Image 1 — Astrofest 2026, Beyşehir
Image 2 — Astrofest 2026, Beyşehir
Image 3 — Astrofest 2026, Beyşehir
Image 4 — Astrofest 2026, Beyşehir
Image 5 — Astrofest 2026, Beyşehir
Image 6 — Astrofest 2026, Beyşehir
Image 7 — Astrofest 2026, Beyşehir
Image 8 — Astrofest 2026, Beyşehir
Image 9 — Astrofest 2026, Beyşehir
Image 10 — Astrofest 2026, Beyşehir
▲ 14 r/konya

Astrofest 2026, Beyşehir

Bir zamanlar gündüzleri mavi gökyüzü ve yeşil doğa ruhumuzu dinlendirir, geceleri ise yıldızlar insanlara rehberlik ederdi.

Şehir hayatı ikisini de bizden aldı. Geceleri ışık kirliliğinden dolayı pek yıldız göremiyoruz artık.

İmdadımıza gözlem etkinlikleri koşuyor. Bunlardan birisi de Konya'daki Astrofest.

Beyşehir Gölü'nün kıyısındaki bir kampta düzenlendi. Gündüz yarışmalar ve atölyeler vardı. Ben ise göl manzarasında kitap uyurken uyuyakaldığım için sadece son saatte ahşap boyamaya ve boncuk dizmeye yetiştim.

O uyku işime yaradı, gece rahatça uyanık kalabildim.

Uzman astronomların rehberliğinde Vega, Polaris, Alberio çifti gibi yıldızları, Herkül yıldız kümesini, Ay'ı, Satürn'ün halkalarını teleskopla izledik.

Benim için ilk olan ise yıldız izi fotoğrafı çekmek oldu. Bir saat boyunca yıldızların aldığı yolu gördüm.

Gökyüzü ve yeryüzü doğal haliyle o kadar güzel ve özel ki. İnsan doğayla bağını hiç koparmamalı.

u/matriyarka — 9 hours ago
▲ 28 r/IsikHizi+1 crossposts

insanlığın geleceğini kusursuzlaştırmaya çalışan görünmez bir örgüt üzerinden, özgür irade ile güvenlik arasındaki bitmeyen çatışmayı ustalıkla sorgulayan zamansız bir bilimkurgu klasiği - Sonsuzluğun Sonu (The End of Eternity / Isaac Asimov)

Yayın yılı: 1955 (Türkçe yayın yılı: 1984 – Cep Yayınları, 2015 – Monokl Yayınları)
Tür: Bilimkurgu, zaman yolculuğu, felsefi kurgu
Yazar: Isaac Asimov
Ödüller: 1956 Hugo En İyi Roman Ödülü'ne aday gösterilmiştir

u/lekne — 11 hours ago

Gökte kalpler saçan tanımlanamayan uçan cisim, ahşap boyama.

İlk ahşap boyama denemem. Ne çizeceğimi bilmiyordum, doğaçlama gideyim dedim. Sonucun neye benzediğini ben de anlamadım. Uçurtma mı uçak mı? Gökte kalpler saçan tanımlanamayan cisim. 😂

u/matriyarka — 1 day ago
▲ 6 r/IsikHizi+1 crossposts

İnsanlık Deneyi (Kitap Yorumu)

Bilimkurgu deyince birçok insan teknolojik terimlerin, soğuk gelecek tasvirlerinin arasında kaybolacağını sanır. İnsanlık Deneyi ise bunun tam zıttı. Fütüristik bir arka planda geçmesine rağmen ilk kısmında çocukluğuma ait bir yerden kalan samimi duyguları hissettiren, ikinci kısmında ise yetişkin olmanın getirdiği sorumlulukları, hayalleri ve hayal kırıklıklarını, acıyı, aşkı, ihaneti ve kaybı hissettiren bir roman.

Ayrıcalıklı bir sitede yaşayan beş çocuk ormanda buldukları hurda bir otobüsün içinde kendilerine ait küçük bir dünya kurar. Her çocuğun dünyaya karşı duyduğu o sonsuz merak vardır içlerinde. Fakat zamanla devreye insan olmanın zaaflarından doğan bir ihanet girer ve X-Band adını verdikleri arkadaş grupları dağılır.

Hikayenin anlatıcısı olan Bekir ve Cengiz ise birbirinden ayrılmamıştır. Üniversitede teknoloji üzerine daha çok eğilen bu ikili, çılgın projeleri Havva'yı geliştirirler: Dünyanın duygulara sahip ilk yapay zekası.

Duyguları olan, hatta âşık olabilen bir yapay zekâ ne yapabilir? Epey ortalığı karıştıracağını söyleyebilirim. Okurken insan ilişkileri, dostluk, seçimler ve insan olmanın ne anlama geldiği üzerine düşündüm. Companion (Kusursuz Arkadaş) filmi aklıma geldi ki film, "duygu hisseden yapay zekâ/robot" temasını bu romandan çok daha yüzeysel işlemiş mesela. Yerli bilimkurgu kitaplarını sinemaya uyarlayacak yapımcı vizyonu ve bütçe olsa dünya çapında işler çıkarırız da, nerede?

Romanın en güçlü yanlarından biri ise ters köşeleri. Hikâye boyunca farklı ihtimaller üzerine düşündüm. Olayların nereye bağlanacağını tahmin etmeye çalıştım. Özellikle finale yaklaşırken birçok teori kurdum ama bunlardan yalnızca biri doğru çıktı. Son bölüm ise benim için bir şok oldu, onun öyle çıkmasını beklemiyordum. (Tabii ki spoiler vermeyeceğim.) Sayfalar ilerledikçe "bir bölüm daha" derken kitabı bir günde bitirdim. Sürükleyici ve sıcak bir roman.

u/matriyarka — 3 days ago

“Kaç kez ölmüş olursam olayım yeniden ayağa kalkıyorum, çünkü Tatar topraklarının soyu tarafından kutsanmışım.”

youtu.be
u/matriyarka — 3 days ago
▲ 17 r/IsikHizi+1 crossposts

Bilimkurgu Okuryazarlığı (Kitap Yorumu)

Bir bilimkurgu okuru ve yazarı olarak, Zümrüt Bıyıkoğlu’nun kitabının bu konuda okuduğum en faydalı kitaplardan birisi olduğunu söyleyebilirim. Kitap, bilimkurgunun ne olduğunu, sınırlarının nereye uzandığını ve bir tür olarak nasıl inşa edildiğini derinlemesine, ancak okuru yormayan bir metodolojiyle ele alıyor. Bilimkurgunun tarihi ve tanımıyla başlayan metin; novum, bilimkurgunun çeşitleri, katı ve yumuşak bilimkurgu gibi teorik kavramları açıkladıktan sonra, dünya ve toplum yaratma pratiklerine kadar uzanan geniş bir rehber halini alıyor.

