan bölüklerinin pratikte aman aman ötesine de geçememiştir ya, esas önemli olan bu değil. Önemli olan, feminizmden sınıfsallık adına beklenti çıtasını hangi zeminin üzerine yerleştirmek gerektiği. Feministler kendi varlık nedenleri olarak kadın özgürleşmesini görüyorlar ve bunun ötesini dert edinip edinmemelerinin tartışması da abesle iştigaldir. Tıpkı, bir ulusal kurtuluş örgütünün mücadelesinin devrimci eleştirisinin, marksist olup olmadığı zemininde yapılması gibi. Tıpkı bir ulusal kurtuluş mücadelesinin önüne, ulus için daha ileri bir devrimci pratik ve daha ileri bir devrimci program koymaksızın, sınıf için daha ileri olma iddiasındaki bir programa yedekleme yönündeki boş çabalar gibi. Üstelik, cins sorunu ulus sorunundan hem daha eski, hem daha uzun ömürlü olduğuna ve ulusal mücadeleden ziyade, sınıf mücadelesiyle kıyaslanabilir olduğuna göre, cins mücadelesinde bu yöntem daha da saçmasapan ve abesle iştigaldir.

Bu iki kadın özgürlük programını kıyaslayacak ve bu kıyaslamadan anlamlı bir politik sonuca varmayı murat edeceksek, mesele bu iki programdan hangisinin kadın özgürlüğü hedefine ulaşmaya maharetli, muktedir olduğunu ortaya koymaktır. Feminizmin kadın özgürlüğü programını, sınıfın kurtuluşundaki yeteneği bakımından yargılamak boş bir iştir, onun önüne komünistlerin kadın özgürlük programını, sınıfın kurtuluşundaki yeteneği bakımından çıkarmak da aynı derecede boş bir iştir.

Aksi durumda komünist kadının bilinci de, bir bütün komünistlerin bilinci de, komünistlerin kitlelere söylediği sözün içeriği de, pratikte şu saçmasapan ve çarpık sonuçla sakatlanır (ya da yukarıda özetlenen görüş açısının öncünün ve kitlenin bilincindeki izi şu olur):

Feminizm aslında kadın kurtuluşu bakımından muktedirdir. Ama biz sınıf için, sınıfsal kurtuluş için feminizmin nimetlerinden feragat ediyoruz.

Komünizm bu denklemde, kadın kurtuluş mücadelesi bakımından bir eksi nitelik olarak tanımlanmış olur. Ama bu doğru değil. Erkek egemenliğinin sayısız görünümüne en azından feministler kadar öfke duymayan kadın, cins bilincini olduğu kadar komünistliğini de sorgulamalıdır.

Komünizmin feminizme eleştirisi, sınıfa kurtuluş getirmemesine değil, kadına kurtuluş getirmemesine odaklanmalı ve feminist akımlarla ittifak politikası da, ideolojik mücadele de bu temelde belirlenmelidir.

Feminizm erkeği sorunlaştırıp da, komünizm sorunlaştırmasaydı eğer; feminizm cinsi, komünizm sınıfı temsil eden iki kutup olsaydı, doğrusu, komünist kadınlara komünist saflarda tam olarak ne aradıklarını sormak gerekirdi. Madem iki kimliğinle de eziliyorsun, niye birini diğerine tercih ediyorsun! Eğer komünizm, feminizmden daha ileri (ve daha gerçekçi!) bir kadın kurtuluş programı değilse, bunu sunamıyorsa, dahası, komünizm, kadın özgürleşmesi adına tek devrimci program değilse, kadınlar neden komünizm saflarına gelsin? Neden sınıfsal ezilmesi ile cinsel ezilmesi arasında bir tercih yapsın? Ve gündelik tecavüz, kadın için, neden gündelik yoksulluktan daha az önemli olsun?

Böyle bir komünizm-feminizm kıyaslamasının, Hartmann’ın isabetli ifadesiyle, “marksizmle feminizmin mutsuz evliliğinden” daha ileri bir ufuk doğuramayacağı açıktır. Komünist kadınları “iki cami arasında beynamaz” kılan bu çarpık ve eklektik erkek egemenliği tanımlaması komünist kadınların yolunu aydınlatmaz, bulanıklaştırır. Hele de süreklileşmiş bir politik mücadeleyi, politik taktikleri en asgari düzeyde bile ortaya çıkaramaz. Onu toplumsal üretimle ev köleliği arasında parçalayan burjuva zihniyetin bir yansıması olduğu içindir ki, sınıfıyla cinsi arasında parçalayıp yapay bir tercihe, şizofrenik bir ideolojik pozisyona zorlayarak, politik üretkenliğini de, meşruiyet bilincini de sakatlar.

Erkeklerin ve erkek egemen zihniyetin egemen olduğu teori alanında kadın özgürlük argümanının feminizm karşısında bu denli soluk, çapsız kalmasının açık sebebi, kadınları feminizm yerine komünizme ikna yönündeki haklı ve devrimci çabanın, onları aynı zamanda erkek önderliği altına çağırma çabasıyla bulanıklaşması ve silikleşmesidir. Zaten, kadın önderleşmesinin araçlarını inşa edemezseniz, pratikte bu buluşmanın, zihniyetteki ve eylemdeki bütün geri yansımaları ve kavrayış sorun ve zaaflarıyla birlikte erkek önderliği altında gerçekleşmesi de tümüyle kaçınılmaz olur.

Feminizm(ler)in Devrimci Eleştirisi

Feminizmin sayısız akımının, birbirinden farklı toplum analizleri ve “sorunun esas kaynağına” dair birbirinden farklı tespitleri var. Elbette bu analizlerin her birinin ortaya çıkardığı değişik politik programlar, güncel mücadeleler, taktikler, örgütlenme biçimleri var. Her birini tek tek ele almaksa bu yazının amacının epeyce dışında kalıyor. O nedenle kaba bir özetle yetineceğiz.

Feminist programları şu üç grupta toplayabiliriz: reformist programlar, ütopik programlar ve programın eleştirisi/programsızlık.

Politik bir kadın kitle hareketi olarak (birinci dalgada oy hakkı mücadelesi, ikinci dalgada kürtaj ve beden politikaları ağırlıklı taleplerle) gelişen feminizm, bu reform mücadelelerinin bir kısmını sonuca vardırdı. Bunların bir kısmı, mülksüz sınıftan kadınlar için doğrudan yararlanılabilir hale gelmedi, bir kısmı geldi. Ancak bu mücadelelerin toplamı, kadın cins için, bütün kadınlar için önemli siyasi ve ideolojik mevzi kazanımları oldu.

Sorun şu ki, kazanıma ulaştırdığı ve ulaştıramadığı bütün bu reform mücadelelerini, erkek egemenliğinin son bulmasının devrimci bir programına bağlayamayan, politik kitle hareketi olarak geliştiği dönemlerde eşzamanlı gelişen devrimci mücadelelerle bağ kuramayan feminizm, giderek politikadan koptu; reformist programdan (ve devrimsiz politikadan), ütopik programlara (ve politikasız devrimlere) doğru yol aldı.

Bu savrulma, ütopikleşme kaçınılmazdı, çünkü burjuva düzen içi kadın özgürleşmesi, yeni kazanımlarla kendi sınırlarına yakınlaştıkça, kadın özgürleşmesinde burjuva programın, dolayısıyla da burjuva düzeni yıkmayı hedeflemeyen bir kadın politikasının sonu yakınlaştı; ütopyalar güncel siyasetin yerini aldı.

