▲ 4 r/ParanormalHikayelerTR+1 crossposts

Boyalı Gülüş

— Hadi uyan bakalım uykucu!

Babasının bu sözleri Sare’nin kulaklarına tatlı bir ninni gibi çarparken, açılan perdeden yüzüne vuran gün ışığı suratını buruşturup gözlerini açmasına sebep oldu.

— Yaa baba, bırak uyuyayım...

— Kalk bakalım doğum günü çocuğu, uzun bir gün olacak. Erken kalkmazsan sirkteki gösteriye yetişemezsin!

— Ne, sirk mi?

Sare bunu duyduğunda gözlerini kocaman açıp ayağa kalktı. Yatağın üstünde zıplayarak, "Yaşasın sirk!" diye bağırıyor, her zıplamada babasına biraz daha yaklaşıyordu. Yatağın köşesine geldiğinde tüm gücüyle kendisini boşluğa doğru savurup babasının boynuna atladı.

Babası ona sarıldı, kucağına alarak alt kata doğru yürümeye başladı. Bu sırada kızıyla konuşuyordu:

— Ne kadar da büyüdün, yakında seni taşıyamayacağım.

— Ne, neden?

— Artık dokuz yaşındasın güzel kızım, her gün daha da büyüyorsun.

Bu sohbeti annesi Melike’nin gülüşü kesti:

— Kıskanıyorum ama! Hani benim sarılmam? Beni hep dışlıyorsunuz.

Sare ve babası Melike’ye doğru yönelip büyük bir aile sarılması yaşadıktan sonra masaya geçtiler. Melike, Murat’a bakarak göz kırptı:

— Eee, ne yapıyoruz bugün güzel kızımız için?

Murat düşünceli bir şekilde tavana, ardından Sare’ye baktı:

— Önce hayvanat bahçesi, sonra sinema, akşam yemeği ve pasta... En son da sirke gideriz!

Sare büyük bir heyecanla havaya sıçradı:

— Yaşasınnn!

Kahvaltının ardından herkes hazırlanmak için odasına çekildi. Sare dolabın kapağını açtığında gözlerini askılıklarda gezdirip elbiselerine bakmaya başladı. Eli önce pembe renkli, beyaz puantiyeli elbisesine gitti. Tam o sırada tüllü mavi elbisesi gözüne çarptı ama askılıkların en arkasında duran sarı elbiseyi eline alıp:

— Seni giyeceğim, diye kendi kendine konuştu.

Sarı elbisesinin altına beyaz ayakkabılarını giydi ve yatağında duran kahverengi ayıcığı alıp aynanın karşısına geçti. Saçlarını beceriksizce toplarken ayıcığın tüylerini tarıyor, aynı zamanda onunla konuşuyordu:

— Bugün ne yapacağız biliyor musun ayıcık? Önce hayvanat bahçesine gideceğiz. Orada aslanları, maymunları, hatta ayıları göreceğiz. Sonra sinemaya gideceğiz ve yeni çıkan Şirinler filmini izleyeceğiz. Sen de onları çok seviyorsun, biliyorum... Ama en güzelini en sona sakladım, hazır mısın?

Tam o an kapı çaldı:

— Kızım, hazır mısın?

— Geliyorum baba! Saçlarımı toplamama yardım eder misin?

Murat neşeyle odaya girdi. Sare’nin saçlarını nazikçe taradı, ardından güzel bir at kuyruğu yaptı. Sare, babasının yanağına küçük bir öpücük kondururken:

— Teşekkür ederim dünyanın en iyi babası! diyerek sarıldı.

Murat, Sare’yi elinden tuttu ve alt kata yöneldiler.

Kapıda onları bekleyen Melike, Sare’nin boşta kalan elini tuttu ve birlikte otoparka yöneldiler. Çok güzel bir gündü; güneş dünyayı ısıtıyor, kuşlar cıvıldıyordu.

Arabayla kısa bir yolculuğun ardından hayvanat bahçesine vardılar. Sare gördüğü her hayvanı heyecanla ayıcığına gösteriyor ve onun da bu yeni dostlarla tanışmasını istiyordu. Hayvanat bahçesinde geçen birkaç keyifli saatin ardından Melike ve Murat, Sare’nin ellerinden tutup çıkışa yöneldiler. Yol boyunca Sare büyük bir neşeyle gördüklerinden bahsetmeye devam etti.

Sinemaya geldiklerinde hâlâ hayvanat bahçesindeki aslanlardan söz ediyordu; ta ki Murat’ın elinde büyük boy bir patlamış mısır, şekerlemeler ve soğuk içeceklerle geldiğini görene dek... Hemen babasına koşup sarıldı. Üçü birlikte sinema salonuna girdiler. Koltuklarına oturduklarında Sare, ayıcığını filmi rahatça izleyebileceği bir yere, patlamış mısır kovasının hemen üstüne yerleştirdi. Heyecanla filmin başlamasını beklerken sevinçten ayaklarını sallıyordu.Bir anda sahne karardı ve beyaz perdede film başladı. Sare film boyunca kahkahalar attı. Çıkışta ayıcığını kucağına aldı ve film hakkında konuşmaya başladı. Hep birlikte bir restorana gittiler, güzel bir yemek yediler. Sare kahkahalar eşliğinde mumları üfledi, herkese birer dilim pasta uzattı. Ayıcığını ise kucağına alıp ona pasta yedirmeye başladı. Masadan neşeli sesler yükselirken saatine bakan Murat, Sare’ye döndü:

— Güzel kızım, artık gitmeliyiz. Sirke geç kalacağız!

— Ben onu unuttum! Yaşasın sirk! Palyaçoları görmek için sabırsızlanıyorum!

Hep birlikte kahkahalar ve şakalar eşliğinde restorandan çıkıp sirke doğru yola çıktılar. Güneş yavaş yavaş şehri terk ederken sabahki sıcaktan eser yoktu. Şehir bir anda soğumuştu. Sirke vardıklarında Sare heyecanla içeri daldı. İçeri girmesiyle birlikte güçlü bir gürültü patladı.

Işıklar dönüyor, yüksekte uçan cambazlar Sare’nin gözlerini kamaştırıyordu. Fakat gösteri ilerledikçe havadaki neşe yavaşça yerini tuhaf ve ağır bir huzursuzluğa bıraktı. Müziğin ritmi fazla hızlı, ışıklar fazla çiğdi. Bir süre sonra Sare kendini yorgun ve halsiz hissetmeye başladı. Melike ve Murat telaşlanarak sirkten ayrılmak için ayaklandılar. Sare’yi elinden tutup yürürlerken Murat su almak için onları çadırın dışında bıraktı ve büfeye doğru ilerledi.

Sare elindeki ayıcığa bakarken ayıcık bir anda yere düştü. Sare eğildiğinde ayıcık orada yoktu. Etrafına baktı, göremedi. Başını yukarı doğru kaldırdığında; sarı ve kırmızı renkli, puantiyeli bir elbise giymiş, kocaman ayakkabıları, bembeyaz yüzü, kıpkırmızı dudakları ve yuvarlak burnuyla ayıcığı ona uzatan, yapmacık gülüşlü bir palyaço ona bakıyordu.

Sare titreyen eliyle ayıcığa uzanırken palyaço gözünde büyüdükçe büyüyor, dişleri bir köpekbalığı gibi görünüyor, ağzından yayılan tuhaf koku onu hiçliğe sürüklüyordu. Ayıcığı elinden aldığı sırada Murat geldi ve palyaçoya dönerek:

— Merhaba, bir sorun mu var?

— Hayır, küçük hanım ayıcığını düşürmüştü, ben de yardımcı oldum.

Eve geldiklerinde Sare hızlıca üzerini değiştirip yatağına yattı. Babası gelip yanağına küçük bir öpücük kondurdu. Işığı kapatıp odadan çıkarken gece lambasını yakmayı unutmuştu. Sare sesini çıkarmadı; artık dokuz yaşında olduğuna göre karanlıkta uyuyabileceğini düşünüyordu. Ayıcığına sıkıca sarıldı ama bir türlü uyuyamadı. Gözlerini her kapattığında zihninde o palyaçonun korkunç yüzü beliriyordu. Korkudan yatağında ter içinde kalmıştı.

Yatağından kalkıp yüzünü yıkamak istedi. Aksak adımlarla banyoya doğru ilerlerken alt kattan bir kahkaha sesi duydu; bu, palyaçonun gülüşünün tıpatıp aynısıydı. Trabzanlardan sarkıp alt kata baktığında hiçbir şey gözüne çarpmadı. Işığı yakıp banyoya girdi.

Musluğu açtığında su gelmedi; onun yerine borulardan yükselen garip tıngırdamalar duyuldu. Ardından çeşmeden mavi, sarı ve kırmızı renkli koyu bir sıvı akmaya başladı. Sare çığlık atarak suyu kapattı. Kapıya doğru geri geri sendelerken Murat telaşla içeri girdi:

— Kızım, iyi misin?

Sare yaşlı gözlerle babasına baktı:

— Musluktan tuhaf renkli bir şey akıyor...

Murat temkinli bir şekilde musluğu açtı. Normal su akıyordu. Sare kekeleyerek devam etti:

— Az önce başka bir şey akıyordu!

— Buraya gel güzelim, ateşine bakalım.

Elini Sare’nin alnına koyduğunda yüzü biraz ekşidi:

— Senin ateşin yükselmiş sanırım, bir duş almalısın.

— Ama musluktaki o şey...

— Merak etme bebeğim, muslukta bir şey yok. Hem ben zaten kapının hemen önünde olacağım.

Sare umutsuzca fısıldadı:

— Peki... Ama bir yere gitme.

— Merak etme, tam burada bekliyorum.

Murat kapının önüne geçip arkasında beklemeye başladı. İçeriden su sesi yavaş yavaş geliyordu. Sare suyu açarken önce gözlerini kapatmış, musluğa doğru ürkek adımlarla ilerlemişti. Titreyen elleriyle musluğu açıp gözlerini hafifçe araladı. Berrak suyun aktığını görünce rahatladı ve duş başlığının altına girdi.

Bir süre sıcak akan su bir anda buz gibi olduğunda, tenine çarpan kırmızı renkli sıvı Sare’nin irkilerek gözlerini açmasına sebep oldu. Çığlık atmak istiyordu ama sesi boğazında düğümleniyor, genzini yakan sıvının içinde kayboluyordu. Duş başlığından akan kırmızı, bir süre sonra yerini sarıya ve en son maviye bıraktığında Sare küvetin içine sinmiş, çaresizce ağlıyordu.

Buharın içinden beliren palyaço, elindeki tahta sopayı kaldırıp tam Sare’ye vuracakken kapı hızla açıldı. Fakat Murat, küvette tek başına sinip ağlayan kızından başkasını görmedi. Hemen havluyu kapıp Melike’ye seslendi. Birlikte Sare’yi duştan çıkarıp odasına götürdüler. Üzerini giydirip yatağına yatırdılar. Sare hâlâ tir tir titriyordu. Ona ne olduğunu sorduklarında, titreyen dudaklarından tek bir sözcük döküldü:

— Palyaço...

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 4 days ago
▲ 3 r/ParanormalHikayelerTR+1 crossposts

Vicdan kapanı

Kalabalığın arasında kırılan kemikler, duvarlara sıçrayan kanlar eşliğinde arkasındaki insan topluluğundan kaçan gençlerden biri yere düştüğünde zaman onun için durmuş gibiydi. Arkadaşı ona yardım etmek için duramadı; bu çok riskliydi. Bu dünyada hiçbir şey olması gerektiği gibi değildi.

Dokuz kişi olarak yiyecek aramaya çıkan arkadaşlardan yalnızca biri geri dönebilmişti. Açtı, yiyecek hiçbir şey bulamamıştı. Her şey başlamadan önceki zamandan kalma tek şeyi olan iç cebindeki sigarasının son üç dalından birini yaktı ve yıldızlara doğru başını kaldırdı. Basket sahasında oyunlar oynadığı arkadaşlarını düşündü; bu gece ölen dostlarını, patlamayı düşündü. Elektrikler kesilip şehir kararmadan önceki saatler, komşuları geldi gözlerinin önüne... Şimdi onu kovalayıp öldürmeye çalışan insanları, birkaç gün önceki güler yüzlü, nazik insanları düşündü.

Tüm haber kanalları haykırıyordu; hatta çocuk kanallarında bile haberler sunuluyordu. Güneşte bir şeyler oluyordu ve bu şey dünyayı kötü etkileyecekti. Son bin yılda görülen en büyük güneş patlaması gerçekleşmek üzereydi. Tüm dünyada yangınlar, fırtınalar ve gelgitler olacağı, elektrik şebekelerinin onarılamaz şekilde arızalanacağı, insanların sığınaklara veya bodrumlara saklanmaları söyleniyordu. Uyarıları ciddiye almamıştı. Patlamaya arkadaşlarıyla basket oynarken okul sahasında yakalanmıştı. Çok net hatırlıyordu: Gökyüzü turuncu, kırmızı ve yeşil renklere bürünürken dünyaya doğru düşen ateş toplarını görmüştü. Her taraftan çığlıklar yükseliyordu. Genç adam, arkadaşlarıyla beraber okul bahçesindeki eski gölete doğru koştuğunu hatırlıyordu. Bu yer, ormanın içinde artık kanalizasyon borularının bağlandığı kurumuş bir bataklıktı. Ormana düşen bir uydu her şeyi tutuştururken kanalizasyona saklanmış ve ilk iki gün çıkmaya cesaret edememişlerdi. Sırt çantalarındaki öğle yemekleri ve atıştırmalıklarla geçirdikleri iki günün ardından, üçüncü gün yeryüzüne çıkmak zorunda kalmışlardı.

Genç, sigarasından derin bir nefes daha alıp rögar kapağını kaydırıp yeryüzüne çıktıkları ilk anı hatırladı. Geceydi, etrafta kimse yoktu. Tüm şehir susmuş, dans eden alevler binaları esir almıştı. Şaşkın gözlerle etrafına bakınan dokuz arkadaş, bir arada kalmaya çalışarak sessiz sokakta ilerlemeye başladılar. İlk köşeyi döner dönmez iki el silah sesi duyuldu. Ne olduğunu anlamayan gençler birbirlerine bakarken ikisi yere düştü. Herkes şok içindeyken arkadaşlarını ayağa kaldırmaya çalışan iki kişi de vurularak can verdi.

Gençler hep birlikte arkalarını dönüp koşmaya başladılar. Arkasına baktığında gördüğü manzarayı şu ana kadar kimseye anlatmamıştı; kendisi bile düşünmeye fırsat bulamamıştı. Karanlığın içinden çıkan insanlar, çıplak elleri ile arkadaşlarının midesini yarıp organlarını kemirmeye başlamıştı. Bu dehşet manzara karşısında arkalarına bakmadan koşmalarını söylemişti arkadaşlarına. Dakikalarca koştular; ta ki köşebaşındaki yaşlı bir adam el sallayıp onları bodrumuna davet edene dek... Telaşla, düşünmeden girmişlerdi bodruma. Olanları da bu şekilde öğrenmişti zaten.

İçeri girdiklerinde gürültüyle kapanan garaj kapısının ardından, jeneratörle aydınlanan odada birkaç kutu konserve, bir tüfek, bir koltuk ve ihtiyar bir adam vardı. Gençler yorgunlukla köşeye sinerken yaşlı adam suratsızca konuşmaya başladı:

— Siz de kimsiniz, sokakta ne yapıyordunuz?

— Biz World Lisesi'nde okuyoruz. Patlama sırasında kanalizasyona sığındık, savaş çıktı sanmıştık. Evimize ne oldu, şehrimize ne oldu?

— Her şey güneş patlamasıyla başladı. İlk 10 dakikada bütün elektrik şebekelerimiz çöktü, yeryüzü bir anda karanlığa büründü. Takip eden 24 saatte hükümetler çöktü. Yağmurlar başladı; bu normal bir yağmur değildi, dokunduğu her bitkiyi ve canlıyı dakikalar içinde öldürdü. Süpermarketlerde yiyecekler tükendi, insanlar birlikte yaşamayı unuttu. İlk 36 saatin sonunda yiyecek hiçbir şey kalmamıştı. Açlıktan kafayı yiyen insanlar birbirlerini yemeye başladı. Sokaklar tam bir cehenneme döndü.

Gençler bir süre donakaldı, hiçbir şey söyleyemedi. Yaşlı adam yavaşça yerinden kalktı:

— Size su ikram edebilirim, elimde yeterli yiyecek yok.

Köşedeki tezgâha doğru ağır aksak adımlarla yürüdü. Bir şişe ve plastik bir bardakla geri döndü. Gençler boş gözlerle önlerindeki sehpaya bakarken yaşlı adam lafa girdi:

— Merak etmeyin, plastik için endişelenmenize gerek yok. Sonuçta dünya yok oldu.

Gençlerin yüzünde buruk bir tebessüm oluştu ve içlerinden ikisi sırayla bol miktarda su içti. Diğer üçü köşeye sinmiş; yerlerinden kalkmadan, konuşmadan etrafa bakınıyorlardı.

Yorgunlukla oturdukları yerde uyuya kalan gençler birbirlerine sığınmıştı. Şafak sökerken bir tıkırtıyla gözlerini açtılar. Yaşlı adam elinde tüfekle onlara doğru bakıyordu. İçlerinden ikisi hareket etmiyordu; diğerleri ise soğuk namluyla yüzleşirken adeta solukları kesilmişti. Yaşlı adam minik bir tebessümle konuştu:

— Üzgünüm gençler, ben de yemeliyim.

Bu sözün ardından silah sesi duyuldu ve yere yığılan arkadaşının cansız bedeni ile irkilen gençlerden biri, kendisine dönen namluyu görünce hayatta kalma güdüsüyle adamın üstüne atıldı. Kısa bir arbedenin ardından yaşlı adamdan tüfeği alıp onu vurdu. Elleri titreyerek tüfeği yere düşürürken yaşlı gözlerle arkadaşına baktı:

— Bunu yapmalıydın. Hadi, kendine gel, gitmeliyiz!

— Ben katil oldum...

Bunu söylerken sesi titriyordu. Yere düştü ve sürünerek köşeye doğru kendisini sürükledi. Arkadaşı omzundan tuttu:

— Hadi gidelim. Hadi dostum...

— Nereye gidebiliriz ki? Bu lanet dünyada güvenli bir yer var mı?

— Bilmiyorum ama burada kalamayız.

— Akşama kadar dinlenelim, karanlıkta daha rahat hareket ederiz.

— Pekâla, ama şu cesetleri kenara alalım; görmeye dayanamıyorum.

Gençler kusmamaya çalışarak ölü arkadaşlarının bedenlerini küvete taşıdı ve üzerlerine bir branda örttüler. Koltuğun olduğu yere dönerken raflardan birinde Thomas More tarafından 1516'da yazılmış Utopia kitabını gören genç, kitabı eline alıp arkadaşına döndü:

— Hey, baksana. Bir dünya hayal etmişti, en iyisini.

— Bir dünyada yaşıyoruz dostum, en kötüsünde.

Elini iç cebine atıp son dört dal kalmış sigarasından bir tane yakmadan bunu söylemişti genç.

Geri döndüklerinde konserveleri gördüler; acıkmışlardı. Kapaklarını açarak altı konservenin ikisini yediler ve dinlenmek için ayrı köşelere çekildiler. Ne olduğunu tam anlamıyorlardı; hoş, şu an bu binanın tepesinde oturmuş sigarasının son nefeslerini çekerken ve her yerinden alevler yükselen şehri izlerken de anlamıyordu. Konserveler arkadaşıyla birlikte geride kalmıştı; içecek suyu yoktu, sadece iki tane sigarası vardı. Gökyüzüne baktığında kayan bir yıldız gördü, bu onu yine geçmişe götürdü:

— Hey dostum, uyan. Vakit geldi, gitmeliyiz.

Gençler ayağa kalktı. İlk başta silahı yanlarına almayı düşünseler de onları yavaşlatacağını düşünüp vazgeçtiler. İki konserveyi daha yediler ve yanlarına biraz suyla birlikte kalan konserveleri alıp sokağa baktılar. Kimse yoktu. Dikkatlice çıkıp şehrin çıkışına yöneldiler. Köşeyi döner dönmez bir binanın önünde ağlayan bir kız çocuğu gördüler. Biri diğerini dürttü:

— Hey dostum, şuna bak.

— Dostum bu çok saçma, bence uzaklaşmalıyız.

— Peki ya bu çocuğa ne olacak? Onu burada bırakamayız.

— Hadi dostum, sadece bir çocuk. Bana güven.

Temkinli adımlarla çocuğa doğru yaklaştılar. Ölen arkadaşı elini kızın omzuna koydu:

— Hey, iyi misin?

Kız onlara döndü ve tiz bir çığlık attı. O kadar şiddetliydi ki kulaklarını kapattılar. Çığlığın ardından kargaşa sesleri duyulmaya başlandı. Ne olduğunu anlamadan yirmi kişilik bir grup onları kovalamaya başlamıştı. Arkalarına baktıklarında küçük kızın gülümseyen yüzünü gördüler ve arkadaşı takılıp düşmeden önce kaçabilecekleri kadar kaçtılar.

Arkadaşı düştüğünde durmak istese de onun etrafını saran kalabalığın canice etini; dişleri ve bıçaklarıyla parçalamaya başladığını gördüğünde dehşetle köşeyi döndü. Görülmediğini umarak yüksek bir binaya sığındı; çatı katına çıkıp kenara oturdu.

Kendini güvende sanıyordu ama şimdi binanın içinden ayak sesleri ve gürültülü konuşmalar yükseliyordu. Bunları duyduğunda umutsuzluğa kapılıp kenara iyice yaklaştı. Bir sigara daha yakarak kenarda durdu ve kapıya baktı. İçinden "Beni canlı canlı yiyemezsiniz, buna izin vermem," diye tekrar ederken kendisini sakinleştirmek için sigarasından bir nefes aldı.

Parlak dolunaya son bir kez baktı. Meşalelerin ışığı kapının loş duvarlarını aydınlatmaya başladığında sigarasının son nefesini çekti ve kendini geriye doğru boşluğa bıraktı. Yere çakılmadan hemen önce, o kız çocuğunun yukarıdan ona baktığını görmüştü.

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 8 days ago

Kadife Tutsaklık

Bahçede koşuşturan çocukların neşeli çığlıkları arasında kızını arayan baba, onu gördüğü gibi seslendi:

— Ela! Kızım, gel buraya!

Ela heyecanlı ama ürkek adımlarla babasına doğru koşarken, adamın arkasına sakladığı devasa pembe hediye paketi adımlarına canlılık kattı. Coşkuyla babasının boynuna atılıp ona sıkıca sarıldı:

— Baba, arkandaki ne?

— Aç da bak bakalım!

— Yaşasın!

Ela sabırsızca pembe ambalaj kâğıdını yırttı. İçinden; kırmızı ve pembe tonlarının hâkim olduğu, neredeyse kendi boyunda, yüzünde sabit bir gülümseme ve boynunda papyonu olan dev bir ayıcık çıktı. Ayıcık garip bir şekilde ağır ve soğuktu ama Ela bunu fark etmeyerek oyuncağı göğsüne bastırıp kucakladı. Ardından heyecanla yeniden babasına doğru hamle yaptı.

Tam babasının önüne geldiği sırada aniden duraksadı. Yüzündeki tebessüm bir anda dondu; göğsü şiddetle sarsıldı ve derin, boğuk bir öğürmeyle babasının ayakkabılarının üzerine zift gibi, simsiyah bir balçık kustu.

Bahçedeki kalabalık dehşetle etraflarına toplanırken Ela kusmayı kesti. Lekelenmiş dudaklarıyla başını yavaşça kaldırıp babasına baktı ve gözleri geriye kayarak olduğu yere yığıldı.

Telaşla çığlıkların yükseldiği o öğleden sonra hastane odasında son bulmuştu. Doktorlar her türlü testi uygulamış, kan örnekleri almışlardı ama ortada hiçbir açıklama yoktu. Sanki o siyah balçık kusma anı hiç yaşanmamış gibi tahliller tamamen temiz çıkıyordu.

Babası kızının yatağının kenarına oturup solgun saçlarını şefkatle okşadı:

— Merak etme tatlım, doktorlar iyi olduğunu söylüyor.

— Ben de iyi hissediyorum babacım... Artık eve gidelim, lütfen.

— Doktorlar "çıkabilirsiniz" dediğinde gideceğiz güzelim. Ama bak, seni kim özlemiş?

Adam, sırtının arkasından sakladığı o dev pembe ayıcığı çıkardı. Ela, oyuncağı ilk gördüğü andaki o saf neşeyle kollarını açtı ve ayıcığa sıkıca sarıldı. Ancak göğsünü oyuncakla bastırdığı an, gözleri geriye kaydı ve küçük kız sessizce tekrar yığılıp kaldı.

Baba dehşetle fırlayıp koridora doğru bağırmaya başladı:

— Doktor! Çabuk buraya gelin, yine bayıldı!

Adam panik içinde yardım isterken, hastane odasının kapısından içeri kısa boylu, tombul bedenli, çirkin yüzlü ve gri, karışık saçlı yaşlı bir kadın girdi. Yatağa doğru boş ve anlamsız bakışlarla yürümeye başladı ve mırıldandı:

— Lanet... Bu kız lanetli. Ölecek... Evet, evet, ölecek...

Öfkeyle sarsılan baba kadına doğru bir adım attı:

— Defol git buradan, kaçık kadın! Ne saçmalıyorsun sen?

O an kapıdan içeri giren hemşire, adamın boşluğa bağırdığını görünce şaşkınlıkla durdu:

— Beyefendi, iyi misiniz? Kime bağırsınız?

— Ş Şu yaşlı kadın! İçeri girip saçmasapan şeyler söyledi, biraz gelirdim.

Hemşire koridora ve odaya göz gezdirdi, ardından endişeli gözlerle adama baktı:

— Hangi yaşlı kadın? Odada kimse yok. Beyefendi... En son ne zaman uyudunuz?

— Bilmiyorum... Belki iki gün önce. Buraya geldiğimizden beri gözümü kırpmadım! Kızımın neyi var bilmiyor musunuz, yine bayıldı!

Hemşire derin bir nefes alıp masadaki dosyayı gösterdi:

— Bunu anlamaya çalışıyoruz ama... Testler yine normal çıkıyor. Fiziksel olarak hiçbir sorun yok gibi görünüyor.

Ela, kulakları tırmalayan dehşet dolu bir çığlıkla uyandı. İki büklüm olmuş, ellerini karnının üst bölgesine bastırarak ağlayıp sayıklıyordu:

— Karnım... Karnım çok acıyor, ahhh!

Doktor telaşla yatağa seğirtti. Ela’nın kıvranarak bastırdığı noktaya elini koydu ama parmaklarının altında görünürde hiçbir anormallik yoktu. Vakit kaybetmeden küçük kızı ultrasona aldılar, peş peşe röntgenler çekildi. Ancak cihazların soğuk ekranlarında her şey kusursuz görünüyordu. Ela’nın odada yankılanan çığlıkları, görünmeyen bu amansız hastalığın tek kanıtı gibiydi.

Akşam çöktüğünde odaya yemek tepsisi getirildi. Babası tepsiyi Ela’nın önüne çekip tasedeki sıcak mercimek çorbasından bir kaşık aldı. Önce hafifçe üfledi, ardından kızına doğru uzattı. Ela cılız ve tatlı bir sitemle:

— Kendim yiyebilirim... dese de babası çaresizliğin verdiği endişeyle bunu duymadı bile.

— Hadi güzelim, aç ağzını. Birkaç yudum bir şey girsin midene.

Ela isteksizce ağzını açtı. Ancak çorbanın ilk lokması boğazından aşağı kayar kaymaz kızın göğsü şiddetle sarsıldı. Daha ilk kaşıkta, tıkandığını hisseder gibi boğulurcasına kusmaya başladı. Başını bitkinlikle yastığa düşüren küçük kız, fısıltıdan farksız bir sesle "İştahım yok..." diyerek duvar tarafına döndü.

Sadece iki gündür buradaydılar ama Ela’nın eti, kemiklerinin üstünden sanki sıcakta buhar olup süzülüyordu. Yanakları avurtlarına çökmüş, kemikleri yer yer derisini delip çıkacakmış gibi belirginleşmişti. Kollarında ve bacaklarında ise sebebi çözülemeyen, koyu mor lekelenmeler belirmeye başlamıştı.

Ela nihayet sızıp kaldığında, babası sessizce koridora çıktı. Zihnindeki uğultuyu bastırmak istercesine hastane bahçesindeki sigara alanına yürüdü. Paketinde kalan son sigarayı çıkarıp yaktı, dumanı ciğerlerine çekerken soğuk demir merdivenlere çöktü. Gökyüzündeki soluk dolunaya bakarak derin bir nefes aldı.

