Emek, Sermaye ve Sömürü: Marksist Bir Açıklama
Bir metaın fiyatına baktığımızda yüzeyde gördüğümüz ilk şey arz ve talep arasındaki ilişkidir; talep arzı aştığında fiyat yükselir, tersi durumda ise düşer. Burjuva iktisadı genellikle bu yüzeysel tahlilde durur. Ancak Marx bu noktada kalmayarak arz ve talebi belirleyen asıl gücün ne olduğunu sorgular. Bir metaın fiyatı üretim maliyetinin üzerine çıktığında o sektöre sermaye akar, üretim ve arz artarak fiyatı yeniden aşağı çeker. Fiyat maliyetin altına indiğinde ise sermaye sektörden uzaklaşır, üretim azalır ve fiyat yükselir. Dolayısıyla bu hareketler rastgele değildir; fiyatı sürekli olarak üretim maliyetine çeken bir çekim merkezi vardır. Bütün bu düzensiz hareketin bütünselliğinde yatan temel öz insan emeğidir, yani emek zamanıdır. Piyasa, tembel bir üreticinin harcadığı kişisel süreye değil, o malı mevcut toplumsal ortalama koşullarda üretmek için gereken zamana bakar.
Bu noktada liberal iktisat oldukça insani, anlaşılır ve haklı bir yerden şu itirazı yöneltir: "Bütün bu teorik açıklamalar güzel, fakat gerçek dünyaya ve hayatın akışına bakalım. Bir girişimci büyük bir vizyonla sıfırdan bir mobil uygulama fikri geliştirir. Cebindeki kısıtlı birikimi veya bulduğu fonu riske atarak üç yazılımcıyı işe alır, ayda 35 bin lira maaşla üç ay çalıştırır. Toplam işçilik maliyeti 315 bin lira, diğer giderlerle birlikte 400 bin lira harcayarak bu projeyi hayata geçirir. İlk yıl bu uygulama devasa bir başarı yakalar ve 4 milyon lira kazandırır. Bu paranın neresinde sadece emek zamanı vardır? İşçiler taahhüt ettikleri maaşlarını alıp evlerine giderken, bütün stresi, iflas riskini ve vizyonu sırtlayan girişimcinin bu devasa kazancı elde etmesi hakkı değil midir?"
Bu çok katmanlı itirazı adım adım ve dikkatle incelemek gerekir. Birincisi, fikir tek başına maddileşemediği sürece beş para etmez; o fikri çalışan, somut bir ürüne dönüştüren yazılımcıların canlı emeğidir. Dahası, o fikrin beslendiği programlama dilleri, işletim sistemleri, internet altyapısı ve eğitim süreçleri boşlukta doğmamıştır; onların hepsi geçmiş kuşakların toplumsal emeğinin birikimidir. İkincisi, liberal anlatıda mistik bir değer kaynağı olarak sunulan risk, iktisadi anlamda yeni bir değer yaratmaz; yalnızca mevcut değerin yeniden dağıtımını sağlayan bir bahanedir. Örneğin girişimcinin harcadığı 400 bin liralık başlangıç maliyeti bir risk barındırır. Ancak girişimcinin aynı anda on farklı projeye 400'er bin lira yatırabildiğini, dokuzunun batıp birinin 4 milyon kazandırdığını ve toplamda net kazancın sıfır olduğunu düşünelim; bu tabloda yeni bir değer yaratılmamıştır. Risk, değer yaratmanın değil, yalnızca hangi kapitalistin hangi artı-değere el koyacağını belirleyen bir değer transferi mekanizmasıdır. Kumarhanede rulet masasına para yatıran birinin aldığı risk nasıl ki emek karşılığı sayılmıyorsa, sermaye dünyasındaki risk de değer yaratmaz. Üstelik işçi de bu süreçte temel bir risk taşır; işini kaybettiğinde doğrudan açlıkla, barınamamayla ve hayatta kalma mücadelesiyle yüzleşir. Başarısızlığın riskini işçi de paylaşırken, başarının ödülünü yalnızca girişimci toplar.
