r/GizliSayfalar

▲ 9 r/GizliSayfalar+1 crossposts

BURALAR

Sakal bırakmalı insan,

tütün içmeli,

yere tükürmeli.

Esnafa “Kolay gelsin.”

bile dememeli.

Burada nefes aldığı her ana

patır kütür sövmeli.

Bohçasını alıp çekip gitmeli

küf kokulu sokaklardan.

Buraları anlatan bir şiir yazmalı.

Şiiri okuyan da merak etmeli:

“Yahu, buralar da neresi?”

Buralar,

mutluluk ormanlarını

dostlarının kanlarıyla

sulayanların memleketi.

reddit.com
u/Silent-Pride-6048 — 1 day ago

🎉 GizliSayfalar 100 Kişi Oldu!

Merhaba dostlar!

GizliSayfalar'ın kuruluşundan bu yana tam bir ay geçti ve bugün sizlere güzel bir haber vermek için buradayız.

Bir ayda 100 kişilik bir topluluk olduk.

Üstelik bu bir ay içerisinde:

👀 11,3 bin ziyaret

📝 305 paylaşım

💬 282 yorum

aldık.

Burasını kurarken yalnızca insanların yazılarını paylaşabileceği küçük bir edebiyat köşesi hayal etmiştik. Fakat sizlerin katılımıyla burası yavaş yavaş yazanların, okuyanların, tartışanların ve birbirini destekleyenlerin bulunduğu gerçek bir topluluğa dönüştü.

Ve şimdi GizliSayfalar'ı bir adım daha ileri taşıyoruz.

🌐 GizliSayfalar artık Reddit'in dışına çıkıyor!

100 kişiye ulaşmamızın şerefine GizliSayfalar Discord sunucusu ve Substack yayını açıyoruz.

💬 Discord

Discord'da daha anlık ve samimi bir ortam oluşturacağız.

Burada;

Edebiyat ve yazarlık üzerine sohbetler,

Kitap konuşmaları,

Kitap kulübü etkinlikleri,

Yazma meydan okumaları,

Günlük sohbetler,

Birlikte yazma etkinlikleri

ve daha fazlasını yapacağız.

📖 Substack

Substack ise GizliSayfalar'ın daha derli toplu, edebiyat dergisi tarafı olacak.

Burada;

Topluluktan seçilen eserler,

Edebiyat üzerine yazılar,

Kitap incelemeleri,

Kitap kulübü yazıları,

Röportajlar,

Etkinlik ve meydan okuma sonuçları

paylaşılacak.

Ve bundan sonra her hafta topluluk içerisinden bir eser seçerek "Haftanın Eseri" olarak belirleyeceğiz.

Seçilen eser, yazarının izniyle Discord ve Substack'te öne çıkarılacak.

Bu sayede burada yalnızca eser paylaşmakla kalmayacak, birbirimizin yazılarını daha geniş bir şekilde okuyup konuşabileceğimiz bir alan da oluşturacağız.

Bir ay önce birkaç kişiyle başlayan bu sayfanın bugün 100 kişiye ulaşmasını sağlayan herkese teşekkür ederiz.

Okuyanlara, yazanlara, yorum yapanlara, eleştirenlere, sadece sessizce takip edenlere...

GizliSayfalar sizin sayfalarınızla büyüyor.

Daha yolun çok başındayız.

Nice 100'lere. ✒️📖

reddit.com
u/leblebkral — 3 days ago
▲ 8 r/GizliSayfalar+1 crossposts

Karıncalar Toplumu(Evrim, Din ve Davranışlar Üzerine Bir Deneme)

I.                   Karınca Köprüleri

Evrimsel süreç, bazı karınca türlerine bildiğimiz anlamıyla köprü kurma, hem de koloni üyelerinin doğrudan kendi vücutlarını köprünün bir parçası tayin ederek sürünün kalanına daha cazip bir rota önerme davranışı aşılamış. Bu davranış birçok açıdan hayranlık uyandırıcı. Belli bir noktadan, belli başka bir noktaya bir köprü kurulmasına karar verildiğini varsayalım; kaç karıncanın, karıncalardan hangilerinin köprü inşasında kullanılacağından, bu görevlerin bahsi geçen üyelere bildirilmesine kadar günümüz teknolojisi ve lojistik imkanlarıyla bile bu iş imkansıza yakın bir işken bir de karınca beyninin kapasite sınırıyla bir köprü kurulduğunun idrakı bile gereğinden fazla beklentiye girmek olurdu. Baştaki varsayımdan vazgeçmeye kalktığımızda ise bir köprü kurulup kurulmayacağının kararı, kurulacak köprünün nerede başlayıp nerede biteceği, taranacak alanın bilinmez büyüklüğü gibi problemi üstel büyüyen bir ihtimaller denizine çevirmeden duramazdık.

 

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, bu karıncalar %100’e çok yakın bir oranda körler.  Evrim ise, bizi alaya alır gibi, bu problemi son derece demokratik bir yolla çözmeyi başarmış. Köprü inşalarında bizde olduğu gibi bir mimar, ya da kendini bir süreliğine de olsa feda edenlerin başında bir komutan bulunmuyor. Her karınca, ne zaman bir köprünün parçası olacağına ve ne zamana kadar bir parça olarak kalacağına kendi başına karar veriyor. Piramitlere daha sıra gelmeden bu gizemin tam anlamıyla aydınlatılması şart ama doğadaki en basit olaylarda bile olduğu gibi bu konuda da o noktadan çok uzaktayız tabii ki.