Hemen yanında beliren iri ve ağır gövdenin varlığı onu irkiltene dek gözlerini boşluktan ayırmadı. Başını soluna çevirdiğinde, gündüz odada gördüğü o tekinsiz yaşlı kadının hemen yanında oturduğunu fark etti. Artık korkacak gücü bile kalmamıştı. Kısık bir sesle mırıldandı:

— Demek yine geldin... Söylesene, ben delirmeye mi başladım?

— Hayır, delirmiyorsun, dedi kadın. Sesi, rüzgarda kırılan kuru dalları andırıyordu. Ama kızın bu soğuk duvarların arasında kalmaya devam ederse, üç gece sonra ölecek.

— Peki ne yapabilirim?

Adam çaresizlik içinde ellerini yüzüne kapattı.

— Doktorlar hiçbir şey bulamıyor... Çıldırmak üzereyim!

— Ben onu iyileştirebilirim, dedi kadın. Ağır ağır adama döndü. Ama bana borçlanırsın. Ve inan bana, bana borçlanmak istemezsin.

— Kızımı kurtar da... dedi adam, gözlerinden süzülen yaş sigarasının koruna düşerken. Sana her şeyimi veririm. Malımı, mülkümü, canımı...

— Her şeyini istemiyorum. Bana oğlunu vereceksin.

— Ama... Benim oğlum yok ki.

— Bir yıla kadar olacak, dedi kadın. Kurumuş dudaklarında çarpık bir tebessüm belirdi. O doğacak çocuğu istiyorum. Yüzünü bir kere bile görmeyeceksin. Doğduğu an onu ben alacağım.

Adam sigarasından uzun, yakıcı bir nefes daha çekti. Zihninden kızının avurtları çökmüş yüzü, kemikleri sayılan cılız bedeni ve ağzından dökülen o zift rengi balçık geçti. Dudakları titredi, gözlerini kapatıp çaresizliğin katranına batmış tek bir kelime fısıldadı:

— Anlaştık.

Yaşlı kadın gülümsedi. Koynundan simsiyah, camı çamurla kaplanmış küçük bir şişe çıkardı. Şişenin içinde cıva gibi koyu, çürük kokulu bir sıvı çalkalanıyordu.

— Bu zehri ona içireceksin, dedi kadın şişeyi adama uzatırken. Kızın günlerce kıvranacak, saçları dökülecek, kan kusacak. Senden nefret edecek, ölmek isteyecek. Ama sakın durma. İçindeki o gölge ancak beden ölümün kıyısına geldiğinde beslenmeyi bırakır. Ya bu zehirle onu içeriden yakıp gölgeyi boğarsın ya da üç gün sonra mezarını kazarsın. Seçim senin.

Adam elindeki soğuk cam şişeyi cebine saklayıp, cızırdayarak yanıp sönen hastane lambalarının altından geçerek Ela’nın odasına girdi. Ela yatakta iki büklüm oturmuş, gözyaşlarıyla kapıyı gözlüyordu. Ağlamaklı bir sesle sordu:

— Neredeydin?

Babası heyecanla yanına yaklaşarak yatağın kenarına çöktü:

— Seni iyileştirmenin bir yolunu arıyordum güzelim...

Cebindeki o küçük siyah şişeyi çıkarıp kızına gösterdi:

— Bunu içeceksin. İçtiğinde hiçbir şeyin kalmayacak.

— Gerçekten mi?

— Gerçekten benim güzel kızım.

Adam titreyen elleriyle şişeyi Ela’nın dudaklarına götürdü. Ela zorlanarak çürük kokulu siyah sıvıyı yudumladı, tiksintiyle suratını ekşitip başını geriye çekti:

— Tadı... Tadı çok kötü babacım.

— Biliyorum bir tanem ama seni bu iyileştirecek.

Adam teselli etmek istercesine elini kızının başı okşamak için saçlarına uzattı. Ancak parmaklarını geri çektiğinde, Ela’nın tutam tutam saçının köklerinden kopup avucuna yapıştığını gördü. Adam avucuna yapışan saç tutamını hızla arkasına gizledi. Göğsündeki düğüm boğazını tıkarken eğilip kızını alnından öptü:

— Hadi uyu bebeğim... Sabah her şey geçmiş olacak.

Ela başını bitkinlikle yastığa bıraktı ve gözlerini kapattı.

Sonraki üç gün boyunca hiç uyanmadı. Bedenini sarsan yakıcı ateşin içinde sırılsıklam terliyor, boğuk çığlıklar atıp tanınmaz seslerle kabuslar sayıklıyordu. Koluna takılan serum iğnelerini geçirdiği nöbetler sırasında söküp attığı için doktorlar en sonunda küçük kızın narin bileklerini yatağa bağlamak zorunda kalmışlardı. Başındaki sırma saçlar tamamen dökülmüş, cildi kurumuş yapraklar gibi yer yer soyulmaya başlamıştı.

Doktorlar odada çaresizlik içinde dönüp dururken, babanın gözü yatağın ayak ucundaki komodinde oturan o pembe ayıcıktaydı.

Üçüncü gecenin zifiri karanlığında, Ela’nın ateşi kırılma noktasına ulaştığında odadaki havanın ağırlığı değişti. Komodinin üzerindeki ayıcığın göğsündeki o kaba dikişler yavaşça gerilmeye başladı. İçeriden sızan çürük bir koku odayı kaplarken, ayının karnından zift gibi simsiyah bir balçık süzüldü. Ayıcık sanki büzüşüyor, için için çürüyerek içerisindeki o zehri dışarı kusuyordu.

Aynı anlarda Ela’nın karnındaki o taş gibi sertlik gevşemeye, kaburgalarının altındaki dondurucu baskı kaybolmaya başladı. Kızın acı dolu sayıklamaları kesildi; göğsü ilk kez düzenli ve derin bir nefesle yükselip indi.

Şafak sökerken Ela yavaşça gözlerini açtı. Cildi pürüzünü kaybetmiş, başı tamamen saçsız kalmıştı. Yatağın kenarında ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş babasına baktı ve fısıltıdan farksız, cılız bir sesle sordu:

— Babacım... İçimdeki o ateş gitti mi?

Adam hıçkırıklara boğularak kızının zayıf bedenine sarıldı:

— Gitti güzelim... Gitti, geçti artık.

Ela yaşamıştı. Bedenindeki lanet sökülüp atılmış, midesini kemiren o görünmez gölge silinmişti. Ancak adam kızına sarılırken bahçedeki yaşlı kadının soğuk fısıltısını zihninden atamıyordu. Kızını ölümün elinden çekip almıştı ama bir yıl sonra kapısına dayanacak olan o karanlık borcun gölgesi, hayatlarının üzerine çoktan düşmüştü.

Aradan geçen bir yıl, Ela için mucizelerle dolu bir arınma süreciydi. Başında yeniden uzamaya başlayan incecik sırma saçları, yanaklarına geri dönen o pembe canlılık ve bahçede yankılanan neşeli kahkahaları, geçip giden kâbusun hiç yaşanmadığını haykırır gibiydi. Ela hayattaydı, gülüyordu, yürüyordu.

Ama babası için o bir yıl, her saniyesi yaklaşan bir idam sehpasında beklemekten farksızdı.

Karısının hamile olduğunu öğrendiği o ilk gün, evde bayram havası eserken adam odanın bir köşesinde dizlerinin üstüne çöküp sessizce kusmuştu. Karnı büyüyen karısına her sarılışında, o bebeğin tek bir tebessümünü bile hak etmeyen zehirli bir katil gibi hissetti kendini. Dokuz ay boyunca eve bir doğumun müjdesi değil, bir cenazenin gölgesi sinmişti. Adam günden güne eridi, gözlerinin altındaki mor halkalar derinleşti, zihni kendi kurduğu cehennemin içinde paramparça oldu.

Ve o uğursuz gece gelip çattı.

Dışarıda camları zorlayan rüzgârın uğultusuyla doğum sancıları başladı. Sabaha karşı, fırtınanın en şiddetli anında bebek dünyaya geldi. Bir erkek çocuk... Karısı yorgunluktan ve mutluluktan bitap düşerek bebeği göğsüne bastırdı ve derin bir uykuya daldı.

Adam ise bebek odasının eşiğinde, dondurucu bir koridorun ortasında taş gibi donup kalmıştı. Kadına verdiği o korkunç söz zihninde yankılanıyordu: "Yüzünü bir kere bile görmeyeceksin."

Adam başını bir milim bile eğip besşikteki oğlunun yüzüne bakmaya cüret edemedi. Gözlerini tavana dikmiş, elleriyle yüzünü kapatmış, sessizce hüngür hüngür ağlıyordu. Bebeğin o minik, masum ağlayış sesi odayı doldururken, kapı gıcırtıyla ardına kadar açıldı.

İçeri rüzgâr girmedi ama odadaki mumların alevi buz gibi bir nefesle birden söndü.

Koridorun zifiri karanlığından o tanıdık, ağır gövde belirdi. Gri, karışık saçları ve çirkin yüzündeki o değişmeyen tebessümle yaşlı kadın odanın ortasına doğru yürüdü. Ayak sesleri yoktu, sadece etrafa yayılan çürük toprak kokusu vardı.

— Zaman geldi, dedi kadın. Sesi, birbirine sürtünen Kuru kemiklerin gıcırtısını andırıyordu.

Adam dizlerinin üzerine çöktü. Kadının çamurlu eteklerine sarıldı, yüzünü yere vurarak haykırdı:

— Lütfen... Ne olur yapma! Canımı al, ruhumu al, beni bu gece cehennemin dibine at ama onu bırak! O daha çok küçük... Yüzünü bile görmedim, ne olur!

Kadın adamın yalvarışlarına tek bir mimik bile oynatmadan baktı. Onu bir böcek gibi kenara iterken soğukkanlılıkla mırıldandı:

— Bir cana karşılık bir can. Pazarlık yapıldı. Bedel ödendi.

Kadın beşiğe doğru uzandı. Kundaktaki bebeği kucağına aldığı an, bebeğin ağlaması bıçak gibi kesildi. Adam gözlerini sımsıkı kapattı, parmaklarını göz kapaklarına öyle bir bastırdı ki kör olacağını sandı. Oğlunun kokusu burnuna çalınıyordu ama ona bakamıyordu. Baksaydı, belki de ruhu o an tamamen parçalanıp yok olacaktı.

Kadın kucağındaki bebekle birlikte arkasını döndü. Ağır adımlarla karanlık koridora doğru yürüdü ve kapı üzerlerine kapandı.

Odanın ortasında, soğuk tahtaların üzerinde tek başına kalan adamın boğazından insanı dehşete düşüren, hayvanımsı bir feryat koptu. Yumruklarını kanayana kadar yere vurdu, göğsünü tırmaladı, kendi nefesini boğmak istercesine boğazını sıktı. Bir kızını kurtarmıştı ama diğer evladını kendi elleriyle karanlığa, hiç bilmediği bir dehşete satmıştı. Karısı birazdan uyanacak, kucağındaki boşluğu görüp çıldıracaktı. Ve adam, bu yalanı ve vicdan azabını ömrünün sonuna kadar bir canavar gibi taşımak zorundaydı.

Tam o sırada, koridorun sonundaki odadan Ela’nın uykulu, masum sesi duyuldu:

— Babacım... Orada mısın? Korkuyorum...

Adam hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak doğrulmaya çalıştı ama dizleri tutmadı. Yerde, kan ve gözyaşı içinde iki büklüm kalmıştı. Ağzını açtı ama kızına "Buradayım" diyemedi. Boğazından sadece katran gibi siyah, kanlı bir hıçkırık döküldü.

Kızının hayatı kurtulmuştu; ama adamın ruhu, o gece hiç göremediği oğlunun arkasından giden o karanlıkta sonsuza dek can vermişti.

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 16 days ago
▲ 0 r/Yazar

Kadife Tutsaklık

Bahçede koşuşturan çocukların neşeli çığlıkları arasında kızını arayan baba, onu gördüğü gibi seslendi:

— Ela! Kızım, gel buraya!

Ela heyecanlı ama ürkek adımlarla babasına doğru koşarken, adamın arkasına sakladığı devasa pembe hediye paketi adımlarına canlılık kattı. Coşkuyla babasının boynuna atılıp ona sıkıca sarıldı:

— Baba, arkandaki ne?

— Aç da bak bakalım!

— Yaşasın!

Ela sabırsızca pembe ambalaj kâğıdını yırttı. İçinden; kırmızı ve pembe tonlarının hâkim olduğu, neredeyse kendi boyunda, yüzünde sabit bir gülümseme ve boynunda papyonu olan dev bir ayıcık çıktı. Ayıcık garip bir şekilde ağır ve soğuktu ama Ela bunu fark etmeyerek oyuncağı göğsüne bastırıp kucakladı. Ardından heyecanla yeniden babasına doğru hamle yaptı.

Tam babasının önüne geldiği sırada aniden duraksadı. Yüzündeki tebessüm bir anda dondu; göğsü şiddetle sarsıldı ve derin, boğuk bir öğürmeyle babasının ayakkabılarının üzerine zift gibi, simsiyah bir balçık kustu.

Bahçedeki kalabalık dehşetle etraflarına toplanırken Ela kusmayı kesti. Lekelenmiş dudaklarıyla başını yavaşça kaldırıp babasına baktı ve gözleri geriye kayarak olduğu yere yığıldı.

Telaşla çığlıkların yükseldiği o öğleden sonra hastane odasında son bulmuştu. Doktorlar her türlü testi uygulamış, kan örnekleri almışlardı ama ortada hiçbir açıklama yoktu. Sanki o siyah balçık kusma anı hiç yaşanmamış gibi tahliller tamamen temiz çıkıyordu.

Babası kızının yatağının kenarına oturup solgun saçlarını şefkatle okşadı:

— Merak etme tatlım, doktorlar iyi olduğunu söylüyor.

— Ben de iyi hissediyorum babacım... Artık eve gidelim, lütfen.

— Doktorlar "çıkabilirsiniz" dediğinde gideceğiz güzelim. Ama bak, seni kim özlemiş?

Adam, sırtının arkasından sakladığı o dev pembe ayıcığı çıkardı. Ela, oyuncağı ilk gördüğü andaki o saf neşeyle kollarını açtı ve ayıcığa sıkıca sarıldı. Ancak göğsünü oyuncakla bastırdığı an, gözleri geriye kaydı ve küçük kız sessizce tekrar yığılıp kaldı.

Baba dehşetle fırlayıp koridora doğru bağırmaya başladı:

— Doktor! Çabuk buraya gelin, yine bayıldı!

Adam panik içinde yardım isterken, hastane odasının kapısından içeri kısa boylu, tombul bedenli, çirkin yüzlü ve gri, karışık saçlı yaşlı bir kadın girdi. Yatağa doğru boş ve anlamsız bakışlarla yürümeye başladı ve mırıldandı:

— Lanet... Bu kız lanetli. Ölecek... Evet, evet, ölecek...

Öfkeyle sarsılan baba kadına doğru bir adım attı:

— Defol git buradan, kaçık kadın! Ne saçmalıyorsun sen?

O an kapıdan içeri giren hemşire, adamın boşluğa bağırdığını görünce şaşkınlıkla durdu:

— Beyefendi, iyi misiniz? Kime bağırsınız?

— Ş Şu yaşlı kadın! İçeri girip saçmasapan şeyler söyledi, biraz gelirdim.

Hemşire koridora ve odaya göz gezdirdi, ardından endişeli gözlerle adama baktı:

— Hangi yaşlı kadın? Odada kimse yok. Beyefendi... En son ne zaman uyudunuz?

— Bilmiyorum... Belki iki gün önce. Buraya geldiğimizden beri gözümü kırpmadım! Kızımın neyi var bilmiyor musunuz, yine bayıldı!

Hemşire derin bir nefes alıp masadaki dosyayı gösterdi:

— Bunu anlamaya çalışıyoruz ama... Testler yine normal çıkıyor. Fiziksel olarak hiçbir sorun yok gibi görünüyor.

Ela, kulakları tırmalayan dehşet dolu bir çığlıkla uyandı. İki büklüm olmuş, ellerini karnının üst bölgesine bastırarak ağlayıp sayıklıyordu:

— Karnım... Karnım çok acıyor, ahhh!

Doktor telaşla yatağa seğirtti. Ela’nın kıvranarak bastırdığı noktaya elini koydu ama parmaklarının altında görünürde hiçbir anormallik yoktu. Vakit kaybetmeden küçük kızı ultrasona aldılar, peş peşe röntgenler çekildi. Ancak cihazların soğuk ekranlarında her şey kusursuz görünüyordu. Ela’nın odada yankılanan çığlıkları, görünmeyen bu amansız hastalığın tek kanıtı gibiydi.

Akşam çöktüğünde odaya yemek tepsisi getirildi. Babası tepsiyi Ela’nın önüne çekip tasedeki sıcak mercimek çorbasından bir kaşık aldı. Önce hafifçe üfledi, ardından kızına doğru uzattı. Ela cılız ve tatlı bir sitemle:

— Kendim yiyebilirim... dese de babası çaresizliğin verdiği endişeyle bunu duymadı bile.

— Hadi güzelim, aç ağzını. Birkaç yudum bir şey girsin midene.

Ela isteksizce ağzını açtı. Ancak çorbanın ilk lokması boğazından aşağı kayar kaymaz kızın göğsü şiddetle sarsıldı. Daha ilk kaşıkta, tıkandığını hisseder gibi boğulurcasına kusmaya başladı. Başını bitkinlikle yastığa düşüren küçük kız, fısıltıdan farksız bir sesle "İştahım yok..." diyerek duvar tarafına döndü.

Sadece iki gündür buradaydılar ama Ela’nın eti, kemiklerinin üstünden sanki sıcakta buhar olup süzülüyordu. Yanakları avurtlarına çökmüş, kemikleri yer yer derisini delip çıkacakmış gibi belirginleşmişti. Kollarında ve bacaklarında ise sebebi çözülemeyen, koyu mor lekelenmeler belirmeye başlamıştı.

Ela nihayet sızıp kaldığında, babası sessizce koridora çıktı. Zihnindeki uğultuyu bastırmak istercesine hastane bahçesindeki sigara alanına yürüdü. Paketinde kalan son sigarayı çıkarıp yaktı, dumanı ciğerlerine çekerken soğuk demir merdivenlere çöktü. Gökyüzündeki soluk dolunaya bakarak derin bir nefes aldı.

Hemen yanında beliren iri ve ağır gövdenin varlığı onu irkiltene dek gözlerini boşluktan ayırmadı. Başını soluna çevirdiğinde, gündüz odada gördüğü o tekinsiz yaşlı kadının hemen yanında oturduğunu fark etti. Artık korkacak gücü bile kalmamıştı. Kısık bir sesle mırıldandı:

— Demek yine geldin... Söylesene, ben delirmeye mi başladım?

— Hayır, delirmiyorsun, dedi kadın. Sesi, rüzgarda kırılan kuru dalları andırıyordu. Ama kızın bu soğuk duvarların arasında kalmaya devam ederse, üç gece sonra ölecek.

— Peki ne yapabilirim?

Adam çaresizlik içinde ellerini yüzüne kapattı.

— Doktorlar hiçbir şey bulamıyor... Çıldırmak üzereyim!

— Ben onu iyileştirebilirim, dedi kadın. Ağır ağır adama döndü. Ama bana borçlanırsın. Ve inan bana, bana borçlanmak istemezsin.

— Kızımı kurtar da... dedi adam, gözlerinden süzülen yaş sigarasının koruna düşerken. Sana her şeyimi veririm. Malımı, mülkümü, canımı...

— Her şeyini istemiyorum. Bana oğlunu vereceksin.

— Ama... Benim oğlum yok ki.

— Bir yıla kadar olacak, dedi kadın. Kurumuş dudaklarında çarpık bir tebessüm belirdi. O doğacak çocuğu istiyorum. Yüzünü bir kere bile görmeyeceksin. Doğduğu an onu ben alacağım.

Adam sigarasından uzun, yakıcı bir nefes daha çekti. Zihninden kızının avurtları çökmüş yüzü, kemikleri sayılan cılız bedeni ve ağzından dökülen o zift rengi balçık geçti. Dudakları titredi, gözlerini kapatıp çaresizliğin katranına batmış tek bir kelime fısıldadı:

— Anlaştık.

Yaşlı kadın gülümsedi. Koynundan simsiyah, camı çamurla kaplanmış küçük bir şişe çıkardı. Şişenin içinde cıva gibi koyu, çürük kokulu bir sıvı çalkalanıyordu.

— Bu zehri ona içireceksin, dedi kadın şişeyi adama uzatırken. Kızın günlerce kıvranacak, saçları dökülecek, kan kusacak. Senden nefret edecek, ölmek isteyecek. Ama sakın durma. İçindeki o gölge ancak beden ölümün kıyısına geldiğinde beslenmeyi bırakır. Ya bu zehirle onu içeriden yakıp gölgeyi boğarsın ya da üç gün sonra mezarını kazarsın. Seçim senin.

Adam elindeki soğuk cam şişeyi cebine saklayıp, cızırdayarak yanıp sönen hastane lambalarının altından geçerek Ela’nın odasına girdi. Ela yatakta iki büklüm oturmuş, gözyaşlarıyla kapıyı gözlüyordu. Ağlamaklı bir sesle sordu:

— Neredeydin?

Babası heyecanla yanına yaklaşarak yatağın kenarına çöktü:

— Seni iyileştirmenin bir yolunu arıyordum güzelim...

Cebindeki o küçük siyah şişeyi çıkarıp kızına gösterdi:

— Bunu içeceksin. İçtiğinde hiçbir şeyin kalmayacak.

— Gerçekten mi?

— Gerçekten benim güzel kızım.

Adam titreyen elleriyle şişeyi Ela’nın dudaklarına götürdü. Ela zorlanarak çürük kokulu siyah sıvıyı yudumladı, tiksintiyle suratını ekşitip başını geriye çekti:

— Tadı... Tadı çok kötü babacım.

— Biliyorum bir tanem ama seni bu iyileştirecek.

Adam teselli etmek istercesine elini kızının başı okşamak için saçlarına uzattı. Ancak parmaklarını geri çektiğinde, Ela’nın tutam tutam saçının köklerinden kopup avucuna yapıştığını gördü. Adam avucuna yapışan saç tutamını hızla arkasına gizledi. Göğsündeki düğüm boğazını tıkarken eğilip kızını alnından öptü:

— Hadi uyu bebeğim... Sabah her şey geçmiş olacak.

Ela başını bitkinlikle yastığa bıraktı ve gözlerini kapattı.

Sonraki üç gün boyunca hiç uyanmadı. Bedenini sarsan yakıcı ateşin içinde sırılsıklam terliyor, boğuk çığlıklar atıp tanınmaz seslerle kabuslar sayıklıyordu. Koluna takılan serum iğnelerini geçirdiği nöbetler sırasında söküp attığı için doktorlar en sonunda küçük kızın narin bileklerini yatağa bağlamak zorunda kalmışlardı. Başındaki sırma saçlar tamamen dökülmüş, cildi kurumuş yapraklar gibi yer yer soyulmaya başlamıştı.

Doktorlar odada çaresizlik içinde dönüp dururken, babanın gözü yatağın ayak ucundaki komodinde oturan o pembe ayıcıktaydı.

Üçüncü gecenin zifiri karanlığında, Ela’nın ateşi kırılma noktasına ulaştığında odadaki havanın ağırlığı değişti. Komodinin üzerindeki ayıcığın göğsündeki o kaba dikişler yavaşça gerilmeye başladı. İçeriden sızan çürük bir koku odayı kaplarken, ayının karnından zift gibi simsiyah bir balçık süzüldü. Ayıcık sanki büzüşüyor, için için çürüyerek içerisindeki o zehri dışarı kusuyordu.

Aynı anlarda Ela’nın karnındaki o taş gibi sertlik gevşemeye, kaburgalarının altındaki dondurucu baskı kaybolmaya başladı. Kızın acı dolu sayıklamaları kesildi; göğsü ilk kez düzenli ve derin bir nefesle yükselip indi.

Şafak sökerken Ela yavaşça gözlerini açtı. Cildi pürüzünü kaybetmiş, başı tamamen saçsız kalmıştı. Yatağın kenarında ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş babasına baktı ve fısıltıdan farksız, cılız bir sesle sordu:

— Babacım... İçimdeki o ateş gitti mi?

Adam hıçkırıklara boğularak kızının zayıf bedenine sarıldı:

— Gitti güzelim... Gitti, geçti artık.

Ela yaşamıştı. Bedenindeki lanet sökülüp atılmış, midesini kemiren o görünmez gölge silinmişti. Ancak adam kızına sarılırken bahçedeki yaşlı kadının soğuk fısıltısını zihninden atamıyordu. Kızını ölümün elinden çekip almıştı ama bir yıl sonra kapısına dayanacak olan o karanlık borcun gölgesi, hayatlarının üzerine çoktan düşmüştü.

Aradan geçen bir yıl, Ela için mucizelerle dolu bir arınma süreciydi. Başında yeniden uzamaya başlayan incecik sırma saçları, yanaklarına geri dönen o pembe canlılık ve bahçede yankılanan neşeli kahkahaları, geçip giden kâbusun hiç yaşanmadığını haykırır gibiydi. Ela hayattaydı, gülüyordu, yürüyordu.

Ama babası için o bir yıl, her saniyesi yaklaşan bir idam sehpasında beklemekten farksızdı.

Karısının hamile olduğunu öğrendiği o ilk gün, evde bayram havası eserken adam odanın bir köşesinde dizlerinin üstüne çöküp sessizce kusmuştu. Karnı büyüyen karısına her sarılışında, o bebeğin tek bir tebessümünü bile hak etmeyen zehirli bir katil gibi hissetti kendini. Dokuz ay boyunca eve bir doğumun müjdesi değil, bir cenazenin gölgesi sinmişti. Adam günden güne eridi, gözlerinin altındaki mor halkalar derinleşti, zihni kendi kurduğu cehennemin içinde paramparça oldu.

Ve o uğursuz gece gelip çattı.

Dışarıda camları zorlayan rüzgârın uğultusuyla doğum sancıları başladı. Sabaha karşı, fırtınanın en şiddetli anında bebek dünyaya geldi. Bir erkek çocuk... Karısı yorgunluktan ve mutluluktan bitap düşerek bebeği göğsüne bastırdı ve derin bir uykuya daldı.

Adam ise bebek odasının eşiğinde, dondurucu bir koridorun ortasında taş gibi donup kalmıştı. Kadına verdiği o korkunç söz zihninde yankılanıyordu: "Yüzünü bir kere bile görmeyeceksin."

Adam başını bir milim bile eğip besşikteki oğlunun yüzüne bakmaya cüret edemedi. Gözlerini tavana dikmiş, elleriyle yüzünü kapatmış, sessizce hüngür hüngür ağlıyordu. Bebeğin o minik, masum ağlayış sesi odayı doldururken, kapı gıcırtıyla ardına kadar açıldı.

İçeri rüzgâr girmedi ama odadaki mumların alevi buz gibi bir nefesle birden söndü.

Koridorun zifiri karanlığından o tanıdık, ağır gövde belirdi. Gri, karışık saçları ve çirkin yüzündeki o değişmeyen tebessümle yaşlı kadın odanın ortasına doğru yürüdü. Ayak sesleri yoktu, sadece etrafa yayılan çürük toprak kokusu vardı.

— Zaman geldi, dedi kadın. Sesi, birbirine sürtünen Kuru kemiklerin gıcırtısını andırıyordu.

Adam dizlerinin üzerine çöktü. Kadının çamurlu eteklerine sarıldı, yüzünü yere vurarak haykırdı:

— Lütfen... Ne olur yapma! Canımı al, ruhumu al, beni bu gece cehennemin dibine at ama onu bırak! O daha çok küçük... Yüzünü bile görmedim, ne olur!

Kadın adamın yalvarışlarına tek bir mimik bile oynatmadan baktı. Onu bir böcek gibi kenara iterken soğukkanlılıkla mırıldandı:

— Bir cana karşılık bir can. Pazarlık yapıldı. Bedel ödendi.

Kadın beşiğe doğru uzandı. Kundaktaki bebeği kucağına aldığı an, bebeğin ağlaması bıçak gibi kesildi. Adam gözlerini sımsıkı kapattı, parmaklarını göz kapaklarına öyle bir bastırdı ki kör olacağını sandı. Oğlunun kokusu burnuna çalınıyordu ama ona bakamıyordu. Baksaydı, belki de ruhu o an tamamen parçalanıp yok olacaktı.

Kadın kucağındaki bebekle birlikte arkasını döndü. Ağır adımlarla karanlık koridora doğru yürüdü ve kapı üzerlerine kapandı.