Kitaptan en çok aklımda kalan şey, “novum” kavramı oldu. “Novum”, bilimkurgu eserlerinde, okurun alışılagelmiş dünyadan farklı bir kurgusal evrende olduğunu anlamasını sağlayan unsur. Kitapta da vurgulandığı üzere novum sadece fiziksel bir materyal ya da teknolojik bir aygıt olmak zorunda değil. Farklı bir bilinç yapısı, alternatif bir toplumsal sistem ya da tamamen yeni bir kavram da bir eserin novumu haline gelebiliyor. Bilimkurgu türünün esnekliğini ve zihinsel sınırlarını anlamak adına iyi bir anahtar.

Kitabın en sevdiğim yanı, arkasında ciddi bir akademik birikim barındırmasına rağmen akademinin o mesafeli ve soğuk üslubundan uzak durması. Sayfaları çevirirken usta bir yazarla baş başa oturmuş, samimi tavsiyeler alıyormuşum gibi hissettim. Bu samimiyeti pekiştiren en önemli unsurlardan biri de türler arası geçişler. Yazarın bilimkurguyu ara sıra farklı türlerle, mesela fantastikle kıyaslaması, anlatmak istediği konuları epey anlaşılabilir kılmış.

Kitabın içinde birçok kült bilimkurgu eserinin adı geçiyor. Dune ve Cesur Yeni Dünya’yı bir dünya ya da toplum yaratma açısından incelediği alt bölümler var. Kardaşev Ölçeği gibi bilimsel kavramlardan da bahsediyor. Kitabın sonundaki 20 sayfalık kronoloji bölümü ise adeta bir hazine niteliğinde. En az 200-300 eserin listelendiği bu bölüm, okuyan kişinin bilimkurgu kültürünü ciddi anlamda zenginleştirecektir. Hem bu türe yeni başlayanlar hem de mutfağına girmek isteyenler için kıymetli bir kaynak.

u/matriyarka — 3 days ago

PAPAZ KAÇTI - 23. Bölüm

HAKAN

16 Ağustos 2005
Salı
Varnata, Avarya

Sabahın henüz sekiziydi. İda uyurken Hakan hazırlanıp evden aceleyle çıktı. Merkez ilçeyi Şairhanım’a bağlayan caddedeki kebapçıya girip ekmek ve ayranla kahvaltı yaptı. Kebapçı ona et pişirmek için ısrar ettiyse de günün erken saatinde midesine ağır gelmesinden korktuğu için kabul etmedi. Dün gibi bugünün de yoğun bir gün olacağını bilen vücudu, baş ağrısı ve uyku hissiyle onu durdurmaya çalışıyordu. Hakan da karnı doyar doymaz önce ağrı kesici sonra da sert bir kahveyle bu etkileri dağıtmaya çalıştı.

Yaklaşık yarım saat sonra Uysal içeri girdi ve pilav yanında köfte yedi. Bu, onun burada yediği son ikram olacaktı. Yiyip içmesi bittikten sonra başbakanın karşısına oturdu. “Bahar’ı Taylan Sındırlı zehirlemiş,” dedi. Taylan’ı nasıl kaçırdığını mahkemede anlattığı gibi anlattı.

Hakan Vult, Sındırlı soyadını işittikten sonra acı çekmiş gibi yüzünü buruşturdu. Genci sonuna kadar dinleyip başını salladıktan sonra “Hapse girmemek için bana bir söz vermiştin, hatırlıyor musun?” dedi. “Sözünü tuttun ama işe bak ki yakalanmışsın. Seni bir süre saklayabilir ya da yurtdışına kaçırabilirim.”

“Ne zamana kadar saklayabilirsiniz beni?” dedi Uysal. Konuşmasında herhangi bir farklılık ya da duraksama yoktu, nefesini olağan sakinliğinde alıp veriyordu. “Eninde sonunda beni bulacaklar. Bırakın, kaderimi yaşayayım. İçeri girmeye hazırım.”

“Sındırlıları bilmiyorsun,” dedi başbakan. “Ne kadar bencil ve intikamcı olabildiklerini tahayyül bile edemezsin. Bahar’ı neden zehirledikleri hakkında bir fikrin var mı?”

“Yaz’ı zehirlemek istemişler ama zehri Bahar içmiş.”

“1990’dan önce Alkanların siyasi gücü neredeyse bitmişti.” dedi başbakan. “Alkanlar, aile şirketleri olan Ab-ı Hayat İnşaat ile iştigal ediyordu. Alkanların küçük oğlu Apti, Yaz ile Türkiye’de karşılaştı ve onda hitabet yeteneği gördüğü için Avarya’ya getirip bütün eğitim masraflarını karşılamak istedi. Gerçi bu hikâyeyi sen de biliyorsun.”

“Evet.” dedi Uysal. “Murat Sındırlı, Yaz ve ailesini istememiş.”

“Sındırlı için hiçbir şey önemli değil, kendisinden başka. Ben, Yaz ile siyaseten tamamen zıt taraftayım. Fakat onun hakkını savunurum.”

“Tabii…”

“Diyeceğim şu: Sındırlılar öyle bir aile ki on altı yıl sonra bile istemedikleri bir şeyin yapılmasını hazmedemeyip ceza vermeye kalkıyorlar. Sen de artık onların gözünde mimlisin. ‘Yatar çıkarım,’ diye düşünme. Seni asla rahat bırakmayacaklar. Açık söylüyorum Uysal. O hapishaneye girersen oradan sağ çıkamazsın.”

