
Rebecca — Daphne du Maurier (Okurken Hissettiklerim)
Rebecca — Daphne du Maurier
“Dün gece rüyamda yine Manderley’deydim.”
Her şey bu cümleyle başlıyor. Otelde yaşayan evli bir çiftin günlük, sıradan ve sıkıcı yaşamından kesitler görüyoruz. Derken, birden anlatıcı geçmiş zamana gidiyor. Onun yakışıklı, zengin ve varlıklı bir dul olan 42 yaşındaki Maxim de Winter ile nasıl tanıştığını öğreniyoruz. Yani kocasıyla…
Anlatıcı son derece silik bir karakter. Yaşayan ama etkisiz olan bir kadın, belki bu yüzden asla ismini öğrenemiyoruz. Ona kitapta Bayan de Winter deniliyor.
Kurguda garip bir tezat var. Ölmüş bir kadının hatırası, yaşayan birinden (anlatıcıdan) çok daha canlı duruyor. Bu kadın, kitaba ismini veren ilk eş Rebecca’dan başkası değil. Anlatıcımız büyüleyici, zarif, harika bir kadın ve eş olarak anılan Rebecca’nın varlığını, Manderley isimli bu özel mülkte hissetmeye ve kendisini onunla kıyaslamaya başlıyor. Rebecca onun olamadığı her şeydir.
Sayfalar ilerledikçe geçmişe dair uğursuz olaylar açığa çıkıyor. Bilinmeyenin karanlık yüzü aydınlanıyor. Gerilim ve sonrasında ne olacağına dair merak güçleniyor.
Bu roman Maxim, iki eşi ve Manderley’e dair bir romandı. Rebecca’yı severek okudum. Her ne kadar kitabın ilk 100 sayfasında anlatıcının düşük özgüveni beni çileden çıkarsa da devamında böyle bir şey olmadı. Karakterler güçlüydü. Bazen biraz delilerdi. Bir bölümde Bayan Danvers’ten biraz korktum. Betimlemeler çok canlıydı. Denizin kokusunu hissettim, koruda adeta ben de dolaştım. Manderley’in tüm odalarında anlatıcıyla birlikte ben de gezindim. Kitap pek beklemediğim şekilde bitti. Ama çok beğendim!
1938 yılında, yayımlanmış roman. Bu kitaba dair Jane Eyre’nin değişik bir yorumu da deniliyor. Ayrıca yazar, hem Rebecca’ya hem de anlatıcıya kendi kişilik özelliklerini vermiş. Kapağı da 1940 yılındaki Rebecca filminden sanıyorum.