r/ParanormalHikayelerTR

▲ 4 r/ParanormalHikayelerTR+1 crossposts

Boyalı Gülüş

— Hadi uyan bakalım uykucu!

Babasının bu sözleri Sare’nin kulaklarına tatlı bir ninni gibi çarparken, açılan perdeden yüzüne vuran gün ışığı suratını buruşturup gözlerini açmasına sebep oldu.

— Yaa baba, bırak uyuyayım...

— Kalk bakalım doğum günü çocuğu, uzun bir gün olacak. Erken kalkmazsan sirkteki gösteriye yetişemezsin!

— Ne, sirk mi?

Sare bunu duyduğunda gözlerini kocaman açıp ayağa kalktı. Yatağın üstünde zıplayarak, "Yaşasın sirk!" diye bağırıyor, her zıplamada babasına biraz daha yaklaşıyordu. Yatağın köşesine geldiğinde tüm gücüyle kendisini boşluğa doğru savurup babasının boynuna atladı.

Babası ona sarıldı, kucağına alarak alt kata doğru yürümeye başladı. Bu sırada kızıyla konuşuyordu:

— Ne kadar da büyüdün, yakında seni taşıyamayacağım.

— Ne, neden?

— Artık dokuz yaşındasın güzel kızım, her gün daha da büyüyorsun.

Bu sohbeti annesi Melike’nin gülüşü kesti:

— Kıskanıyorum ama! Hani benim sarılmam? Beni hep dışlıyorsunuz.

Sare ve babası Melike’ye doğru yönelip büyük bir aile sarılması yaşadıktan sonra masaya geçtiler. Melike, Murat’a bakarak göz kırptı:

— Eee, ne yapıyoruz bugün güzel kızımız için?

Murat düşünceli bir şekilde tavana, ardından Sare’ye baktı:

— Önce hayvanat bahçesi, sonra sinema, akşam yemeği ve pasta... En son da sirke gideriz!

Sare büyük bir heyecanla havaya sıçradı:

— Yaşasınnn!

Kahvaltının ardından herkes hazırlanmak için odasına çekildi. Sare dolabın kapağını açtığında gözlerini askılıklarda gezdirip elbiselerine bakmaya başladı. Eli önce pembe renkli, beyaz puantiyeli elbisesine gitti. Tam o sırada tüllü mavi elbisesi gözüne çarptı ama askılıkların en arkasında duran sarı elbiseyi eline alıp:

— Seni giyeceğim, diye kendi kendine konuştu.

Sarı elbisesinin altına beyaz ayakkabılarını giydi ve yatağında duran kahverengi ayıcığı alıp aynanın karşısına geçti. Saçlarını beceriksizce toplarken ayıcığın tüylerini tarıyor, aynı zamanda onunla konuşuyordu:

— Bugün ne yapacağız biliyor musun ayıcık? Önce hayvanat bahçesine gideceğiz. Orada aslanları, maymunları, hatta ayıları göreceğiz. Sonra sinemaya gideceğiz ve yeni çıkan Şirinler filmini izleyeceğiz. Sen de onları çok seviyorsun, biliyorum... Ama en güzelini en sona sakladım, hazır mısın?

Tam o an kapı çaldı:

— Kızım, hazır mısın?

— Geliyorum baba! Saçlarımı toplamama yardım eder misin?

Murat neşeyle odaya girdi. Sare’nin saçlarını nazikçe taradı, ardından güzel bir at kuyruğu yaptı. Sare, babasının yanağına küçük bir öpücük kondururken:

— Teşekkür ederim dünyanın en iyi babası! diyerek sarıldı.

Murat, Sare’yi elinden tuttu ve alt kata yöneldiler.

Kapıda onları bekleyen Melike, Sare’nin boşta kalan elini tuttu ve birlikte otoparka yöneldiler. Çok güzel bir gündü; güneş dünyayı ısıtıyor, kuşlar cıvıldıyordu.

Arabayla kısa bir yolculuğun ardından hayvanat bahçesine vardılar. Sare gördüğü her hayvanı heyecanla ayıcığına gösteriyor ve onun da bu yeni dostlarla tanışmasını istiyordu. Hayvanat bahçesinde geçen birkaç keyifli saatin ardından Melike ve Murat, Sare’nin ellerinden tutup çıkışa yöneldiler. Yol boyunca Sare büyük bir neşeyle gördüklerinden bahsetmeye devam etti.

