Eski bir Rembetiko kaydından Pulp Fiction'a: Tetos Demetriades - Misirlou (1927)

Eski bir Rembetiko kaydından Pulp Fiction'a: Tetos Demetriades - Misirlou (1927)

Rembetiko(Rebetiko-Rebetika) bir tür Rum halk müziğidir, gelişimi ile ilgili ilk belgelere 19.yüzyıl sonlarında rastlanır. Rum müziği olmakla beraber kökleri Anadolu'da, özellikle de İzmir ve İstanbul gibi Rumların yaşadığı bölgelerdedir. O dönemlerde kendi usulündeki kahvelerde(Kafe Aman ismi verilen) bu müziğin popülerleştiği ve geliştiği bilinmektedir.

1922 yılında Kurtuluş Savaşı(veya Rum tarihinde Küçük Asya Felaketi derler) ve mübadeleler sonrası bu nüfus büyük oranda Yunan anakarasına göç etmiş, giderken de bu kültürü yanlarında götürmüşlerdir. İlk dönemler Kafe Aman örnekleri Yunanistan'da görülmeye başlamış, ardından Rembetiko bu kafelerin dışına da taşmıştır.

Tabii ki bazı Rumlar başka ülkelere de göç etmiştir, bu örnekteki Tetos Demetriades için bu Amerika Birleşik Devletleri olmuş! Bir müzisyen olarak da 1927 yılında bu şarkıyı Anadolu'dan götürerek ölümsüzleştirmiş ve bilmeden de olsa popüler kültürün orta yerine bırakmıştır. İlerleyen yıllarda şarkı popülerleşmiş, farklı kişiler tarafından, değişik tarzlarda icra edilmiştir.

Bundan 35 yıl sonra Dick Dale aynı melodiyi sözsüz Surf Rock tarzı icra edecek, ondan da 32 yıl sonra Quentin Tarantino bu halini Pulp Fiction filminin meşhur sountrack'i olarak kullanacaktır. Tabii 1950'lerde Zeki Müren'in Türkçe sözlü halini(Yaralı Gönül), 2005'teki Black Eyed Peas'in remixini de unutmamak lazım.

Sözleri Yunanca olan eserin melodisinin kökeni bilinmiyor, Arap veya Yahudi kökenli olabileceği de düşünülüyor. Konusu ise bir Mısırlı kıza olan sevda üzerine, Türkçe çevirisi aşağı yukarı şöyle:

«Mısırlım benim, senin o tatlı bakışların / Kalbimde bir ateş yaktı / Ah, ya habibi, ah, ya leyli (Arapça: Ah, ey sevgilim, Ah, ey gecelerim benim) / Dudaklarından bal damlıyor senin / Ah Mısırlım benim, başka diyarlara ait büyülü güzellik / Kendi çılgınlığıma yenik düşeceğim, artık tahammülüm kalmadı / Seni bu Arap diyarından uzaklara kaçıracağım / Kara gözlüm, delişmen Mısırlım benim»

Keyifli dinlemeler!

youtube.com
u/Geldingmustang — 1 day ago

Parliament Sinema Kulübü Jenerik - 1992

Bir kuşağın hafızasında pazar gecesi ritüellerinden biri olarak yer etmiş bir jenerik...

Parliament Sinema Kulübü, 1990'larda Star 1 kanalında, yabancı sinema filmlerinin her pazar geceleri televizyonda ilk kez gösterildiği sinema kuşağıdır. Jeneriğindeki Karla Bonoff tarafından seslendirilen All My Life parçası ve "Parliament Sinema Kulübü, Pazar Gecesi Sineması'nı sunar." anonsuyla hafızalarda yer edinmiştir.

1992 yılında başlayan, sponsoru sigara firması olduğu için RTÜK kararıyla yayından kaldırılan program, Pazar Sineması adıyla devam ettirilmiştir. Daha sonra uzun bir dönem yayımlanmayan kuşak, Star TV'nin Doğuş Yayın Grubu tarafından satın alınmasıyla 2012 yılında Pazar Gecesi Sineması adıyla yayın hayatına geri dönmüş; 32 bölüm boyunca da devam etmiştir.

