





Kitaplıklarım
Öneri ve tavsiyelere çokça açığım.






Öneri ve tavsiyelere çokça açığım.
Sub'da bu başlığa sahip, sabitlenmiş bir konum var. Oraya artık cevap yazılamıyor. Özelden sürekli sorular geldiği için bu konuyu açayım dedim. Sorularınız varsa sorabilirsiniz ama önce diğer konuya bakın çünkü çok ayrıntılı şekilde aklıma gelen her şeyi yazmıştım.
Şu anda Koreader'da kullandığım ve önerdiğim eklentileri de paylaşacağım.
++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++
Koreader'ın kullanışlı ama sıkıcı havasını değiştiriyor ve ekstra özellikler ekliyor.
https://github.com/AndyHazz/bookshelf.koplugin
,
+++++++++++++++++++++++++++++++
www.wordreference.com adresinden aldığı bilgileri ekranınıza getiriyor. İnanılmaz iyi bir sözlük. İnternet üzerinden çalışıyor.
https://github.com/kristianpennacchia/wordreference.koplugin
,
+++++++++++++++++++++++++++++++
Okuduğunuz kitaptaki karakterleri, olayları, mekanları otomatik olarak indiriyor ve unuttuğunuz bir karakter, olay falan olursa oradan bakıp hafızanızı tazeleyebiliyorsunuz. Özellikle yüzlerce karaktere sahip Rus romanlarında veya çok uzun olan Monte Kristo Kontu, Sefiller gibi kitaplarda çok işe yarıyor. Kurulum için ücretsiz bir yapay zeka (chatGPT, Gemini vb.) hesabı gerekiyor.
https://github.com/ultimatejimmy/xray.koplugin
,
+++++++++++++++++++++++++++++++
Görsellere veya haritalara sahip kitaplarda, bulunduğunuz sayfadan ayrılmadan istediğiniz görselleri anlık olarak görüntülemenize olanak sağlıyor.
https://github.com/Fank1/glimpse
+++++++++++++++++++++++++++++++
E-okuyucunuz üzerinden Z-library'ye bağlanarak kitap indirmenize sağlıyor.
https://github.com/ZlibraryKO/zlibrary.koplugin
Çok sade ve kullanışlı bir arayüz.
https://github.com/doctorhetfield-cmd/simpleui.koplugin
,
,
,
Sorum net. Alay etmezseniz sevinirim çünkü ciddiyetle soruyorum. Burada edebi / zihinsel anlamda bir hoşlantıyı kastediyorum. Bazen bir karakterin iç dünyası ve sözcükleri insana çok hoş gelebiliyor.
Beyaz Geceler'i okumaya başladım. Anlatıcı kendini anlatırken, hayallerini dillendirirken ben de düşlere dalıp gittim. Sonra anlatıcıyı biraz fazla hoş bulduğumu fark ettim. Sadece içsel bir monolog okuyor gibi hissediyorum. Sanırım kitabı hemen bitirmeyeceğim. İnsan bazı kitapları uzun uzun okumak ister, karaktere çabucak veda etmemek için.
Sizlere de hiç böyle oldu mu?
Fiziksel baskı kitaplar aşırı pahalı olmaya başladığı ve klasik telefon ekranları gözümü yorduğu için e-kitap okuyucu almayı düşünüyorum. Yalnız merak ettiğim bir konu var. E-kitap okuyucular okuma alışkanlığınızı nasıl etkiledi? Belirgin bir değişim gözlemlediniz mi?
Herkese merhaba. Bir süredir e-okuyucular hakkında kitap subredditlerinde yeni açılan gönderiler ve atılan yorumlar görüyorum, cihazlar popülerleşmeye başladıkça sorular da artıyor tabii ki. Eğer siz de yakın zamanda bir e-okuyucu almayı düşünüyorsanız ve aklınızda birtakım soru işaretleri varsa aklıma gelen soruları kendimce cevaplamak istedim. Eğer yanlış anlattığım ya da eklemem gereken bir şey olduğunu düşünüyorsanız lütfen çekinmeyin ve yorum atın. Bu konunun uzmanı değilim tabii ki ama çok ilgili olduğum bir konu olduğu için bilgimi paylaşmak istedim.