 

Hiçbir şey bilmiyor da değiliz elbette. İşe bu köprülerin anlamını sorgulayarak başlayabiliriz. Hepimizin tahmin edebileceği gibi; bu köprüler kestirme yolları bulma, koloni için sorun teşkil edebilecek ortamlardayken(bir su birikintisi gibi) hayatta kalma ihtimalini artırma benzeri işlevler için gerekli olabiliyor. Neredeyse tamamen kör olan bu karıncalar, koloninin diğer üyelerinin yerlerini ve üyelerin farkında olmadan ilettikleri mesajları, onların parfüm kokularını(feromon denilen kimyasal maddeyi) takip ederek tayin ediyor. Ve üyelerin köprü inşası hususunda karar verirken başvurdukları çok kısa bir kural listesi var. Uygun adım yürüyüşte yeni besinler arayan grup içinde, çevresel engellerle karşılaşan üyeler doğal olarak yavaşlıyor ve/veya duruyor ama arkasından gelenlerin öndekine yaklaşmadan engelden haberdar olabilmesi için öncü karıncanın çok güçlü bir parfüme sahip olması şart. Öyle bir ihtimal bulunmadığı için engelle karşılaşan üyenin arkasından gelenler sıkışmaya başlıyor. Yavaşlayan karıncanın arkasından gelen karınca, Türk insanının oldukça aşina olduğu bir harekete imza atıyor: önündekinin üstüne basarak onun önüne geçiyor. Böylece ikinci, birinciyi geçerek birinci oluyor. Yeni lider de engel sebebiyle duraksıyor ve onun arkasından gelen “benim neyim eksik ulan” diye düşünerek öndeki ikiliyi geçerek en öne geçiyor. Böyle böyle her arkadan gelenin en öne geçtiği, giderek uzayan bir karınca halayı oluşturuyor. Üzerinden geçilen karıncanın isyan etmesi ve köprüyü terk etmesi için başvurduğu başka basit bir kural var: birim zamanda üzerinden geçen karınca sayısı belli bir sayının altına düşene kadar dişini sıkıyor fedaimiz. Bu basit kural iki çok farklı durum için oldukça işe yarar görünüyor: (i) köprü gerçekten iyi bir yere bağlanabildiyse, bütün üyeler diğer tarafa geçene kadar beklemek zorundasın, (ii) köprünün ucu bombok bir yere çıktıysa önüne geçerek köprünün bir başka tuğlası olanlar geri dönene kadar beklemek zorundasın. Haberleşme yolunu tekrar hatırlayalım: parfüm! Ne kadar çok karınca bir alanda yoğunlaştıysa o kadar yoğun bir Marc-Antoine Barrois Ganymede kokusu…

 

Bu konunun üzerinde fazla durduk belki ama şunu çok net anlamamız için faydalı olabilir: hiçbir karınca bir köprü inşa ediyor olduğunun, kestirme bir yol bulduğunun vs farkında değil bilimin bize söylediğine bakarsak. Her üye çok basit, belki tek başına anlamsız ya da önemsiz görünen aksiyonlar alırken koloninin toplamında bireylerinkinden çok daha kompleks, çok daha optimal, çok daha anlamlı davranışlar tam manasıyla ortaya çıkıyor(bakınız emergentism). Şunu da unutmamak gerek: karınca köprüsü dediğimiz şey aslında binlerce defa denenen bir prosedürün başarıya ulaşmış versiyonları sadece. Yani bu bir deneme/yanılma süreci, evrimin bildiği belki de tek yol. Başarısız ya da avantajsız denemeleri göz ardı ederek tarif ettiğimiz bir süreç bu ama bu dinamikleri derinlemesine anlayabilmek için başarısız versiyonları da incelemek gerekiyor.

 

Doğada karıncalar kadar fedakâr ve sürünün kalanını düşünen(havalı tabiriyle altruistik) bir tür bulamayabiliriz belki ama her canlı türü kendi olanakları ve kısıtları dahilinde karmaşık nevzuhur(emergent denilen zımbırtının Farsça’daki karşılığı) davranışları bireysel davranışlar ile farkında olmadan çıkarabilir. Ve her zaman birinci öncelik hayatta kalmanın Z raporunda ne kadar kâr edildiğidir. Zarar yazan kalemler belki çok sayıda olacaktır ama bunlar hep küçük miktarlarla sınırlı olacaktır. Beklenen maksimum kazanç ise davranışın karmaşıklığına bağlı olarak ölçülemeyecek seviyelere çıkabilir. Sözün özü, insan da dahil olmak üzere, her canlı türünde farklı miktarlarda karmaşıklık ve avantajda nevzuhur davranışlara rastlayabiliriz. Aristo Baba’nın da dediği gibi, insan sosyal bir hayvandır. Öyleyse nevzuhur davranışları toplumsal konseptlerde aramakta bir beis bulunmamalı.

