u/Geldingmustang

Shunga: Geçmiş çağlarda kitlelere hitap edebilmiş Japon erotizmi

Shunga: Geçmiş çağlarda kitlelere hitap edebilmiş Japon erotizmi

Shunga (kelime anlamıyla "bahar resimleri"), 17 ve 19. yüzyıllar arasında Japonya'da altın çağını yaşayan ve cinsel eylemleri açıkça tasvir eden ukiyo-e (ahşap baskı) sanatının bir parçası olarak bilinmekte. Katsushika Hokusai, Kitagawa Utamaro ve Utagawa Kuniyoshi gibi dönemin en büyük ustaları tarafından üretilen bu eserler, ahşap oymacılığının, zengin renk paletlerinin ve mikroskobik incelikteki çizgileri taşımaktadır. Sanatsal açıdan değerlendirildiğinde shunga, figürlerin anatomik bir sergilenişinin çok ötesine geçerek karmaşık kumaş kıvrımlarının ve zarif detayların ustalıkla kullanıldığı görsel bir şölen sunar. Eserlerdeki abartılı cinsel organlar ve gerçeküstü vücut oranları sanatsal bir eksiklikten değil; tutkuyu, dinamizmi ve yaşam enerjisini tiyatral bir estetikle, fanteziyle ve mizahi bir dille yansıtma çabasından kaynaklanır.

Edo toplumunda shunga, modern anlamdaki pornografiden çok daha derin ve çok katmanlı bir kültürel işlev üstleniyordu; dolayısıyla samuraylardan varlıklı tüccarlara, köylülerden kadınlara kadar her sınıf ve cinsiyetten insana hitap ediyordu. Yeni evlenecek gençlere cinsel eğitim vermek amacıyla gelinlerin çeyizlerine eklenmesi sıradan bir gelenekti ve bu eserlerin yangınları önlediğine, askerleri savaşta koruduğuna dair güçlü batıl inançlar vardı. Bu dönemin shunga eserlerinin en önemli özneleri ise "uçucu dünyanın" (Edo'nun eğlence bölgeleri) merkezinde yer alan yüksek statülü hayat kadınlarıydı(courtesan). Bu elit hayat kadınları; görkemli kimonoları, zekaları, sanatsal yetenekleri ve ulaşılamaz tavırlarıyla sanatçıların en büyük ilham kaynağı olmuş; shunga tasvirlerinde zarafetin, arzunun ve dönemin lüks tüketim kültürünün nihai sembolleri olarak ölümsüzleştirilmişlerdir.

Japonya'nın 19. yüzyılın sonlarında kapılarını dış dünyaya açmasıyla birlikte, bu eserler Batı'ya ulaşarak büyük bir kültürel sarsıntı yarattı. Viktorya dönemi ahlakıyla şekillenmiş Batılı diplomatlar ve gezginler bu açık tasvirleri ilk başta skandal ve ahlaksızca bulsalar da, Avrupa'nın avangard sanat camiasının tepkisi tamamen farklıydı. Batılı sanatçılar, shungadaki cesur kompozisyonlardan, net sınırlarla ayrılmış düz renk bloklarından, perspektif kurallarını yıkan cüretkarlığından ve yüksek sanat ile bedensel hazzı harmanlayan estetiğinden derinden etkilendiler. Modern Avrupa sanatının gelişiminde ve çizgisel estetiğin özgürleşmesinde, bu eserlerin sunduğu devrim niteliğindeki görsel dilin payı yadsınamaz bir gerçektir.

Shunga'nın Batı sanatı üzerindeki bu güçlü etkisine rağmen, eserlerin kendi anavatanındaki kaderi ironik bir şekilde karanlık oldu; Meiji Restorasyonu (1868) ile birlikte Japonya, Batı'ya daha "medeni" ve uyumlu görünmek adına bu eserleri yasaklayarak yüz yıldan uzun sürecek bir oto-sansür dönemi başlattı. Müzelerin karanlık depolarına kilitlenerek fiziksel olarak ortadan kaybolan bu köklü gelenek aslında tamamen yok olmadı; bilinçaltına itilen bu sanatsal ve erotik miras, günümüzde hentai (anime ve manga formatındaki cinsel içerikler) kültürü olarak yeniden doğdu. Shunga'daki fantezi odaklı imkansız vücut oranları, aşırı abartılı duygusal ifadeler ve görseldeki Hokusai'nin ikonik "Balıkçının Karısının Rüyası" eserinde zirveye ulaşan dokunaç (tentacle) gibi sürreal temalar, günümüz hentai endüstrisinin görsel kodlarını doğrudan belirlemiş ve dijital çağda yaşamaya devam etmesini sağlamıştır.

Kaynak:

https://en.wikipedia.org/wiki/Shunga

Buckland, Rosina. "Shunga: erotic art in Japan." (2010).

Shunga için örnekleri görebilmek için(Buraya hepsini eklemek ve NSFW sınırlarını zorlamak istemedim):

https://commons.wikimedia.org/wiki/Category:Shunga

https://www.britishmuseum.org/collection/search?keyword=shunga

u/Geldingmustang — 22 hours ago
▲ 12 r/kibeleSalon+1 crossposts

Eski Mısır'da engelliler ve dönemin eserlerine yansıması

Eski Mısır kültürü geçmiş toplumlardan fiziksel deformite ve kısıtlılıklara bakış açısı görece farklı bir toplum... Eski Yunan ve Roma uygarlıklarında bunlar tanrılardan birer ceza olarak görünürken, Mısır bunu farklılık olarak kabul etmiş, günlük yaşama katılabileceği yollar aramıştır. Bunu özellikle kalan eserlerden daha iyi görebiliyoruz. Deformite veya engeller diğer uygarlıkların eserlerinde yer almaz veya nadiren yer alırken, Eski Mısır eserlerinde bu örnekleri sık olarak görebiliriz.

Burada bazı ilginç örnekleri derlemek istedim.

  1. Çocuk felci/poliomyelit sekeli: Özellikle incelmiş sağ ayak ve baston kullanımı bu stelde resmedilmiş.(m.ö. 14. Yy)

2 ve 3: Kamburluk/kifoz tasvirleri

  1. Kör bir harpçının rölyefi(m.ö. 13. Yy)

  2. Cüce yüksek rahip seneb ve eşi(Kahire Mısır Ulusal Müzesi'nde görülebilir, m.ö. 26. yy)

Kaynak:

Zakaria NN. Unveiling Hidden Histories: Disability in Ancient Egypt and Its Impact on Today’s Society—How Can Disability Representation in Museums Challenge Societal Prejudice? Social Sciences. 2024; 13(12):647. https://doi.org/10.3390/socsci13120647

u/Geldingmustang — 2 days ago
▲ 7 r/kibeleSalon+1 crossposts

Chopin'in son bestesi: Memleket özlemiyle çıkan boğuk bir ses

Frédéric Chopin'in son bestelerinin büyük bir kısmının polonez veya mazurka formunda olması tesadüf değil... 19 yaşında, kendisi için hayatının ortasında ülkesi Polonya'dan çıkıp Fransa'ya gelen, bu dönemi de özellikle son yıllarında memleket özlemi ile geçiren bir besteci.

