Karıncalar Toplumu(Evrim, Din ve Davranışlar Üzerine Bir Deneme)
I. Karınca Köprüleri
Evrimsel süreç, bazı karınca türlerine bildiğimiz anlamıyla köprü kurma, hem de koloni üyelerinin doğrudan kendi vücutlarını köprünün bir parçası tayin ederek sürünün kalanına daha cazip bir rota önerme davranışı aşılamış. Bu davranış birçok açıdan hayranlık uyandırıcı. Belli bir noktadan, belli başka bir noktaya bir köprü kurulmasına karar verildiğini varsayalım; kaç karıncanın, karıncalardan hangilerinin köprü inşasında kullanılacağından, bu görevlerin bahsi geçen üyelere bildirilmesine kadar günümüz teknolojisi ve lojistik imkanlarıyla bile bu iş imkansıza yakın bir işken bir de karınca beyninin kapasite sınırıyla bir köprü kurulduğunun idrakı bile gereğinden fazla beklentiye girmek olurdu. Baştaki varsayımdan vazgeçmeye kalktığımızda ise bir köprü kurulup kurulmayacağının kararı, kurulacak köprünün nerede başlayıp nerede biteceği, taranacak alanın bilinmez büyüklüğü gibi problemi üstel büyüyen bir ihtimaller denizine çevirmeden duramazdık.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi, bu karıncalar %100’e çok yakın bir oranda körler. Evrim ise, bizi alaya alır gibi, bu problemi son derece demokratik bir yolla çözmeyi başarmış. Köprü inşalarında bizde olduğu gibi bir mimar, ya da kendini bir süreliğine de olsa feda edenlerin başında bir komutan bulunmuyor. Her karınca, ne zaman bir köprünün parçası olacağına ve ne zamana kadar bir parça olarak kalacağına kendi başına karar veriyor. Piramitlere daha sıra gelmeden bu gizemin tam anlamıyla aydınlatılması şart ama doğadaki en basit olaylarda bile olduğu gibi bu konuda da o noktadan çok uzaktayız tabii ki.
Hiçbir şey bilmiyor da değiliz elbette. İşe bu köprülerin anlamını sorgulayarak başlayabiliriz. Hepimizin tahmin edebileceği gibi; bu köprüler kestirme yolları bulma, koloni için sorun teşkil edebilecek ortamlardayken(bir su birikintisi gibi) hayatta kalma ihtimalini artırma benzeri işlevler için gerekli olabiliyor. Neredeyse tamamen kör olan bu karıncalar, koloninin diğer üyelerinin yerlerini ve üyelerin farkında olmadan ilettikleri mesajları, onların parfüm kokularını(feromon denilen kimyasal maddeyi) takip ederek tayin ediyor. Ve üyelerin köprü inşası hususunda karar verirken başvurdukları çok kısa bir kural listesi var. Uygun adım yürüyüşte yeni besinler arayan grup içinde, çevresel engellerle karşılaşan üyeler doğal olarak yavaşlıyor ve/veya duruyor ama arkasından gelenlerin öndekine yaklaşmadan engelden haberdar olabilmesi için öncü karıncanın çok güçlü bir parfüme sahip olması şart. Öyle bir ihtimal bulunmadığı için engelle karşılaşan üyenin arkasından gelenler sıkışmaya başlıyor. Yavaşlayan karıncanın arkasından gelen karınca, Türk insanının oldukça aşina olduğu bir harekete imza atıyor: önündekinin üstüne basarak onun önüne geçiyor. Böylece ikinci, birinciyi geçerek birinci oluyor. Yeni lider de engel sebebiyle duraksıyor ve onun arkasından gelen “benim neyim eksik ulan” diye düşünerek öndeki ikiliyi geçerek en öne geçiyor. Böyle böyle her arkadan gelenin en öne geçtiği, giderek uzayan bir karınca halayı oluşturuyor. Üzerinden geçilen karıncanın isyan etmesi ve köprüyü terk etmesi için başvurduğu başka basit bir kural var: birim zamanda üzerinden geçen karınca sayısı belli bir sayının altına düşene kadar dişini sıkıyor fedaimiz. Bu basit kural iki çok farklı durum için oldukça işe yarar görünüyor: (i) köprü gerçekten iyi bir yere bağlanabildiyse, bütün üyeler diğer tarafa geçene kadar beklemek zorundasın, (ii) köprünün ucu bombok bir yere çıktıysa önüne geçerek köprünün bir başka tuğlası olanlar geri dönene kadar beklemek zorundasın. Haberleşme yolunu tekrar hatırlayalım: parfüm! Ne kadar çok karınca bir alanda yoğunlaştıysa o kadar yoğun bir Marc-Antoine Barrois Ganymede kokusu…
Bu konunun üzerinde fazla durduk belki ama şunu çok net anlamamız için faydalı olabilir: hiçbir karınca bir köprü inşa ediyor olduğunun, kestirme bir yol bulduğunun vs farkında değil bilimin bize söylediğine bakarsak. Her üye çok basit, belki tek başına anlamsız ya da önemsiz görünen aksiyonlar alırken koloninin toplamında bireylerinkinden çok daha kompleks, çok daha optimal, çok daha anlamlı davranışlar tam manasıyla ortaya çıkıyor(bakınız emergentism). Şunu da unutmamak gerek: karınca köprüsü dediğimiz şey aslında binlerce defa denenen bir prosedürün başarıya ulaşmış versiyonları sadece. Yani bu bir deneme/yanılma süreci, evrimin bildiği belki de tek yol. Başarısız ya da avantajsız denemeleri göz ardı ederek tarif ettiğimiz bir süreç bu ama bu dinamikleri derinlemesine anlayabilmek için başarısız versiyonları da incelemek gerekiyor.
