Felsefe Okuma Rehberi (Kitap Yorumu)

Felsefe Okuma Rehberi (Kitap Yorumu)

Temelde felsefe dersleri alacak öğrencilere yönelik, fakat felsefeyle ilgilenen diğer insanlara da fayda sağlayabilecek bir rehber kitap.

Dört bölümden oluşuyor: aktif okuma, aktif dinleme, aktif tartışma ve aktif yazma.

Yazara göre “aktif okuma”, okurken sanki o filozof karşınızdaymış gibi onun fikirleri üzerinde düşünme, neyi temellendirdiğini anlama, hatta antitez üreterek okuduğunuz yazının tezlerini sınamak. Diğer disiplinlerde okuduğunuz bilgiyi anlamak yeterlidir. Fakat Warburton’a göre, felsefe yapmadan felsefe öğrenilemez. Yani okuduğunuzu anlamak yetmez, onu analiz de etmelisiniz ve biri sizi ikna etmeye çalışıyormuşçasına onun hakkında düşünceler ortaya çıkarmalısınız.

“Aktif dinleme” ise felsefe derslerini pasif bir şekilde dinlememeyi ifade ediyor. Hocanın ortaya koyduğu argümanın ana hatlarını ve akıl yürütme adımlarını takip etmek gerekiyor. Çünkü felsefe derslerinde amaç çoğu zaman öğrenciye mümkün olduğunca çok bilgi aktarmak değil, onu düşünmeye teşvik etmek. Bu yüzden iyi bir dersin sonunda yalnızca konuyu öğrenmiş değil, konu hakkında daha fazla düşünmeye ve okumaya motive olmuş olmak gerekiyor.

Üçüncü bölüm de “aktif tartışma”. Tartışmanın asıl amacı, neye ve neden inandığımızı daha iyi anlamak, yeni düşünceler araştırmak ve düşüncelerimizi açık ve kesin bir şekilde ifade edebilmek. Bir görüşe karşı çıkıldığında, aslında o görüşü ne kadar iyi anladığımızı da fark ediyoruz. Çünkü bir düşünceyi zihnimizde doğru anladığımızı düşünsek bile, onu eleştirilere karşı savunmak zorunda kaldığımızda eksik ya da hatalı anladığımız noktalar ortaya çıkabiliyor.

Dördüncü ve son bölüm ise “aktif yazma”. Warburton’a göre yazmak, yalnızca öğrendiklerimizi göstermek için yaptığımız bir şey değil. Düşünme eyleminin bir parçası da… Çoğu zaman bir konu hakkında yazmaya başlayana kadar o konuyu gerçekten anlamıyoruz. Bir deneme yazmaya çalıştığımızda düşüncelerimizin eksiklerini, argümanlarımızın zayıf noktalarını ve karşı-argümanlara karşı ne kadar savunmasız olduğumuzu görebiliyoruz. Bu nedenle aktif yazmak hem düşünceleri ifade etme hem de onları geliştirme aracı.

Kitabın genel olarak vermek istediği mesajın felsefenin bir bilgi biriktirme işi değil, bir düşünme faaliyeti olduğu söylenebilir. Aktif okurken filozofun argümanlarını sorguluyoruz, aktif dinlerken söylenenleri ve argümanın adımlarını takip ediyoruz, aktif tartışırken kendi düşüncelerimizi savunup başkalarının itirazlarıyla sınamış oluyoruz, aktif yazarken de bütün bunları daha sistemli bir biçimde ortaya koyuyoruz. Bu dört alışkanlık felsefi becerilerin temelini oluşturuyor.

Kitap sadece “felsefe nasıl çalışılır?” sorusuna değil, dolaylı olarak “nasıl daha iyi düşünülür?” sorusuna da cevap vermiş oluyor. Kısa oluşuyla ve yalın diliyle hızlıca okunup bitirilen pratik bir kitap.

u/matriyarka — 16 hours ago

Kedi Gezegeni (Kitap Yorumu)

Masalsı bir kurgunun ardında, ölmekte bir uygarlığın tahlili...

İnceleme sonunda spoiler olduğunu söylemem gerekiyor ama okusanız da hevesiniz kaçmaz bence, çünkü bu kitabın olayı, kurgusunun ilginçliği değil. Peki nedir?

Bir uzay gemisi Mars'a çarpar ve gemidekilerden yalnızca bir Çinli adam, gezegendekilerin ona sonradan vereceği adla "Bay Dünya" hayatta kalır. Bay Dünya, Kedi İnsanları denen, suratları kediye benzeyen Marslı bir tür tarafından götürülür.

