Tevbe 30 ayetinde adı geçen Üzeyir kimdir?

Selam arkadaşlar.

Bildiğiniz gibi bu ayet İslam tarihinde en çok tartışılan ayetlerden biri olmuştur. Gayrimüslim çevrelerde de Kuran’a karşı kullanılmıştır.

“Yahudiler ‘Üzeyir Allah'ın oğludur.’ dediler; Hristiyanlar da ‘Mesih Allah'ın oğludur.’ dediler. Bu, onların dillerine doladıkları sözlerdir ki daha önce küfredenlerin sözlerine benzetiyorlar. Allah kahretsin onları! Nasıl da saptırıyorlar.” (Tevbe 30)

Klasik tefsirlerde Üzeyir genellikle Babil Sürgünü sonrası Yahudilere liderlik eden katip ve kahin Ezra ile özdeşleştirilir. Ancak bu özdeşleştirme ilk bakışta göründüğü kadar sorunsuz değildir. En temel problem şudur: Yahudilik tarihinde Ezra’ya “Tanrı’nın oğlu” diyen herhangi bir Yahudi mezhebi, cemaat veya doktrin bilinmemektedir. Bu nedenle Üzeyir’in kimliği meselesi yeniden değerlendirilmeye açıktır. Bu yazıda, Üzeyir’in aslında Ezra değil Mişna döneminin en büyük hukuk otoritelerinden biri olan Haham Eliezer ben Hyrcanus olabileceği ihtimalini ele alacağım.

Filolojik açıdan bakıldığında Kur’an’daki isim:
عُزَيْر (ʿUzayr)
Ezra’nın İbranice adı ise:
עזרא (ʿEzra)
Arapça Kitabı Mukaddes tercümelerinde Ezra’nın karşılığı da genellikle:
عزرا (ʿAzrā)
olarak geçmektedir.

Dolayısıyla Kur’an’ın kullandığı form ile Yahudi ve Hristiyan Arap geleneğinde kullanılan form aynı değildir.
Buna karşılık Eliezer ismine baktığımızda ilginç bir durum ortaya çıkar.
İbranice:
אֱלִיעֶזֶר (Eliʿezer)
Bu isim iki parçadan oluşur:
El = Tanrı
ʿezer = yardım
İsmin ikinci yarısı olan “ʿezer” kısmı fonetik olarak Üzeyir’e Ezra’dan daha yakındır. Özellikle Aramice ve halk telaffuzlarında ilk hecenin düşmesiyle:
Eliezer → Liezer → ʿEzer → ʿUzeyir
benzeri gelişimler teorik olarak mümkündür.

Bu tek başına bir kanıt değildir. Ancak Üzeyir’in mutlaka Ezra olması gerektiği yönündeki yaygın varsayımı ciddi biçimde zayıflatmaktadır.

Peki Yahudi tarihinde Eliezer kimdir?

Haham Eliezer ben Hyrcanus, erken rabbanî dönemin en büyük hukukçularından biridir. Hocası, Kudüs’ün düşüşünden sonra Yahudi geleneğinin yeniden inşasında merkezi rol oynayan Yohanan ben Zakkai’ydi. Rabbanî kaynaklarda Eliezer için “Kireçlenmiş sarnıç gibidir; kendisine öğretilen hiçbir şeyi kaybetmez” (Mişna, Pirkei Avot 2:8) denilir. Mişna’da adı en çok geçen 5.hahamdır ve yüzlerce kez ondan bahsedilir. Modern istatistiksel çalışmalarda, Akiva dışındaki bütün tannaim arasında en etkili isimlerden biri olduğu gösterilmiştir. Onun görüşleri Yahudi hukukunun oluşumunda belirleyici rol oynamıştır. Yani burada sıradan bir hahamdan değil, Yahudi hukukunun kurucu babalarından birinden bahsediyoruz.

Eliezer’in kariyerinin en meşhur olayı “Akhnai Fırını” tartışmasıdır. Hahamlar ile Eliezer arasında hukuki bir tartışma çıkar ve Eliezer görüşünü kanıtlamak için çeşitli mucizeler gösterir: keçiboynuzu ağacı yerinden sökülür, su kanalı ters akar, çalışma salonunun duvarları eğilir.
Ancak hahamlar bunları delil kabul etmez. Bunun üzerine göklerden bir ses gelir ve Eliezer’i şöyle destekler:

“Neden Haham Eliezer ile tartışıyorsunuz? Çünkü halaha her yerde onun görüşüne uygundur.” (Bava Metzia 59b)

“Halaha” sözcüğü Yahudi dini hukuku ve yaşam kurallarının tamamını ifade eden bir terimdir. Burada dikkat çekici olan şey, göksel sesin doğrudan hukuki otorite konusunda müdahale etmesidir. Buna göre Eliezer’in dini meselelerdeki her görüşü doğrudur, helal dedikleri helal ve haram dedikleri haramdır.

Ancak mesele sıradan bir övgüden çok daha fazlasıdır. Babil Talmudu’ndan daha eski kabul edilen ve MS 4.yüzyılda derlenen Kudüs Talmudu’nda gökten gelen ses daha farklıdır:

“Halaha oğlum Eliezer’i takip eder.” (Yeruşalim Moed Katan 3:1)

Yani burada yalnızca Eliezer’in haklı olduğu söylenmez.
Eliezer, Tanrı tarafından “beni” (oğlum) diye anılır.Bu nokta son derece önemlidir çünkü bağlam herhangi bir dua, övgü veya duygusal bir hitap değil doğrudan hukuki egemenliktir. Başka bir deyişle Tanrı, hukuki bir ihtilafta Eliezer’in yanında yer almakta ve onu “oğlum”diye nitelemektedir. Bu da “ilahi oğulluk” kavramını salt mecazi sevgi dilinden çıkarıp hukuki otorite tartışmasının merkezine taşımaktadır.

Yahudi kaynaklarında çeşitli kişiler için mecaz anlamda “Tanrı’nın oğlu” unvanının kullanıldığı yönünde bir itiraz yapılabilir. Ancak burada önemli olan yalnızca “oğlum” kelimesinin kullanılması değil ifadenin hangi bağlamda kullanıldığıdır. Örneğin Hanina ben Dosa için anlatılan mucize hikâyelerinde veya bazı mistik rivayetlerde “oğlum” ifadesi daha çok dindarlık ve yakınlık vurgusudur. Eliezer örneğinde ise mesele tamamen farklıdır. Burada tartışılan konu Tanrı adına kimin hüküm verebileceği sorusudur. Göksel sesin müdahalesi de doğrudan hukukî otoriteye ilişkindir. Dolayısıyla Eliezer’in “oğlum” olarak anılması, basit bir sevgi ifadesinden daha ağır bir teolojik yük taşımaktadır.

Nitekim hahamlar “Tevrat gökte değildir” diyerek Eliezer’in görüşünü reddettiklerinde ve onu aforoz ettiklerinde öfkesiyle tüm dünyaya zarar verdiği söylenir:

“Gözlerini öfkeyle dikti; dünya zarar gördü. Zeytinlerin üçte biri, buğdayın üçte biri ve arpanın üçte biri yok oldu. Bazıları şöyle der: Hamurdaki kadınların ellerindeki hamur bile bozuldu. Bir Tanna şöyle öğretti: O gün Haham Eliezer’in gözünü çevirdiği her yer yanıp kül oldu.“ (Bava Metzia 59b)

Buradan da Eliezer’in sıradan bir beşer olmadığı, öfkesiyle kozmik olaylar yaşatabilen ve ilahi güçlere sahip insanüstü bir figür olarak tasvir edildiği anlaşılıyor. Eliezer hayatının son yıllarında diğer hahamlar tarafından uzaklaştırılsa da öğretileri Yahudi hayatının her alanını etkilemiş ve şekillendirmiştir. Öyle ki o olmadan Mişna da olamazdı.

