Boyalı Gülüş
— Hadi uyan bakalım uykucu!
Babasının bu sözleri Sare’nin kulaklarına tatlı bir ninni gibi çarparken, açılan perdeden yüzüne vuran gün ışığı suratını buruşturup gözlerini açmasına sebep oldu.
— Yaa baba, bırak uyuyayım...
— Kalk bakalım doğum günü çocuğu, uzun bir gün olacak. Erken kalkmazsan sirkteki gösteriye yetişemezsin!
— Ne, sirk mi?
Sare bunu duyduğunda gözlerini kocaman açıp ayağa kalktı. Yatağın üstünde zıplayarak, "Yaşasın sirk!" diye bağırıyor, her zıplamada babasına biraz daha yaklaşıyordu. Yatağın köşesine geldiğinde tüm gücüyle kendisini boşluğa doğru savurup babasının boynuna atladı.
Babası ona sarıldı, kucağına alarak alt kata doğru yürümeye başladı. Bu sırada kızıyla konuşuyordu:
— Ne kadar da büyüdün, yakında seni taşıyamayacağım.
— Ne, neden?
— Artık dokuz yaşındasın güzel kızım, her gün daha da büyüyorsun.
Bu sohbeti annesi Melike’nin gülüşü kesti:
— Kıskanıyorum ama! Hani benim sarılmam? Beni hep dışlıyorsunuz.
Sare ve babası Melike’ye doğru yönelip büyük bir aile sarılması yaşadıktan sonra masaya geçtiler. Melike, Murat’a bakarak göz kırptı:
— Eee, ne yapıyoruz bugün güzel kızımız için?
Murat düşünceli bir şekilde tavana, ardından Sare’ye baktı:
— Önce hayvanat bahçesi, sonra sinema, akşam yemeği ve pasta... En son da sirke gideriz!
Sare büyük bir heyecanla havaya sıçradı:
— Yaşasınnn!
Kahvaltının ardından herkes hazırlanmak için odasına çekildi. Sare dolabın kapağını açtığında gözlerini askılıklarda gezdirip elbiselerine bakmaya başladı. Eli önce pembe renkli, beyaz puantiyeli elbisesine gitti. Tam o sırada tüllü mavi elbisesi gözüne çarptı ama askılıkların en arkasında duran sarı elbiseyi eline alıp:
— Seni giyeceğim, diye kendi kendine konuştu.
Sarı elbisesinin altına beyaz ayakkabılarını giydi ve yatağında duran kahverengi ayıcığı alıp aynanın karşısına geçti. Saçlarını beceriksizce toplarken ayıcığın tüylerini tarıyor, aynı zamanda onunla konuşuyordu:
— Bugün ne yapacağız biliyor musun ayıcık? Önce hayvanat bahçesine gideceğiz. Orada aslanları, maymunları, hatta ayıları göreceğiz. Sonra sinemaya gideceğiz ve yeni çıkan Şirinler filmini izleyeceğiz. Sen de onları çok seviyorsun, biliyorum... Ama en güzelini en sona sakladım, hazır mısın?
Tam o an kapı çaldı:
— Kızım, hazır mısın?
— Geliyorum baba! Saçlarımı toplamama yardım eder misin?
Murat neşeyle odaya girdi. Sare’nin saçlarını nazikçe taradı, ardından güzel bir at kuyruğu yaptı. Sare, babasının yanağına küçük bir öpücük kondururken:
— Teşekkür ederim dünyanın en iyi babası! diyerek sarıldı.
Murat, Sare’yi elinden tuttu ve alt kata yöneldiler.
Kapıda onları bekleyen Melike, Sare’nin boşta kalan elini tuttu ve birlikte otoparka yöneldiler. Çok güzel bir gündü; güneş dünyayı ısıtıyor, kuşlar cıvıldıyordu.
Arabayla kısa bir yolculuğun ardından hayvanat bahçesine vardılar. Sare gördüğü her hayvanı heyecanla ayıcığına gösteriyor ve onun da bu yeni dostlarla tanışmasını istiyordu. Hayvanat bahçesinde geçen birkaç keyifli saatin ardından Melike ve Murat, Sare’nin ellerinden tutup çıkışa yöneldiler. Yol boyunca Sare büyük bir neşeyle gördüklerinden bahsetmeye devam etti.
Sinemaya geldiklerinde hâlâ hayvanat bahçesindeki aslanlardan söz ediyordu; ta ki Murat’ın elinde büyük boy bir patlamış mısır, şekerlemeler ve soğuk içeceklerle geldiğini görene dek... Hemen babasına koşup sarıldı. Üçü birlikte sinema salonuna girdiler. Koltuklarına oturduklarında Sare, ayıcığını filmi rahatça izleyebileceği bir yere, patlamış mısır kovasının hemen üstüne yerleştirdi. Heyecanla filmin başlamasını beklerken sevinçten ayaklarını sallıyordu.Bir anda sahne karardı ve beyaz perdede film başladı. Sare film boyunca kahkahalar attı. Çıkışta ayıcığını kucağına aldı ve film hakkında konuşmaya başladı. Hep birlikte bir restorana gittiler, güzel bir yemek yediler. Sare kahkahalar eşliğinde mumları üfledi, herkese birer dilim pasta uzattı. Ayıcığını ise kucağına alıp ona pasta yedirmeye başladı. Masadan neşeli sesler yükselirken saatine bakan Murat, Sare’ye döndü:
— Güzel kızım, artık gitmeliyiz. Sirke geç kalacağız!
— Ben onu unuttum! Yaşasın sirk! Palyaçoları görmek için sabırsızlanıyorum!
