Collini Davası
▲ 4 r/GizliSayfalar+1 crossposts

Collini Davası

Ferdinand Von Schirach ve çevirmen Itır Arda'ya şapkamı çıkarıp saygılarımı sunuyorum.    

Bazı kitaplar vardır içeriği elinizi kolunuzu bağlar değinemezsiniz, en küçük bir ima dahi yazarın özene bezene kurduğu gizemi açığa çıkarır, okumayı düşürür. Yorum yazarken çerçeve belli, arka kapak yazısı sınırları. Bitti.

Kendi halinde yaşayan bir adam günün birinde durduk yerde otele gidip fabrikatörü vuruyor. Collini Davası'nın gizemi bu: Neden öldürdü?    

Karambole gitmesin diye not düşüyorum: Collini Davası okunduğunda insanı şanslı hissettiren sıra dışı  bir 'eski defter' romanıdır.   

Emekliye ayrılmış mekanik ustası Collini'yi romanın açılış sahnesinde Berlin'de bir lüks otele kendisine gazeteci süsü vererek girerken görüyoruz; ter içinde asansöre biniyor, dördüncü kata çıkıyor, oda 400 kapısını arıyor buluyor, kapıyı çalıyor, seksen beş yaşındaki fabrikatör Hans Meyer kapıyı açıyor, röportaj için beklediği Collini'yi içeri alıyor, fazla oyalanmadan Meyer'in kafasına dört kurşun sıkıyor, öfkesini alamayıp başını tekmeliyor,  odadan çıkıyor, lobiye iniyor,  bankodaki otel görevlisine "oda 400, ölü var.  Polis çağırın" diyor, polise teslim oluyor, Collini cinayeti üstleniyor, savunma yapmayacağım avukat istemiyorum deyip sessizliğe gömülüyor.

Fakat sistem kendisine savunma avukatı olarak Caspar Leinen adında okulu yeni bitirmiş acemi bir avukat atıyor. Davanın da romanın da süreci başlıyor; dava son derece rutin ilerliyor, başı sonu belli, karar da belli, davayı kaybetmek üzere; Leinen bu rutini kırmak için çırpınıyor, bir adet delile ihtiyacı var ve sanık Collini ağzını sımsıkı kapamış konuşmuyor.   

Bu İlk beş sayfa gelişmelerinden sonrasını sana bırakıyorum, ey okur.

Toparlarsak: Devletlerin 'görünmez el' ile kanun maddeleriyle oynanarak 'zaman aşımı', 'suçun tanımı' gibi  davanın seyrini belirleyen hukuki kavramları kendi çıkarına eğip bükmek suretiyle halklarına nasıl sırtını dönüp de ihanet ettiğinin evrensel ve zamanlarüstü ibretlik anlatısıdır Collini Davası. 

▲ 6 r/GizliSayfalar+2 crossposts

Üçüncü Otel

Üçüncü Otel'i biraz önce bitirdim. Bu enteresan romanın deli dolu tarzında bir yorum yazayım istiyorum. Haydi bakalım.           Başlamadan önce uyarmakta yarar görüyorum: Ne anlatıyor ışığında arkası yarın okuması isteyen arkadaşlar bu romandan uzak dursunlar. Üçüncü Otel (hiç)bir şey anlatmıyor. Sonra ağlamayın! İstese de anlatamaz çünkü doğrusal zaman akışı yok. Deyip mevzuyu kapatalım. Ama dur, sen şimdi sorarsın "roman bir şey anlatmıyorsa n'apyor, sayfalardan manzaralar mı seyrettin." Haklısın. Şöyle diyeyim: Üçüncü Ötel'de akla hayale gelmeyen dünya şey anlatılır. Sen şimdi rahat durmaz benim için "çeliştin" dersin. Açıklayacağım ama bana izin ver yoruma önce bi giriş yapayım. Teşekkür ederim!          Üçüncü tekil anlatımla çalıştırılan romanda Clare, Yeni Latin Amerika Sinema Festivali için Küba Havana'dadır. Asansör pazarlama işi gereği yılın iki yüz gününü uçaklarda otellerde geçiren Clare, yasını tuttuğu kocası korku filmleri eleştirmeni Richard'ı Havana sokaklarında görür. Takibe başlar. Richard bir arabanın çarpması sonucu ölmüştür ve son zamanlarında davranışları epeyce değişmiştir. Kocasıyla yüzleşecek gerçekleri öğrenecektir.          Üçüncü Otel olay örgüsü aşağı yukarı böyle. Fakat Yazar Laura Van Den Berg bu senaryoyla ilgilenmez. Den Berg'in umurunda değildir Clare'ın yüzleşmeleri. Clare'ın kocasını takibi 'arkası yarın' okurlarını oyalaması içinken Den Berg bu ortamdan parçalı anlatım tekniğiyle dünyanın konusunda nokta atışı görüşler verir, yorumlar-tespitler yapar, yazın türlerine selam çakar-polisiye, korku, seyahat, gizem-, pat pat pat hızlı geçişlerle n'olduğunu anlamadan başka konularda buluyorsun kendini, hey nereye gitti konu; belgeselci tarafını çalıştırır, Floridalı Den Berg Florida yaşantısını temizinden sayfalara işler, Havana ortamları, sinemacıların dünyası, korku film ezberleri, otel yaşantıları... Say say bitmez.

u/VideoRevolutionary32 — 5 days ago
▲ 10 r/GizliSayfalar+1 crossposts

MÜZİSYEN

MÜZİSYEN

Dünyanın Bütün Sabahları/Pascal Quignard romanından:

Yıl 1650. Yer Paris... Usta müzisyen Sainte Colombe viyolonseliyle insan sesindeki bütün tınıları çıkarabilmektedir. Karısının ölümüyle yalnızlığa çekilen usta iki kızıyla yaşamaktadır. Bir gün kapısını on yedi yaşında bir öğrenci çalar. Adı Marin Marais. Müziğin sırlarını öğrenmek istiyordur. Usta neler yapabildiğini görmek için viyolonselini delikanlıya verir. Marais çalgının boyuna çabucak alışır, akordunu yapar ve Monsieur Maugars'ın bir süitini büyük bir ustalıkla çalar. Sainte Colombe "sizi kabul edemem" der. "İyi ama neden?" Usta ayağa kalkarak "siz müzik çalıyorsunuz Mösyö, müzisyen değilsiniz." diye arkasını dönüp giderken iki kızı yalvar yakar yapar. Salonun kapısından çıkmak üzereyken "bir ay içinde yine gelin. Sizi kabul edip etmeyeceğimi o zaman söylerim." Marais ikinci gelişinde usta şöyle der:"Bedenin duruşunu biliyorsunuz. Çalışınız duygudan yoksun değil. Yayınız hafif, sıçrıyor. Sol eliniz sincap gibi zıplıyor, tellere sıçan gibi sokuluveriyor. Süslemeleriniz usta işi, kimileyin büyüleyici. Ama müzik duyamadım."

Marais'in kafası karışır. Harika çalıyor fakat usta beğenmiyor, dahası müzisyenden saymıyor kendisini. Öfkelenir! Usta sözlerine devam eder:" İnsanların dans etmesine yardımcı olabilirsiniz. Sahnede şarkı söyleyen oyunculara eşlik edebilirsiniz. Geçiminizi sağlarsınız. Müzik hep çevrenizde olur ama müzisyen olamazsınız. Yüreğiniz var mı hissetmeye? Beyniniz var mı düşünmeye? Bilir misiniz iş dans etmek veya kralın kulağını okşamak olmayınca, neye yarar sesler?

İçli sesiniz beni duygulandırdı. Sizi bu yüzden kabul edeceğim, sanatınız için değil"

u/VideoRevolutionary32 — 6 days ago
▲ 1 r/Yazar

Panenka

Baştan koyalım: Panenka'yı keyifle okudum. Tek üzüntüm yanlış mevsimde yaz günlerinde okumamdı. Kapağın cıvıl cıvıllığına aldandım. Panenka ideal bir ilkbahar romanı. Geçmişteki sorunların yüküyle idare edercesine yaşayan karakterler romanın sonunda yeni sayfalar açıyor. Çiçekler açıyor! Romanın ortamı böyle.     

Tanıtım yazısı içerik bahsine izin vermediğinden romanın kenarından kıyısından yorum yapmayı deneyeceğim.          Baş karakterin erkek olması Panenka'ya 'erkek romanı' algısını veriyorsa da, değil. Panenka'yı kadınlar taşıyor. Erkek karakterlerin hayatlarını da değiştirecek şekilde yeni sayfaları Marie gibi Esther gibi kadın karakterler açıyor.          Baş karakterin futbolculuğu Panenka'yı futbol romanı yapmıyor. Futbol aroma işlevi görüyor romanda. Kasabalıların aşağılamak için Panenka dedikleri Joseph fırıncı da olabilirdi kuyumcu da veya boyacı.  

Kitap kapağının cıvıl cıvıl rengarenkliği romanın neşeli, lay lay lom havasında bir ortamı varmış izlenimini veriyorsa da değil. Panenka kasvetli bir roman. Bütün karakterlerin sorunları var; sorun konuşuyorlar, düşünüyorlar.    

  

Romanın da sorunları var. Atölyelerde yazar adayların yapmayacağı "kabul edilemez" hataları var romanın: Her birine birer bölüm ayrılmış BABA ve Anthony karakterlerini romanın yarısından sonra okuyamadık. Akibetleri bilinmiyor!      

Panenka'nın bazı sayfaları 'İlişkilerin Doğası' üzerine araştırma-inceleme kitabı havasında yazılmış. Marie'nin son sayfalarda verdiği hayati karar inandırıcılıktan uzak. Spoiler gereği tartışamıyorum fakat şu kadarını yazayım ki, şirket hayatındaki kararları sevgiyi gözeterek veremezsiniz; Marie kariyerini sevgi kararlarıyla yönetecekse roman ilerletilmeli, sonuçları da işlenmelidir..Dolayısıyla aceleye getirilerek bitirilmiş kuşkusunu veren Panenka kişisel gelişim kitabı gibi duruyor.     

İrlanda Edebiyatı düşkünlüğümle Panenka'yı okumaktan zevk aldım. Rónán Hession İrlanda Edebiyatı'nın fark yaratan diyalog, betimlemeler gibi yazım geleneğini seferber ederek yazmış.

Çevirmen İrem Uzunhasanoğlu'na rağmen zevkli okuma sağlıyor roman. Panenka çevirisini İrem Uzunhasanoğlu'na yakıştıramadım. Yakıştıramadım çünkü yazarlık tarafı ağır basan bir çevirmen. Beş altı kelimelik kısa cümlede bile en az iki 'olmak'a rastladım. Anlamını vermeyen cümleleri ilavelendir. Adım başı 'bir' vardı ve virgüllerin çoğu gereksizdi.

reddit.com
u/VideoRevolutionary32 — 9 days ago
▲ 7 r/GizliSayfalar+2 crossposts

Panenka

Baştan koyalım: Panenka'yı keyifle okudum. Tek üzüntüm yanlış mevsimde yaz günlerinde okumamdı. Kapağın cıvıl cıvıllığına aldandım. Panenka ideal bir ilkbahar romanı. Geçmişteki sorunların yüküyle idare edercesine yaşayan karakterler romanın sonunda yeni sayfalar açıyor. Çiçekler açıyor! Romanın ortamı böyle.     