Kedi İnsanları son derece dejenere olmuş bir toplumdur. Hırsızlık, yalan söylemek ve birbirlerine kazık atmak sıradandır. Tembel ve zevk düşkünleridir. Ciddi işleri yabancılara bırakırlar. Kedi İnsanları yabancılardan korkar, onların sözlerini dinler ve yalnızca yabancılara güvenirken içlerinde büyük bir kopukluğa sahiptir.

Kedilerin imparatoru ülkenin zenginliklerini, antik eserlerini ve arsalarını yabancılara satarken onlar yalnızca günü kurtarır. Herkes devlet memuru olmaya çalışır ve bunu başarınca da yan gelir yatarlar.

Ayrıca Kedi insanları aşırı derecede cinsiyetçidir ve üst düzey bürokratlar, güçlerini birden fazla cariye alarak ispatlar. Bir bölümde Bay Dünya, ölen bir büyükelçinin karısı ve sekiz cariyesiyle tanışır. Büyükelçinin karısı sürekli büyülü yaprak yemediği ile övünmekte ve cariyelere "uğursuz" diye hakaret etmektedir.

Kitapta dikkatimi en çok çeken eğitimin bozulması oldu. Hatta her şeyi başlatanın eğitimdeki bozukluk olduğunu söylemek mümkün. Şöyle ki kedi insanlarının yavruları okula başladığı ilk gün üniversite mezunu olurlar. Gerçek bir eğitim görmezler, kitap bile okumazlar. Öğretmenlere ve müdürlere şiddet uygulayabilirler. Öğretmenlik ülkedeki en değersiz meslektir.

Kitap, alegorik bir anlatıma sahip. Mesela kitapta büyülü yaprak adında bir yaprak cinsi var, Kedi İnsanlarının temel besini. Bu yaprak yiyenleri keyiflendiriyor, tembel olmalarının nedeni de bu, iş yapmalarını engelliyor fakat onsuz da yaşayamıyorlar. Büyülü yaprağa bağımlı olmuşlar.

Büyülü yaprağın afyonu temsil ettiğini düşündüm. Zira 19. yüzyılda İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, Hindistan'da ürettiği afyonu yasa dışı yollarla Çin'e sokmaya başladı ve kısa sürede milyonlarca Çinli afyon bağımlısı olmasına neden oldu. Çin imparatoru afyonları imha ettirince de İngilizler Çin'e savaş açtı. Bu olaya Afyon Savaşları denir.

Kedi İnsanları'nı anlatırken aslında Çin'in mevcut durumunu eleştiren Lao She, bunu belli etmemek için arada "Aydınlık Çin, yüce Çin asla böyle değildi" gibi tabirler kullanıyor. Başta "Yazar memleketini kayırmış," demiştim ama okudukça meseleyi daha anladım.

Kitap ilerledikçe didaktik bir yapıya kavuşuyor. Kedi İnsanlarının siyasetteki ve eğitimdeki yozlaşmışlığının analizini Küçük Akrep adındaki genç karakterin ağzından sayfa sayfa okuyoruz. Burada "Aman, yazar kendi ülkesini eleştiriyor," deyip geçmemek gerekiyor. Çünkü bazı satırlarda, ne yazık ki Türkiye'nin bugünkü durumundan da izler buldum.

"En başarılı olanlara en az ödül verilirdi. Kedi İnsanların mantığı böyleydi." diye bir alıntı var mesela. Bizim de dilimize pelesenk olmuş ve hayatta izlerini gördüğümüz bir replik değil midir, "Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz."

Her okur zaten bu soruları kendi içinde soracaktır.

Kitap ilerledikçe daha didaktik bir anlatıma kavuşuyor. Yazar, Mars'a giden bir adamın maceralarını araç olarak kullanarak "Nasıl bir toplum olunmamalı?" ya da "Bir uygarlık nasıl yok olur?" kılavuzu yazmış.

Nitekim kitabın sonu da "kısa boylular" diye tarif edilen -Japonları temsil ettiğini düşünüyorum- başka bir türün Kedi İnsanları'na acımasızca saldırması ve sivil, yaşlı, çocuk dinlemeden öldürmesiyle gelir.

u/matriyarka — 2 days ago

Esme Lennox Nasıl Yok Oldu (Kitap Yorumu)

“Altmış bir yıl, beş ay, dört gün.”

Eskiden, Batı’da, erkeklerin bir pratisyen hekimin imzasıyla eşlerini ve kızlarını akıl hastanesine yatırma hakkı olduğunu biliyor muydunuz?

Şimdi kitapla doğrudan ilgisi olmayan bilgiler vereceğim.

Elizabeth Packard'ın hayatını okumanızı tavsiye ederim. Onun mücadelesi sonucunda 1867'de Packard Yasası çıktı, ABD'de, delilik iddiasıyla suçlanan tüm kişilerin kamuya açık bir duruşma hakkına sahip olduğunu garanti eden ve kişisel özgürlüğü koruyan bir yasa.