 

 

II.                 Bireysel Davranışlarımızın Toplumsal Karşılıkları

İnsanlık tarihi boyunca intihar eyleminden daha bireyci ve bireysel bir şey bulamayız. Bir insanın, biricik ve en değerli varlığı olan hayatını, bilinçli ve baskısız verdiği bir kararla sonlandırma girişiminde bulunması belki de modern insanın tek başına karar verebildiği tek şeydir. Bunun aslında sosyolojik bir olgu olduğunu savunmaya benim gücüm yetmez, zaten Emile Durkheim “İntihar” (1897) kitabında oldukça güçlü bir şekilde bu tezi savunmuş. Temelde üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde, dönemin yaygın görüşlerinden olan intiharı akıl hastalıklarıyla, ırkla, genetikle, coğrafi şartlarla bağdaştıran tezleri istatistiksel verilerle tek tek çürütmüş. Bu ilk bölümde, temel olarak “toplumların intihar oranlarının yıldan yıla neredeyse hiç değişmediğini; bu durumun, intiharın bireylerin tekil niyetlerinden ziyade, onları aşan nesnel ve kolektif durumlara bağlı olduğunu” anlatmış. Bir önceki sene intihar edenler sonraki sene tekrar intihar edemeyeceğine göre, bu stabil trend, bize, bunu psikolojik ve/veya bireysel bir durum yerine sosyolojik bir olgu olarak açıklama denemesi için yeşil ışık yakar.

 

Kitabın ikinci bölümünde, Durkheim, toplumsal entegrasyon(kaynaşma) ve toplumsal düzenleme(regülasyon) seviyelerine göre dört ana intihar türü tanımlar: (i) bencil(egoist) intihar, (ii) özgecil(altruist) intihar, (iii) kuralsızlık(anomi) intiharı, ve (iv) kaderci(fatalist) intihar. Bencil intihar, aşırı bireyselleşme sonucunda toplumsal entegrasyonun zayıf olduğu ortamlarda birey herhangi bir gruba(aile, din, ideolojik topluluk)  aidiyet hissetmediği zaman ortaya çıkar. Örnek olarak, bekarların evlilere, protestanların katoliklere göre istatistiksel olarak daha yüksek intihar oranına sahip olduğunu ortaya koyar Durkheim. Özgecil(altruist) intiharda, toplumsal entegrasyonun aşırılara gittiği, bireyin kendini topluluğa adadığı örnekleri görürüz (örneğin askerler). Hem türlerin isimlendirmeleri yeterince açıklayıcı olduğu, hem de asıl konumuz kitabın incelemesi olmadığı için detayları atlayabiliriz. Konuya böyle bir perspektiften nasıl bakılabileceğini merak edenlere kitabın bunu harika bir şekilde yaptığını söyleyebilirim.

 

Kitabın en temelde anlatmaya çalıştığı ve benim de şiar edindiğim fikir; bireylerin davranışlarının, toplum seviyesinde yeni ve kompleks davranışlar/özellikler ortaya çıkardığıdır. Bana, “Tamam da, toplum hangi bireylerin intihar edeceğine(veya diğer bireysel davranışları uygulayacağına) nasıl karar verebilir ki?” itirazını şimdiye kadar yapmayı düşünmediyseniz bunu yapmak için hala geç değil. Bireyin hayatı elbette biriciktir, ama belli bir davranış bir grupta 8/10 oranında görünürken başka bir grupta 1/100 oranında ortaya çıkıyorsa burada doğru bir gruplama yapıldığını her zaman savunabiliriz. Bu gruplama, davranışın sebebini açıklamasa bile davranışla ilişkili bazı özellikleri ortaya koymaya yarar. Durkheim, toplumsal farklılıkların intiharla ilişkisinin nedensellik seviyesinde olduğunu istatistikler ve argümanlarla savunuyor ama ben o bölümleri atlayarak okuduğum için size bir şeyler aktaramayacağım.

 

III.              Din

Beni heyecanlandıran nokta ise din ismini verdiğimiz sosyolojik olguların da karınca köprülerine çok benzer bir nevzuhur davranış olabileceği ihtimali. Bunların başarılı olanları, kendilerini sonraki onyıllara, yüzyıllara, hatta binyıllara taşıyabilmişler. Ve başarılı olanların her birinin öncülü olarak sancılı dönemler, sosyal sıkışmalar ve bunalmalar, kısacası bir kaos ortamı bulabiliriz. İslamiyet öncesi Arap coğrafyasının durumu(ki bu dönem İslam retoriği altında Cahiliye Dönemi olarak adlandırılıyor) ve Yahudiliğin yayılmaya namüsait yapısı sebebiyle yeni bir ekol olarak ortaya çıkan Hristiyanlık  çok belirgin örnekler. Bu yüzeysel örtüşmeler daha derinlerde çelişen durumlar ortaya çıkarıyor olabilir, ya da benim arka planı hakkında düşünceler üretmeye yetecek kadar dahi bilgimin olmadığı din ve öğretilerde de benzer örtüşmeler bulunabilir. Benim için asıl önemli olan şey, spesifik olarak Muhammed özelinde, anlattıklarının bugünleri dahi bu denli etkileyeceğini öngöremediğine neredeyse emin olmamdır. Muhammed’in, anlattıklarının ve iddia ettiklerinin yüzde yüz doğru olduğuna inandığına eminim. Zira aksi türlüsü çekilecek çile değil, bütün o küçümsenmelere, alaya alınmalara, şiddet gösterilerine, kendi topraklarından kovulmaya, söylediklerine gerçekten inanmadan başa çıkması mümkün görünmüyor. Belki insanlık olarak feromonlarımız yok ama yeni takipçiler kazandığını gördükçe yolundan vazgeçmemek için yeterli sebep bulmuş olmalı, bu da topluluk olarak kurdukları köprünün gerçekten de anlamlı ve iyi bir yere gittiğine işaret ediyor olabilir.