Tanıtım yazısı içerik bahsine izin vermediğinden romanın kenarından kıyısından yorum yapmayı deneyeceğim.          Baş karakterin erkek olması Panenka'ya 'erkek romanı' algısını veriyorsa da, değil. Panenka'yı kadınlar taşıyor. Erkek karakterlerin hayatlarını da değiştirecek şekilde yeni sayfaları Marie gibi Esther gibi kadın karakterler açıyor.          Baş karakterin futbolculuğu Panenka'yı futbol romanı yapmıyor. Futbol aroma işlevi görüyor romanda. Kasabalıların aşağılamak için Panenka dedikleri Joseph fırıncı da olabilirdi kuyumcu da veya boyacı.  

Kitap kapağının cıvıl cıvıl rengarenkliği romanın neşeli, lay lay lom havasında bir ortamı varmış izlenimini veriyorsa da değil. Panenka kasvetli bir roman. Bütün karakterlerin sorunları var; sorun konuşuyorlar, düşünüyorlar.    

  

Romanın da sorunları var. Atölyelerde yazar adayların yapmayacağı "kabul edilemez" hataları var romanın: Her birine birer bölüm ayrılmış BABA ve Anthony karakterlerini romanın yarısından sonra okuyamadık. Akibetleri bilinmiyor!      

Panenka'nın bazı sayfaları 'İlişkilerin Doğası' üzerine araştırma-inceleme kitabı havasında yazılmış. Marie'nin son sayfalarda verdiği hayati karar inandırıcılıktan uzak. Spoiler gereği tartışamıyorum fakat şu kadarını yazayım ki, şirket hayatındaki kararları sevgiyi gözeterek veremezsiniz; Marie kariyerini sevgi kararlarıyla yönetecekse roman ilerletilmeli, sonuçları da işlenmelidir..Dolayısıyla aceleye getirilerek bitirilmiş kuşkusunu veren Panenka kişisel gelişim kitabı gibi duruyor.     

İrlanda Edebiyatı düşkünlüğümle Panenka'yı okumaktan zevk aldım. Rónán Hession İrlanda Edebiyatı'nın fark yaratan diyalog, betimlemeler gibi yazım geleneğini seferber ederek yazmış.

Çevirmen İrem Uzunhasanoğlu'na rağmen zevkli okuma sağlıyor roman. Panenka çevirisini İrem Uzunhasanoğlu'na yakıştıramadım. Yakıştıramadım çünkü yazarlık tarafı ağır basan bir çevirmen. Beş altı kelimelik kısa cümlede bile en az iki 'olmak'a rastladım. Anlamını vermeyen cümleleri ilavelendir. Adım başı 'bir' vardı ve virgüllerin çoğu gereksizdi.

u/VideoRevolutionary32 — 9 days ago
▲ 1 r/Yazar

Mektup Aşkları

80'li yılların Türkiye'sinde üst kesimden gençlerin okul sonrası savruluşlarının varoluş bunalımlarını mektuplaşmalar üzerinden anlatıyor Leyla Erbil.  Ahmet, İhsan, Zeki, Reha, Ferhunde, Sacide'nin Jale'ye yazdıkları mektupları okuyoruz. Jale de son iki mektupla romana katkı veriyor.         

Çoğu okuldan arkadaş. Mezun olmuşlar. Aşkı kovalıyorlar. Mutluluğu arıyorlar. Kumarhanedelermiş gibi davranıyorlar. Erkekler Jale'ye yatırıyor hayatlarını. Aralarından biri Jale'yi kazanacak. Kampüste erkek egemen değerlere öfke ile haykıran kızlarsa bu yetişkinlik hayatlarında evlenip erkeklerin ataerkil kollarına teslim ediyorlar kendilerini. Dolayısıyla hepsi baştan kaybediyor. (Daima masa değil kasa kazanır durumu.) Sonrası vicdan azabı tabii. Sayfalar dolusu savunmalar.         

Erbil burada tartışma imkanı veriyor. Bir iki şey yazmak istiyorum: Gençlerin yetişkin yaşamlarında kampüsdeki fikirleriyle hareket etmeleri ciddi sorunlar çıkarıyor. Birbirlerini fikirleri üzerinden yargılayıp 'harcıyorlar'. Sen değiştin Jale diyor biri, Ahmet sen değiştin, ben değişmedim Sacide... Ortalık yıkılıyor.         

Mektup Aşkları dönem romanı. AVM'leri ve internet oyuncakları olmayan insanlar. Haliyle birbirleriyle uğraşıp duruyorlar.(Sadece internet oyuncaklarını hayatımızdan çıkaralım. Bugün bizler de aynı noktadayız.) Psikiyatrist değerler ölçüt alındığında romannın aşk mektuplarını yazanlar ileri derecede ruh hastasıdır. Herkes tarafından paylaşılan yanılsama bir gerçeklik halini alır yasası çalıştığındandır ki, hiçbiri sırıtmıyor.         

Karakterler sonuç olarak kampüs aydınlarıdır ve halktan, insanlardan iğreniyorlar. Piyano dinlemeyenlere koyun diyorlar. Devletle işlerini nüfuslarıyla görüyorlar; adamını bulmalar, rüşvetler, hediyeler. Bu imkanı bulamayanlar koyun oluyor.         

Sacide Avrupai tarzıyla diğer mektupçulara fark atıyor! Kumarı büyük oynuyor. Sacide'nin yazdıkları o dönemin şartlarında saç baş yolduran çok çok çok tahrikar paragraflar. Arzuların esiri olup da her gün erkek değiştirip aslında Amerika’ya oyneyan ama sonunda " ha devlet bursu ha da Ali Bey'in parası" deyip İngiltere'ye kapağı atan Sacide bugün artık sıradanlaşmıştır.         