Fakat bu yasa belli ki İngiltere'ye uğramamıştı.

Kitap yorumuna başlıyoruz.

Spoiler içerebilir.

Iris adında bir genç kadın, bir akıl hastanesinden telefon alır. Euphemia Lennox adında bir akrabasından bahsederler. Iris böyle birinin varlığını hiç bilmemektedir. Bütün ailesini kaybetmiştir, yalnızca hiç kardeşi olmadığını söyleyen, Alzheimer hastası babaannesi Kitty yani Kathleen Lennox vardır.

Derken geçmişe gideriz. Esme adında bir kız çocuğunu tanırız. Alabildiğine özgür bir hayal dünyası vardır. Ailesinin dayattığı katı görgü kurallarına uymayı hiç sevmez.

Esme büyür, bir genç kız olur. Özgür ruhu var olmaya devam etmektedir. Ablası Kitty, ailesinin ve o dönemin kendisinden beklediği genç kız tipolojisine uyar ve evlenmek için can atarken, Esme üniversiteye gitmek, eğitimine devam etmek ister. Ama babasından büyük bir tepki alır.

Annesi, Esme'nin saçlarını modaya uygun olarak kısacık kesmek için ısrar eder ama Esme uzun saçlarını sevmektedir. Bir gün annesinin elbisesini üzerinde dener. Bu son damla olur.

Bütün bu "asilikler", babaya korkunç bir karar aldırır. Esme, bir kolunda babası, diğer kolunda doktor, bir hastane koğuşuna doğru sürüklenmektedir. "Deli" damgası yemiştir. Yatağa bağlanır, kıyamadığı uzun güzelim saçları gümüş makasla kesilir. Bir yanlışlık olduğunu düşünür Esme. Kısa zamanda serbest bırakılacağına inanmak ister.

Esme'nin umudu ablası Kitty'dir. Mektup üstüne mektup yazar. Hemen gelsin diye... Onu kurtarsın diye... Bilmiyordur ki özgürlüğünü, yalancı şahitlik yaparak elinden alan da Kitty'dir. Sevdiği adamı ve bebeğini de...

Günler geçer. Sonra aylar. Sonra yıllar.

İçim acıyarak okudum romanı. Fakat sonra üzerine düşündüğümde, kitapta görmezden gelemediğim bir mantık daha doğrusu tarihsel hata olduğunu fark ettim.

Kitapta tam bir tarih geçmiyor. Ancak bir sahnede Iris'in cep telefonu çalıyor. Başka bir sahnede ise Alex bir internet sitesi üzerinde çalıştığını söylüyor. Bundan dolayı söyleyebiliriz ki Iris'in yaşadığı dönem 2000'den sonrası.

Esme'nin akıl hastanesine kapatıldığı tarih en iyi ihtimalle 1939, daha öncesi olamaz.

E kardeşim...

1939-45'te dünya savaşı çıktı. Ondan sonra dünyada paradigma değişimi yaşandı. 1960'larda ikinci dalga feminizm hareketi başladı. 1969'da hippiler vardı. 70'lerde, 80'lerde psikiyatri alanında ve hasta hakları bakımından büyük gelişmeler oldu.

Biri de demedi ki bu kadının aklı başında, dosyasında da sırf ailesine asi olduğu için buraya getirildiği yazıyor, biz bu kadını serbest bırakalım diye.

Bu hikayenin gerçek olması durumunda, Esme en geç 1960'larda, 40'lı yaşlarında bir kadın olarak serbest kalırdı.

Böyle olsa daha gerçekçi olurdu, üstelik dram dozundan taviz vermeden. Çünkü boş yere 15-20 yıl akıl hastanesinde hapis kalmış, bebeği elinden alınmış, sonra ailesi tarafından sahip çıkılmayıp hayatını tek başına kuran bir karakterin hayatı da yeterince dramatiktir. Fakat o zaman final boşa düşerdi.

Kitabın bir eksisi de yazarın yazım tarzı. Paralel kurgu hem okurken sevdiğim hem de yazarken kullandığım bir tekniktir. Fakat kitapta, bakış açıları arasında çok hızlı geçiş yapılabiliyor ve kimin gözünden baktığınızı geç anlıyorsunuz. Ayrıca yazar bazı olayları direkt yazmıyor, sadece ima ediyor yahut o asıl eylemin hemen sonrasını betimliyor ve sizin anlamanızı bekliyor. Finalde ne olduğunu anlamak için iki kez okudum.