Ben Kindle Paperwhite 2024 12. Nesil 16 GB (Reklamsız) kullanıyorum. Bu yüzden genel bir gönderi olsa da bazı yorumlar sadece Kindle cihazları için olacaktır. Diğer e-okuyucuların kullanımı hakkında detaylı bilgim yok.
Aklıma gelenler bunlar. Başka bir sorunuz olursa lütfen sormaktan çekinmeyin. DM üzerinden de sorularınıza elimden geldiğince yardımcı olabilirim.
Teşekkürler ve iyi okumalar!
İthaki’den Gümüş Yayın Tanrısı isimli kitabı okuyorum. Çeviren Özge Akdeniz. “çadırın önünde uzun çizgi vardı”- line (sıra), “üç bakır yüzüğe sana satarım” - copper rings (bakır halka/para), “kraliyet mahkemesinin orada olanlardan bu kadar haberdar olduğunu bilmiyordum” - royal court (kraliyet sarayı) gibi çeviriler var. İnanasım gelmiyor. Bunu kontrol eden olmadı mı? Yapay zekaya mı yaptırılıp verilmiş. Gerçekten anlamıyorum.
Evrim Ağacı platformunda Çağrı Abi'nin önerdiğini gördüm ve almaya karar verdim. Başta biraz araştırdım ancak Türkçesini bulamadım-yazarın yerelleştirilen kitapları vardı ve arasında bu yoktu o şekilde bu kanıya vardım-, neyse ingilizcesini okurum dedim ancak oda Türkiyede yok. Bende yeterince iyi araştırmamış olabilirim ancak pek yabancı kitap okuma alışkanlığım yoktur hedefimde bir nebze ingilizceme katkıda bulunması ve elbette güzel bir eser okumak ancak masmaalesef ki bu kitaba nasıl ulaşabilirim bilmiyorum. Malum partinin malum hareketleri sağolsum yurtdışından alışverişi bitirdiler, artık herşey karaborsa vs gelebilir ancak kitabı öylede bulmam pek mümkün değil. Sizce nerelere bakabilir, nasıl edinebilirim?
Tavsiyeler ve yanıtlanırınız için şimdiden çok teşekkür ederim, iyi forumlar.
Sizce şimdi alınır mı yoksa fiyatı düşünce mi alınır
BÖLÜM I: ESARET
"Babam tanrı inancı olan biriydi sanırım doktor. Çünkü ne zaman bizi kemiklerimiz çatırdayana kadar dövse, hakaretlerin ardından hıçkıra hıçkıra Tanrı'ya yalvarırdı. Bu dayaklar pazar ayini gibiydi; haftada bir olurdu her hafta gözlerinin altindan mor cocuklar doğardı annemin. Öyle ki, zaman zaman odama kaçmanın bir çare olmadığını anlardım. Annem... Annem sabırlı bir insandı ama o bile bir yerden sonra yoruldu. Dayanamadı, bizi o cehennemde bırakıp terk etti. Abim öylesine dayaklar yiyordu ki, bir gün babam çenesini kırdı. Bir hafta doktora gitmedik. Sonra babam salonda oturup ağlayarak özür dilerken o kırık kemiği eliyle yerine oturtmaya çalıştı. Yapamayınca acile gittik çığlıklar tirmalar kulağımı hala...
Babam bizi bir günde bu hale getirmedi doktor. Epey zaman aldı. Bilmiyorum, belki benim suçumdu, belki annemin... Ama en çok babamın, o şişelerin içindeki zehrin suçuydu. Hayatım boyunca içmeseydi ne olurdu diye düşündüm durdum."
"Peki baban size neden böyle davranırdı, Edward?"
"Çok alkolikti tanriyi şişenin dibinde arayan tiplerdendi. Eskiden, annemle ilk evlendiği zamanlar gençti, mutluydu. Albümlerde görmüştüm o parlayan gözlerini. Belki zaman, belki de o meslekte gördüğü şeyler onu bu hale getirdi."
"Anneniz sizi hiç korumadı mı?"
"Annem uzun bir deneyimin ürünüydü... Aklı pek yerinde değildi zaten, rüzgarda savrulan bir yaprak gibiydi. Bir gün bizi komşuya bıraktı kaçalım diye. Babam bizi orada buldu. Saçımızdan sürüyerek çıkardı o evden. Ama tuhaf olan neydi biliyor musun? Babam bunları yaparken hep özür diliyor, çocuk gibi ağlıyordu. Bir gün öfkeden deliren adam, sonraki gün dizlerimize kapanıp yalvarıyordu. Bir gün barda kavga çıkarıp nezarete düştü. İki gün orada kaldı. Hayatımızın en huzurlu iki günüydü... Bize bunları yaşatan o adamı yine de özlüyordum. O zamanlar çocuk aklı diyordum ama... Şimdi de özlediğimi fark ettim."