Ütopikleşen feminizm, başlıca birkaç eğilimde (ki pek çok durumda bunların hepsini içererek) dışa vurdu. Feminizmin anarşist versiyonları (veya anarşizmin feminist versiyonları), toplum içinde toplumsuzlaştırılmış topluluklar oluşturma görüş açısıyla, ideolojik-entelektüel faaliyet grupları olarak politik kadın kitle hareketinden koptu. Ütopik yönelimler içerisinde, en dikkate değer program, biyolojik cinsiyetin ortadan kalkışını ya da önemsizleşmesini içeren programlar oldu. Gerek feminizmin mantıksal sonuçlarına, gerek devrimci bir feminist programa, gerekse de aslında son tahlilde gerçekçi bir feminist programa en yakın olan da bu idi. Ancak, bilim ve teknolojinin yönetiminin bu sorunu çözmek üzere erkeğin elinden nasıl alınacağını da, kadınların ayrıcalıklı bir kesiminin değil bütün kadınların yararına kullanılmak üzere nasıl toplumsallaşacağını da siyasal bakımdan aydınlatmayan bu görüş açısı da, haliyle güncel politik bir hareket olarak karşılık bulamadığı gibi, entelektüel anlamda bile evrimcilikten kurtulamadı.

Ütopik programlar başlı başına politikasızlığa denk düşse de, programın ütopikliğinden daha da geriye düşülerek tam programsızlığa, program ihtiyacının yadsınmasına yol alındı ve baskın bir eğilim olarak programsızlığa övgü ve çok çeşitli biçimleriyle postmodern feminizmler sahneye çıktı. Maddi bir devrim, siyasal bir çarpışma adına iddiaları zaten olmayan bu akımlar, yine de, cins mücadelesinin yeni bir düşünsel ve eylemsel dinamiği olarak, taze bir toplumsal kuvveti olarak ortaya çıkan lgbti hareket aracılığıyla bir politikleşme zemini bulabildi ve somut pratik bir ilerici rol oynayabildi.

Feminizmin, aynı zamanda en fazla politize olduğu ve haliyle kendi kitlesiyle de en fazla buluştuğu döneminde ortaya çıkan, en ileri programatik formülasyonu, kadın devrimi olmuştur; ancak bu kadın devriminin kime karşı, kiminle birlikte ve hangi araçlarla gerçekleşebileceğinin maddi yolu aydınlatılamadığı, aslında bu konu dert de edinilmediği için yine, gerek erkek egemenliği, gerek kadın devrimi, “maddesinden ayrı bir ruh” olarak, idealist, soyut bir söylem olarak kuruyup kalmıştır.

Yukarıda ele aldığımız erkek egemen eleştiri hattı, nasıl erkek egemenliğini erkeklerden, “erkek-maddesinden” koparıp soyutlaştırıyorsa, feminizm de erkek egemenliğini egemenliğin yapısal-kurumsal varlığından, “egemenlik-maddesinden” kopararak aynı miktarda soyutlaştırdı, ruhanileştirdi. Kadın özgürlük sorununda politikasızlık, iki karşıt yaklaşımın, son tahlilde buluşma noktası oldu.

Erkekliğe ve erkek egemenliğine yöneltilmiş en yıkıcı eleştiri bile, “silahların eleştirisiyle” bütünleşmezse, erkek egemenliğine saldırının toplumsal tabanı olan kadın kitleleriyle buluşma iradesinden kopulursa, iktidar-yıkıcı bir mücadele yerine soyut bir “iktidar karşıtlığı” geliştirilerek, iktidar ‘erk’ek’likle özdeşleştirilerek, kadının iktidarsızlaşmasının teorisi yapılarak, erkek iktidarının sürdürülmesinin yedeği durumuna düşülürse, kısacası, kadın özgürleşmesi, bir maddi varlık olan kendi kitle tabanından, bir maddi varlık olarak erkek iktidarını yıkma amacından, bir maddi varlık olarak ittifak potansiyellerinden koparılırsa, ne kuvvetleri, ne hedefleri belli bir zihniyet savaşımı derekesine indirgenirse, erkek egemenliğinin burnunu kanatma yeteneğini dahi giderek kaybeder. Feminizmin erkek eleştirisinin bütün yıkıcı birikimi de, doğrusu ancak, komünistlerin elinde, kurusıkı olmayan bir silaha dönüşebilir.

Dolayısıyla komünistlerin, çok çeşitli feminist akımların her biriyle “sorun” tanımı bakımından birbirinden farklı ayrılıkları vardır, bazılarıyla ise bu bakımdan çok özsel bir ayrılığı da yoktur; komünistlerin feminizmle temel ayrılığı, “sorun” tanımında değil, “çözüm” tanımındadır.

Komünist programla feminist programın temel farkı, erkeğin sorunlaştırılmasında değil, erkekle ve erkek egemenliği ile mücadeleye girişip girişmemede değil, erkekle ve erkek egemenliğiyle girişilen mücadelenin niteliğinde yatar.

Tüm akımlarıyla (sosyalist feministlerden politik lezbiyenlere dek), tüm temel siyasi yönelimleriyle feministlerin kadın özgürlük programı, evrimcidir. Erkek egemenliğinin maddi iktidarını yıkmaya yöneltilmiş bir mücadeleyi esas almaz. Feminizmin, tek tek erkekleri hedef aldığı mücadeleler dahil, her bir mücadele deneyimi, komünistlerce de pekala sahiplenilip pratikleştirilebilir. Erkek egemenliğinin şu veya bu kurumuna yönelttiği hemen her saldırı sahiplenilebilir. Erkek egemen yasalarda talep ettiği her değişiklik ilerici bir rol oynayabilir. Erkeklikle ve erkekle mücadelede öne sürdükleri ideolojik argümanların, erkekliğin eleştirisine dair saptamalarının ana gövdesi, komünistlerce paylaşılabilir. Ancak feminist akımların hiçbiri ve toplamda feminizm, bütün bu eylemleri, toplamda erkek egemenliğinin maddi iktidarını ortadan kaldıracak bir toplumsal devrim hedefine yöneltemez.

Feminizm, kadını bir toplumsal devrimci dinamik olarak değil, bir toplumsal özne olarak değil, son tahlilde toplumun bir nesnesi olarak ele alır. Kadın, aktif-eylemin, mücadele ve yıkıcılığın (yıkmadığına göre kuruculuğun da) değil, pasif-eylemin, muhalefetin (etkin-özne olan egemenin eylemine karşı koyuşun) ve korunmanın konusudur.

reddit.com
u/Silver-Might-4630 — 9 days ago

NATO KİMDİR?

NATO KİMDİR?

**GİRİŞ**

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), "tüm üyelerinin özgürlüğünü ve güvenliğini siyasi ve askeri koruma altına aldığını, uluslararası anlaşmazlıkları barışçıl bir yolla çözmeyi öncelediğini ancak diplomatik yoldan çözülemeyen her şey için gerektiğinde askeri gücünü kullandığını" söylüyor. Bizler NATO'yu "komünizm tehdidi" karşısında örgütlenmesinden, faşist kontrgerilla Gladio'dan Kosova'ya yağan bombalara, Vietnam Devrimi'ne vahşi saldırganlıktan 2003'teki Irak işgaline kadar sayısız katliamdan biliyoruz.