Fakat Mektup Aşkları'nın karakter planlamasında sorun var: Karakterler aynı telden çalıyor! Erkekler "beni seç Jale" diye mektup yazarken kızlar da idealist fikirlerine ihanet ettikleri seçimler yapmışlar "affet beni ey hayat" diye yakınıp duruyorlar mektuplarında. Dolayısıyla roman birbirini tekrarlayan mektuplardan oluşuyor. Romana derinlik katmak adına, kampüste bir şekilde aralarına karışan ama koyun diye belledikleri bir kız arkadaşı, "koyun değerlerinin" taşıyıcısı olarak taşradan Jale'ye mektup yazabilirdi, böylelikle farklı gibi görünen yaşantıların aslında aynı olduğu gerçeği anlatılıp bu terbiyesiz karakterlere hadleri bildirilebilir ve durumun idrakına varamayan diğer cahillere de esenlik verilebilirdi. Erbil fırsatı kaçırmış.

reddit.com
u/VideoRevolutionary32 — 13 days ago
▲ 8 r/GizliSayfalar+1 crossposts

Mektup Aşkları

80'li yılların Türkiye'sinde üst kesimden gençlerin okul sonrası savruluşlarının varoluş bunalımlarını mektuplaşmalar üzerinden anlatıyor Leyla Erbil.  Ahmet, İhsan, Zeki, Reha, Ferhunde, Sacide'nin Jale'ye yazdıkları mektupları okuyoruz. Jale de son iki mektupla romana katkı veriyor.         

Çoğu okuldan arkadaş. Mezun olmuşlar. Aşkı kovalıyorlar. Mutluluğu arıyorlar. Kumarhanedelermiş gibi davranıyorlar. Erkekler Jale'ye yatırıyor hayatlarını. Aralarından biri Jale'yi kazanacak. Kampüste erkek egemen değerlere öfke ile haykıran kızlarsa bu yetişkinlik hayatlarında evlenip erkeklerin ataerkil kollarına teslim ediyorlar kendilerini. Dolayısıyla hepsi baştan kaybediyor. (Daima masa değil kasa kazanır durumu.) Sonrası vicdan azabı tabii. Sayfalar dolusu savunmalar.         

Erbil burada tartışma imkanı veriyor. Bir iki şey yazmak istiyorum: Gençlerin yetişkin yaşamlarında kampüsdeki fikirleriyle hareket etmeleri ciddi sorunlar çıkarıyor. Birbirlerini fikirleri üzerinden yargılayıp 'harcıyorlar'. Sen değiştin Jale diyor biri, Ahmet sen değiştin, ben değişmedim Sacide... Ortalık yıkılıyor.         

Mektup Aşkları dönem romanı. AVM'leri ve internet oyuncakları olmayan insanlar. Haliyle birbirleriyle uğraşıp duruyorlar.(Sadece internet oyuncaklarını hayatımızdan çıkaralım. Bugün bizler de aynı noktadayız.) Psikiyatrist değerler ölçüt alındığında romannın aşk mektuplarını yazanlar ileri derecede ruh hastasıdır. Herkes tarafından paylaşılan yanılsama bir gerçeklik halini alır yasası çalıştığındandır ki, hiçbiri sırıtmıyor.         

Karakterler sonuç olarak kampüs aydınlarıdır ve halktan, insanlardan iğreniyorlar. Piyano dinlemeyenlere koyun diyorlar. Devletle işlerini nüfuslarıyla görüyorlar; adamını bulmalar, rüşvetler, hediyeler. Bu imkanı bulamayanlar koyun oluyor.         

Sacide Avrupai tarzıyla diğer mektupçulara fark atıyor! Kumarı büyük oynuyor. Sacide'nin yazdıkları o dönemin şartlarında saç baş yolduran çok çok çok tahrikar paragraflar. Arzuların esiri olup da her gün erkek değiştirip aslında Amerika’ya oyneyan ama sonunda " ha devlet bursu ha da Ali Bey'in parası" deyip İngiltere'ye kapağı atan Sacide bugün artık sıradanlaşmıştır.         

Fakat Mektup Aşkları'nın karakter planlamasında sorun var: Karakterler aynı telden çalıyor! Erkekler "beni seç Jale" diye mektup yazarken kızlar da idealist fikirlerine ihanet ettikleri seçimler yapmışlar "affet beni ey hayat" diye yakınıp duruyorlar mektuplarında. Dolayısıyla roman birbirini tekrarlayan mektuplardan oluşuyor. Romana derinlik katmak adına, kampüste bir şekilde aralarına karışan ama koyun diye belledikleri bir kız arkadaşı, "koyun değerlerinin" taşıyıcısı olarak taşradan Jale'ye mektup yazabilirdi, böylelikle farklı gibi görünen yaşantıların aslında aynı olduğu gerçeği anlatılıp bu terbiyesiz karakterlere hadleri bildirilebilir ve durumun idrakına varamayan diğer cahillere de esenlik verilebilirdi. Erbil fırsatı kaçırmış.

u/VideoRevolutionary32 — 13 days ago
▲ 5 r/Yazar

"Asla Çalışmayın"

"Asla Çalışmayın"

Bartleby ve Şürekâsı/Enrique Vila Matas kitabından:

Yazmayı bırakan yazarlar listesinin elli birinci maddesinde Oscar Wilde'a yer verilmiş. Wilde ömrünün son iki yılını yazmayarak geçirmiş. Bir kitabında "dünyadaki en zor şey, en zor ve en entelektüel şey kesinlikle hiçbir şey yapmamaktır" diyerek tembelliğe olan düşkünlüğünü ifade etmiştir.

Paris'te geçirdiği son iki yılında kendisini hiçbir şey yapmamanın bilge sevincini bilmeye, aşırı tembelliğe ve içkiye adamaya karar vermiş.

"Çalışmak içkici sınıfın lanetidir" diyen Wilde veba gibi edebiyattan kaçıp kendisini dolaşmaya, içmeye ve tefekküre veriyor.