 

Bütün o “yalancı peygamber” ya da tarikat lideri diye isimlendirdiklerimiz, belki de bulunduğu ortamda bir engelle karşılaşmış olan öncü karıncalar gibi davranıyordur. Belki de toplumsal olarak bizi daha iyi yerlere taşıyan(ekonomik, bilimsel, felsefi vs.) denemelere hala inanmaya devam ediyoruzdur çünkü bu denemeler başarısız köprülerden değildir. Ne olursa olsun, bu denemelerin her biri sıkışmış, çaresiz hisseden topluluklara bir çıkış noktası sunuyor sanki.

 

 

reddit.com
u/onareksum — 3 days ago

Yaşam ve ruh

Ruh ilerliyor, beden ile,

Yürüyor durmadan ölüme,

Ayakları kırıldı bile,

Dayanamaz ki düşer yere.

Yaşamanın var mı anlamı,

Nefesin nedir ki faydası,

Yaşatmaktır ki tek maksadı,

İlerletir çürük masalı.

reddit.com
u/Camus-12234 — 4 days ago
▲ 4 r/GizliSayfalar+1 crossposts

Boyalı Gülüş

— Hadi uyan bakalım uykucu!

Babasının bu sözleri Sare’nin kulaklarına tatlı bir ninni gibi çarparken, açılan perdeden yüzüne vuran gün ışığı suratını buruşturup gözlerini açmasına sebep oldu.

— Yaa baba, bırak uyuyayım...

— Kalk bakalım doğum günü çocuğu, uzun bir gün olacak. Erken kalkmazsan sirkteki gösteriye yetişemezsin!

— Ne, sirk mi?

Sare bunu duyduğunda gözlerini kocaman açıp ayağa kalktı. Yatağın üstünde zıplayarak, "Yaşasın sirk!" diye bağırıyor, her zıplamada babasına biraz daha yaklaşıyordu. Yatağın köşesine geldiğinde tüm gücüyle kendisini boşluğa doğru savurup babasının boynuna atladı.

Babası ona sarıldı, kucağına alarak alt kata doğru yürümeye başladı. Bu sırada kızıyla konuşuyordu:

— Ne kadar da büyüdün, yakında seni taşıyamayacağım.

— Ne, neden?

— Artık dokuz yaşındasın güzel kızım, her gün daha da büyüyorsun.

Bu sohbeti annesi Melike’nin gülüşü kesti:

— Kıskanıyorum ama! Hani benim sarılmam? Beni hep dışlıyorsunuz.

Sare ve babası Melike’ye doğru yönelip büyük bir aile sarılması yaşadıktan sonra masaya geçtiler. Melike, Murat’a bakarak göz kırptı:

— Eee, ne yapıyoruz bugün güzel kızımız için?

Murat düşünceli bir şekilde tavana, ardından Sare’ye baktı:

— Önce hayvanat bahçesi, sonra sinema, akşam yemeği ve pasta... En son da sirke gideriz!

Sare büyük bir heyecanla havaya sıçradı:

— Yaşasınnn!

Kahvaltının ardından herkes hazırlanmak için odasına çekildi. Sare dolabın kapağını açtığında gözlerini askılıklarda gezdirip elbiselerine bakmaya başladı. Eli önce pembe renkli, beyaz puantiyeli elbisesine gitti. Tam o sırada tüllü mavi elbisesi gözüne çarptı ama askılıkların en arkasında duran sarı elbiseyi eline alıp:

— Seni giyeceğim, diye kendi kendine konuştu.

Sarı elbisesinin altına beyaz ayakkabılarını giydi ve yatağında duran kahverengi ayıcığı alıp aynanın karşısına geçti. Saçlarını beceriksizce toplarken ayıcığın tüylerini tarıyor, aynı zamanda onunla konuşuyordu:

— Bugün ne yapacağız biliyor musun ayıcık? Önce hayvanat bahçesine gideceğiz. Orada aslanları, maymunları, hatta ayıları göreceğiz. Sonra sinemaya gideceğiz ve yeni çıkan Şirinler filmini izleyeceğiz. Sen de onları çok seviyorsun, biliyorum... Ama en güzelini en sona sakladım, hazır mısın?

Tam o an kapı çaldı:

— Kızım, hazır mısın?

— Geliyorum baba! Saçlarımı toplamama yardım eder misin?

Murat neşeyle odaya girdi. Sare’nin saçlarını nazikçe taradı, ardından güzel bir at kuyruğu yaptı. Sare, babasının yanağına küçük bir öpücük kondururken:

— Teşekkür ederim dünyanın en iyi babası! diyerek sarıldı.

Murat, Sare’yi elinden tuttu ve alt kata yöneldiler.

Kapıda onları bekleyen Melike, Sare’nin boşta kalan elini tuttu ve birlikte otoparka yöneldiler. Çok güzel bir gündü; güneş dünyayı ısıtıyor, kuşlar cıvıldıyordu.