11 Ağustos 1989 – Florida
"Arthur, baksana bir buraya!"
"Ne var Maya?"
"Bu asabi tavırların can sıkmaya başladı artık." Elindeki gazeteyi masaya, tam önüme fırlattı. "Senin bu işinin sonu yok galiba. Her gün yeni bir drama, her gün yeni bir ceset."
"Ee, ne ilk ne de son," dedim sesimi düz tutmaya çalışarak.
"Çocuğa yazık olmuş ama..." dedi Maya iç çekerek.
"Olmuşsa olmuş. Kötü bir yere gitmiyorlar ya." Gazetenin arkasını çevirip bulmaca sayfasına göz attım.
Maya hafifçe gülümsedi. "Bulmacaları ne zaman çözdün ara ara? Sende de az iş yok ha."
"Benim işe dönmem lazım, gazeteyi de harap etme daha bitirmedim." Ceketimi aldım.
"Yemedik lan gazeteni!" diye arkamdan bağrdı, sesi neşeliydi. O zamanlar neşeliydi sabahları güneş iki kez doğardı bana...
Ağustos ayının ortalarıydı. Hava dışarıda hafifçe çiseliyordu. Büroya adımımı atar atmaz kasvetli hava yüzüme çarptı; yeni bir cinayet ihbarı vardı. Büro müdürümüz, o yarı ak ve seyrek saçlarını stresle kaşıyarak masasının başında bir şeyler geveliyordu. Beni görünce sesini yükseltti:
"Arthur, buraya gel!" Kaşlarını çatarak devam etti. "Neden büroya geç geliyorsun ha? Her gün aynı şey. Bunu bir daha yaparsan o istifa dilekçeni işleme koymaktan geri durmayacağım."
Yirmi kişinin ortasında, koskoca adamların gözü önünde çocuk gibi azarlanmak canımı feci sıkmıştı.
"Ayrıca... Yine leş gibi alkol kokuyorsun Arthur." Müdür cebinden parlak bir metal kalem çıkarıp önündeki bültene not almaya başladı. "Meksika göçmeni bir aile. Tahminimizce dün akşam saatlerinde bir kadın ve iki çocuk vahşice katledilmiş. Adli tıptan gelen ilk bilgilere göre her birinde ikişer kurşun var. Ardından kadının başı bedeninden ayrılmış. Sabah karşı daireden gelen kokulardan kaynaklı, komşular tatilden dönünce fark etmiş." Kalemi cebine koyup yüzüme baktı.
"Kurşun seslerini duyan olmamış mı?" diye sordum.
"Dedim ya, yan daireler tatildeymiş. Sabah fark edilmiş."
"Koca nerede?"
"Koca kayıp. İzi sürülüyor." Müdür tehdit edercesine kaşlarını kaldırdı. "Bu işi sen devralıyorsun. Jose'yi de yanına al."
"İyi de ben konu hakkı—"
Sözümü kesti. Masasındaki kahve dolu bardağı alıp arsızca sırıttı. "Jose sana yolda anlatır." Bardağını eğlenircesine havaya kaldırıp bürodan çıktı.
"Göt herif..." diye mırıldandım arkasından. "JOSE! Gidiyoruz!"
Olay yerini kelimenin tam anlamıyla kan götürüyordu. Jose kan görmeyi pek sevmezdi; tıpkı mesleğe ilk başladığım o toy gençlik yıllarımdaki ben gibiydi. İçeriden çıkan çaylak polis elini burnuna siper ederek inledi:
"Tanrım... Bu da ne böyle?"
"Sakin ol amirim," dedim sesimdeki buz gibi tonu koruyarak. "Kan ilk defa gördüğümüz bir şey değil."
Tam o sırada kafamı kaldırdım. Tavan pervanesine vahşetle asılmış, yavaşça dönen o kesik kadın başını gördüm. Hayatım boyunca böyle bir vahşeti üçüncü görüşümdü. Ruhuma tuhaf bir his yayıldı. Dejavu.
"Arthur, siktir!" dedi Jose gerileyerek. "Nasıl böyle sakin kalabiliyorsun? Bir de eğleniyorsun ha!"