Yayınlandığı dönemde televizyon için görece popüler ve beğenilen filmleri izleyiciyle buluşturmayı başarmış olan programın jeneriği, dönemin estetiğini yansıtmaktadır, bu estetiği salona taşımak ve hatırlatmak gayesi ile paylaştım.

(Yazının bir kısmının kaynağı Vikipedi'dir.)

youtu.be
u/Geldingmustang — 2 days ago

Did they really have to put "A parody" on its cover?

Tracklist

She Loves You - Bugs/Daffy/Elmer/Taz

The Fool on the Hill - Elmer Fudd

Birthday - Daffy/Taz

Hello Goodbye - Bugs/Daffy

With a Little Help from My Friends - Elmer/Bugs

It Won't Be Long - Bugs/Daffy/Elmer/Taz

Yesterday - Daffy Duck

Penny Lane - Bugs/Taz

Help! - Yosemite Sam

Can't Buy Me Love - Bugs/Daffy

The Long and Winding Road - Road Runner

u/Geldingmustang — 4 days ago
▲ 16 r/kibeleSalon+1 crossposts

Solaklık "Hastalığı", önlenmesi ve tedavisi: 1935 yılından nadide(!?) bir eser

Yanlış okumadınız. Böyle bir kitap var ve oldukça ciddi.

İnsanlık tarihinde neyin normal, neyin hastalık olduğu hep tartışma konusu olmuştur. Tarihte bugün için güleceğimiz birçok durum, hastalık olarak kabul edilmiş ve hatta utanç verici şekilde tedavi edilmeye çalışılmıştır.

1935 yılı itibarıyla solaklık için hikaye buydu.

Kitabın içeriğini okudum. 38 sayfalık daha çok bilgilendirme kitapçığı gibi desek yeridir. Solakların ileride iş yaşamında ne zorluklar çekebileceğini, sağ eli kullanmanın önemini, bunun yanlışlık olduğunu savunarak başlıyor.

Hatta bu hastalığın erken dönemde yakalanması gerektiğini, "en az Rickets veya Zatürre kadar ciddi" olduğunu belirtiyor!

Sonraki dönemlerde bebeklikten itibaren yatış pozisyonları, oyuncaklar, yapılacak aktiviteleri tarifliyor. Sağ eli kullanmayı zorunlu kılacak masalar, araç-gereçler ile eğitim vb öneriyor.

Geçmişte yapılan bazı hastalık tanımları, tedaviler, veya bilimsel olarak görünen konseptler bugün ya çöp niteliğinde, ya da komik kalabiliyor. İşin acı yanı kimilerinin bir ömrü bugün güldüğümüz şeylere adamış olması...

Acaba gelecekte bugün yaptığımız nelerin tamamen boşuna olduğunu fark edeceğiz, veya güleceğiz, insan merak ediyor...

u/Geldingmustang — 4 days ago

Ragtime sever misiniz? 20. Yüzyıl başlarından erken caz örnekleri (Scott Joplin - The Entertainer, 1916)

Amerikan klasik müziği, Avrupa'daki benzerinden biraz farklı bir şekilde gelişti ve bazen cazı senfonik eserlerle birleştirdi. Ancak ragtime neredeyse tamamen cazdı, yine de hem Amerika Birleşik Devletleri'nde hem de Avrupa'da klasik bestecilerin dikkatini çekti. Bu eser, ragtime'ın kralı Joplin'in en ünlü ragtime örneklerinden biridir.

O dönemlerde Joplin hiç doğrudan banda kayıt yapmadı, ama performanslarının bazıları piano rulosu dediğimiz piyanoları otomatik çaldırabilen düzenekler(ve tabii ki yazdığı notalar) ile günümüze ulaşmıştır.

Keyifli dinlemeler!

youtu.be
u/Geldingmustang — 5 days ago
▲ 63 r/kibeleSalon+1 crossposts

Asclepius and his daughter Hygieia. In Greek mythology, Asclepius was the god of healing and medicine. Hygieia represented health, cleanliness, and protection. The word “hygiene” is derived from her name. Istanbul Archaeological Museums.

u/Geldingmustang — 6 days ago

Gerçek bir karakter mi? Obje mi? Kadın karakterlerin temsili ve derinliğini ölçmenin yolları ve Bechdel testi

İyi ya da kötü olsun, bazı yapımları izlerken veya okurken kimi karakterler nitelikli bir şekilde temsil edilirken, kimilerinin sadece birer dekor veya obje gibi kullanıldığını hissettiniz mi?