Son yıllarında çoğu yazarın tüberküloz olarak yorumladığı hastalığı gittikçe ağırlaşıyor, en son 1849 yılında, yani 39 yaşında evin dışına bilr çıkamaz oluyor. Bu eser(Op 68 n 4 mazurka), op 67 n 2 numaralı mazurkası(Polonyaya özgü vals benzeri dans) ile beraber son eseri olarak anılır. O kadar halsiz kalmıştır ki eser bitirilememiştir bile, notalar karman çorman... Kaçınılmaz sonun boğuk bir hüznü vardır, bir yandan da metin kalmaya çalışması... Eser ölümünden sonra ilk bölümü tekrar ufak bir varyasyon ile eklenerek(o zamanın tarzı) bitirilmiş ve restore edilmiştir. Daha geniş restorasyonlar da yapılmıştır, ama şahsi olarak bu versiyonu daha samimi buluyorum.

Keyifli dinlemeler

Ek olarak son el yazması notaları:

https://encrypted-tbn0.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcSpg4wK3KBlpHotZDaSkB7cg6WcXA9Nmi5kVPyLB2IXbA&s=10

youtu.be
u/Geldingmustang — 2 days ago

Viski nasıl takılır? Tadıma giriş niteliğinde bir rehber

Viski tadımına yeni başlayanlar için 10 dakikaya sığdırılmış bir rehber. Sadece yeni başlayanlar değil, temellerini bilenlerin de işe yarar birçok bilgi bulabileceği bir video olarak paylaşmak istedim.

Videoda yer alan önerilere naçizane ek olarak benim de sınırlı deneyimim ile önerim, tadımı yaptıktan ve not aldıktan hemen sonra mümkünse birden fazla çeşitli tadımcıların notlarını okuyup(gerek Burkay Bey'in kendi blogu olan meleklerin payı, gerekse diğer tadımcılar) tekrar değerlendirmek. Bu kopyacılığın kendi adıma da güzel katkıları olduğuna inanıyorum.

Sağlığınıza!

(Not: Başlıktaki takılır yazısını tadılır olarak düzeltiyorum 😄)

youtu.be
u/Geldingmustang — 3 days ago

Georgi Sviridov - Kar Fırtınası (Bir Puşkin öyküsünden orkestraya...)

Farklı sanat dallarının birbirini beslemesi çok sık rastlanan bir durumdur. Buna güzel bir örnek olarak bugün Georgi Sviridov'un "Kar Fırtınası(Metel)" eserini paylaşmak istedim.

İlk olarak yazılan hikaye (1830) ile Sviridov'un bestesi (1964-74) arasında 100 yılı aşkın bir süre var. Bunun nedeni o dönem hikaye sinemaya uyarlanmak isterken besteciden film müziği talep ediliyor, o da süitteki bazı parçaları besteleyerek bir eser ortaya çıkarıyor. Ardından geçen 10 yıl içinde ise bazı bölümler ekleyip yeniden düzenleyerek konserde çalınabilecek bir hale getiriyor.

Hikaye ile müzik iç içe, ancak tabii her bölüm hikayenin örgüsü ile bire bir örtüşmüyor, yani yüzeysel bir paralellik var denebilir. Aleksandr Puşkin tarafından 1830 sonbaharında, kolera salgını yüzünden Boldino'daki malikanesinde karantinadayken yazılan hikaye, soylu bir ailenin kızı olan Marya ile fakir teğmen Vladimir'in gizlice evlenme planını anlatır. Ancak kararlaştırılan gece kopan şiddetli fırtına, Vladimir'in yolunu kaybetmesine neden olur. O sırada fırtınadan kaçıp aynı kiliseye sığınan başka bir subay (Burmin), karanlıkta bekleyen gelinle evlenir. Yıllar sonra Vladimir savaşta ölür. Kaderin bir cilvesi olarak Marya ve Burmin tanışıp birbirlerine aşık olduklarında, o gece fırtınada evlendikleri kişinin aslında birbirleri olduğunu anlarlar.

Bu konuyu işlerken Sviridov, dönemin beklentilerine son derece uygun bir tarz seçmiştir. O dönemde yapılacak her türlü aşırılık, sıra dışılık, halkın eserin mesajını veya duygusunu anlamasını güçleştirecek öge, yönetim tarafından büyük eleştiriler alıyor, sanatçının gözden düşmesine ve hatta kınanmasına sebep olabiliyor(Formalizm ile suçlanma). Devlet sanatçısı olmak dışında çok bir seçeneğin bulunmadığı düşünüldüğünde, bu sanatı da zorlayıcı bir şekilde kalıplara sokuyor. Bu bakış açısı ile eser oldukça toplumcu, iletmek istediği duygular ve izlenimler net, ve halkın büyük kısmı tarafından anlaşılabilir nitelikte. Sanatsal açıdan kısıtlılıklara rağmen bu özellik, özellikle bazı bölümlerin(Troika, ve özellikle romans gibi) o dönemi yaşamış çoğu kişi tarafından bilinmesini sağlıyor.

Eserin(Müzik olan süit) bölümlerine gelirsek:

  1. Troika (Üçlü At Kızağı)

Müzik, hiç durmayan motorik bir ritimle açılır. En dikkat çekici unsur, arka planda sürekli duyulan kızak çıngıraklarıdır (kampana). Bakır üflemelilerin (karno ve trompet) güçlü girişi, karlı yolda hızla ilerleyen bir kızağın hareketini doğrudan hissettirir. Bu bölüm oldukça görkemli bir açılıştır, aynı zamanda son bölümü de işaret eder.

İlginç bir şekilde bu bölüm bestelenmesinden yaklaşık 30 yıl sonra bambaşka bir intihal tartışmasına konu olacaktır: Hideo Kojima'nın efsaneleşmiş oyunu "Metal Gear Solid"in ana teması, bu bölümden biraz "fazla" esinlenmiştir. O derece ki, ileri dönem oyunlarda bu tema baskılar nedeniyle tamamen terkedilmiştir!

  1. Vals

Alışılmış neşeli valslerin aksine, kasvetli bir yapıdadır. Melodi, tek bir obua solosu ile sessizce başlar. Ardından diğer tahta üflemeliler ve nihayetinde tüm yaylı orkestrası devreye girerek sesi büyütür. Bu dalgalı yapı, insanların fırtına içindeki çaresiz savruluşunu simgeler. Sviridov, burada eski tarz(romantik dönem, hikayenin yazımı dönemine uygun) bir valsi taklit etmeye çalışmıştır. Abartısız, gösterişsiz, ufak taşradaki bir davete de, gereğinde daha büyük balolara da uygun bir tarza sahiptir.