Ve böylece tekrardan Kuran’a dönüyoruz:

“Onlar (Kitap Ehli), Allah'ın yanı sıra hahamlarını ve rahiplerini rabbler edindiler. Ve Meryem Oğlu Mesih’i. Oysa onlar, bir tek olan İlah'a kulluk etmekle emrolunmuşlardı. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından uzaktır.” (Tevbe 31)

Üzeyir’in adı anıldıktan hemen sonra Yahudilerin hahamlarını rabler edinmelerinin eleştirilmesi, ayetin bağlamını göz önünde bulundurunca Eliezer ihtimalini güçlendirmektedir. Nitekim klasik İslam kaynaklarında da bu ayet haham ve rahiplerin helali haram, haramı helal kılma yetkisine itaate bağlanmıştır. Dolayısıyla buradaki eleştiri din adamlarının otoritesiyle ilgilidir.

Ayrıca bu ihtimal tamamen modern bir teori de değildir. Klasik İslam tefsir geleneğinde de Üzeyir’i Eliezer ile ilişkilendiren yorumlar bulunmaktadır. Örneğin 12.yüzyılda yaşayıp Yahudilikten İslam’a geçen Semev’el el-Mağribî, Üzeyir ismini Eliezer ile ilişkilendiren bir yaklaşım sergilemiştir. Dolayısıyla burada ileri sürülen ihtimal, klasik tefsir geleneğinden tamamen kopuk yeni bir varsayım değildir.

Sonuç olarak Kuran’da “Üzeyir” adıyla anılan kişinin Haham Eliezer olmasının daha olası olduğunu düşünüyorum. Çünkü:

  1. Kuran’daki Üzeyir ismi, Arapça Kitab-ı Mukaddes’teki Ezra formuyla birebir örtüşmemektedir.
  2. Eliezer ismindeki “ʿezer” unsuru filolojik açıdan dikkat çekicidir.
  3. Eliezer, erken rabbanî Yahudiliğin en büyük hukuk otoritelerinden biridir.
  4. Akhnai Fırını olayında göksel ses onun hukukî görüşünü desteklemektedir.
  5. Kudüs Talmudu’nun ilgili rivayetinde Göksel sesin “oğlum Eliezer” ifadesini kullandığı aktarılmaktadır.
  6. Tevbe 9:31’in konusu ise tam olarak dini-hukuki otorite ve hahamların rab edinilmesidir.

Peki siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim.

reddit.com
u/Natural-Cost5494 — 8 days ago

Kuran gerçekten de Hz.İsa’nın çarmıha gerildiğini red mi ediyor?

Selam dostlar.

Geçenlerde bir paylaşımın altında Hristiyan bir arkadaşla Müslüman bir kardeşimizin bu konu hakkında tartıştıklarını gördüm ve konuyu açıklığa kavuşturmak istedim. Bir zamanlar ben de genel Müslüman görüşüne inanıyordum ancak ayetleri derinlemesine inceleyince meselenin çok daha farklı olduğunu fark ettim. İnşallah sizlerin de şüphelerini giderebilirim.

Öncelikle Kitabı Mukaddes araştırmalarının gelişmesiyle ve arkeolojik bulgulardan hareketle günümüz akademisyenlerinin ezici çoğunluğu Hz.İsa hakkında şu bilgileri kabul ederler: 1.yüzyılın ilk yarısında Filistin bölgesinde yaşamış Yahudi bir vaizdir ve Romalılar tarafından çarmıha gerilmiştir. Çarmıhı kabul etmeyen tarihçilerin reddetme sebepleri, İsa diye birinin hiç var olmadığını savunmalarıdır. Fakat bu tez artık seküler akademisyenler tarafından bile terk edilmiştir. Hz.İsa’ya tanıklık eden ilk yüzyıldan kalma Hristiyan dışı kaynaklar (Flavius Josephus ve Tacitus gibi tarihçilerin yazmaları) ortak olarak tek bir şey şöylerler: Mesih denilen İsa Yahudiye valisi Pontius Pilatus tarafından çarmıha gerildi. Hristiyanlık tarihinde ise çarmıhı reddeden gruplara baktığımızda hepsinin ikici yüzyılda ortaya çıkan Gnostikler olduğunu görüyoruz. Bu mezheplerin inancına göre İsa insan bile değildir, sahte tanrı tarafından beden hapishanesinde tutsak edilen kusursuz ruhlarımızı kurtarmak için gerçek Tanrı tarafından gönderilen insan şeklindeki bir ruhtur. İlk olarak “İsa aslında çarmıha gerilmedi, astıkları İsa şekline benzetilen başka biriydi!” diyenler de bu pagan diyebileceğimiz gruplardır. İlk yüzyıla baktığımızda tüm Hristiyan grupların Hz.İsa’yı Mesih olarak kabul ettiğini ve çarmıha gerildikten sonra dirildiğine iman ettiklerini görüyoruz. Tarihçiler bu temel inancın havarilere kadar gittiği görüşündeler. Öyle ki Hz.İsa’yı sadece bir beşer olarak gören ve Tevrat’a bağlı kalan Ebionitler ile Nasraniler gibi (bizzat Hz.İsa’nın kardeşi Aziz Yakup tarafından önderlik edilen) Kudüs cemaatine dayanan gruplar bile Hz.İsa’nın çarmıha gerildiğini kabul etmişlerdir. Resmen Müslümanların genel kabulüne göre Hz.İsa vefat ettikten sonra onun öğretilerine bağlı kalan tek bir grup bile kalmamıştır. Allah neden başka birini Hz.İsa kılığına sokarak tüm insanları kandırdı? Böyle bir hile olmasa belki Hristiyanlık diye bir din hiç olmayacaktı, Hz.İsa da öncesinde ümit vadedip sonrasında başarısız olan peygamberler zincirine dahil edilecekti. Bu kadar net bir tarihi gerçeği reddetmenin Müslümanlığı diğer herkesin önünde küçük düşürmekten başka hiçbir işlevi yoktur. Deliller ışığında kendi görüşlerimiz tekrardan sorgulanmalıdır.