Arabayla kısa bir yolculuğun ardından hayvanat bahçesine vardılar. Sare gördüğü her hayvanı heyecanla ayıcığına gösteriyor ve onun da bu yeni dostlarla tanışmasını istiyordu. Hayvanat bahçesinde geçen birkaç keyifli saatin ardından Melike ve Murat, Sare’nin ellerinden tutup çıkışa yöneldiler. Yol boyunca Sare büyük bir neşeyle gördüklerinden bahsetmeye devam etti.

Sinemaya geldiklerinde hâlâ hayvanat bahçesindeki aslanlardan söz ediyordu; ta ki Murat’ın elinde büyük boy bir patlamış mısır, şekerlemeler ve soğuk içeceklerle geldiğini görene dek... Hemen babasına koşup sarıldı. Üçü birlikte sinema salonuna girdiler. Koltuklarına oturduklarında Sare, ayıcığını filmi rahatça izleyebileceği bir yere, patlamış mısır kovasının hemen üstüne yerleştirdi. Heyecanla filmin başlamasını beklerken sevinçten ayaklarını sallıyordu.Bir anda sahne karardı ve beyaz perdede film başladı. Sare film boyunca kahkahalar attı. Çıkışta ayıcığını kucağına aldı ve film hakkında konuşmaya başladı. Hep birlikte bir restorana gittiler, güzel bir yemek yediler. Sare kahkahalar eşliğinde mumları üfledi, herkese birer dilim pasta uzattı. Ayıcığını ise kucağına alıp ona pasta yedirmeye başladı. Masadan neşeli sesler yükselirken saatine bakan Murat, Sare’ye döndü:

— Güzel kızım, artık gitmeliyiz. Sirke geç kalacağız!

— Ben onu unuttum! Yaşasın sirk! Palyaçoları görmek için sabırsızlanıyorum!

Hep birlikte kahkahalar ve şakalar eşliğinde restorandan çıkıp sirke doğru yola çıktılar. Güneş yavaş yavaş şehri terk ederken sabahki sıcaktan eser yoktu. Şehir bir anda soğumuştu. Sirke vardıklarında Sare heyecanla içeri daldı. İçeri girmesiyle birlikte güçlü bir gürültü patladı.

Işıklar dönüyor, yüksekte uçan cambazlar Sare’nin gözlerini kamaştırıyordu. Fakat gösteri ilerledikçe havadaki neşe yavaşça yerini tuhaf ve ağır bir huzursuzluğa bıraktı. Müziğin ritmi fazla hızlı, ışıklar fazla çiğdi. Bir süre sonra Sare kendini yorgun ve halsiz hissetmeye başladı. Melike ve Murat telaşlanarak sirkten ayrılmak için ayaklandılar. Sare’yi elinden tutup yürürlerken Murat su almak için onları çadırın dışında bıraktı ve büfeye doğru ilerledi.

Sare elindeki ayıcığa bakarken ayıcık bir anda yere düştü. Sare eğildiğinde ayıcık orada yoktu. Etrafına baktı, göremedi. Başını yukarı doğru kaldırdığında; sarı ve kırmızı renkli, puantiyeli bir elbise giymiş, kocaman ayakkabıları, bembeyaz yüzü, kıpkırmızı dudakları ve yuvarlak burnuyla ayıcığı ona uzatan, yapmacık gülüşlü bir palyaço ona bakıyordu.

Sare titreyen eliyle ayıcığa uzanırken palyaço gözünde büyüdükçe büyüyor, dişleri bir köpekbalığı gibi görünüyor, ağzından yayılan tuhaf koku onu hiçliğe sürüklüyordu. Ayıcığı elinden aldığı sırada Murat geldi ve palyaçoya dönerek:

— Merhaba, bir sorun mu var?

— Hayır, küçük hanım ayıcığını düşürmüştü, ben de yardımcı oldum.

Eve geldiklerinde Sare hızlıca üzerini değiştirip yatağına yattı. Babası gelip yanağına küçük bir öpücük kondurdu. Işığı kapatıp odadan çıkarken gece lambasını yakmayı unutmuştu. Sare sesini çıkarmadı; artık dokuz yaşında olduğuna göre karanlıkta uyuyabileceğini düşünüyordu. Ayıcığına sıkıca sarıldı ama bir türlü uyuyamadı. Gözlerini her kapattığında zihninde o palyaçonun korkunç yüzü beliriyordu. Korkudan yatağında ter içinde kalmıştı.

Yatağından kalkıp yüzünü yıkamak istedi. Aksak adımlarla banyoya doğru ilerlerken alt kattan bir kahkaha sesi duydu; bu, palyaçonun gülüşünün tıpatıp aynısıydı. Trabzanlardan sarkıp alt kata baktığında hiçbir şey gözüne çarpmadı. Işığı yakıp banyoya girdi.

Musluğu açtığında su gelmedi; onun yerine borulardan yükselen garip tıngırdamalar duyuldu. Ardından çeşmeden mavi, sarı ve kırmızı renkli koyu bir sıvı akmaya başladı. Sare çığlık atarak suyu kapattı. Kapıya doğru geri geri sendelerken Murat telaşla içeri girdi:

— Kızım, iyi misin?

Sare yaşlı gözlerle babasına baktı:

— Musluktan tuhaf renkli bir şey akıyor...