  1. İlkbahar ve Sonbahar

Orkestranın sesi aniden küçülür. Flüt ve klarnetin birbiriyle ettiği sessiz, sakin diyaloglar duyulur. Bu şeffaf bölüm, hikayedeki yılların geçişini ve eriyen karların ardından gelen sonbaharı anlatır.

  1. Romans

Süitin duygusal merkezidir. Yalnız bir piyano arpejiyle başlar, ardından solo keman ve çello ana melodiyi çalar. Başlangıçta çok sakin ve yalnız duyulan bu ezgi, zamanla tüm orkestranın katılmasıyla büyük ve dramatik bir sese ulaşır. İmkansız aşkın müzikal karşılığıdır.

Bu bölüm muhtemelen kendi ülkesinde en bilinen bölümlerden biridir ve gerçek bir duygu mühendisliği eseridir. Mühendislik diyorum, zira çok basit ama etkili bir temanın gittikçe güçlendirilip çok sesli hale getirilerek dinleyiciye duygu boşalımını yaşatmak için özenle tasarlanmıştır. Ama kabul ediyorum, etkili!

  1. Pastoral

Rus halk müziklerine özgü melodiler içerir. Özellikle obua ve korangle (İngiliz kornosu) öne çıkar. Fırtınadan ve insan dramından uzak, taşra doğasının kendi içindeki huzurlu halini duyulur.

  1. Askeri Marş

Önceki bölümlerin melankolisi biter; trampetler, trompetler ve trombonlar sahneye çıkar. 1812 Napolyon Savaşları'ndan zaferle dönen Rus askerlerinin kasabaya girişini anlatan, parlak ve coşkulu bir marştır.

  1. Nikah Töreni

Müzik ağırlaşır ve karanlıklaşır. Kalın yaylılar ve nefesliler, bir Ortodoks kilisesi korosu gibi tınlar. Mutlu bir düğün müziği yerine, karanlıkta yanlış insanla yapılan o hatalı evliliğin ağırlığı ve ciddiyeti duyulur.

  1. Valsin Yankıları

İkinci bölümdeki vals teması geri döner, ancak bu kez çok cılızdır. Melodi, flütler ve yaylıların telleri parmakla çekerek çaldığı pizzicato tekniğiyle duyurulur. Karakterlerin geçmişteki o fırtınalı geceyi uzak bir anı olarak hatırlamasını ifade eder. Aynı temanın bu uzak duyuluşu, gerçeklikten çok anı hissini çok başarılı bir şekilde yansıtır.

  1. Kış Yolu (Final)

Eser, ilk bölümdeki temaya(Troika) geri döner. Ancak bu kez ritim çok daha sert, orkestranın sesi (tutti) çok daha yoğundur. Diğer bölümlerde duyduğumuz melodiler fırtınanın içine karışır. Eser, doğanın ve kaderin gücünü vurgulayan yüksek sesli ve çarpıcı bir finalle kapanır.

Puşkin'in öyküsünü keşfetmem, müzikten sonra oldu diyebilirim. Ardından hikayenin kendisini de okudum(Belkin Hikayeleri adı altında yer alır), bu sıranın tabii ki tersi de mümkün. Hem müzikal, hem de hikaye açısından keyifli bir yolculuk diyebilirim, ancak birbirlerinin etkilerini güçlendirdiğini de söylemeden edemeyeceğim.

Keyifli dinlemeler/okumalar...

youtube.com
u/Geldingmustang — 3 days ago

Vahşi çocuk efsanesinin Japon mitolojisindeki karşılığı: Kintaro

Eğer bir gün olur da Fuji dağını ziyaret etmek için doğu tarafından gelirseniz, yolunuz Ashigara dağının yakınlarından geçebilir. Bölgeyi ziyaret etmeye karar verirseniz de bazı ev ve dükkanlarda gürbüz, baltalı ve bazen de ayıya binen bir çocuğun figürleri veya çizimleri ile karşılaşabilirsiniz!

Japon mitolojisinin ve folklorunun en sevilen kahramanlarından biri olan Kintarō, bilinen adıyla "Altın Çocuk", Ashigara Dağı'nın derin ve vahşi ormanlarında doğup büyümüş efsanevi bir figürdür. İnanılmaz bir doğuştan güce sahip olan bu gürbüz çocuk, üzerinde "altın" anlamına gelen "Kin" (金) kanjisi işlenmiş kırmızı bir önlük giyer ve omuzunda her zaman devasa bir balta (masakari) taşır. Efsaneye göre bir "Yama-uba" (dağ cadısı veya orman ruhu) tarafından büyütülen Kintarō, insanlardan tamamen izole bir şekilde doğanın kucağında yetişmiştir. Ormanın sakinleri olan ayılar, geyikler, maymunlar ve tavşanlar onun en yakın dostları olmuş, günlerini onlarla devrilmiş ağaç kütükleri üzerinde neşe içinde güreşerek yaparak geçirmiştir. Kintarō'nun çocukluk efsanesinin en ikonik sahnesi, devasa ve vahşi bir ayıyı güreşte mağlup ettikten sonra onu ehlileştirip kendine sadık bir binek hayvanı yapmasıdır; bu durum onun doğa üzerindeki mutlak ancak uyumlu hakimiyetini simgeler.

Gençlik yıllarına adım attığında Kintarō'nun kaderi, ormanın sınırlarını aşıp Japon feodal tarihinin destansı sahnelerine doğru yönelir. Dönemin en ünlü ve saygın samuray komutanı Minamoto no Yorimitsu, Ashigara Dağı'ndan geçerken bu vahşi gencin inanılmaz fiziksel gücüne ve potansiyeline bizzat tanık olur. Tam o sırada bir ağacı kökünden söküp taşımaktadır! Yorimitsu'nun teklifiyle vahşi doğayı ardında bırakıp medeniyetin yolunu tutan Kintarō, "Sakata no Kintoki" adını alarak efendisinin hizmetine girer. Ormanın yenilmez çocuğu, kısa sürede samuray onurunu benimseyerek Yorimitsu'nun en güvendiği dört sadık korumasından (Shitennō) biri rütbesine yükselir. Sakata no Kintoki kimliğiyle sayısız savaşa katılır ve özellikle Ōeyama dağındaki korkunç iblis Shuten-dōji'nin alt edilmesi gibi efsanevi maceralarda gösterdiği kahramanlıklarla adını Japon tarihine ve folkloruna ölümsüz harflerle yazdırır. Kintarō'nun geçmiş hikayesi tabii ki gerçek olmamakla beraber, Sakata no Kintoki diye bir savaşçının gerçekten yaşadığı düşünülmektedir, tabii ki gerçekse de geçmiş yaşamının çok daha farklı olmuş olacağı kesin!