"Ne eğlencesi be... Ben değil ama, birileri bunu yaparken feci eğlenmiş gibi."
Jose daha fazla dayanamayıp dışarı fırladı, kaldırıma kustu. Fotoğrafçı içeri girerken, olay yerindeki amir durumu idare etmeye çalışıyordu. Kan fırtınasına baktım ama içimde en ufak ürperme yoktu.
"Başı kestiği yetmemiş, bir de pervaneyi mi açmış? Zevkli herifmiş," diye mırıldandım kendi kendime.
Amir şok içinde bana baktı. "İyi de katilin bir erkek olduğunu nereden anladın?"
"Boyu o pervaneye uzanacak kadar uzun," dedim tavanı göstererek. "Ayrıca yerdeki kan gölünde sandalye izi falan yok. Ayakkabı izi de yok ama bak, şurada belirgin bir çorap izi var. Ve bu çorap bir kadın için oldukça büyük. Ya buraya devasa ayaklı bir kadın geldi ya da katilimiz net bir erkek. Üstelik koca da kayıp... Muhtemelen ondan başkası değildir."
Amir de dayanamayıp yüzünü ekşiterek dışarı çıktı. Arkasından seslendim: "Arabaları var mıymış?"
"Eski bir kamyonet," dedi dışarıdan bir ses. "O kadar eski ki giderken arkasında boya döküyormuş."
Jose ağzını silerek içeri girdi. "Jose, buraya gel. Çocuklar nerede?"
"Çocuklar... Eeh, şey amirim..."
"KONUŞSANA OĞLUM!"
"İçeride... Mikrodalgada... Herif çocukları orada eritmiş."
"Aman be..."
Adımlarımı mutfağa yönlendirdim. Kapağı açık mikrodalgaya baktığımda içimdeki o eski dedektif bile iğrendi. Böyle bir şeyi daha önce hiç görmemiştim; duymuştum ama çiğ gerçekliğiyle yüzleşmek bambaşkaydı. Midem kasıldı.
"Ben çıkıyorum." dedikten sonra arkama bakmadan kapıya yürüdüm.
"Arthur! Nereye gidiyorsun dursana, daha olayı çözmedik!" diye bağırdı Jose.
"SİKERLER JOSE! KATİL ERKEK, UZUN BOYLU. O KOCA AYAĞI BULUVERİN İŞTE AYRICA ŞU SANAT ÇALIŞMASINA DA BIR ŞERIT ÇEKIN!"
Kendimi ÇAPA'nın kapısını açarken buldum. Ayaklarımı kontrol edemiyordum; o sahneden kaçan bedenim beni doğrudan bu izbe bara getirmişti.
"Arthur... Nasılsın görmeyeli? Uzun zaman oldu." Tezgahın arkasındaki barmen Barney, o devasa gövdesiyle öne doğru eğildi. Sol elini o gür kır sakallarına götürüp yavaşça sıvazlamaya başladı. Seyrek saçlarının altındaki o derin gözlerle beni süzdü. "Geçmişin hayaletleri yine mi peşinde?"
"Kelime oyunu yapma bana Barney," dedim tabureye çökerken.
Barney ben daha ağzımı açmadan önüme o kehribar rengi viskiyi çoktan doldurmuştu. "Uzun zamandır buraya gelirsin, seni iyi tanırım Arthur. Ama epeydir seni hiç böyle görmemiştim."
Viskiyi tek dikişte yudumlarken mırıldandım: "Nasıl yani?"
"Genelde öfkeden kıpkırmızı olursun içeri girdiğinde," dedi Barney sakalını sıvazlamaya devam ederek. "Ama bugün... Bembeyaz kesilmişsin. Ruh gibisin."
"Herkes... Herkes kendi bataklığında boğulur Barney," dedim bardağı tezgaha vurarak. "Başkasının bataklığına girenleri i-girenleri ise... Bataklıktan öte şey-şeyler boğar..."
Sohbetin o puslu ritminde farkında olmadan dört kadeh viskiyi devirmiştim bile. Normalde dört kadeh beni sarsmazdı ama o yanik et kokusu burnumdan çıkmıyordu.
Barney bardağı boşaltırken sırıttı. "Sohbetine doyum olmuyor Arthur ama... Viskinin yarısına su katmama rağmen sarhoş musun ne? Sıkı bir şey görmüş olsan gerek büroda."