Beti benzi atan genç adam, hapishanede onu bekleyen tehlikeyi henüz fark ediyordu. Şu ana kadar kendi benliğini boş vermiş, yalnızca üzerine bulaşan lekeyi silmeye çabalamıştı. “Yurtdışına çıkarsam nereye gideceğim?” diye sordu.

“İstediğin yere. Sana sahte bir kimlik ve iş ayarlarız. Gitmek istediğin yer ne kadar yakın olursa o kadar hızlı olur. Mesela Bulgaristan ya da Romanya’ya birkaç saat içinde bile gidebilirsin.”

“Beni Avarya içinde koruyamaz mısınız?”

Hakan, yeşil kapşonlu giymiş genci şöyle bir süzerek “Korurum ama… Sana güvenmem lazım.”

Diğeri, içini çekerek “Bu sözü duymaktan bıktım.” dedi. “Hepinizin bana ihtiyacı var ama hiçbiriniz beni güvenilir olarak görmüyorsunuz. Hep bir şüpheyle, hep bir ‘acaba’yla yaşıyorum. Taylan Sındırlı’nın yaptıklarını bile, failini bulamasaydım eğer, üzerime yıkacaktınız sayın başkan. Bana güvenmeniz için daha ne yapmalıyım?”

“Devlete hizmet eden ve şu an idarecisi olduğum bir proje var. Katılmak ister misin? Gizliliğini temin ederim, ortalıktan istediğin gibi kaybolabilirsin.”

Cevap vermeden önce kaşlarını çatıp huzursuzca etrafını yokladı. “İpucu verebilir misiniz? Mesela, eve gitmeyecek miyim? Günde ne kadar zamanımı alacak bu proje?”

“Görev geldikçe göreve gidersin. Haftalık toplantılar olur. Bunlar dışında mahkemeye kadar gündelik hayatına devam edersin. Sonra seni saklarız. Gizlilik hayati derecede önemlidir ve bu bir mübalağa değil.”

Ses tonu kalınlaşmış, konuşması yavaşlamıştı. Yüzü birkaç ton kararmıştı.

“Eğer duymaması gereken biri duyarsa bunun sonuçları Bayan Alkan’a benimle çalıştığını ağzından kaçırman kadar basit olmaz. Risk de ödül de büyük. İyi düşün.”

Uysal yumruklarını sıkıp açıyor, ayaklarıyla ritim tutuyordu. “AVİS’le ilgisi yok, değil mi?”

“Hayır,” dedi Hakan. “AVİS yozlaştı. Bu proje bambaşka, senin bildiklerine benzemez. Bir kısmından bahsetmem gerekirse, iki kademeli bir paramiliter ordu yapısı diyebilirim.”

Gencin dudağının kenarında bir gülümseme belirdi. İnsan ilişkileri böylece sürüp gidiyordu. Kimisi kendini yıldız sanır, kimisi de yıldız sandığının etrafında dönerdi fakat hepsi de birbirine çarpıp duran taşlardan ibaretti.

“Biraz daha bilgi istesem geri dönüşü olmayan noktayı geçer miyim?”

“Alt kademe silah takımıdır, buraya girmek için yabancı olmak, ailevi bir bağının olmaması ve birkaç kriter daha gerekir. Üst kademe beyin takımıdır ve alt kademenin aksine Avaryalı olmak şarttır. Birkaç eğitimden sonra üst kademe için uygun olursun.”

Uysal önce “Kem yele direnirdi yedi tahtın çerileri / Gündüz süvarileri, gece piyadeleri,” dizelerini okudu. Başbakanın hayrete düşmüş bakışları karşısında “Divan’dan,” diye ekledi. Avarya’da Divan denildiğinde Feride-i Mahfi’nin Divan’ı anlaşılırdı.

“Yedi Avar Soyu masalında, yedi kralın yönettiği Avar ülkesinde iki ayrı asker sınıfından bahsedilir. Birisi atlılardır. At, kutsal olduğu için yalnızca bahadırlığını ve erdemliliğini kanıtlamış askerlere verilir. Güneş, atlıların kutsal ışığından feyz alarak doğar ve gündüzü getirir. Bu yüzden bu sınıfa ‘gündüz süvarileri’ denir. Güçlü, saldırgan, savaşmaya meyilli fakat kahramanlığın gerektirdiği ahlakı taşıyamayan kişiler de toplumdan uzaklaştırılarak asker olmaları için eğitilir fakat onlara at verilmez. Onlar, kendi başlarına bırakılırsa kötülüğe yönlenecek fakat disiplin altında bu güçleri iyiye çevrilen insanlardır. Yalnızca geceleri yürürler. Bu yüzden onlara da ‘gece piyadeleri’ denir.”

“Edebiyatla bu kadar ilgilendiğini bilmiyordum,” dedi Hakan. Çırılçıplak hissediyordu. Suratındaki yakalanmışlık ve şaşkınlık ifadesini silmeye çalıştı.

“Rap müziğe merak saldığım dönemde Divan’dan bazı bölümleri ezberlemiştim. Altyapı müziği eşliğinde okuyarak şarkı yapacaktım. Daha sonra vazgeçtim. Siz de iki kademeli proje deyince aklıma direkt bu dizeler geldi. Sanırım bu proje, bu masaldan esinlendi.”

Hakan, karşısındaki genç adamın korkutucu bir zekâsı olduğunu düşündü. Sırların sınırını geçmesini istemediğinden sustu. Gündüz süvarilerinin arasına katılmaya kendi iradesiyle karar vermeliydi.

Hava sıcaklığı mevsim normallerinin altındaydı. Gökyüzü, yağlı boya fırçasının beyaza batırılmış ucu mavi bir tuvale dokundurulmuş gibi bulutlarla doluydu. Başbakan, diğer büyük partilerin başkanlarıyla yapacağı basına kapalı toplantı için maviye çalan açık gri renkte bir takım elbise giyerek makamına geçti.