Bu dezavantajları bir kenara koyarsak akıcı ve etkileyici bir roman. Okumazsanız bir şey kaybetmezsiniz ama okuyunca da pişman etmez. 10 üzerinden 6 veriyorum.

Not: Tarihsel gerçeklik konusundaki yorumumdan pek emin olamadığım için, yapay zekâya sordum. Cevabını not düşeyim.

"İngiltere'deki eski akıl hastanelerinin (asylum sistemi) tarihi göz önüne alındığında, kurumlaşmış sistemlerin ne kadar korkunç birer "girdap" olduğu biliniyor.

Kurumsal Hafıza Kaybı: 20. yüzyılın ortalarında bu tür devasa akıl hastanelerine kapatılan ve dış dünyayla bağı tamamen koparılan pek çok hasta, zamanla sistemin unutulmuş birer demirbaşı haline gelebiliyordu. Ailesi tarafından ziyaret edilmeyen, dışarıda arayanı soranı olmayan ve dosyasına 'toplum için uyumsuz/tehlikeli' damgası vurulan hastalar, 60'lardaki veya 70'lerdeki reform dalgalarından maalesef haberdar olamayabiliyor ya da doktorların 'kronikleşmiş' ön yargıları yüzünden göz ardı edilebiliyordu.

Yazar Maggie O’Farrell, Esme'nin içeride unutulma halini biraz da bu 'mutlak terk edilmişlik' ve kurumun karanlık yüzü üzerine kuruyor."

u/matriyarka — 4 days ago

SUITCASE (The lyrics are human-made and by me, but the music is AI)

Lyrics: Me
Music: Suno AI

SUITCASE

S.O.S
She's on slippery ground
Doesn't feel safe
Not safe and sound

She crossed their lines
She's wrong in their eyes
Red stamp on her face
Failed project child

She was a small light suitcase
They couldn't fit her nowhere
When she's afraid of being thrown away
They again blame her

No matter what that suitcase is full of
Book, dream, music, disappointment
In their eyes, it is full of garbage.
Even though it weighs fifty kilos
Too heavy to carry - she knows

youtu.be
u/matriyarka — 5 days ago

Gözde

Yıllar önce yazdığım bir şiir. Manzum hikâye... Anlatıcı, isimsiz bir erkek ve Gözde adında bir kadına olan aşkını, onun hakkındaki pişmanlığını anlatıyor.

Sakin ve değişmez hayatın içinde
Yâd ettim eskileri sessizce
Gözlerimden yaş geldi ikice
Neredesin, neredesin Gözde?

Kalbini kırdım, yok saydım seni
Bırakmadın, yine de bırakmadın beni.
Çirkefliğimi giydim üstüme deri deri
Onurunla uzaklaştın, gittin Gözde.

Seni suçladığım şeyler verildi bana
Para, huzur (!) şamata, hepsi makara.
Kaybedince insan bir kez aşkı ama
Bedduan bir lanet gibi kalbimde Gözde.

Özlüyorum, her şeye inat özlüyorum.
Onca varlığın içinde yokluk olan, seni.
Şimdi en başarılısıyım dünyanın, zenginim.
Yemeğim var da, tuzum kalmadı Gözde.

Ünümü iki paralık etsem, banknotları dağıtsam
Kadehimi yere çalıp, kahpeleri kovsam
Yüzümü kezzapla cayır cayır yaksam
Adımı da varlığımı da silsem dimağlardan

Beni benden uzaklaştıran her şeyden uzak
Kapında "Seni seviyorum" desem sana
"Ah Gözde, sensiz, her şey değersiz...
Kendini eder misin bana hediye?"

Affetme, alma içeri, sevme... Koymaz bana.
Hiçtim, hiç olur, hiç giderim Gözde.
Cehennem nârından payıma bir parça
Ben sen'im, ben sen'im, ben sen'im Gözde.

reddit.com
u/matriyarka — 5 days ago

Beden Kayıt Tutar (Kitap İncelemesi)

Bir insan neden kendisine iyi davranan birinden uzaklaşır? Neden bazı insanlar tehlike ortadan kalktıktan yıllar sonra bile hâlâ tehlikedeymiş gibi yaşar? Neden bazı acılar anlatılamaz, hatta hatırlanamaz?

Bu kitap, travma konusunda oldukça güçlü bir kaynak. Van der Kolk, travmayı yalnızca zihinde olup biten bir şey olarak değil bedenin, beynin, ilişkilerin ve kişinin dünyayı algılama biçiminin tamamını değiştiren bir deneyim olarak anlatıyor.