Gelelim asıl soruya, Kuran bu konuda ne diyor? Hristiyanların elleri arasında/yanlarında/önlerinde (Bakara 91, Fatır 31, Ali İmran 3 …) bulunan kitabı tasdik etmenin, İncil’de hidayet ve nur olduğunu belirtmenin (Maide 46) dışında? Pasajın bağlamını yakından inceleyelim:

Kitap Ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Daha önce Musa'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi: "Bize Allah'ı açıkça göster." demişlerdi. Bu haksızlıklarından dolayı, onları yıldırım çarpmıştı. Sonra kendilerine apaçık kanıtlar içeren bilgiler geldiği halde yine de buzağıyı ilah edindiler. Biz onları bağışladık ve Musa'ya apaçık bir yetki verdik. Kesin söz vermelerinden dolayı Tur'u (dağı) üzerlerine yükseltmiştik. Onlara, "Kapıdan secde ederek girin." dedik. Yine onlara, "Cumartesi'nde haddi aşmayın." dedik. Biz, onlardan kesin söz aldık. Verdikleri sözü bozdukları, Allah'ın ayetlerini inkar ettikleri, peygamberleri haksız yere öldürdükleri ve "Bizim kalplerimiz örtülüdür." dedikleri için; evet Allah, küfürlerinden dolayı, onların kalplerini mühürlemiştir. Bu nedenle pek azı hariç, iman etmezler. (Nisa 153-155)

Bağlamdan hareketle bölümün doğrudan Yahudilere yönelik bir eleştiri getirdiğini görüyoruz. Hristiyanlara yönelik hiçbir söz yok. Allah, ilk önce İsrailoğullarına gösterdiği nimetleri hatırlatıyor ancak sonrasında onların haddi aşmalarından bahsediyor ve işledikleri suçları sıralıyor.

“Küfretmeleri ve Meryem'e büyük bir iftira atmaları(ndan ötürü),” (Nisa 156)

Yahudilerin önemli günahlarından birisinin de Hz.Meryem’e iftira atmaları olduğu belirtiliyor. Peki biz bu iftirayı nerede görüyoruz? Yahudi hahamların Tevrat’ın yanına ek kaynak koydukları ve dini konularda görüşlerini tartıştıkları Talmud’da elbette. Şabat 104b pasajında Yahudi hahamlar Mısır’da büyü öğrenip İsrailoğullarını saptıran “Ben Stada” (Sadakatsiz kadının oğlu) adlı bir kişiden bahsederler ve “Stada (sadakatsiz, yoldan sapmış) denilen annesinin gerçek adının Meryem olduğunu, Pandira adlı bir adamla zina yaptığını söylerler. “Toledot Yeshu” kitabında ise burada zikretmekten bile Allah’a sığındığım nice çirkin ithamlar bulunuyor. Buradan anlıyoruz ki Kuran’ın reddiyesi Talmud’a ve Yahudi literatürüne karşı, Hristiyanlara değil. Ayetlerin bağlamı tamamen Talmud’daki iddialar hakkında.

Ve yine Allah'ın Elçisi Meryem Oğlu İsa Mesih'i, "Kesinlikle biz öldürdük." demeleri nedeniyle. Aslında onu öldürmediler ve onu asmadılar da. Fakat kendilerine öyle göründü. Onlar, herhangi bir bilgi sahibi olmadıklarından, ayrılığa düştükleri bu konuda kesin olarak şüphe içindedirler. Onlar, sadece zanna uyuyorlar. Kesin olan şu ki, onu öldürmediler. (Nisa 157)

Dikkatinizi çekerim, pasaj hala Yahudilerin suçları hakkında. Hristiyanların en temel inancının konu edildiği ayette Hristiyanlar hakkında en ufak bir ifade yok. Yahudilerin bu sefer eleştirilme nedenleri ise şu: Hz.İsa’yı kendilerinin öldürdüğünü söyleyerek kibirleniyor, ona karşı galip geldiklerini öne sürüyor ve böylece Hristiyanlar ile Müslümanları aşağılamak istiyorlar. Peki bu iddialarına nereden ulaşıyoruz? Yine Talmud’dan tabii ki:

“Fısıh arifesinde Nasıralı İsa’nın cesedini astılar. Ve onun önünde kırk gün boyunca bir tellal dolaşıp şöyle ilan etti: ‘Nasıralı İsa taşlanmak üzere çıkarılıyor; çünkü büyücülük yaptı, insanları putperestliğe teşvik etti ve İsrail’i yoldan çıkardı. Onun lehine bir savunma sebebi bilen varsa gelsin ve onun adına söylesin.’
Fakat onun lehine bir savunma bulunamadı ve bu yüzden onu taşladılar ve Fısıh arifesinde cesedini astılar.” (Sanhedrin 43a)

Bu pasaj, MS 3 ile 6.yüzyıllar arasında yazılan Babil Talmud’una aittir. Buna göre Yahudi hahamlar, aslında Romalı yetkililer tarafından çarmıha gerilme suretiyle öldürülen Nasıralı İsa’yı kendilerinin öldürdüklerini iddia ederek gerçeği çarpıtıyorlar. Taşlayarak öldürme (recm), Tevrat’ta şirk ve zina gibi en ağır suçlulara uygulanan idam yöntemidir. Yahudiler Hz.İsa’yı taşlayarak öldürdüklerini, sonrasında da cesedini ibret olsun diye astıklarını iddia ederek onun (haşa) putperest bir büyücü olduğunu herkese kanıtlamaya çalıştılar. Kuran’ın reddettiği şey tam da bu böbürlenmeleri ve bilgisizlikleridir.

Dikkatinizi çekerim ki burada kullanılan “asmak” (תלה) kelimesi genellikle idamdan sonra cesedin teşhir edilmesi anlamına gelir; metin açıkça önce taşlandığını, sonra asıldığını söyler. Ne tesadüftür ki Kuran’da da aynen bu sıralamayla veriliyor: ne öldürdüler ne de astılar. Halbuki çarmıha gerilen birisi ilk önce asılır, saatler hatta günler sonra anca ölür. Kuran’ın “onu asmadılar da öldürmediler de” demesi bu açıdan daha mantıklı olmaz mıydı? Ayrıyeten kullanılan **ص****َ******ل****َبَ sözcüğü sadece haça gerilmeyi değil genel olarak bir yere asılmayı ifade eder, spesifik olarak “çarmıha germediler” şeklinde çevirmek metne yorum katmaktır.

Dolayısıyla Kuran Yahudilerin Talmud’da geçen bu iddialarını reddediyor ve onların Hz.İsa’yı ne öldürdüklerini ne de (cesedini sonradan) astıklarını söylüyor. Onlar bu konuda tam bir şüphe içindeler, çünkü kibir dolu iddiaları yalandan ve uydurmadan ibaret. Tarihi veriler açıkça gösteriyor ki Hz.İsa Yahudilerin değil Romalıların elinde çarmıha gerilerek infaz edildi. Yahudiler sadece dolaylı yoldan etkili oldular. Ancak Hz.İsa’nın canını onlar değil Allah aldı:

Hani Allah, İsa'ya: "Ey İsa! Seni öldürecek olan Ben'im. Seni Bana yükselteceğim. Seni Kafirlerden arındıracağım. Sana tabi olanları da Kıyamet Günü'ne kadar küfredenlerden üstün tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnız Bana olacak; anlaşmazlığa düştüğünüz konular hakkında hükmü Ben vereceğim." dedi. (Ali İmran 55)

Nitekim Hz.İsa çarmıhta 6 saat gibi görece kısa bir süre kalmıştır, tarihte haç üzerinde günlerce can çekişip de ölemeyen kişiler de olmuştur. Bu ayetle Allah tüm sorumluluğu Yahudilerden alarak kendisine veriyor: her şey Allah’ın planı ve bilgisi dahilinde gerçekleşti, Yahudiler Allah’a ve elçisine karşı galip gelmediler. Ayrıca şehit edilen Hz.İsa için “Yahudiler tarafından katledildi” demeyi de dolaylı yoldan yasaklamış oluyor:

Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz. (Bakara 154)

Peki “kendilerine öyle göründü” ifadesini nasıl anlamamız lazım. Ayette geçen وَلَٰكِن**** شُبِّهَ لَهُمْ ifadesi “fakat onlara öyle göründü” şeklinde çevirilse de “fakat onlar öyle zannettiler” şeklinde tercüme etmek de mümkündür. Çünkü Arapça’da bir şeyin birine “öyle gösterilmesi” sonucu kişinin onu öyle sanması doğal bir anlam uzantısıdır. Burada bahsedilen “zan” ise*** Hz.İsa’y***ı öldürenlerin doğrudan Yahudiler olduğu ile ilgilidir (ki doğru olmadığı nettir). Maalesef çoğu müfessir bu üç kelimeyi alıp “öldürdükleri başkası idi, onlara İsa gibi gösterildi” şeklinde çevirerek ayete adeta takla attırıyorlar. Orijinal metinde Hz.İsa’nın yerini başka birinin aldığına dair en ufak bir ipucu bile yok.