Sinemaya geldiklerinde hâlâ hayvanat bahçesindeki aslanlardan söz ediyordu; ta ki Murat’ın elinde büyük boy bir patlamış mısır, şekerlemeler ve soğuk içeceklerle geldiğini görene dek... Hemen babasına koşup sarıldı. Üçü birlikte sinema salonuna girdiler. Koltuklarına oturduklarında Sare, ayıcığını filmi rahatça izleyebileceği bir yere, patlamış mısır kovasının hemen üstüne yerleştirdi. Heyecanla filmin başlamasını beklerken sevinçten ayaklarını sallıyordu.Bir anda sahne karardı ve beyaz perdede film başladı. Sare film boyunca kahkahalar attı. Çıkışta ayıcığını kucağına aldı ve film hakkında konuşmaya başladı. Hep birlikte bir restorana gittiler, güzel bir yemek yediler. Sare kahkahalar eşliğinde mumları üfledi, herkese birer dilim pasta uzattı. Ayıcığını ise kucağına alıp ona pasta yedirmeye başladı. Masadan neşeli sesler yükselirken saatine bakan Murat, Sare’ye döndü:

— Güzel kızım, artık gitmeliyiz. Sirke geç kalacağız!

— Ben onu unuttum! Yaşasın sirk! Palyaçoları görmek için sabırsızlanıyorum!

Hep birlikte kahkahalar ve şakalar eşliğinde restorandan çıkıp sirke doğru yola çıktılar. Güneş yavaş yavaş şehri terk ederken sabahki sıcaktan eser yoktu. Şehir bir anda soğumuştu. Sirke vardıklarında Sare heyecanla içeri daldı. İçeri girmesiyle birlikte güçlü bir gürültü patladı.

Işıklar dönüyor, yüksekte uçan cambazlar Sare’nin gözlerini kamaştırıyordu. Fakat gösteri ilerledikçe havadaki neşe yavaşça yerini tuhaf ve ağır bir huzursuzluğa bıraktı. Müziğin ritmi fazla hızlı, ışıklar fazla çiğdi. Bir süre sonra Sare kendini yorgun ve halsiz hissetmeye başladı. Melike ve Murat telaşlanarak sirkten ayrılmak için ayaklandılar. Sare’yi elinden tutup yürürlerken Murat su almak için onları çadırın dışında bıraktı ve büfeye doğru ilerledi.

Sare elindeki ayıcığa bakarken ayıcık bir anda yere düştü. Sare eğildiğinde ayıcık orada yoktu. Etrafına baktı, göremedi. Başını yukarı doğru kaldırdığında; sarı ve kırmızı renkli, puantiyeli bir elbise giymiş, kocaman ayakkabıları, bembeyaz yüzü, kıpkırmızı dudakları ve yuvarlak burnuyla ayıcığı ona uzatan, yapmacık gülüşlü bir palyaço ona bakıyordu.

Sare titreyen eliyle ayıcığa uzanırken palyaço gözünde büyüdükçe büyüyor, dişleri bir köpekbalığı gibi görünüyor, ağzından yayılan tuhaf koku onu hiçliğe sürüklüyordu. Ayıcığı elinden aldığı sırada Murat geldi ve palyaçoya dönerek:

— Merhaba, bir sorun mu var?

— Hayır, küçük hanım ayıcığını düşürmüştü, ben de yardımcı oldum.

Eve geldiklerinde Sare hızlıca üzerini değiştirip yatağına yattı. Babası gelip yanağına küçük bir öpücük kondurdu. Işığı kapatıp odadan çıkarken gece lambasını yakmayı unutmuştu. Sare sesini çıkarmadı; artık dokuz yaşında olduğuna göre karanlıkta uyuyabileceğini düşünüyordu. Ayıcığına sıkıca sarıldı ama bir türlü uyuyamadı. Gözlerini her kapattığında zihninde o palyaçonun korkunç yüzü beliriyordu. Korkudan yatağında ter içinde kalmıştı.

Yatağından kalkıp yüzünü yıkamak istedi. Aksak adımlarla banyoya doğru ilerlerken alt kattan bir kahkaha sesi duydu; bu, palyaçonun gülüşünün tıpatıp aynısıydı. Trabzanlardan sarkıp alt kata baktığında hiçbir şey gözüne çarpmadı. Işığı yakıp banyoya girdi.

Musluğu açtığında su gelmedi; onun yerine borulardan yükselen garip tıngırdamalar duyuldu. Ardından çeşmeden mavi, sarı ve kırmızı renkli koyu bir sıvı akmaya başladı. Sare çığlık atarak suyu kapattı. Kapıya doğru geri geri sendelerken Murat telaşla içeri girdi:

— Kızım, iyi misin?

Sare yaşlı gözlerle babasına baktı:

— Musluktan tuhaf renkli bir şey akıyor...