Bu yıl 7-8 Temmuz tarihleri arasında Ankara'da yapılması planlanan NATO Zirvesi'ne karşı
tutarlı anti-emperyalist bir mü cadele hattında saflaşırken en öncelikli adımlarımdan birisinim "NATO Nedir?" sorusunu cevaplandırmak olduğunu düşünüyoruz. NATO, 12 devletin bir araya gelerek kurduğu ve ilk günden beri "üye devletlerin siyasi ve askern kolektif güvenliğini sağladığı" iddiasıyla sayısız katliamlar yapmış, işçi sınıfı ve ezilenlerin örgütlü mücadelesinin karşısında dünya tekelci burjuvazisinin hegemonik ABD/AB'nin kuvveti antikomünist ve karşı devrimci savaş örgütü olmuştur. Bugün NATO, dünyanın birçok bölgesinde "müdahale gücü adı altında yayılmacı ve işgalci politikalarla varlığını sürdürmeye, "terör karşıtlığı" adı altında Orta Doğu'da halkları katletmeye ve sömürmeye devam etmektedir. Dolayısıyla NATO'nun kapsamını genişleterek yoluna devam ettiği söylenebilir. İnsanlığın yakın tarihindeki pek çok savaşın doğrudan örgütleyici- sidir veya planlayıcısıdır. Emperyalistlerin krizlerini çözemedikleri, son noktada halkların canı ve varlığı üzerinden gir- iştikleri emperyalist savaş planları; işçi sınıfının, gençliğin, ezilen ve sömürülen ulusların, çocukların, kadınların ve LGBTİ+'ların yaşamını doğrudan etkiler. Bugün de Orta Doğu başta olmak üzere Dünya'nın birçok bölgesinde or- taya çıkan krizler, yeni bir emperyalist paylaşım savaşının alametleridir. Bu ihtimal, elbette emperyalistleri ve birçok devleti söz konusu savaşa hazırlık yapmaya itmektedir. Bugün bu topraklarda da benzer hazırlıkları görmekteyiz. Geçmişten bugüne, emperyalist savaşın etkilerinin en görünür olduğu alanlardan biri nüfus politikaları ile kadın ve LGBTİ+ların yaşamları üzerinde kurulan baskılardır. Aile ve Nüfus 10 Yılı programıyla sermayeye işçi, orduya asker yetiştirmesi için kadınların eve hapsedilmek istenmesi ve LGBTİ+ların varoluşuna saldırılar Türk devletinin bir savaş hazırlığında olduğunu da açık etmektedir. Bir diğer yandan savaş sanayisine yatırımlar devlet politikalarıyla teşvik edilmekte, militarist ve şovenist bir temelde bu hazırlıkları meşrulaştırılmakta, gençlik başta olmak üzere halkın geniş kitlelerinde yaygınlaştırılmaktadır. Aynı zamanda gençlik hızla işçileştirilmekte; MESEM'lere mahkum edilen çocuk işçilerden, staj sömürüsü ve Üniversitelerin 3 yıla indirilmesi planıyla çocuk ve gençleri erken yaştan itibaren savaş sermayesine işçi olarak yetiştirilmektedir.

Tüm dünyada devrim ocaklarının söndürülmek istendiği günümüzde, Venezuela halkına, Rojava Kadın Devrimi'ne, Filistin'e, İran'a ve Ortadoğu halklarına yönelik emperyalist saldırganlık ve kuşatma sürüyor. Emperyalist devletler kapitalizmin krizlerini çözümlemek amacıyla üçüncü bir "Emperyalist Paylaşım Savaşına" hazırlanıyor. Bu tablonun çarpıcı gerçekliğinde sosyalist gençliğin üzerinde düşen; dünya halklarının düşmanı NATO ve emperyalist savaşa karşı mücadeleyi büyütmektir. 6. Filo'ya karşı yürütülen mücadeleden emperyalist üslerle mücadeleye, 2003 Irak işgali protestolarından 2004 NATO Toplantısı'na karşı Okmeydanı direnişine federasyonumuzun Kürecik Radar Üssü'ne karşı yürüttüğü kampanyadan Gezi-Haziran Ayaklanması'na ve Gezi'nin mirasını heybemize doldurup IŞİD barbar- lığından kurtulan Kobanê'ye koştuğumuz "Beraber Savunduk, Beraber İnşa Edeceğiz!" kampanyasına, işçi sınıfı ve ezilen halklardan aldığımız direniş ruhuyla en ön saflara yürümek, devrimci tarihimizden güç alarak NATO'yu ve emperyalistleri durdurmaktır.

**NATO NEDİR?**

NATO, ABD ve İngiltere'nin öncülüğünde askeri bir ittifak olarak 4 Nisan 1949'da kuruldu. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı'ndan sonra dünyada oluşan yeni güç dengeleri içerisinde Sovyetler Birliği'nin ve sosyalizmin dünya üzerindeki etkisini sermayenin varlığına tehdit olarak gören emperyalist güçlerin Sosyalist Blok'a karşı bir araya gelmesiyle ortaya çıktı. Bu yönüyle ve Soğuk Savaş'ın bitmesinden sonra dahi varlığını sürdürmesiyle, NATO, sosyalizme, işçi sınıfına ve ezilen halklara karşı emperyalistlerin savaş örgütüdür.

NATO kurulduğu günden bu yana ABD emperyalizminin güdümün- deki diğer devletlerle ortak savaş aygıtı olarak işlemiştir. İşçi sınıfına ve ezilen halklara karşı iş- gal, yağma ve sömürü poli- tikalarının aracı haline gelmiştir. "NATO Nedir?" sorusunun cevabı, NATO'nun kanlı tarihindeki iş- galler, katliamlar, askeri darbeler ve savaşlardır. Bosna Hersek'ten Kosova'ya, Afganistan'dan Irak'a kadar birçok savaş çıkarmış, Şili'de Pinochet darbesi, bu topraklarda 12 Mart faşist cuntası ve 12 Eylül askeri faşist darbesi, Yunanistan'da "Albaylar Cuntası", 1965-66 yılları arasında Endonezya’da 1 milyonun üzerinde komünist parti üyesi ve sempatizanın katledilerek Sukarno'nun iktidara getirilmesi ve daha pek çok kanlı darbenin altında imzası bulunan NATO, her coğrafyaya Amerikan emperyalizminin işgalci politikalarını taşımıştır.

Bugün NATO, dünya genelinde yüz binlerce askere, ordulara, istihbarat ve radar üslerine, deniz ve hava filolarına, nükleer silahlara ve bunlardan çok daha fazlasına sahiptir ve üye ülkeleriyle birlikte küresel askeri harcamaların büyük çoğunluğunu kontrol etmektedir. Haziran 2025'te Lahey'de gerçek- leşen zirvede üye ülkelerin gayri safi yurtiçi hasılalarının (GSYİH) %5'ini 2035 yılına kadar savaş ayırma kararı, sanayisine NATO'nun bir savaş örgütü olarak rekabetin ekonomik ve politik gücünün kanıtıdır. NATO; kapitalist sistemin krizlerinin derinleştiği, emperyalistler sertleştiği günümüzde "güvenlik" adı altında daha fazla silahlanmayı dayatmaktadır. 2025 yılında,küresel askeri harcamalar 2 trilyon 887 milyar dolara ulaşarak yıllık miktar açısından rekor yenilemiş, askeri harcamaların küresel Gayri Safi Yurt İçi Hasılası (GSYH) için- deki payı ise yüzde 2,5'e yükselerek 2009'dan bu yana en yüksek seviyeye çıkmıştır.

Emperyalist devletler; işçi ve emekçilerin, gençlerin ve kadınların sağlık, eğitim, ücret, sosyal haklar gibi temel ihtiyaçlarından kesintiler yaparak askeri harcamaları artırmakta, militarizmi toplumda güçlendirmeyi hedefleyerek ve nüfus politikalarını devreye sokarak yeni bir paylaşım savaşına hazırlanmaktadır.

Olası savaşın bir tarafı olarak NATO ve üyeleri, dünyayı yeni yıkımların eşiğine sürüklemektedir. 7-8 Temmuz'da Ankara'da gerçekleşecek NATO toplantısının da amacı “güvenliği sağlamaktan çok uzakta; savaş, yıkım ve sömürü üretmektir. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'un 2025 yılı faaliyet raporundaki "Temmuz ayında Ankara'da düzenlenecek NATO Zirvesi'nin 2025'te elde edilen kazanımlar üzerine inşa edilmesini bekliyorum. Rehavete ve zaman kaybına tahammülüm yok." sözleri bu durumun doğrudan kanıtıdır.