Kitabın ilk kısmında travmanın ne olduğuna ve insan beyninde neleri değiştirdiğine bakıyoruz. Burada beni en çok etkileyen şeylerden biri, travma yaşayan insanların davranışlarını dışarıdan değerlendirmenin ne kadar kolay, anlamanın ise ne kadar zor olduğuydu. Oltaya yakalanmış bir balığın çırpınışlarını gören arkadaşları onun çıldırdığını düşünür ama balık aslında hayatını kurtarmaya çalışmaktadır.

Travma da öyle. Travma geçirmiş bir insanın öfkesi, kaçışı, donup kalması ya da kendisini sabote etmesi de bazen dışarıdan anlamsız görünebilir. Oysa beden hâlâ geçmişteki tehlikeye cevap veriyor olabilir. İnsan kendisine “Artık geçti” diyebilir ama beden buna her zaman inanmayabilir.

İkinci kısım, “Travma Altındaki Beyin” başlığını taşıyor. Nörobilimin ve modern görüntüleme teknolojilerinin sunduğu veriler ile yazar, beynimizin alt merkezleri olan amigdala ile mantıksal kararlar alan prefrontal korteks arasındaki iletişimin travma anında nasıl koptuğunu beyin görüntüleriyle aktarıyor.

Beyin taramaları gösteriyor ki dehşet anında beynin konuşma merkezi adeta felç oluyor. Geçmiş ile bugün arasındaki köprü yıkıldığında kişi, olay kırk yıl önce de yaşansa sanki şu anda oluyormuş gibi tehlike alarmı vermeye devam ediyor. Travma zamansız ve sözsüz bir deneyim. İyileşme ise geçmişle bugün arasında yeniden bir köprü kurmayı gerektiriyor.

Kitap ilaçları bütünüyle reddetmiyor ama iyileşmenin yalnızca belirtileri gidermek olarak görülmesine itiraz ediyor. Çünkü mesele yalnızca kaygıyı, uykusuzluğu ya da öfkeyi azaltmak değil, kişinin kendisiyle yeniden ilişki kurabilmesi.

Kitabın üçüncü kısmı ise erken çocukluk döneminde güvenli bağlanma kuramlarına ve gelişimsel travmaya ayrılmış. Yazarın bu kısımdaki tespitleri içimde derin bir sızı bıraktı. Çünkü mutlu bir çocukluk geçirip daha sonra travmatik bir olay yaşayan yetişkin bir birey eski mutlu anılarına tutunabilirken, istismar deneyimi olan çocukların iyileşmesi daha zor. Çünkü ne güvendikleri biri olabilmiş ne de mutlu anıları.

Çocuklukta güvenli bir liman bulamayan, ihmal veya istismara uğrayan bireylerin öz farkındalık yetilerini nasıl kaybettiklerini sarsılarak okudum.

“Kronik çocukluk dönemi travması yaşayan bireylerdeki öz farkındalık eksikliği bazen öyle şiddetli olmaktadır ki aynaya baktıklarında kendilerini tanıyamazlar.”

Büyüdüğümüz ev, güvenliğimizi inşa ettiğimiz ilk yer. Fakat o ev kâbusun kaynağına dönüştüğünde beden de zihin de savunma mekanizması olarak kapatıyor kendini.

Dördüncü kısım olan “Travmanın Etkisi”, belleğin doğasını ve travmatik anıların normal anılardan nasıl ayrıştığını inceliyor. Normal bir anı zamanla silikleşip bir hikâyeye dönüşebilirken, travmatik bellek zamansızdır, beden o anı hiç bitmemiş gibi taşır. İnsan yaşadığı o tarifsiz dehşetten sonra dünyayı güvenli bir yer olarak görmeyi bırakıyor.

Kitabın en dürüst ve cesur yanlarından biri de yazarın travmanın sosyo-politik boyutlarına değinmesidir. Van der Kolk, travmayı siyasetten veya toplumsal adaletsizlikten ayıramayacağımızı net bir dille ifade eder: “Günümüz dünyasında posta kodunuz, genetik kodunuzdan daha fazla bir şekilde güvenli ve sağlıklı bir hayat sürüp süremeyeceğinizi belirliyor.”

Yoksulluk, güvensizlik ve sosyal izolasyon travmayı çoğaltır çünkü incinen insanlar, kendi acılarıyla yüzleşemedikçe diğer insanları incitmeye devam ederler.

Son kısım olan "İyileşmeye Giden Yollar" ise tüm bu karanlık tablonun ardından derin bir nefes aldırıyor ve umudun kapısını aralıyor.

Van der Kolk, sadece klasik konuşma terapilerinin veya ilaç tedavisinin travmayı iyileştirmede yetersiz kaldığını dile getiriyor. Zira ilaç sektörü devasa bir kâr kapısı olduğu için tıp dünyası ilaca dayanmayan yöntemleri çoğunlukla “alternatif” diyerek kenara itmektedir.