İlkin Yaz geldi. Uçuk pembe bir takım elbise giymişti, saçları balıksırtı iki belik örülüydü. Kurtuluş ise kahverengiler içerisindeydi.

Hakan kısa bir ağırlama faslından sonra “Fikirsel ayrılıklarımızı bir kenara bırakıp kenetlenmemiz gereken bir sürecin içerisindeyiz.” dedi. “Son üç aydır olağanüstü olaylar yaşıyoruz. Bu olayların arkasında kimlerin olduğu netleşmeye başladı.”

Kadın, eski danışmanının mahkemede söylediklerini ve kardeşini ilaç firması sahibinin zehirlemiş olabileceğini anlattı. “Meclis açıldığı zaman Taylan Sındırlı için soruşturma önergesi vereceğim.”

“Hiçbir işe yaramaz.” dedi ana muhalefet başkanı.

Yaz, meclis lokantasının lavabosunda Kurtuluş ile tartıştığında duyduğu öfkenin içinde yeniden uyandığını hissederken “Neden işe yaramasın?” dedi. “Bir iş insanı, halkın iradesinden büyük mü?”

“Ben de tam olarak ondan bahsedecektim,” diye söze girdi başbakan. “1969’dan 1990’a kadar süren baskı, hukuksuzluk ve huzursuzluk dönemini siz kitaplarda okudunuz, biz ise o dönemde gençliğimizi geçirdik.”

“Olabilir, o dönem sona erdi.” dedi kadın, başını kaldırıp masayı aşağıdan yukarı süzerek. “Murat Sındırlı bugün cezasını çekiyor.”

“Sındırlı şu an evinde. 70 yaşına girdiği için cezası ev hapsine çevrildi.” dedi kır saçlı adam.

Hakan ise Sındırlı’nın çocuklarına ve akrabalarına ait olan şirketleri saydı. “Ekonomik olarak güçlerini hiçbir zaman yitirmediler ve son gelişmeler, ekonomik güçle yetinmeyeceklerini gösteriyor.”

Yaz’ın ağzı açılmış, bakışları kuşkuculuğunu yitirmişti. Tam olarak Hakan’ın beklediği tepkiyi verdi. “Ama… Bunca yıl sonra… Bizden ne istiyor olabilirler ki?”

Başbakan, genç parti başkanının masmavi badem gözlerinin içine baktı. “Bir zamanlar sahip oldukları her şeyi geri almak istiyorlar. Hepimiz tehlike altındayız ama en büyük tehlike sizin için… Sizi ve ailenizi Avarya’dan kovmak istiyorlar.”

Kadın dehşet içinde bakışlarını kaçırdı ve kesik cümleler mırıldandı. “Ne fena… Ne saplantı…” Sonra dönüp “Ne yapabiliriz? Mecliste bu aileyi soruşturmak dışında bir çare var mı?” diye sordu.

“Orduda ve istihbarat teşkilatında Sındırlılara bağlılığını bildirmiş klikler mevcut. Henüz elimde bir kanıt olmasa da İskambil Çetesi’nin de bu aileyle ilgisi olduğunu düşünüyorum. Bizim Sındırlılara açıkça karşı çıkmamız demek, suikasttan darbe girişimine kadar geniş bir skalada karşılık alma ihtimalini var etmemiz demektir.”

“Sürgün ediliyorum ya da ölüyorum yani,” dedi Yaz. Başını pencereye doğru çevirdi. Daracık bir kutuya sıkıştırılmış gibi hissediyordu.

“Bence çetenin aileyle bir ilgisi yok çünkü öyle olsaydı, onları terör örgütü ilan edemezdik. Ayrıca, kendini ülkenin sahibi gören bir ailenin çalışma tarzı bu olamaz.” dedi Kurtuluş.

“Peki, İskambil Çetesi nereden çıktı?” diye sordu Hakan. “Sındırlılar değilse kim?”

“Bilmiyorum ama gördüğüm kadarıyla onlar kendilerini Avarya’ya sahip değil, ait olarak görüyorlar.”

“Siz ve şu romantik yanınız! Şu anarşistleri neredeyse vatansever ilan edeceksiniz.”

“Neden olmasın? Vatanseverliğin sınırlarını kim belirliyor?”

Hakan ve Kurtuluş’un atışması sırasında Yaz, bulutlar arasından sızan güneş ışığına, uzunlukta yarışan binaların camlarına yansıyan karınca misali arabalara, ara sıra manzaraya dahil olan kuşlara bakıyordu. Zihni ise çok uzaklardaydı. Nihayet derin bir nefes alarak “Madem sorun benim, o halde istifa edersem sorun çözülür.” dedi.

Orta yaşlı adamlar başta cümleyi kavrayamadı. Kadının yüzüne boş ifadelerle baktılar. Yaz her ikisiyle de sırayla göz teması kurarak “Hiçbir şey benim, kardeşimin, ailemin canından değerli değil. Madem Sındırlılar hâlâ güçlü ve bizi Avarya’da istemiyorlar, biz de Türkiye’ye döneriz.”

Uzun sayılabilecek bir sessizlik oldu. Kurtuluş avuçlarını birleştirerek “İki buçuk ay sonra olsa da kendimi anlatabilmek güzel bir hismiş.” dedi.

“Yani…” dedi Hakan, kaşlarını kaldırdı. “Sizin bileceğiniz iş. Fakat bu herhangi bir sorunun çözüleceği anlamına gelmiyor. Sındırlılar hedeflerinden yalnızca birini gerçekleştirmiş olur.”

 Kadının cevap vermemesi üzerine “Bugün bu toplantıyı düzenlemekteki amacım sizi Sındırlı tehlikesine karşı uyarmaktı,” dedi. “Henüz meclise giremediler; yasama, yürütme ve yargıyı doğrudan etkileyemiyorlar. Bugün, bu ortamda birbirimizin rakibi değil müttefiki olmalıyız. Bu açık bir ittifak olmayacak. Mitinglerde, halka açık ortamlarda ortada bir yarış olduğu algısını koruyacak kadar birbirimizi eleştirebiliriz ama kapalı kapılar ardında daima iş birliği yapacağız.”