**NATO’NUN KANLI TARİHİ**

1949 yılında sözde bir savunma ittifakı olarak kurulan NATO, gerçekte kapitalist düzeni korumak ve "komünizm tehlikesine" karşı savaş yürütmek amacıyla ABD emperyalizminin küresel hegemonya aracı olarak inşa edilmiştir. Soğuk Savaş dönemi boyunca askeri bir pakt olmanın çok ötesine geçen bu yapı, Soğuk Savaş'ın bitimiyle birlikte de "yeni dünya düzeni", "insani müdahale" ve "terörizmle savaş" gibi bahaneler altında dünyanın dört bir yanında sayısız kanlı saldırının, soykırımın, işgalin, askeri darbenin katliamın doğrudan failidir. ve NATO'nun kanlı tarihini gösteren binlerce savaş, katliam ve saldırı bulunsa da öne çıkan birkaç örnekten bahsedelim:

**1965-1966 Endonezya Katliamları**

Ordu içerisindeki grupların "30 Eylül Hareketi" olarak giriştiği başarısız darbe girişiminin ardın- dan Endonezya Komünist Partisi (PKI) darbeden sorumlu tutuldu. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Avustralya'nın istihbarat teşkilatları Endonezyalı komünistlere karşı kara propa- ganda kampanyaları yürüttü. Soğuk Savaş sırasında ABD hükûmeti ve Batılı müttefikleri komünizmin yayılmasını dur- durma ve ülkeleri Batı Bloku nü- fuz alanına sokma hedefindeydi. Nazi iktidarının "Reichstag Yangını"nı öne sürerek başlattığı kitlesel tutuklama, toplama kam- plarının oluşturulması, komünist- lerin kitlesel katliamı ve Holocaust gibi pratiklerin ivmelenme noktası olmasıyla benzer bir yol izlendi. Yaklaşık 1 milyon Komünist Parti üyesi, sempatizanı ve ezilen ulusal topluluklardan insanın katledildiği katliamların ardından PKI yasak- landı. İktidardaki Suharto devrilerek yerine Sukarno geçirildi. Sukarno rejimi halk üzerinedeki baskılarını 32 yıllık iktidarı boyunca sürdürdü.

**İran Ajax Operasyonu (1953)**

Sürecin kökenleri, İran petrolünün 1901 yılından itibaren İngiliz şirketi tarafından kontrol edilmesiyle başlamaktadır. Bu dönemde İngiliz şirketi büyük bir kârla sermayesini katlarken Şah'ın yönetimindeki İran'a yalnızca karın beşte birinden azını vermekteydi. İran, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'nda da petrolün kontrolü için işgal edilmiş ve başındaki Rıza Şah Pehlevi sürgüne gönderilip yerine daha kolay kontrol edilebileceği düşüncesiyle oğlu Muhammed Rıza Pehlevi başa getirilmişti. 1940'ların sonlarında ise halk "Milli Cephe" çatısı altında örgütlenerek birleşti. Bu hareketin lideri Musaddık öncülüğünde ulema, pazar esnafı ve halkın desteğiyle petrolün millileştirilmesi kampanyası başladı. Kampanyanın İran parlamentosunda kabulü ve Musaddık'ın başbakanlığa atanması İngiliz burjuvazisinin büyük tepkisini çekti.

Bütün bu gelişmelerin sonunda, 1951'de, İngiltere bütün personelini, şirket varlıklarını geri çekip İran petrolüne karşı küresel bir boykot ve deniz ablukası başlattı. İngiliz istihbaratı MI6'in “İran'da artan komünist tehdidi" bahanesiyle 1953'te ABD'nin İran'a yönelik askeri müdahale yönelimi gelişti. 15 Ağustos 1953'te, CIA öncülüğündeki NATO yanlısı kuvvetler in darbesi olan Ajax operasyonu gerçekleşti. 4 günlük çatışmaların ardından Musaddık yönetimi 19 Ağustos'ta yenilmiş ve NATO, MI6 ve CIA destekli Şah iktidarı yeniden sağlanmış oldu. Darbenin ardından da o sırada en güçlü siyası partilerden olan komünist Tudeh partisi tamamen tasfiye edilme saldırılarına uğradı.

Bu operasyon Iran halkının hafıza- sında darbe ile Şah yönetimini doğrudan emperyalizm ve CIA ile özdeşleştirerek travmatik bir iz bıraktı. Bu izin yarattığı Batı karşıtlığı ve Tudeh, Milli Cephe gibi güçlerin tasfiye edilmesi, muhalefeti mollalara yönlendirmede etkili oldu. ABD emperyalizminin 60 yıl sonra resmen kabul ettiği bu darbe, sosyalistlerin ve demoratik hareketin tasfiye edilmesi ve mollaların güçlenmesine alan açması açısından 1979'daki İran İslam Devrimi'nin yapısal etkenlerinden biri olmuştur.

**Yugoslavya’nın Parçalanması ve Kosova Bombardımanı (1999)**

1992'de faşist ideolojinin yaygınlaştırılması ile Yugoslavya'nın kanlı bir iç savaşla parçalanmasına 1999'da Kosova'ya yönelik "Müttefik Güç neden olan NATO, Harekâtını" başlatmıştır. Bu harekât, kapitalistlerin işgalleri ve doğrudan askeri müdahaleleri meşrulaştırma mekanizması olan BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan gerçekleştirilmiştir. “Uluslararası hukuk ve insan hakları" üzerinden pazarlanan sözde demokrasinin emperyalist çıkarlarla örtüşmediği anda devreden kalkıyor oluşunun binlerce örneğinden biri de bu harekâttır.

78 gün süren bu hava harekâtında ağır sivil katliamları yaşanmıştır. İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün (HRW) raporlarına göre, NATO bombardımanları sırasında en az 90 ayrı olayda yaklaşık 500 sivil hayatını kaybetmiştir. Bu saldırılarda NATO yalnızca askeri hedefleri değil; sivil mülteci konvoylarını, şehir merkezlerindeki köprüleri, Belgrad'daki Sırbistan Radyo ve Televizyon (RTS) binasını ve (yanlışlıkla olduğunu iddia etse de) Çin Büyükelçiliğini de vurmuştur.

Dahası, ABD ve İngiltere tarafından kent meydanına ve kalabalık alanlara atılan misket bombalarıyla Niş gibi şehirlerde onlarca sivil can vermiştir. Keza 1992'den 1995'e kadar bölgede çatışan yerel ordulara/milislere (özellikle Sırp milliyetçisi milisler) NATO ve BM güçleri tarafından teçhizat desteği sağlanmış, öte yandan Yugoslavya ve Sırbistan arasında kalan bölgede Sırplara karşı direnen Serebrenitsa halkı sözde ateşkes antlaşmaları ile silahsızlandırılmıştır. Aynı zamanda süreç içerisinde Srebrenitsa halkına gönderilen insanî yardımların bölgeye ulaşmasına da engel olunmuş ve birçok sivilin hayatını kaybetmesine sebep olmuştur.

**Afganistan’ın İşgali (2001)**

11 Eylül saldırıları ve “teröre karşı savaş" bahane edilerek başlatılan ve 20 yıl süren Afganistan işgali, NATO'nun ardında devasa bir yıkım bıraktığı en kanlı sayfalardan biridir. İHA saldırılarıyla köyler başta olmak üzere birçok sivil yerleşim yeri hedef alınmıştır. Bu işgal boyunca on binlerce sivil katledilmiş, yüz binlerce insan yerinden edilmiştir. ABD ve NATO'nun Afganistan'ı işgal ederken savaştığı Taliban ve El- Kaide gibi cihatçı faşist gruplar, 1979'daki Sovyet müdahalesine karşı yine ABD'nin ve müttefiklerinin "Yeşil Kuşak" projesi kapsamında bizzat para ve silahla destekleyip yarattığı güçlerdi. Sonuçta NATO işgali, ülkeye "barış" değil, tam bir karanlık ge- tirmiş, 2021'de NATO'nun Afganistan'dan çekilme kararıyla birlikte ise geride bir Taliban iktidarı kalmıştır.

**Irak’ın İşgali (2003)**

Afganistan işgalinde olduğu gibi 11 Eylül saldırıları ve Irak BAAS rejimininin elinde "kitle imha silahları" bulunduğu iddialarına dayandırılarak gerçekleştirilen Irak işgali, yine NATO şemsiyesi altındaki güçlerin ve ABD'nin başını çektiği bir yıkım projesidir. süreçte ABD İlerleyen öncülüğünde toplanan BM Güvenlik Konseyi, Irak'a çeşitli askeri ve ekonomik yaptırımlar da uygulamıştır. Saldırıların temel maksadı ise ABD müttefiki olan Suudi Arabistan'ın güvenliğini sağlamak, bölgedeki petrol rezervlerini elde etmekti. Yani dolaysızca küresel hegemonyasını ve Ortadoğu'daki istikrarını güçlendirme gayesiyle orada bulunuyordu. Saldırılar sonucunda Irak'ta 1 milyon civarında insan hayatını kaybetmiş, 5 milyona yakın çocuk yetim kalmış ve 4 milyondan fazla insan göç etmek zorunda kalmıştır. NATO güçleri ayrıca hapishanelerde sistematik işkence, cinsel istismar ve toplu katliamlarla birçok ağır insanlık suçunu da işlemiştir. Bütün bu savaş suçları yaşanmamışken 1990'lı yıllarda ABD'nin dayatmasıyla Irak'a uygulanan ağır yaptırımlar ne- deniyle 500 bin Iraklı çocuk hayatını kaybetmiş, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Al- bright bu ölümler için utanç verici bir şekilde "buna değerdi" ifadesini kullanmıştır.