Oysa travma bedene kazındığı için, iyileşme de beden üzerinden gerçekleşmelidir. EMDR, yoga, tiyatro, nefes egzersizleri ve neurofeedback gibi yöntemlerin beyni ve bedeni nasıl yeniden yapılandırdığını gerçek vaka örnekleriyle anlatıyor. İyileşmenin özü, kişinin kendi bedeninde yeniden güvende hissetmesidir.

Xhosa dilindeki o harika kelimeyle, Ubuntu anlayışıyla bitiriyor sözünü yazar: “Benim insanlığım senin insanlığına ayrılmaz bir şekilde bağlıdır.”

İnsan tek başına değil ancak ortak kaderi, güveni ve paylaşımı hissettiğinde iyileşir.

Kitabı okuma nedenim, bir roman yazarı olarak, karakterlerimi daha iyi anlamak, özellikle onların geçmişte yaşadıkları şeylerin bugünkü davranışlarına nasıl sızdığını görebilmekti. Bitirdiğimde ise sadece kurgusal karakterlerime değil, sokakta yanımdan geçen insanlara ve en çok da kendime bambaşka gözlerle bakmaya başladım. Kitap boyunca yazarın ne kadar sade, yargısız ve insan sıcaklığıyla dolu bir dille vakalarına yaklaştığını görmek beni etkiledi.

Gerçekten de “çektiğimiz ıstırabın en önemli kaynağı kendimize söylediğimiz yalanlar” ve kendimize söylediğimiz yalanları bırakıp bedenimizin tuttuğu kayıtlarla yüzleşmek büyük bir cesaret gerektiriyor. İnsanı, insanın acısını ve o acının bedendeki sessiz yankılarını anlamak isteyenler için uzun süre akılda kalacak bir kitap.

u/matriyarka — 9 days ago

Amerikalı Tolstoy (Kitap Yorumu)

Salah Birsel’le tanışmama vesile olan bu kitap ile kendine has bir deneme evrenine girdim. Kitap, İstanbul sokaklarından edebiyat dedikodularına, ağaçların sonbahar serüveninden tarihi ihbarnamelere uzanan 20 farklı denemeden oluşuyor.

Yazar dili adeta bir enstrüman gibi çalıyor. Sokak ağzını ya da Türkçenin kenarda köşede kalmış kelimelerini metinlerine öyle bir kıvraklıkla yediriyor ki, küfür veya kaba saba durmak şöyle dursun, dilin neşesi ortaya çıkıyor. Metinde acayip canlı bir hava var. Başta birçok kelimeyi anlamadım, ne oluyoruz dedim ama sonra dile alıştıkça tat verdi.

İlk denemelerde kendimi İstanbul’un hiç bilmediğim sokaklarında, bir çınar ağacının altında buldum. Birsel’in doğaya ve özellikle ağaçlara dair gözlemlerini okurken insan bir an durup doğaya karşı ne kadar körleştiğimizi düşünüyor. Günlük koşturmaca içinde yanından geçip gittiğimiz bir yaprağın meğer ne çok hikâyesi varmış diyorsunuz. Bazı sokakları internetten aratıp gözümde daha iyi canlandırmaya çalıştım. Bahsettiği ağaçların fotoğraflarına bakarken bir deneme kitabı okurken botanik bilgimin genişleyeceğini de düşünmezdim.

Gözlemlemek, duyumsamak, ayrıntıyı fark etmek ve bütün bunları okura yaşatabilmek; yazarlık bu demek sanırım. İstanbul’a yolum yeniden düşerse, kitapta adı geçen sokaklara uğramak istemem de biraz bundan.

İlerleyen denemelerde ise edebiyat tarihinin kamera arkası diyebileceğimiz nefis anekdotlar başlıyor. Çehov’un Tolstoy’a duyduğu o devasa hayranlığı, Tolstoy’un Çehov’un “Duşeska” öyküsünü kahkahalarla dört kez okumasını ya da James Joyce’un tek bir cümlenin ritmini tutturabilmek için saatlerce tek bir kelime üzerinde durmasını okurken yazarların da bizler gibi insanî tutkuları, takıntıları olduğunu hissediyorsunuz.

Kitaba adını veren en sondaki “Amerikalı Tolstoy” denemesi ise işin rengini biraz daha değiştiriyor. II. Abdülhamid döneminin sivil polis raporlarına, hafiyelik teşkilatına ve dönemin absürt kaçan ihbar mekanizmalarına odaklanıyor. Tarihsel gerçekleri ve biyografik detayları, Salah Birsel o mizahi ve hafif alaysı süzgecinden geçirerek anlatınca ortaya okumaya doyulmaz bir deneme çıkmış. Kitabın en uzun denemesi ama en hızlı okuduğum da bu.