Üçüncü ve asıl can alıcı nokta artı-değer hesabı meselesidir. Üç yazılımcı, üç ay boyunca günde 8 saat ve ayda 22 iş günü çalışarak toplamda 1.584 saatlik emek harcamıştır. Bu emek uygulamanın değerini yaratmıştır. Girişimci onlara ayda 35 bin liradan toplam 315 bin lira ücret ödemiştir. Ancak işgücü kendi değerinden fazlasını üretebilme özelliğine sahiptir. Uygulamanın ilk yıl getirdiği 4 milyon liralık gelir dikkate alındığında, sunucu ve ofis gibi diğer giderler de hesaba katılsa bile yazılımcıların üç ayda yarattığı toplam yeni değer üzerinden sömürü oranı açığa çıkar. Toplam yaratılan değerin maliyetten düşülmesiyle ortaya çıkan 3 milyon 685 bin liralık artı-değer, yazılımcıların çalıştıkları her 8 saatin yaklaşık 7 saat 25 dakikasının karşılıksız olduğunu gösterir. İlk yıl kazanılan milyonlar, üç işçinin üç aylık emeğinin karşılığı ödenmemiş kısmıdır. Girişimcinin başlangıçta ortaya koyduğu 400 bin liralık sermaye ise ister miras, ister önceki birikim, isterse yatırımcı fonu olsun; nihai tahlilde ekonominin başka bir köşesinde işçilerden koparılmış artı-değerin birikmiş halidir.
Teknoloji ve makineler üzerine yapılan itirazlar da benzer bir yanılgıya dayanır. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte fabrikalarda insan gücünün yerini robotların alması ve üretimin katlanarak artması, değeri yaratanın teknoloji olduğu anlamına gelmez. O robotlar gökten zembille inmemiştir; onları tasarlayan, üreten ve programlayan yine insan emeğidir. Makine, kristalize olmuş ölü emektir ve kendi başına yeni bir değer yaratamaz; yalnızca sahip olduğu değeri parça parça ürüne aktarır. Tamamen robotlaşmış, sıfır işçili bir fabrikanın kâr üretemeyecek olması da bunun en net kanıtıdır, çünkü yeni değerin tek kaynağı canlı emektir.
Ücret sisteminin ebedi ve doğal olduğu algısı kapitalist düzenin en büyük yanılsamasıdır. Ücretli emek, insanlık tarihinin çok küçük bir kesitine aittir. Modern insan yüz binlerce yıldır varlığını sürdürürken, ücret sistemi yalnızca son birkaç yüz yılın ürünüdür. Feodal dönemde köylü toprağa bağlı olsa da üretim araçlarına sahipti, antik çağda köle doğrudan satılırdı, avcı-toplayıcı toplumlarda ise mülkiyet ve bölüşüm ortaktı. Ücretli emek doğal değil, kapitalizme özgü tarihsel, geçici bir kurumdur.
Bugün üretimin toplumsallaşmış olması gerçeği tablonun en net göstergesidir. Bir cep telefonunun üretilmesinde dünyanın farklı yerlerindeki madencilerden yazılımcılara, liman işçilerinden kargo tayfalarına kadar binlerce insanın ortak emeği bulunur. Bir şirketin başarısı kurucusunun tek başına dehasına değil, toplumsal emeğin birikimine dayanır. Üretimin toplumsal, mülkiyetin ise özel olması kapitalizmin çözülemeyen temel çelişkisidir ve bu durum krizleri, savaşları kaçınılmaz kılar.
Bu çelişkiyi ortadan kaldırabilecek tek toplumsal güç, üretimi her gün çalıştırarak ayakta tutan işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı kolektif yapısı, disiplini ve sayısal gücüyle tarihin gerçek öznesidir. Ancak bu değişim kendiliğinden gerçekleşmez; uluslararası bir perspektifle örgütlenmiş devrimci bir önderliği gerektirir. Üretim araçlarının özel mülkiyetine son vererek insanlığın ihtiyaçları için bir ekonomi kurmanın yolu, uluslararası işçi sınıfının ortak mücadelesinden geçer. Sosyalizm, bu devasa üretici güçleri kâr arayışından kurtarıp tüm insanlığın hizmetine sunma iradesidir ve bunu başaracak tek güç uluslararası işçi sınıfıdır.