**Libya Saldırısı ve Örtbas Edilen Sivil Ölümleri (2011)**

“Arap Baharı” olarak adlandırılan ayaklanmalar sürecinde, Kaddafi diktatörlüğünü devirmek ve "sivilleri korumak" kılıfıyla Libya'ya yapılan Libya'yı NATO müdahalesi, emperyalistlerin sömürgeci çıkarları için bir kaos ortamına ve bir köle pazarına çevirmiştir. - başlayan, 19 Mart 2011'de NATO'nun Libya'ya yönelik hava saldırılarında onlarcası çocuk olmak üzere 100'e yakın sivil insan ölmüş ancak NATO bu sivil kayıpları soruşturmayı, sorumluluk üstlenmeyi ve kurbanların ailelerine tazminat ödemeyi reddetmiştir. Birçok üye ülkenin savaş uçaklarının da katıldığı bombardımanlarda evler, yerleşim yerleri hedef alınmış ve gerçekler dünya kamuoyundan gizlenmiştir. Libya, NATO tarafından emperyalist devletler için bir oyun tahtasına dönüştürülmüştür. Libya'daki işgaller ve siyasal is- tikrarsızlık Kaddafi'nin de- vrilmesinden sonra da devam et- mektedir. Temsilciler Meclisi ve Ulusal Mutabakat Hükümet olarak ikili bir iktidarın oluştuğu Libya'da Türk devleti Ulusal Mu- tabakat Hükümetini destekleyerek NATO şemsiyesi altında iç savaşa oldu ve yaşanan müdahil katliamların taraflarından biri ha- line geldi. Ulusal Mutabakat Hükümeti ile 2019 Türkiye-Libya Deniz Sınırı Mutabakatı, Sisi ve desteklediği öncülüğündeki Temsilciler Meclisi ile kurulan ilişkilerin rejimin rant alanı temelli çıkarlarının değişimi ile normalleşmesi gibi pek çok örnek Halife Hafter askeri müdahalenin Libya'nın kalkınması veya barışın sağlanması ile ilgili olmadığını açıkça gösterdi.

**Filistin’in İşgali, Soykırım ve Aksa Tufanı Hamlesi (7 Ekim 2023)**

İsrail siyonizmi öncülüğünde Fil- istin halkına yönelik işgal, imha ve soykırım girişimlerine karşı 14 Filistinli örgütün birlikte gerçekleştirdiği "Aksa Tufanı Hamlesi" yakın tarihimizde ABD/NATO/İsrail hegemonyasındaki güçlerin yenilmezlik propagandalarını çöpe atarak emperyalist-siyonist saldırganlığı yükselterek düzen dışı bütün eğilimlere dönük topyekün imha saldırısına yönelmelerinin bahanesi oldu. Bölgesel çapta bir savaşın ve dizaynın kapıları aralandı. Filistin halkına yönelik sis- tematik ve insanlık dışı saldırılarını yükselten emperyalist-siyonist çete NATO üyesi ülkeleri ve onların taşeronluğunu yapan çeteleri arkasına alarak başta Lübnan, Suriye Baas rejimi, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, Yemen, İran ve ekseninde bulunan Şii milis gruplarını hedef aldı. Bu saldırılarda başta Filistinliler olmak üzere on binlerce sivil, kadın, çocuk ve yaşlı katledildi. Geride kalanlar ise açlığa, soğuğa, göç etmeye ve ölüme mahkum edildi. NATO üyesi ve İsrail siyonizmini resmen tanıyan ilk müslüman ağırlıklı ülke olarak Türk devleti ise müttefiklerini üzmedi. İsrail ile ticareti kesmedi, bunu teşhir edenleri gözaltına aldı ve baskıya, işkenceye maruz bıraktı. Yıllarca Rojava'ya karşı kendi beslediği IŞİD artığı HTŞ çetelerine lojistik, askeri ve ekonomik destek sağladı.

Bu çeteler Golan Tepeleri'ni resmi olarak siyonist İsrail'e bıraktı, Filistin direnişine ve Lübnan Hizbullahı'na ulaştırılmak istenen yardımların önünü kesti ve el koydu. Rojava'daki halkçı demokratik devrime Fransa'da ABD ve İsrail ile görüştükten hemen sonra saldırdı ve uyguladığı ambargo ile 6 çocuğun donarak yaşamını yitirmesine sebep oldu.

Yine ABD/İsrail öncülüğünde İran'a yönelik başlatılan savaşta tarafa olmadığını söyleyen Türk devleti bu topraklardaki emperyal- ist üsler aracılığıyla Amerikan uçaklarının ikmal ve lojistik destek alanı haline geldi. İran füzelerinin koordinatlarını İsrail'e ulaştıran yine bu topraklardaki radar üsleri oldu. Tüm bunların üzerine coğrafyamızdaki emperyalist üslere emperyalist savaş hazırlığının bir adımı olarak yeni kurumları, NATO füzeler yerleştirildi. MSB ve Türk devletinin güzellemelerini artırmaya başladı. Halklara zulüm ve ölüm getirerek emperyalist-siyonist ittifakın çıkarlarına hizmet etmenin ötesine geçmeyen bu haksız savaşta bizler yani işçi sınıfı ve ezilenler, bu savaşın bir parçası haline getirilmek isteniyor.

En temel örneklerini sıraladığımız NATO'nun kanlı tarihine Latin Amerika'dan Afrika'ya, Uzak Asya'dan Ortadoğu ve Balkanlara yüzlerce örneği de bu listeye ekleyebiliriz. NATO, milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan ve bugün milyarlarcasının yaşamını tehdit eden bir savaş örgütü olarak 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara'da yeni kanlı planlar hazırlamak ve bizleri de bu savaşın içine sürüklemek istiyor.

**NATO VE EMPERYALİZM**

Emperyalizmin temeli, kendi ülkelerindeki halkın çoğunluğunu sömüren, yoksullaştıran, yıkıma uğratan kapitalistlerin başka ülkelerin halklarını sömürgeleştirme yoluyla azami kârların korunması adına hizmet eden savaşlar ve ekonominin militarizasyonu yoluyla kapitalist karın güvenceye alınmasında yatar. 20. yüzyıla gelindiğinde dünyanın emperyalist barbarlar tarafından paylaşılması süreci bitmiş, kapitalizmin krizleri emperyalistleri bir yeniden paylaşıma yöneltmişti.

  1. Emperyalist Paylaşım Savaşı'nda işçi ve emekçiler Rusya'da ve Çarlık topraklarının çoğunda iktidarı ele geçirdi. 2. Paylaşım Savaşı'nda ise Sovyetler Birliği ve halk demokrasisi ülkeleri zaferle ayrıldı. Bu iki gelişm- eye karşısında emperyalistler 1917'den itibaren kapitalist kuşatmayı daha yüksek bir biçime çıkardılar. Bu bir savaş örgütünü kurarak oldu. Bu sosyalizme, halk demokrasisi ülkelerine ve sosyalist Sovyetler Birliği'ne karşı sömürgeci ve emperyalist devletlerin savaş örgütüydü. Böylelikle 4 Nisan 1949'da emperyalizmin savaş örgütü olarak NATO, sömürgeci ve emperyalist devletler tarafından Kuzey Atlantik antlaşması imzalanarak kurulmuş oldu. Emperyalistler bu örgütü bir "savunma" ve "barış" örgütü olarak tanıtsalar da gerçekte öyle değildi. Gerçekte NATO sosyalist bloka karşı kurulmuş, saldır- ganlığı tarihiyle kanıtlı emperyalist bir savaş örgütüdür. NATO ilk başta sosyalist Sovyetler Birliği'ne karşı ku- rulmuş olsa da revizyonist Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılmasından sonra dahi nüfuz alanını ezilen ve sömürgeleştirilen uluslara genişletmiş, ABD ve AB emperyalizmi Doğu Avrupa'ya yayılmış, Doğu Avrupa ülkeleri emperyalizmin yeni sömürgesi haline getirilmiştir.