Odanın ortasında, soğuk tahtaların üzerinde tek başına kalan adamın boğazından insanı dehşete düşüren, hayvanımsı bir feryat koptu. Yumruklarını kanayana kadar yere vurdu, göğsünü tırmaladı, kendi nefesini boğmak istercesine boğazını sıktı. Bir kızını kurtarmıştı ama diğer evladını kendi elleriyle karanlığa, hiç bilmediği bir dehşete satmıştı. Karısı birazdan uyanacak, kucağındaki boşluğu görüp çıldıracaktı. Ve adam, bu yalanı ve vicdan azabını ömrünün sonuna kadar bir canavar gibi taşımak zorundaydı.

Tam o sırada, koridorun sonundaki odadan Ela’nın uykulu, masum sesi duyuldu:

— Babacım... Orada mısın? Korkuyorum...

Adam hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak doğrulmaya çalıştı ama dizleri tutmadı. Yerde, kan ve gözyaşı içinde iki büklüm kalmıştı. Ağzını açtı ama kızına "Buradayım" diyemedi. Boğazından sadece katran gibi siyah, kanlı bir hıçkırık döküldü.

Kızının hayatı kurtulmuştu; ama adamın ruhu, o gece hiç göremediği oğlunun arkasından giden o karanlıkta sonsuza dek can vermişti.

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 16 days ago

Kadife Tutsaklık

Bahçede koşuşturan çocukların neşeli çığlıkları arasında kızını arayan baba, onu gördüğü gibi seslendi:

— Ela! Kızım, gel buraya!

Ela heyecanlı ama ürkek adımlarla babasına doğru koşarken, adamın arkasına sakladığı devasa pembe hediye paketi adımlarına canlılık kattı. Coşkuyla babasının boynuna atılıp ona sıkıca sarıldı:

— Baba, arkandaki ne?

— Aç da bak bakalım!

— Yaşasın!

Ela sabırsızca pembe ambalaj kâğıdını yırttı. İçinden; kırmızı ve pembe tonlarının hâkim olduğu, neredeyse kendi boyunda, yüzünde sabit bir gülümseme ve boynunda papyonu olan dev bir ayıcık çıktı. Ayıcık garip bir şekilde ağır ve soğuktu ama Ela bunu fark etmeyerek oyuncağı göğsüne bastırıp kucakladı. Ardından heyecanla yeniden babasına doğru hamle yaptı.

Tam babasının önüne geldiği sırada aniden duraksadı. Yüzündeki tebessüm bir anda dondu; göğsü şiddetle sarsıldı ve derin, boğuk bir öğürmeyle babasının ayakkabılarının üzerine zift gibi, simsiyah bir balçık kustu.

Bahçedeki kalabalık dehşetle etraflarına toplanırken Ela kusmayı kesti. Lekelenmiş dudaklarıyla başını yavaşça kaldırıp babasına baktı ve gözleri geriye kayarak olduğu yere yığıldı.

Telaşla çığlıkların yükseldiği o öğleden sonra hastane odasında son bulmuştu. Doktorlar her türlü testi uygulamış, kan örnekleri almışlardı ama ortada hiçbir açıklama yoktu. Sanki o siyah balçık kusma anı hiç yaşanmamış gibi tahliller tamamen temiz çıkıyordu.

Babası kızının yatağının kenarına oturup solgun saçlarını şefkatle okşadı:

— Merak etme tatlım, doktorlar iyi olduğunu söylüyor.

— Ben de iyi hissediyorum babacım... Artık eve gidelim, lütfen.

— Doktorlar "çıkabilirsiniz" dediğinde gideceğiz güzelim. Ama bak, seni kim özlemiş?

Adam, sırtının arkasından sakladığı o dev pembe ayıcığı çıkardı. Ela, oyuncağı ilk gördüğü andaki o saf neşeyle kollarını açtı ve ayıcığa sıkıca sarıldı. Ancak göğsünü oyuncakla bastırdığı an, gözleri geriye kaydı ve küçük kız sessizce tekrar yığılıp kaldı.

Baba dehşetle fırlayıp koridora doğru bağırmaya başladı:

— Doktor! Çabuk buraya gelin, yine bayıldı!

Adam panik içinde yardım isterken, hastane odasının kapısından içeri kısa boylu, tombul bedenli, çirkin yüzlü ve gri, karışık saçlı yaşlı bir kadın girdi. Yatağa doğru boş ve anlamsız bakışlarla yürümeye başladı ve mırıldandı:

— Lanet... Bu kız lanetli. Ölecek... Evet, evet, ölecek...

Öfkeyle sarsılan baba kadına doğru bir adım attı:

— Defol git buradan, kaçık kadın! Ne saçmalıyorsun sen?

O an kapıdan içeri giren hemşire, adamın boşluğa bağırdığını görünce şaşkınlıkla durdu:

— Beyefendi, iyi misiniz? Kime bağırsınız?

— Ş Şu yaşlı kadın! İçeri girip saçmasapan şeyler söyledi, biraz gelirdim.

Hemşire koridora ve odaya göz gezdirdi, ardından endişeli gözlerle adama baktı:

— Hangi yaşlı kadın? Odada kimse yok. Beyefendi... En son ne zaman uyudunuz?

— Bilmiyorum... Belki iki gün önce. Buraya geldiğimizden beri gözümü kırpmadım! Kızımın neyi var bilmiyor musunuz, yine bayıldı!

Hemşire derin bir nefes alıp masadaki dosyayı gösterdi:

— Bunu anlamaya çalışıyoruz ama... Testler yine normal çıkıyor. Fiziksel olarak hiçbir sorun yok gibi görünüyor.

Ela, kulakları tırmalayan dehşet dolu bir çığlıkla uyandı. İki büklüm olmuş, ellerini karnının üst bölgesine bastırarak ağlayıp sayıklıyordu:

— Karnım... Karnım çok acıyor, ahhh!

Doktor telaşla yatağa seğirtti. Ela’nın kıvranarak bastırdığı noktaya elini koydu ama parmaklarının altında görünürde hiçbir anormallik yoktu. Vakit kaybetmeden küçük kızı ultrasona aldılar, peş peşe röntgenler çekildi. Ancak cihazların soğuk ekranlarında her şey kusursuz görünüyordu. Ela’nın odada yankılanan çığlıkları, görünmeyen bu amansız hastalığın tek kanıtı gibiydi.

Akşam çöktüğünde odaya yemek tepsisi getirildi. Babası tepsiyi Ela’nın önüne çekip tasedeki sıcak mercimek çorbasından bir kaşık aldı. Önce hafifçe üfledi, ardından kızına doğru uzattı. Ela cılız ve tatlı bir sitemle:

— Kendim yiyebilirim... dese de babası çaresizliğin verdiği endişeyle bunu duymadı bile.

— Hadi güzelim, aç ağzını. Birkaç yudum bir şey girsin midene.

Ela isteksizce ağzını açtı. Ancak çorbanın ilk lokması boğazından aşağı kayar kaymaz kızın göğsü şiddetle sarsıldı. Daha ilk kaşıkta, tıkandığını hisseder gibi boğulurcasına kusmaya başladı. Başını bitkinlikle yastığa düşüren küçük kız, fısıltıdan farksız bir sesle "İştahım yok..." diyerek duvar tarafına döndü.

Sadece iki gündür buradaydılar ama Ela’nın eti, kemiklerinin üstünden sanki sıcakta buhar olup süzülüyordu. Yanakları avurtlarına çökmüş, kemikleri yer yer derisini delip çıkacakmış gibi belirginleşmişti. Kollarında ve bacaklarında ise sebebi çözülemeyen, koyu mor lekelenmeler belirmeye başlamıştı.

Ela nihayet sızıp kaldığında, babası sessizce koridora çıktı. Zihnindeki uğultuyu bastırmak istercesine hastane bahçesindeki sigara alanına yürüdü. Paketinde kalan son sigarayı çıkarıp yaktı, dumanı ciğerlerine çekerken soğuk demir merdivenlere çöktü. Gökyüzündeki soluk dolunaya bakarak derin bir nefes aldı.

Hemen yanında beliren iri ve ağır gövdenin varlığı onu irkiltene dek gözlerini boşluktan ayırmadı. Başını soluna çevirdiğinde, gündüz odada gördüğü o tekinsiz yaşlı kadının hemen yanında oturduğunu fark etti. Artık korkacak gücü bile kalmamıştı. Kısık bir sesle mırıldandı:

— Demek yine geldin... Söylesene, ben delirmeye mi başladım?

— Hayır, delirmiyorsun, dedi kadın. Sesi, rüzgarda kırılan kuru dalları andırıyordu. Ama kızın bu soğuk duvarların arasında kalmaya devam ederse, üç gece sonra ölecek.

— Peki ne yapabilirim?

Adam çaresizlik içinde ellerini yüzüne kapattı.

— Doktorlar hiçbir şey bulamıyor... Çıldırmak üzereyim!

— Ben onu iyileştirebilirim, dedi kadın. Ağır ağır adama döndü. Ama bana borçlanırsın. Ve inan bana, bana borçlanmak istemezsin.

— Kızımı kurtar da... dedi adam, gözlerinden süzülen yaş sigarasının koruna düşerken. Sana her şeyimi veririm. Malımı, mülkümü, canımı...

— Her şeyini istemiyorum. Bana oğlunu vereceksin.

— Ama... Benim oğlum yok ki.

— Bir yıla kadar olacak, dedi kadın. Kurumuş dudaklarında çarpık bir tebessüm belirdi. O doğacak çocuğu istiyorum. Yüzünü bir kere bile görmeyeceksin. Doğduğu an onu ben alacağım.

Adam sigarasından uzun, yakıcı bir nefes daha çekti. Zihninden kızının avurtları çökmüş yüzü, kemikleri sayılan cılız bedeni ve ağzından dökülen o zift rengi balçık geçti. Dudakları titredi, gözlerini kapatıp çaresizliğin katranına batmış tek bir kelime fısıldadı:

— Anlaştık.

Yaşlı kadın gülümsedi. Koynundan simsiyah, camı çamurla kaplanmış küçük bir şişe çıkardı. Şişenin içinde cıva gibi koyu, çürük kokulu bir sıvı çalkalanıyordu.

— Bu zehri ona içireceksin, dedi kadın şişeyi adama uzatırken. Kızın günlerce kıvranacak, saçları dökülecek, kan kusacak. Senden nefret edecek, ölmek isteyecek. Ama sakın durma. İçindeki o gölge ancak beden ölümün kıyısına geldiğinde beslenmeyi bırakır. Ya bu zehirle onu içeriden yakıp gölgeyi boğarsın ya da üç gün sonra mezarını kazarsın. Seçim senin.

Adam elindeki soğuk cam şişeyi cebine saklayıp, cızırdayarak yanıp sönen hastane lambalarının altından geçerek Ela’nın odasına girdi. Ela yatakta iki büklüm oturmuş, gözyaşlarıyla kapıyı gözlüyordu. Ağlamaklı bir sesle sordu:

— Neredeydin?

Babası heyecanla yanına yaklaşarak yatağın kenarına çöktü:

— Seni iyileştirmenin bir yolunu arıyordum güzelim...

Cebindeki o küçük siyah şişeyi çıkarıp kızına gösterdi:

— Bunu içeceksin. İçtiğinde hiçbir şeyin kalmayacak.

— Gerçekten mi?

— Gerçekten benim güzel kızım.

Adam titreyen elleriyle şişeyi Ela’nın dudaklarına götürdü. Ela zorlanarak çürük kokulu siyah sıvıyı yudumladı, tiksintiyle suratını ekşitip başını geriye çekti:

— Tadı... Tadı çok kötü babacım.

— Biliyorum bir tanem ama seni bu iyileştirecek.

Adam teselli etmek istercesine elini kızının başı okşamak için saçlarına uzattı. Ancak parmaklarını geri çektiğinde, Ela’nın tutam tutam saçının köklerinden kopup avucuna yapıştığını gördü. Adam avucuna yapışan saç tutamını hızla arkasına gizledi. Göğsündeki düğüm boğazını tıkarken eğilip kızını alnından öptü:

— Hadi uyu bebeğim... Sabah her şey geçmiş olacak.

Ela başını bitkinlikle yastığa bıraktı ve gözlerini kapattı.

Sonraki üç gün boyunca hiç uyanmadı. Bedenini sarsan yakıcı ateşin içinde sırılsıklam terliyor, boğuk çığlıklar atıp tanınmaz seslerle kabuslar sayıklıyordu. Koluna takılan serum iğnelerini geçirdiği nöbetler sırasında söküp attığı için doktorlar en sonunda küçük kızın narin bileklerini yatağa bağlamak zorunda kalmışlardı. Başındaki sırma saçlar tamamen dökülmüş, cildi kurumuş yapraklar gibi yer yer soyulmaya başlamıştı.

Doktorlar odada çaresizlik içinde dönüp dururken, babanın gözü yatağın ayak ucundaki komodinde oturan o pembe ayıcıktaydı.

Üçüncü gecenin zifiri karanlığında, Ela’nın ateşi kırılma noktasına ulaştığında odadaki havanın ağırlığı değişti. Komodinin üzerindeki ayıcığın göğsündeki o kaba dikişler yavaşça gerilmeye başladı. İçeriden sızan çürük bir koku odayı kaplarken, ayının karnından zift gibi simsiyah bir balçık süzüldü. Ayıcık sanki büzüşüyor, için için çürüyerek içerisindeki o zehri dışarı kusuyordu.

Aynı anlarda Ela’nın karnındaki o taş gibi sertlik gevşemeye, kaburgalarının altındaki dondurucu baskı kaybolmaya başladı. Kızın acı dolu sayıklamaları kesildi; göğsü ilk kez düzenli ve derin bir nefesle yükselip indi.

Şafak sökerken Ela yavaşça gözlerini açtı. Cildi pürüzünü kaybetmiş, başı tamamen saçsız kalmıştı. Yatağın kenarında ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş babasına baktı ve fısıltıdan farksız, cılız bir sesle sordu:

— Babacım... İçimdeki o ateş gitti mi?

Adam hıçkırıklara boğularak kızının zayıf bedenine sarıldı:

— Gitti güzelim... Gitti, geçti artık.

Ela yaşamıştı. Bedenindeki lanet sökülüp atılmış, midesini kemiren o görünmez gölge silinmişti. Ancak adam kızına sarılırken bahçedeki yaşlı kadının soğuk fısıltısını zihninden atamıyordu. Kızını ölümün elinden çekip almıştı ama bir yıl sonra kapısına dayanacak olan o karanlık borcun gölgesi, hayatlarının üzerine çoktan düşmüştü.

Aradan geçen bir yıl, Ela için mucizelerle dolu bir arınma süreciydi. Başında yeniden uzamaya başlayan incecik sırma saçları, yanaklarına geri dönen o pembe canlılık ve bahçede yankılanan neşeli kahkahaları, geçip giden kâbusun hiç yaşanmadığını haykırır gibiydi. Ela hayattaydı, gülüyordu, yürüyordu.

Ama babası için o bir yıl, her saniyesi yaklaşan bir idam sehpasında beklemekten farksızdı.

Karısının hamile olduğunu öğrendiği o ilk gün, evde bayram havası eserken adam odanın bir köşesinde dizlerinin üstüne çöküp sessizce kusmuştu. Karnı büyüyen karısına her sarılışında, o bebeğin tek bir tebessümünü bile hak etmeyen zehirli bir katil gibi hissetti kendini. Dokuz ay boyunca eve bir doğumun müjdesi değil, bir cenazenin gölgesi sinmişti. Adam günden güne eridi, gözlerinin altındaki mor halkalar derinleşti, zihni kendi kurduğu cehennemin içinde paramparça oldu.

Ve o uğursuz gece gelip çattı.

Dışarıda camları zorlayan rüzgârın uğultusuyla doğum sancıları başladı. Sabaha karşı, fırtınanın en şiddetli anında bebek dünyaya geldi. Bir erkek çocuk... Karısı yorgunluktan ve mutluluktan bitap düşerek bebeği göğsüne bastırdı ve derin bir uykuya daldı.

Adam ise bebek odasının eşiğinde, dondurucu bir koridorun ortasında taş gibi donup kalmıştı. Kadına verdiği o korkunç söz zihninde yankılanıyordu: "Yüzünü bir kere bile görmeyeceksin."

Adam başını bir milim bile eğip besşikteki oğlunun yüzüne bakmaya cüret edemedi. Gözlerini tavana dikmiş, elleriyle yüzünü kapatmış, sessizce hüngür hüngür ağlıyordu. Bebeğin o minik, masum ağlayış sesi odayı doldururken, kapı gıcırtıyla ardına kadar açıldı.

İçeri rüzgâr girmedi ama odadaki mumların alevi buz gibi bir nefesle birden söndü.

Koridorun zifiri karanlığından o tanıdık, ağır gövde belirdi. Gri, karışık saçları ve çirkin yüzündeki o değişmeyen tebessümle yaşlı kadın odanın ortasına doğru yürüdü. Ayak sesleri yoktu, sadece etrafa yayılan çürük toprak kokusu vardı.

— Zaman geldi, dedi kadın. Sesi, birbirine sürtünen Kuru kemiklerin gıcırtısını andırıyordu.

Adam dizlerinin üzerine çöktü. Kadının çamurlu eteklerine sarıldı, yüzünü yere vurarak haykırdı:

— Lütfen... Ne olur yapma! Canımı al, ruhumu al, beni bu gece cehennemin dibine at ama onu bırak! O daha çok küçük... Yüzünü bile görmedim, ne olur!

Kadın adamın yalvarışlarına tek bir mimik bile oynatmadan baktı. Onu bir böcek gibi kenara iterken soğukkanlılıkla mırıldandı:

— Bir cana karşılık bir can. Pazarlık yapıldı. Bedel ödendi.

Kadın beşiğe doğru uzandı. Kundaktaki bebeği kucağına aldığı an, bebeğin ağlaması bıçak gibi kesildi. Adam gözlerini sımsıkı kapattı, parmaklarını göz kapaklarına öyle bir bastırdı ki kör olacağını sandı. Oğlunun kokusu burnuna çalınıyordu ama ona bakamıyordu. Baksaydı, belki de ruhu o an tamamen parçalanıp yok olacaktı.

Kadın kucağındaki bebekle birlikte arkasını döndü. Ağır adımlarla karanlık koridora doğru yürüdü ve kapı üzerlerine kapandı.

Odanın ortasında, soğuk tahtaların üzerinde tek başına kalan adamın boğazından insanı dehşete düşüren, hayvanımsı bir feryat koptu. Yumruklarını kanayana kadar yere vurdu, göğsünü tırmaladı, kendi nefesini boğmak istercesine boğazını sıktı. Bir kızını kurtarmıştı ama diğer evladını kendi elleriyle karanlığa, hiç bilmediği bir dehşete satmıştı. Karısı birazdan uyanacak, kucağındaki boşluğu görüp çıldıracaktı. Ve adam, bu yalanı ve vicdan azabını ömrünün sonuna kadar bir canavar gibi taşımak zorundaydı.

Tam o sırada, koridorun sonundaki odadan Ela’nın uykulu, masum sesi duyuldu:

— Babacım... Orada mısın? Korkuyorum...

Adam hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak doğrulmaya çalıştı ama dizleri tutmadı. Yerde, kan ve gözyaşı içinde iki büklüm kalmıştı. Ağzını açtı ama kızına "Buradayım" diyemedi. Boğazından sadece katran gibi siyah, kanlı bir hıçkırık döküldü.

Kızının hayatı kurtulmuştu; ama adamın ruhu, o gece hiç göremediği oğlunun arkasından giden o karanlıkta sonsuza dek can vermişti.

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 16 days ago
▲ 1 r/Yazar

Tahnitçi

Kürek sesleri gecenin sessizliğini bozarken, mezar taşına vuran çarpık bir fener ışığı genç adamın ölü toprağının üzerine kapaklanmasına sebep oldu. Kalbi deli gibi atarken duyduğu sesle nefesini tuttu:

— Merhaba! Orada kimse var mı?

Bu, mezarlık bekçisinin sesiydi. Bekçi bir süre etrafa bakındıktan sonra arkasını dönüp uzaklaşırken, Martin toprağın derinliklerinden gelen o cılız fısıltıyı duydu:

— Martin... Bu sen misin? Çıkar beni...

— Merak etme anne, seni oradan kurtaracağım!

Martin gözyaşları içinde toprağı kazmaya devam etti; ta ki kürek tabuta vurup o tok sesi çıkarana dek. Küreği bir kenara fırlatıp elleriyle tabutun üzerini temizlerken kendi kendine konuşuyordu:

— İşte... Geldim anne! Seni bulmam uzun sürdüğü için özgünüm. Günlerdir seni arıyorum...

Tabutun kapağını açtığında annesinin pembe yanakları ve canlı yeşil gözleriyle karşılaştı. Sanki az önce küçük bir şaka için toprağa gömülmüş gibi duran annesinin gülümseyen yüzüne bakarken ellerini tuttu ve onu ayağa kaldırdı. Annesi üstündeki tozu silkelenirken Martin’e baktı:

— Ah bebeğim benim... Benim için ne kadar da kirlenmişsin böyle. Hadi eve gidelim, kıyafetlerini yıkamalıyım.

— Tamam anne...

Martin’in yüzünde beliren o tebessüm, bekçinin fener ışığıyla bölündü:

— Hey! Dur orada!

Martin annesinin elinden tutup koşmaya başladı. Bekçi peşlerinden hamle yapsa da fazla kiloluydu. Martin annesini arabaya bindirip oradan uzaklaşırken, bekçi çoktan polisi aramıştı. On beş dakika sonra devriye arabası olay yerine vardı.

— İyi akşamlar memur bey.

— İyi akşamlar Zek.

— Bu normal bir beden hırsızlığı ya da mezar soygunu değildi... 20’li yaşlarda, 1.70 boylarında bir gençti. Onu gördüğümde ölüyü ayakta tutmaya çalışıyor ve onunla konuşuyordu! Ona doğru seslendiğimde bağırarak ölüye koşmasını söyledi. Sonra cesedi omzuna alıp gri bir Cadillac’a bindirerek uzaklaştı.

— Anlıyorum Zek... Ben gitsem iyi olacak. Sanırım bu işi kimin yaptığını biliyorum.

Polisler mezarlıktan ayrılırken Martin de eve varmıştı:

— Hadi anne içeri girelim, bugün çok yoruldum.

— Tahmin edebiliyorum ama dikkat et, merdivenlerde koşma.

— Anne artık çocuk değilim!

— Sen hâlâ benim küçük bebeğimsin.

— Neyse anne, hadi eve girelim.

Eve girdiklerinde annesi "Sana yemek hazırlayayım," diyerek mutfağa girdi; Martin ise duşa gitti. Alt kata indiği zaman mutfaktan nefis kokular geliyordu. Annesinin karşısına oturdu ve birlikte akşam yemeği yedikten sonra odalarına çekildiler.

Martin sabaha karşı bilinçsiz bir şekilde uyandı. Alt kata indi, evi topladı, mutfağa girip kahvaltı hazırladı ve tekrardan üst kata çıkıp üstünü değiştirerek yatağına girdi. Sadece tenkit edilecek kadar kısa bir süre, 10 dakika sonra uyandı ve alt kattan gelen nefis kokuları alınca heyecanla yataktan çıktı. Annesine seslenerek alt kata indi. Annesi mutfaktan ona karşılık verdi:

— Tatlım, buradayım!

Martin mutfağa girdiğinde ocaktaki omlet iştahını kabartıyordu. Masaya oturdu. İlk lokmayı alıp annesine baktığında; az önce canlı ve pembe olan yüzün bir anlığına solduğunu, göz bebeklerinin tamamen eriyip sadece beyazlarının kaldığını, boynunun yana büküldüğünü ve etrafında sineklerin uçuştuğunu gördü. Bu sadece bir anlık bir görüntü olsa da irkilerek sofradan kalktı.

— Tatlım, bir şey mi oldu?

— Hayır anne... Sanırım yine uyanık kabuslardan birini gördüm.

Annesi ayağa kalkıp Martin’e sarılırken Martin annesini öptü. Hazırlanmak için üst kata çıkacağı sırada dış kapı çaldı. Temkinli şekilde kapıya ilerleyen Martin, arkasından annesinin sesini duydu:

— Kimmiş tatlım?

Martin annesine sessiz olmasını işaret ederek kapı deliğinden baktı. O sırada kapı tekrar çaldı:

— Martin, içeride olduğunu biliyorum. Aç kapıyı, konuşmalıyız!

Martin telaşla kapıya seslendi:

— Geliyorum, biraz bekleyin lütfen!

Ardından hızla mutfağa girdi, annesine bakıp:

— Saklanmalısın! dedi.

Annesi şaşırarak sordu:

— Neden?

— Bak, açıklayacak vaktim yok. Kapıda David var, onlar bizi ayırmak istiyor!

— Ne? Neden tatlım? Paranoyak davranıyorsun...

— Anne lütfen şu lanet kilere gir ve bu kez beni dinle!

Annesi hiçbir şey demeden masadan kalktı ve kilere girdi. Martin sakince kapıya yöneldi, yüzüne yas ifadesini takınarak kapıyı açtı:

— Günaydın David.

— Günaydın Martin. İçeri gelmemde bir sakınca var mı acaba?

— Hayır, tabii ki gelebilirsin.

Mutfağa doğru yöneldiklerinde David doğrudan masaya baktı. İki servis tabağı ve iki çay kupasının olması dikkatini çekerken sordu:

— Hey, söylesene... Misafirin mi var?

— Hayır, hayır... Sadece annemin yokluğuna alışmaya çalışırken uyguladığım yas sürecimin bir parçası. Gittiğini kabul etmek kolay değil.

— Aslında ben de onun için gelmiştim. Dün gece bir şey oldu.

— Ne oldu?

— Biri geç saatlerde mezarlığa girip bir ceset çalmış.

— Peki bunun benimle ne ilgisi var?

Martin'in yüzündeki sahte tebessüm her şey yolunda demeye çalışsa da David bir terslik olduğunu anlamıştı.

— Annenin cesedini çaldılar Martin. Ve bunu yapan kişinin, tıpkı kapının önündeki gibi gri bir Cadillac kullandığı söyleniyor.

— Ne? Ciddi olamazsın! Bunu benim yaptığımı mı söylüyorsun?

— Sen söyle.

— Hayır, hayır! Bunu ben yapmadım.

— Evi aramamda bir sakınca var mı?

Martin’in yüzü düştü. Kendini gülmeye zorlayarak:

— Hayır, tabii ki yok, dedi.

David çatırdayan ahşap zemine basarak üst kata çıktı ve odaları aramaya başladı. Mary’nin odasına geldiğinde yatağın nemli ve dağılmış olduğunu fark etti. Yaklaşınca yataktan çok pis bir koku yayıldığını anlayıp burnunu tıkadı ve refleksle sordu:

— Bu koku da neyin nesi böyle?

— Kusura bakma David. Burası eski bir ev ve çok fazla haşere sorunumuz oluyor, bu yüzden her yerde kapanlar var. Yatağın altındaki kapan bir fare yakalamıştı dün gece ama çıkarmaya üşendim, o olmalı.

David yatağın altına eğilip baktı. Orada gerçekten de bir fare vardı ama Martin’in burası ölen annesinin odasıyken nemi ve kokuyu bu kadar hızlı savunmaya geçerek açıklaması David'in kafasını karıştırdı. David düşüncelere dalmış, boş gözlerle bakarken Martin hızlıca ekledi:

— Son kez kokusunu almak için dün gece onun yatağında uyudum... Odanın kliması bozuk, o yüzden biraz terledim.

David durgun bir yüzle

David durgun bir yüzle:

— Anladım, dedi.

Etrafa saçılmış kıyafetler dikkatini çekse de sormaktan vazgeçerek diğer odaları inceledi. Her şey yolunda görünüyordu. Bodruma indi. Martin’in tahnit (hayvan doldurma) sanatı ile uğraştığını bildiği için bodrumdaki doldurulmuş hayvanlara pek dikkat etmeden dondurucuya yöneldi. Kapağı açtığında birkaç ölü kuş dışında bir şey görmemek bir nebze içini rahatlatmıştı.

Oradan çıkıp salona ve mutfağa bir kez daha baktı. Tam o sırada mutfaktaki kiler dolabı dikkatini çekti. David’in kilere doğru yöneldiğini gören Martin telaşla ocağa adımladı:

— Hey David, bir bardak çay eşliğinde ondan bahsetmek ister misin? Biliyorum aranız iyiydi ve gidişi benim kadar seni de üzdü.

— Olabilir Martin...

David’in eli kilerin kapısına dokunduğu anda Martin telaşla sesini yükseltti:

— Hâlâ ikna olmadın mı bunu benim yapmadığıma? Gel de çayımızı içelim!

David kapıyı açtı kadının cesedi yere düşerken martine baktı

— Demek onu sen almadın, evlat...

— Ne yapabilirdim David? Onsuz yaşamayı bilmiyorum! O benimle konuşuyor, hâlâ hayatta David... Hayatta!

— Gel otur, bak evlat... Anneni severdim, bu yüzden seni görmezden geleceğim. Eğer bu gece cesedi mezarlığa bırakıp yarın bir kliniğe yatmayı kabul edersen...