"Sıkı bir şey gör... düm..." diye geveledim, dilim damağıma dolanıyordu. "Ama sana dahhaaa sıkı bir şey göstereceğim. Bir daha... Bir daha benim viskime su kkatmaya kalkma."
Barney o ağır gövdesiyle diğer müşteriye doğru yöneldi. Ben ise kendimi dışarı atıp bir taksiye postaladım. Sonrasını hatırlamıyorum.
Sabah evde, yatağın içinde uyandım. Kafam çatlıyordu. Yanımda oturan Maya'nın sol gözü yine mosmordu; diğer gözü ise gece boyu ağlamaktan şişmişti. Hepsi... Hepsi yine benim yüzümdendi. Sırtını bana dönüp mutfağa doğru yürürken anlamsızca mırıldandı. O an, gece boyu uykumda arkamdan bir bıçak yiyecekmişim gibi tekinsiz bir his çöktü içime.
"Kahvaltı hazır," dedi Maya. Hızlı adımlarla salondan uzaklaşıp gözden kayboldu. Bir serap gibiydi.
Odadan çıktım, mutfağa doğru yürüyordum ki koridorda Edward'la burun buruna geldik. Gözleri yaşarmıştı. "Özür dilerim baba..." dediğini duydum. Sonra o da abisinin yanına doğru kaçtı. Bu durum sık olurdu; haftada bir bu tiyatroyu yaşardık. Ayıldıktan sonra pek çok kez dizlerine kapandım, ayaklarını öpüp özür dilerdim ama gece olunca yine o alkolün tuzağına düşerdim. Maya beni pek çok kez affetti ama... Aması öyle işte.
"BIRAKSANA EDWARD!"
İçeriden Sam'in o sert, kırık sesle bağırdığını duydum. Mutfağa girdiğim an ikisi de bir anda kavgayı kesti, yüzlerini nefretle başka tarafa çevirdiler.
"Günaydın," dedim masaya yaklaşarak.
Hepsi hep bir ağızdan, dilsiz birer robot gibi mırıldandı: "Günaydın..."
Masaya doğru bir adım atarken ayağımın altına keskin bir acı saplandı. Bir cam parçası batmıştı; dün geceki cinnetten kalma olmalıydı. Bozuntuya vermedim, masaya oturup kahvaltıya başladım. Edward'ın gizlice, korkuyla bana baktığını fark ettim. Sam ise... Sam daha farklı, daha karanlık bakıyordu. Maya başını tamamen öteye çevirmişti.
Boğazımı temizleyip masadan kalktım. Tıraş olup büroya çıkacaktım ki salona doğru seslendim:
"Maya... MAYA!"
Maya koşar adımlarla yanıma geldi, başı eğikti.
"Maya... Özür dilerim. Beni affet," dedim yüzünü tutmaya çalışarak.
Öylece duruyordu ama gözleri asla gözlerimi bulmadı. Yüzüme sürdüğüm tıraş losyonunun kokusundan bile nefret ediyordu, besbelliydi. Sadece gitmemi istercesine derin bir sessizliğe gömülmüştü. Çıkmadan önce onu öpmeye çalıştım; elimi saçına doğru kaldırınca kırbaç yiyecek bir hayvan gibi aniden ürperdi. Kalbim sıkıştı. Başından öpüp kendimi dışarı attım.
"Bu ilk değildi... Umarım son olur," diye mırıldandım içimden sokakta yürürken.
Arkamdan gelen o sesle irkildim. Maya, evimizin kapısını yüzüme feci bir hızla, çarpıp kapatmıştı.
İthaki yayınlarının sitesine bakınca gördüm. Aşırı mutluyum. İki gün sonra satışa çıkacak. Evil Trio'nun tek üyesi kaldı çevrilecek. Çok mutluyum ya. Bu arada sizce çevirisi iyi olur mu?
Yatmadan önce telefona bakmadan uyuyamıyorum ama biliyorsunuz mavi ışık uyku kalitesini çok düşürüyor. Kitap okuyayım diyorum bu sefer kitaplar çok pahalı hemde istediğim romanların veya çizgi romanları ingilizcesinide bulamıyorum. E-Reader veya tablet almayı düşünüyorum. 15k gibi bir bütçeye çıkabilirim en fazla, Kobo Libra Colour ilgimi çekti çizgi romanda okuduğum için ama biliyorum ki tablet alsam çizgi romanlar daha güzel gözükecek ve verdiğim paraya daha gelişmiş bir şey alıcam. Huawei Matepad paper ekranlı olduğundan göz yormama için ayarlama yaparak ne kadar e reader standartına getirebilirim bilmiyorum. Tablette veya reader da okuyanlarınız varsa deneyimlerini veya önerilerini paylaşabilir mi?