Hep birlikte kahkahalar ve şakalar eşliğinde restorandan çıkıp sirke doğru yola çıktılar. Güneş yavaş yavaş şehri terk ederken sabahki sıcaktan eser yoktu. Şehir bir anda soğumuştu. Sirke vardıklarında Sare heyecanla içeri daldı. İçeri girmesiyle birlikte güçlü bir gürültü patladı.
Işıklar dönüyor, yüksekte uçan cambazlar Sare’nin gözlerini kamaştırıyordu. Fakat gösteri ilerledikçe havadaki neşe yavaşça yerini tuhaf ve ağır bir huzursuzluğa bıraktı. Müziğin ritmi fazla hızlı, ışıklar fazla çiğdi. Bir süre sonra Sare kendini yorgun ve halsiz hissetmeye başladı. Melike ve Murat telaşlanarak sirkten ayrılmak için ayaklandılar. Sare’yi elinden tutup yürürlerken Murat su almak için onları çadırın dışında bıraktı ve büfeye doğru ilerledi.
Sare elindeki ayıcığa bakarken ayıcık bir anda yere düştü. Sare eğildiğinde ayıcık orada yoktu. Etrafına baktı, göremedi. Başını yukarı doğru kaldırdığında; sarı ve kırmızı renkli, puantiyeli bir elbise giymiş, kocaman ayakkabıları, bembeyaz yüzü, kıpkırmızı dudakları ve yuvarlak burnuyla ayıcığı ona uzatan, yapmacık gülüşlü bir palyaço ona bakıyordu.
Sare titreyen eliyle ayıcığa uzanırken palyaço gözünde büyüdükçe büyüyor, dişleri bir köpekbalığı gibi görünüyor, ağzından yayılan tuhaf koku onu hiçliğe sürüklüyordu. Ayıcığı elinden aldığı sırada Murat geldi ve palyaçoya dönerek:
— Merhaba, bir sorun mu var?
— Hayır, küçük hanım ayıcığını düşürmüştü, ben de yardımcı oldum.
Eve geldiklerinde Sare hızlıca üzerini değiştirip yatağına yattı. Babası gelip yanağına küçük bir öpücük kondurdu. Işığı kapatıp odadan çıkarken gece lambasını yakmayı unutmuştu. Sare sesini çıkarmadı; artık dokuz yaşında olduğuna göre karanlıkta uyuyabileceğini düşünüyordu. Ayıcığına sıkıca sarıldı ama bir türlü uyuyamadı. Gözlerini her kapattığında zihninde o palyaçonun korkunç yüzü beliriyordu. Korkudan yatağında ter içinde kalmıştı.
Yatağından kalkıp yüzünü yıkamak istedi. Aksak adımlarla banyoya doğru ilerlerken alt kattan bir kahkaha sesi duydu; bu, palyaçonun gülüşünün tıpatıp aynısıydı. Trabzanlardan sarkıp alt kata baktığında hiçbir şey gözüne çarpmadı. Işığı yakıp banyoya girdi.
Musluğu açtığında su gelmedi; onun yerine borulardan yükselen garip tıngırdamalar duyuldu. Ardından çeşmeden mavi, sarı ve kırmızı renkli koyu bir sıvı akmaya başladı. Sare çığlık atarak suyu kapattı. Kapıya doğru geri geri sendelerken Murat telaşla içeri girdi:
— Kızım, iyi misin?
Sare yaşlı gözlerle babasına baktı:
— Musluktan tuhaf renkli bir şey akıyor...
Murat temkinli bir şekilde musluğu açtı. Normal su akıyordu. Sare kekeleyerek devam etti:
— Az önce başka bir şey akıyordu!
— Buraya gel güzelim, ateşine bakalım.
Elini Sare’nin alnına koyduğunda yüzü biraz ekşidi:
— Senin ateşin yükselmiş sanırım, bir duş almalısın.
— Ama musluktaki o şey...
— Merak etme bebeğim, muslukta bir şey yok. Hem ben zaten kapının hemen önünde olacağım.
Sare umutsuzca fısıldadı:
— Peki... Ama bir yere gitme.
— Merak etme, tam burada bekliyorum.
Murat kapının önüne geçip arkasında beklemeye başladı. İçeriden su sesi yavaş yavaş geliyordu. Sare suyu açarken önce gözlerini kapatmış, musluğa doğru ürkek adımlarla ilerlemişti. Titreyen elleriyle musluğu açıp gözlerini hafifçe araladı. Berrak suyun aktığını görünce rahatladı ve duş başlığının altına girdi.
Bir süre sıcak akan su bir anda buz gibi olduğunda, tenine çarpan kırmızı renkli sıvı Sare’nin irkilerek gözlerini açmasına sebep oldu. Çığlık atmak istiyordu ama sesi boğazında düğümleniyor, genzini yakan sıvının içinde kayboluyordu. Duş başlığından akan kırmızı, bir süre sonra yerini sarıya ve en son maviye bıraktığında Sare küvetin içine sinmiş, çaresizce ağlıyordu.
Buharın içinden beliren palyaço, elindeki tahta sopayı kaldırıp tam Sare’ye vuracakken kapı hızla açıldı. Fakat Murat, küvette tek başına sinip ağlayan kızından başkasını görmedi. Hemen havluyu kapıp Melike’ye seslendi. Birlikte Sare’yi duştan çıkarıp odasına götürdüler. Üzerini giydirip yatağına yatırdılar. Sare hâlâ tir tir titriyordu. Ona ne olduğunu sorduklarında, titreyen dudaklarından tek bir sözcük döküldü:
— Palyaço...