Wilde’ın anısına tasarlanan graffittiyde "Asla Çalışmayın" yazıyormuş.

reddit.com
u/VideoRevolutionary32 — 15 days ago
▲ 2 r/Kitap

"Asla Çalışmayın"

​

Bartleby ve Şürekâsı/Enrique Vila Matas kitabından:

Yazmayı bırakan yazarlar listesinin elli birinci maddesinde Oscar Wilde'a yer verilmiş. Wilde ömrünün son iki yılını yazmayarak geçirmiş. Bir kitabında "dünyadaki en zor şey, en zor ve en entelektüel şey kesinlikle hiçbir şey yapmamaktır" diyerek tembelliğe olan düşkünlüğünü ifade etmiştir.

Paris'te geçirdiği son iki yılında kendisini hiçbir şey yapmamanın bilge sevincini bilmeye, aşırı tembelliğe ve içkiye adamaya karar vermiş.

"Çalışmak içkici sınıfın lanetidir" diyen Wilde veba gibi edebiyattan kaçıp kendisini dolaşmaya, içmeye ve tefekküre veriyor.

Wilde’ın anısına tasarlanan graffittiyde "Asla Çalışmayın" yazıyormuş.

reddit.com
u/VideoRevolutionary32 — 17 days ago

"Asla Çalışmayın"

​

Bartleby ve Şürekâsı/Enrique Vila Matas kitabından:

Yazmayı bırakan yazarlar listesinin elli birinci maddesinde Oscar Wilde'a yer verilmiş. Wilde ömrünün son iki yılını yazmayarak geçirmiş. Bir kitabında "dünyadaki en zor şey, en zor ve en entelektüel şey kesinlikle hiçbir şey yapmamaktır" diyerek tembelliğe olan düşkünlüğünü ifade etmiştir.

Paris'te geçirdiği son iki yılında kendisini hiçbir şey yapmamanın bilge sevincini bilmeye, aşırı tembelliğe ve içkiye adamaya karar vermiş.

"Çalışmak içkici sınıfın lanetidir" diyen Wilde veba gibi edebiyattan kaçıp kendisini dolaşmaya, içmeye ve tefekküre veriyor.

Wilde’ın anısına tasarlanan graffittiyde "Asla Çalışmayın" yazıyormuş.

reddit.com
u/VideoRevolutionary32 — 17 days ago

"Asla Çalışmayın"

​

Bartleby ve Şürekâsı/Enrique Vila Matas kitabından:

Yazmayı bırakan yazarlar listesinin elli birinci maddesinde Oscar Wilde'a yer verilmiş. Wilde ömrünün son iki yılını yazmayarak geçirmiş. Bir kitabında "dünyadaki en zor şey, en zor ve en entelektüel şey kesinlikle hiçbir şey yapmamaktır" diyerek tembelliğe olan düşkünlüğünü ifade etmiştir.

Paris'te geçirdiği son iki yılında kendisini hiçbir şey yapmamanın bilge sevincini bilmeye, aşırı tembelliğe ve içkiye adamaya karar vermiş.

"Çalışmak içkici sınıfın lanetidir" diyen Wilde veba gibi edebiyattan kaçıp kendisini dolaşmaya, içmeye ve tefekküre veriyor.

Wilde’ın anısına tasarlanan graffittiyde "Asla Çalışmayın" yazıyormuş.

reddit.com
u/VideoRevolutionary32 — 17 days ago
▲ 1 r/Yazar

Sessizlik Oteli

Ben ki Kuzey'den hiçbir edebiyata soğuk ve karanlık içeriklerinden ötürü yüz vermem bayıldım romana!           İntihar etmeyi kafaya koyup alet çantasıyla bir savaş ülkesine gidip de milletin tamir işlerini yapmaya soyununca hesabı şaşıp hayatta kalan Jonas Ebeneser'in hikayesini anlatıyor Sessizlik Oteli.          Bunalım romanı gibi duruyor fakat tam tersi, sıcak duygular eşliğinde okunuyor sayfalar; ama tabii okurun satır aralarındaki mizahı algılaması şartıyla, roman komedi olarak yazılmamış çünkü.          Düşünsene ellisine merdiven dayamış Ebeneser göreceğimi gördüm, yaşadığımı yaşadım, yedim, içtim, tozdum, sevdim artık yeter, bıktım bu hayattan deyip intihar  etmeye karar veriyor. İyi de nasıl yapacağım bu işi; kendimi vuriğim mi asayım mı, mutfakta mı salonda mı. Günlerini bu ikilemlerle geçirirken her biri fenomen annesi ve komşusu Syanur'la görüşüyor. Ölümcül hastalığıyla huzurevinde yaşayan anne, savaş kitaplarıyla kurulu kütüphanesini arkasına almış hayatın her bir durumunu savaş gerçekleriyle yorumlamaktadır. Karısıyla sorun yaşayan Syanur, kadın filozofu haline gelmiştir, haliyle sohbetleri hayat ve kadınlar konusunda uyarılar içermektedir.          Ebeneser ikilemleriyle savaşırken aklına kızı gelir: Kızım cesedimi görürse travma geçirir, ben en iyisimi yurt dışına çıkayım deyip internetten araştırıır. Tehlikeli bir yere gideyim de beni vursunlar diye aklınca hesap yapıp savaştan yeni çıkmış bir ülke seçiyor. Sadece birkaç giysiyle alet çantasını alıp gidiyor. Uçaktan iniyor ki taş taş üstünde kalmamış. Dikili duran tek tük bina var ve hepsi de kullanılamayacak durumda. Erkekler yok, ölmüşler sağ kalanların çoğu kullanılamayacak durumda sakatlar. Kasabanın neredeyse dörtte üçü mayın tarlası! Sessizlik Oteli'ne yerleşiyor. Macera başlıyor. Benden bu kadar. Arka kapak tanıtım yazısı dışında yazamam. Kaçırma derim!