Özellikle kadın karakterler, genellikle sadece erkek olana eşlik etmek, onun için var olmak, veya “fan service”(hayran kitlesine görsel hitap) amaçlı, dediğimiz ikinci kategoride çok sık karşımıza çıkıyor. Bu tek boyutlu, izleyici/okuyucunun empati kurmakta zorlanacağı, bir dekordan veya objeden farksız karakterler, aslında kadının yapımlarda da gerçek anlamda ne kadar az temsil edildiğini ortaya koyuyor.

Bu durum yeni dikkatleri çekmiş bir durum değil. Hatta Virginia Woolf 1929’da bunu fark ederek şöyle yazmış: "Kurmaca dünyasının o görkemli kadınlar galerisini hızla aklımdan geçirirken, kadınlar arasındaki bütün bu ilişkilerin fazlasıyla basit olduğunu düşündüm. O kadar çok şey dışarıda bırakılmış, hiç denenmemişti ki. Okuma serüvenim boyunca iki kadının 'arkadaş' olarak resmedildiği herhangi bir örneği hatırlamaya çalıştım. Bazen anne-kız olabiliyorlardı. Ancak neredeyse istisnasız bir biçimde, yalnızca erkeklerle olan ilişkileri üzerinden gösteriliyorlardı. Jane Austen dönemine gelinceye dek kurmacadaki bütün büyük kadın karakterlerin, sadece karşı cins tarafından değil, aynı zamanda yalnızca karşı cinsle olan ilişkileri bağlamında görülmüş olması ne tuhaftı. Ve bu, bir kadının hayatının ne kadar da küçük bir kısmıdır..."

Peki, bunu objektif bir şekilde test edecek bir kriter var mıdır? İşte tam bu noktada, 1985 yılında çizer Alison Bechdel'in “Dykes to Watch Out For” adlı çizgi romanında mizahi bir dille ortaya attığı, ancak zamanla sinema ve edebiyatta kadın temsilini ölçen en popüler metriklerden birine dönüşen “Bechdel Testi” devreye giriyor. Ortaya ilk çıktığı çizim, makalede ekli olan fotodan görülüp okunabilir.

Testin uygulaması son derece basittir ve bir filmin testi geçmesi için şu üç temel kuralı karşılaması gerekir:

  1. Filmde en az iki kadın karakter olmalı (ismi de olan).
  2. Bu iki kadın karakter birbiriyle konuşmalı.
  3. Konuştukları konu, bir erkek dışında herhangi bir şey olmalı.

Kurallar kulağa oldukça sıradan ve kolay aşılabilir geliyor, değil mi? Ancak sinema tarihine dönüp bakıldığında, dev bütçeli gişe rekortmenlerinden Oscar ödüllü klasiklere kadar pek çok filmin bu basit engeli bile aşamadığı görülür.

Örneğin, “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinde Arwen, Eowyn ve Galadriel gibi güçlü kadın figürler yer almasına rağmen bu karakterler birbirleriyle neredeyse hiç konuşmadığı için seri testten kalırken; “Star Wars: Yeni Bir Umut” filminde ikonik Prenses Leia'nın diyalog kurabileceği isimli başka bir kadın karakter dahi yoktur. Benzer şekilde, kadın karakterlerin diyaloglarının tamamen erkekler etrafında döndüğü “The Social Network” de testi geçemeyen örnekler arasındadır.

Buna karşın, kadınların hayatta kalma mücadelesini ve özgürlüğü odağına alan Mad “Max: Fury Road”, NASA'daki siyahi kadın matematikçilerin işlerini ve bilimi tartıştığı biyografik yapım “Hidden Figures” ve başkarakter Ripley ile Lambert'ın geminin güvenliği üzerine konuştuğu bilimkurgu klasiği “Alien”, testi geçebilenlerdendir.