Murat temkinli bir şekilde musluğu açtı. Normal su akıyordu. Sare kekeleyerek devam etti:

— Az önce başka bir şey akıyordu!

— Buraya gel güzelim, ateşine bakalım.

Elini Sare’nin alnına koyduğunda yüzü biraz ekşidi:

— Senin ateşin yükselmiş sanırım, bir duş almalısın.

— Ama musluktaki o şey...

— Merak etme bebeğim, muslukta bir şey yok. Hem ben zaten kapının hemen önünde olacağım.

Sare umutsuzca fısıldadı:

— Peki... Ama bir yere gitme.

— Merak etme, tam burada bekliyorum.

Murat kapının önüne geçip arkasında beklemeye başladı. İçeriden su sesi yavaş yavaş geliyordu. Sare suyu açarken önce gözlerini kapatmış, musluğa doğru ürkek adımlarla ilerlemişti. Titreyen elleriyle musluğu açıp gözlerini hafifçe araladı. Berrak suyun aktığını görünce rahatladı ve duş başlığının altına girdi.

Bir süre sıcak akan su bir anda buz gibi olduğunda, tenine çarpan kırmızı renkli sıvı Sare’nin irkilerek gözlerini açmasına sebep oldu. Çığlık atmak istiyordu ama sesi boğazında düğümleniyor, genzini yakan sıvının içinde kayboluyordu. Duş başlığından akan kırmızı, bir süre sonra yerini sarıya ve en son maviye bıraktığında Sare küvetin içine sinmiş, çaresizce ağlıyordu.

Buharın içinden beliren palyaço, elindeki tahta sopayı kaldırıp tam Sare’ye vuracakken kapı hızla açıldı. Fakat Murat, küvette tek başına sinip ağlayan kızından başkasını görmedi. Hemen havluyu kapıp Melike’ye seslendi. Birlikte Sare’yi duştan çıkarıp odasına götürdüler. Üzerini giydirip yatağına yatırdılar. Sare hâlâ tir tir titriyordu. Ona ne olduğunu sorduklarında, titreyen dudaklarından tek bir sözcük döküldü:

— Palyaço...

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 4 days ago
▲ 3 r/ParanormalHikayelerTR+1 crossposts

Vicdan kapanı

Kalabalığın arasında kırılan kemikler, duvarlara sıçrayan kanlar eşliğinde arkasındaki insan topluluğundan kaçan gençlerden biri yere düştüğünde zaman onun için durmuş gibiydi. Arkadaşı ona yardım etmek için duramadı; bu çok riskliydi. Bu dünyada hiçbir şey olması gerektiği gibi değildi.

Dokuz kişi olarak yiyecek aramaya çıkan arkadaşlardan yalnızca biri geri dönebilmişti. Açtı, yiyecek hiçbir şey bulamamıştı. Her şey başlamadan önceki zamandan kalma tek şeyi olan iç cebindeki sigarasının son üç dalından birini yaktı ve yıldızlara doğru başını kaldırdı. Basket sahasında oyunlar oynadığı arkadaşlarını düşündü; bu gece ölen dostlarını, patlamayı düşündü. Elektrikler kesilip şehir kararmadan önceki saatler, komşuları geldi gözlerinin önüne... Şimdi onu kovalayıp öldürmeye çalışan insanları, birkaç gün önceki güler yüzlü, nazik insanları düşündü.

Tüm haber kanalları haykırıyordu; hatta çocuk kanallarında bile haberler sunuluyordu. Güneşte bir şeyler oluyordu ve bu şey dünyayı kötü etkileyecekti. Son bin yılda görülen en büyük güneş patlaması gerçekleşmek üzereydi. Tüm dünyada yangınlar, fırtınalar ve gelgitler olacağı, elektrik şebekelerinin onarılamaz şekilde arızalanacağı, insanların sığınaklara veya bodrumlara saklanmaları söyleniyordu. Uyarıları ciddiye almamıştı. Patlamaya arkadaşlarıyla basket oynarken okul sahasında yakalanmıştı. Çok net hatırlıyordu: Gökyüzü turuncu, kırmızı ve yeşil renklere bürünürken dünyaya doğru düşen ateş toplarını görmüştü. Her taraftan çığlıklar yükseliyordu. Genç adam, arkadaşlarıyla beraber okul bahçesindeki eski gölete doğru koştuğunu hatırlıyordu. Bu yer, ormanın içinde artık kanalizasyon borularının bağlandığı kurumuş bir bataklıktı. Ormana düşen bir uydu her şeyi tutuştururken kanalizasyona saklanmış ve ilk iki gün çıkmaya cesaret edememişlerdi. Sırt çantalarındaki öğle yemekleri ve atıştırmalıklarla geçirdikleri iki günün ardından, üçüncü gün yeryüzüne çıkmak zorunda kalmışlardı.

