
Sultan Vahideddin’in Hatıralarında Şapka Kanunu ve Mustafa Kemal’e “Peygamber” Denilmesi Hakkındaki Düşünceleri.
Sultan Vahideddin’in sürgünde kaleme aldığı Hatıraları ve Beyannamesi adlı kitabı aldım. Bu kısmı okurken özellikle dikkatimi çekti; çünkü son padişahımızın, bugün bile toplumumuzda hâlâ tartışılan bu konu hakkında ne düşündüğünü görmek gerçekten enteresandı.
Ben de sizlerle paylaşmak istedim.
Son Sultan Vahideddin’in Hatıraları ve Beyannamesi, Sayfa 54–56
Şapka meselesine gelince: Derler ki: “Eceli gelenin (…)”. Gerçekten de bu başlık meselesi Mustafa Kemal’in başına daha çok işler açacaktır.
Halkın kafasıyla ve vicdanıyla oynanmaz.
Gerçi şapka giyilemeyeceğine ya da mutlaka fes giyilmesi gerektiğine dair ne bir ayet ne de bir hadis vardır.
Fakat fes, zamanla millî ve hatta belki dinî bir başlık hâline gelmişti.
Fes, Türklüğün ve İslam’ın sembolü olmuştu.
Bütün dünya Türk’ü fesinden tanımaya ve diğer milletlerden ayırmaya alışmıştı. Kısacası fes, dış görünüş bakımından Türk’ün ve belki de İslam’ın bir alamet-i farikası, yani ayırt edici işareti hâline gelmişti.
Batı’nın medeniyetini, ilmini ve eğitimini almakta serbestiz; hatta ilmi Çin’de bulsak bile gidip almakla yükümlüyüz.
Fakat ne Avrupalı olmak zorundayız ne de Çinli.
Bu konuda size fesle ilgili bir olay anlatmak istiyorum:
O dönemin yenilik taraftarı gençlerinden biri, ulema sınıfından bir zata giderek fes yerine şapka giymenin caiz olup olmadığını sormuş.
O zat da her zamanki gibi bunun küfür olduğunu söylemiş, fakat ardından şöyle eklemiş:
“Doğru cevabı öğrenmek istiyorsan falanca din âlimine git, ona sor.”
Böylece onu oraya göndermiş.
Genç adam da başında şapkasıyla sözü edilen zata gitmiş. Din âlimi, sorusuna cevap vermeden önce bazı şartlarını kabul etmesini istemiş.
Genç adam da tam bir itaat göstermiş.
Bunun üzerine âlim ona kıyafetlerini değiştirtmiş ve kırk gün boyunca dergâhındaki bir odada itikâfa çekilmesini, ibadetle ve Allah’a kullukla meşgul olmasını emretmiş.
Kırk günün sonunda ondan şapkasını tekrar başına takarak huzuruna gelmesini istemiş.
Fakat yenilik taraftarı olan bu genç şapkayı takmayı reddetmiş.
Kendisine:
“Neden takmıyorsun?”
diye sorulduğunda şöyle cevap vermiş:
“Ondan tiksiniyorum. Vicdanıma ve hislerime uygun gelmiyor. Nedenini ben de bilmiyorum.”
Bunun üzerine o din âlimi kendisine:
“Cevabı zaten kendiniz verdiniz.”
demiş.
Eskiden Müslümanlar sakallarıyla da diğer topluluklardan ayrılırlardı. Başlık da böyle bir ayırt edici işaretti.
Fakat böyle bir ayrım kastı yoksa ve başka bir millete benzemek amacı da güdülmüyorsa, şapka da giyilebilir.
Gazetelerde, Mustafa Kemal’e karşı aşırı dalkavukluk ve yaltaklanma içine giren bazı kimselerin ona:
“Sen bizim peygamberimizsin.”
dediklerini de okuduk.
Bilindiği üzere peygamberlik, Allah Teâlâ tarafından verilen kutsal bir makamdır. Bir millet kendi içinden birini seçip peygamber tayin edemez.
Bu yüzden böyle bir söz tamamen boş laftan ibarettir.
Mustafa Kemal zaten peygamberliğe layık değildir; olsa olsa Şeytan tarafından gönderilmiş laik bir “Peyâm-ber” [haberci/elçi] olabilir. …
Murat Bardakçı’nın Sahbaba kitabını okuduysanız, Sultan Vahideddin’in sürgünde Mustafa Kemal konusunda neden bu kadar kırgın olduğunu daha iyi anlarsınız. Çünkü Vahideddin, sürgüne çıkmasından kısa bir süre öncesine kadar Mustafa Kemal’e güvenmeye devam etmişti.
19 Ekim 1922’de Refet Paşa İstanbul’a geldiğinde, Anadolu artık büyük ölçüde kurtarılmıştı. Halk sokaklarda “Yaşasın Mustafa Kemal Paşa!” diye bağırıyordu.
O sırada Hümeyra Hanımsultan ile Vahideddin’in oğlu Ertuğrul Efendi’nin “Kahrol Mustafa Kemal!” diye bağırdıkları anlatılır. Hümeyra Hanımsultan’ın daha sonra aktardığına göre Vahideddin bunu duyunca ikisine de çok öfkelenmiş ve onları ilk kez bu kadar sert bir şekilde azarlamıştı:
“Bana bakın! Bir daha böyle bir şey söylediğinizi işitirsem ağzınızı tutar, kulaklarınıza kadar ayırırım. Mustafa Kemal bir Türk askeridir, Türk paşasıdır, benim paşamdır. Hiçbir Türk askerine hakaret edilmesine izin vermem.”
Bu konu hakkında biraz daha fazla okursanız, Sultan Vahideddin ile Mustafa Kemal arasında bir anlaşma olduğunu anlarsınız. Fakat ne yazık ki Kemal Paşa bu anlaşmaya bağlı kalmadı.