Martin gözyaşları eşliğinde konuşmaya başladı:

— Bunu yapamam David, ondan ayrılamam! O hayatta!

— Bak Martin, o artık yok. Dikkatli bak, göreceksin...

Martin annesine bakınca bir anlığına onu soluk mavi ve yeşil tonlarında gördü; cesedi çürümeye başlamıştı. Ama hemen ardından yerden kalkan annesi yine o canlı görüntüsüne kavuştu. Annesi Martin’e bakarak konuşmaya başladı:

— Hadi Martin... Senin yanında olduğumu biliyorsun. Bizi ayırmalarına müsaade etme!

David Martin’e baktı. "Hadi evlat, gel otur karşıma," diyerek masaya oturdu. Martin de hemen karşısına geçti.

— Ona baksana... Çürümeye başlamış. Yokluğunu kabullenmek zor biliyorum ama ben senin yanındayım, sana destek olabilirim.

Martin göz ucuyla yere baktı. Mavi-yeşil tonlardaki beden bir anlığına burnuna tatlı-ekşi bir çürüme kokusu salsa da hemen ardından yerdeki ceset yok oldu. Annesi David’in arkasında durmuş, ellerini onun omuzlarına koyuyordu.

— Haklısın David. Seni dinleyeceğim. Yanımda olduğun için teşekkür ederim.

— Rica ederim evlat. Unutma, bu gece onu bırakmazsan yarın seni tutuklamak zorunda kalırım.

— Pekala David... O zaman onunla son anlarımı geçirmeme izin ver.

— Peki evlat.

David ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldi. Hemen arkasından Martin de kalktı. David’in adımlarını izlerken annesiyle göz göze geldi. Annesi dudaklarını araladı:

— Ne yapacağını biliyorsun, Martin...

Martin tezgahtaki bıçağı kavradı ve sakin adımlarla David’e yaklaştı. David kapının önünde durduğu sırada Martin sırtına atladı ve bıçağı defalarca şah damarına sapladı. Elini boynuna götüren David, Martin’in sakin bir tavırla üstünden inip mutfağa yürüdüğünü görünce belindeki silahı çıkardı ve son nefesini vermeden önce onu bacağından vurdu.

Martin kan kaybederken acıyla ahşap zemine yığıldı. Artık görüyordu; annesinin mutfak zemininde çürüyen cesedi tam gözlerinin önündeydi. Ellerindeki kanı görebiliyor, bacağındaki vurulma acısını kemiklerine kadar hissedebiliyordu.

O karamsarlığın ve zihinsel yıkımın ortasında kapı şiddetli bir biçimde çaldı:

— David! İyi misin?

Bu, David’in ortağı Alison’dı. Martin acıyla kapıya doğru süründü. Kanlı parmak uçlarıyla, bedeninde kalan son gücü kullanarak kapıyı araladı. Zihni karanlığa teslim olmadan hemen önce dudaklarını araladı ve sadece:

— Yardım et... diyebildi.

Hemen ardından yere yığılarak bilincini kaybetti. İçeri adım atan Alison; kapının ardında kanlar içindeki David’i ve mutfak zeminindeki çürümüş cesedi görünce dehşetle ambulansa sarıldı.

Martin hastanede iyileştirildikten sonra yüksek güvenlikli bir akıl hastanesine sevk edildi. Ancak David onun kadar şanslı değildi; Eski karısı Sandra’nın hemen yanındaki mezara gömüldü. Mahkeme, Martin’i bir kolluk kuvvetini katletmek ve ceset hırsızlığı yapmaktan ömür boyu akıl hastanesinde tecrit edilmeye mahkum etti.

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 16 days ago

Tahnitçi

Kürek sesleri gecenin sessizliğini bozarken, mezar taşına vuran çarpık bir fener ışığı genç adamın ölü toprağının üzerine kapaklanmasına sebep oldu. Kalbi deli gibi atarken duyduğu sesle nefesini tuttu:

— Merhaba! Orada kimse var mı?

Bu, mezarlık bekçisinin sesiydi. Bekçi bir süre etrafa bakındıktan sonra arkasını dönüp uzaklaşırken, Martin toprağın derinliklerinden gelen o cılız fısıltıyı duydu:

— Martin... Bu sen misin? Çıkar beni...

— Merak etme anne, seni oradan kurtaracağım!

Martin gözyaşları içinde toprağı kazmaya devam etti; ta ki kürek tabuta vurup o tok sesi çıkarana dek. Küreği bir kenara fırlatıp elleriyle tabutun üzerini temizlerken kendi kendine konuşuyordu:

— İşte... Geldim anne! Seni bulmam uzun sürdüğü için özgünüm. Günlerdir seni arıyorum...

Tabutun kapağını açtığında annesinin pembe yanakları ve canlı yeşil gözleriyle karşılaştı. Sanki az önce küçük bir şaka için toprağa gömülmüş gibi duran annesinin gülümseyen yüzüne bakarken ellerini tuttu ve onu ayağa kaldırdı. Annesi üstündeki tozu silkelenirken Martin’e baktı:

— Ah bebeğim benim... Benim için ne kadar da kirlenmişsin böyle. Hadi eve gidelim, kıyafetlerini yıkamalıyım.

— Tamam anne...

Martin’in yüzünde beliren o tebessüm, bekçinin fener ışığıyla bölündü:

— Hey! Dur orada!

Martin annesinin elinden tutup koşmaya başladı. Bekçi peşlerinden hamle yapsa da fazla kiloluydu. Martin annesini arabaya bindirip oradan uzaklaşırken, bekçi çoktan polisi aramıştı. On beş dakika sonra devriye arabası olay yerine vardı.

— İyi akşamlar memur bey.

— İyi akşamlar Zek.

— Bu normal bir beden hırsızlığı ya da mezar soygunu değildi... 20’li yaşlarda, 1.70 boylarında bir gençti. Onu gördüğümde ölüyü ayakta tutmaya çalışıyor ve onunla konuşuyordu! Ona doğru seslendiğimde bağırarak ölüye koşmasını söyledi. Sonra cesedi omzuna alıp gri bir Cadillac’a bindirerek uzaklaştı.

— Anlıyorum Zek... Ben gitsem iyi olacak. Sanırım bu işi kimin yaptığını biliyorum.

Polisler mezarlıktan ayrılırken Martin de eve varmıştı:

— Hadi anne içeri girelim, bugün çok yoruldum.

— Tahmin edebiliyorum ama dikkat et, merdivenlerde koşma.

— Anne artık çocuk değilim!

— Sen hâlâ benim küçük bebeğimsin.

— Neyse anne, hadi eve girelim.

Eve girdiklerinde annesi "Sana yemek hazırlayayım," diyerek mutfağa girdi; Martin ise duşa gitti. Alt kata indiği zaman mutfaktan nefis kokular geliyordu. Annesinin karşısına oturdu ve birlikte akşam yemeği yedikten sonra odalarına çekildiler.

Martin sabaha karşı bilinçsiz bir şekilde uyandı. Alt kata indi, evi topladı, mutfağa girip kahvaltı hazırladı ve tekrardan üst kata çıkıp üstünü değiştirerek yatağına girdi. Sadece tenkit edilecek kadar kısa bir süre, 10 dakika sonra uyandı ve alt kattan gelen nefis kokuları alınca heyecanla yataktan çıktı. Annesine seslenerek alt kata indi. Annesi mutfaktan ona karşılık verdi:

— Tatlım, buradayım!

Martin mutfağa girdiğinde ocaktaki omlet iştahını kabartıyordu. Masaya oturdu. İlk lokmayı alıp annesine baktığında; az önce canlı ve pembe olan yüzün bir anlığına solduğunu, göz bebeklerinin tamamen eriyip sadece beyazlarının kaldığını, boynunun yana büküldüğünü ve etrafında sineklerin uçuştuğunu gördü. Bu sadece bir anlık bir görüntü olsa da irkilerek sofradan kalktı.

— Tatlım, bir şey mi oldu?

— Hayır anne... Sanırım yine uyanık kabuslardan birini gördüm.

Annesi ayağa kalkıp Martin’e sarılırken Martin annesini öptü. Hazırlanmak için üst kata çıkacağı sırada dış kapı çaldı. Temkinli şekilde kapıya ilerleyen Martin, arkasından annesinin sesini duydu:

— Kimmiş tatlım?

Martin annesine sessiz olmasını işaret ederek kapı deliğinden baktı. O sırada kapı tekrar çaldı:

— Martin, içeride olduğunu biliyorum. Aç kapıyı, konuşmalıyız!

Martin telaşla kapıya seslendi:

— Geliyorum, biraz bekleyin lütfen!

Ardından hızla mutfağa girdi, annesine bakıp:

— Saklanmalısın! dedi.

Annesi şaşırarak sordu:

— Neden?

— Bak, açıklayacak vaktim yok. Kapıda David var, onlar bizi ayırmak istiyor!

— Ne? Neden tatlım? Paranoyak davranıyorsun...

— Anne lütfen şu lanet kilere gir ve bu kez beni dinle!

Annesi hiçbir şey demeden masadan kalktı ve kilere girdi. Martin sakince kapıya yöneldi, yüzüne yas ifadesini takınarak kapıyı açtı:

— Günaydın David.

— Günaydın Martin. İçeri gelmemde bir sakınca var mı acaba?

— Hayır, tabii ki gelebilirsin.

Mutfağa doğru yöneldiklerinde David doğrudan masaya baktı. İki servis tabağı ve iki çay kupasının olması dikkatini çekerken sordu:

— Hey, söylesene... Misafirin mi var?

— Hayır, hayır... Sadece annemin yokluğuna alışmaya çalışırken uyguladığım yas sürecimin bir parçası. Gittiğini kabul etmek kolay değil.

— Aslında ben de onun için gelmiştim. Dün gece bir şey oldu.

— Ne oldu?

— Biri geç saatlerde mezarlığa girip bir ceset çalmış.

— Peki bunun benimle ne ilgisi var?

Martin'in yüzündeki sahte tebessüm her şey yolunda demeye çalışsa da David bir terslik olduğunu anlamıştı.

— Annenin cesedini çaldılar Martin. Ve bunu yapan kişinin, tıpkı kapının önündeki gibi gri bir Cadillac kullandığı söyleniyor.

— Ne? Ciddi olamazsın! Bunu benim yaptığımı mı söylüyorsun?

— Sen söyle.

— Hayır, hayır! Bunu ben yapmadım.

— Evi aramamda bir sakınca var mı?

Martin’in yüzü düştü. Kendini gülmeye zorlayarak:

— Hayır, tabii ki yok, dedi.

David çatırdayan ahşap zemine basarak üst kata çıktı ve odaları aramaya başladı. Mary’nin odasına geldiğinde yatağın nemli ve dağılmış olduğunu fark etti. Yaklaşınca yataktan çok pis bir koku yayıldığını anlayıp burnunu tıkadı ve refleksle sordu:

— Bu koku da neyin nesi böyle?

— Kusura bakma David. Burası eski bir ev ve çok fazla haşere sorunumuz oluyor, bu yüzden her yerde kapanlar var. Yatağın altındaki kapan bir fare yakalamıştı dün gece ama çıkarmaya üşendim, o olmalı.

David yatağın altına eğilip baktı. Orada gerçekten de bir fare vardı ama Martin’in burası ölen annesinin odasıyken nemi ve kokuyu bu kadar hızlı savunmaya geçerek açıklaması David'in kafasını karıştırdı. David düşüncelere dalmış, boş gözlerle bakarken Martin hızlıca ekledi:

— Son kez kokusunu almak için dün gece onun yatağında uyudum... Odanın kliması bozuk, o yüzden biraz terledim.

David durgun bir yüzle

David durgun bir yüzle:

— Anladım, dedi.

Etrafa saçılmış kıyafetler dikkatini çekse de sormaktan vazgeçerek diğer odaları inceledi. Her şey yolunda görünüyordu. Bodruma indi. Martin’in tahnit (hayvan doldurma) sanatı ile uğraştığını bildiği için bodrumdaki doldurulmuş hayvanlara pek dikkat etmeden dondurucuya yöneldi. Kapağı açtığında birkaç ölü kuş dışında bir şey görmemek bir nebze içini rahatlatmıştı.

Oradan çıkıp salona ve mutfağa bir kez daha baktı. Tam o sırada mutfaktaki kiler dolabı dikkatini çekti. David’in kilere doğru yöneldiğini gören Martin telaşla ocağa adımladı:

— Hey David, bir bardak çay eşliğinde ondan bahsetmek ister misin? Biliyorum aranız iyiydi ve gidişi benim kadar seni de üzdü.

— Olabilir Martin...

David’in eli kilerin kapısına dokunduğu anda Martin telaşla sesini yükseltti:

— Hâlâ ikna olmadın mı bunu benim yapmadığıma? Gel de çayımızı içelim!

David kapıyı açtı kadının cesedi yere düşerken martine baktı

— Demek onu sen almadın, evlat...

— Ne yapabilirdim David? Onsuz yaşamayı bilmiyorum! O benimle konuşuyor, hâlâ hayatta David... Hayatta!

— Gel otur, bak evlat... Anneni severdim, bu yüzden seni görmezden geleceğim. Eğer bu gece cesedi mezarlığa bırakıp yarın bir kliniğe yatmayı kabul edersen...

Martin gözyaşları eşliğinde konuşmaya başladı:

— Bunu yapamam David, ondan ayrılamam! O hayatta!

— Bak Martin, o artık yok. Dikkatli bak, göreceksin...

Martin annesine bakınca bir anlığına onu soluk mavi ve yeşil tonlarında gördü; cesedi çürümeye başlamıştı. Ama hemen ardından yerden kalkan annesi yine o canlı görüntüsüne kavuştu. Annesi Martin’e bakarak konuşmaya başladı:

— Hadi Martin... Senin yanında olduğumu biliyorsun. Bizi ayırmalarına müsaade etme!

David Martin’e baktı. "Hadi evlat, gel otur karşıma," diyerek masaya oturdu. Martin de hemen karşısına geçti.

— Ona baksana... Çürümeye başlamış. Yokluğunu kabullenmek zor biliyorum ama ben senin yanındayım, sana destek olabilirim.

Martin göz ucuyla yere baktı. Mavi-yeşil tonlardaki beden bir anlığına burnuna tatlı-ekşi bir çürüme kokusu salsa da hemen ardından yerdeki ceset yok oldu. Annesi David’in arkasında durmuş, ellerini onun omuzlarına koyuyordu.

— Haklısın David. Seni dinleyeceğim. Yanımda olduğun için teşekkür ederim.

— Rica ederim evlat. Unutma, bu gece onu bırakmazsan yarın seni tutuklamak zorunda kalırım.

— Pekala David... O zaman onunla son anlarımı geçirmeme izin ver.

— Peki evlat.

David ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldi. Hemen arkasından Martin de kalktı. David’in adımlarını izlerken annesiyle göz göze geldi. Annesi dudaklarını araladı:

— Ne yapacağını biliyorsun, Martin...

Martin tezgahtaki bıçağı kavradı ve sakin adımlarla David’e yaklaştı. David kapının önünde durduğu sırada Martin sırtına atladı ve bıçağı defalarca şah damarına sapladı. Elini boynuna götüren David, Martin’in sakin bir tavırla üstünden inip mutfağa yürüdüğünü görünce belindeki silahı çıkardı ve son nefesini vermeden önce onu bacağından vurdu.

Martin kan kaybederken acıyla ahşap zemine yığıldı. Artık görüyordu; annesinin mutfak zemininde çürüyen cesedi tam gözlerinin önündeydi. Ellerindeki kanı görebiliyor, bacağındaki vurulma acısını kemiklerine kadar hissedebiliyordu.

O karamsarlığın ve zihinsel yıkımın ortasında kapı şiddetli bir biçimde çaldı:

— David! İyi misin?

Bu, David’in ortağı Alison’dı. Martin acıyla kapıya doğru süründü. Kanlı parmak uçlarıyla, bedeninde kalan son gücü kullanarak kapıyı araladı. Zihni karanlığa teslim olmadan hemen önce dudaklarını araladı ve sadece:

— Yardım et... diyebildi.

Hemen ardından yere yığılarak bilincini kaybetti. İçeri adım atan Alison; kapının ardında kanlar içindeki David’i ve mutfak zeminindeki çürümüş cesedi görünce dehşetle ambulansa sarıldı.

Martin hastanede iyileştirildikten sonra yüksek güvenlikli bir akıl hastanesine sevk edildi. Ancak David onun kadar şanslı değildi; Eski karısı Sandra’nın hemen yanındaki mezara gömüldü. Mahkeme, Martin’i bir kolluk kuvvetini katletmek ve ceset hırsızlığı yapmaktan ömür boyu akıl hastanesinde tecrit edilmeye mahkum etti.

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 16 days ago

Tahnitçi

Kürek sesleri gecenin sessizliğini bozarken, mezar taşına vuran çarpık bir fener ışığı genç adamın ölü toprağının üzerine kapaklanmasına sebep oldu. Kalbi deli gibi atarken duyduğu sesle nefesini tuttu:

— Merhaba! Orada kimse var mı?

Bu, mezarlık bekçisinin sesiydi. Bekçi bir süre etrafa bakındıktan sonra arkasını dönüp uzaklaşırken, Martin toprağın derinliklerinden gelen o cılız fısıltıyı duydu:

— Martin... Bu sen misin? Çıkar beni...

— Merak etme anne, seni oradan kurtaracağım!

Martin gözyaşları içinde toprağı kazmaya devam etti; ta ki kürek tabuta vurup o tok sesi çıkarana dek. Küreği bir kenara fırlatıp elleriyle tabutun üzerini temizlerken kendi kendine konuşuyordu:

— İşte... Geldim anne! Seni bulmam uzun sürdüğü için özgünüm. Günlerdir seni arıyorum...

Tabutun kapağını açtığında annesinin pembe yanakları ve canlı yeşil gözleriyle karşılaştı. Sanki az önce küçük bir şaka için toprağa gömülmüş gibi duran annesinin gülümseyen yüzüne bakarken ellerini tuttu ve onu ayağa kaldırdı. Annesi üstündeki tozu silkelenirken Martin’e baktı:

— Ah bebeğim benim... Benim için ne kadar da kirlenmişsin böyle. Hadi eve gidelim, kıyafetlerini yıkamalıyım.

— Tamam anne...

Martin’in yüzünde beliren o tebessüm, bekçinin fener ışığıyla bölündü:

— Hey! Dur orada!

Martin annesinin elinden tutup koşmaya başladı. Bekçi peşlerinden hamle yapsa da fazla kiloluydu. Martin annesini arabaya bindirip oradan uzaklaşırken, bekçi çoktan polisi aramıştı. On beş dakika sonra devriye arabası olay yerine vardı.

— İyi akşamlar memur bey.

— İyi akşamlar Zek.

— Bu normal bir beden hırsızlığı ya da mezar soygunu değildi... 20’li yaşlarda, 1.70 boylarında bir gençti. Onu gördüğümde ölüyü ayakta tutmaya çalışıyor ve onunla konuşuyordu! Ona doğru seslendiğimde bağırarak ölüye koşmasını söyledi. Sonra cesedi omzuna alıp gri bir Cadillac’a bindirerek uzaklaştı.

— Anlıyorum Zek... Ben gitsem iyi olacak. Sanırım bu işi kimin yaptığını biliyorum.

Polisler mezarlıktan ayrılırken Martin de eve varmıştı:

— Hadi anne içeri girelim, bugün çok yoruldum.

— Tahmin edebiliyorum ama dikkat et, merdivenlerde koşma.

— Anne artık çocuk değilim!

— Sen hâlâ benim küçük bebeğimsin.

— Neyse anne, hadi eve girelim.

Eve girdiklerinde annesi "Sana yemek hazırlayayım," diyerek mutfağa girdi; Martin ise duşa gitti. Alt kata indiği zaman mutfaktan nefis kokular geliyordu. Annesinin karşısına oturdu ve birlikte akşam yemeği yedikten sonra odalarına çekildiler.

Martin sabaha karşı bilinçsiz bir şekilde uyandı. Alt kata indi, evi topladı, mutfağa girip kahvaltı hazırladı ve tekrardan üst kata çıkıp üstünü değiştirerek yatağına girdi. Sadece tenkit edilecek kadar kısa bir süre, 10 dakika sonra uyandı ve alt kattan gelen nefis kokuları alınca heyecanla yataktan çıktı. Annesine seslenerek alt kata indi. Annesi mutfaktan ona karşılık verdi:

— Tatlım, buradayım!

Martin mutfağa girdiğinde ocaktaki omlet iştahını kabartıyordu. Masaya oturdu. İlk lokmayı alıp annesine baktığında; az önce canlı ve pembe olan yüzün bir anlığına solduğunu, göz bebeklerinin tamamen eriyip sadece beyazlarının kaldığını, boynunun yana büküldüğünü ve etrafında sineklerin uçuştuğunu gördü. Bu sadece bir anlık bir görüntü olsa da irkilerek sofradan kalktı.

— Tatlım, bir şey mi oldu?

— Hayır anne... Sanırım yine uyanık kabuslardan birini gördüm.

Annesi ayağa kalkıp Martin’e sarılırken Martin annesini öptü. Hazırlanmak için üst kata çıkacağı sırada dış kapı çaldı. Temkinli şekilde kapıya ilerleyen Martin, arkasından annesinin sesini duydu:

— Kimmiş tatlım?

Martin annesine sessiz olmasını işaret ederek kapı deliğinden baktı. O sırada kapı tekrar çaldı:

— Martin, içeride olduğunu biliyorum. Aç kapıyı, konuşmalıyız!

Martin telaşla kapıya seslendi:

— Geliyorum, biraz bekleyin lütfen!

Ardından hızla mutfağa girdi, annesine bakıp:

— Saklanmalısın! dedi.

Annesi şaşırarak sordu:

— Neden?

— Bak, açıklayacak vaktim yok. Kapıda David var, onlar bizi ayırmak istiyor!

— Ne? Neden tatlım? Paranoyak davranıyorsun...

— Anne lütfen şu lanet kilere gir ve bu kez beni dinle!

Annesi hiçbir şey demeden masadan kalktı ve kilere girdi. Martin sakince kapıya yöneldi, yüzüne yas ifadesini takınarak kapıyı açtı:

— Günaydın David.

— Günaydın Martin. İçeri gelmemde bir sakınca var mı acaba?

— Hayır, tabii ki gelebilirsin.

Mutfağa doğru yöneldiklerinde David doğrudan masaya baktı. İki servis tabağı ve iki çay kupasının olması dikkatini çekerken sordu:

— Hey, söylesene... Misafirin mi var?

— Hayır, hayır... Sadece annemin yokluğuna alışmaya çalışırken uyguladığım yas sürecimin bir parçası. Gittiğini kabul etmek kolay değil.

— Aslında ben de onun için gelmiştim. Dün gece bir şey oldu.

— Ne oldu?

— Biri geç saatlerde mezarlığa girip bir ceset çalmış.

— Peki bunun benimle ne ilgisi var?

Martin'in yüzündeki sahte tebessüm her şey yolunda demeye çalışsa da David bir terslik olduğunu anlamıştı.

— Annenin cesedini çaldılar Martin. Ve bunu yapan kişinin, tıpkı kapının önündeki gibi gri bir Cadillac kullandığı söyleniyor.

— Ne? Ciddi olamazsın! Bunu benim yaptığımı mı söylüyorsun?

— Sen söyle.

— Hayır, hayır! Bunu ben yapmadım.

— Evi aramamda bir sakınca var mı?

Martin’in yüzü düştü. Kendini gülmeye zorlayarak:

— Hayır, tabii ki yok, dedi.

David çatırdayan ahşap zemine basarak üst kata çıktı ve odaları aramaya başladı. Mary’nin odasına geldiğinde yatağın nemli ve dağılmış olduğunu fark etti. Yaklaşınca yataktan çok pis bir koku yayıldığını anlayıp burnunu tıkadı ve refleksle sordu:

— Bu koku da neyin nesi böyle?

— Kusura bakma David. Burası eski bir ev ve çok fazla haşere sorunumuz oluyor, bu yüzden her yerde kapanlar var. Yatağın altındaki kapan bir fare yakalamıştı dün gece ama çıkarmaya üşendim, o olmalı.

David yatağın altına eğilip baktı. Orada gerçekten de bir fare vardı ama Martin’in burası ölen annesinin odasıyken nemi ve kokuyu bu kadar hızlı savunmaya geçerek açıklaması David'in kafasını karıştırdı. David düşüncelere dalmış, boş gözlerle bakarken Martin hızlıca ekledi:

— Son kez kokusunu almak için dün gece onun yatağında uyudum... Odanın kliması bozuk, o yüzden biraz terledim.

David durgun bir yüzle

David durgun bir yüzle:

— Anladım, dedi.

Etrafa saçılmış kıyafetler dikkatini çekse de sormaktan vazgeçerek diğer odaları inceledi. Her şey yolunda görünüyordu. Bodruma indi. Martin’in tahnit (hayvan doldurma) sanatı ile uğraştığını bildiği için bodrumdaki doldurulmuş hayvanlara pek dikkat etmeden dondurucuya yöneldi. Kapağı açtığında birkaç ölü kuş dışında bir şey görmemek bir nebze içini rahatlatmıştı.

Oradan çıkıp salona ve mutfağa bir kez daha baktı. Tam o sırada mutfaktaki kiler dolabı dikkatini çekti. David’in kilere doğru yöneldiğini gören Martin telaşla ocağa adımladı:

— Hey David, bir bardak çay eşliğinde ondan bahsetmek ister misin? Biliyorum aranız iyiydi ve gidişi benim kadar seni de üzdü.

— Olabilir Martin...

David’in eli kilerin kapısına dokunduğu anda Martin telaşla sesini yükseltti:

— Hâlâ ikna olmadın mı bunu benim yapmadığıma? Gel de çayımızı içelim!

David kapıyı açtı kadının cesedi yere düşerken martine baktı

— Demek onu sen almadın, evlat...

— Ne yapabilirdim David? Onsuz yaşamayı bilmiyorum! O benimle konuşuyor, hâlâ hayatta David... Hayatta!

— Gel otur, bak evlat... Anneni severdim, bu yüzden seni görmezden geleceğim. Eğer bu gece cesedi mezarlığa bırakıp yarın bir kliniğe yatmayı kabul edersen...

Martin gözyaşları eşliğinde konuşmaya başladı:

— Bunu yapamam David, ondan ayrılamam! O hayatta!

— Bak Martin, o artık yok. Dikkatli bak, göreceksin...

Martin annesine bakınca bir anlığına onu soluk mavi ve yeşil tonlarında gördü; cesedi çürümeye başlamıştı. Ama hemen ardından yerden kalkan annesi yine o canlı görüntüsüne kavuştu. Annesi Martin’e bakarak konuşmaya başladı:

— Hadi Martin... Senin yanında olduğumu biliyorsun. Bizi ayırmalarına müsaade etme!

David Martin’e baktı. "Hadi evlat, gel otur karşıma," diyerek masaya oturdu. Martin de hemen karşısına geçti.

— Ona baksana... Çürümeye başlamış. Yokluğunu kabullenmek zor biliyorum ama ben senin yanındayım, sana destek olabilirim.

Martin göz ucuyla yere baktı. Mavi-yeşil tonlardaki beden bir anlığına burnuna tatlı-ekşi bir çürüme kokusu salsa da hemen ardından yerdeki ceset yok oldu. Annesi David’in arkasında durmuş, ellerini onun omuzlarına koyuyordu.

— Haklısın David. Seni dinleyeceğim. Yanımda olduğun için teşekkür ederim.

— Rica ederim evlat. Unutma, bu gece onu bırakmazsan yarın seni tutuklamak zorunda kalırım.

— Pekala David... O zaman onunla son anlarımı geçirmeme izin ver.

— Peki evlat.

David ayağa kalkıp kapıya doğru yöneldi. Hemen arkasından Martin de kalktı. David’in adımlarını izlerken annesiyle göz göze geldi. Annesi dudaklarını araladı:

— Ne yapacağını biliyorsun, Martin...

Martin tezgahtaki bıçağı kavradı ve sakin adımlarla David’e yaklaştı. David kapının önünde durduğu sırada Martin sırtına atladı ve bıçağı defalarca şah damarına sapladı. Elini boynuna götüren David, Martin’in sakin bir tavırla üstünden inip mutfağa yürüdüğünü görünce belindeki silahı çıkardı ve son nefesini vermeden önce onu bacağından vurdu.

Martin kan kaybederken acıyla ahşap zemine yığıldı. Artık görüyordu; annesinin mutfak zemininde çürüyen cesedi tam gözlerinin önündeydi. Ellerindeki kanı görebiliyor, bacağındaki vurulma acısını kemiklerine kadar hissedebiliyordu.

O karamsarlığın ve zihinsel yıkımın ortasında kapı şiddetli bir biçimde çaldı:

— David! İyi misin?