Genç, sigarasından derin bir nefes daha alıp rögar kapağını kaydırıp yeryüzüne çıktıkları ilk anı hatırladı. Geceydi, etrafta kimse yoktu. Tüm şehir susmuş, dans eden alevler binaları esir almıştı. Şaşkın gözlerle etrafına bakınan dokuz arkadaş, bir arada kalmaya çalışarak sessiz sokakta ilerlemeye başladılar. İlk köşeyi döner dönmez iki el silah sesi duyuldu. Ne olduğunu anlamayan gençler birbirlerine bakarken ikisi yere düştü. Herkes şok içindeyken arkadaşlarını ayağa kaldırmaya çalışan iki kişi de vurularak can verdi.

Gençler hep birlikte arkalarını dönüp koşmaya başladılar. Arkasına baktığında gördüğü manzarayı şu ana kadar kimseye anlatmamıştı; kendisi bile düşünmeye fırsat bulamamıştı. Karanlığın içinden çıkan insanlar, çıplak elleri ile arkadaşlarının midesini yarıp organlarını kemirmeye başlamıştı. Bu dehşet manzara karşısında arkalarına bakmadan koşmalarını söylemişti arkadaşlarına. Dakikalarca koştular; ta ki köşebaşındaki yaşlı bir adam el sallayıp onları bodrumuna davet edene dek... Telaşla, düşünmeden girmişlerdi bodruma. Olanları da bu şekilde öğrenmişti zaten.

İçeri girdiklerinde gürültüyle kapanan garaj kapısının ardından, jeneratörle aydınlanan odada birkaç kutu konserve, bir tüfek, bir koltuk ve ihtiyar bir adam vardı. Gençler yorgunlukla köşeye sinerken yaşlı adam suratsızca konuşmaya başladı:

— Siz de kimsiniz, sokakta ne yapıyordunuz?

— Biz World Lisesi'nde okuyoruz. Patlama sırasında kanalizasyona sığındık, savaş çıktı sanmıştık. Evimize ne oldu, şehrimize ne oldu?

— Her şey güneş patlamasıyla başladı. İlk 10 dakikada bütün elektrik şebekelerimiz çöktü, yeryüzü bir anda karanlığa büründü. Takip eden 24 saatte hükümetler çöktü. Yağmurlar başladı; bu normal bir yağmur değildi, dokunduğu her bitkiyi ve canlıyı dakikalar içinde öldürdü. Süpermarketlerde yiyecekler tükendi, insanlar birlikte yaşamayı unuttu. İlk 36 saatin sonunda yiyecek hiçbir şey kalmamıştı. Açlıktan kafayı yiyen insanlar birbirlerini yemeye başladı. Sokaklar tam bir cehenneme döndü.

Gençler bir süre donakaldı, hiçbir şey söyleyemedi. Yaşlı adam yavaşça yerinden kalktı:

— Size su ikram edebilirim, elimde yeterli yiyecek yok.

Köşedeki tezgâha doğru ağır aksak adımlarla yürüdü. Bir şişe ve plastik bir bardakla geri döndü. Gençler boş gözlerle önlerindeki sehpaya bakarken yaşlı adam lafa girdi:

— Merak etmeyin, plastik için endişelenmenize gerek yok. Sonuçta dünya yok oldu.

Gençlerin yüzünde buruk bir tebessüm oluştu ve içlerinden ikisi sırayla bol miktarda su içti. Diğer üçü köşeye sinmiş; yerlerinden kalkmadan, konuşmadan etrafa bakınıyorlardı.

Yorgunlukla oturdukları yerde uyuya kalan gençler birbirlerine sığınmıştı. Şafak sökerken bir tıkırtıyla gözlerini açtılar. Yaşlı adam elinde tüfekle onlara doğru bakıyordu. İçlerinden ikisi hareket etmiyordu; diğerleri ise soğuk namluyla yüzleşirken adeta solukları kesilmişti. Yaşlı adam minik bir tebessümle konuştu:

— Üzgünüm gençler, ben de yemeliyim.

Bu sözün ardından silah sesi duyuldu ve yere yığılan arkadaşının cansız bedeni ile irkilen gençlerden biri, kendisine dönen namluyu görünce hayatta kalma güdüsüyle adamın üstüne atıldı. Kısa bir arbedenin ardından yaşlı adamdan tüfeği alıp onu vurdu. Elleri titreyerek tüfeği yere düşürürken yaşlı gözlerle arkadaşına baktı:

— Bunu yapmalıydın. Hadi, kendine gel, gitmeliyiz!