Murat temkinli bir şekilde musluğu açtı. Normal su akıyordu. Sare kekeleyerek devam etti:

— Az önce başka bir şey akıyordu!

— Buraya gel güzelim, ateşine bakalım.

Elini Sare’nin alnına koyduğunda yüzü biraz ekşidi:

— Senin ateşin yükselmiş sanırım, bir duş almalısın.

— Ama musluktaki o şey...

— Merak etme bebeğim, muslukta bir şey yok. Hem ben zaten kapının hemen önünde olacağım.

Sare umutsuzca fısıldadı:

— Peki... Ama bir yere gitme.

— Merak etme, tam burada bekliyorum.

Murat kapının önüne geçip arkasında beklemeye başladı. İçeriden su sesi yavaş yavaş geliyordu. Sare suyu açarken önce gözlerini kapatmış, musluğa doğru ürkek adımlarla ilerlemişti. Titreyen elleriyle musluğu açıp gözlerini hafifçe araladı. Berrak suyun aktığını görünce rahatladı ve duş başlığının altına girdi.

Bir süre sıcak akan su bir anda buz gibi olduğunda, tenine çarpan kırmızı renkli sıvı Sare’nin irkilerek gözlerini açmasına sebep oldu. Çığlık atmak istiyordu ama sesi boğazında düğümleniyor, genzini yakan sıvının içinde kayboluyordu. Duş başlığından akan kırmızı, bir süre sonra yerini sarıya ve en son maviye bıraktığında Sare küvetin içine sinmiş, çaresizce ağlıyordu.

Buharın içinden beliren palyaço, elindeki tahta sopayı kaldırıp tam Sare’ye vuracakken kapı hızla açıldı. Fakat Murat, küvette tek başına sinip ağlayan kızından başkasını görmedi. Hemen havluyu kapıp Melike’ye seslendi. Birlikte Sare’yi duştan çıkarıp odasına götürdüler. Üzerini giydirip yatağına yatırdılar. Sare hâlâ tir tir titriyordu. Ona ne olduğunu sorduklarında, titreyen dudaklarından tek bir sözcük döküldü:

— Palyaço...

reddit.com
u/basitbirhikayeci — 4 days ago

taze yazdım uğraştırdı bir miktar, paylaşmak oldukça zor. iyi geceler dilerim

kirlerim serinletir iblisin içini

tridenti berimdeyken kızıldır içi

bin derdimden biletin kimliğin kirişi

sistemim derinde gel yığılsın işi

reddit.com
u/lastveganweasel — 4 days ago

Geçen sene ekim ayında yazdığım bir şiir, nasıl?

11'li hece ölçüsünde, merhamet temalı bir şiir :)

u/leblebkral — 5 days ago

selamlar yeni karşıma çıktınız nasılsınız? bir şeyler paylaşmama vesile olur bu sub ve faydalı olur umarım herkese <3. bir cümle ile başlamak istedim.

karanlık ışığı öldüremez, yanılsama sakın. yol olur ışığa ve dokunabileceği yerleri gösterir dalıp

reddit.com
u/lastveganweasel — 5 days ago

Gözde

Yıllar önce yazdığım bir şiir. Manzum hikâye... Anlatıcı, isimsiz bir erkek ve Gözde adında bir kadına olan aşkını, onun hakkındaki pişmanlığını anlatıyor.

Sakin ve değişmez hayatın içinde
Yâd ettim eskileri sessizce
Gözlerimden yaş geldi ikice
Neredesin, neredesin Gözde?

Kalbini kırdım, yok saydım seni
Bırakmadın, yine de bırakmadın beni.
Çirkefliğimi giydim üstüme deri deri
Onurunla uzaklaştın, gittin Gözde.

Seni suçladığım şeyler verildi bana
Para, huzur (!) şamata, hepsi makara.
Kaybedince insan bir kez aşkı ama
Bedduan bir lanet gibi kalbimde Gözde.

Özlüyorum, her şeye inat özlüyorum.
Onca varlığın içinde yokluk olan, seni.
Şimdi en başarılısıyım dünyanın, zenginim.
Yemeğim var da, tuzum kalmadı Gözde.

Ünümü iki paralık etsem, banknotları dağıtsam
Kadehimi yere çalıp, kahpeleri kovsam
Yüzümü kezzapla cayır cayır yaksam
Adımı da varlığımı da silsem dimağlardan

Beni benden uzaklaştıran her şeyden uzak
Kapında "Seni seviyorum" desem sana
"Ah Gözde, sensiz, her şey değersiz...
Kendini eder misin bana hediye?"

Affetme, alma içeri, sevme... Koymaz bana.
Hiçtim, hiç olur, hiç giderim Gözde.
Cehennem nârından payıma bir parça
Ben sen'im, ben sen'im, ben sen'im Gözde.

reddit.com
u/matriyarka — 5 days ago

Yazdıklarınızı telefon/bilgisayarınızda hangi uygulamada kaydediyorsunuz?