“Öyle göründü” ifadesini Eski Ahit’in Deuterokanonik kitaplarından Bilgelik Kitabı’ndaki bir pasajla ilişkilendirmek de mümkündür:

“Fakat doğruların canları Tanrı’nın elindedir;
ve hiçbir acı onlara dokunmayacaktır.
Akılsızların gözünde ölmüş gibi göründüler;
ayrılışları bir felaket,
aramızdan gidişleri bir yok oluş sayıldı.
Ama onlar esenlik içindedirler.
İnsanların gözünde cezalandırılmış görünseler de,
umutları ölümsüzlükle doludur.
Kısa bir süre terbiye edilmiş olsalar da,
büyük iyilikler alacaklardır;
çünkü Tanrı onları sınadı
ve kendisine layık buldu.” (Bilgelik 3:1-5)

Hz.İsa’dan yüzyıl önce yazılan bu metin adeta onun hakkında bir kehanet gibidir (kitabın ikinci bölümünü de okursanız daha da netleşecektir). Hz.İsa da çarmıhta acı çekerken düşmanlarının (özellikle Yahudilerin) gözünde öldürülmüşe, yenilgiye uğratılmışa benzese de Allah tarafından terk edilmedi. 3 gün sonra diriltilerek sonsuz yaşama kavuştu ve üstün gelen o oldu. Kuran ona ne olduğunu zaten belirtmekte:

Aksine Allah, onu kendisine yükseltti. Allah, Mutlak Üstün Olan'dır, En İyi Hüküm Veren'dir. Kitap Ehl-i'nden her biri ölümünden önce ona inanmak zorundadır. Kıyamet günü, O, onlar hakkında tanık olur. (Nisa 158-159)

“Allah katına yükseltilmek” ifadesi Kuran boyunca sadece Hz.İsa için kullanılır, onun durumunun diğer herkesten farklı olduğu barizdir. Eğer yalnızca Allah tarafından canının alınması kastedilseydi neden canı alınan başka kimse için aynı ifade kullanılmamıştır? Şansa bakın ki Hz.İsa’nın Allah katına yükseltilmesini birebir İncil’de de görüyoruz (Markos 16:19, Luka 24:51, Elçilerin İşleri 1:9 ; 2:33, 5:31, Yuhanna 20:17, 1.Timoteos 3:16). Bu pasajlarda geçen Yunanca ******ναλαμβάνω** kelimesi ile Arapça رفع** **sözcüğü birebir “yukarı çıkmak, göğe alınmak, yükselmek” anlamlarına gelir. Kuran neden İncil’deki bu ifadeyi doğrudan alıyor? Aralarında bir paralellik mi kuruyor acaba?

Özetle Nisa Suresinin 153-159.ayetler arasındaki bölümü tamamen Yahudilerin Talmud’da da bulunan bazı asılsız iddialarına cevap verir ve Hristiyanlıkla ilgisi yoktur. Ayetin eleştirisi Yahudilerin, tarihi gerçeklerle çelişerek, Hz.İsa’yı bizzat kendilerinin öldürüp astıkları ve ona karşı zafer kazandıkları yönündeki böbürlenmeleridir. Hz.İsa Allah yolunda canını veren bir şehit olarak ölü değildir, onun canını doğrudan Allah almıştır. Romalılar tarafından çarmıha gerilse de sabretmiş, inancına sarılmış, Allah’a olan güvenini hiç kaybetmemiştir. Bu yüzden de Allah tarafından diriltilip Allah katına yükseltilmiş, inkarcılara üstün kılınmıştır. Yüzyıllar sonra ise Kuran ayetleri bağlamından koparılmış ve aslı astarı olmayan, tarihle ve mantıkla çelişen bir görüş Müslümanlar arasında hakim olmuştur. Bu hususta haçın Hristiyanlıkla ilişkilendirilmesi ve Müslümanların kendilerini Hristiyanlardan ayırmak istemeleri etkili olmuştur. Bu örnek, Kuran’ı anlamada (doğrudan Kuran tarafından tasdik edilen) Tevrat ve İncil’in yararlanılmamasından kaynaklanan anlam karmaşalarını en bariz şekilde gözler önüne serer. Kuran; Tevrat ve İncil’i tekzip etmez, bilakis tamamlar ve onların nasıl anlaşılması gerektiğini gösterir.

Umarım kendimi doğru açıklayabilmişimdir. Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim.

Allah’a emanet olun.

reddit.com
u/Natural-Cost5494 — 16 days ago

The Son of Man is a collective figure

One of the most popular argument Trinitarians use to “prove” Jesus’s divinity is by appealing to this famous passage from the Book of Daniel:

“In my vision at night I looked, and there before me was one like a son of man, coming with the clouds of heaven. He approached the Ancient of Days and was led into his presence. He was given authority, glory and sovereign power; all nations and peoples of every language served him. His dominion is an everlasting dominion that will not pass away, and his kingdom is one that will never be destroyed.”
‭‭Daniel‬ ‭7‬:‭13‬-‭14‬ ‭

They argue that the fact this “one like a son of man” figure rides the clouds of heaven and is served by all people proves his divinity. It’s important to note that “the Son of Man” was Jesus’s favourite way of referring to himself. However, most people isolate this passage and ignore the broader context of the entire chapter. The Angel already explains to the prophet what this vision actually means:

“I approached one of the attendants to ask him the truth concerning all this. So he said that he would disclose to me the interpretation of the matter: As for these four great beasts, four kings shall arise out of the earth. But the holy ones of the Most High shall receive the kingdom and possess the kingdom forever-forever and ever.”
‭‭Daniel‬ ‭7‬:‭16‬-‭18‬ ‭

“Then the sovereignty, power and greatness of all the kingdoms under heaven will be handed over to the holy people of the Most High. His kingdom will be an everlasting kingdom, and all rulers will worship and obey him.’”
‭‭Daniel‬ ‭7‬:‭27‬ ‭

As the beasts symbolize four kingdoms that shall rise, so symbolizes the “one like a son of man” the righteous servants of God as a whole. It’s an allegorical figure that was never meant to be exclusive for one single person. Of course Jesus, a human being, represents the holy ones of the Most High as their appointed king and for that reason the prophecy can be applied to him. But the set apart shall also receive the exact same glory Jesus has and inherit the Kingdom as co-heirs and siblings of Christ:

“For those who are led by the Spirit of God are the children of God. The Spirit you received does not make you slaves, so that you live in fear again; rather, the Spirit you received brought about your adoption to sonship. And by him we cry, “Abba, Father.” The Spirit himself testifies with our spirit that we are God’s children. Now if we are children, then we are heirs—heirs of God and co-heirs with Christ, if indeed we share in his sufferings in order that we may also share in his glory.
‭‭Romans‬ ‭8‬:‭14‬-‭17‬ ‭

“Both the one who makes people holy and those who are made holy are of the same family. So Jesus is not ashamed to call them brothers and sisters.”
‭‭Hebrews‬ ‭2‬:‭11‬ ‭

Therefore all of God’s righteous servants, His holy ones, are included in the Son of Man. The very name itself can be used for all humans. Thus it makes no sense to use this passage to support Jesus’s “godhood” or pre-existence.