reddit.com
u/VideoRevolutionary32 — 17 days ago
▲ 7 r/GizliSayfalar+1 crossposts

Sessizlik Oteli

Ben ki Kuzey'den hiçbir edebiyata soğuk ve karanlık içeriklerinden ötürü yüz vermem bayıldım romana!           İntihar etmeyi kafaya koyup alet çantasıyla bir savaş ülkesine gidip de milletin tamir işlerini yapmaya soyununca hesabı şaşıp hayatta kalan Jonas Ebeneser'in hikayesini anlatıyor Sessizlik Oteli.          Bunalım romanı gibi duruyor fakat tam tersi, sıcak duygular eşliğinde okunuyor sayfalar; ama tabii okurun satır aralarındaki mizahı algılaması şartıyla, roman komedi olarak yazılmamış çünkü.          Düşünsene ellisine merdiven dayamış Ebeneser göreceğimi gördüm, yaşadığımı yaşadım, yedim, içtim, tozdum, sevdim artık yeter, bıktım bu hayattan deyip intihar  etmeye karar veriyor. İyi de nasıl yapacağım bu işi; kendimi vuriğim mi asayım mı, mutfakta mı salonda mı. Günlerini bu ikilemlerle geçirirken her biri fenomen annesi ve komşusu Syanur'la görüşüyor. Ölümcül hastalığıyla huzurevinde yaşayan anne, savaş kitaplarıyla kurulu kütüphanesini arkasına almış hayatın her bir durumunu savaş gerçekleriyle yorumlamaktadır. Karısıyla sorun yaşayan Syanur, kadın filozofu haline gelmiştir, haliyle sohbetleri hayat ve kadınlar konusunda uyarılar içermektedir.          Ebeneser ikilemleriyle savaşırken aklına kızı gelir: Kızım cesedimi görürse travma geçirir, ben en iyisimi yurt dışına çıkayım deyip internetten araştırıır. Tehlikeli bir yere gideyim de beni vursunlar diye aklınca hesap yapıp savaştan yeni çıkmış bir ülke seçiyor. Sadece birkaç giysiyle alet çantasını alıp gidiyor. Uçaktan iniyor ki taş taş üstünde kalmamış. Dikili duran tek tük bina var ve hepsi de kullanılamayacak durumda. Erkekler yok, ölmüşler sağ kalanların çoğu kullanılamayacak durumda sakatlar. Kasabanın neredeyse dörtte üçü mayın tarlası! Sessizlik Oteli'ne yerleşiyor. Macera başlıyor. Benden bu kadar. Arka kapak tanıtım yazısı dışında yazamam. Kaçırma derim!

u/VideoRevolutionary32 — 17 days ago
▲ 13 r/GizliSayfalar+2 crossposts

KİMLİK

Milan Kundera'nın kısa romanı Kimlik'i sıkı bir okumayla bir oturuşta bitirilebilecekken masamda yirmi günden fazla kaldı. Okumaya elim gitmedi. Kimlik'in vakit geçirmek için yazılmış bir havası var veya bir işle meşgulken kafayı dağıtmak için verilmiş aralarda, molalarda yazılmış sanki. Kundera'nın cümleleri (gereği yokken) uzun ve kalabalık tutmasını  yukarıda anlattığım gibi romanı nasıl yazdığını gizlemesi yönünde yorumluyorum. Huzursuz bir çifti kurgulamak yazarlığının son dönemindeki Kundera için çocuk oyuncağı bile değil. Geriye bu kurguyu işlemek kalıyor. Romanın ilk yarısında kumsal, kaldırım, otel, lokanta, ev gibi ortamlarda Chantal-Jean Marc çiftini ya yalnız ya da birlikte, deneme kitaplarına konu olacak kavramları düşünürken, tartışırken buluyoruz. Mesela Chantal otele yerleştiği turistik kasabada gezinirken kadınların yanında erkeklerin her tarafıyla-omuzlarında, arka/ön kangurularda, kollarında, ellerinde ve bebek arabasında-bebek taşıdığını görünce durum tespiti yapıyor; babalar tuhaflaştı, bu erkekler baba otoritesini kaybetmiş iskele babası diyor. Yine aynı Chantal'ın yolu kumsala düşüyor, orada uçurtma uçuran erkekleri görüp ayaküstü durum tespiti yapıyor; erkekler karılarından kaçıyor, metreslerine gideceklerine uçurtma uçuruyorlar. Chantal-Jean Marc çifti evdeler ve dostluk kavramından sohbet ediyorlar; özetle dostluk, düşmanın varlığında gelen bir durumdur tespiti yapılıyor. Bu sahnelerin romanın içeriğiyle-aşklarını sorgulamak suretiyle kimlik arayışında bulunulmasıyla-bir ilgisi var mı, açıkcası ben bağlantı kuramadım. Kimlik'in sorunu okuru oyun dışında bırakmasıdır; Kundera olay örgüsünde her bir detayı düşünerek başarıyor bunu.  Karakterlerin her bir davranışının nedeni, nasılı, niçini ve sonuçlarıyla açıklamasını yapıyor. Okur için geriye karakterleri seyretmek kalıyor. Chantal-Jean Marc geçimsiziğini ufak bir paragrafta anlat geç, detaylar okuru ne ilgilendirir;  Chantal'ın çocuğu ölmüş de, bu da yasa girmiş de, çocuğunu bir türlü unutamıyormuş da, görümcesi de kalkmış çocuk yap unutursun demiş, vay efendim bunu nasıl dersin de hemen evi terk edip kocasını boşamış, yeni sayfa açmış da, iyi para getiren bir işe girmiş de, ev almış, bi de erkek bulmuş kendine, didişip duruyorlar, oouvvv oku dur artık! Bütün bunlardan bana ne!  Aşklarını sorguluyorlarmış. Bırakın bu işleri. Sorgulama mı görmedik biz? Hayatımı sorgulama, hesaplaşma romanları okuyarak çürüttüm ben ve alışkanlıkla hâlâ da okuyorum. Az kalsın unutuyordum. Kimlik'in masamda yirmi gün kalmasının başlıca nedeni, kötü çeviriydi. Kundera'nın uzun, kalabalık cümleleri kötü çeviride soğuk duş etkisi yaptı bende. Dedim ya elim gitmedi Kimlik'e.