Kintarō'nun vahşi doğadan medeniyete uzanan bu destansı yolculuğu; Enkidu, Romulus ve Remus ve Tarzan gibi farklı coğrafyaların ünlü "vahşi adam" arketipiyle karşılaştırıldığında, Japon toplumunun kültürel değerlerine dair çok derin bir analitik tablo ortaya koyar. Kintarō'nun bir dağ cadısı tarafından dış dünyadan izole büyütülmesi, Roma İmparatorluğu'nun kuruluş mitinde dişi bir kurt tarafından emzirilen Romulus ve Remus efsanesiyle evrensel bir paralellik taşır; ancak Romulus doğadan aldığı bu ilkel gücü yeni bir medeniyet kurmak için emperyal bir eyleme dönüştürürken, Kintarō var olan merkezi otoriteye (Yorimitsu) sarsılmaz bir sadakatle boyun eğerek devlete entegre olur. Öte yandan, Kintarō'nun orman hayvanlarına hükmetmesi akıllara bu efsaneden yıllar sonra yazılmış da olsa modern Batı'nın "Soylu Vahşi"si Tarzan'ı getirir. Ne var ki Tarzan, insan medeniyetini yozlaşmış ve ikiyüzlü bulup bireyci bir özgürlükle doğaya (saf olana) geri dönmeyi seçerken, Kintarō samuray onurunu ve toplumsal itaati ulaşılması gereken en yüce mertebe olarak görür ve ormanı bir daha dönmemek üzere ardında bırakır. Son olarak Kintarō'nun medeniyet tarafından "ehlileştirilmesi", belki insanlık tarihinde "Vahşi Adam" arketipinin ilk örneği, Gılgamış Destanı'nın ikinci ana karakteri Enkidu ile de keskin bir zıtlık oluşturur. Tıpkı Kintarō gibi ormanda hayvanlarla büyüyen Enkidu, medeniyete karıştıkça vahşiliğini ve gücünü kaybetmiş, insan olmanın ve faniliğin trajedisiyle yıkılmıştır. Oysa Kintarō ehlileşirken gücünden hiçbir şey kaybetmeden, ilkel enerjisini devletin bekası için kullanır. Yani Sümerliler için doğa daha büyük bir güç kaynağı ve onun parçası olmak doğaya övgü sayılabilir, ancak Japon kültüründeki yansımaya bakılırsa doğanın gücü de medeniyet için kullanılmalıdır, onun bir aracı olmalıdır.

Kintarō karakteri antik dönemde birçok tasvire konu olmuş, hikayesi kuşaklarca aktarılmıştır. Bugün özellikle turistik yönü(özellikle yerli turistleri için) de önem kazanmıştır. Her sene 5 Mayıs oğlan çocukları günü olarak kutlanır, bu kutlamada çocukların da Kintarō gibi güçlü ve cesur olmalarını teşvik etmek için bu figürleri kullanmak yaygındır. Yine anime kültürünü de etkilemeden duramamış, Kintarō-Altın çocuk animesine esin kaynağı olmuştur.

Kaynak:

https://jref.com/articles/kintar%C5%8D-the-golden-boy.317/

https://reallyruraljapan.com/myths-and-legends

Ashkenazi, Michael. "Handbook of Japanese mythology." (2003): 1-400.

u/Geldingmustang — 5 days ago

Camille Saint-Saëns - Danse Bacchanale (Op 47)

Belki dozu sınırlarına kadar zorluyorum aynı temada, ama "Samson et Dalila" operasının orkestral olarak yorumlanmak üzere yazılmış en etkileyici bölümlerinden birini paylaşmadan edemedim. Hareketli ve oryantal bir müzik ihtiyacı olduğunda fon müziği olarak sayısız kere kullanılmış(özellikle 6:38 deki tema), ününü sonuna kadar hak eden bir bölüm, bacchanale, sarhoş ve kendinden geçercesine, kendini kaybedercesine...

İyi dinlemeler...

youtu.be
u/Geldingmustang — 6 days ago
▲ 5 r/kibeleSalon+1 crossposts

Samson et Dalila - Camille Saint-Saëns (Mon cœur s’ouvre à ta voix) ve yine bir şeytani baştan çıkarma öyküsü

Eski Ahit'te geçen meşhur Samson ve Delilah öyküsü, insanüstü gücünü Tanrı'ya olan bağlılığının simgesi olan kesilmemiş saçlarından alan kahraman Samson ile onun aşık olduğu kadın Delilah'nın trajik ihanet destanıdır. Samson'ın düşmanları tarafından yüklü miktarda rüşvet verilen Delilah, sahte sevgi gösterileriyle uzun uğraşlar sonucunda sevgilisinin yenilmezlik sırrının saçlarında saklı olduğunu öğrenir. Samson uyurken saçlarını kestirerek onu sıradan ve güçsüz bir insana dönüştüren Delilah, kahramanın düşmanlarına yakalanmasına, kör edilmesine ve zincire vurulmasına neden olur; ancak öykünün sonunda hapisteyken saçları yeniden uzayan Samson, Tanrı'dan son bir kez güç dileyerek tapınağın devasa sütunlarını yıkar ve düşmanlarıyla birlikte kendi sonunu da getirir.

Camille Saint-Saëns'in 1877 yılında prömiyeri yapılan ihtişamlı "Samson et Dalila" operası, bu antik öyküyü Fransız romantizminin zengin müzikal dokusuyla yeniden canlandırır ve eserin şüphesiz en çarpıcı bölümü, İkinci Perde'de Dalila'nın söylediği "Mon cœur s'ouvre à ta voix" (Kalbim sesine açılıyor) aryasıdır. Samson'ın sırrını öğrenmek ve onu tamamen kendine bağlamak amacıyla söylenen bu mezzo-soprano aryası, operanın psikolojik ve dramatik merkezini oluşturur. Bu sahnede Saint-Saëns, Dalila'nın manipülasyonunu öfke veya şiddetle değil; son derece yumuşak, davetkar ve hipnotik bir melodiyle tasvir eder. Melodi o kadar büyüleyici ve duygu yüklüdür ki, dinleyici bile tıpkı Samson gibi bu ölümcül cazibenin ve sahte teslimiyetin ağına düştüğünü hisseder.

Aryanın müzikal yapısı, baştan çıkarmanın doğasını yansıtan yavaş, inişli çıkışlı ve şehvetli kromatik çizgilerle örülmüştür. Dalila'nın sıcak ve kadife sesi adeta yavaşça kıvrılarak Samson'ın mantığını ve direncini adım adım kırarken, sahte şefkat dolu sözcükleri ölümcül bir tuzağın üzerini örten ipek bir örtü işlevi görür. Aryanın nakarat kısmında Samson'ın da hislerine dayanamayarak melodiye katılıp Dalila'ya olan aşkını haykırmasıyla parça anlık bir aşk düetine dönüşür; ancak bu durum aslında Samson'ın kendi felaketine kendi rızasıyla attığı son ve geri döndürülemez adımı simgeleyerek, müzik tarihindeki en zarif ama bir o kadar da tehlikeli ihanet sahnelerinden birini ölümsüzleştirir.