Masalsı bir kurgunun ardında, ölmekte bir uygarlığın tahlili...
İnceleme sonunda spoiler olduğunu söylemem gerekiyor ama okusanız da hevesiniz kaçmaz bence, çünkü bu kitabın olayı, kurgusunun ilginçliği değil. Peki nedir?
Bir uzay gemisi Mars'a çarpar ve gemidekilerden yalnızca bir Çinli adam, gezegendekilerin ona sonradan vereceği adla "Bay Dünya" hayatta kalır. Bay Dünya, Kedi İnsanları denen, suratları kediye benzeyen Marslı bir tür tarafından götürülür.
Kedi İnsanları son derece dejenere olmuş bir toplumdur. Hırsızlık, yalan söylemek ve birbirlerine kazık atmak sıradandır. Tembel ve zevk düşkünleridir. Ciddi işleri yabancılara bırakırlar. Kedi İnsanları yabancılardan korkar, onların sözlerini dinler ve yalnızca yabancılara güvenirken içlerinde büyük bir kopukluğa sahiptir.
Kedilerin imparatoru ülkenin zenginliklerini, antik eserlerini ve arsalarını yabancılara satarken onlar yalnızca günü kurtarır. Herkes devlet memuru olmaya çalışır ve bunu başarınca da yan gelir yatarlar.
Ayrıca Kedi insanları aşırı derecede cinsiyetçidir ve üst düzey bürokratlar, güçlerini birden fazla cariye alarak ispatlar. Bir bölümde Bay Dünya, ölen bir büyükelçinin karısı ve sekiz cariyesiyle tanışır. Büyükelçinin karısı sürekli büyülü yaprak yemediği ile övünmekte ve cariyelere "uğursuz" diye hakaret etmektedir.
Kitapta dikkatimi en çok çeken eğitimin bozulması oldu. Hatta her şeyi başlatanın eğitimdeki bozukluk olduğunu söylemek mümkün. Şöyle ki kedi insanlarının yavruları okula başladığı ilk gün üniversite mezunu olurlar. Gerçek bir eğitim görmezler, kitap bile okumazlar. Öğretmenlere ve müdürlere şiddet uygulayabilirler. Öğretmenlik ülkedeki en değersiz meslektir.
Kitap, alegorik bir anlatıma sahip. Mesela kitapta büyülü yaprak adında bir yaprak cinsi var, Kedi İnsanlarının temel besini. Bu yaprak yiyenleri keyiflendiriyor, tembel olmalarının nedeni de bu, iş yapmalarını engelliyor fakat onsuz da yaşayamıyorlar. Büyülü yaprağa bağımlı olmuşlar.
Büyülü yaprağın afyonu temsil ettiğini düşündüm. Zira 19. yüzyılda İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, Hindistan'da ürettiği afyonu yasa dışı yollarla Çin'e sokmaya başladı ve kısa sürede milyonlarca Çinli afyon bağımlısı olmasına neden oldu. Çin imparatoru afyonları imha ettirince de İngilizler Çin'e savaş açtı. Bu olaya Afyon Savaşları denir.
Kedi İnsanları'nı anlatırken aslında Çin'in mevcut durumunu eleştiren Lao She, bunu belli etmemek için arada "Aydınlık Çin, yüce Çin asla böyle değildi" gibi tabirler kullanıyor. Başta "Yazar memleketini kayırmış," demiştim ama okudukça meseleyi daha anladım.
Kitap ilerledikçe didaktik bir yapıya kavuşuyor. Kedi İnsanlarının siyasetteki ve eğitimdeki yozlaşmışlığının analizini Küçük Akrep adındaki genç karakterin ağzından sayfa sayfa okuyoruz. Burada "Aman, yazar kendi ülkesini eleştiriyor," deyip geçmemek gerekiyor. Çünkü bazı satırlarda, ne yazık ki Türkiye'nin bugünkü durumundan da izler buldum.