NATO'nun yalnızca avrupa ile sınırlı kalan bir güç değildir. NATO üyelikler yanında Afrika'da ve Hint-Pasifikte emperyalistlerin çıkarını gözeten ortaklıklar-işbirlikleri kurma yolunu izlemiştir. Özellikle Hint-Pasifikte yaptığı ittifakların Çin emperyalizmine karşı yeni bir paylaşım savaşı kışkırtması sır değildir. NATO, Madrid zirvesinde belirlediği gibi Rus emperyalizmini bir tehdit, Çin emperyalizmini ise bir rakip olarak görmeye devam ediyor.

**EMPERYALİST SAVAŞ VE KADIN**

Emperyalist savaşlarda, yalnızca topraklar değil; kadınların emeği, bedeni ve yaşamı da hedef haline gelir. Emperyalizmin savaş politikaları ile erkek egemenliği birbirini besler. Savaş hazırlığında toplumda meşrulaştırılan ve güçlendirilen militarizm erkek egemenliğini güçlendirirken kadınların kazanımlarına saldırır, evsel köleliği derinleştirir. Bugünlerde tüm dünyada nüfus politikalarının devreye konulması, Erdoğan'ın "Aile On Yılı" projesiyle kadınlara sermayeye işçi, orduya asker doğurmayı dayatması emperyalist savaş hazırlığının bir boyutudur.

Savaş bölgelerinde işgal edilen halktan kadınlar, işgalci askerler için "ganimet" olarak görülür; cin- sel işkence kadınlara karşı bir silah olarak kullanılır. Halklar göçe zorlanırken, göç yollarında kadınlara kadın bedenine yönelik ve saldırılar da keskinleşir.

Savaş politikalarıyla artan yoksul- luk, güvencesizlik ve göç; kadın emeğinin daha da ucuzlatılmasına yol açar. Mülteci kadınlar en güvencesiz işlere mecbur bırakılır, cinsel şiddet ve sömürü riski altında yaşamaya zorlanır.

Bu nedenle NATO ve emperyalizm karşıtı mücadele, kadınlar için yaşamlarını kuşatan şiddet ve erkek egemenliğine karşı bir mü- cadeledir. Erkek egemenliğinin tahakkümünü yeniden üreten NATO ve emperyalist saldırganlığı devirecek olan, öfkesini kuşanmış kadınlardır.

**NATO VE TÜRKİYE**

Türkiye'nin geleceğine damgasını vuran yeni sömürgecilik ve gelecekte mali-ekonomik sömürgeciliğe geçiş bakımından 1946 önemli bir dönemeçtir. 1946'da "Truman Doktrini" Türk devleti tarafından benimsenir ve "Marshall planı" kabul edilir. IMF'ye, Dünya Bankası'na ve Avrupa İktisadi Birliği Örgütü'ne üye olma, ilk devalüasyon kararı, yabancı sermayenin teşvik edilmesi İsmet İnönü döneminde gerçekleşir. Marshall planı, IMF ve Dünya Bankası'nın (DB) dayattığı şartları yerine getirmeye CHP başlamış, DP ve sonraki hükümetler bunlara yeni bağımlılık ilişkileri ve şartları ekleyerek sürdürmüştür. Emperyalizme, yeni ekonomik ve mal bağımlılık sürecinin 1940'ların or- talarında temelleri atılmaya başlanmış, siyasi, askeri ve diplomatik bağımlılık birleşerek 1940'ların sömürgeci sonunda yeni boyunduruğa dönüşmüştür. Türk devletinin ekonomi politikaları, ABD, IMF ve Dünya Bankası uzmanları tarafından denetlenmeye başlanmıştır. 1950'de Kore'ye asker gönderme ve 1952'de NATO'ya üye olma ve askeri üslerin kurulması, ordunun donanımının ABD'den alınan borçla ve atıl durumdaki silah ve cephane ile yapılması, siyasi ve askeri bağımlılığın kilometre taşlarını oluşturur. 1960, 1971 ve 1980 askeri cuntaları, daha darbelerin ilk günlerinde NATO ve CENTO'ya bağlılık- larını bildiren açıklamalar yapmışlardır. 27 Mayıs darbesi Türk devletinin NATO-ABD blokunda hizalanmasını netleştirmek için yapılırken 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri ise en başından ABD ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin güdümünde hazırlanıp gerçekleşti. O yüzden de ABD ve IMF ile uyumlu, iç ve dış siyasal çizgi izlediler.

ABD, birçok yeni sömürge ülkeye yaptığı gibi "ortak savunma" adı altında Türkiye'yi de kendi uluslararası çıkarları doğrultusunda her türlü hamlesinde kullanmaktan geri durmadı. Türkiye'nin NATO'ya üyelik başvurusu yapan CHP'nin "komünizm tehlikesi" adı altında dönemin TKP'lilerine ve demokrat, ilerici kurum ve aydınlara dönük gözaltı ve tutuklamalar emperyalistleri kendilerini NATO'ya almaya ikna içindi. DP ise çıtayı biraz daha yükselterek Kore'ye asker gönderip bine yakın emekçi çocuğu gencin emperyalist çıkarlar uğruna ölümüne yol açtı. ABD Dışişleri Bakanı Türk askeri için "maliyeti çok ucuz, 23 cente mal oluyor" diyerek, Türkiye'ye bölgede biçtiği rolü itiraf etti. Yine 2001'de ABD'li mali fon sahibi Soros, "Türkiye'nin stratejik konumu nedeniyle en iyi ihracat ürünü ordusudur." diyerek 1950'lerden bu yana pek bir şeyin değişmediğinin adeta kanıtını ortaya koydu. Türkiye NATO üyeliği ile birlikte ABD'nin başını çektiği emperyalist blokun politikalarını destekledi. Ortadoğu'da emperyalist politikaların aktif savunucularından biri ve NATO'nun ileri karakolu oldu. BM'de onların politikaları doğrultusunda tutum aldı ve oy kullandı. 1951'de Süveyş Kanalı krizinde anti-emperyalist bir tutum alan Mısır'a karşı İngiltere'yi; Cezayir ulusal direnişine karşı 1952'de Fransa'yı ve yaptığı soykırımı destekledi. İran'da petrol şirketlerinin millileştirilmesini savunan Musaddık'ı 1953'te ABD desteği ile deviren darbenin yanında yer alarak ABD'yi; 1952'de Filistin ulusal direnişine karşı emperyalizmi arkalamış İsrail'in devletleşmesini ve zulmünü uluslararası platformlarda destekledi. 1958'de Mısır-Suriye Birleşik Arap Cumhuriyeti ilan ettiğinde (Irak da katılma kararı vermişti) bölgedeki hegemonyaları sarsılan emperyalistlerin yardımına koştu. Suriye'ye siyasi, diplomatik ve askeri baskı uyguladı. Tanklarını sınıra yığdı, sınır hattına boydan boya mayın döşedi. İncirlik, NATO e ABD'nin bölgedeki saldırılarının i üssü oldu. 1958'de Lübnan ve halkının demokratik mücadelesi bu üsten kalkan ABD askerlerince bastırıldı, Lübnan işgal edildi. 1991'de ve 2004'te Irak'a karşı Türkiye'deki üsler kullanıldı. Türkiye, Özal'ın "bir koyup üç alacağız" politikasıyla Irak'la savaşın eşiğine geldi. 2003'te bu sefer AKP hükümeti benzer bir sonucu doğuracak savaş tezkeresini meclisten geçirmeye çalıştı. Her iki durumda da Irak'a yönelik bir saldırganlığa ve işgale karşı net tutum alan halklarımızın ve işçi sınıfının savaşa karşı anti-emperyalist tutumu etkili oldu.