u/VideoRevolutionary32 — 23 days ago
▲ 2 r/Yazar

KİMLİK

Milan Kundera'nın kısa romanı Kimlik'i sıkı bir okumayla bir oturuşta bitirilebilecekken masamda yirmi günden fazla kaldı. Okumaya elim gitmedi. Kimlik'in vakit geçirmek için yazılmış bir havası var veya bir işle meşgulken kafayı dağıtmak için verilmiş aralarda, molalarda yazılmış sanki. Kundera'nın cümleleri (gereği yokken) uzun ve kalabalık tutmasını  yukarıda anlattığım gibi romanı nasıl yazdığını gizlemesi yönünde yorumluyorum. Huzursuz bir çifti kurgulamak yazarlığının son dönemindeki Kundera için çocuk oyuncağı bile değil. Geriye bu kurguyu işlemek kalıyor. Romanın ilk yarısında kumsal, kaldırım, otel, lokanta, ev gibi ortamlarda Chantal-Jean Marc çiftini ya yalnız ya da birlikte, deneme kitaplarına konu olacak kavramları düşünürken, tartışırken buluyoruz. Mesela Chantal otele yerleştiği turistik kasabada gezinirken kadınların yanında erkeklerin her tarafıyla-omuzlarında, arka/ön kangurularda, kollarında, ellerinde ve bebek arabasında-bebek taşıdığını görünce durum tespiti yapıyor; babalar tuhaflaştı, bu erkekler baba otoritesini kaybetmiş iskele babası diyor. Yine aynı Chantal'ın yolu kumsala düşüyor, orada uçurtma uçuran erkekleri görüp ayaküstü durum tespiti yapıyor; erkekler karılarından kaçıyor, metreslerine gideceklerine uçurtma uçuruyorlar. Chantal-Jean Marc çifti evdeler ve dostluk kavramından sohbet ediyorlar; özetle dostluk, düşmanın varlığında gelen bir durumdur tespiti yapılıyor. Bu sahnelerin romanın içeriğiyle-aşklarını sorgulamak suretiyle kimlik arayışında bulunulmasıyla-bir ilgisi var mı, açıkcası ben bağlantı kuramadım. Kimlik'in sorunu okuru oyun dışında bırakmasıdır; Kundera olay örgüsünde her bir detayı düşünerek başarıyor bunu.  Karakterlerin her bir davranışının nedeni, nasılı, niçini ve sonuçlarıyla açıklamasını yapıyor. Okur için geriye karakterleri seyretmek kalıyor. Chantal-Jean Marc geçimsiziğini ufak bir paragrafta anlat geç, detaylar okuru ne ilgilendirir;  Chantal'ın çocuğu ölmüş de, bu da yasa girmiş de, çocuğunu bir türlü unutamıyormuş da, görümcesi de kalkmış çocuk yap unutursun demiş, vay efendim bunu nasıl dersin de hemen evi terk edip kocasını boşamış, yeni sayfa açmış da, iyi para getiren bir işe girmiş de, ev almış, bi de erkek bulmuş kendine, didişip duruyorlar, oouvvv oku dur artık! Bütün bunlardan bana ne!  Aşklarını sorguluyorlarmış. Bırakın bu işleri. Sorgulama mı görmedik biz? Hayatımı sorgulama, hesaplaşma romanları okuyarak çürüttüm ben ve alışkanlıkla hâlâ da okuyorum. Az kalsın unutuyordum. Kimlik'in masamda yirmi gün kalmasının başlıca nedeni, kötü çeviriydi. Kundera'nın uzun, kalabalık cümleleri kötü çeviride soğuk duş etkisi yaptı bende. Dedim ya elim gitmedi Kimlik'e.

reddit.com
u/VideoRevolutionary32 — 23 days ago
▲ 1 r/Yazar

Şeytanın Orospusu

Catherine Clement'in kitabı Şeytanın Orospusu'nu ne zaman görsem Fransızlara hayranlık duymak mecburiyetinde kalıyorum. Fransa’da bu kitabı nasıl yazmışlar da 1996 yılında basmışlar. Hayret! Niyesi var mı; Luther'in lafından yola çıkarak akla 'şeytanın orospusu' deyip Sartre'dan Strauss'a, Derrida'dan Barthes'e, Lacan'dan Foucault'a  aklı parlatan ne kadar efsanevi yazar varsa hepsine "sizler birer hikayesiniz, birer hiçsiniz ve yapageldiklerinizle yazageldiklerinizin hiçbir kıymeti olmadığı gibi hepsi birer çöplüktür" diye bas bas bağırıyor bu kitap.

Deneme/roman diye tanımlanan Şeytanın Orospusu ezber bozmakla yetinmeyip bilgi ve felsefe içerikli kurgudışı kitapları çöpe atıyor. O nedir, bu nedir, zaman falandır, etik filandır, algı şöyledir de böyledir gibi anlama çabalarıyla çırpınan kitapları kütüphaneden çıkarıyor. Olay örgüsü falan yok: Fransa'nın eski tüfeklerinden filozof yazar Catherine Clement ile estetik profesörü Julien Castor bir belgesel programına 2. Dünya Savaşı sonrası Fransa’da yaşanan aydın hareketlerini konuşuyorlar, hesapta tabii. Çünkü sık sık tansiyonun yükseldiği programda bu iki eski tüfek tartışmacı kontrolden çıkıyor ve 'dönem hesaplaşmasına' girişiyorlar. Özellikle Catherine ortalığı birbirine katıyor: "Bildik de n'oldu! Sokağa çıkıp yürüdük de n'oldu! Bütün aydınlar birleştik de n'oldu." Nasıl bağırıyor bi görsen, çekim ekibi durduramıyor; ne tanrı kaldı, ne aile, ne üniversite, ne akılcılk, ne Freud, ne kuram, ne Sartre, ne Dava, ne de Komünist Parti... Hepsini çöpe attı Catherine. 