Test güzel de olsa bu kadar az kriter ile ciddi kısıtlılıkları da yok değil. Öncelikle nitelik ölçemez, konuşmanın derinliği de önemli değil, iki kadının oje renkleri veya alışveriş hakkında konuşması testi geçmek için yeterlidir. Hatta bir örnekte Sir Mix-A-Lot’un “Baby got Back” klibi, sadece klibin başında iki kadın bir diğerinin poposu hakkında konuştuğu için testi başarıyla geçmiştir! Bunun dışında bazen filmde karakter güçlü ve derindir, hatta işin merkezindedir, ama başka konuşacak kimse yoksa test yine geçilemez! Gravity (Yerçekimi) filminde Sandra Bullock'un canlandırdığı güçlü ve bağımsız bir kadın karakter, filmin büyük çoğunluğunda uzayda tek başınadır. Filmde başka kadın olmadığı için testten kalır!

Bu nedenle kısıtlılıkların üzerinden gelmek için yeni kriterler veya testler de üretilmiştir. Pacific Rim filmindeki karakterden adını alan “Mako Mori Testi” en sık verilen örnek: Testi geçmek için filmde kendi bağımsız hikaye arkına sahip en az bir kadın karakter olmalı ve bu hikaye, bir erkeğin hikayesini desteklemek amacıyla kurgulanmamış olmalıdır. Bir diğeri ise “Seksi lamba testi”(!), burada da kural şu: “Eğer filmdeki bir kadın karakteri hikayeden çıkarıp yerine seksi bir masa lambası koyduğunuzda olay örgüsü bozulmuyorsa, o senaryo sorunludur.”

Her ne kadar bu kriterler sayesinde kurgucular son dönemlerde yaptıkları işlere dikkat etmeye başlasalar da, günümüzde halen başarısız örnekler çok yaygındır. Sanatsal anlamda iyi olmak için test(ler)ten “başarılı” olma şartını görmüyorum. Zira iyi bir kurgu gerekirse hiçbir insanı kullanmadan da yapılabilir! Ama toplumun yarısını oluşturan kadınların da sinema ve edebiyatta, varlıklarına göre daha az veya daha yüzeysel temsil edildiğine dair birçok araştırma da mevcut. Bu da çok doğal görünmüyor.

Umuyoruz ki gelecekteki yapımlar, inanılabilirlik ve rasyonalitelerini güçlendirebilmek adına bazı detayların biraz daha farkında olurlar. Testler geçilir veya geçilmez, ancak farkındalık, çaba ve emek onlara değer olarak yansıyacaktır.

 

Son olarak Bechdel Testi’nin uygulandığı eserlerin veri tabanı bile oluşturulmuş! Birçok yapıma bu adresten bakılabilir:

bechdeltest.com

 

u/Geldingmustang — 7 days ago

Besteci Dimitri Şostakoviç'in Türkiye ziyaretleri ve ufak bir nota kağıdı alışverişi

Türkiye'de cumhuriyet yılları ile beraber bir sanatın her alanı gibi müzik alanında da reformlar gerçekleştirilirken, özellikle dünyadaki büyük sanatçılar ile de mümkün olduğunca bağlantılar kurulmaya çalışılmış.

Bu çerçevede 1935 yılında Atatürk, bir dizi konser için ünlü Sovyet sanatçılarını Türkiye’ye davet ediyor. Şostakoviç’in de bulunduğu heyette David Oistrah, Asaf Messerer, Mariya Maksakova, Natalya Dudinskaya, Abram Makarov, Lev Oborin ve İvan Jadan gibi ünlü sanatçılar yer alıyor.

Geldiği ve kaldığı süre boyunca Şostakoviç, verdiği konserlerin yanı sıra Türk sanat ve halk müziğini de tanıyor, hatta Cumhuriyet gazetesinin müzik yarışmasının da jüriliğini yapıyor.