“Tek çaremiz halka güvenmek.” dedi Yaz Larende. “Halk, onları temsil etmemiz için bizi seçti. Bu aile ise halkın iradesini gasp etmek istiyor. Bu durumu meclisin bize verdiği yetkilere dayanarak halka anlatabilirsek onlara soruşturma da açılır, nereden elde ettikleri şaibeli mal varlıklarına da el konur, darbe gibi bir saçmalığa da ortam tanınmaz. Halk direnir!”

“Ne yazık ki ideal bir dünyada yaşamıyoruz.” dedi Hakan. “Kitleler bir çocuktan daha kolay kandırılabilir.”

“O halde seçimler de bizim vekilliğimiz de bir mizansenden fazlası değildir, demek.” dedi genç parti lideri, hayal kırıklığı içinde.

“Hayır, sadece, oyunu teori kitaplarında yazan değil gerçek kuralına göre oynayacağız. İlk hedefimiz seçimlerde üç parti olarak meclise girmek ve dördüncü bir parti almamak. Bu sırada geçerli durumu korumamız gerekecek. Eğer istifa edecekseniz Yaz Hanım, seçim sonrasına kadar ertelemenizi rica edeceğim.”

“Ya bu süre zarfında sevdiklerimin başına bir şey gelirse?” dedi kadın. Kaşları çatıktı. Solukları sığ ve yüzü soluktu. Korku bedenine ilk kez sızmış, damarlarında geziniyor; gücünü ve inancını çalıyordu. Düşünceleri derinleşemeden dağılıyor ve zihninde alarm çalıyordu. Çaresizlikle birleşen korku, cehennemin dünyadaki haliydi.

Bu yüzden Yaz, makamdan ayrılır ayrılmaz Hakan’ın ricasını, tesellilerini ve güvencesini unuttu. Babasını aradı ve KEP Uluhan ilçe başkanıyla toplantıya girmek üzere olduğunu öğrendi. Bahri Alkan’a ulaşmaya çalıştı fakat o da meşguldü. Bayan Alkan’ın numarasını çevirdi parmakları. Bayan, bir görüşme yapması gerektiğini söyleyerek onu geri çevirdi.

Vehim, kafasının çeperlerini patlatmak üzereydi. İçsel alarmı zihnini sağır edecek şiddette çalarken bir dilekçe imzalamak ve sevdiği, bildiği herkesi yanına alıp uçağa binip gitmek istiyordu. Yolda yürümeye devam etmek ya da bir köşeye oturup ağlamak arasında kararsızken karşıdan gelen tanıdık bir yüz gördü.

“Selam!” dedi Soner, el sallayarak. Yaklaştığında “Sormaya lüzum yok. İyi değilsin. Hemen bir kafeye oturuyoruz ve bana neler olduğunu anlatıyorsun, tamam mı?”

Genç kadın dudaklarını aralasa da ses çıkaramadı. Sadece başını sallayabildi.

֎

YAZ

Aynı gün
Varnata

Şarkıova’da tenha bir kafe… Ahşap masanın üstüne birkaç tane kara kavak yaprağı düşmüştü. Masanın birkaç adım ilerisindeki söğüt ağaçlarının yaprakları güneş ışığını filtreliyordu. Her yön yeşildi, havada çeşitli ağaçların karışık rayihası vardı. Örgülerinden birkaç saç teli dışarı fırlamış olan Yaz, sipariş ettiği el yapımı limonataya bir dakikadır kıpırtısızca bakıyordu.

Soner, kadının gözyaşlarına boğulmamak için kendisiyle mücadele ederek anlattığı her şeyi kafasında değerlendiriyordu. “Korku ve itaat iç içedir.” dedi. “Birinin özgür düşüncesini uyuşturmak ve onu körü körüne itaate yönlendirmek istersen onu korkutursun. Vult’un sırf sen onunla işbirliği yapasın diye seni korkutmasına neden izin veriyorsun?”

“Söylediklerinde yanlış bir şey var mı?” Artık limonatanın yüzeyine değil adamın yüzüne bakıyordu. “Sen de Uysal’ın mahkemede dediklerini duymadın mı? Sındırlı bana kafayı taktı ve bizi bertaraf etmek için her yolu deneyecek.”

“Eğer Sındırlı bu adamın dediği kadar güçlü olsaydı ve birilerinin istifa etmesi gerekseydi, ilk sırada Vult, sonra birçok bürokrat, bakan ve vekil olurdu. Sen belki yüzüncü sırada olurdun. Şarkıova olayını hiç okumadın mı?”

Yaz, kafeyi çevreleyen ormana bakarak “Hayır,” dedi.

“Vult’un ormana atıldığı…”

Genç kadın şaşırarak “Evet! Az çok hatırlıyor gibiyim. Fakat tam bilmiyorum.” dedi.

“1972 yılında, Hakan Vult, henüz yirmili yaşlarındaydı ve bir gazetenin kültür-sanat ekini yönetiyordu. Aynı zamanda müzik yapımcısıydı. Bay Vult diye bir şirketi vardı, çok albüm çıktı oradan.”

“Aaa, Sevil Yakışıklı…” dedi Yaz.

Sevil Yakışıklı, 70’li yıllarda meşhur olmuş bir Avar pop şarkıcısıydı ve Soner’in büyük halasıydı. Artık esamesi okunmuyordu. Birkaç kez evlenip boşanmıştı, şimdi bekardı. Vilisri’de bir sahil kasabasında hayatını sürdürüyordu.

“Evet, halamın da albümlerinden birisi Bay Vult’tan çıktı. Tabii o zamanlar Vult tamamen keyfine bakan bir adam. Zengin bir aileden gelip sanat camiasında da tanınır olunca siyasete girmeye karar veriyor. Diğer gazeteci arkadaşlarıyla birlikte Sındırlı hakkında bir yolsuzluk haberi yaptırıyor. Sındırlı da Vult’u kaçırtıp eli ayağı bağlı bir şekilde ormana attırıyor. O yıllarda tabii Şarkıova’da kafeler, restoranlar, bungalov evler yok… Ayak basmaz orman. Oduncular bulmasa adamcağız oracıkta ölecekmiş.”