Daha henüz soğumamış bir paylaşım olan Phyllis ve Aristoteles hikayesinde olduğu gibi ondan belki de daha popüler olan bu hikayede de çok benzer bir örüntüye şahit oluyoruz. Samson iyi olan her şeyi temsil ediyor, yiğit, mert, güçlü, inançlı. Onu alt etmenin ise tek yolu ise baştan çıkararak direncini kırmak... Bir yerde şeytanı da tarifler gibi, aslında Lilith de dahil sayısız hikayede bu böyle. Delilah insansı duygulara sahip değil, daha doğrusu ne düşünüyor, ne hissediyor hiçbir fikrimiz yok. O sadece duyguları kullanan bir kötücül bir araç, iyi ve inançlıların iradesini kıran... Bu hikayeyi dinleyip de Samson ile özdeşim kurmak mümkün, ama Delilah ile değil.

Tüm bu arka plana rağmen operanın diğer bölümleri de dahil estetik açıdan döneminin en parlaklarından, ve bu aryanın da meşhur olması hiç şaşırtıcı değil. Farklı bir tat için 2009'da Muse'un da aynı aryanın bir kısmını "Resistance" albümünde kullandığını, şahsi fikrimce başarılı da olduğunu söyleyeyim. Tarih boyunca tekrarlaya bu temayı daha çok paylaşırsam yakın zamanda buradan uçurulma korkusu ile de beraber keyifli dinlemeler/seyirler diliyorum.

Daha detaylı okumak için kaynak:

https://www.metopera.org/globalassets/discover/education/educator-guides/samson-et-dalila/samson.18-19.guide.pdf

Sözlerin çevirisi:

Kalbim sesine açılıyor,

çiçeklerin şafağın öpücüklerine açıldığı gibi!

Ama ey sevgilim,

gözyaşlarımı daha iyi kurutmak için,

sesini tekrar duyur!

Delilah'a sonsuza dek döneceğini söyle.

Hep tekrarla çok eski yeminleri,

sevdiğim o yeminleri!

Ah! Şefkatime cevap ver!

Bana, bana mutluluk ver!

Tıpkı buğday başaklarının

hafif esintide sallanışını görmek gibi,

kalbim de titriyor,

teselli bulmaya hazır,

bana sevgili olan sesinde!

Ok, ölümü getirmekte,sevgilinin kollarına uçmasından daha yavaştır!

Ah! Şefkatime cevap ver!

Bana, bana mutluluk ver!

youtube.com
u/Geldingmustang — 5 days ago

Phyllis Aristoteles'in sırtına binerken: Kadının baştan çıkarıcılığı temalı garip ve tekrarlayan bir motif

Phyllis ve Aristoteles'in öyküsü, Orta Çağ Avrupa'sında ortaya çıkmış ve aklın tutku karşısındaki zayıflığını vurgulayan oldukça popüler bir efsanedir. Hikayeye göre, yaşlı ve bilge filozof Aristoteles, öğrencisi Büyük İskender'i güzel eşi (bazı versiyonlarda cariyesi) Phyllis'e olan aşırı düşkünlüğü konusunda uyarır ve bu aşkın onu devlet işlerinden alıkoyduğunu söyler. Bu duruma öfkelenen Phyllis, intikam almak için zekice bir plan yapar ve Aristoteles'i baştan çıkarmaya karar verir. Güzelliği ve cilvesiyle filozofu adeta büyüler. Aşkına karşılık vermek için ise Aristoteles'e tek ve oldukça aşağılayıcı bir şart koşar: Filozofun sırtına binip onu bahçede bir at gibi sürecektir. Aristoteles tutkusuna yenik düşer; ağzında gem, sırtında Phyllis ile dört ayak üzerinde emeklerken İskender onları yakalar. Aristoteles zekice bir manevrayla durumu kurtarmaya çalışarak dersini verir: "Eğer bir kadın, benim gibi yaşlı ve bilge bir adamı bu hale getirebiliyorsa, senin gibi genç ve ateşli birine neler yapabileceğini sen düşün."

Bu hikaye, Orta Çağ ve Rönesans döneminde edebiyatta ve kültürde sıklıkla işlenen "Kadınların Gücü" temasının en tipik örneklerinden biridir. Bu temanın temel amacı, Samson ve Delilah veya Adem ve Havva gibi dini figürlerin hikayelerinde olduğu gibi, kadınların cazibesinin en güçlü, en dindar veya en bilge erkekleri bile nasıl ahlaki bir çöküşe veya utanca sürükleyebileceğini göstermektir. Antik Yunan düşüncesinin ve rasyonalitenin en büyük otoritelerinden biri olan Aristoteles'in, genç bir kadın tarafından kelimenin tam anlamıyla ehlileştirilmesi ve boyunduruk altına alınması, dönemin toplumuna hem komik bir hiciv hem de ahlaki bir uyarı sunmuştur.

Sanattaki yansımalarına baktığımızda , bu motifin 13. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar inanılmaz bir çeşitlilikle görselleştirildiğini görürüz. Kiliselerdeki ahşap koro koltuklarının altlarındaki oymalarda (misericord), fildişi aynalarda, duvar halılarında ve dönemin soylularının masalarını süsleyen pirinç su testilerinde (aquamanile) bu sahne defalarca resmedilmiştir. Görsel kompozisyon her zaman keskin bir zıtlığa dayanır: Yerde emekleyen, cübbesi içinde komik duruma düşmüş yaşlı, sakallı bir filozof ile onun sırtında zarif kıyafetler içinde, elinde kamçı veya dizgin tutan, kendinden emin genç bir kadın. Bu imge, bedensel arzuların entelektüel kibre karşı kazandığı yıkıcı zaferin dönemsel bir sembolü haline gelmiştir.

Kaynak:

Bu motif de dahil olmak üzere sanatta kadın gücünü(genellikle erkek üzerindeki etkisi merkezli) ifade eden başka motifleri de inceleyen ilginç bir kitap:

Smith, Susan L. (1995). The Power of Women: A Topos in Medieval Art and Literature. University of Pennsylvania Press.

Görsel kaynaklar:

https://raekoda.tallinn.ee/en/showpieces/aristoteles-ja-phyllis/

https://ericgerlach.com/2019/12/12/phyllis-rides-aristotle/

u/Geldingmustang — 6 days ago

Deodato - Latin Flute

Latin Jazz ve Bossa Nova türünün temsilcisi, popüler ve muazzam bir kayıt... Justin Bieber'ın kayın dedesinden, klavye üstadı Eumir Deodato'dan gelsin.

youtu.be
u/Geldingmustang — 7 days ago
▲ 93 r/classical_circlejerk+1 crossposts

Rach changed my life

Rachmaninoff changed me as a person.

After listening to piano concerto no. 1 2 3 and 4. Also symphony no.2 and 3

I really transformed into someone else.

I just cant explain it but rachmaninoff is beautiful.