reddit.com
u/VideoRevolutionary32 — 26 days ago
▲ 31 r/GizliSayfalar+1 crossposts

Şeytanın Orospusu

Catherine Clement'in kitabı Şeytanın Orospusu'nu ne zaman görsem Fransızlara hayranlık duymak mecburiyetinde kalıyorum. Fransa’da bu kitabı nasıl yazmışlar da 1996 yılında basmışlar. Hayret! Niyesi var mı; Luther'in lafından yola çıkarak akla 'şeytanın orospusu' deyip Sartre'dan Strauss'a, Derrida'dan Barthes'e, Lacan'dan Foucault'a  aklı parlatan ne kadar efsanevi yazar varsa hepsine "sizler birer hikayesiniz, birer hiçsiniz ve yapageldiklerinizle yazageldiklerinizin hiçbir kıymeti olmadığı gibi hepsi birer çöplüktür" diye bas bas bağırıyor bu kitap.

Deneme/roman diye tanımlanan Şeytanın Orospusu ezber bozmakla yetinmeyip bilgi ve felsefe içerikli kurgudışı kitapları çöpe atıyor. O nedir, bu nedir, zaman falandır, etik filandır, algı şöyledir de böyledir gibi anlama çabalarıyla çırpınan kitapları kütüphaneden çıkarıyor. Olay örgüsü falan yok: Fransa'nın eski tüfeklerinden filozof yazar Catherine Clement ile estetik profesörü Julien Castor bir belgesel programına 2. Dünya Savaşı sonrası Fransa’da yaşanan aydın hareketlerini konuşuyorlar, hesapta tabii. Çünkü sık sık tansiyonun yükseldiği programda bu iki eski tüfek tartışmacı kontrolden çıkıyor ve 'dönem hesaplaşmasına' girişiyorlar. Özellikle Catherine ortalığı birbirine katıyor: "Bildik de n'oldu! Sokağa çıkıp yürüdük de n'oldu! Bütün aydınlar birleştik de n'oldu." Nasıl bağırıyor bi görsen, çekim ekibi durduramıyor; ne tanrı kaldı, ne aile, ne üniversite, ne akılcılk, ne Freud, ne kuram, ne Sartre, ne Dava, ne de Komünist Parti... Hepsini çöpe attı Catherine. 

u/VideoRevolutionary32 — 26 days ago

Okuduklarım

Bu ara okuduğum romanlar şöyle: Goethe İtalya Seyahati/Goethe (yeni başladım), Bartleby ve Şürekâsı/Enrique Vila Matas (ortalarındayım), Mariana Çukuru/Jasmin Schreiber (bitiyor), Hayalperestler/Imbolo Mbue (başlarındayım), Ben Ve Ginnie/Herman Raucher (bitiyor), Wolke A.Ş. (ortalarındayım)

Aslında birkaç kitabı aynı dönemde okumak tarzım değil.

Kurgu, kurgudışı okuyor(d)um. Bu yaz değişiklik yapayım dedim. Çorba okuma adını verdiğim bu tarzı deniyorum. Beni hangi kitap çağırırsa ona koşuyorum. Sonuçlarını yıl sonuna kadar alırım. Kitapların iyi çıkması sorun, aklım diğerlerinde kalıyor. Hesapta bir iki roman düşer dedim ama olmadı.

Romanları ilişkilendirerek okuyorum. Bitirdiğim romanı sevmişsem okuyacağım bir sonraki romanın aynı içerikte olmasına bakıyorum. Mesela hayran kalarak okuduğum Ben Ve Ginnie romanından sonra içinden aşk geçen İt Kopuk Takımı'na başlayacağım. İçinden dostluk geçen, kitap geçen, seyahat geçen, göç geçen romanlar derken bir zaman sonra yolculuktaymışsın hissini yaşıyorsun.

Sohbeti uzun zamana yayarak yapmayı teklif ediyorum. Açık büfe gibi; nasıl ki acıktıkça atıştırıyoruz, akla geldikçe ve müsait oldukça sohbet konusuna paylaşımlar yapalım.

reddit.com
u/VideoRevolutionary32 — 29 days ago

BARTLEBY

Bartleby ahalisiyle tanışmak isterseniz buyrun:

Yazmayı uzun süreliğine ya da hepten bırakan yazarlara Bartleby deniyor. Derin bir dünya inkarında yaşayan bu insanlar adlarını Herman Melville'in Katip Bartleby romanıdan alıyorlar. Roman karakteri Bartleby asla bir şey okumaz, gazete dahi okumaz; paravan arkasındaki pencereden saatlerce ayakta durarak Wall Street'teki tuğla duvara bakar. Bira içmez. Çay dahi içmez. Hiçbir yere gitmez. Günlerini büroda geçirir. Büroda yaşar. Kendisi hakkında asla konuşmaz; nerede doğdun, anan baban kim, ne iş yaparsın asla söylemez. Kendisinden bir şey yapmasını beklediğinizde "yapmamayı tercih ederim" der.

Bartlebyler listesinin en başında Robert Walser var. Ülkemizde epeyce kitabı basılmış Walser  tam bir Bartleby'mış. Yazmanın imkansızlığına inanır. Hayatı bürolarda geçmiş. Listenin başındaki bir diğer Bartleby de Juan Rulfo! Katipmiş. Büroda yaşamış. Büyük beğeni toplayan Ova Alev Alev kitabından sonra yazmayı bırakmış. Nedenini sormuşlar. "Celerino Amca öldü" demiş. Sonra sonra anlaşılmış ki Rulfo, bu amcanın anlattıklarını yazmış. Aslında tanrıya inanmayan Celerino Amca yolculuk yapılması tehlike arz eden, haliyle papazların korktuğu bölgede köylere giderek çocukları vaftiz eden maaşlı biriymiş. Kendisine takılanlara harika hikayeler anlatırmış.

u/VideoRevolutionary32 — 1 month ago