When Jesus says “the Son of Man has authority on earth to forgive sins” (Mark 2:12), he doesn’t refer to himself exclusively but assures that everyone can forgive the sins of others (“and forgive us our debts, as we also have forgiven our debtors”). This is further supported by John 20:23 when Jesus gives the authority to forgive sins to his disciples. The chain of command is clear: From God to Jesus, from Jesus to the disciples and from the disciples to all humans. Likewise, when Jesus says “the Son of Man is lord of the Sabbath” (Mark 2:28), he means that human life is more precious than any day of the week. His line of reasoning makes no sense if he is only referring to himself while excluding all others.

Most of the misconceptions regarding the Son of Man is rooted in an apocryphal book called “1 Enoch” which describes the Son of Man as a highly exalted angelic being (second power in Heaven) who later turns out to be Enoch himself, appointed by Yahweh to be the cosmic judge of the world. The Gospels may refer to this view that circulated at the time (replacing Enoch with Jesus of course), but the true interpretation lies with the canonical Book of Daniel, and most importantly how Daniel describes it.

Thank you for reading, please feel free to share what you think.

God bless!

reddit.com
u/Natural-Cost5494 — 19 days ago

Cennet ve Cehennem Nerede Olacak? Yerde mi Gökte mi?

Selam arkadaşlar.

Bugün sizlerle ahiret hayatının bu dünyada fiziksel bedenlerimizle mi yaşanacağı yoksa evrenin ötesinde metafizik bir ruhlar aleminde mi olacağı sorusunu Tevrat, İncil ve Kuran’dan ayetlerle cevaplamak istiyorum. Belki ilerleyen günlerde İbrahimi dinlerdeki ahiret inancının zaman içindeki gelişimini ve aralarındaki farkları açıklayacağım başka bir paylaşım da yaparım.

Günümüzdeki algıya göre sanki Cennet ve Cehennem halihazırda bulunan, fizik ötesi alemler olarak tasvir ediliyorlar. Kıyamet Günü evren tamamen yok edilince ruhlarımız “göğe” yükselecek, mahşer denilen apayrı bir mekanda toplanacak ve yargılandıktan sonra Cennet veya Cehennem’e atılacaklar. Peki Kutsal Kitaplar gerçekten bunu mu söylüyor?

Elbette ilk önceliğimiz Kuran’a bakmak olmalı. Bildiğiniz gibi Kuran’ın büyük bir bölümünü birbirini tekrarlayan Kıyamet anlatıları oluşturur. Şimdilik alttakilere odaklanmak istiyorum:

“Yeryüzünü toplanma yeri yapmadık mı? Diriler ve ölüler için.” (Mürselat 25-26)

Bu ayetten hareketle dirilenlerin toplanacağı “mahşer” yerinin ruhani bir alemden ziyade bizzat yeryüzü olacağı açıkça bildiriliyor. Nitekim Kuran’da dirilişle ilgili tüm ayetlerde fiziksel bir dirilişe atıf yapılır ve bizi ilk defa yaratanın toprak olan bedenlerimizi yeniden yaratıp biçimlendireceği belirtilir:

İnsan, kemiklerini asla bir araya getiremeyeceğimizi mi sanıyor? Hayır, hayır! Biz, onu parmak uçlarına varıncaya dek yeniden düzenlemeye gücü yetenleriz.” (Kıyame 3-4)

Sadece bu ayetlerden bile dirilişin fiziksel olacağı net bir şekilde açıklanır. Kuran’da “Bedenlerimiz bizi tutsak eden kötü bir hapishanedir, mükemmel olan ruhlarımız ise sonsuza dek kalıcıdır” gibi gnostik/düalist bir anlayış yoktur. Bu algı tamamen Yunan felsefesine dayanır, Hristiyanlığı da bu şekilde etkilemiştir. Kuran’a göre kişi eceli gelince ölür ve yok olur, Kıyamet Günü de Allah tarafından diriltilir (yeniden yaratılır). Ruhun dirilmeyi beklediği “berzah alemi” gibi bir şey hurafedir ve Kuran’la çelişir.

Cennet’in yeryüzünde olacağını gösteren diğer önemli ayetler ise şunlardır:

“Onlar da: ‘Övgü, bize verdiği sözü yerine getiren Allah'a özgüdür. Bizi yeryüzüne varis kıldı. Cennet'te istediğimiz yerde kalabiliyoruz. Çalışanların ödülü ne güzel.’ derler.” (Zümer 74)

Bu ayeti Cennet anlamında “bu yere” şeklinde çevirenler olsa da ayette geçen ارض ifadesi “yeryüzü” anlamına da gelmektedir. Başka bir ayet bu yorumu güçlendirir:

“Ve ant olsun ki Biz Zikir’den sonra Zebur’da, yeryüzüne mutlaka salih kullarımızın varis olacağını yazdık.” (Enbiya 105)

Kuran’ın Zebur’dan alıntıladığı bu ifade Kitabı Mukaddes’in Mezmurlar kitabında geçmektedir:

“Kızmaktan kaçın, bırak öfkeyi, Üzülme, yalnız kötülüğe sürükler bu seni. Çünkü kötülerin kökü kazınacak, Ama RAB'be umut bağlayanlar ülkeyi miras alacak. Yakında kötünün sonu gelecek, Yerini arasan da bulunmayacak. Ama alçakgönüllüler ülkeyi miras alacak, Derin bir huzurun zevkini tadacak.

Kötülükten kaç, iyilik yap; Sonsuz yaşama kavuşursun. Çünkü RAB doğruyu sever, Sadık kullarını terk etmez. Onlar sonsuza dek korunacak, Kötülerinse kökü kazınacak. Doğrular ülkeyi miras alacak, Orada sonsuza dek yaşayacak.”
‭‭MEZMURLAR‬ ‭37‬:‭8‬-‭11‬, ‭27‬-‭29‬ ‭

Bu bölümde “ülke” olarak çevirilen İbranice אָ֑רֶץ kelimesi aynı zamanda “toprak, yeryüzü, diyar, bölge” anlamlarına da gelir. Mezmurun tarihi bağlamında “sadık kullar” ile inançlı İsrailoğulları, “ülke” ile de antik İsrail toprakları (Filistin) kastedilse de Kuran, pasajı geniş bir anlama yayarak Allah’a bağlı tüm salih kulların yeryüzünün tamamına varis olacağını belirtir. Bu metin yorumlama biçimine “tipoloji” denilir. Geçmişte yaşanan gerçek bir olay veya varlık, gelecekteki daha büyük bir gerçeğin habercisidir.