“Bu olayı okumuştum ama bu kadar ayrıntılı bilmiyordum,” dedi Yaz. Pipetle büyük bir yudum aldı. Bedeni büyülü sözler söylenmiş bir heykel gibi canlanmıştı.

“Vult o günden sonra siyasette kalmaya cesaret ettiyse ve bugüne ona kadar hiçbir şey olmadıysa sen niçin korkacaksın?”

Soner, diğer parti başkanlarının onu manipüle ederek yarıştan çekilmeye zorladığını söyledi. “İnanma onlara Yaz,” dedi. “Lütfen. Sakın bir yere gitme.”

Bunu derken içi karşı konulmaz bir arzuyla doldu. Hemen karşısında oturan ve rüzgârda kalmış kara kavak yaprakları gibi titreyen şu kadıncığın ellerini tutmak, adeta piyano çalmak için yaratılmış uzun parmaklarını kendi elleri arasında ısıtmak, daha sonra onu kollarının arasına alıp kalbinin içine saklamak istedi. Ardından arzu söndü, geriye mahrumiyet ve acı kaldı.

Soner, Yaz’dan hoşlandığını lise son sınıfta fark etmişti. Halbuki Yaz zaten Uysal’la çıkıyordu. Başka bir engel de Soner’in tıp fakültesine hazırlandığı için kimseyle çıkıp dolaşacak vakti olmamasıydı. Sevgili edinmek demek vakit ayırmak demekti. Geleceğin doktorunda nasıl olsun o vakit? Okul, kurs ve ev üçgeninden dışarı çıkamıyordu. Gözünü açtığında çoktan seçmeli sorular, kapattığında ise kıvırcık saçlı kızın hayali vardı.

Üniversite döneminde artık aynı okula bile gitmiyorlardı. Tıp derslerinin ağırlığı altında, lisede keşfettiği hoşlantısı dağılmıyor, aksine ulaşamadığının kıymeti artıyordu.

Gün gelmiş Soner iki ayrı hayat yaşar olmuştu. Biri hayalindeki, biri madde âlemindeki… Madde âleminde ona kavuşmaktan ümit kestiyse de hayallerini Yaz’a adamıştı. Yolda, uykudan önce, hastanedeki mesai saatleri içerisindeki molalarda, yaratabildiği her boşlukta kıvırcık saçlı kızı düşünüyordu. “Azizem,” diyordu ona. Bir Mısır halk ezgisinden alınmış, Zeki Müren’den sonra birçok şarkıcıyla birlikte Sevil Yakışıklı’nın da yorumladığı Azize şarkısını onun için dinliyordu.

Dışa dönük hayatında ise yakın arkadaş rolüne devam ediyordu.

Ormanın içindeki kafede hayata verdikleri mola Yaz’a iyi gelmişti. İçindeki o anlık ve karanlık korku dağılmış, zihnindeki düşünce nehirleri berraklaşmıştı. İstifa etmekten vazgeçti. Bütün enerjisini seçime yoğunlaştırmaya karar verdi. Avarya’nın en köklü ailelerinden biri olan Alkanların onu boşuna seçip yetiştirmediğine inandı. Alkanlar, olup bitenin farkındaydı muhakkak ve onu da ailesini de koruyacaktı.

Kafeden çıkarken Soner’in koluna girdi. Ağaç gövdesi renginde kısa kollu gömlek giymiş genç adam bir lahza için elektrik çarpmış gibi titreyince kadın gülerek “Bu havada üşüdün mü yoksa?” diye sordu.

“Mis kokulu ama serin bir rüzgâr esti. Akşam oluyor, Ağustos’un son yarısına da girdik.”

“Gerçekten çok güzel kokuyor burası,” dedi Yaz, derin bir soluk çekerek. “İyi ki beni Şarkıova’ya getirdin, kendi kendimi yiyecektim yoksa.”

“Yapma. Değmez. Sen bu halkın ciddi bir bölümü tarafından yönetici olarak görülüyorsun, unutma,” dedi doktor adayı arabasının kapısını açarken.

Yol boyunca Uysal hakkında sorup sormamak arasında kararsız kaldı. Ne diyecekti? “İlişkiniz nasıl gidiyor?” mu? Yaz’ın hayatını rayına oturttuğunu ve yakında, en geç seçimden sonra evlilik haberini duyacağını düşündü. İlk davetiyelerden birisi de mutlaka ona gelecekti. Şimdiden bu konuyu açarak kendi canını yakmanın gereği var mıydı?

Gül Sitesi O Blok’un önünde durduğunda güneş henüz batmıştı. Arabadan inen ve pembe bir hanımeli çiçeği gibi evine yürüyen Yaz’a el salladı.

Kadın gözden kaybolunca, adamın yüzündeki yapmacık gülümseme kayboldu. Teybi parmağının ucuyla, kırmaktan korkar gibi çalıştırdı. Kaseti değiştirdi. Büyük halasının sesinden en çok dinlediği şarkıyı açtı ve “Ah azize, ah azize…” diye mırıldanarak eşlik etti.

reddit.com
u/matriyarka — 3 days ago

Ben, Tituba, Salem'in Kara Cadısı (Kitap Yorumu)

Tituba, Barbados'tan gelen siyahi bir köledir ve Salem kasabasındaki Püritenlerin cadı davalarında ilk suçlanan kişilerdendir. Cadılıkla suçlanmış, hapsedilmiş, suçsuzluğu anlaşıldığında bile dahi hapishane masraflarını ödeyecek parası olmadığı için hemen salıverilmemiştir. Hikâyesinin bu kadarı bilinir, sonrası yoktur.

Yazar Maryse Condé ise tarihin adını silik harflerle yazdığı Tituba'yı ana karakter olarak alıyor, tarihe genel olarak sadık ve belgelerin eksik bıraktığını büyülü bir kurguyla tamamlıyor. Bizlere Tituba'yı zengin iç dünyası, özlemleri, aşkları ve zaaflarıyla anlatıyor.

Roman, Tituba'nın dünyaya gelişiyle başlıyor. Hikayesinin başı bile acıdır. İngiliz bir denizcinin annesine tecavüz etmesi sonucunda dünyaya gelen melez bir bebektir Tituba. 7 yaşında annesinin idamına ve üvey babasının intiharına şahit olur.