Burada bugün orijinal el yazmalarının belgelerinde de görebileceğimiz ufak bir detay daha gözümüze takılıyor: 7. Senfonisinin eserinin üzerindeki Türkçe yazılar! Bu kağıtların hikayesi konusunda birbirinden farklı hikayeler var, nerede basıldığı, tam olarak hangi tarihte alındığı konusu tam tutarlı değil ama Türkiye ziyareti sırasında aldığı neredeyse kesin. Zira o zamanlar Sovyetlerde porte basılı nota kağıdı bulmanın zor olduğu söylenir.

Kağıdın altında belirgin bir şekilde "Jori D. Papajorjia-Yayımı, Yüksek Kaldırım 92-İstanbul" yazmakta(aslında solunda da Beethoven 30?). Muhtemelen o caddeden geçerken dükkana uğrayıp almış! Eserin 1941-1942 yılında yazıldığı düşünülürse ziyaretinden o güne kadar saklamış olmalı.

  1. Senfoninin en meşhur olan, ve sakin bir melodinin ardından mekanik ve askeri bir marş halinde yavaş yavaş şiddetlenerek bir işgali andıran ilk kısmı aslında daha Leningrad'a daha saldırı yokken sadece bekleyen tehlike döneminde yazılmış, sonraki bölümler ise savaşın ortasına denk gelmiş. Döneminde büyük yokluklar ile(ilk performanslarında konser öncesi orkestranın 3'te birinin ya ağır hasta, ya da hayatını kaybetmiş olduğu söylenir.) çalınmış, direnişin bir simgesi olmuş bu eser, günümüzde biraz uzun olması, biraz da diğer senfonilerinin gölgede kalması ile diğer senfonileri kadar sık sahnelenmemektedir.

Eserin performansı için:

https://www.youtube.com/watch?v=GB3zR_X25UU

Fotoğraf kaynakları için:

https://www.gettyimages.com/detail/news-photo/handwritten-score-of-symphony-no-7-by-dmitri-shostakovich-news-photo/534967491

https://medyagunlugu.com/sostakovic-ataturk-ve-nazim/

u/Geldingmustang — 8 days ago

Brother, Can You Spare A Dime - Bing Crosby (1932 yılından büyük buhran dönemini anlatan bir hit)

1932 yılından bir hit paylaşıyorum. Tabii o yılın hit şarkısı çok yakın zamandaki büyük buhran ile ilgili olmayacaktı da ne olacaktı?

"Brother, Can You Spare a Dime?" (veya diğer adıyla "Buddy, Can You Spare a Dime?"), Büyük Buhran döneminin en bilinen Amerikan şarkılarından biridir. Söz yazarı E. Y. "Yip" Harburg ve besteci Jay Gorney tarafından 1931'de yazılan bu eser, 1932 yapımı "New Americana" müzikalinin bir parçasıydı; şarkının melodisi, Gorney'nin çocukken duyduğu bir Rus ninnisine dayanıyordu. Ancak şarkı, asıl ününü Bing Crosby ve Rudy Vallee'nin seslendirdiği kayıtlarla kazandı. Her iki versiyon da Franklin Delano Roosevelt'in başkan seçilmesinden hemen önce piyasaya sürüldü ve her ikisi de listelerde bir numaraya yükseldi. Crosby'nin Brunswick etiketiyle yayınlanan kaydı, döneminin en çok satan plağı oldu ve o çağın yıkılan hayallerinin bir marşı olarak görülmeye başlandı.

Şarkının sözleri, demiryollarını ve gökdelenleri inşa eden, savaşta (I. Dünya Savaşı) çarpışan, toprağı işleyen ve uluslarının kendilerinden talep ettiği her şeyi yerine getiren insanların; işler bitip emeklerine artık ihtiyaç kalmadığında neden kendilerini terk edilmiş ve ekmek kuyruklarında bulduklarını sorgular.

Sözlerinde vatanseverliğe bir gönderme olan "Yankee Doodle Dum" ifadesine yer verir; ayrıca gazilere yapılan atıf, o dönemde gündemde olan bir konu olan askeri ikramiyeleri de çağrıştırır.