İncirlik; Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlara yönelik çok sayıda açık ve gizli saldırıların üssü olarak kullanıldı. NATO bünyesinde Afganistan, Bosna Hersek, Somali ve bir çok yere asker gönderildi. NATO'ya hizmet karşılığında Malatya Kürecik'e füze kalkanı sistemi kurarak İran devletinin tepkisini çekti. Bağdat Paktı gibi emperyalist amaçlarla kurulan küresel ve bölgesel birçok kuruluşa katıldı ve anlaşmalara imza attı. 1955'te "Bağlantısızlar Hareketi" toplandığında NATO'daki emperyalist efendilerinin ısrarıyla toplantıya katıldı. Toplantının amacı, katılımcıların emperyalist devletlere mesafe koymaya çalışan duruşuyla dalga geçer gibi "Bağlantısızlara" NATO'ya girme çağrısı yapmaktı. Mısır ve Hindistan başta olmak üzere katılımcıların çoğu tarafından eleştirilerin muhatabı oldu. ABD Türkiye'den kalkmasına izin verildi. casus uçaklarının U-2 Bu uçaklardan Sovyetler'de düşürülünce büyük bir uluslararası krizin ortasında kendisini buldu. ABD'nin isteğiyle 1959'da "nükleer bomba" taşıyan 15 Jüpiter Füzesi, İzmir Çiğli Askeri Üssüne yerleştirildi. Bu adımla olası bir büyük savaşta Kruşçev, "İzmir'in 3. Dünya Savaşı'nın Hiroşima'sı olacağı" tehdidinde bulunurken, bu topraklardaki halkları bir nükleer felaketin eşiğine getirdi.

Üç yıl sonra, "Küba Füze yaşandığında, ABD hükümeti CIA aracılığıyla, kamuoyunu aldatıp "füzeler arızalı" diyerek söküp götürdü. Tüm bu gelişmeler Türk devletinin ve iktidarlarının iradesinin kendine değil ortağı olduğu NATO Bloku ve emperyal- ist müttefiklerinin kolektif çıkar- larına bağlı olduğunu defalarca gösterdi. Krizi"

Bu topraklarda ABD emperyalizmi başta olmak üzere NATO ve mütte- fiklerine dair olan kitlelerin olum- suz yargıları ve tutumları, Irak iş galine karşı halkların net tutumu- nun siyasal iktidar politikalarına somut etki etmesi gibi, zaman za- man siyasal iktidarı da bu yönde görünmeye zorlamaktadır. "Süper NATO", Gladio, kontrgerilla gibi isimlerle bilinen pek çok yapı devrimcilere ve yurtseverlere karşı kirli savaş politikalarının örgütlenme ayağı olmuştur.

Özel Harp Dairesi, Komünizmle Mü- cadele Dernekleri, Ülkü Ocakları, JİTEM, koruculuk sistemi, Yeşil Kuşak projesinin Türkiye ayağı bu yapıların en bilindik örnekleridir. Türk devleti, emperyalizme karşı gibi görünen sözünü şovenizm, milliyetçilik ve politik islamcı re- jim döneminde ise bunlara ek olarak ümmetçilik temelinde söylediği için bu politikalar doğru- dan emperyalizme hizmet etmekte- dir. Bu tutumun güncel görünüm- lerine Siyonist İsrail ile ticaretin kesilmemesi ve diplomatik ilişki- lerin devam etmesi veya İran'a yönelik saldırıların ardından yoğunlaşan NATO güzellemeleri ve militarist propaganda en yakın örnekler olarak verilebilir.

**NATO KARŞITI MÜCADELE TARİHİ**

Amerikan emperyalizminin ve işbirlikçilerinin savaş aygıtı olan NATO'nun katliamlarına karşı halklar hiçbir zaman sessiz kalmadı. Emperyalist saldırganlık her yükseldiğinde, karşısında anti emperyalist mücadeleyi buldu.

Halkların ayağa kalktığı zirve anlara; Vietnam Savaşı karşıtı isyanlar, 1968 öğrenci hareketleri, 6. Filo protestoları, Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının Balgat'ta bulunan üsten 4 Amerikalıyı kaçırması, Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga'nın Kürecik Radar Üssü'nü basmaya giderken katledilmeleri, "Vietnam Kasabı" olarak bilinen Kommer'in arabasının ODTÜ'de devrimci gençler tarafından yakılması, siyonist büyükelçi Elrom'un Mahir Çayan ve yoldaşları tarafından

cezalandırılması, 2003 Irak işgali protestoları ve 2004 Haziran'ında İstanbul'da toplanan NATO Zirvesi'ne karşı örülen Okmeydanı direnişi örnek verilebilir.

Vietnam Savaşı, emperyalist saldırganlığın en çıplak haliyle teşhir olduğu bir dönem yarattı. ABD emperyalizmi öncülüğünde yürütülen bu savaş, milyonlarca insanın ölümüne ve büyük bir yıkıma yol açarken, aynı zamanda dünya çapında eşi görülmemiş bir direniş dalgasını tetikledi. ABD'de, Avrupa'da ve dünyanın birçok yerinde: Üniversiteler işgal edildi, gençlik kitlesel protestolar örgütledi, askerliğin reddi ve savaş karşıtlığı yaygınlaştı.

1968 öğrenci hareketleri ise yalnızca bir gençlik hareketi değil anti-emperyalist mücadelenin yükseliş anıdır. Fransa'dan Almanya'ya, İtalya'dan ABD'ye, Japonya'dan Türkiye'ye kadar geniş bir coğrafyada; işçi grevleri ile öğrenci hareketleri birleşti, NATO üsleri ve militarizm doğrudan hedef alındı, emperyalist savaş politikalarına karşı kitlesel bir bilinç gelişti.

1968 hareketleri, öğrenci NATO'ya karşı mücadelenin yalnızca “savaşa karşı barış talebi" değil; emperyalizm karşıtı bir karakter kazandığı bir dönüm noktasıdır.

68 hareketinin ve tüm dünyada yayılan anti-emperyalist mücadelenin Türkiye'deki yansıması ise 6. Filo protestoları olmuştur. ABD donanmasına ait 6. Filo gemilerinin İstanbul'a demirlemesi, Amerikan müdahaleciliğinin simgesi olarak görüldü. 6. Filo'nun İstanbul gelişi üniversite gençliğinin, işçilerin ve devrimci örgütlerin direnişiyle, kitlesel protestolarla karşılandı. Sokaklar, üniversiteler ve meydanlar emperyalizme karşı fiili meşru mücadele alanlarına dönüştü. Türkiye'de 68 Kuşağı, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya gibi devrimci önder- lerle özdeşleşti ve Türkiye Devrimci Hareketi'ne büyük bir miras bıraktı.

ABD/NATO Irak işgaline hazırlandığında Türk Devleti, AKP iktidarı eliyle bu müdahaleye sokulmak istenmiş, 1 Mart 2003'te TBMM'de oylanmak istenen işgal tezkeresine karşı emekçi solun öncülüğünü üstlendiği kitlesel eylemlilikler ile güçlü bir savaş karşıtı pratik ortaya çıkmıştır. eylemlilikler ile güçlü bir savaş karşıtı pratik ortaya çıkmıştır. Oylamanın öncesinde Ankara'da Sıh- hiye Meydanı'nda gerçekleşen miting 100 binin üzerinde insanın katılımı ile tarihe geçmiş ve AKP iktidarının tezkereyi geçirmesini önlemede hayati rol oynamıştır.