I never saw music as a very great thing , i just liked it .

But after listening to rach i understood the impact and power of music. And now music is my sole reason to live.

Rach made me think .

Rach made me love.

Rach made me cry .

Rach made me live.

reddit.com
u/Geldingmustang — 7 days ago

Gustav Holst-Gezegenler Süiti (ve otostopçunun rehberi!)

Tarihte bazı eserler sanatçılarının ürettikleri diğer eserlerin önüne geçer, bazen bu o kadar fazladır ki sanatçının adı ile eser özdeşleşir. Gustav Holst ve “Gezegenler Suiti” buna çok iyi bir örnektir. Eser o kadar ön planda ünlenmiştir ki, Holst’un daha önemli saydığı diğer eserleri gölgede bırakması onu hayatı boyunca rahatsız etmiştir.

1914-1916 yılları arasında yazılmış olan eser, 7 bölümden oluşan bir süit formundadır, her bir bölüm bir gezegeni simgeler. Ancak buradaki simgesellik bilimsel veya astronomik anlamda değil, onların astrolojik ve mitolojik karşılığındadır. 1912 yılında okumuş olduğu Alan Leo’nun yazdığı astroloji kitapları (Dünya Astrolojisi, Sentez Sanatı) ona ilham kaynağı olmuş, bu süre içerisinde farklı kaynakları da okuyarak( ilhamını beslemiştir.

Eserin bir diğer büyük önemi de sinema müzikleri üzerinde yarattığı etkidir. Bugün özellikle Hollywood filmleri söz konusu olduğunda Holst’un “Gezegenler Süiti”nin müziklerinden esinlenmemiş müzik bulmak çok zordur. Her bölümü ayrı bir film temasının müziği gibidir, en meşhur örneği ile Mars bölümü ile herhangi bir filmdeki savaş/aksiyon sahnesi gibi… Tabii Holst’un da bazı bölümlerde başka bestecilerden etkilenmemiş olması imkansız(Merkür bölümündeki Prokofiev etkisi gibi), ama bu geleceği ne kadar ciddi şekillendirdiği gerçeğini değiştirmiyor.

Süitin her bir bölümünü ayrı ayrı incelersek:*

Birinci Bölüm: Mars - Savaşı Getiren

Eserin birinci bölümüne adını veren Mars karakteri, Roma mitolojisinde Jüpiter ve Juno'nun oğludur. Mars karakterinin Antik Yunan mitolojisindeki kökeni Ares'tir; her iki mitolojide de savaş tanrısıdır. Bu karakter yabanıl, heybetli, ürkütücü ve daima zırh kuşanmış olarak tasvir edilir. Astrolog Alan Leo'nun "Sentez Sanatı" kitabında ise Mars için "enerji veren" ve "yıkıcı melek" tanımları kullanılır.

Bölüm, yaylılar ve timpaninin duyurduğu 5/4 lük aksak ölçülü bir ostinato ile başlar. Bu ritim, Roma mitolojisinde Mars'ı kutsayan Picus adlı ağaçkakanın gagasını ağaçlara vurarak çıkardığı ısrarlı ritmi çağrıştırır. Orkestrada sayıca fazla olan bakır çalgılar, Mars'ın metal ve demir ile ilintili sembolizmini yansıtırken, sonlara doğru ulaşılan fortesisisimo ses gürlüğü savaş alanındaki naraları simgeler. 5/4 ve 5/2 lik ölçüler ile kullanılan dörtlüler armonisi, Mars’ın düzene başkaldıran ve yıkıcı yönünü hissettirir.

İkinci Bölüm: Venüs - Barışı Getiren

Venüs, Antik Yunan mitolojisindeki aşk tanrıçası Afrodit'in karşılığıdır; güzellik, aşk, uyum ve barışı temsil eder. Alan Leo’ya göre Venüs "birleştiren"dir ve Mars hayvani güdülerimizi simgelerken Venüs insancıl tarafımızı simgeler.

Müzikal olarak bu bölüm, Mars'ın kaotik atmosferinin aksine "Adagio" temposunda ve dingin bir yapıdadır. Dörtlüler armonisi yerini uyumlu üçlüler armonisine bırakmıştır. Bölüm genelinde hakim olan piano ve pianissimo ses gürlüğü huzuru pekiştirir. Arp pasajları, glockenspiel ve çelesta tınıları cennetin huzurunu ve çağlayan ırmakları çağrıştırırken, solo kemanın lirik teması Venüs’ün temsil ettiği güzel ses ve şarkı kavramlarını vurgular.

Üçüncü Bölüm: Merkür – Kanatlı Ulak

Merkür, tanrıların habercisi ve elçisidir; refah, mutluluk ve çocuksu bir iyi niyeti simgeler. Hızlı ve keskin bir zekayı temsil eden bu karakter, Alan Leo tarafından "Düşünür" olarak tanımlanmıştır.

Holst, bu bölümü "scherzando" (şakacı) bir karakterde ve 6/8 lik ölçüde bestelemiştir. Müziğe eğlenceli bir dans havası veren hemiolalar ve staccatolar karakterin muzip yönünü destekler. Çıkıcı ve inici arpejler, kanatlı ayakkabılarla göklerde süzülme hissini uyandırır. Bölümdeki canlı keman solosu ise Merkür'ün müzisyen yönüne atıfta bulunur.

Dördüncü Bölüm: Jüpiter - Neşelendiren

Jüpiter (Antik Yunan'da Zeus), en güçlü, bilge ve egemen liderdir; adaleti ve dürüstlüğü simgeler. Alan Leo’ya göre büyüme, genişleme, neşe ve ümidin göstergesidir.

Bölüm, bakır çalgıların ve görkemli armonilerin kullanımıyla ihtişam ve asaleti çağrıştırır. Tören borularını andıran tam dörtlü aralıklar, kralın gelişini haber veren bir atmosfer oluşturur. "Allegro Giocoso" temposundaki neşeli dans temaları bir kutlama havası yaratır. Bölümün ortasında duyulan ve Eolien moduyla yazılmış olan tema, İngiliz halk müziğini andırarak geleneklerin sürekliliğine olan inancı ve ümidi yansıtır.

Beşinci Bölüm: Satürn - Yaşlılığı Getiren

Satürn (Kronos), zamanın efendisidir ve elinde bir orak ile yaşlılığı getiren, cezalandırıcı bir figür olarak betimlenir. Alan Leo'ya göre Satürn kişiyi kısıtlayan, arılaştıran ve terbiye eden bir gücü temsil eder.

Bölümde bir saatin tik-taklarını andıran senkoplu ritmik ilerleyiş zamanı simgeler. Kontrbaslar tarafından duyurulan karanlık tema ve bas flüt, bas obua gibi çalgıların kalın tonları Satürn’ün kasvetini pekiştirir. Çok yavaş olan tempo, yaşlılığın getirdiği hantallığı çağrıştırırken, "şeytan aralığı" olarak bilinen artmış 4'lü aralıklar karakterin kötücül yönüne atıf yapar.