Şarkı, bir Broadway eseri için alışılmadık bir yapıya sahiptir. İlk olarak, çoğu Broadway şarkısının aksine majör bir tonda değil, daha karanlık ve Buhran dönemine daha uygun olan minör bir tonda başlar. Şarkı, refah dolu geçmişten ve demiryollarının inşasından bahsederken bir oktav yükselip kısa süreliğine majör tona geçerek enerji ve iyimserlik hissi uyandırır. Ardından, "Once I built a railroad, made it run / Made it race against time" (Bir zamanlar demiryolu inşa ettim, işlettim / Zamanla yarıştırdım) dizelerindeki "time" (zaman) kelimesinde tekrar minör tona döner; bu geçiş, refah dolu günlerin sona erdiğini işaret eder ve havayı hüzünlü bir atmosfere büründürür. Şarkı daha sonra bir kabulleniş havasıyla değil, öfkeyle sona erer; (Broadway şarkılarında alışılageldiği üzere) başlangıç ​​kısmı bir oktav yukarıdan tekrarlanır ancak önemli bir değişiklikle: samimi tondaki "Brother, can you spare a dime?" (Kardeşim, bir on sentin var mı?) ifadesinin yerini, saldırgan bir tondaki "Buddy, can you spare a dime?" (Dostum, bir on sentin var mı?) ifadesi alır.

Videoda canlı bir performans olmadığı için 1932 kaydına dönemin bazıları bugün ikonik olan fotoğrafları eşlik ediyor.

youtube.com
u/Geldingmustang — 10 days ago

Lagrimas Negras - Buena Vista Social Club

Lagrimas Negras, kara gözyaşları... Eserin birçok yorumu var, karayiplerin bilinen şarkılarından, hak ediyor da. Çok sevdiğim bu eseri Buena Vista Social Club canlı yorumu ile paylaşmak istedim.

youtu.be
u/Geldingmustang — 12 days ago

Camille Saint-Saëns - Hayvanların Karnavalı

Camille Saint-Saëns, Le Carnaval des Animaux, Türkçesi ile "Hayvanların Karnavalı"

Eğer bir çocuğa klasik müziği sevdirmek istiyorsam, dinleteceğim ilk 10 eserden birisi mutlaka bu olacaktır.

Ama bu eser, çocuk şarkılarına indirgenebilecek bir eser değil, zira hem teknik olarak, hem de güzellik olarak herkese hitap edebilecek nitelikte…

Camille Saint-Saëns de bu esere ilk başlarken tabiri caizse “çerezlik” olarak başlıyor, 1886’da Avusturya’da küçük bir köyde tatilde, tükenmişlik, eleştiriler ve devam eden sipariş eserler söz konusuyken kendi de eğlenmek adına hafif bir eser konsepti düşünüyor. Burada da tema olarak hayvanları seçiyor, ama ilk aklındakinden daha kompleks ve daha ötesini de içeren bir eser ortaya çıkıyor.

“Hayvanların Karnavalı” sadece tematik ve çocuksu bir eser değil, aynı zamanda mizah ve göndermelerle dolu bir eser. Bölümler boyunca birçok bestecinin ve hatta kendisinin farklı eserine selam çakılıyor, eleştirmenlere cevap veriliyor, ama bazı bölümlerde de(ki benim de favorilerim bu anlar oluyor) oldukça ciddi ve etkileyici melodiler ortaya çıkıyor.

Bölümlerin sadece isimlerini bile vermek tanıtmak için büyük ölçüde yeterli, ama göndermeleri eklemezsem eksik kalır(ki halen bilmediğim göndermeler tespit edilirse duymak ve bilmek isterim.)

1. Giriş ve Kraliyet Aslanı Yürüyüşü (Introduction et Marche Royale du Lion): İki piyano ve yaylı çalgılarla aslanın heybetli yürüyüşü ve kükremesi canlandırılır. Ara ara Avrupa orta çağ müzikleri esintileri aldığım bir bölümdür.

2. Tavuklar ve Horozlar (Poules et Coqs): Klarnet, piyanolar ve yaylıların kesik notalarıyla kümes hayvanlarının didişmesi anlatılır.

3. Yaban Eşekleri / Hızlı Hayvanlar (Hémiones): İki piyanonun çok hızlı gamlar çalmasıyla vahşi eşeklerin koşuşması tasvir edilir.