İstanbul’a, edebiyata, tarihe ve gündelik hayata yeni bakış açılarıyla bakmayı öğreten bir deneme kitabı. Ben sevdim.

u/matriyarka — 11 days ago
▲ 19 r/konya

Bir Tutam Konya Manzarası

Gödene'de gece yürüyüşü, şehir ışıkları ve bir tutam Konya manzarası...

u/matriyarka — 13 days ago
▲ 23 r/GercekTurkey+1 crossposts

Ayçiçeği Tarlası

Bir ayçiçeğinin hikayesi basittir: güneşe döner yüzünü daima. Sarı tarlalar, bolca huzur, biraz da güneş ışığı.

u/askimdokuro — 14 days ago

“Yaz bir kıvılcım çıkarmıştı ve bugün bu kıvılcım bir yangına dönüşmek üzereydi.” 28. bölüm 3 saat sonra yayında!

u/matriyarka — 14 days ago
▲ 42 r/ankara

Tuz Gölü

Sabahı Tuz Gölü’nde karşılamak... Yeryüzüyle gökyüzünün birleştiği o sonsuzlukta, günün ilk ışıklarını yakalamak...

u/matriyarka — 15 days ago

Mutlu Yaşam Üzerine - Yaşamın Kısalığı Üzerine (Kitap Yorumu)

Stoacı felsefenin en önemli temsilcilerinden Seneca’nın iki temel eserini barındıran bir kitap.
Yaşamın Kısalığı Üzerine’den başlayalım. Bu kitabın ana fikri şu cümlede gizlidir: “Kısıtlı bir zamanımız yok, sadece çoğunu boşa harcıyoruz.”

Ona göre insanların ömrün kısalığından şikâyet etme nedeni zamanı iyi değerlendirememeleridir. Açgözlülük, şehvet, haz düşkünlüğü, üşengeçlik ve onun tersi işkoliklik, hırs gibi kötü hasletler yahut sürekli başkalarıyla meşgul olarak kendi içine dönmeyi unutmak, ömrü boşa geçirmenin nedenleridir.

Tarihte ileri gelen Romalılardan bahseder filozof. Mesela imparator Augustus’un inzivayı arzuladığını söyler. Zenginlik ya da yüksek makamlar çoğu zaman sahibine yük olmakta, sorumluluklarıyla bunaltmaktadır. Oysaki bunlar sıradan insanların en çok istediği şeylerdir. Seneca’ya göre bir insanın zamanını iyi değerlendirmesinin yolu onu kendi kendisine adamak, kusurlarını gidermeye ve bilge olmaya çalışmaktır.

Zamanı üçe ayırır: geçmiş, şimdi, gelecek. Geçmişi unutanların, şu anı es geçenlerin ve gelecekten korkanların ömrü çok kısa ve kaygıyla doludur. Onlarca yıl yaşasalar bile ömürleri verimsiz olduğu için kısa sayılır. Filozof, bu insanlara, boş vaktin de ağır geldiğini ve hemen meşgul olacak bir iş aradıklarını söyler.

Buraları okurken günümüze döndüm bir an. Kendi kendimizle baş başa kalmaktan nasıl kaçtığımızı fark ettim. Her boş anında sosyal medyaya koşup, kısa videolar kaydırarak zaman harcamak birçoğumuzun alışkanlığı. Halbuki ne büyük bir israf.

Bu kısmın incelemesini internette gördüğüm şu sözle bitiriyorum: Hayatına gün ekleyemezsin fakat günlerine hayat ekleyebilirsin. Günlerimizi dolu dolu geçirerek “yaşadım” diyebilmek dileğiyle.

Mutlu Yaşam Üzerine… Seneca kardeşi Gallio’ya hitaben yazdığı bu kitapta, mutluluk yolunun çoğunluğu takip ederek bulunamayacağını söyler.

İlk sayfadaki şu cümleyi okurken Robert Frost’un meşhur şiiri ve bir Kur’an ayeti çağrıştı aklımda.

“… bu yolculukta en çok ayak basılmış ve en iyi tanınan bu yol seni en çok aldatacak yoldur.” (Seneca)

“iç geçirerek anlatacağım bunu ben,
nice yaşlar nice çağlar sonra bir yerde:
bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben –
ben gittim daha az geçilmişinden,
ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.” (Robert Frost, çeviren Selahattin Özpalabıyıklar)

“Yeryüzünde bulunanların çoğu, kendilerine uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar zandan başka bir şeye tâbi olmuyorlar ve temelsiz bir tahminden başka bir şeye de dayanmıyorlar.” (En’am Suresi, 116. ayet)

Mutlu bir yaşama ulaşmanın "en yüce iyi"nin peşinden gitmekle olduğunu söyler. Bu “en yüce iyi” dış şartlardan etkilenmeyen ve insanın kendi içinde sağlam olarak duran erdemdir.