"En başarılı olanlara en az ödül verilirdi. Kedi İnsanların mantığı böyleydi." diye bir alıntı var mesela. Bizim de dilimize pelesenk olmuş ve hayatta izlerini gördüğümüz bir replik değil midir, "Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz."
Her okur zaten bu soruları kendi içinde soracaktır.
Kitap ilerledikçe daha didaktik bir anlatıma kavuşuyor. Yazar, Mars'a giden bir adamın maceralarını araç olarak kullanarak "Nasıl bir toplum olunmamalı?" ya da "Bir uygarlık nasıl yok olur?" kılavuzu yazmış.
Nitekim kitabın sonu da "kısa boylular" diye tarif edilen -Japonları temsil ettiğini düşünüyorum- başka bir türün Kedi İnsanları'na acımasızca saldırması ve sivil, yaşlı, çocuk dinlemeden öldürmesiyle gelir.
Nolanın filminden sonra bende bir araştırma okuma isteği geldi yunan mitolojisine karşı(Biliyorum Nolanın filmindeki her şey doğru değil).Chatgpt le biraz araştırdım hangi kitapları okumam gerektiğiyle alakalı ama buraya da bilgili arkadaşlara da sormak istedim.Benim gibi çok bilgisi olmayıp yunan mitolojisini ciddi bi şekilde öğrenmek isteyen birisine hangi kitapları önerirsiniz ?
bi de üninin başında 6 set kitap almıştım içinde en az 15 tane kitap vardır(dünya klasikleri, felsefe vs) 14 ayda 140tl ödemiştim.
Geçenlerde kendime düşünceler kitabını aldım,daha önce okuyan varmı? daha okumadım ben nasıl sizce?
Aydınlar üzerinden Kindle Paperwhite 12. Nesil aldım. Kobo Clara hoştu ama 6 inçlik boyutun bana yetersiz geleceğini düşündüm, Basic modeli de bu yüzden elemiştim.
Geniş bir fiziksel arşivime ek olarak dijital bir arşivim de var. Mangaları RAR'a çevirip kapaklarını ekledikten sonra EPUB'a dönüştürüp Kindle'a atıyorum. Çizgi roman için çok yetersiz ama manga ve normal kitaplar için harika bir cihaz.
Anna's Archive ve özellikle NewTokrasi sağ olsun, 15-20 yıl kitap almasam yetecek kadar EPUB indirdim. Sadece PDF'leri beceremedim, dönüştürürken sürekli hata aldım.
Son olarak jailbreak yapmak da istemedim; daha doğrusu emin olamadım. O konuda tavsiyelerinize açığım.
Fontları ayarlamak, sayfa düzenini değiştirmek ve gece saat 03.00'te karanlık bir odada hiçbir ışık kaynağına ihtiyaç duymadan okuyabilmek muazzam bir şey. Bir hafta içerisinde, normalde bir ayda okuduğum kadar kitap okudum desem abartılı olmaz. İştahımı ciddi anlamda açtı. Cidden tavsiye ederim.
Ben bunu tamamen dijitale geçmek için almadım; fiziksel arşivime ek, tamamlayıcı bir cihaz olarak aldım. Çünkü hem maddi açıdan hem de odamın doluluk seviyesine ulaşması nedeniyle böyle bir şeye ihtiyacım vardı. Gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.
Eksi olarak ne var derseniz, arayüz berbat ve fazlasıyla zayıf. Koskoca Amazon'un bunun üzerine nasıl daha fazla düşmediğini anlamıyorum. Malzeme kalitesi de keşke metal olsaydı. Hani 50 gram daha ağır olsun ama en azından tok ve kaliteli hissettirsin diye düşünüyorum.
merhaba on dokuz yaşındayım. geçen sene on ikinci sınıftım yks nedeniyle birçok hobim gibi okumayı da bıraktım. sınav bittiğinden beridir de tekrar bir şey okumadım. bir zamanlar okumak benim için bir numaralı aktiviteydi, en çok zevk aldığım şeydi ve elimden kitap düşmezdi.
tekrardan okumaya başlamak istiyorum ama bunu yapmaya kuru kuru başlayasım gelmiyor. beraber aynı kitapları okuyacagım veya aynı kitapları okumasam da birileriyle okuduklarım hakkımda konuşacağım uygulamalar var mı? eğer yoksa bunun için bu subdan birileriyle okuduklarımızı karşılıklı paylaşmayı da tercih edebilirim tabii.