Man Yaya adında, bitkilerin dilinden anlayan şifacı bir kadınla karşılaşır. Ondan öğrenir cadılık sanatını. Maruz kaldığı ırkçılığa ve bunca travmaya rağmen kalbi kararmamıştır. Hayata duyduğu heyecan, doğanın güzelliklerini duyumsayışı bitmez. Ağlar, acı çeker ve üzülür; ama aşkı, neşeyi ve hazzı da tanır. Salem'e götürüldüğünde geride bıraktığı Barbados'u, doğduğu toprakları özler. Hayatı boyunca bir o yana, bir bu yana savrulurken yetenek ve bilgileriyle insanlara iyilikten başka bir şey yapmamıştır. Fakat çağ, katı yobazlık çağıdır ve şifacı kadınların adı "cadı"dır.

Etkileyici karakter gelişimiyle ve hafif masalsı anlatımıyla Tituba'nın büyülü dünyasına alıveren bu romanı severek okudum.

u/matriyarka — 4 days ago
▲ 7 r/AvaryaOyunlari+1 crossposts

“Korku ve itaat iç içedir. ... Birinin özgür düşüncesini uyuşturmak ve onu körü körüne itaate yönlendirmek istersen onu korkutursun.” 23. bölüm.

Yarın akşam 23. bölüm yayında!

u/matriyarka — 5 days ago

“Ellerimin ve dizlerimin üstüne çöküyorum, bana kendi dünyanı göstermen için sana yalvarıyorum bebeğim.”

youtu.be
u/matriyarka — 7 days ago
▲ 17 r/AvaryaOyunlari+1 crossposts

“Bir kadın, sayısını bilmediği onlarca kadın taşırdı içinde.” 22. bölümden alıntı.

u/matriyarka — 8 days ago
▲ 1 r/Yazar

Ömür Hırsızı (Kısa bilimkurgu öyküsü)

Gece kuşu olmak ona göre değildi. Ne var ki işi gecenin geç saatlerine kadar bilgisayar başında oturmasını gerektiriyordu. Büyük bir oyun şirketinde çizer olan Ömür’ü, maruz kaldığı mobbing susuz kalan bir bitki gibi yavaşça sarartıyordu. Dün gece on saat uğraştığı bir karakter tasarımı, yöneticisinin bir lafıyla çöpe gitmişti mesela.

Ömür’ün üç yıl önceki ve bugünkü hali bir mezarın altı ve üstü kadar farklıydı. İşten ayrılmak ise alamayacağı bir riskti. Şirket, piyasadaki rakiplerine kıyasla yüksek maaş ödüyordu. Ömür, minimum konforla yaşayıp para biriktirmeye alışmıştı, bu onun mutsuz hayatındaki tek dayanaktı ve bundan vazgeçecek gücü yoktu. Hem diğer şirketlerde de zorbalık ya da belirsiz çalışma saatleri olduğunu duymuştu, yağmurdan kaçarken doluya tutulacaksa, uğraşmaya ne gerek vardı?

Beş yıl daha katlanacağını söylüyordu kendine. Birikimi o hayalindeki dağ evini almaya yetsin, diye düşünüyordu. Gözlerini her kapattığında, o alacalı dağ manzarasını görüyordu sanki; bir tarafı kayalıklarla kaplı, bir kısmı ağaçlı, birazı ise çıplak ve her yönüyle heybetli... İçine çektiği nefes, birkaç metrekarelik odasında, üçüncü sınıf bir hava temizleyiciyle arındırılmış hava parçası değil, dağın taze esintisi oluyordu o anda. 

Göz kapaklarını aralayıp gerçekliğe dönmenin mutsuzluğunu yaşarken refleksle sekme değiştirip e-postalarını kontrol etti. Ekranın mavimsi ışığının vurduğu yüzü hayrete büründü. Abone olduğu emlak sitesinin tanıtımı vardı. Yüz yaşına yaklaşan vârissiz bir adamın, dağ manzaralı müstakil evini bedelsiz olarak bir kişiye vereceğini duyuruyordu. Başvuranlar arasından yarışmayla seçilecekti. 

Başvuru formuna bilgilerini girdiğinde, yarışmanın yer ve zamanını belirten otomatik bir mesaj geldi. Pazar günü, sabah 9’da dağın eteğindeki mesire yerinde toplanacaklardı. Ömür ajandasına bu bilgiyi not alırken arama bildirimini duymasıyla dudaklarını büzdü.

“Ömür Hanım,” dedi yöneticisi. “Pazar saat 9’da toplantımız...”

“Pazar tatil günüm. Hiçbir yere gelmiyorum.”

Telefon bir süre sessiz kaldı. Karşı tarafın bu çıkışı beklemediği belliydi. “Ama...” dedi yönetici. “Biz bir aileyiz ve kaç haftadır pazarları toplantı yapıyoruz. Bizde mesai diye bir kavram yok, ailemiz için fedakârlık...”

“Ne fedakârlığı ya?” 

“Normal bir sesle konuşur musunuz? Bana bağıramazsınız,” dedi yönetici.

“Biz işçiyiz.” dedi Ömür, sesini zapt ederek. “Emeğimizi veriyoruz, karşılığında da maaş alıyoruz. Sözleşme dışındaki saatlerde de hani kanuna göre 1,5 kat almamız gerekiyor ya.”

Yönetici yine birkaç saniye sustuktan sonra “Siz sendikaya falan mı katıldınız?” dedi.

“Yok,” dedi Ömür. Hakkını savunmak için illa sendika mı gerekiyordu? “Toplantıyı pazartesi yaparız. Bir pazar ben düzgünce hafta tatilimi yapmak istiyorum, tamam mı? Sesim yükseldiği için kusura bakmayın.” Gözleri dolmuştu fakat bunu yansıtmamaya çalıştı.

“Anlıyorum, burn out yaşıyorsunuz.”

“Tükenmişlik,” diye düzeltti akan tek gözyaşını silen Ömür.