— Ben katil oldum...

Bunu söylerken sesi titriyordu. Yere düştü ve sürünerek köşeye doğru kendisini sürükledi. Arkadaşı omzundan tuttu:

— Hadi gidelim. Hadi dostum...

— Nereye gidebiliriz ki? Bu lanet dünyada güvenli bir yer var mı?

— Bilmiyorum ama burada kalamayız.

— Akşama kadar dinlenelim, karanlıkta daha rahat hareket ederiz.

— Pekâla, ama şu cesetleri kenara alalım; görmeye dayanamıyorum.

Gençler kusmamaya çalışarak ölü arkadaşlarının bedenlerini küvete taşıdı ve üzerlerine bir branda örttüler. Koltuğun olduğu yere dönerken raflardan birinde Thomas More tarafından 1516'da yazılmış Utopia kitabını gören genç, kitabı eline alıp arkadaşına döndü:

— Hey, baksana. Bir dünya hayal etmişti, en iyisini.

— Bir dünyada yaşıyoruz dostum, en kötüsünde.

Elini iç cebine atıp son dört dal kalmış sigarasından bir tane yakmadan bunu söylemişti genç.

Geri döndüklerinde konserveleri gördüler; acıkmışlardı. Kapaklarını açarak altı konservenin ikisini yediler ve dinlenmek için ayrı köşelere çekildiler. Ne olduğunu tam anlamıyorlardı; hoş, şu an bu binanın tepesinde oturmuş sigarasının son nefeslerini çekerken ve her yerinden alevler yükselen şehri izlerken de anlamıyordu. Konserveler arkadaşıyla birlikte geride kalmıştı; içecek suyu yoktu, sadece iki tane sigarası vardı. Gökyüzüne baktığında kayan bir yıldız gördü, bu onu yine geçmişe götürdü:

— Hey dostum, uyan. Vakit geldi, gitmeliyiz.

Gençler ayağa kalktı. İlk başta silahı yanlarına almayı düşünseler de onları yavaşlatacağını düşünüp vazgeçtiler. İki konserveyi daha yediler ve yanlarına biraz suyla birlikte kalan konserveleri alıp sokağa baktılar. Kimse yoktu. Dikkatlice çıkıp şehrin çıkışına yöneldiler. Köşeyi döner dönmez bir binanın önünde ağlayan bir kız çocuğu gördüler. Biri diğerini dürttü:

— Hey dostum, şuna bak.

— Dostum bu çok saçma, bence uzaklaşmalıyız.

— Peki ya bu çocuğa ne olacak? Onu burada bırakamayız.

— Hadi dostum, sadece bir çocuk. Bana güven.

Temkinli adımlarla çocuğa doğru yaklaştılar. Ölen arkadaşı elini kızın omzuna koydu:

— Hey, iyi misin?

Kız onlara döndü ve tiz bir çığlık attı. O kadar şiddetliydi ki kulaklarını kapattılar. Çığlığın ardından kargaşa sesleri duyulmaya başlandı. Ne olduğunu anlamadan yirmi kişilik bir grup onları kovalamaya başlamıştı. Arkalarına baktıklarında küçük kızın gülümseyen yüzünü gördüler ve arkadaşı takılıp düşmeden önce kaçabilecekleri kadar kaçtılar.

Arkadaşı düştüğünde durmak istese de onun etrafını saran kalabalığın canice etini; dişleri ve bıçaklarıyla parçalamaya başladığını gördüğünde dehşetle köşeyi döndü. Görülmediğini umarak yüksek bir binaya sığındı; çatı katına çıkıp kenara oturdu.

Kendini güvende sanıyordu ama şimdi binanın içinden ayak sesleri ve gürültülü konuşmalar yükseliyordu. Bunları duyduğunda umutsuzluğa kapılıp kenara iyice yaklaştı. Bir sigara daha yakarak kenarda durdu ve kapıya baktı. İçinden "Beni canlı canlı yiyemezsiniz, buna izin vermem," diye tekrar ederken kendisini sakinleştirmek için sigarasından bir nefes aldı.

Parlak dolunaya son bir kez baktı. Meşalelerin ışığı kapının loş duvarlarını aydınlatmaya başladığında sigarasının son nefesini çekti ve kendini geriye doğru boşluğa bıraktı. Yere çakılmadan hemen önce, o kız çocuğunun yukarıdan ona baktığını görmüştü.

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 8 days ago