Bu, David’in ortağı Alison’dı. Martin acıyla kapıya doğru süründü. Kanlı parmak uçlarıyla, bedeninde kalan son gücü kullanarak kapıyı araladı. Zihni karanlığa teslim olmadan hemen önce dudaklarını araladı ve sadece:

— Yardım et... diyebildi.

Hemen ardından yere yığılarak bilincini kaybetti. İçeri adım atan Alison; kapının ardında kanlar içindeki David’i ve mutfak zeminindeki çürümüş cesedi görünce dehşetle ambulansa sarıldı.

Martin hastanede iyileştirildikten sonra yüksek güvenlikli bir akıl hastanesine sevk edildi. Ancak David onun kadar şanslı değildi; Eski karısı Sandra’nın hemen yanındaki mezara gömüldü. Mahkeme, Martin’i bir kolluk kuvvetini katletmek ve ceset hırsızlığı yapmaktan ömür boyu akıl hastanesinde tecrit edilmeye mahkum etti.

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 16 days ago
▲ 2 r/Yazar

Kuzgun

​

Gökyüzündeki siyah kuşlar hiç dikkatinizi çekti mi? Hayır, kargalardan bahsetmiyorum; kuzgunlardan bahsediyorum. Kömür gözleriyle yalnız yaşayan ölüm habercileri... İşte böyle başlıyor öykümüz. Bu muhteşem yaratıkların hiç bilmediğiniz özellikleri var. Eğer bir kuzgunu yumurtadan çıkmadan önce evinize alır ve tam üç yıl boyunca her şeyinizi ona vererek onunla bir bütün olursanız, bu yaratığın saygısını kazanırsınız. Küçük bir ayin yaparak da bu yaratığın öbür dünyaya kanat açıp sevdiklerinizden haber getirmesine olanak sağlayabilirsiniz. Şimdi size ihtiyaçlarınızı ve yapmanız gerekenleri sıralayacağım.

İlk olarak, yumurtadan çıkmasına bir gün kalmış kuzgun yumurtasını dikkatlice annesinin yuvasından alın. Sakın fazla sallamayın; çünkü kuzgun ölürse siz de ölürsünüz. Yumurtayı eve getirin ve içinde taze, sıcak domuz kanı olan bir kabın içinde bir saat bekletin. Gözünüzü yumurtadan ayırmayın. Çatlarsa ve kuzgununuz boğulursa, kuzgunun ruhu sizi her yerde takip edecek ve hayatınızı zehir edecektir. Eğer bu aşamayı da sorunsuz hallettiyseniz, yumurtanızı kuş tüyü bir yastığın üstüne koyun. Ona bakacak şekilde iki sarı ampulü yumurtaya çevirin ve yastıktaki sıcaklığın 21 derecenin üzerinde olmadığına emin olun.

Şimdi en zor kısmına geldik. Yumurtanın karşısına oturun ve sadece ona bakın. Kuzgun yumurtadan çıkana dek gözlerinizi yumurtadan ayırmayın veya yerinizden kalkmayın. Kalkarsanız, gözlerinizi ayırırsanız ya da uykuya dalarsanız tekrar baktığınız zaman yumurta orada olmayacak. Ne kadar ararsanız arayın ne kendi yumurtanızı ne de başka bir kuzgun yumurtasını bir daha bulamayacaksınız.

Diyelim ki her şey yolunda gitti ve kuzgununuz yumurtadan çıktı. Domuz kanına bulanmış yumurta kabuklarını geride tek bir parçası kalmayacak şekilde toplamanız ve zarar görmeyecek şekilde saklamanız gerekiyor. Yumurta bir daha kırılmamalı; kabuğu daha sonra kullanacaksınız. Ama unutmayın: Kullanım dışı kırılan her parça, bedeninizdeki bir kemiğin kırılmasıyla sonuçlanacaktır. Bu işi halledip yumurtayı güvenceye aldıktan sonra kuzgunu kanlı etle beslemeniz gerekiyor. Günde dört kere kanlı balık eti veya canlı kurtçukları ona vermeniz gerekir. Besledikten sonra mümkün olduğunca az temas ederek onu odanıza alın. O günden sonra her gece odanızda kalmalı, hem de her gece... Tüyleri çıktıktan sonra her yerde onu omzunuzda görebilirsiniz. Sizden kaçmayacaktır; gitse bile geri döneceğine emin olabilirsiniz.

Tam üç yıl boyunca bu şekilde yaşadıktan ve onunla gerçek bir bağ kurduktan sonra, onu öbür dünyaya göndermek için pazar günü gece yarısından sonra saat tam 03.11'de başlamanız gerekiyor. Sakladığınız yumurtayı çıkarın, bir mum yakın ve kuzgunu elinize alarak kulağına üç kere özlediğiniz yakınınızın adını fısıldayın. Kuzgunu yumurtanın yanına koyun. Ardından domuz kanıyla ikisinin etrafına bir çember çizin. Çemberi çizerken dikkatli olun; asla boşluk olmamalı.

Ardından fısıldayın:

> *"Ölüler dünyasına hükmeden kuzgun, şimdi kanatlarını aç! Doğumunda seni aldığım bu yumurtanın bir parçasını ölüler dünyasına götür ve bana bir haber getir."*

>

Kuzgun önce yumurtayı kırıp bir parçasını yutacaktır. Göğsünü gerip dimdik durduktan sonra gözleri kırmızıya dönecektir. Gagasını kocaman açacak ve sevdiğiniz kişinin sesiyle size seslenecektir. O andan itibaren üç soru hakkınız vardır. Soruları sorduğunuzda kuzgun kanatlarını açıp yükselecektir. Dışarıdan bir yıldırım sesi gelecek; korkmayın, kuzgununuz gelip omzunuza konacaktır. O anda mumunuz sönecek ve ışıklar kendiliğinden açılacaktır. Baktığınız zaman kanla çizdiğiniz çemberin silindiğini göreceksiniz.

Ama *"Bana seslerini duymak yetmiyor, görmem gerekir"* derseniz, bunun da bir yolu var elbet. Size bunu anlatacağım ama bunun ağır bir bedeli olduğunu bilmelisiniz. Size bunu, önce deneyimleyen —yanlış hatırlamıyorsam 16. yüzyılda yaşamış— Anna isimli bir kadının hikayesiyle aktarmam daha doğru olacak. Cehennem'de onunla geçirdiğim zamanda bana çok şey öğretmişti ve şimdi anısını onurlandırmak istiyorum.

Anna, Codex Gigas'ı okuduğu zaman çok etkilenmiş ve ilk bölümü sorunsuz şekilde uygulayarak kaybettiği çocukları ile konuşmuştu. Yumurtasının kabuğu bitene kadar her gün bunu yaptı. Ama yumurta kabuğu bittiğinde artık seslerini duyamaz olmuştu ve bu onu devasa bir hiçliğe sürükledi. Altın sarısı saçları beyaza dönmüş, yeşil gözleri neredeyse kör olmuştu. Codex Gigas'ı incelediği sırada öğrendiği ayinlerin hepsini defalarca denemiş ama sonuç alamamıştı. Bu sırada köylüler ona cadı demeye başlamış ve ormandaki eski bir kulübeye taşınmak zorunda kalmıştı.

Yine böyle bir gün, kuzgunuyla kitabı incelerken kuzgun bir anda havalandı ve tezgahtaki yarım limonu pençeleriyle kavrayarak döndü. Birinci kısmın altındaki boş sayfaya limonu bıraktı. Anna kuzgunun bu hareketine anlam veremese de limonu kaldırdığında altında silik bir yazı fark etti. Şimdi okuyacaklarınız o sayfada yazanlardır.

Anna heyecanla sayfayı okumaya başladı. İşte öbür dünyaya girmenin sırrı... Bunu okumaya hazırsan kaybedecek bir şeyin kalmamış demektir; zira okumak bile Cehennem'e gitmeniz için yeterlidir. Hâlâ vazgeçmediysen, işte gereken şeyler:

* Üç kara keçinin canlıyken alınan gözleri

* Yeni doğum yapmış bir yarasanın kanatları

* Kuzgununuzun kafası

* Serçe parmağınız

Son madde, bu ritüeli sadece iki kere yapabileceğiniz anlamına gelir; sakın bir üçüncüsünü denemeyin!

Kanlı ay zamanında, yüksek bir dağın tepesine gözlerini aldığınız keçilerle beraber gidin. Keçiler canlı olmak zorunda ve gözleri en az üç gece önce çıkarılmış olmalı. Dağın tepesine geldiğinizde keçileri tek tek hançerinizle kurban ederek yere büyük bir daire çizin. Dairenin tam merkezine ise bir kapı çizin. Keçilerin bedenlerini çemberin dışında bırakın; kafalarını alıp kapının ortasına, birbirlerine bakamayacakları şekilde sırt sırta koyun. Ortada kalan boşluğun en dibine yeni doğum yapmış yarasanın kanatlarını açın. Dikkatli olun; kanatlar zemini tamamen kapatmalı.

Keçilerin üç sağ gözünü kanatların üzerine dikkatlice koyun. Ardından kuzgununuzun kafasını koparıp kanını kanadın üstüne boşaltın ve kafasını gözlerin üzerine koyun. Son kalan üç sol gözü yutun ve serçe parmağınızı kuzgunun kafasının içine ekleyin.

Ardından fısıldayın:

> *"Ölüler diyarının efendisi! Sana kurbanlarımı sundum, nefis bir yemek hazırladım. Kendimden bir parça sundum, senden önce tadına ben baktım. Ölümlü ruhumu evine kabul et ve kaybettiklerimle görüşmeme müsaade et. Ruhumu hizmetine al, seninle bir olmama müsaade et.

O an Anna donup kaldı. Kapının içindekiler tek tek silikleşirken Anna kapının üzerine düşüp yavaş yavaş gözden kayboldu. Yüzünde tatlı bir tebessüm oluştu ve tamamen yok oldu.

Bir yıl boyunca çocuklarıyla kaldı ve öte âlemden kovuldu. Geri döndüğünde dağın tepesinde onu bekleyen kuzgununu gördü. Kuzgun, gece gibi siyah kanatlarını açarak Anna'nın omzuna kondu. Ona kızgın veya kırgın değildi, bunu neden yaptığını biliyor gibiydi.

Ama Anna bununla yetinmedi; tekrar eksik malzemeleri toplamaya başladı. Köyde çocuklar kaybolmaya başlamış, cadı söylentileri daha da artmıştı. Anna'nın geri döndüğünü öğrendikleri gibi köylüler toplanıp ellerindeki meşalelerle Anna'nın evine gitti. Gökyüzündeki kuzgun bunu görmüştü ama Anna'yı uyarma gereği duymadı; çünkü Anna onu bir kere öldürmüştü ve şimdi sıra kendisindeydi.

Köylüler eve yetiştiği sırada Anna eksik malzemeleri tamamlamıştı. Keçilerin gözlerini oyduğu akşam vakti köylüler evini basıp onu kıskıvrak yakaladılar. Kuzgun yüksek bir çamın tepesinden izlerken köylüler Anna'yı bir kazığa bağlamış ve ateşe vermişti. Son anlarında kuzgunuyla göz göze gelen Anna, kuzgunun da onunla birlikte yandığını gördü.

Kuzgunuyla birlikte Cehennem'e alındı. Sonsuza dek bir daha çocuklarıyla görüşememek onun cezası oldu. Amaçsızca Cehennem'in çöllerinde yürümeye ve çocuklarını aramaya mahkûm kaldı.

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 18 days ago
▲ 5 r/ParanormalHikayelerTR+1 crossposts

Kuzgun

​

Gökyüzündeki siyah kuşlar hiç dikkatinizi çekti mi? Hayır, kargalardan bahsetmiyorum; kuzgunlardan bahsediyorum. Kömür gözleriyle yalnız yaşayan ölüm habercileri... İşte böyle başlıyor öykümüz. Bu muhteşem yaratıkların hiç bilmediğiniz özellikleri var. Eğer bir kuzgunu yumurtadan çıkmadan önce evinize alır ve tam üç yıl boyunca her şeyinizi ona vererek onunla bir bütün olursanız, bu yaratığın saygısını kazanırsınız. Küçük bir ayin yaparak da bu yaratığın öbür dünyaya kanat açıp sevdiklerinizden haber getirmesine olanak sağlayabilirsiniz. Şimdi size ihtiyaçlarınızı ve yapmanız gerekenleri sıralayacağım.

İlk olarak, yumurtadan çıkmasına bir gün kalmış kuzgun yumurtasını dikkatlice annesinin yuvasından alın. Sakın fazla sallamayın; çünkü kuzgun ölürse siz de ölürsünüz. Yumurtayı eve getirin ve içinde taze, sıcak domuz kanı olan bir kabın içinde bir saat bekletin. Gözünüzü yumurtadan ayırmayın. Çatlarsa ve kuzgununuz boğulursa, kuzgunun ruhu sizi her yerde takip edecek ve hayatınızı zehir edecektir. Eğer bu aşamayı da sorunsuz hallettiyseniz, yumurtanızı kuş tüyü bir yastığın üstüne koyun. Ona bakacak şekilde iki sarı ampulü yumurtaya çevirin ve yastıktaki sıcaklığın 21 derecenin üzerinde olmadığına emin olun.

Şimdi en zor kısmına geldik. Yumurtanın karşısına oturun ve sadece ona bakın. Kuzgun yumurtadan çıkana dek gözlerinizi yumurtadan ayırmayın veya yerinizden kalkmayın. Kalkarsanız, gözlerinizi ayırırsanız ya da uykuya dalarsanız tekrar baktığınız zaman yumurta orada olmayacak. Ne kadar ararsanız arayın ne kendi yumurtanızı ne de başka bir kuzgun yumurtasını bir daha bulamayacaksınız.

Diyelim ki her şey yolunda gitti ve kuzgununuz yumurtadan çıktı. Domuz kanına bulanmış yumurta kabuklarını geride tek bir parçası kalmayacak şekilde toplamanız ve zarar görmeyecek şekilde saklamanız gerekiyor. Yumurta bir daha kırılmamalı; kabuğu daha sonra kullanacaksınız. Ama unutmayın: Kullanım dışı kırılan her parça, bedeninizdeki bir kemiğin kırılmasıyla sonuçlanacaktır. Bu işi halledip yumurtayı güvenceye aldıktan sonra kuzgunu kanlı etle beslemeniz gerekiyor. Günde dört kere kanlı balık eti veya canlı kurtçukları ona vermeniz gerekir. Besledikten sonra mümkün olduğunca az temas ederek onu odanıza alın. O günden sonra her gece odanızda kalmalı, hem de her gece... Tüyleri çıktıktan sonra her yerde onu omzunuzda görebilirsiniz. Sizden kaçmayacaktır; gitse bile geri döneceğine emin olabilirsiniz.

Tam üç yıl boyunca bu şekilde yaşadıktan ve onunla gerçek bir bağ kurduktan sonra, onu öbür dünyaya göndermek için pazar günü gece yarısından sonra saat tam 03.11'de başlamanız gerekiyor. Sakladığınız yumurtayı çıkarın, bir mum yakın ve kuzgunu elinize alarak kulağına üç kere özlediğiniz yakınınızın adını fısıldayın. Kuzgunu yumurtanın yanına koyun. Ardından domuz kanıyla ikisinin etrafına bir çember çizin. Çemberi çizerken dikkatli olun; asla boşluk olmamalı.

Ardından fısıldayın:

> *"Ölüler dünyasına hükmeden kuzgun, şimdi kanatlarını aç! Doğumunda seni aldığım bu yumurtanın bir parçasını ölüler dünyasına götür ve bana bir haber getir."*

>

Kuzgun önce yumurtayı kırıp bir parçasını yutacaktır. Göğsünü gerip dimdik durduktan sonra gözleri kırmızıya dönecektir. Gagasını kocaman açacak ve sevdiğiniz kişinin sesiyle size seslenecektir. O andan itibaren üç soru hakkınız vardır. Soruları sorduğunuzda kuzgun kanatlarını açıp yükselecektir. Dışarıdan bir yıldırım sesi gelecek; korkmayın, kuzgununuz gelip omzunuza konacaktır. O anda mumunuz sönecek ve ışıklar kendiliğinden açılacaktır. Baktığınız zaman kanla çizdiğiniz çemberin silindiğini göreceksiniz.

Ama *"Bana seslerini duymak yetmiyor, görmem gerekir"* derseniz, bunun da bir yolu var elbet. Size bunu anlatacağım ama bunun ağır bir bedeli olduğunu bilmelisiniz. Size bunu, önce deneyimleyen —yanlış hatırlamıyorsam 16. yüzyılda yaşamış— Anna isimli bir kadının hikayesiyle aktarmam daha doğru olacak. Cehennem'de onunla geçirdiğim zamanda bana çok şey öğretmişti ve şimdi anısını onurlandırmak istiyorum.

Anna, Codex Gigas'ı okuduğu zaman çok etkilenmiş ve ilk bölümü sorunsuz şekilde uygulayarak kaybettiği çocukları ile konuşmuştu. Yumurtasının kabuğu bitene kadar her gün bunu yaptı. Ama yumurta kabuğu bittiğinde artık seslerini duyamaz olmuştu ve bu onu devasa bir hiçliğe sürükledi. Altın sarısı saçları beyaza dönmüş, yeşil gözleri neredeyse kör olmuştu. Codex Gigas'ı incelediği sırada öğrendiği ayinlerin hepsini defalarca denemiş ama sonuç alamamıştı. Bu sırada köylüler ona cadı demeye başlamış ve ormandaki eski bir kulübeye taşınmak zorunda kalmıştı.

Yine böyle bir gün, kuzgunuyla kitabı incelerken kuzgun bir anda havalandı ve tezgahtaki yarım limonu pençeleriyle kavrayarak döndü. Birinci kısmın altındaki boş sayfaya limonu bıraktı. Anna kuzgunun bu hareketine anlam veremese de limonu kaldırdığında altında silik bir yazı fark etti. Şimdi okuyacaklarınız o sayfada yazanlardır.

Anna heyecanla sayfayı okumaya başladı. İşte öbür dünyaya girmenin sırrı... Bunu okumaya hazırsan kaybedecek bir şeyin kalmamış demektir; zira okumak bile Cehennem'e gitmeniz için yeterlidir. Hâlâ vazgeçmediysen, işte gereken şeyler:

* Üç kara keçinin canlıyken alınan gözleri

* Yeni doğum yapmış bir yarasanın kanatları

* Kuzgununuzun kafası

* Serçe parmağınız

Son madde, bu ritüeli sadece iki kere yapabileceğiniz anlamına gelir; sakın bir üçüncüsünü denemeyin!

Kanlı ay zamanında, yüksek bir dağın tepesine gözlerini aldığınız keçilerle beraber gidin. Keçiler canlı olmak zorunda ve gözleri en az üç gece önce çıkarılmış olmalı. Dağın tepesine geldiğinizde keçileri tek tek hançerinizle kurban ederek yere büyük bir daire çizin. Dairenin tam merkezine ise bir kapı çizin. Keçilerin bedenlerini çemberin dışında bırakın; kafalarını alıp kapının ortasına, birbirlerine bakamayacakları şekilde sırt sırta koyun. Ortada kalan boşluğun en dibine yeni doğum yapmış yarasanın kanatlarını açın. Dikkatli olun; kanatlar zemini tamamen kapatmalı.

Keçilerin üç sağ gözünü kanatların üzerine dikkatlice koyun. Ardından kuzgununuzun kafasını koparıp kanını kanadın üstüne boşaltın ve kafasını gözlerin üzerine koyun. Son kalan üç sol gözü yutun ve serçe parmağınızı kuzgunun kafasının içine ekleyin.

Ardından fısıldayın:

> *"Ölüler diyarının efendisi! Sana kurbanlarımı sundum, nefis bir yemek hazırladım. Kendimden bir parça sundum, senden önce tadına ben baktım. Ölümlü ruhumu evine kabul et ve kaybettiklerimle görüşmeme müsaade et. Ruhumu hizmetine al, seninle bir olmama müsaade et.

O an Anna donup kaldı. Kapının içindekiler tek tek silikleşirken Anna kapının üzerine düşüp yavaş yavaş gözden kayboldu. Yüzünde tatlı bir tebessüm oluştu ve tamamen yok oldu.

Bir yıl boyunca çocuklarıyla kaldı ve öte âlemden kovuldu. Geri döndüğünde dağın tepesinde onu bekleyen kuzgununu gördü. Kuzgun, gece gibi siyah kanatlarını açarak Anna'nın omzuna kondu. Ona kızgın veya kırgın değildi, bunu neden yaptığını biliyor gibiydi.

Ama Anna bununla yetinmedi; tekrar eksik malzemeleri toplamaya başladı. Köyde çocuklar kaybolmaya başlamış, cadı söylentileri daha da artmıştı. Anna'nın geri döndüğünü öğrendikleri gibi köylüler toplanıp ellerindeki meşalelerle Anna'nın evine gitti. Gökyüzündeki kuzgun bunu görmüştü ama Anna'yı uyarma gereği duymadı; çünkü Anna onu bir kere öldürmüştü ve şimdi sıra kendisindeydi.

Köylüler eve yetiştiği sırada Anna eksik malzemeleri tamamlamıştı. Keçilerin gözlerini oyduğu akşam vakti köylüler evini basıp onu kıskıvrak yakaladılar. Kuzgun yüksek bir çamın tepesinden izlerken köylüler Anna'yı bir kazığa bağlamış ve ateşe vermişti. Son anlarında kuzgunuyla göz göze gelen Anna, kuzgunun da onunla birlikte yandığını gördü.

Kuzgunuyla birlikte Cehennem'e alındı. Sonsuza dek bir daha çocuklarıyla görüşememek onun cezası oldu. Amaçsızca Cehennem'in çöllerinde yürümeye ve çocuklarını aramaya mahkûm kaldı.

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 18 days ago
▲ 4 r/GizliSayfalar+1 crossposts

20 yıllık sır

Kiliseden ilahiler yükselirken tabutun başında ağlayan adam kendini kaybetmiş gibiydi. Üzerindeki kıyafetler kirli, yer yer kusmuk izleri taşıyan beyaz gömleği ve kan kırmızısı gözleri adamın akşamdan kalma olduğunu belli ederken tabuttaki uzun siyah elbiseli, beyaz tenli, açık kahve saçlı kadına bakışları cenaze evindeki üç beş konuğun tuhafına gitmemişti. Herkes onun karısını ne kadar seven bir adam olduğunun farkındaydı ve buna saygı duyuyorlardı. Tüm hayatını o kadın için değiştirmiş, doğan kızlarını en iyi şekilde yetiştirmişti. Onu önceden tanıyan insanlar bu değişimini gördüklerinde gözlerine inanamamış, bir yandan da saygı duymuşlardı.

Bu adam Patrick'ti. Karısı Elizabeth bu dünyada değer verdiği tek insandı. Üç gün önce, yani 12 Şubat akşamı, trafik kazasında onu kaybettiğinden beri aklını kaçırmıştı.

Cenaze evinin arka sıralarında oturan genç kız ağır ama titrek adımlarla ona doğru geldi. Tabutun üstüne eğilip son kez karısını öpen Patrick'i omuzlarından tutarak konuşmaya başladı.

— Baba, lütfen. Güçlü olmak zorundayız.

Patrick öfkeyle kızın ellerini itti.

— Dokunma bana!

Genç kızın sesi titredi. Gözünden akan yaşlara hâkim olamazken konuşmaya çalıştı.

— B... ba... baba...

Patrick öfkeyle bağırdı.

— Herkes dışarı çıksın!

Konuklar sözünü ikiletmeden tek tek dışarı çıktı. İçeride peder, Elizabeth, Patrick ve kızı kalmıştı. Nefesini tutup sakinleşmeye çalışan Patrick pedere döndü.

— Peder, lütfen siz de çıkın.

Derken, sakin olmaya çalışsa da sesi dişlerinin arasından tıslıyor gibi çıkmıştı. Peder arkasını dönüp yavaşça uzaklaştı.

Genç kıza öfkeyle bakan Patrick bir şeyler söylemeye hazırlanmışken karısının cesedine baktı. Derin bir nefes aldı, kırık bir kalple kıza kollarını açtı. Genç kız babasının kollarına kendisini bırakırken Patrick narin bir sesle özür diledi. Kız kendisini tutamayarak babasının kollarında ağlamaya başladı.

Yaklaşık yirmi dakika sonra peder geldi ve mezarlığın hazır olduğunu söyledi. Patrick karısının cesedine son kez yaklaşıp onun buz gibi elini tuttu ve öptü.

— Nasıl gidebildin? Beni bu dünyada yapayalnız bıraktın...

Sözlerine devam edemeyip yere yığıldı. Cenin pozisyonunda ağlamaya başladı. Peder, Patrick'in kendisine gelmesini bekledi. Kızının desteğiyle ayağa kalkıp zar zor yürüyen Patrick arkasındaki tabuta bakmayı bırakmıyordu.

Son ilahiler okunurken karısının yanında gömülmek istediğini söyleyip tabuta girmeyi bile denedi. Eski dostları onu zor zapt ederken tabut mezara indirildi. Patrick'in histeri krizine tutulmuş gibi durmayan yakarışları eşliğinde mezar kapatıldı.

Mezar taşında şöyle yazıyordu:

"Dürüst ve sadık bir eş, iyi bir anne. Elizabeth Forest'ın anısına."

İnsanlar tek tek mezarlıktan ayrılırken mezar taşına sarılıp ağlayan Patrick oradan hiç gitmedi. Kızı birkaç kere onu oradan kaldırmayı denese de Patrick tek kelime etmedi. Kızı arkasını dönüp oradan uzaklaştı; nasıl olsa eve geleceğini düşünüyordu.

Hava karardı. Patrick ortada yoktu ve babası için endişelenen kızı onun hiçbir şey yemediğini hatırlayarak mutfağa yöneldi. En sevdiği hindili sandviçten yaparak ağır adımlarla kapıya yöneldi.

Ayın gümüş ışığı gökyüzündeki gri bulutların gölgesini bir kâbus gibi büyütürken hafiften yağan yağmur toprağın kokusunu kızın burnuna çaldı. Hıçkırıklarla ağlamaya başlayan kız arabasının kontağını çevirdi. Birkaç denemenin ardından arabasını çalıştırdı.

Mezarlığın girişine geldiğinde kapı kilitliydi. Üzerinden atlamak için hamle yapacağı sırada elinde fenerle mezarlık bekçisi çıkageldi.

Bekçi öfkeli bir tonla bağırdı.

— Sen de kimsin?

Biraz tereddütle ve titrek sesle yanıtladı genç kız.

— B... bu sabah annemi defettik. Babam mezarın başından ayrılmadı. Ona bakmaya geldim.

— Şu mezar taşına sarılıp ağlayan adam mı?

Genç kız şaşkınlıkla sordu.

— Hâlâ ağlıyor mu? Lütfen izin verin gireyim, o benim babam.

— Pekâlâ evlat, bu seferlik izin vereceğim. O deli adamı da götür buradan.

Genç kız heyecanlı bir telaşla konuştu.

— Söz veriyorum, deneyeceğim.

Mezar taşlarına vuran parlak dolunayın ışığı kızın gözlerini kamaştırırken burnuna vuran toprak kokusu gözlerini yaşla doldurdu. Annesinin mezarına geldiğinde, ay ışığının ağaçların arasından ulaşıp aydınlattığı mezarın başında babasını bıraktığı gibi gördü. Hâlâ aynı yerde oturmuş, sımsıkı sarıldığı taşla konuşuyor ve ağlıyordu.

Ona yetişmeden hemen önce çantasından onun için hazırladığı sandviçi çıkardı. Kırgın, ağlamaklı bir sesle seslendi.

— Baba...

Cevap gelmedi.

— Sana sandviç yaptım. En sevdiğinden.

Patrick hiç konuşmadı. Kırmızı gözleri donup kalırken ses çıkarmadan, robotik bir şekilde kıza döndü. Kız bu bakışlardan ürkse de konuşmaya devam etti.

— Baba, iyi misin?

Patrick boş gözlerle kıza bakarken dudakları aralandı. Kız büyük bir umutla babasının gözlerinin içine bakarken Patrick tıslar gibi konuştu.

— Üzgünüm, sevgilim... Vakti geldi.

O an gökyüzünden bir yıldırım düştü ve hafif bir yağmur başladı. İkisi de ıslanıyordu. Patrick ayağa kalkıp sakince kızına doğru yürüdü. Elindeki sandviçi alarak baktı. Bir süre yağmurun altında sandviçe bakakaldı. Parmakları gevşedi ve sandviç elinden çamurun içine düştü.

Kız telaşla babasına baktı.

— Tamam, sorun değil. Hadi, hadi eve gidelim.

Patrick olduğu yerde kitlenmiş gibi sandviçe bakıyordu. Kız telaşla ellerini tuttu.

— Baba...

Patrick'in gözleri parladı.

— Bana baba demeyi kes!

— Başka ne diyebilirim sana? Biliyorum kırgınsın ama ben de annemi kaybettim. Lütfen... Sana ihtiyacım var.