“Ben size ücretsiz izin yazayım,” dedi yönetici.

“Kaç gün?”

“Süresiz. İyi günler.”

Kovulmanın yasalara uygun biçimiydi.

Yutkunmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Bilgisayarı kapatıp karanlıkta bir süre oturdu, atan kalbinin sesini dinledi. Yaptığıyla yüzleşirken zihni ağırlaştı. Tek gelir kaynağını kendi kendine yok etmişti. Pazar sabahı erkenden mesire yerine ulaştığında çığlık atmamak için kolunu ısırmak zorunda kaldı. İğne atsa yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. Organizasyon şirketinin mavi tişörtlü görevlisi geldi. “Hoş geldiniz. Karekodu okutup uygulamayı indirin. Meriç Bey, tek bir soru soracak ve beğendiği cevabın sahibini seçecek.”

“Meriç...” diye düşündü Ömür. Üniversitedeki yakın arkadaşının adı da buydu. Hayat telaşı aralarındaki irtibatı koparmıştı. Uygulamayı açınca bir metin kutusu önüne düştü. Soru:

“Zamandan daha değerli olan şey nedir ve neden?”

“Sağlık,” diye düşündü kadın. Etrafına baktı ve bu insan yığınından ne edebî süsler döküleceğini düşündü. Aksi gibi edebiyattan da hiç anlamazdı. “Sağlıktır, çünkü...” yazdı ve tıkandı.

Çimlerin üzerine oturdu ve ekranı amaçsızca kaydırdı. Sitenin sonunda, “© 2056 Meriç Ünsal. Tüm hakları saklıdır.” yazısını görünce şaşırdı. Heyecanla kalkıp mavi tişörtlü birini buldu. “Bu yarışmayı kim yapıyor?”

“Meriç Ünsal.”

“Yüz yaşında demediniz mi?”

“Öyle,” dedi görevli.

Ömür başını salladı. Basit bir isim benzerliğiydi, belli ki... 

“Sizi Meriç Bey ile görüştürebilirim ama bu seçilmeniz konusunda bir avantaj sağlamaz,” 

Yüzü kırışıklıklarla dolu, omuzları çökmüş fakat gözleri parlayan bir adam, iki güvenlik görevlisinin koruduğu kameriyede oturuyordu. Genç kadını görünce ayağa kalkarak “Ömür,” dedi. “Bu sen misin?”

“Evet ama ben... Sizi tanıyamadım,” dedi diğeri.

Diğeri yorgun bir gülümsemeyle “Kuzeydeki kampüs, sinema, buzlu kahve desem tanırsın,” dedi.

Ömür bir an için dengesini kaybettiğini düşündü. “Meriç ile yaptığımız şeyler,” dedi kekeleyerek.

“Ben Meriç’im,” dedi adam. “Yoksa sana yaşlı mı geldim?” 

“Meriç,” dedi Ömür. Sesi  feryat eder gibi incelmişti. “Bu... Bu çok mantıksız. Bu gerçekten sensin. Bakışların hiç değişmemiş. 2030 doğumluyuz, bu nasıl olur?”

Adam cevap vermeden yolun köşesinde bekleyen minibüsü işaret etti.

Minibüsün içinde bir röntgen cihazı vardı. Meriç, Ömür’ün sol el ve bileğinin röntgenini çekti, ardından sonuçları sentetik zekâya yorumlattı.

“Tam tahmin ettiğim gibi,”  

“Ne yazıyor?”

Meriç, Ömür’ün gözlerinin içine baktı. “Yakınını görmekte zorluk yaşıyor musun?”

“Ekranla fazla haşır neşirim ve kitap okurken harfleri net görmekte zorlanıyorum. Gözlük alacağım.”

“Ömür sen kırk iki yaşındasın,” dedi Meriç. “Kemik yaşın kırk iki. Bedenin yaşlanıyor, göz merceğin elastikiyetini kaybediyor.”

Kadın, bir şaka işitmiş gibi güldü. “Ben 26 yaşındayım,” dedi tereddütle. “Uykusuzluktan göz altlarım kırışmış olabilir o üç yıldır çalıştığım malum şirket yüzünden ama...”

Gülüşü yüzünde dondu.

“Diş ağrısı çektiğin bir günle, çok eğlendiğin bir gün aynı uzunlukta mıdır?”

“Değil.” Yıllar önce kanal tedavisi yaptırmak zorunda kaldığı azı dişinin sızısını hatırladı kadın. “Acı çekerken ömür geçmez.”

“Algının değişkenliğiyle görelilik teorilerini bir arada kullanarak, hepimize ayrı bir zaman akışı yazdıklarını söylesem ne dersin? İkizler paradoksunu biliyorsun, değil mi? 2026’dan beri dünya otuz kez değil, çok daha fazla dolandı. Yaşımdan tespit etmek gerekirse gerçek yıl 2130 ya da daha ileri... Yaşam uzunluğunu değilse de hızını belirleyebiliyorlar, Ömür. Genç tutmak istediklerini genç tutuyorlar. Biz ise yaşlılığa mahkûm ediliyoruz.”

Minibüsün camından dağ evine baktı. “Babamdan kaldı,” dedi. “2020’deki pandemi sırasında yaptırmış. Güneş enerjisiyle çalışıyor, kendi kendine yetebilen bir sistem. Yaşlanmaktan değilse de onların yalanlarından kurtulabileceğin bir yer. Ben beş yıl oldu kendimin farkına varalı ama çok geçti. Ben de evi zamanın kıymetini bilen birine vermek istedim.”

“Umarım ben olurum,” dedi Ömür.

“Torpil yok,” dedi Meriç gülümseyerek.

“Biliyorum, hakkımla kazanmak isterim.”

Vedalaştılar.

Ömür mavi gökyüzüne baktı. Öğleden sonraydı ama hava sabahın ilk demleriymiş gibi ferahtı. Bir bank buldu kendine, telefona eğildi, parmakları hızlıca çalışmaya başladı ve ilk cümlesi “En kıymetli şey gerçektir,” oldu.

https://gizemcetin.com/omur-hirsizi/

reddit.com
u/matriyarka — 9 days ago