İncil’e baktığımızda da İsa Mesih’in benzer bir ifade kullandığını görüyoruz:

“Ne mutlu ruhta yoksul olanlara! Çünkü Göklerin Egemenliği onlarındır. Ne mutlu yaslı olanlara! Çünkü onlar teselli edilecekler. Ne mutlu yumuşak huylu olanlara! Çünkü onlar yeryüzünü miras alacaklar.”
‭‭MATTA‬ ‭5‬:‭3‬-‭5‬

Hristiyanlık’ta eskatoloji denilince hiç şüphesiz akla ilk önce Vahiy kitabı gelmektedir. Kitap, baştan sona türlü türlü imgeler, kehanetler ve Kıyamet anlatıları ile doludur. Bunlardan en ilginci de kitabın sonundaki umut dolu Cennet tasviridir:

“Bundan sonra yeni bir gökle yeni bir yeryüzü gördüm. Çünkü önceki gökle yeryüzü ortadan kalkmıştı. Deniz de yoktu artık. Kutsal kentin, yeni Yeruşalim'in gökten, Tanrı'nın yanından indiğini gördüm. Güveyi için hazırlanmış süslü bir gelin gibiydi. Tahttan yükselen gür bir sesin şöyle dediğini işittim: ‘İşte, Tanrı'nın konutu insanların arasındadır. Tanrı onların arasında yaşayacak. Onlar O'nun halkı olacaklar, Tanrı'nın kendisi de onların arasında bulunacak. Onların gözlerinden bütün yaşları silecek. Artık ölüm olmayacak. Artık ne yas, ne ağlayış, ne de ıstırap olacak. Çünkü önceki düzen ortadan kalktı.’ Tahtta oturan, ‘İşte her şeyi yeniliyorum’ dedi. Sonra, ‘Yaz!’ diye ekledi, ‘Çünkü bu sözler güvenilir ve gerçektir.’ Bana, ‘Tamam!’ dedi, ‘Alfa ve Omega, başlangıç ve son Ben'im. Susayana yaşam suyunun pınarından karşılıksız su vereceğim. Galip gelen bunları miras alacak. Ben onun Tanrısı olacağım, o da bana oğul olacak. Ama korkak, imansız, iğrenç, adam öldüren, fuhuş yapan, büyücü, putperest ve bütün yalancılara gelince, onların yeri, kükürtle yanan ateş gölüdür. İkinci ölüm budur.’”
‭‭VAHİY‬ ‭21‬:‭1‬-‭8‬ ‭

Vahiy kitabı, önceki bölümlerde evrenin nasıl aşama aşama yok edileceğini anlatırken bu bölümde göklerin ve yerin yenileneceğini, “Tanrı’nın kenti Yeni Yeruşalim’in” yeryüzüne ineceğini söylüyor. Ve bu yeni kentin salih kullar için yeni bir yeryüzü olduğu, kötülükten ve acıdan arındırıldığı, ölümün bir daha oraya giremeyeceği vurgulanıyor.

Şimdi tekrardan Kuran’a dönelim. Kuran’da da pek çok yerde dünyanın ve evrenin kalanının yok edileceği anlatılır, hatta “göklerin dürülmesi” ve “Sur’a (borazana) üflenmesi” gibi birebir aynı imgelerle. Fakat Kuran’da ayrıyeten evrenin yenilenmesi de geçmektedir:

“O Gün yeryüzü ve gökler başka bir hale dönüştürülür. Ve onlar, bir ve gücüne karşı konulamaz Allah'ın huzuruna çıkarlar.” (İbrahim 48)

Bu ayetten hareketle anlıyoruz ki Allah sadece evreni yok edip ruhlarımızı almakla kalmayacak, bedenlerimizle birlikte evrene de yeniden düzen verecek ve onu bambaşka bir şeye dönüştürecek. İşte “Cennet” ve “Cehennem” dediğimiz bölgeler bu yeni gök ve yeni yerde olacak. Dolayısıyla henüz yaratılmadılar.

Aslında yazının başında belirtmem gereken bir konuya şimdi açıklık getirmek istiyorum, o da Cennet ve Cehennem kavramlarıyla ne kastedildiği. “Cennet” kelimesi Arapça’da “bahçe” demektir. Yani yeni yaratılışla değiştirilecek yeryüzü, Kuran’da içinden ırmaklar akan ve her türlü meyvenin bulunduğu mükemmel bir bahçe şeklinde tasvir ediliyor. Bu, bir metafordur. Çöl ikliminde yaşayan Arap bedevilerin ödül algısı yeşillikler içinde bir bahçe üzerinden şekillendiği için Kuran bu imgeyi kullanmıştır. Buna karşılık Romalılar tarafından şehirlerinden kovulan Yahudiler için “görkemli kent” (Yeni Yeruşalim) metaforu kullanılır. Burada önemli olan nokta, yeni yeryüzünde Allah’a teslim olmuş insanların arzu ettiği her şeyi bulacak olmasıdır. Vikingler için burası her daim ziyafet yapılan bir sofradır, Mısırlılar için huzur içindeki bir sazlık tarlası, Yunanlar için sonsuz bahar mevsimi… Ne olursa olsun buranın gerçek mahiyetini bir tek Allah bilir.

“Cehennem” kavramının tarihi ise çok daha ilginçtir. Kelimenin kökeni, Kudüs’ün güneybatısında bulunan Hinnom Vadisinden (İbranicesi “Ge-Hinnom”) alır. Bu bölge, Kitabı Mukaddes’e göre putperest İsrailoğullarının civar kültürlerin etkisinde kalarak çocuklarını tanrı Molek ve Baal’e kurban edip çeşitli ayinler gerçekleştirdikleri lanetli bir yerdir. İsa Mesih, İncil’de kötülerin göreceği sonsuz cezayı betimlerken onların “Ge-Hinnom’a” (Yunancası “Gehenna”, oradan da Arapçaya “Cehennem” şeklinde geçmiştir) atılacağını söyler:

“Bedeni öldüren, ama canı öldüremeyenlerden korkmayın. Canı da bedeni de cehennemde (Gehenna’da/Hinnom Vadisi’nde) mahvedebilen Tanrı'dan korkun.”
‭‭MATTA‬ ‭10‬:‭28‬ ‭

“Eğer elin günah işlemene neden olursa, onu kes. Tek elle yaşama kavuşman, iki elle sönmez ateşe, cehenneme gitmenden iyidir. Eğer ayağın günah işlemene neden olursa, onu kes. Tek ayakla yaşama kavuşman, iki ayakla cehenneme atılmandan iyidir. Eğer gözün günah işlemene neden olursa, onu çıkar at. Tanrı'nın Egemenliği'ne tek gözle girmen, iki gözle cehenneme atılmandan iyidir. ‘Oradakileri kemiren kurt ölmez, Yakan ateş sönmez.’”
‭‭MARKOS‬ ‭9‬:‭43‬-‭48‬ ‭

Elbette “Bahçe (Cennet)” ve “Yeni Yeruşalim” metaforlarında olduğu gibi Cehennem (Hinnom Vadisi) de bir mecazdır. Kötülerin çekeceği edebi azap, ateşte yanmanın vereceği acıya; bu yerin korkunçluğu da Hinnom Vadisinde yaşanan vahşete benzetilir.