4. Kaplumbağalar (Tortues):  Beklendiği üzere bu bölüm çok yavaş, ama bir farkla: Jacques Offenbach’ın ünlü hızlı "Can-Can" dansı müziğinin aşırı yavaşlatılmış versiyonu bu!

(Bu da atıf yapılan eser: https://www.youtube.com/watch?v=4Diu2N8TGKA )

5. Fil (L'Éléphant): Kontrbasın kalın ve ağır sesleriyle, filin hantal yürüyüşü taklit edilir, ki bu ileri yıllarda da film ve animasyonlarda çok sık kullanılan bir efekttir.

6. Kangurular (Kangourous): Piyanoların zıplayan akorlarıyla kangurunun kesik kesik ilerlemesi taklit edilir.

7. Akvaryum (Aquarium): Cam mika sesleri (Glisando) ve akıcı piyano notalarıyla su altının büyülü dünyası anlatılır. Tüm bölümlerin arasında şahsen en sevdiğim bölümdür. Film müziği dünyasını da çok etkilemiş olmalı ki büyülü, mistik ve etkileyici sahnelerde buradaki tekniklerden çok alıntı görülebilir.

8. Uzun Kulaklı Şahsiyetler (Personnages à Longues Oreilles): Kemanların tiz ve bas sesleriyle eşek anırması taklit edilir (Aslında Saint-Saëns bu bölümde kendisini acımasızca eleştiren müzik eleştirmenlerine gönderme yapmıştır).

9. Ormanın Derinliklerindeki Guguk Kuşu (Le Coucou au Fond des Bois): Piyanoların gizemli orman fonunun arkasından klarnetin "guguk" sesi duyulur.

10. Kuşhane (Volière): Flütün uçuşan notalarıyla kuşların cıvıltısı ve gökyüzündeki süzülüşü betimlenir.

11. Piyanistler (Pianistes): Hayvanların arasına piyanist hayvanını da katmak değişik bir kafa. Yeni başlayan öğrencilerin sürekli parmak egzersizleri (gamlar) yapmasıyla mizahi bir şekilde dalga geçilir. Bu parmak egzersizleri ve türevleri eski yıllarda Beyer, Czerny ve Hanon’un etütlerine çok benzer.

12. Fosiller (Fossiles): Ksilofonun kemik seslerini andıran tınısıyla Saint-Saëns'ın kendi kendi eseri olan "Danse Macabre" (Ölüm Dansı) teması esprili bir şekilde yeniden canlandırılır. Fosil ve ölüm, ama bu ciddi olan değil, yıllar sonra neredeyse komik hali… Hatta ileri melodilerde Mozart’ın bestesi olan o meşhur çocuk şarkısı(Türkçe sözleri daha dün annemizin olan) eklenir.

(Buraya da Ölüm Dansı'nı koyalım, muhtemelen zaten bestecinin en ünlü eseri dersek yanlış olmaz: https://www.youtube.com/watch?v=YyknBTm_YyM )

13. Kuğu (Le Cygne): Çellonun büyüleyici melodisi eşliğinde kuğun su üzerindeki asil süzülüşü anlatılır. Eserin en popüler ve en ciddi kabul edilen bölümüdür. Bestecinin de bu bölüme ayrı bir ilgisi olmalı ki sonradan tek başına uyarlamalar yapmış, bu bölüm diğerlerinden ayrı, tek başına çalınma eğilimine sahiptir, birçok enstrüman ile yorumlanmıştır.

14. Final (Finale): Tüm enstrümanların katıldığı, önceki bölümlerdeki hayvanların temalarının son kez neşeyle geçiş yaptığı dinamik bir bitiş bölümüdür.

 

 Girişteki video, her bir bölümdeki sahnelere uygun, kaliteli ve güzel görüntülerin kolajını içeriyor, seyir açısından da keyifli buluyorum.

Bazen ciddi ve zorunda olarak yapılan, kompleks eserlerdense, insanlar sanırım kendi içinden gelerek yapılmış, samimi eserleri daha keyifle dinliyor olmalı…

Keyifli dinlemeler!

 

youtube.com
u/Geldingmustang — 13 days ago