Altıncı Bölüm: Uranüs - Büyücü

Uranüs’ün mitolojik karşılığı Prometheus’tur; uzağı gören, kurnaz ve insanlığa ateşi getiren bir karakterdir. Ancak Holst, bu bölüme isim verirken Tarot kartlarından biri olan "Büyücü"den esinlenmiştir. Bu kart dışa dönüklüğü, enerjiyi ve oyunbazlığı simgeler.

Bölümün ana teması olan dört notalık motif, sürekli biçim değiştirerek Uranüs’ün değişkenliğini ve kural tanımazlığını yansıtır. Zaman örgüsündeki düzensiz ilerleyiş ve geleneksel olmayan yapı bu durumu destekler. Hızlı tempo karakterin coşkusunu yansıtırken, yaylılardaki pizzicatolar ve ksilofon kullanımı mizahi yönünü anımsatır.

Yedinci Bölüm: Neptün - Gizemli

Neptün (Poseidon), denizlerin ve belirsizliğin tanrısıdır. Alan Leo tarafından sislerin, soyutluğun ve kaosun gezegeni olarak tanımlanmıştır; öte alemi ve sezgileri simgeler.

Bölüm boyunca hakim olan pianissimo ses gürlüğü ve bi-tonal tematik malzeme gizemli bir hava yaratır. 5/4 lük aksak ölçü, Neptün’ün temsil ettiği düzensizlik ve kaos ile örtüşür. Güneşten en uzakta olan bu gezegen, yaşam enerjisinin zayıfladığı son durağı, yani yaşamın ötesini temsil eder. Sahne arkasından gelen sözsüz kadınlar korosu, mitolojik Sirenleri çağrıştırarak ruhani bir atmosfer oluşturur. Eser, koronun sesinin yavaşça kaybolmasıyla, yani dünyevi olandan başka bir aleme göçüşü hissettirerek son bulur.

Bu bölüm aynı zamanda müzik tarihinin ilk fadeout bitişi kabul edilebilir, kayıt teknolojisi bu durumda değilken korodan parça parça kişi eksiltip sesi kısarak sonsuzluğa  doğru bitirmek, dönemine göre çok ileri görüşlü bir tekniktir!

 

Gezegenler süiti günümüzde halen birçok orkestra tarafından(her ne kadar standart dizilime ek daha fazla çalgı ve tek bölüm için koro gerektirse de) çalınan ve kitleleri etkilemeyi başaran bir eserdir.

İyi dinlemeler!

Kaynak:

*Araz, D. G. (2019). Gustav Holst’un Gezegenler Süiti Adlı Yapıtının Sembolik İzdüşümü ve Analizi. Konservatoryum6(1), 65-90.

 

Bonus:

Tam 100 yıl önce Gustav Holst’un bizzat kendi yönetimindeki Londra Senfoni Orkestrası’ndan dinlemek isterseniz:

https://youtu.be/N1bg66gGyMs?si=4Pe4Te7SCOQqvPJT

youtube.com
u/Geldingmustang — 8 days ago

Ankara Viskisi: Bir yerli ve milli viski serüveni

Eski evlerdeki vitrinlere dikkatli bakanlar veya yaşı yetenler bilecektir, bir zamanlar bizzat bu topraklarda üretilmiş bir viskimiz vardı: Ankara Viskisi.

Üretilme fikri ilk ortaya çıktığında bile dirençler ile karşılaşan, en sonunda da tarihe karışan bu viskinin hikayesini belgeler ile inceleyen bir yazıyı paylaşmak isterim.

"ANKARA VİSKİSİ

TEKEL’in çok özel bir çalışma sonucunda üretmeye başladığı Ankara Viskisi, 2000’li yıllarda piyasadan çekilene kadar Türkiye’de üretilen ilk ve tek viski olarak rafları ve mütevazı ev barlarımızı süsledi. Ankara Viskisi 1960’larda yurtdışına bağımlılığı azaltmak, para çıkışını durdurmak ve yerli malını desteklemek için üretilmiş bir içki ve tadı nasıl olursa olsun bence Türkiye alkollü içki kültürü açısından bir kilometre taşı. 2004’de TEKEL’in özelleşerek Mey İçki haline gelmesi, 2011 yılında da dünya alkol devi Diageo’nun Mey İçki’yi 2,1 milyar dolar fiyatla satın alması, maalesef Ankara Viskisi’nin sonu anlamına geliyor.

Ankara Viskisi ile ilgili elimizdeki en büyük kaynak, Dr. Turgut Yazıcıoğlu’nun artık sadece sahaflarda bulunan, Ankara Bira Fabrikasında Yapılan Viski İmal Denemeleri adlı kitabı. Kitapta Yazıcıoğlu konuyu şöyle aktarıyor:

“II. Dünya Savaşı’ndan sonra [viski tüketiminin] memleketimizde de arttığını gören hükümetimiz, dövizden tasarruf sağlamak amacıyla viskinin yurtiçinde yapılmasına, gereken denemelerin müdürlüğünce hemen başlatılmasına karar verdi. Böylece Ankara Bira Fabrikası’ndaki viski yapım denemelerine 1957 yılı Ocak ayında ve benim nezaretim altında başlandı. İki yıl kadar süren bu deneme yapımından sonra elde olunan deneme viskileri dinlendirerek ulaştırıldı, eskilerle mukayeseli çeşni muayenelerine tabi tutuldu. Bu muayeneler sonunda elde edilmiş olan deneme, viskilerimizin en az yabancı emsallerinin ayarında olduğunu, Ankara’daki viski denemelerimizin başarıyla sonuçlandığını gösterdi. 64 yılından itibaren daha geniş çapta yapıma geçilmesine ve elde mevcut deneme viskilerinin Ankara Viskisi adı altında piyasaya sunulmasına karar verildi.”

Türkiye’de viski tarihinden bahsederken mutlaka Kerim Yanık’ın anılarına da değinmemiz gerekiyor. 1967 yılında Ankara Atatürk Orman Çiftliği’nde bulunan Tekel Bira Fabrikası’nda işçi olarak çalışmaya başlayan Kerim Yanık, daha sonra pek çok farklı görevde Tekel’e hizmet vermiş, Mecidiyeköy Likör Fabrikası’nı yönetmiş ve biradan şaraba, viskiden liköre uzun yıllar ülkemize büyük hizmetler vermiş bir kişi. Kerim Yanık, Tekel’in Nesi Kaldı, Damaklarda Tadı Kaldı kitabında, Ankara Viskisi üretimine başlanması fikrinin ithal viskilerin ülkemizde her geçen gün artarak tüketilmesi nedeniyle ortaya atıldığını söylüyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleriyle kurulan bira fabrikasında 1957 yılında başlayan viski üretim denemeleri, 1964 yılına kadar devam etmiş. Ankara Bira Fabrikası’nda projenin başına Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Prof. Dr. Turgut Yazıcıoğlu getirilmiş, yedi yıllık viski üretim çalışmalarının sonunda 1964’te Ankara Viskisi’ni piyasaya sürme kararı verilmiş. Aynı dönemde Gaziantepli deneyimli bakır ustaları tarafından bir adet viski imbiği yapımına da başlandığını öğreniyoruz. Kerim Yanık anılarında Ankara Viskisi’nin hazin sonuna da değiniyor.