— Ben senin baban değilim. Hiç olmadım.

Kız şaşkın gözlerle baba bildiği adama baktı.

— Ne demek istiyorsun, baba?

— Sana baba deme dedim!

diye hiddetle kızın üstüne yürüdü.

— Sen benim bu hayatta mutluluğumun da mutsuzluğumun da sebebisin. Bana en değerli varlığımı verdin ve onu benden sen aldın.

— Anlamıyorum.

— Demek anlamıyorsun... Dur, anlatayım.

Yirmi yıl önceydi. Henüz yirmi üç yaşındaydım ve annene deli gibi âşık olmuştum. O güne dek başına buyruk ve evlilik düşünmeyen bir adam olan ben, şimdi gece gündüz annenle bir yuva kurmanın hayalini kuruyordum. Ama o bana sadece bir arkadaş gözüyle bakıyordu.

Bir gün bir telefon aldım. Annendi. Sesi kötü geliyordu, telaşlıydı.

— Patrick, bana yardım etmelisin.

— Ne oldu? Neyin var?

— Ailem beni biriyle evlendirmek istiyor. Ben bu evliliği istemiyorum. Beni kaçırmalısın.

Aynı gün anneni arabamla aldım ve oradan uzaklaştım. Hayatımı geride bırakmıştım. Annenin elini tutmuş ve yola koyulmuştum. İki hafta sonra dönecektik. Bu süreçte evlenmiş olacaktık.

Yolda kasabanın çıkışındaki hastaneye uğradık. Vaftiz babanı hatırlıyorsundur, o orada çalışıyordu. Rutin işlemler için kan testi ve benzeri tetkikleri verdik, ardından yola devam ettik.

Ertesi gün vaftiz baban Derek sonuçları attı ve tek başıma olduğum bir zamanda onu aramamı istedi. Annen uyuduktan sonra sessizce balkona çıktım.

Önce beni tebrik etti. Evlilik için olduğunu sanıp teşekkür ettim. Ama cinsiyetini öğrenince ona haber vermemi istediğinde anlam veremedim. O gece ilk kez annenle aynı odada yatıyorduk ve annene hiç dokunmamıştım. Sinirle sordum.

— Ne saçmalıyorsun, Derek?

— Saçmalamak mı? Hayır, Patrick. Nişanlın hamile. Bilmiyor muydun?

— O... hayır...

— Derek, bunu kimseye söyledin mi?

— Hayır. Sadece sana.

— Bana söz ver. Ölene dek bu sırrı saklayacaksın ve konuyu unutacaksın.

— Söz veriyorum.

İşte o gün anlamıştım annenin neden benimle evlenmek istediğini. Ama onunla yaşlanmayı istediğim için ses çıkarmadım ve seni kendi kızım gibi büyüttüm. Annen başka çocuk istemedi. Senin ilk adımlarında yanında oldum, ilk dişin düştüğünde, ilk kez âşık olduğunda, bisikletten düşüp dizini yaraladığında her zaman yanındaydım. Çünkü annen, gerçeği bildiğimi bilseydi beni terk edebilirdi.

Patrick hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

— Üç gün önceydi... Annen aradı. Yolda gelirken markete uğrayacağını, bir şey isteyip istemediğimi sordu. Kendisini istediğimi ve çabuk eve gelmesini söyledim. Sonra konu senin o lanet üniversitene geldi. Harç için benden para istedi. Üzerimde yoktu. Kamp için aldığımız ahşap kulübe tüm birikimime mal olmuştu. Ona bunu söylediğimde deliye döndü ve babalığımı sorgulamaya başlayıp bana hakaret etti. Yirmi yıldır içimde tuttuğum sır bir anda parladı. Elimde olmadan haykırdım:

— O zaman babası ödesin kızının üniversite harcını!

Kızdığı zaman olduğu gibi kekelemeye başladı. Bu özelliğine bayılırdım. Bal rengi gözleri ateş saçsa da yanaklarının pembeliği belirginleşirdi ve dudakları garip bir hâl alırdı.

— Ne... Ne saçmalıyorsun sen?

Sadece:

— Biliyorum.

diyebildim.

Elizabeth büyük bir çığlık attı.

— Lanet olsun! Ne zamandır biliyorsun?

— En başından beri.

dediğimde bir sessizlik oldu ve ardından arabanın çarpma sesi geldi.

— O an kalbim durdu. Ben bir ölüyüm, kızım...

Patrick kızının yüzüne son kez dokundu.

— Gerçek baban kim bilmiyorum. Ama onca yıl için senden tek bir ricam var. Beni annenin kollarına göm, olur mu? Eğer sana biraz babalık yapabildiysem bunu yap.

Arkasını dönüp Elizabeth'in mezarına baktı. Paltosunun cebinden çıkardığı eski bir tabancayla saniyeler içinde kafasına bir kurşun sıktı.

Yere yığılırken çıkardığı ses, duyduklarını anlamlandıramayan kız için bir kıyamet gibiydi.

Bekçinin fener ışığı mezar taşlarına vurmaya başladığında kız, babasının elinden tabancayı aldı ve kendi hayatını da ailesiyle birlikte sonlandırdı.

Cansız bedeni babasının göğsüne düşmüştü. Çocukken saatlerce uyuduğu yerde şimdi dağılmış bir aile vardı.

O gece büyük bir trajediyle sonlanırken gazeteler şöyle yazdı:

"Bütün bir aile yerle bir oldu. Elizabeth Forest'ın ailesi acı kayıplarını kaldıramadı."

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 21 days ago

Siyah Örtü

Ayaklarımı bulutların üzerindeki uçurumdan aşağı doğru sallarken uzaktaki şelalenin sesi kâğıda temas eden kalemime renk veriyordu. Kendimi özgür ve mahkûm hissediyordum. Özgürdüm çünkü insanlardan uzaktım, mahkûmdum çünkü Black ile baş başaydım.

Kara kalemin beyaz kâğıda her dokunuşu beni geçmişe götürürken, çocukluğumun en güzel ve en karanlık günleri kanımı dondurarak beni kendime hapsediyordu. Henüz 5 yaşındaydım. Annem bana doğum günümde bir bez bebek almıştı. Sarı küt saçları ve zümrüt yeşili gözleri vardı. Pembe çilek desenli elbisesinden dolayı ona Çilek adını vermiştim. Onunla uyuyor ve uyanıyordum. Her şeyimi ona anlatıyordum. Tüm gün bir dakika bile yanımdan ayırmıyordum, adeta en yakın arkadaşım olmuştu.

Bir sabah uyandığımda Çilek’i hiçbir yerde bulamadım. Evi aradım, verandaya baktım; yoktu. Sonra köpeğim Paskal’ı gördüm, bir şeyi ısırıyordu. Telaşla ona doğru koştuğumda Çilek’i ısırdığını, çekiştirdiğini ve küçük parçalara ayırdığını görünce gözyaşlarıma hâkim olamayarak ona doğru koşup bağırdım. Bebeğimi ondan kurtarmak için geç kalmıştım; Çilek’ten geriye sadece elbisesinin süslemesi kalmıştı. Günlerce ağladım. Bu yüzden annem bana bir bebek daha aldı; üzerinde böğürtlen süslemesi olan mor elbiseli bir bebek... Onu sevemedim ve bir köşeye attım. Günlerce aç kaldım, hiçbir şey yiyemedim, uyuyamadım. Sadece Çilek’ten geriye kalan süslemeye sarılarak ağlıyordum.

Ve sonra bir sabah imkânsız bir şey oldu: Çilek geri döndü. Ama farklıydı, canlanmıştı. Birlikte gülüp oyunlar oynuyor, yemek yiyorduk. Zümrüt yeşili gözleri canlı ve parlaktı. Sarı küt saçları, kusursuz ve bembeyaz teni ile sevgi dolu kalbi onu en yakın arkadaşım yapmıştı. Birlikte eğlenerek koca bir yaz geçirmiştik.

Bu yıl okula başlayacağım için biraz korkuyordum. Çilek beni cesaretlendirmeye çalışsa da onun benden daha fazla korktuğunu biliyordum. Yine de ona ayak uydurmaya çalıştım; cesur görünmeye çalışan iki yakın dosttuk. İkimiz de çocuktuk, saftık.

Ertesi sabah okul servisi geldiğinde, okuldaki ilk günüm için küçük adımlarla servise doğru yürürken Çilek zihnimde bir dolabın arkasına saklanmıştı. Korkusunu gizleyemiyordu. Onunla alay ediyordum; bu bana komik geliyor ve bana cesaret veriyordu.

Okul servisine bindiğim zaman içeride benden büyük epeyce çocuk olduğu dikkatimi çekti. Kalabalık servisin arkalarına yönelirken, birbirini takip eden küçük adımlarım sert bir şeye takıldı ve kendimi yerde buldum. Servisteki herkes bana gülmeye başladı. Utançla ellerimi yüzüme kapattım ve ağlayarak boş bir koltuğa oturdum. Ayaklarımı öndeki koltuğa dayayarak başımı ayaklarımın üstüne kapattım. Küçülmek istiyordum, kaybolmak... Gözümden gelen yaşlar bir anda dururken bedenim gevşemeye başladı. Rahatlamıştım.

Bir anda servisteki diğer çocukların bana olan bakışları tuhaf bir hal alırken az önce bana çelme takan çocuk olduğum yere doğru geldi ve bana üstten bakarak:

— Hey, şu küçük bebeğe de bakın, büyümeye karar vermiş! dedi.

Onu duymazdan geldiğimde öfkelenip parmağını bana doğru salladı ve üstüme gelmeye başladı. Korkmuyordum. Gözlerimi gözlerine kilitledim; bu yaptığıma ben bile şaşırmıştım. Ellerini bana doğru uzatmıştı ki hayalarına bir yumruk attım. Acıyla diz çöktü. Ayağımla onu yere ittim ve kıkırdadım. Otobüsteki herkes bir anda sessizleşmişti. Kimse bana bakamıyordu ama umurumda da değildi.

Okula yetiştiğim zaman kendime gelmiştim. Otobüste olanları düşündüğümde kendimi kötü hissettim ve çocuğu bulup özür dilemeye karar verdim. Öğle molasında onu gördüm. Tepsimi alarak masasına yöneldim ama beni gördüğü gibi masadan kalkmaya yeltense de sıcak bir gülümsemeyle o kalkmadan hemen önce yanına oturdum.

— Bu sabah için üzgünüm, ne oldu bilmiyorum, dediğimde bana bakıyordu.

— Sorun değil, ben de üzgünüm, fazla sert davrandım sana, dedi.

Birlikte yemeğimizi yedik. Yemeğin ardından ben lavaboya gitmek için oradan ayrıldım. Kafamın içinde daha önce duymadığım bir ses duydum:

— Üzgün müsün? Ciddi olamazsın!

Şaşırdım:

— Çilek, bu sen misin? Sesin değişmiş gibi... diye sorduğumda ise arkadan bir kahkaha yükseldi:

— Hayır, ben o sevgi yumağı değilim! Adım Anastasia ve siz eziklerle bir arada olmaktan hiç mutlu değilim. Ben seni kurtarayım, sen gidip özür dile! diyerek bana kızmıştı.

Sonra zihnimin karanlığından bir figür fırladı. Uzun boylu, 16 yaşlarında, koyu kahve saçlı, kumral tenli ve mavi gözleriyle Anastasia işte oradaydı. İlk bakışta ondan korkmuştum. Benimle ve Çilek’le neredeyse hiç konuşmaz, bir köşede sessizce oturup bizi izlerdi. Ama ne zaman başım dertte olsa ortaya çıkar ve arkamı kollardı. Her ne kadar bize karşı mesafeli olsa da bizi içten içe sevdiğini fark ediyordum. Hatta çok nadir bile olsa, ben okuldayken canı sıkılan Çilek’i eğlendirmek için onunla oyunlar oynardı.

Bu şekilde yaklaşık 6 ay yaşadık. Anastasia her ne kadar inkâr etse de birlikte çok mutluyduk ve her geçen gün birbirimize daha da çok bağlanıyorduk.

Yaz geldiği sırada bir akşamüstü babam odama gelip dondurma yemeye gitmek isteyip istemediğimi sordu. Büyük bir heyecanla "Evet!" diye çığlık attım ve üzerimi giyinmeye başladım. Beş dakika sonra babamın elini tutmuş, şarkılar söyleyerek yolda seke seke yürüyordum. Çilek kahkahalarla beni izliyordu. Anastasia ise elinde kâğıdı ve kalemiyle karalama yaparken gülümsemişti. Bunu fark etmiştim ama söyleyecek olsam inkâr edeceğinden de emindim; o yüzden susup yoluma devam ettim.

Dondurmacıya yetiştiğimiz zaman babam hangisinden istediğimi sorduğunda, kendimden hiç şüphe etmeden 2 top vanilyanın üzerine çikolata sosu ve renkli şekerler istediğimi söyledim.

Dondurmamı elime alarak büyük bir neşeyle babamın elini tuttum ve aynı saçma yürüyüşle sokakta seke seke yürürken dondurmamın keyfini çıkarıyordum. Sokağın sonuna geldiğimizde ara sokaktan iki kişi çıktı ve babamı yakasından tutarak ara sokağa çektiler. Babamın elini bırakmadığım için peşinden savrulurken dondurmamı yere düşürmüş, kendimi ise pis kokulu bir su birikintisinin içinde bulmuştum.

Vücudum titrerken Anastasia beni korumak istemiş ama deli gibi çarpan kalbim buna engel olmuştu. Korkuyla kendimi çöp tenekesinin arkasına saklarken iki adam babama vurmaya başladı. İçlerinden birinin elinde bıçak vardı; bıçağı tam dört kez babamın sırtına sapladılar. Ceplerini kurcaladıkları sırada beni çoktan unutmuşlardı ve koşarak oradan uzaklaştılar.

Ürkekçe babama doğru süründüm, başını kucağıma koydum. Saçlarını okşarken elimden hiçbir şey gelmiyordu.

Kafamın içinden kül gibi bir ses yükseldi:

— Ne duruyorsun sersem! Bu sokaktan çık ve yardım iste!

Tam da öyle yapmıştım. Caddeye çıkmış ve tüm gücümle çığlık atarak yardım istemiştim. Kırmızıya bulanmış beyaz elbisem, dağılmış saçlarım ve durmak bilmeyen gözyaşlarım çabucak bir kalabalığın toplanmasına ve ambulansa haber verilmesine sebep olurken zihnim bir anda durmuştu. Ne Çilek vardı ne de Anastasia... Zihnimin içi loş bir karanlığa hapsolurken hiçbir şey düşünemiyor ve babamın başında ağlıyordum.

Zihnimdeki o kül gibi ses tekrar yükseldi:

— Kes artık ağlamayı! Buna katlanamıyorum.

Ağlamam bıçak gibi kesilirken kafamın içindeki bu sesin kime ait olduğunu çözmeye çalıştım. Çilek’e seslendim, konuşmadı. Korkuyla Anastasia’ya seslendim ama o da konuşmuyordu. Seslerini ilk kez duyamıyordum. Zihnimin dehlizleri bir gölge tarafından esir alınmışken gölge yavaşça küçülmeye başladı. Karşımda uzun, ince yapılı ve gözbebeği olmayan bir kadın çıktı. Sesi kül gibiydi. Konuşmaya başladı:

— Merak etme küçüğüm, artık o iki salağa ihtiyacın yok. Ben buradayım.

— Sen kimsin?

— Benim adım Black. Seni korumak için buradayım.

— Çilek ve Anastasia... Onlar nerede?

— O iki işe yaramaz mı? Onları kovdum, bir daha asla geri gelmeyecekler. Ben senin için buradayım ve kimse seni incitemez.

Titreyen sesimle sordum:

— Peki sen?

— Ben ne?

— Sen beni incitirsen ne olacak?

— Merak etme küçüğüm, bu olmayacak.

Dedi ve sustu. O günden beri kafamın içinde tek bir ses duymadım. Yalnızca her yalnız kaldığımda ensemde hissedilen o ürkünç iki beyaz gözbebeği ve beynimin içinde anılarıma çekilen o siyah örtü var.

"İşte resmim bitti," diyerek önce gözlerimi kapatıp şelalenin kayalara çarpışını dinledim. Gözlerimi açıp bulutlara baktım ve çizdiğim resme son kez göz gezdirdim. Çilek ve Anastasia’nın mükemmel bir resmiydi bu; etrafındaki siyah bulut ise Black’ti. Resmimi bir taşın altına sabitledim. Ayaklarımın altındaki bulutlara bakarak:

— Merak etmeyin çocuklar, sizi ondan kurtaracağım...

Kendi kendine fısıldadığım bu son cümle, bedenimi uçuruma bırakmadan hemen önce gökyüzünde yankılanmıştı.

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 23 days ago
▲ 1 r/Yazar

Siyah örtü

Ayaklarımı bulutların üzerindeki uçurumdan aşağı doğru sallarken uzaktaki şelalenin sesi kâğıda temas eden kalemime renk veriyordu. Kendimi özgür ve mahkûm hissediyordum. Özgürdüm çünkü insanlardan uzaktım, mahkûmdum çünkü Black ile baş başaydım.

Kara kalemin beyaz kâğıda her dokunuşu beni geçmişe götürürken, çocukluğumun en güzel ve en karanlık günleri kanımı dondurarak beni kendime hapsediyordu. Henüz 5 yaşındaydım. Annem bana doğum günümde bir bez bebek almıştı. Sarı küt saçları ve zümrüt yeşili gözleri vardı. Pembe çilek desenli elbisesinden dolayı ona Çilek adını vermiştim. Onunla uyuyor ve uyanıyordum. Her şeyimi ona anlatıyordum. Tüm gün bir dakika bile yanımdan ayırmıyordum, adeta en yakın arkadaşım olmuştu.

Bir sabah uyandığımda Çilek’i hiçbir yerde bulamadım. Evi aradım, verandaya baktım; yoktu. Sonra köpeğim Paskal’ı gördüm, bir şeyi ısırıyordu. Telaşla ona doğru koştuğumda Çilek’i ısırdığını, çekiştirdiğini ve küçük parçalara ayırdığını görünce gözyaşlarıma hâkim olamayarak ona doğru koşup bağırdım. Bebeğimi ondan kurtarmak için geç kalmıştım; Çilek’ten geriye sadece elbisesinin süslemesi kalmıştı. Günlerce ağladım. Bu yüzden annem bana bir bebek daha aldı; üzerinde böğürtlen süslemesi olan mor elbiseli bir bebek... Onu sevemedim ve bir köşeye attım. Günlerce aç kaldım, hiçbir şey yiyemedim, uyuyamadım. Sadece Çilek’ten geriye kalan süslemeye sarılarak ağlıyordum.

Ve sonra bir sabah imkânsız bir şey oldu: Çilek geri döndü. Ama farklıydı, canlanmıştı. Birlikte gülüp oyunlar oynuyor, yemek yiyorduk. Zümrüt yeşili gözleri canlı ve parlaktı. Sarı küt saçları, kusursuz ve bembeyaz teni ile sevgi dolu kalbi onu en yakın arkadaşım yapmıştı. Birlikte eğlenerek koca bir yaz geçirmiştik.

Bu yıl okula başlayacağım için biraz korkuyordum. Çilek beni cesaretlendirmeye çalışsa da onun benden daha fazla korktuğunu biliyordum. Yine de ona ayak uydurmaya çalıştım; cesur görünmeye çalışan iki yakın dosttuk. İkimiz de çocuktuk, saftık.

Ertesi sabah okul servisi geldiğinde, okuldaki ilk günüm için küçük adımlarla servise doğru yürürken Çilek zihnimde bir dolabın arkasına saklanmıştı. Korkusunu gizleyemiyordu. Onunla alay ediyordum; bu bana komik geliyor ve bana cesaret veriyordu.

Okul servisine bindiğim zaman içeride benden büyük epeyce çocuk olduğu dikkatimi çekti. Kalabalık servisin arkalarına yönelirken, birbirini takip eden küçük adımlarım sert bir şeye takıldı ve kendimi yerde buldum. Servisteki herkes bana gülmeye başladı. Utançla ellerimi yüzüme kapattım ve ağlayarak boş bir koltuğa oturdum. Ayaklarımı öndeki koltuğa dayayarak başımı ayaklarımın üstüne kapattım. Küçülmek istiyordum, kaybolmak... Gözümden gelen yaşlar bir anda dururken bedenim gevşemeye başladı. Rahatlamıştım.

Bir anda servisteki diğer çocukların bana olan bakışları tuhaf bir hal alırken az önce bana çelme takan çocuk olduğum yere doğru geldi ve bana üstten bakarak:

— Hey, şu küçük bebeğe de bakın, büyümeye karar vermiş! dedi.

Onu duymazdan geldiğimde öfkelenip parmağını bana doğru salladı ve üstüme gelmeye başladı. Korkmuyordum. Gözlerimi gözlerine kilitledim; bu yaptığıma ben bile şaşırmıştım. Ellerini bana doğru uzatmıştı ki hayalarına bir yumruk attım. Acıyla diz çöktü. Ayağımla onu yere ittim ve kıkırdadım. Otobüsteki herkes bir anda sessizleşmişti. Kimse bana bakamıyordu ama umurumda da değildi.

Okula yetiştiğim zaman kendime gelmiştim. Otobüste olanları düşündüğümde kendimi kötü hissettim ve çocuğu bulup özür dilemeye karar verdim. Öğle molasında onu gördüm. Tepsimi alarak masasına yöneldim ama beni gördüğü gibi masadan kalkmaya yeltense de sıcak bir gülümsemeyle o kalkmadan hemen önce yanına oturdum.

— Bu sabah için üzgünüm, ne oldu bilmiyorum, dediğimde bana bakıyordu.

— Sorun değil, ben de üzgünüm, fazla sert davrandım sana, dedi.

Birlikte yemeğimizi yedik. Yemeğin ardından ben lavaboya gitmek için oradan ayrıldım. Kafamın içinde daha önce duymadığım bir ses duydum:

— Üzgün müsün? Ciddi olamazsın!

Şaşırdım:

— Çilek, bu sen misin? Sesin değişmiş gibi... diye sorduğumda ise arkadan bir kahkaha yükseldi:

— Hayır, ben o sevgi yumağı değilim! Adım Anastasia ve siz eziklerle bir arada olmaktan hiç mutlu değilim. Ben seni kurtarayım, sen gidip özür dile! diyerek bana kızmıştı.

Sonra zihnimin karanlığından bir figür fırladı. Uzun boylu, 16 yaşlarında, koyu kahve saçlı, kumral tenli ve mavi gözleriyle Anastasia işte oradaydı. İlk bakışta ondan korkmuştum. Benimle ve Çilek’le neredeyse hiç konuşmaz, bir köşede sessizce oturup bizi izlerdi. Ama ne zaman başım dertte olsa ortaya çıkar ve arkamı kollardı. Her ne kadar bize karşı mesafeli olsa da bizi içten içe sevdiğini fark ediyordum. Hatta çok nadir bile olsa, ben okuldayken canı sıkılan Çilek’i eğlendirmek için onunla oyunlar oynardı.

Bu şekilde yaklaşık 6 ay yaşadık. Anastasia her ne kadar inkâr etse de birlikte çok mutluyduk ve her geçen gün birbirimize daha da çok bağlanıyorduk.

Yaz geldiği sırada bir akşamüstü babam odama gelip dondurma yemeye gitmek isteyip istemediğimi sordu. Büyük bir heyecanla "Evet!" diye çığlık attım ve üzerimi giyinmeye başladım. Beş dakika sonra babamın elini tutmuş, şarkılar söyleyerek yolda seke seke yürüyordum. Çilek kahkahalarla beni izliyordu. Anastasia ise elinde kâğıdı ve kalemiyle karalama yaparken gülümsemişti. Bunu fark etmiştim ama söyleyecek olsam inkâr edeceğinden de emindim; o yüzden susup yoluma devam ettim.

Dondurmacıya yetiştiğimiz zaman babam hangisinden istediğimi sorduğunda, kendimden hiç şüphe etmeden 2 top vanilyanın üzerine çikolata sosu ve renkli şekerler istediğimi söyledim.

Dondurmamı elime alarak büyük bir neşeyle babamın elini tuttum ve aynı saçma yürüyüşle sokakta seke seke yürürken dondurmamın keyfini çıkarıyordum. Sokağın sonuna geldiğimizde ara sokaktan iki kişi çıktı ve babamı yakasından tutarak ara sokağa çektiler. Babamın elini bırakmadığım için peşinden savrulurken dondurmamı yere düşürmüş, kendimi ise pis kokulu bir su birikintisinin içinde bulmuştum.

Vücudum titrerken Anastasia beni korumak istemiş ama deli gibi çarpan kalbim buna engel olmuştu. Korkuyla kendimi çöp tenekesinin arkasına saklarken iki adam babama vurmaya başladı. İçlerinden birinin elinde bıçak vardı; bıçağı tam dört kez babamın sırtına sapladılar. Ceplerini kurcaladıkları sırada beni çoktan unutmuşlardı ve koşarak oradan uzaklaştılar.

Ürkekçe babama doğru süründüm, başını kucağıma koydum. Saçlarını okşarken elimden hiçbir şey gelmiyordu.

Kafamın içinden kül gibi bir ses yükseldi:

— Ne duruyorsun sersem! Bu sokaktan çık ve yardım iste!

Tam da öyle yapmıştım. Caddeye çıkmış ve tüm gücümle çığlık atarak yardım istemiştim. Kırmızıya bulanmış beyaz elbisem, dağılmış saçlarım ve durmak bilmeyen gözyaşlarım çabucak bir kalabalığın toplanmasına ve ambulansa haber verilmesine sebep olurken zihnim bir anda durmuştu. Ne Çilek vardı ne de Anastasia... Zihnimin içi loş bir karanlığa hapsolurken hiçbir şey düşünemiyor ve babamın başında ağlıyordum.

Zihnimdeki o kül gibi ses tekrar yükseldi:

— Kes artık ağlamayı! Buna katlanamıyorum.

Ağlamam bıçak gibi kesilirken kafamın içindeki bu sesin kime ait olduğunu çözmeye çalıştım. Çilek’e seslendim, konuşmadı. Korkuyla Anastasia’ya seslendim ama o da konuşmuyordu. Seslerini ilk kez duyamıyordum. Zihnimin dehlizleri bir gölge tarafından esir alınmışken gölge yavaşça küçülmeye başladı. Karşımda uzun, ince yapılı ve gözbebeği olmayan bir kadın çıktı. Sesi kül gibiydi. Konuşmaya başladı:

— Merak etme küçüğüm, artık o iki salağa ihtiyacın yok. Ben buradayım.

— Sen kimsin?

— Benim adım Black. Seni korumak için buradayım.

— Çilek ve Anastasia... Onlar nerede?

— O iki işe yaramaz mı? Onları kovdum, bir daha asla geri gelmeyecekler. Ben senin için buradayım ve kimse seni incitemez.

Titreyen sesimle sordum:

— Peki sen?

— Ben ne?

— Sen beni incitirsen ne olacak?

— Merak etme küçüğüm, bu olmayacak.

Dedi ve sustu. O günden beri kafamın içinde tek bir ses duymadım. Yalnızca her yalnız kaldığımda ensemde hissedilen o ürkünç iki beyaz gözbebeği ve beynimin içinde anılarıma çekilen o siyah örtü var.

"İşte resmim bitti," diyerek önce gözlerimi kapatıp şelalenin kayalara çarpışını dinledim. Gözlerimi açıp bulutlara baktım ve çizdiğim resme son kez göz gezdirdim. Çilek ve Anastasia’nın mükemmel bir resmiydi bu; etrafındaki siyah bulut ise Black’ti. Resmimi bir taşın altına sabitledim. Ayaklarımın altındaki bulutlara bakarak:

— Merak etmeyin çocuklar, sizi ondan kurtaracağım...

Kendi kendine fısıldadığım bu son cümle, bedenimi uçuruma bırakmadan hemen önce gökyüzünde yankılanmıştı.

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 24 days ago
▲ 3 r/ParanormalHikayelerTR+1 crossposts

Siyah örtü

Ayaklarımı bulutların üzerindeki uçurumdan aşağı doğru sallarken uzaktaki şelalenin sesi kâğıda temas eden kalemime renk veriyordu. Kendimi özgür ve mahkûm hissediyordum. Özgürdüm çünkü insanlardan uzaktım, mahkûmdum çünkü Black ile baş başaydım.

Kara kalemin beyaz kâğıda her dokunuşu beni geçmişe götürürken, çocukluğumun en güzel ve en karanlık günleri kanımı dondurarak beni kendime hapsediyordu. Henüz 5 yaşındaydım. Annem bana doğum günümde bir bez bebek almıştı. Sarı küt saçları ve zümrüt yeşili gözleri vardı. Pembe çilek desenli elbisesinden dolayı ona Çilek adını vermiştim. Onunla uyuyor ve uyanıyordum. Her şeyimi ona anlatıyordum. Tüm gün bir dakika bile yanımdan ayırmıyordum, adeta en yakın arkadaşım olmuştu.