Doğada karıncalar kadar fedakâr ve sürünün kalanını düşünen(havalı tabiriyle altruistik) bir tür bulamayabiliriz belki ama her canlı türü kendi olanakları ve kısıtları dahilinde karmaşık nevzuhur(emergent denilen zımbırtının Farsça’daki karşılığı) davranışları bireysel davranışlar ile farkında olmadan çıkarabilir. Ve her zaman birinci öncelik hayatta kalmanın Z raporunda ne kadar kâr edildiğidir. Zarar yazan kalemler belki çok sayıda olacaktır ama bunlar hep küçük miktarlarla sınırlı olacaktır. Beklenen maksimum kazanç ise davranışın karmaşıklığına bağlı olarak ölçülemeyecek seviyelere çıkabilir. Sözün özü, insan da dahil olmak üzere, her canlı türünde farklı miktarlarda karmaşıklık ve avantajda nevzuhur davranışlara rastlayabiliriz. Aristo Baba’nın da dediği gibi, insan sosyal bir hayvandır. Öyleyse nevzuhur davranışları toplumsal konseptlerde aramakta bir beis bulunmamalı.
II. Bireysel Davranışlarımızın Toplumsal Karşılıkları
İnsanlık tarihi boyunca intihar eyleminden daha bireyci ve bireysel bir şey bulamayız. Bir insanın, biricik ve en değerli varlığı olan hayatını, bilinçli ve baskısız verdiği bir kararla sonlandırma girişiminde bulunması belki de modern insanın tek başına karar verebildiği tek şeydir. Bunun aslında sosyolojik bir olgu olduğunu savunmaya benim gücüm yetmez, zaten Emile Durkheim “İntihar” (1897) kitabında oldukça güçlü bir şekilde bu tezi savunmuş. Temelde üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde, dönemin yaygın görüşlerinden olan intiharı akıl hastalıklarıyla, ırkla, genetikle, coğrafi şartlarla bağdaştıran tezleri istatistiksel verilerle tek tek çürütmüş. Bu ilk bölümde, temel olarak “toplumların intihar oranlarının yıldan yıla neredeyse hiç değişmediğini; bu durumun, intiharın bireylerin tekil niyetlerinden ziyade, onları aşan nesnel ve kolektif durumlara bağlı olduğunu” anlatmış. Bir önceki sene intihar edenler sonraki sene tekrar intihar edemeyeceğine göre, bu stabil trend, bize, bunu psikolojik ve/veya bireysel bir durum yerine sosyolojik bir olgu olarak açıklama denemesi için yeşil ışık yakar.