Ben Obsidian Note kullanıyorum Laptop ve telefonda senkronizeli olarak

reddit.com
u/fyurrrr — 6 days ago
▲ 6 r/GizliSayfalar+2 crossposts

Üçüncü Otel

Üçüncü Otel'i biraz önce bitirdim. Bu enteresan romanın deli dolu tarzında bir yorum yazayım istiyorum. Haydi bakalım.           Başlamadan önce uyarmakta yarar görüyorum: Ne anlatıyor ışığında arkası yarın okuması isteyen arkadaşlar bu romandan uzak dursunlar. Üçüncü Otel (hiç)bir şey anlatmıyor. Sonra ağlamayın! İstese de anlatamaz çünkü doğrusal zaman akışı yok. Deyip mevzuyu kapatalım. Ama dur, sen şimdi sorarsın "roman bir şey anlatmıyorsa n'apyor, sayfalardan manzaralar mı seyrettin." Haklısın. Şöyle diyeyim: Üçüncü Ötel'de akla hayale gelmeyen dünya şey anlatılır. Sen şimdi rahat durmaz benim için "çeliştin" dersin. Açıklayacağım ama bana izin ver yoruma önce bi giriş yapayım. Teşekkür ederim!          Üçüncü tekil anlatımla çalıştırılan romanda Clare, Yeni Latin Amerika Sinema Festivali için Küba Havana'dadır. Asansör pazarlama işi gereği yılın iki yüz gününü uçaklarda otellerde geçiren Clare, yasını tuttuğu kocası korku filmleri eleştirmeni Richard'ı Havana sokaklarında görür. Takibe başlar. Richard bir arabanın çarpması sonucu ölmüştür ve son zamanlarında davranışları epeyce değişmiştir. Kocasıyla yüzleşecek gerçekleri öğrenecektir.          Üçüncü Otel olay örgüsü aşağı yukarı böyle. Fakat Yazar Laura Van Den Berg bu senaryoyla ilgilenmez. Den Berg'in umurunda değildir Clare'ın yüzleşmeleri. Clare'ın kocasını takibi 'arkası yarın' okurlarını oyalaması içinken Den Berg bu ortamdan parçalı anlatım tekniğiyle dünyanın konusunda nokta atışı görüşler verir, yorumlar-tespitler yapar, yazın türlerine selam çakar-polisiye, korku, seyahat, gizem-, pat pat pat hızlı geçişlerle n'olduğunu anlamadan başka konularda buluyorsun kendini, hey nereye gitti konu; belgeselci tarafını çalıştırır, Floridalı Den Berg Florida yaşantısını temizinden sayfalara işler, Havana ortamları, sinemacıların dünyası, korku film ezberleri, otel yaşantıları... Say say bitmez.

u/VideoRevolutionary32 — 5 days ago
▲ 8 r/GizliSayfalar+2 crossposts

"izleyen ölü semazen" iyi okumalar

Eleştiriye açığım, iyi okumalar

u/vomintte — 6 days ago
▲ 10 r/GizliSayfalar+1 crossposts

MÜZİSYEN

MÜZİSYEN

Dünyanın Bütün Sabahları/Pascal Quignard romanından:

Yıl 1650. Yer Paris... Usta müzisyen Sainte Colombe viyolonseliyle insan sesindeki bütün tınıları çıkarabilmektedir. Karısının ölümüyle yalnızlığa çekilen usta iki kızıyla yaşamaktadır. Bir gün kapısını on yedi yaşında bir öğrenci çalar. Adı Marin Marais. Müziğin sırlarını öğrenmek istiyordur. Usta neler yapabildiğini görmek için viyolonselini delikanlıya verir. Marais çalgının boyuna çabucak alışır, akordunu yapar ve Monsieur Maugars'ın bir süitini büyük bir ustalıkla çalar. Sainte Colombe "sizi kabul edemem" der. "İyi ama neden?" Usta ayağa kalkarak "siz müzik çalıyorsunuz Mösyö, müzisyen değilsiniz." diye arkasını dönüp giderken iki kızı yalvar yakar yapar. Salonun kapısından çıkmak üzereyken "bir ay içinde yine gelin. Sizi kabul edip etmeyeceğimi o zaman söylerim." Marais ikinci gelişinde usta şöyle der:"Bedenin duruşunu biliyorsunuz. Çalışınız duygudan yoksun değil. Yayınız hafif, sıçrıyor. Sol eliniz sincap gibi zıplıyor, tellere sıçan gibi sokuluveriyor. Süslemeleriniz usta işi, kimileyin büyüleyici. Ama müzik duyamadım."

Marais'in kafası karışır. Harika çalıyor fakat usta beğenmiyor, dahası müzisyenden saymıyor kendisini. Öfkelenir! Usta sözlerine devam eder:" İnsanların dans etmesine yardımcı olabilirsiniz. Sahnede şarkı söyleyen oyunculara eşlik edebilirsiniz. Geçiminizi sağlarsınız. Müzik hep çevrenizde olur ama müzisyen olamazsınız. Yüreğiniz var mı hissetmeye? Beyniniz var mı düşünmeye? Bilir misiniz iş dans etmek veya kralın kulağını okşamak olmayınca, neye yarar sesler?

İçli sesiniz beni duygulandırdı. Sizi bu yüzden kabul edeceğim, sanatınız için değil"

u/VideoRevolutionary32 — 6 days ago

Farklı hikayelerde aynı soyadı kullanmak nasıl bir fikir?