2004 yılında İstanbul'da 28-29 Haziran'da emperyalistlerin düzenlediği NATO zirvesinin karşısında, Okmeydanı'nda kurulan direniş alanı, NATO karşıtı mücadelenin somut ve fiili bir karşılığı olarak ortaya çıktı. Okmeydanı'nda, Fatma Girik Parkı merkezli olarak bir araya gelen, öncülüğünü devrimci sosyalistlerin ve sosyalist gençliğin yaptığı devrimciler, NATO'ya karşı mücadeleyi yalnızca protesto düzeyinden örgütlü ve kararlı bir aktif savunma hattına taşıdı. Farklı devrimci yapılar ortak bir zeminde buluştu. Park içinde yemek, sağlık, güvenlik gibi komiteler kuruldu. Yüzlerce kişi geceyi birlikte geçirerek kolektif bir direniş alanı oluşturdu.

Bu süreçte Okmeydanı, yalnızca bir toplanma noktası değil; yeni bir mücadele mevzisi haline geldi. Direnişçiler, yürüyüş hazırlıklarıyla birlikte disiplinli ve planlı bir örgütlenme geliştirdi, manga sistemiyle örgütlenildi. Barikat, savunma ve müdahale grupları oluşturuldu. Gaz saldırılarına ve polis müdahalesine karşı hazırlık yapıldı. Yürüyüşe yönelen polis saldırısının ardından Okmeydanı'na çekilen kitle, barikatlar kurarak direnişi sürdürdü. Burada, barikatlar polis saldırılarını durdurdu. Mahalle halkı direnişe aktif destek sundu.

Halkın da sahiplendiği Okmeydanı direnişi, 90'lı yılların mücadele deneyimlerinin izlerini taşırken, aynı zamanda yeni bir tarzın işaretlerini verdi: Kitle hareketi pasif protestoculuktan çıkıp aktif direnişe yöneldi. Sokaklar yeniden fiili meşru mücadele alanı olarak benimsendi. NATO karşıtlığı ve anti-emperyalist mücadele güçlü bir bilinç yarattı.

Bu mücadeleler bize NATO'nun yenilmez olmadığını, emperyalizmin savaş aygıtıyla ancak halkların örgütlü mücadele edilebile- ceğini gösterdi. Emperyalist saldırganlık yükseldiği her dönemde halkın direnişiyle karşılaştı.

**BUGÜN NEDEN NATO’YU DURDURMALIYIZ?**

7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara'da bir NATO zirvesi gerçekleştirilmek isteniyor. Bu zirve kapitalist emperyalizmin yeniden paylaşım ihtiyacının ve içinden çıkamadığı krizle yükselttiği savaş politikalarının planlanma zirvesidir. Bu zirve; başta Ortadoğu halkları olmak üzere tüm ezilen halklara sadece ölüm, açlık ve yoksulluk getirecektir. NATO bünyesinde ABD emperyalizmine hizmet eden her devlet bu kanlı tarihin bir parçasıdır ve parçası olmaya devam etmektedir. 2026 NATO Zirvesi'nin Ankara'da gerçekleştirilmek istenmesi rastgele bir tercihin ötesinde faşist şeflik flik rejiminin işçi sınıfı ve ezilenleri savaşa sürükleyerek sermayesini büyütme çabasının göstergesidir. Aynı zamanda emperyalistlerin AKP-MHP iktidarından beklentilerini açıkça göstermektedir. Gençliğin bu eli kanlı savaş örgütüne karşı vereceği anti-emperyalist mücadelenin önemi ise yadsınamaz. Halklarımıza yönelik sorumluluğumuz açıkça gösteriyor ki NATO toplantısını durdurmalıyız. Bunu ancak gençliğin birleşik anti-emperyalist mücadelesi gerçekleştirebilir. Bu göreve yalnızca dışsal bir anti-em- peryalist görev olarak bakılma- malıdır. Türkiye Cumhuriyeti NATO'nun en aktif üyelerinden biridir, NATO'nun en büyük ikinci ordusu TSK'dır. Dolayısıyla NATO’ya karşı verilen mücadele, AKP-MHP iktidarına karşı anti-faşist bir mücadele olarak da kendini gösterecektir. Anti-emperyalist, anti-faşist tüm gençleri birleşik bir mücadelede toplayabilmek ve bu kitlenin gücünü emperyalizme yöneltmek sosyalist gençliğin görevidir.

NATO 77 yıldır halklara ölüm ve zulümden başka bir şey ge- tirmemiştir. Sosyalist gençliğin üz- erine düşen görevler ise zamanın özgünlüğünde son derece kritiktir.

Bu görevlerden ilki, emperyal- izmin savaş örgütü NATO'ya karşı mücadeleyi birleşik zeminde örgütlemek ve en geniş kitlelerde eylem birliğini sağlamaktır. Bir diğer görev ise NATO karşısında tutarlı anti-emperyalist mücadeleyi büyüterek, NATO'ya üye devlet- lerin ordularının NATO'dan ayrı olmadığını görmek ve göstermek, bulunduğumuz durumda NATO'nun AKP-MHP faşist şeflik rejiminin dışında olmadığını söylemektir.. Bu ideolojik sağlamlıkla, sosyalist gençliğin örgütlü gücüyle kitleleri buluşturarak sokakları doldurmak, '68'den ve Okmeydanı direnişimizden aldığımız güçle eyleme geçmek önümüzde en somut görev olarak duruyor.

Mücadele bizler için tercih değil zorunluluktur. Aksi halde emperyalistlerin savaşında harcanabilir askerler olmak veya bu savaşa asker doğurmak dışında bir geleceğimiz olmayacaktır.

Tüm gençliğe çağrımızdır: Bu toprakları kan gölüne çeviren emperyalist savaş örgütü NATO toplantısını yaptırmayalım. Sömürüye, faşizme, emperyalist savaşa ve halkların katili NATO'ya karşı Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu'nda örgütlü mücadeleyi yükseltelim, özgürlüğümüzü kazanalım.

reddit.com
u/Silver-Might-4630 — 13 days ago
▲ 0 r/ODTU

ODTÜ HAKKKINDA

Faşizmin sol çevreye amansızca saldırısıdır bu. Konserde insanlar normal bir şekilde ve heyecanlı bir biçimde vakit geçirirken bir grup provakasyoncu sol kesimi kışkırtmak için manasızca bir yuhlayış ve ideolojik üstünlük kurma derdindeydiler.

Buna karşılık olarak da sol kesim doğal olarak karşılıkta bulundu, bu saldırış tamamen yaptıkları ideolojik üstünlük kurma çabalarından, manasızca yuhlamalarından ve huzuru bozmalarından kaynaklanıyor. Kimse kimseye durduk yere veya bayrak açtı diye vurmaz.

Ki bu durumun planlı olduğu bariz bellidir. O çok sevdikleri bayrakları ideolojik çıkarlar gereği siper olarak kullanmak sizce de bayrağa zarar vermek anlamına gelmez mi? Bayrağı kutsallaştırıp ilahlaştıran kesimin böyle bir harekette bulunmaları sizce de bir demagoji olduğunun göstergesi değil midir?

Türkiye halkının değeri olarak gördüğü bayrağı kendilerine siper ederek bizleri bayrak düşmanı olarak öne sürdüler, sanki biz orada bayrak açmalarına karşılık vermişiz gibi medya da bunu propagandize ettiler.

Fakat olayın gerçek yüzünün bu olmadığını, faşizmin şeytanlaştırma ve pasifleştirme çabası olduğunu, olayın bayrak olmadığını anlamanız gerekiyor.

Bizlerin bu topraklar da, bu topraklarda yaşayan,
ve bu topraklarda üreten, her şeyi yoktan var eden emekçi Türkiye halkının bayrağı ile bir sorunumuz yok, olamaz da, bizlerin bu topraklarda marksizmi leninizmi somutlaştırma tahayyülümüz var ve bu da halktan bağımsız olamaz, halkın değerlerine saygısızca ve amansızca saldırarakta olamaz.

Bizler bunların bilincindeyiz ve bu tür hareketleri de desteklememekteyiz. Bizler gerizekalı değiliz, bu tür bir işe girişmenin ne kadar tehlikeli olduğunun farkındayız, bu tür aptalca ajitasyonlara, provokasyonlara inanmamanızı rica ediyorum.

reddit.com
u/Silver-Might-4630 — 2 months ago