Özetlemek gerekirse Kıyamet Günü bildiğimiz anlamda dünya ve evren bizlerle birlikte yok edilecek. Sonrasında bedenlerimiz Allah tarafından yeniden yaratılacak, her türlü kusurdan arındırılacak. Herkes Allah’ın huzurunda toplanıp yargılanacak. İyiler, yeniden yaratılıp dönüştürülen “yeni ve mükemmel yeryüzüne” mirasçı olacak ve burada sonsuza dek kalacaklar. Kötüler ise yeniden yaratılan, daha da vahşileşen Hinnom Vadisine (Cehennem’e) atılacak ve burada sonsuza dek cezalandırılacaklar. Kısaca sadece ruhlarımız değil bedenlerimiz de ahiret yaşamına kavuşacaktır.

Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yorumlarda paylaşırsanız sevinirim.

Allah’a emanet olun.

reddit.com
u/Natural-Cost5494 — 26 days ago
▲ 15 r/KuranMuslumani+1 crossposts

Eski Ahit’te Hz.Muhammed: Yeşaya 42

Selam arkadaşlar.

Bildiğiniz üzere Kuran, Araf Suresi 157.Ayet’te Hz.Muhammed’in önceki kitaplarda müjdelendiğini bildiriyor:

“Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o ummi peygambere (Nebi ve Resul) uyarlar.”

Buradaki “ummi” kelimesine her ne kadar gelenek tarafından “okuma-yazma bilmeyen” anlamı verilse de bu doğru değildir. Nitekim Bakara Suresi’nin 78.Ayet’inde Yahudiler arasında da ummiler olduğu, bunların Kitab’ı bilmediklerinden bahsedilir. Elbette ki Kuran Yahudileri okuma yazma bilmemekle suçlamıyor, Tevrat yanlarında olduğu halde onu gereğince anlayamamalarını eleştiriyor. Buradan da anlıyoruz ki “ummi” ifadesi “önceki kitaplardan (Tevrat ve İncil’den) haberi olmayan” anlamındadır. Yahudiler aynı ifadeyi centiller (Yahudi olmayanlar) için de kullanırlardı.

Şimdi Eski Ahit’teki Yeşaya kitabının 42.bölümünü ayet ayet inceleyelim:

“İşte kendisine destek olduğum, gönlümün hoşnut olduğu seçtiğim kulum! Ruhum'u onun üzerine koydum. Adaleti uluslara ulaştıracak. Bağırıp çağırmayacak, sokakta sesini yükseltmeyecek. Ezilmiş kamışı kırmayacak, tüten fitili söndürmeyecek. Adaleti sadakatle ulaştıracak. Yeryüzünde adaleti sağlayana dek umudunu, cesaretini yitirmeyecek. Kıyı halkları onun yasasına umut bağlayacak.”
‭‭YEŞAYA‬ ‭42‬:‭1‬-‭4‬

Burada Yeşaya peygamberin Allah’ın özellikle seçeceği bir kuldan bahsettiği anlaşılıyor. Asıl ilginç olan, adaleti uluslara ulaştıracak olması. Tevrat’ta “uluslar” ile kastedilen her zaman İsrail halkı dışındaki putperest milletlerdir. Bu kulun ise putperest milletlere adalet getireceğini görüyoruz. “Bağırıp çağırmayacak” ifadesi de Ali İmran 159.Ayetle ilişkili olabilir: “Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın etrafından dağılır giderlerdi.” Kıyı halkları ise genellikle Doğu Akdeniz şeridinde yaşayan Fenikeliler ve Filistliler gibi halkları ifade eder. Bu halkların “kulun yasasına” umut bağlayacaklarının söylenmesi, çok kısa bir sürede İslam’ı benimseyen ve günümüzde de çoğunlukla Müslüman olan Doğu Akdeniz bölgesini andırıyor sanki.

“Gökleri yaratıp geren, yeryüzünü ve ürününü seren, dünyadaki insanlara soluk, orada yaşayanlara ruh veren RAB Tanrı diyor ki ’ Ben, RAB, seni doğrulukla çağırdım, elinden tutacak, seni koruyacağım. Seni halka antlaşma, uluslara ışık yapacağım. Öyle ki, kör gözleri açasın, zindandaki tutsakları, cezaevi karanlığında yaşayanları özgür kılasın.’”
‭‭YEŞAYA‬ ‭42‬:‭5‬-‭7‬ ‬‬

Burada da yine kulun halka (İsrailoğullarına) bir antlaşma, uluslara (putperest centillere) ise “ışık” yani hidayet olacağı söyleniyor. Böylece kulun hem Yahudiler hem de Yahudi olmayanlarla iletişime geçeceğini ve insanları Allah yoluna ileteceğini anlıyoruz. “Körlerin gözünün açılması” ile de sapkınların hidayete ermesi kastediliyor.

“Ben RAB'bim, adım budur. Onurumu bir başkasına, övgülerimi putlara bırakmam. Bakın, önceden bildirdiklerim gerçekleşti. Şimdi de yenilerini bildiriyorum; bunlar ortaya çıkmadan önce size duyuruyorum.”
‭‭YEŞAYA‬ ‭42‬:‭8‬-‭9‬ ‭

Kulun özellikleri belirtildikten hemen sonra tektanrıcılığın vurgulanması önemli bir detay. Ayrıca bölümde bahsedilen olayların gelecekte ortaya çıkacağının söylenmesi de kulun Yeşaya peygamberden (MÖ 8.yüzyıl) sonra yaşayacak biri olduğunu gösteriyor.

Fakat kehanetin en önemli kısmı burası:

“Ey denizlere açılanlar ve denizlerdeki her şey, kıyılar ve kıyı halkları, RAB'be yeni bir ilahi söyleyin, Dünyanın dört bucağından O'nu ezgilerle övün. Bozkır ve bozkırdaki kentler, Kedar köylerinde yaşayan halk sesini yükseltsin. Sela'da oturanlar sevinçle haykırsın, bağırsın dağların doruklarından. Hepsi RAB'bi onurlandırsın, kıyı halkları O'nu övsün. Yiğit gibi çıkagelecek RAB, savaşçı gibi gayrete gelecek. Bağırıp savaş çığlığı atacak, düşmanlarına üstünlüğünü gösterecek.”
‭‭YEŞAYA‬ ‭42‬:‭10‬-‭13‬ ‭‬‬

RAB’e söylenecek ilahinin “yeni” oluşu, kulun gelecekte ortaya çıkacak yeni bir figür olacağını iyice güçlendiriyor. “Bozkır” olarak çevirilen İbranice מִדְבָּר
kelimesi aynı zamanda “çöl” anlamına da gelir. Peygamber burada çöl kentlerine, (Yahudi okuyucuların anlayacağı şekilde) Arabistan’a atıfta bulunuyor. Ayette anılan “Kedar” ise Yaratılış kitabına göre Hz.İsmail’in oğludur ve Yahudi-Hristiyan literatüre göre Arapların atasıdır. Özellikle Mekke’yi kontrol eden Kureyşliler soylarını Kedar’a dayandırırlardı. Ayrıyeten Hristiyan yazarlar da Müslümanları ilk önce “İsmaililer” olarak isimlendirmişlerdi. Bu da Arapların Hz.İsmail’in soyundan geldiği inancının o coğrafyada hakim olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla “Kedar köyleri” de Arapların yaşadığı kentleri, özellikle de Kedar’a dayandırılan Hicaz bölgesini kasteder.