Kitabın ikinci bölümünde, Durkheim, toplumsal entegrasyon(kaynaşma) ve toplumsal düzenleme(regülasyon) seviyelerine göre dört ana intihar türü tanımlar: (i) bencil(egoist) intihar, (ii) özgecil(altruist) intihar, (iii) kuralsızlık(anomi) intiharı, ve (iv) kaderci(fatalist) intihar. Bencil intihar, aşırı bireyselleşme sonucunda toplumsal entegrasyonun zayıf olduğu ortamlarda birey herhangi bir gruba(aile, din, ideolojik topluluk) aidiyet hissetmediği zaman ortaya çıkar. Örnek olarak, bekarların evlilere, protestanların katoliklere göre istatistiksel olarak daha yüksek intihar oranına sahip olduğunu ortaya koyar Durkheim. Özgecil(altruist) intiharda, toplumsal entegrasyonun aşırılara gittiği, bireyin kendini topluluğa adadığı örnekleri görürüz (örneğin askerler). Hem türlerin isimlendirmeleri yeterince açıklayıcı olduğu, hem de asıl konumuz kitabın incelemesi olmadığı için detayları atlayabiliriz. Konuya böyle bir perspektiften nasıl bakılabileceğini merak edenlere kitabın bunu harika bir şekilde yaptığını söyleyebilirim.
Kitabın en temelde anlatmaya çalıştığı ve benim de şiar edindiğim fikir; bireylerin davranışlarının, toplum seviyesinde yeni ve kompleks davranışlar/özellikler ortaya çıkardığıdır. Bana, “Tamam da, toplum hangi bireylerin intihar edeceğine(veya diğer bireysel davranışları uygulayacağına) nasıl karar verebilir ki?” itirazını şimdiye kadar yapmayı düşünmediyseniz bunu yapmak için hala geç değil. Bireyin hayatı elbette biriciktir, ama belli bir davranış bir grupta 8/10 oranında görünürken başka bir grupta 1/100 oranında ortaya çıkıyorsa burada doğru bir gruplama yapıldığını her zaman savunabiliriz. Bu gruplama, davranışın sebebini açıklamasa bile davranışla ilişkili bazı özellikleri ortaya koymaya yarar. Durkheim, toplumsal farklılıkların intiharla ilişkisinin nedensellik seviyesinde olduğunu istatistikler ve argümanlarla savunuyor ama ben o bölümleri atlayarak okuduğum için size bir şeyler aktaramayacağım.
III. Din
Beni heyecanlandıran nokta ise din ismini verdiğimiz sosyolojik olguların da karınca köprülerine çok benzer bir nevzuhur davranış olabileceği ihtimali. Bunların başarılı olanları, kendilerini sonraki onyıllara, yüzyıllara, hatta binyıllara taşıyabilmişler. Ve başarılı olanların her birinin öncülü olarak sancılı dönemler, sosyal sıkışmalar ve bunalmalar, kısacası bir kaos ortamı bulabiliriz. İslamiyet öncesi Arap coğrafyasının durumu(ki bu dönem İslam retoriği altında Cahiliye Dönemi olarak adlandırılıyor) ve Yahudiliğin yayılmaya namüsait yapısı sebebiyle yeni bir ekol olarak ortaya çıkan Hristiyanlık çok belirgin örnekler. Bu yüzeysel örtüşmeler daha derinlerde çelişen durumlar ortaya çıkarıyor olabilir, ya da benim arka planı hakkında düşünceler üretmeye yetecek kadar dahi bilgimin olmadığı din ve öğretilerde de benzer örtüşmeler bulunabilir. Benim için asıl önemli olan şey, spesifik olarak Muhammed özelinde, anlattıklarının bugünleri dahi bu denli etkileyeceğini öngöremediğine neredeyse emin olmamdır. Muhammed’in, anlattıklarının ve iddia ettiklerinin yüzde yüz doğru olduğuna inandığına eminim. Zira aksi türlüsü çekilecek çile değil, bütün o küçümsenmelere, alaya alınmalara, şiddet gösterilerine, kendi topraklarından kovulmaya, söylediklerine gerçekten inanmadan başa çıkması mümkün görünmüyor. Belki insanlık olarak feromonlarımız yok ama yeni takipçiler kazandığını gördükçe yolundan vazgeçmemek için yeterli sebep bulmuş olmalı, bu da topluluk olarak kurdukları köprünün gerçekten de anlamlı ve iyi bir yere gittiğine işaret ediyor olabilir.
Bütün o “yalancı peygamber” ya da tarikat lideri diye isimlendirdiklerimiz, belki de bulunduğu ortamda bir engelle karşılaşmış olan öncü karıncalar gibi davranıyordur. Belki de toplumsal olarak bizi daha iyi yerlere taşıyan(ekonomik, bilimsel, felsefi vs.) denemelere hala inanmaya devam ediyoruzdur çünkü bu denemeler başarısız köprülerden değildir. Ne olursa olsun, bu denemelerin her biri sıkışmış, çaresiz hisseden topluluklara bir çıkış noktası sunuyor sanki.