“Yoğun ısrar ve zorlamaların sonucunda 1998 yılında programa alınıp 2002 yılında tamamlanan Viski Modernizasyonu ve Kapasite Artışı Projesi ile Ankara Viskisi için nihayet ciddi bir adım atılmıştı. Bu projeyle kesintisiz viski suması (viski alkolü) üretimi, viski olgunlaştırma ve eskitme çalışmaları ilk meyvesini 2002 yılı içinde vermişti. Yıllık viski üretimi kapasitesi 500 bin  litreye çıkartılmış, olgunlaştırma ve eskitme için Fransa’dan her biri beş yüz litrelik 1000 adet viski fıçısı ithal edilmişti. Ankara Viskisi üretimine ve iyileştirmelerine yönelik yapılan bunca çalışma bugün hangi noktada derseniz, cevabı kocaman bir “hiç”tir. 2004 yılında yapılan özelleştirmeyle modernize edilen ve kapasitesi hiç küçümsenmeyecek seviyeye çıkartılan viski tesisi de diğer 17 içki fabrikasıyla birlikte Mey Alkollü İçkiler San. ve Tic. Anonim Şirketi bünyesine katıldı. Bu özelleştirmeyle birlikte Ankara Viskisi’nin yeni sahibi olan Mey’den doğal olarak viski üretimini daha yukarı çıkartacağı bekleniyordu. Ancak söz konusu şirket viski üretimine kısa süre içinde son verdi. Büyük çabalar ve harcamalar sonunda kurulan bu yeni tesis, daha hiç kullanılmamış yeni fıçılarıyla birlikte satışa çıkarıldı. Sonuçta bin adet yeni fıçı Fransa’daki bir viski firmasına, imbik ve tamamlayıcı ekipmanlar da ABD’deki başka bir viski firmasına satılıverdi.”

Ankara Viskisi fermantasyon, iki kez distilasyon gibi üretim yöntemleri açısından değerlendirildiğinde İskoçya viskilerine oldukça benziyor. Ancak Ankara Viskisi “viski” midir, hâlâ tartışma konusu; şu anda dünyadaki tüm viski yasaları ve Türk Gıda Kodeksi’nde “pirinç dışı tahıllardan yapılan alkol” ibaresi bulunuyor. Ancak elimizdeki tüm metinlerden Ankara Viskisi üretiminde %15 oranında pirinç de kullanıldığını anlıyoruz. Pirinç ve arpa maltı mayşeleri maya katılarak fermantasyona uğruyor, %5-6 alkollü bir “ham bira” elde edildikten sonra iki kez imbikten geçiriliyor. İlk damıtımda %30-35 ikinci damıtımda %72-75 alkol oranına sahip bir alkol elde ediliyor (elde edilen bu ikinci distilat “viski suması” olarak geçiyor). Damıtık su kullanılarak alkol oranı %55’e düşürülen bu alkol, içleri yakılıp kömürleştirilen fıçılarda olgunlaşmaya bırakılıyor. Günümüzde viski üretiminde en önemli konu tutarlılık. Sürekli aynı tadı yakalayabilmek büyük bir ustalık ve titizlik gerektiriyor. Kullanılan tahıl ve mayşenin hep aynı karakterde olması, fermantasyon ve damıtım koşullarının sürekli kontrol edilmesi, fıçıların sürekli kontrol edilerek alkolün uzun süre olgunlaştırılması, viskinin kalitesini belirleyen en önemli unsurlar. Ankara viskisinin sınırlı miktarda üretilmesi, tüm Türkiye’ye ulaştırma çabasıyla yeterince olgunlaştırılmadan tüketiciye ulaşması Ankara Viskisi ile ilgili eleştirilerin başında geliyor. Nitekim yukarıdaki fotoğraftaki koleksiyonumda gördüğünüz gibi pek çok Ankara Viskisi şişesi farklı renklerde ve lezzetlerde olduğu için Ankara Viskisi’ne tadım notu yazmak ve puanlamak da çok kolay değil. Çünkü her şişede farklı aromalarla karşılaşmak mümkün."

Tabii ki üretimdeki sorunlara(pirinç kullanımı? üretimde standardizasyon? dinlendirme?) dayanarak uluslararası rakiplerine göre Ankara Viskisinin serbest piyasada da dayanabilmesi için daha fazla adım gerekecekti, bu nedenle bu çabanın göze alınamaması beklenebilecek bir şey.

Ama potansiyeli de görmek lazım, 1961 yılında piyasa ortalaması sayılabilecek Amerikan, İskoç ve Kanada viskileri arasında Ankara'da bir tadımda birincilik almış, 1963 yılında farklı varyasyonlar ile girdiği Brüksel tadımlarında Amerikan viskilerinin üzerinde yer almış, Berlin'deki tadımlarda takdir toplamış bir viski, hem de tüm kusurlarına rağmen. Gerçekten bu bariz sorunları da yönetebilseler nasıl bir ürün olacaktı sormuyor değilim.

Son olarak, tatmamış olduğum bu viski ile ilgili çok büyük bir kişisel soruya daha sahibim. Elimde olan tek bir son parti üretimdeki şişe... Saklanıp tarihsel değerini mi korumalı? Açılıp da tat hafızamın içerisinde yerini mi bulmalı? Güzel ama zor bir soru!

Kaynak:

https://www.meleklerinpayi.com/ankara-viskisi/

https://seyler.ekstat.com/img/max/800/N/NNf3AQ6UwgYqYmTJ-637508024167557459.jpg

u/Geldingmustang — 9 days ago

Rüzgar Gibi Geçti - 1939 (Meşhur son sahne)

Aziz Nesin'in "Klarkçı Muammer" ve MFÖ'nün Ali Desidero karakterinin yaptığı "Klark çekmek" fiilini ismiyle dilimize kazandıran Clark Gable ve Vivian Leigh'in rol aldığı filmin ikonik son repliği.

youtu.be
u/Geldingmustang — 10 days ago

Careless Whisper - Postmodern Jukebox (Robyn Adele Anderson & Dave Koz)

Modern şarkılar(Gerçi Careless Whisper da eskidi!) geçmişte çıksaydı nasıl olurdu sorusunu arayan güzel bir proje Postmodern Jukebox... Bu da 1930'lardan bir yorum, araya sıkıştırılmış küçük sürpriz bir "Take Five" bile var, zamanlar iyice karışmış!

youtu.be
u/Geldingmustang — 10 days ago