Bir sabah uyandığımda Çilek’i hiçbir yerde bulamadım. Evi aradım, verandaya baktım; yoktu. Sonra köpeğim Paskal’ı gördüm, bir şeyi ısırıyordu. Telaşla ona doğru koştuğumda Çilek’i ısırdığını, çekiştirdiğini ve küçük parçalara ayırdığını görünce gözyaşlarıma hâkim olamayarak ona doğru koşup bağırdım. Bebeğimi ondan kurtarmak için geç kalmıştım; Çilek’ten geriye sadece elbisesinin süslemesi kalmıştı. Günlerce ağladım. Bu yüzden annem bana bir bebek daha aldı; üzerinde böğürtlen süslemesi olan mor elbiseli bir bebek... Onu sevemedim ve bir köşeye attım. Günlerce aç kaldım, hiçbir şey yiyemedim, uyuyamadım. Sadece Çilek’ten geriye kalan süslemeye sarılarak ağlıyordum.

Ve sonra bir sabah imkânsız bir şey oldu: Çilek geri döndü. Ama farklıydı, canlanmıştı. Birlikte gülüp oyunlar oynuyor, yemek yiyorduk. Zümrüt yeşili gözleri canlı ve parlaktı. Sarı küt saçları, kusursuz ve bembeyaz teni ile sevgi dolu kalbi onu en yakın arkadaşım yapmıştı. Birlikte eğlenerek koca bir yaz geçirmiştik.

Bu yıl okula başlayacağım için biraz korkuyordum. Çilek beni cesaretlendirmeye çalışsa da onun benden daha fazla korktuğunu biliyordum. Yine de ona ayak uydurmaya çalıştım; cesur görünmeye çalışan iki yakın dosttuk. İkimiz de çocuktuk, saftık.

Ertesi sabah okul servisi geldiğinde, okuldaki ilk günüm için küçük adımlarla servise doğru yürürken Çilek zihnimde bir dolabın arkasına saklanmıştı. Korkusunu gizleyemiyordu. Onunla alay ediyordum; bu bana komik geliyor ve bana cesaret veriyordu.

Okul servisine bindiğim zaman içeride benden büyük epeyce çocuk olduğu dikkatimi çekti. Kalabalık servisin arkalarına yönelirken, birbirini takip eden küçük adımlarım sert bir şeye takıldı ve kendimi yerde buldum. Servisteki herkes bana gülmeye başladı. Utançla ellerimi yüzüme kapattım ve ağlayarak boş bir koltuğa oturdum. Ayaklarımı öndeki koltuğa dayayarak başımı ayaklarımın üstüne kapattım. Küçülmek istiyordum, kaybolmak... Gözümden gelen yaşlar bir anda dururken bedenim gevşemeye başladı. Rahatlamıştım.

Bir anda servisteki diğer çocukların bana olan bakışları tuhaf bir hal alırken az önce bana çelme takan çocuk olduğum yere doğru geldi ve bana üstten bakarak:

— Hey, şu küçük bebeğe de bakın, büyümeye karar vermiş! dedi.

Onu duymazdan geldiğimde öfkelenip parmağını bana doğru salladı ve üstüme gelmeye başladı. Korkmuyordum. Gözlerimi gözlerine kilitledim; bu yaptığıma ben bile şaşırmıştım. Ellerini bana doğru uzatmıştı ki hayalarına bir yumruk attım. Acıyla diz çöktü. Ayağımla onu yere ittim ve kıkırdadım. Otobüsteki herkes bir anda sessizleşmişti. Kimse bana bakamıyordu ama umurumda da değildi.

Okula yetiştiğim zaman kendime gelmiştim. Otobüste olanları düşündüğümde kendimi kötü hissettim ve çocuğu bulup özür dilemeye karar verdim. Öğle molasında onu gördüm. Tepsimi alarak masasına yöneldim ama beni gördüğü gibi masadan kalkmaya yeltense de sıcak bir gülümsemeyle o kalkmadan hemen önce yanına oturdum.

— Bu sabah için üzgünüm, ne oldu bilmiyorum, dediğimde bana bakıyordu.

— Sorun değil, ben de üzgünüm, fazla sert davrandım sana, dedi.

Birlikte yemeğimizi yedik. Yemeğin ardından ben lavaboya gitmek için oradan ayrıldım. Kafamın içinde daha önce duymadığım bir ses duydum:

— Üzgün müsün? Ciddi olamazsın!

Şaşırdım:

— Çilek, bu sen misin? Sesin değişmiş gibi... diye sorduğumda ise arkadan bir kahkaha yükseldi:

— Hayır, ben o sevgi yumağı değilim! Adım Anastasia ve siz eziklerle bir arada olmaktan hiç mutlu değilim. Ben seni kurtarayım, sen gidip özür dile! diyerek bana kızmıştı.

Sonra zihnimin karanlığından bir figür fırladı. Uzun boylu, 16 yaşlarında, koyu kahve saçlı, kumral tenli ve mavi gözleriyle Anastasia işte oradaydı. İlk bakışta ondan korkmuştum. Benimle ve Çilek’le neredeyse hiç konuşmaz, bir köşede sessizce oturup bizi izlerdi. Ama ne zaman başım dertte olsa ortaya çıkar ve arkamı kollardı. Her ne kadar bize karşı mesafeli olsa da bizi içten içe sevdiğini fark ediyordum. Hatta çok nadir bile olsa, ben okuldayken canı sıkılan Çilek’i eğlendirmek için onunla oyunlar oynardı.

Bu şekilde yaklaşık 6 ay yaşadık. Anastasia her ne kadar inkâr etse de birlikte çok mutluyduk ve her geçen gün birbirimize daha da çok bağlanıyorduk.

Yaz geldiği sırada bir akşamüstü babam odama gelip dondurma yemeye gitmek isteyip istemediğimi sordu. Büyük bir heyecanla "Evet!" diye çığlık attım ve üzerimi giyinmeye başladım. Beş dakika sonra babamın elini tutmuş, şarkılar söyleyerek yolda seke seke yürüyordum. Çilek kahkahalarla beni izliyordu. Anastasia ise elinde kâğıdı ve kalemiyle karalama yaparken gülümsemişti. Bunu fark etmiştim ama söyleyecek olsam inkâr edeceğinden de emindim; o yüzden susup yoluma devam ettim.

Dondurmacıya yetiştiğimiz zaman babam hangisinden istediğimi sorduğunda, kendimden hiç şüphe etmeden 2 top vanilyanın üzerine çikolata sosu ve renkli şekerler istediğimi söyledim.

Dondurmamı elime alarak büyük bir neşeyle babamın elini tuttum ve aynı saçma yürüyüşle sokakta seke seke yürürken dondurmamın keyfini çıkarıyordum. Sokağın sonuna geldiğimizde ara sokaktan iki kişi çıktı ve babamı yakasından tutarak ara sokağa çektiler. Babamın elini bırakmadığım için peşinden savrulurken dondurmamı yere düşürmüş, kendimi ise pis kokulu bir su birikintisinin içinde bulmuştum.

Vücudum titrerken Anastasia beni korumak istemiş ama deli gibi çarpan kalbim buna engel olmuştu. Korkuyla kendimi çöp tenekesinin arkasına saklarken iki adam babama vurmaya başladı. İçlerinden birinin elinde bıçak vardı; bıçağı tam dört kez babamın sırtına sapladılar. Ceplerini kurcaladıkları sırada beni çoktan unutmuşlardı ve koşarak oradan uzaklaştılar.

Ürkekçe babama doğru süründüm, başını kucağıma koydum. Saçlarını okşarken elimden hiçbir şey gelmiyordu.

Kafamın içinden kül gibi bir ses yükseldi:

— Ne duruyorsun sersem! Bu sokaktan çık ve yardım iste!

Tam da öyle yapmıştım. Caddeye çıkmış ve tüm gücümle çığlık atarak yardım istemiştim. Kırmızıya bulanmış beyaz elbisem, dağılmış saçlarım ve durmak bilmeyen gözyaşlarım çabucak bir kalabalığın toplanmasına ve ambulansa haber verilmesine sebep olurken zihnim bir anda durmuştu. Ne Çilek vardı ne de Anastasia... Zihnimin içi loş bir karanlığa hapsolurken hiçbir şey düşünemiyor ve babamın başında ağlıyordum.

Zihnimdeki o kül gibi ses tekrar yükseldi:

— Kes artık ağlamayı! Buna katlanamıyorum.

Ağlamam bıçak gibi kesilirken kafamın içindeki bu sesin kime ait olduğunu çözmeye çalıştım. Çilek’e seslendim, konuşmadı. Korkuyla Anastasia’ya seslendim ama o da konuşmuyordu. Seslerini ilk kez duyamıyordum. Zihnimin dehlizleri bir gölge tarafından esir alınmışken gölge yavaşça küçülmeye başladı. Karşımda uzun, ince yapılı ve gözbebeği olmayan bir kadın çıktı. Sesi kül gibiydi. Konuşmaya başladı:

— Merak etme küçüğüm, artık o iki salağa ihtiyacın yok. Ben buradayım.

— Sen kimsin?

— Benim adım Black. Seni korumak için buradayım.

— Çilek ve Anastasia... Onlar nerede?

— O iki işe yaramaz mı? Onları kovdum, bir daha asla geri gelmeyecekler. Ben senin için buradayım ve kimse seni incitemez.

Titreyen sesimle sordum:

— Peki sen?

— Ben ne?

— Sen beni incitirsen ne olacak?

— Merak etme küçüğüm, bu olmayacak.

Dedi ve sustu. O günden beri kafamın içinde tek bir ses duymadım. Yalnızca her yalnız kaldığımda ensemde hissedilen o ürkünç iki beyaz gözbebeği ve beynimin içinde anılarıma çekilen o siyah örtü var.

"İşte resmim bitti," diyerek önce gözlerimi kapatıp şelalenin kayalara çarpışını dinledim. Gözlerimi açıp bulutlara baktım ve çizdiğim resme son kez göz gezdirdim. Çilek ve Anastasia’nın mükemmel bir resmiydi bu; etrafındaki siyah bulut ise Black’ti. Resmimi bir taşın altına sabitledim. Ayaklarımın altındaki bulutlara bakarak:

— Merak etmeyin çocuklar, sizi ondan kurtaracağım...

Kendi kendine fısıldadığım bu son cümle, bedenimi uçuruma bırakmadan hemen önce gökyüzünde yankılanmıştı.

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 24 days ago
▲ 1 r/Yazar

# Kıkırdama

"Hey, hadi bir oyun oynayalım!" dedi Mert.

"Ne oynayacağız?" diye soran Emel ayakta duramıyor, hafifçe sallanıyordu. Evet, tipik gençlik partilerinden birindeydik ve işin sonunun aptalca bir şeye varacağına emindim. Benim adım Zeynep. Dört kişilik arkadaş grubumuzla sadece biraz eğlenmeye gelmiştik ama işlerin çığrından çıkacağı daha şimdiden belliydi.

Emel’in sorusu üzerine Mert hevesle atıldı:

"- Korku hikayeleri anlatmaya ne dersiniz?"

Az ileriden Vedat’ın sesi duyuldu:

"- Basit korku hikayelerini kim ne yapsın? Hadi biraz eğlence katalım; herkes çocukken en çok korktuğu şeyi anlatsın."

Emel büyük bir heyecanla atıldı:

"- Bu mükemmel bir fikir!"

Mert elinde boş bir bira şişesiyle masaya yanaştı. "Şişeyi çevireceğim. Kimde durursa o anlatmaya başlar ve sağındaki kişi devam eder," dediğinde, ben hariç masadaki herkes bunu onaylamıştı.

Mert şişeyi ahşap masanın üzerinde sertçe çevirdi. Şişe zemin üzerinde yalpalayarak döndü, hızı yavaşladı ve yeşil camın boynu doğrudan Vedat’ı göstererek durdu. Vedat hafifçe sırıttı, birasından bir yudum alıp sırtını duvara yasladı. Çocukken mahallelerindeki yaşlı bir kadından ve onun bahçesindeki karanlık kulübeden nasıl korktuğunu yüzeysel birkaç cümleyle, gülerek anlattı. Ardından sıra masanın sağındakilere geçti.

Mert, fırtınalı bir gecede elektrikler kesildiğinde koridorun sonundaki aynada gördüğünü sandığı gölgelerden bahsetti. Emel ise kıkırdayarak köylerindeki eski bir kuyunun başından geçerken duyduğu o boğuk fısıltıları anlattı. Hepsinin hikayesi basitti; çocuk aklının yarattığı, büyüdükçe unutulan, üzerinde durulmayacak kadar sıradan korkulardı.

Şişenin ucu en sonunda bana doğru döndüğünde masadaki kahkahalar henüz sönmemişti. Onlar sıradan çocukluk masallarıyla eğleniyorlardı. Ama benim anlatacağım şey, büyüdüğümde de beni terk etmemişti. Derin bir nefes aldım. Bakışlarım masanın ortasındaki boş bira şişesine kilitlendi.

Kısık bir sesle anlatmaya başladım:

"Benim odam, beş katlı bir apartmanın ikinci katında, mahalle çocuklarının top koşturduğu eski bir tarlaya bakıyordu. Günün ilk ışıkları her sabah cömertçe odama dolar; ahşap döşemeleri, pembe tek boynuzlu atımı ve sıra sıra dizilmiş Barbie evlerimi aydınlatırdı. Dışarıdan bakıldığında gayet mutlu, tozpembe bir çocukluk geçiriyordum. Ama o oda, kimseye bahsetmediğim —bahsetsem bile kimsenin inanmayacağı— simsiyah bir dehşete ev sahipliği yapıyordu.

Sanırım hikayemi en başından anlatmalıyım. Henüz dört yaşındaydım. Bir gece, yatağımın altından gelen kıkırdamalar duyarak uyandım. Başta bunu kedim Pofuduk sanmıştım. Ona seslendim; kucağıma alıp sarılarak uykuya devam etmek istiyordum ama Pofuduk yatağın altından çıkmamıştı. Biraz daha yüksek bir sesle tekrar seslendim. Yatağın altından tırmalama ve kıkırdama sesleri gelmeye devam ediyordu.

Yorganı yavaşça üstümden kaydırıp tam aşağıya bakmak üzereyken odamın kapısı hafifçe aralandı. İçeriye giren koridor ışığıyla birlikte annemin sesi duyuldu:

'Zeynep, tatlım... Pofuduk salonda uyuyordu, yanına gelmek istemiş herhalde.'

Annemin kucağında o beyaz tüylü, pofuduk kedimi gördüğüm an kanım dondu. Buz kestiğimi hissettim. Eğer Pofuduk annemin kucağındaysa... az önce yatağımın altından gelen o tırmalama ve kıkırdama sesleri kime aitti?

Annem kediyi yere bırakıp kapıyı kapatarak salona geri döndü. Oda tekrar o zifiri karanlığa büründü. Pofuduk ise yatağıma yaklaşmak yerine, huzursuz bir mırıltıyla kapının dibine sindi; tüyleri kabarmış, gözleri kilitlenmiş bir halde yatağımın altına bakıyordu. O an yatağın altından, o ahşap parkelerin üzerinden tekrar duyuldu. Bu kez daha yakın, daha netti: Ufacık, boğuk bir kıkırdama...

Korkuyla yatağımda gözlerimi sımsıkı kapattım ama bu sesi durdurmaya yetmedi. Aksine, o kıkırdama ve tırmalama sesleri tam yatak başlığımın hemen altından gelmeye başladı. Daha fazla dayanamayıp avazım çıktığı kadar çığlık attım.

Annem telaşla odama koştu. Kapıyı açmasıyla birlikte Pofuduk tiz bir miyavlamayla odadan kaçtı. Annem olanlara anlam verememiş gibi bana baktı, yanıma geldi ve yatağımın baş ucuna oturdu.

'Tatlım, bir sorun mu var?' diye sorduğunda, yaşlı gözlerle ona bakıp 'Yatağımın altında kıkırdayıp tırmalayan bir şey var' diyebildim.

Yüzünde tatlı bir tebessüm oluştu. Sevecen bir ses tonuyla, 'Tatlım, orada bir şey yok,' dedi. Yaşlı gözlerimle ona bakıp korktuğumu söyleyerek benimle kalmasını istedim. O ise bana güven vermek için yatağımın altına doğru eğilip baktı.

'Bak, gördün mü? Hiçbir şey yok,' dedi ve elini uzatarak bana da orayı gösterdi. Gerçekten de altı bomboştu. Korkak bir çocuk değildim; yatağın altını boş görmek içimi bir nebze rahatlatmıştı ama 'Peki o ses neydi?' diye düşünmeden edemiyordum. Yine de annemden bana masal okumasını ve uyuyana dek yanımda kalmasını istedim.

Annem en sevdiğim masal olan Kibritçi Kız’ı okurken yavaşça uykuya daldım.

İlerleyen saatlerde boğuk bir tıkırdama sesiyle yeniden uyandım. Saat epeyce geç olmalıydı; odaya sadece tarladan süzülen soluk ay ışığı vuruyordu. İlk dikkatimi çeken şey, gardırobun kapağının aralık durması oldu. Onu kapalı tutmaya her zaman dikkat ederdim. Aklıma annemin masalı bitirdikten sonra kitabı oraya koymuş olabileceği ihtimali geldi ama bu pek mümkün değildi; annem kitapları asla dolaba kaldırmazdı.

Ben bunları düşünüp kendimi ikna etmeye çalışırken, dolabın karanlık aralığından tekrar o boğuk, tüyler ürpertici kıkırtı yükseldi.

Korkuyla yorganı hemen başıma kadar çektim. Kalbim göğüs kafesimi patlatacak gibi çarpıyordu. Derken, ay ışığının yorganın üzerine düşürdüğü gölgelerde tuhaf bir değişim oldu. İpince, yamuk ve çarpık bir gölge tam üzerime doğru uzandı. Telaşla yüzümü açıp etrafa baktım ama odada görünürde hiçbir şey yoktu.

Nefesimi tutup kendimi sakinleştirmeye çalıştığım sırada, dolabın içinden bir kıkırdama daha geldi. Bu kez ses sadece karanlıktan değil, doğrudan dolabın tabanından, parkeyi tırmalayan tırnak sesleriyle birlikte yayılıyordu...

Bir anlık cesaretle, yatağımın kenarından uzaktan dolabın içine kilitlendim. Baktıkça kayboluyordum sanki; iradem dışında, adım adım dolaba doğru çekildiğimi hissediyordum. Bütün bedenim kaskatı kesilmişti ama gözlerimi o aralıktan alamıyordum.

Loş ışıkta dolabın içindeki silüet yavaşça netleşti. Daha çok yarım, bembeyaz bir yüze benziyordu bu. O bembeyaz, pürüzsüz yüz hatlarını bozan tek şey zifiri siyah göz bebeğiydi. O kadar siyahtı ki, bakışları beni gecenin karanlığına hapsediyor gibiydi. Bembeyaz yüzün sol tarafı ise tamamen karanlığa gömülmüştü; ama o zifiri karanlığın içinden, bu kez tam tersine, tamamen beyaz, donuk bir göz bana bakıyordu.

Gözlerimi sertçe kapatıp tekrar açtım. Dolabın içi bomboştu. Göğsüm hızla kalkıp inerken derin ve rahat bir nefes aldım; tam bir halüsinasyon gördüğüme kendimi ikna etmek üzereydim ki...

O kıkırdama bu kez tam arkamda, ensemin hemen dibinde çınladı.

Kanım çekildi. Hızla arkamı döndüm, gözlerimi odanın karanlık köşelerinde gezdirdim ama yine hiçbir şey yoktu. Ardından, Barbie evlerimin hemen yanındaki komodinin çekmeceleri kendi kendine açılıp kapanmaya başladı. *Tık-tık-tık...* Tırnaklar ahşaba sürtünüyor, bir şey odanın içinde ışık hızında yer değiştiriyordu.

'Anne!' diye bağırmak, koşup salona atlamak için yanıp tutuşuyordum. Ama sesim boğazımda tıkandı. Bunu yapamazdım. Çünkü annem yine gelip odayı kontrol edecek, hiçbir şey bulamayacak ve en sonunda beni bir psikologla görüştürmek isteyecekti. Beni 'sorunlu, hayal gören bir çocuk' olarak etiketlemelerinden korkuyordum.

O yüzden yatağın ortasında tek başıma, tamamen çaresizce büzüldüm.

İşte tam o anda çekmecelerin hareketi kesildi. Odanın içindeki hava bir anda buz gibi oldu; ciğerlerime çektiğim oksijen sanki çekilip alındı. Yavaşça başımı odanın ortasına doğru kaldırdım...

Yerde, karanlığın içinde hareket eden bir şey gördüm.

Yatağımın hemen dibinde; incecik, çelimsiz yapılı, elleri yerine sivri pençeleri olan bir varlık duruyordu. Bedeni de tıpkı o ürpertici yüzü gibi tam ortadan ikiye bölünmüş, iki farklı renkten oluşuyordu. Loş ışıkta onu fark etmek başlarda zordu ama gözlerimin önünde o dehşet verici dönüşüm başladığında kanım dondu.

O küçük, sarkık derisi yavaşça gerilmeye, kemikleri çıtırdayarak uzamaya başladı. Gözlerimin önünde devasa bir boyuta doğru büyüyordu. O an yaşadığım dehşetten ve çaresizlikten yatağımı kirlettim.

Çığlık atamadım. Sesim boğazımda düğümlendi, tek bir kelime bile çıkaramadım. Sadece yaratığın önümde bir dev gibi yükselişini, pençe benzeri ellerindeki tırnakların uzayıp sivrilmesini ve odadaki tüm oksijeni yutuşunu büyük bir çaresizlikle izledim...

Yaratığın başı odamın tavanına değdiği an büyümesi durdu. O devasa, çarpık gövdesiyle tepeme dikilmişti. Pençelerini tam bana doğru salladığı o kâbus anında, annem odamın kapısını birden açtı.

Ve yaratık anında yok oldu... Sanki hiç var olmamış, oraya hiç adım atmamış gibi bir anda buharlaştı.

O geceden sonra bir daha asla o odaya adım atamadım. Ailem beni defalarca doktora götürdü, yıllarca çeşitli terapiler aldım ama içimdeki bu köklü dehşeti bir türlü yenemedim. En sonunda bu korkum yüzünden ailem daha fazla dayanamadı ve yeni bir eve taşındık.

Artık büyümüştüm. Her şeyin geride kaldığını, o odada kilitli kaldığını sanıyordum... Ta ki dün geceye kadar.

Dün gece, yatakta yatarken yine o aynı, tanıdık kıkırdamayı duydum. Bu sabah uyandığımda ise odamda daha önce var olmayan bir masa lambası dikkatimi çekti. Onu ben almamıştım, ailemden kimse koymamıştı; nereden geldiğine dair en ufak bir fikrim bile yok. Annem eski ev sahiplerine ait olabileceğini söylese de... siyah ve beyaz renklerden oluşan o lambanın o odaya nasıl geldiğini öğrenmek zorundayım."

Zeynep sustu. Masadaki herkes donakalmıştı. Kimse ne birasından bir yudum alabiliyor ne de gözlerini Zeynep’ten ayırabiliyordu. Odada ağır, zifiri bir sessizlik hüküm sürüyordu.

Masadakilerin o kireç gibi olmuş yüzlerini gören Zeynep bir anda patlarcasına kahkahayı bastı:

"- Yüzünüzü görmeniz lazım! Tanrım, ne kadar da kolay inanıyorsunuz!"

Zeynep’in kahkahası odada yankılanırken, beklenmedik bir şey oldu.

*Çat!*

Parti evinin tüm elektrikleri aynı salisede kesildi. Oda, dışarıdaki sokak lambasının cılız ışığı dışında kapkaranlık bir körlüğe gömüldü. Tam o anda, koridora açılan kapı gıcırdayarak yavaşça aralandı. İçeriye kimin —ya da neyin— girdiğini karanlık yüzünden kimse göremedi.

Ama hemen ardından, masanın tam ortasından ince, boğuk ve hırıltılı bir kıkırdama yükseldi...

Emel titreyen ve ağlamaklı bir sesle karanlığa doğru bağırmaya başladı:

"- Zeynep... Zeynep kes şunu! Korkuyorum!"

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 24 days ago
▲ 6 r/ParanormalHikayelerTR+1 crossposts

#kıkırdama

"Hey, hadi bir oyun oynayalım!" dedi Mert.

"Ne oynayacağız?" diye soran Emel ayakta duramıyor, hafifçe sallanıyordu. Evet, tipik gençlik partilerinden birindeydik ve işin sonunun aptalca bir şeye varacağına emindim. Benim adım Zeynep. Dört kişilik arkadaş grubumuzla sadece biraz eğlenmeye gelmiştik ama işlerin çığrından çıkacağı daha şimdiden belliydi.

Emel’in sorusu üzerine Mert hevesle atıldı:

"- Korku hikayeleri anlatmaya ne dersiniz?"

Az ileriden Vedat’ın sesi duyuldu:

"- Basit korku hikayelerini kim ne yapsın? Hadi biraz eğlence katalım; herkes çocukken en çok korktuğu şeyi anlatsın."

Emel büyük bir heyecanla atıldı:

"- Bu mükemmel bir fikir!"

Mert elinde boş bir bira şişesiyle masaya yanaştı. "Şişeyi çevireceğim. Kimde durursa o anlatmaya başlar ve sağındaki kişi devam eder," dediğinde, ben hariç masadaki herkes bunu onaylamıştı.

Mert şişeyi ahşap masanın üzerinde sertçe çevirdi. Şişe zemin üzerinde yalpalayarak döndü, hızı yavaşladı ve yeşil camın boynu doğrudan Vedat’ı göstererek durdu. Vedat hafifçe sırıttı, birasından bir yudum alıp sırtını duvara yasladı. Çocukken mahallelerindeki yaşlı bir kadından ve onun bahçesindeki karanlık kulübeden nasıl korktuğunu yüzeysel birkaç cümleyle, gülerek anlattı. Ardından sıra masanın sağındakilere geçti.

Mert, fırtınalı bir gecede elektrikler kesildiğinde koridorun sonundaki aynada gördüğünü sandığı gölgelerden bahsetti. Emel ise kıkırdayarak köylerindeki eski bir kuyunun başından geçerken duyduğu o boğuk fısıltıları anlattı. Hepsinin hikayesi basitti; çocuk aklının yarattığı, büyüdükçe unutulan, üzerinde durulmayacak kadar sıradan korkulardı.

Şişenin ucu en sonunda bana doğru döndüğünde masadaki kahkahalar henüz sönmemişti. Onlar sıradan çocukluk masallarıyla eğleniyorlardı. Ama benim anlatacağım şey, büyüdüğümde de beni terk etmemişti. Derin bir nefes aldım. Bakışlarım masanın ortasındaki boş bira şişesine kilitlendi.

Kısık bir sesle anlatmaya başladım:

"Benim odam, beş katlı bir apartmanın ikinci katında, mahalle çocuklarının top koşturduğu eski bir tarlaya bakıyordu. Günün ilk ışıkları her sabah cömertçe odama dolar; ahşap döşemeleri, pembe tek boynuzlu atımı ve sıra sıra dizilmiş Barbie evlerimi aydınlatırdı. Dışarıdan bakıldığında gayet mutlu, tozpembe bir çocukluk geçiriyordum. Ama o oda, kimseye bahsetmediğim —bahsetsem bile kimsenin inanmayacağı— simsiyah bir dehşete ev sahipliği yapıyordu.

Sanırım hikayemi en başından anlatmalıyım. Henüz dört yaşındaydım. Bir gece, yatağımın altından gelen kıkırdamalar duyarak uyandım. Başta bunu kedim Pofuduk sanmıştım. Ona seslendim; kucağıma alıp sarılarak uykuya devam etmek istiyordum ama Pofuduk yatağın altından çıkmamıştı. Biraz daha yüksek bir sesle tekrar seslendim. Yatağın altından tırmalama ve kıkırdama sesleri gelmeye devam ediyordu.

Yorganı yavaşça üstümden kaydırıp tam aşağıya bakmak üzereyken odamın kapısı hafifçe aralandı. İçeriye giren koridor ışığıyla birlikte annemin sesi duyuldu:

'Zeynep, tatlım... Pofuduk salonda uyuyordu, yanına gelmek istemiş herhalde.'

Annemin kucağında o beyaz tüylü, pofuduk kedimi gördüğüm an kanım dondu. Buz kestiğimi hissettim. Eğer Pofuduk annemin kucağındaysa... az önce yatağımın altından gelen o tırmalama ve kıkırdama sesleri kime aitti?