Seneca, Epikürcülerin haz ile erdemi yan yana koyan yaklaşımını eleştirir. Epikür felsefesinde erdem, nihai hedef olan hazza ulaşmak için bir araç olarak görülürken Stoacı gelenekte erdem, başka hiçbir gerekçeye ihtiyaç duymayan başlı başına bir amaçtır. Seneca’ya göre erdemli bir yaşam insana içsel bir huzur ve haz verebilir ancak bu haz eylemin nedeni değil, yalnızca kaçınılmaz bir yan ürünüdür. Çiçeğin açması nasıl kokuyu beraberinde getirirse, erdem de hazzı getirir ama çiçeğin açma nedeni koku yaymak değildir.

Bunun ardından zenginliğine yapılan eleştirilere sert bir dille yanıt verir. Filozof, kendisinin bir bilge olmadığını ve bilgeliği amaç edindiğini söyler. Ayrıca zenginlik ve iyi şartlar, bilge için kınanacak bir durum değildir. Arzulanabilir, yararlı ve yaşamı kolaylaştıran bir şeydir. Bilge parayı önemsemese bile iyi amaçlar için onu isteyebilir. Kolay ve keyifli bir yaşamı tercih edebilir. Başına zorluklar gelirse yılmaz ve pes etmez fakat bu zorluğu isteyeceği anlamına gelmez. Bilge parayı elinde tutar, yüreğinde değil. Böylece Seneca, bilgeliği, çilecilikten ayırmış olur.

Sonuç olarak her iki diyalog da aslında bize aynı şeyi söylüyor: Sorun ömrümüzün kısalığı veya hayatın zorlukları değil, bizim neleri dert edip zamanımızı nelere harcadığımız. 2000 yıl önceden gelen bu uyarılar, özellikle her şeyin çok hızlı tükendiği günümüzde durup kendimize bakmak için bir fırsat.

u/matriyarka — 16 days ago

Cadılar Bayramı Ağacı (Kitap Yorumu)

Karanlık, tekinsiz ve bir o kadar da büyüleyici atmosferi olan bir kitap. Cadılar Bayramı gecesinde arkadaşları Balbağı’nın aniden ortadan kaybolmasıyla onu aramaya koyulan sekiz çocuğun hikâyesi. Çocuklara bu arayışta rehberlik eden kişi ise adı bile tüyleri ürpertmeye yeten Bay Kefenyığını. Sonbahar yaprakları yığınından doğan Bay Kefenyığını’nın peşine takılan çocuklar, zamanı ve mekânı büken siyah bir rüzgârın sırtında müthiş bir kültür turuna çıkıyor.

İlk insandan, güneşin bir daha doğmayacağından korkan mağara adamlarından başlıyor yolculuk. Ardından Antik Mısır’ın piramitlerine, mumyalarına ve ayrıntılı cenaze törenlerine; ardından Roma’ya, İngiltere’deki ölüler tanrısı Samhain ve Druid rahiplerine; Meksika’daki renkli ama bir o kadar da hüznü barındıran "El dia de los Muertos"a yani Ölüler Günü'ne uzanıyor. Bradbury, Cadılar Bayramı’nın sadece bal kabaklarından ibaret olmadığını, insanoğlunun karanlıkla, ölümle ve bilinmeyenle kurduğu binlerce yıllık bağın bir yansıması olduğunu keyifli bir kurguyla aktarıyor.

Okurken beni en çok yakalayan şey yazarın masalsı üslubu oldu. Sayfaları çevirirken bir çocukmuş gibi hissettim. Romanın görsel gücü ise bambaşka bir seviyede. Betimlemeler o kadar canlı, renkler ve gölgeler öyle güzel işlenmiş ki zihnimde Tim Burton animasyonu oynadı. Karanlık ama bir yandan da sıcacık bir görselliği var. Kitabı Temmuz'un sondan bir önceki gününde pırıl pırıl güneşin altında okumuş olmam biraz ironik fakat çok keyif aldım.

Bu arada başlamadan önce arka kapaktaki yazıyı okuyup yanlış beklentiye kapılmayın. "Tüyler ürpertici bir korku klasiği" yazmışlar ama değil, Cadılar Bayramı temalı, öğretici yanı da olan bir masal, bir çocuk kitabı bu.

u/matriyarka — 18 days ago

Serinin ilk kitabının son 10 bölümüne girdik. Okuyanlar, görüşlerinizi, varsa eleştirilerinizi bildirirseniz çok mutlu ve motive olurum.

u/matriyarka — 19 days ago