Farklı hikayelerdeki bazı karakterlere, aralarında doğrudan bir akrabalık bağı açıklamadan kasıtlı olarak aynı soyadını vermeyi planlıyorum. Amacım okuyucunun/seyircinin bu karakterlerin kaderleri arasındaki paralelliği fark etmesi ve hikaye dışında kendi aralarında “fandom terimleri” üretmesi.
Aklımda bir ana soyadı ve konsept var:

  1. "Whitlock" Soyadı ve "Whitlock Laneti"
  2. Karakterler: Farklı hikayelerde, farklı zamanlarda yaşayan iki karakter.
  3. Birincisi: Kendi isteğiyle katillik yapıyor (Neo-nazi bir ülkede en koyu milliyetçileri öldürerek eski başkan dönemindeki İngiliz soykırımdan intikam alırken kendi ırkından(İngilizlerden) insanlarında hayatını mahvediyor).
  4. İkincisi: Masumları koruyup zalimlere başkaldırırken yaptığı kritik hatalar sonucu manipüle ediliyor ve devasa bir yıkıma/katliama yol açıyor.
  5. Fikir: İkisi de gri alanda bir ‘iyi’ niyetle yola çıkıp kendi trajedilerini yazıyor. Okuyucunun bu ortak kadere kendi aralarında “Whitlock laneti” (iyi niyetle başlayıp kendi felaketini yaratma durumu) adını vermesini istiyorum. İlerleyen hikayelerde bu laneti kıran bir Whitlock yazarak bu döngüyü bozmayı planlıyorum.
reddit.com
u/fyurrrr — 7 days ago

DEATH NOTE

Bölüm 1: Siyah Defter

Okuldan eve dönerken kaldırımın kenarında siyah bir defter gördüm.

Üzerinde sadece:

DEATH NOTE

yazıyordu.

Etrafıma baktım.

Kimse yoktu.

Defteri çantama koyup eve götürdüm.

Akşam odama geçtiğimde merak edip ilk sayfasını açtım.

İçinde İngilizce ve Japonca yazılmış bazı kurallar vardı.

En dikkat çekici olanı şuydu:

“Bu deftere adı yazılan kişi ölür.”

Güldüm.

“Kim böyle bir şaka yapar ki?”

Sayfaları çevirmeye devam ettim.

Bir sürü kural vardı.

İsim yazmak.

Yüzü bilmek.

Ölüm şeklini belirlemek.

Hepsi saçma geliyordu.

Ama yine de merak ettim.

Televizyonda haberleri izlerken aranan bir suçlunun ismi ekranda çıktı.

Defteri önüme koydum.

Kalemi aldım.

Bir süre düşündüm.

Sonra ismini yazdım.

Hiçbir şey olmadı.

Defteri kapatıp yatağa girdim.

Yaklaşık kırk dakika sonra salondan annemin sesi geldi.

“Haberlere baksana!”

Televizyonun sesini açtım.

Az önce adını yazdığım adamın kalp krizi geçirerek hayatını kaybettiği söyleniyordu.

Yerimden kalkamadım.

Deftere baktım.

Tekrar televizyona baktım.

“Tesadüf.”

Kendimi buna inandırmaya çalıştım.

Ertesi gün bir kez daha denedim.

Bu kez televizyonda hakkında haber çıkan başka birinin adını yazdım.

Yine bekledim.

Saatler geçti.

Hiçbir şey olmadı.

“Demek gerçekten tesadüfmüş.”

Defteri çekmeceye koydum.

Tam çekmeceyi kapatırken arkamdan bir ses geldi.

“İkinci kez denediğine göre merak etmişsin.”

Bir anda arkamı döndüm.

Odamda daha önce hiç görmediğim garip bir yaratık duruyordu.

Elinde elma vardı.

“Sen kimsin?”

Yaratık sakin bir şekilde cevap verdi:

“Ryuk.”

“Buraya nasıl girdin?”

“Ben buraya girmedim.”

“Ne demek o?”

Ryuk defteri gösterdi.

“O defter benim dünyamdan.”

Defteri elime aldım.

“Bunun gerçekten çalıştığını biliyor muydun?”

“Tabii.”

“Peki neden bana bıraktın?”

Ryuk elmasını ısırdı.

“Canım sıkılmıştı.”

O gece uzun süre deftere baktım.

Henüz ne yapacağımı bilmiyordum.

Ertesi gün haberlerde önceki iki olaydan bahsedildi.

Polis olayları araştırıyordu.

Ama kimsenin aklına cinayet gelmemişti.

İlk olay kalp krizi olarak kayda geçmişti.

İkinci olay da doğal nedenlerle açıklanıyordu.

Bir polis memuru kameraların karşısında:

“Şu an için iki olay arasında herhangi bir bağlantı bulunmuyor. Bunların tesadüf olması mümkün.”

dedi.

Televizyonu kapattım.

Ryuk yanımda oturuyordu.

Bana baktı.

“Şimdilik kimse bir şey bilmiyor.”

Defteri masanın üzerine koydum.

İlk kez gerçekten düşündüm:

Eğer bu güç gerçekten benim elimdeyse... onu nasıl kullanacağıma ben karar verebilirdim.

Ama daha önemli bir soru vardı.

Bunu kullanmaya devam edersem ne olacaktı?

O gece defteri tekrar açtım.

Kalemi elime aldım.

Ve bir isim yazdım.

Bu kez...

tesadüf olmayacaktı.

Hikayenin bölümleri günde 1 defa veya günde 2 defa olarak yayımlanabilir.

reddit.com
u/Important-State8791 — 6 days ago