Annem kediyi yere bırakıp kapıyı kapatarak salona geri döndü. Oda tekrar o zifiri karanlığa büründü. Pofuduk ise yatağıma yaklaşmak yerine, huzursuz bir mırıltıyla kapının dibine sindi; tüyleri kabarmış, gözleri kilitlenmiş bir halde yatağımın altına bakıyordu. O an yatağın altından, o ahşap parkelerin üzerinden tekrar duyuldu. Bu kez daha yakın, daha netti: Ufacık, boğuk bir kıkırdama...

Korkuyla yatağımda gözlerimi sımsıkı kapattım ama bu sesi durdurmaya yetmedi. Aksine, o kıkırdama ve tırmalama sesleri tam yatak başlığımın hemen altından gelmeye başladı. Daha fazla dayanamayıp avazım çıktığı kadar çığlık attım.

Annem telaşla odama koştu. Kapıyı açmasıyla birlikte Pofuduk tiz bir miyavlamayla odadan kaçtı. Annem olanlara anlam verememiş gibi bana baktı, yanıma geldi ve yatağımın baş ucuna oturdu.

'Tatlım, bir sorun mu var?' diye sorduğunda, yaşlı gözlerle ona bakıp 'Yatağımın altında kıkırdayıp tırmalayan bir şey var' diyebildim.

Yüzünde tatlı bir tebessüm oluştu. Sevecen bir ses tonuyla, 'Tatlım, orada bir şey yok,' dedi. Yaşlı gözlerimle ona bakıp korktuğumu söyleyerek benimle kalmasını istedim. O ise bana güven vermek için yatağımın altına doğru eğilip baktı.

'Bak, gördün mü? Hiçbir şey yok,' dedi ve elini uzatarak bana da orayı gösterdi. Gerçekten de altı bomboştu. Korkak bir çocuk değildim; yatağın altını boş görmek içimi bir nebze rahatlatmıştı ama 'Peki o ses neydi?' diye düşünmeden edemiyordum. Yine de annemden bana masal okumasını ve uyuyana dek yanımda kalmasını istedim.

Annem en sevdiğim masal olan Kibritçi Kız’ı okurken yavaşça uykuya daldım.

İlerleyen saatlerde boğuk bir tıkırdama sesiyle yeniden uyandım. Saat epeyce geç olmalıydı; odaya sadece tarladan süzülen soluk ay ışığı vuruyordu. İlk dikkatimi çeken şey, gardırobun kapağının aralık durması oldu. Onu kapalı tutmaya her zaman dikkat ederdim. Aklıma annemin masalı bitirdikten sonra kitabı oraya koymuş olabileceği ihtimali geldi ama bu pek mümkün değildi; annem kitapları asla dolaba kaldırmazdı.

Ben bunları düşünüp kendimi ikna etmeye çalışırken, dolabın karanlık aralığından tekrar o boğuk, tüyler ürpertici kıkırtı yükseldi.

Korkuyla yorganı hemen başıma kadar çektim. Kalbim göğüs kafesimi patlatacak gibi çarpıyordu. Derken, ay ışığının yorganın üzerine düşürdüğü gölgelerde tuhaf bir değişim oldu. İpince, yamuk ve çarpık bir gölge tam üzerime doğru uzandı. Telaşla yüzümü açıp etrafa baktım ama odada görünürde hiçbir şey yoktu.

Nefesimi tutup kendimi sakinleştirmeye çalıştığım sırada, dolabın içinden bir kıkırdama daha geldi. Bu kez ses sadece karanlıktan değil, doğrudan dolabın tabanından, parkeyi tırmalayan tırnak sesleriyle birlikte yayılıyordu...

Bir anlık cesaretle, yatağımın kenarından uzaktan dolabın içine kilitlendim. Baktıkça kayboluyordum sanki; iradem dışında, adım adım dolaba doğru çekildiğimi hissediyordum. Bütün bedenim kaskatı kesilmişti ama gözlerimi o aralıktan alamıyordum.

Loş ışıkta dolabın içindeki silüet yavaşça netleşti. Daha çok yarım, bembeyaz bir yüze benziyordu bu. O bembeyaz, pürüzsüz yüz hatlarını bozan tek şey zifiri siyah göz bebeğiydi. O kadar siyahtı ki, bakışları beni gecenin karanlığına hapsediyor gibiydi. Bembeyaz yüzün sol tarafı ise tamamen karanlığa gömülmüştü; ama o zifiri karanlığın içinden, bu kez tam tersine, tamamen beyaz, donuk bir göz bana bakıyordu.

Gözlerimi sertçe kapatıp tekrar açtım. Dolabın içi bomboştu. Göğsüm hızla kalkıp inerken derin ve rahat bir nefes aldım; tam bir halüsinasyon gördüğüme kendimi ikna etmek üzereydim ki...

O kıkırdama bu kez tam arkamda, ensemin hemen dibinde çınladı.

Kanım çekildi. Hızla arkamı döndüm, gözlerimi odanın karanlık köşelerinde gezdirdim ama yine hiçbir şey yoktu. Ardından, Barbie evlerimin hemen yanındaki komodinin çekmeceleri kendi kendine açılıp kapanmaya başladı. *Tık-tık-tık...* Tırnaklar ahşaba sürtünüyor, bir şey odanın içinde ışık hızında yer değiştiriyordu.

'Anne!' diye bağırmak, koşup salona atlamak için yanıp tutuşuyordum. Ama sesim boğazımda tıkandı. Bunu yapamazdım. Çünkü annem yine gelip odayı kontrol edecek, hiçbir şey bulamayacak ve en sonunda beni bir psikologla görüştürmek isteyecekti. Beni 'sorunlu, hayal gören bir çocuk' olarak etiketlemelerinden korkuyordum.

O yüzden yatağın ortasında tek başıma, tamamen çaresizce büzüldüm.

İşte tam o anda çekmecelerin hareketi kesildi. Odanın içindeki hava bir anda buz gibi oldu; ciğerlerime çektiğim oksijen sanki çekilip alındı. Yavaşça başımı odanın ortasına doğru kaldırdım...

Yerde, karanlığın içinde hareket eden bir şey gördüm.

Yatağımın hemen dibinde; incecik, çelimsiz yapılı, elleri yerine sivri pençeleri olan bir varlık duruyordu. Bedeni de tıpkı o ürpertici yüzü gibi tam ortadan ikiye bölünmüş, iki farklı renkten oluşuyordu. Loş ışıkta onu fark etmek başlarda zordu ama gözlerimin önünde o dehşet verici dönüşüm başladığında kanım dondu.

O küçük, sarkık derisi yavaşça gerilmeye, kemikleri çıtırdayarak uzamaya başladı. Gözlerimin önünde devasa bir boyuta doğru büyüyordu. O an yaşadığım dehşetten ve çaresizlikten yatağımı kirlettim.

Çığlık atamadım. Sesim boğazımda düğümlendi, tek bir kelime bile çıkaramadım. Sadece yaratığın önümde bir dev gibi yükselişini, pençe benzeri ellerindeki tırnakların uzayıp sivrilmesini ve odadaki tüm oksijeni yutuşunu büyük bir çaresizlikle izledim...

Yaratığın başı odamın tavanına değdiği an büyümesi durdu. O devasa, çarpık gövdesiyle tepeme dikilmişti. Pençelerini tam bana doğru salladığı o kâbus anında, annem odamın kapısını birden açtı.

Ve yaratık anında yok oldu... Sanki hiç var olmamış, oraya hiç adım atmamış gibi bir anda buharlaştı.

O geceden sonra bir daha asla o odaya adım atamadım. Ailem beni defalarca doktora götürdü, yıllarca çeşitli terapiler aldım ama içimdeki bu köklü dehşeti bir türlü yenemedim. En sonunda bu korkum yüzünden ailem daha fazla dayanamadı ve yeni bir eve taşındık.

Artık büyümüştüm. Her şeyin geride kaldığını, o odada kilitli kaldığını sanıyordum... Ta ki dün geceye kadar.

Dün gece, yatakta yatarken yine o aynı, tanıdık kıkırdamayı duydum. Bu sabah uyandığımda ise odamda daha önce var olmayan bir masa lambası dikkatimi çekti. Onu ben almamıştım, ailemden kimse koymamıştı; nereden geldiğine dair en ufak bir fikrim bile yok. Annem eski ev sahiplerine ait olabileceğini söylese de... siyah ve beyaz renklerden oluşan o lambanın o odaya nasıl geldiğini öğrenmek zorundayım."

Zeynep sustu. Masadaki herkes donakalmıştı. Kimse ne birasından bir yudum alabiliyor ne de gözlerini Zeynep’ten ayırabiliyordu. Odada ağır, zifiri bir sessizlik hüküm sürüyordu.

Masadakilerin o kireç gibi olmuş yüzlerini gören Zeynep bir anda patlarcasına kahkahayı bastı:

"- Yüzünüzü görmeniz lazım! Tanrım, ne kadar da kolay inanıyorsunuz!"

Zeynep’in kahkahası odada yankılanırken, beklenmedik bir şey oldu.

*Çat!*

Parti evinin tüm elektrikleri aynı salisede kesildi. Oda, dışarıdaki sokak lambasının cılız ışığı dışında kapkaranlık bir körlüğe gömüldü. Tam o anda, koridora açılan kapı gıcırdayarak yavaşça aralandı. İçeriye kimin —ya da neyin— girdiğini karanlık yüzünden kimse göremedi.

Ama hemen ardından, masanın tam ortasından ince, boğuk ve hırıltılı bir kıkırdama yükseldi...

Emel titreyen ve ağlamaklı bir sesle karanlığa doğru bağırmaya başladı:

"- Zeynep... Zeynep kes şunu! Korkuyorum!"

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 24 days ago
▲ 5 r/ParanormalHikayelerTR+1 crossposts

7 kural

Cehennem nasıldır hiç düşündünüz mü? Çoğunuzun düşüncesinin aksine orada ateş yok, kan donduran bir soğuk da yok. Hayır, saçmalamayın; kendinizle baş başa kaldığınız ve pişmanlıklarınızla yüzleştiğiniz bir yer de değil. Nereden mi biliyorum? Orada yaşıyorum. Bunları size ulaştırmak için ne kadar çabaladığımı asla bilemezsiniz. Anlatıp başınızı şişirmek de istemiyorum, o yüzden sizi oyalamadan kuralları anlatayım.

Cehenneme sizi hazırlamak istiyorum. Yeni ruhlara anlatmaktansa, hayattayken size öğretmek daha kolay. Bunu okuduğunuz zaman zihninize kazınacaktır ve buraya geldiğiniz zaman hepsini hatırlayacaksınız; hem de her kelimesini. Lafı uzatmayalım, işte birinci kural:

Birinci Kural: Cehennem sakinlerini öldürmek veya öldürmeyi düşünmek kesinlikle yasaktır. Eğer bunu yapacak olursanız; karşınızdaki kadın veya erkek ne kadar bencil, egoist veya umursamaz olursa olsun, onu öldürürseniz veya bunu aklınızdan geçirirseniz silinirsiniz. Bedeniniz saç diplerinizden ve parmaklarınızdan başlayarak silikleşmeye başlar ve kaybolursunuz. Kaybolanlara ne olduğunu kimse bilmiyor. Bazıları bedensiz halde aramızda dolaştıklarını ve onları göremediğimizi söylerken, bazıları da Tanrı'nın onların akıllanmayacağına inanıp varlıklarını tamamen sildiğine inanıyor. Liderimiz Semiyaza'ya, cehennemin kralına bunu bir keresinde sormaya çalıştım. Bana bu konuyu asla araştırmamamı söyledi. Nedenini bilmiyorum ama yüzünde binlerce yılın kasveti vardı. Sadece bir saniye dahi olsa onu daha önce görmediğim şekilde gördüm ve bu, benim bu konuyu bir daha araştırmamam için yeterliydi. Size tavsiyem: Silinmeyin ve sorgulamayın.

İkinci Kural: Öldürmek her ne kadar yasak olsa da cehennemde besin veya hayvan yok. Bu yüzden uzuvlarımız ile beslenmek zorundayız. Kesilen her uzvumuz anında yeniden oluşuyor, bu yüzden yiyecek sıkıntımız yok. Ama bunun da belirli kuralları var. Mesela kendi uzvunuzu yerseniz silinirsiniz. Ve her ne kadar anında yeniden çıksa da o uzuvların eksildiği zaman oluşan acı son derece gerçek.

"O zaman yemem" demeyin; çünkü burada zaman oradan farklı işliyor ve bir günde yedi öğün yemek yemelisiniz. Birini dahi atlarsanız silinirsiniz. Bu silinme anını fark eden cehennem sakinleri olması en kötüsüdür; çünkü silinmeden uzuvlarınızı dişleri ve tırnakları ile koparırlar. Son beden parçaları her zaman en lezzetlisidir, kopya değil gerçek bedeninizdir bu ve tekrar o parçalar çıkmaz. O yüzden muazzam bir tatları vardır, tıpkı tütsülenmiş domuz pastırması gibi.

Bu beslenme kuralı kendi içinde 3 ayrı yönteme ayrılır:

Birinci yöntem: Beslenmek için çok zengin pazarlarımız var ama herhangi bir madenimiz veya bitkimiz olmadığı için para geçmiyor; takas yapmak zorundasınız. Pazarda bir tezgaha yanaşıp bir adet kol istediğiniz zaman, iki bacağınızı vermek zorundasınız. Neşterimiz, bıçağımız ya da halat örmek için kenevirimiz yok. Bizi ameliyat edecek bir tıp da yok; her şeyi ilkel ve katıksız bir vahşetle çözmek zorundayız. Pazarda o devasa taş giyotinin altına yatarsınız. O giyotini yukarı çeken halat, kurutulup birbirine sarılmış insan bağırsaklarından örülmüştür. O devasa taş bloğu yukarıda tutabilmek ve mekanizmayı çalıştırmak için giyotinin başında nöbet bekleyen 8 adam vardır. Bu adamlar bunu bir lütuftan yapmaz; sırf o bahsettiğim 7 öğün kuralını atlamamak ve karınlarını doyuracak uzuv payını alabilmek için o ağır işçiliğe mahkûmdurlar. Giyotin taşı defalarca yukarıdan aşağıya bırakılır. Taş, etinizi kesmekten ziyade kemiklerinizi ezerek koparır ve bu canınızı fazlasıyla yakar. Kopma anına dek bin defa ölmek isteyeceğiniz kadar ağrır. Ancak o giyotini çeken 8 adam için de zaman kısıtlıdır. Eğer tezgahta bekledikleri süre boyunca bir alıcı çıkmazsa ve kendi karınlarını doyuracak o uzuv payını alamazlarsa, öğün saatleri geçer ve gözlerinizin önünde yavaş yavaş silinmeye başlarlar...

İkinci yöntem: Pazardan alışveriş yapmak istemezseniz —ki bunu genelde kimse istemez, sadece acizler bu yolu seçer— pazarın biraz ilerisinde dövüş salonları vardır. Burada bir dövüşe girersiniz; kırdığınız her uzuv yemeğiniz olurken, kırılan her uzvunuz taş giyotinle kesilip rakibinize verilir. Bu da isteyeceğiniz bir şey değildir çünkü tarihin en iyi savaşçıları o ringlerdedir ve her akşam türlü uzuvlardan güzel bir sofra kurup kan şarabı içerler. Evet, burada kan da yok; damarlarımızdan şarap akıyor. Bu da bedenlerimizi muazzam birer besin kaynağına dönüştürüyor, tıpkı Tanrı'nın istediği gibi.

Üçüncü yöntem: Bahsettiğim ilk iki seçeneği beğenmeyenler için en aşağılık yöntem budur. Bu insanlar şehirden dışlanır ve insanlarımızca kabul görmez. Bu yolu seçtikleri anda saçları dökülür ve alınlarında kırmızı bir haç çıkar. Kollarından biri ise etlerinden arınıp kemikleri bir bıçağa dönüşür. Bunlar dağlarda yaşayan ve "acizler" dediğimiz insanlardır. Karşılık beklemeden birbirlerine uzuvlarını kesip verirler. Kendi pazarları vardır ama burada herkes kendi uzvunu istediği kadar keserek başka bir uzuvla takas eder.

Üçüncü Kural: Cinsellik kesinlikle yasaktır. Tanrı, yaratma eyleminin tamamen kendisine ait olduğunu savunduğu için bize bu hakkı vermiyor. Bu kuralı ihlal edenleri ceza olarak birer kan bulutuna çeviriyor. Semiyaza'nın bana anlattığına göre, bu kan bulutundan damlayan şaraplar, yeryüzündeki hamile kadınların karınlarındaki bebeklerin dudaklarını ıslatırmış. O damlalarla beslenen bebekler büyüdüklerinde yeryüzünün seri katilleri olurmuş. Bu sayede cehenneme sürekli yeni ruhlar çekilir ve bu kanlı döngü sonsuza dek devam edermiş... Yani anlayacağınız, Tanrı'nın hastalıklı zihni bizi buraya hapsetmek için elinden geleni yapıyor.

Dördüncü Kural: İstediğiniz zaman cehennemden çıkabilirsiniz. Sapık Tanrı bu seçimi size bırakıyor; cezanızı yeterince çektiğinizi düşündüğünüz zaman bir sunağımız var, oraya gider ve kırmızı taşın üstüne diz çökecek Tanrı'ya seslenirsiniz. Sizi duyar. O aşağılık, tüm gün bizi izliyor; bundan zevk alıyor, acı çekmemizden zevk alıyor. Diz çöker ve ona "Cezamı yeterince çektim" diye seslenirsiniz. O ise iki seçenekten birini uygular —ama ikinci seçeneği burada geçirdiğim on bin yılda bunu deneyen dokuz kişinin birinde bile görmediğimi söylemeliyim.

Eğer Tanrı cezanızı yeterince çekmeden huzuruna geldiğinizi düşünürse varlığınızı siler ve sizden geriye kanlı bir et parçası bırakır. Bu et görüntü olarak ciğere benzer, sürekli kendini yeniler. Bu ciğere bir kere sahip olan bir ruh bir daha yiyecek düşünmek zorunda kalmaz çünkü daima yiyeceği yemeği olur. Ama Tanrı sizin cezanızı çektiğinizi düşünürse, sunaktan havalanır ve yükselerek cennete alınırsınız. Ama dediğim gibi bunu hiç görmedim ve yalnızca tek bir kişi bunu başarmış; tarihin gördüğü en kanlı adamlardan biri... Öyle ki dünyanın yarısını fethetmiş ve öteki yarısını kılıçtan geçirmiş, yaşayan herkes soyundan bir parça taşırmış, siz bile.

Beşinci Kural: Arkadaş edinmek veya iki dakikadan fazla biriyle sohbet etmek yasaktır. Bu, liderimiz Semiyaza'nın koyduğu bir kural. Bu kuralı çiğneyenler toplumumuzdan dışlanarak acizlere katılmaya veya silinmeye zorlanır. Ona bunu da sordum; bana Tanrı denen narsist pisliğin arkadaşlığa karşı olduğunu ve arkadaş edinirlerse buradaki ruhlar ne yaparsa yapsın huzuruna kabul etmeyeceğini söylemişti. Çünkü kendisine ihanet edildiği zaman Tanrı Dağı'nda onu koruyarak sırlarını saklayan 200 arkadaşı varmış ve geriye sadece o kalmış. Ceza olarak kanatları alevli zincirlere hapsedilmiş ve buraya yollanmış.

Altıncı Kural: Burada hepiniz şaşıracaksınız biliyorum ama buradaki kimse saf kötü değil. Tanrı denen o sapkın varlık, cehenneme girebilmek için ömrün boyunca yaptığın kötülüklerin üçte biri kadar iyilik yapmanı istiyor. Tek bir iyilik veya kötülük fazla gelirse sizleri Arafa gönderiyor. Ben şanslıydım, en azından bir şansım var ama sizler buna çok dikkat etmelisiniz. O narsist pislik sizi Arafa sürmek için her şeyi yapacaktır. Bunu yedinci kuralda çok net bir şekilde göreceksiniz.

Yedinci Kural: Ve sizinle bu dünyada geçirdiğim son dakikalara gelirken yedinci kuralımızı anlatmak istiyorum. Bu doğrudan cehennemle ilgili bir kural değil ama o sapkın Tanrı'ya adaklar adamamanız ve Semiyaza'nın onu yenerek tahtı alması için size bunu anlatıyorum:

Cennete girmenin iki yolu var. Ya tamamen iyi olmalısınız —doğumunuzdan ölümünüze dek bir karıncayı, sineği öldürmemiş, kötü düşüncelere sahip birinin bedenine temas dahi etmemiş olmanız gerekir. Çoğu bebek bu yüzden ölümden sonra Arafa gider, çünkü doğduğu anda kötü bir düşünceye temas etmiştir. Ya da Tanrı'ya benzemeniz gerekir; o efsanedeki adam da bunu yapmıştı... Ama bu iki seçeneği de yapamamışsanız ya da iyilik ve kötülük oranlarınız uyuşmazsa Arafa düşersiniz ve oranın bir çıkışı yok.

Semiyaza sinirlenmeye başladı, artık gitmeliyim. Cehennemde cezasını çekmeden durabilen tek kişinin beni öldürmesini istemem

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 27 days ago
▲ 5 r/ParanormalHikayelerTR+2 crossposts

Lanetli havale

Sert yağmur damlaları ahşap evin camlarına vururken içeriden gelen tek ses, bir Perinin küçük adımlarıydı. Korkuyu iliklerine dek hisseden sırılsıklam bu genç kız, bir anlık şimşeğin aydınlattığı dar, eski koridorda ürkek adımlarla ilerliyordu. Koridorun sonunda kapısı açık, boş bir oda buldu. İki kişilik büyük bir yatağı olan odanın beyaz çarşafları toz içindeydi; yatağın tepesinden sarkan tüller yer yer yırtılmıştı. Odanın delik deşik ahşapları ve parçalanmış bordo duvar kağıtlarının arasında kız, gözyaşları içinde yatağa doğru ilerledi. Yatağın başucundaki tozlu komodinin üzerindeki mumu yanındaki kibritle yaktı.

Odaya bakmaya başladığı sırada alt kattan çığlığı andıran bir ses yükseldi. Kız yerinde irkilerek durdu; mum ışığının önündeki tabloya vurmasıyla gözü gerçek boyuttaki kadının resmine takıldı. Pembe uzun elbisesi, beyaz saçları ve tombul yanaklarıyla toz tutmuş bu resimde çok tatlı bir kadın vardı. Peri bu düşüncelerle meşgulken alt kattan ikinci bir çığlık yükseldi. İlk kez geldiği bu evin yıllardır terk edilmiş olduğunu düşününce aşağı inip kontrol etmeye karar verdi. Gıcırdayan ahşap parkelerin üzerinde yürüyerek merdivene doğru gitti. Merdivenden dikkatlice inmeye çalışırken ardında bir gölge gördü. İrkilerek arkasına baktı ama kimse yoktu. Tek tek basamakları indi ve bodrumdan gelen sese doğru yöneldi. Çığlık atan bir kadının sesiydi bu.

Bodrumun kapısı açıktı. Elindeki mum ışığı titrerken soluk taş basamaklardan birer birer inen genç kız, sonunda aşağı ulaştı. Burası tamamen boştu; yalnızca ilerideki taş bir masa ve hemen yanı başındaki bir tabure dikkatini çekti. Tek parça mermerden yapılmış masaya doğru yürürken bir anda masanın üzerinde bir kadın gördü. Bu, resimdeki kadına benziyordu. Korkuyla minik bir çığlık attı ama sonra orada kimsenin olmadığını fark etti.

Islak kıyafetleri yere damla damla su bırakırken mermer masaya doğru yürümeye devam etti. Masanın tam önüne geldiğinde, ortasının bir insan bedeni gibi oyulmuş olduğunu ve birkaç su deliği olduğunu tahmin ettiği detayları fark etti. Masanın etrafında dönerek incelemeye başladı. Ayaklarının yanına gelmişti ki masanın öteki ucundan güçlü bir çığlık duydu. Korkuyla irkildi, yere düştü ve mumu söndü. Ayaklarını elleriyle sarıp birkaç dakika olduğu yerde durdu. Hiçbir şeyi göremiyordu; sadece tıkırtı sesleri ve o çığlık... Karanlığın içinde mermer masaya yaslandı ve gözlerini kapattı.

Ancak yüzüne vuran bir sıcaklık başını kaldırmasına sebep oldu. Bu mumdu; mum kendi kendine yanmıştı! Ona baktı, içinde bir umut ışığı oluştu. Mumu aldı ve ayağa kalktı. Masanın öbür ucuna doğru yürümeye başladı. Taburenin önüne geldiğinde taburenin boş olduğunu gördü. Yağmurda kaldığı için ateşinin yükseldiğini, bu yüzden de hayaller gördüğünü düşünürken taburenin üzerinde ona bakan bir çift göz ile karşılaştı. Bu, tablodaki kadındı! Birbirlerine bakarak birkaç saniye durdular. Yaşlı kadının çığlık atmasıyla Peri elindeki mumu düşürdü, merdivenlere doğru koşmaya başladı. Merdivenlere birkaç adım kala ayağı takıldı, sendeleyerek yere düştü ve başını üçüncü merdiven basamağına vurdu.

Sabah kendi yatağında uyandı. Annesi başındaydı:

— Kızım, sonunda uyandın! Bizi çok korkuttun.

— Neredeyim ben?

— Evdesin. Senin o terk edilmiş evde ne işin vardı? Şanslısın ki polisler mum ışığını fark etmiş ve seni bulmuş.

— Mum ışığı mı?

— Evet, sen bodruma inmeden hemen önce görmüşler ve içeri girmişler. Seni merdivenin sonunda baygın bulmuşlar. Ateşin varmış...

— Peki ya o kadın?

— Hangi kadın?

— Bodrumda çığlık atan tablodaki kadın...

— Tatlım, kabus mu gördün?

— Hayır, oradaydı! Mermer masanın önündeki taburenin hemen üzerinde kafası olan kadın...

— Öyle biri yok tatlım, kabus görmüşsün.

Peri sessizleşti. "Öyle mi, rüya mı gördüm?" diye düşünürken gözlerini açtı. Mermer masada çırılçıplak yatıyordu! Mermerin soğuk yüzeyi tenini yakarken taburenin üzerine özenle kafası yerleştirilmişti. Çığlık atmaya başladı! Merdivenden ayak sesleri ve fener ışığı gelirken uyandı ve sendeleyerek ayağa kalktı. Her yerde o kadının kafasını görüyor ve çığlıklarını duyuyordu.

Karanlık, nemli bodruma vuran fener ışığı gittikçe büyürken içeri giren biri gözüne çarptı. Korkunun, darbenin, ateşin ve ıslak kıyafetlerin etkisiyle olduğu yere yığılıp titremeye başladı. Onu gören genç adam, Peri’yi kucağına alıp yukarı çıkardı. Eski salondaki kırık koltuklardan birinin üzerine yatırdı ve üzerini sirkelediği tozlu çarşafla örttü. Hemen yanındaki tabureye oturdu, Perinin güzel yüzünü uykusunda izlemeye başladı. Soğuktan titreyen Periyi görünce kıyafetlerini çıkardı; sırılsıklam kıyafetleri yerine kendi kıyafetlerini giydirdi. Az ilerideki şöminede küçük bir ateş yaktı, kurusun diye Perinin kıyafetlerini önüne serdi. Bulduğu bir çarşafı da üzerine geçirerek yerine döndü.

Peri ertesi gün uyanmadı. Genç adam hava kararana dek Perinin başında bekledi. Bodrumdan gelen çığlık sesleri başladığı sırada Peri uyandı. Korkuyla irkildi ve nerede olduğunu anladıktan sonra yanındaki genç adama baktı telaşla:

— Sen kimsin?

— Rica ederim, ya önemli değil! Alt tarafı hayatını kurtardım.

— Ne saçmalıyorsun? Ne oldu burada, burası neresi?

— Ohoo, hanımefendi uçmuş! Hatırlamıyor musun hiçbir şey?

Peri gevelemeye başladı:

— Oda... Çığlık... Baş... Tabure... Tabure...

Sonra gözü genç adama takıldı. Genç adam bir anda ortadan kayboldu ve taburenin üzerinde yine aynı baş belirdi! Baş, çığlık atmaya başladı. Peri korkuyla kapıya doğru koşmaya başladı; ne tarafa baksa o kadının kafasını görüyordu. Kadın durmadan çığlık atıyordu. Bu çığlıklar Peri evine varana dek devam etti.

Evin önüne geldiği zaman kapıyı çaldı, ıslak kıyafetleriyle kapıda bayıldı. Annesi onu kapının önünde gördüğü zaman telaş ve sevinçle kocasına seslendi. Onu içeri taşıdılar. Bir gün önce evden çıkarken üzerinde olan yağmurdan ıslanmış kıyafetlerini çıkardılar, doktor çağırdılar. Ateşler içinde yanan kız üç gün boyunca uyudu. Uyandığı zaman ise konuşamıyordu; ağzını her açtığında dudaklarından sadece tiz çığlıklar yükseliyordu

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 30 days ago