Sonraki ayette bahsedilen “Sela” hakkında ise iki görüş vardır. “Kaya” anlamına gelen Sela kelimesi, kimilerine göre 2.Krallar 14:7 ayetine dayandırılarak Ürdün’deki (o döneme göre Edom’daki) Petra şehri olarak anlaşılır. Fakat Ürdün bölgesi Hz.İshak’ın oğlu Esav’ın soyundan gelen Edomlular ile bağlantılıdır. Halbuki ilgili bölümde Esav’ın değil Kedar’ın ismi geçmektedir. Bu yüzden buradaki Sela’nın Hicaz bölgesiyle ilişkili özel bir isim olduğu görüşü de gayet makuldür. Ne tesadüftür ki Medine’de bulunan dağın ismi de Sela’dır. Nitekim ayette Sela’da oturanların “dağların doruklarından bağıracakları” söylenmektedir. Böylece Kedar ile Mekke’nin, Sela ile de Medine’nin kastedildiği yorumunu yapmak mümkündür. Fakat Sela’nın Petra’ya atıf yapması da sorun değildir. Sonuçta Ürdün coğrafyası da yıllar içinde Müslüman dünyasının önemli bir bölgesi haline gelmiştir.

Son olaraksa RAB’bin bir savaşçı olarak çıkması, seçtiği kulun da inkarcılarla savaşan bir komutan olacağı şeklinde yorumlanabilir. Bildiğiniz gibi Hz.Muhammed de Müslümanlara eziyet eden Mekkeli Müşrikler ile Allah yolunda savaşmış ve galip gelmiştir. Bir zamanlar Allah’ın dinine düşman olan Mekkeliler, sonrasında İslam’ı kabul etmiş ve Allah’a teslim olmuşlardır. Allah’ın kulu aracılığıyla savaşacağı sonraki ayetlerde de sıkça vurgulanmaktadır:

“Uzun zamandır ses çıkarmadım, sustum, kendimi tuttum. Ama şimdi feryat edeceğim doğuran kadın gibi, nefesim tutulacak, kesik kesik soluyacağım. Harap edeceğim dağları, tepeleri, bütün yeşilliklerini kurutacağım. Irmakları adalara çevirip havuzları kurutacağım.”
‭‭YEŞAYA‬ ‭42‬:‭14‬-‭15‬ ‭

Fakat tüm bu vahşete rağmen kehanet umut dolu bir dille bitmektedir:

“Körlere bilmedikleri yolda rehberlik edeceğim, onlara kılavuz olacağım bilmedikleri yollarda, karanlığı önlerinde ışığa, engebeleri düzlüğe çevireceğim. Yerine getireceğim sözler bunlardır. Onlardan geri dönmem. Oyma putlara güvenenler, dökme putlara, ‘İlahlarımız sizsiniz’ diyenlerse geri döndürülüp büsbütün utandırılacaklar.”
‭‭YEŞAYA‬ ‭42‬:‭16‬-‭17‬ ‭

En sonda yine paganların eleştirilmesi ve tektanrıcılık vurgusunun yapılması, kulun putperestlerle vereceği mücadelenin tekrardan altını çizer.

Tarihe baktığımızda tüm bu kehanetleri sadece Hz.Muhammed yerine getirmiştir:

  1. İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un (İsrail’in) Tanrı’sı RAB’be (Allah’a) kulluk etmiş ve O’na ortak koşmamış,
  2. Hem Yahudilere hem Yahudi olmayanlara (ummilere) Allah’ın vahyini ulaştırmış,
  3. Kedar’ın oturduğu, Sela’nın bulunduğu Hicaz bölgesinden çıkmış (ummi olduğunu buradan görüyoruz, aynı Kuran’ın dediği gibi),
  4. Putperestlerle Allah yolunda savaşmış ve galip gelmiş, adaleti yaymış, insanları Allah yoluna (İslam’a) iletmiştir.

Daha detaylı açıklama için şu videoya bakabilirsiniz:

https://youtu.be/dQlulHHHerU?si=7YVCbYrNSczT_Ac2

Hz.Muhammed ile ilgili önceki kitaplardaki kehanetlerin detaylı açıklaması için de “Abraham Fulfilled” kitabını öneririm, internetten pdf halini bulabilirsiniz.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Fikirlerinizi paylaşır, geri bildirim verirseniz sevinirim.

u/Natural-Cost5494 — 2 months ago

Kuran, Ehli Kitab’ın neye göre hükmetmesini istiyor?

Kuran, birçok yerde Hz.Muhammed’e “aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet” diyor ve hüküm vermede Kuran’a uyulması gerektiğini söylüyor.

“Artık sana vahyolunan kitaba sımsıkı sarıl; şüphesiz sen doğru yoldasın. O kitap sana ve kavmine bir hatırlatmadır; yakında (ondan) sorgulanacaksınız.” (Zuhruf 43-44)

Fakat aynı zamanda Yahudilerle ilgili Allah’ın elçiye şunu bildirdiğini görüyoruz:

“İçinde Allah'ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında olduğu halde nasıl olur da sana hüküm verdiriyorlar? Sonra da o hükümden döneklik ediyorlar. Onlar, aslında inanmış değiller. Kuşkusuz Biz, doğru yola iletici ve aydınlatıcı olan Tevrat'ı indirdik. Teslim olmuş Yahudiler için Nebiler onunla hüküm veriyorlardı. Rabbaniler ve bilginler de Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden dolayı ona tanıklık ediyorlardı. Öyleyse siz insanlardan değil, Bana karşı gelmekten sakının. Benim ayetlerimi az bir bedele değişmeyin! Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kafirlerin ta kendileridirler” (Maide 43-44)

Dikkat çeken nokta, Yahudilerin uyarılma sebebinin öncelikle Hz.Muhammed’e hüküm verdirmek olduğunun söylenmesi. Halbuki tam tersinin olmasını bekleriz. Bilakis Yahudiler, yanlarında bulunan Tevrat ile hüküm vermeye çağrılıyorlar. O halde Yahudilerin ayrıca Kuran’a da uyma zorunlulukları var mı?

Aynı Surenin birkaç ayet sonrasında ise bu sefer Hristiyanlara sesleniliyor ve İncil tasdik ediliyor. Hatta Hristiyanların da İncil’le hükmetmeleri buyruluyor:

“Onların ardından, ellerindeki Tevrat'ı tasdik edici olarak Meryem Oğlu İsa'yı gönderdik. Biz ona, içinde hidayet ve nur bulunan, ellerindeki Tevrat'ı tasdik eden, takva sahipleri için hidayet ve öğüt olan İncil'i verdik. İncil Ehli, Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsin. Ve kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıklardır.” (Maide 46-47)

Asıl sorunsa şu: Tevrat’ın, İncil’in ve Kuran’ın (teolojik olmasa da) sosyal ve dini konulardaki kuralları farklı. Bu yasa farklılığı ise Allah’ın bilinçli olarak yaptığı bir şey olarak sunuluyor:

“Biz sana, ellerinde bulunan Kitap'ı tasdik eden ve koruyan bu Kitap'ı hak olarak indirdik. O halde, aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Ve sakın sana gelen hakkı bırakıp onların hevalarına uyma. Ve Biz, sizin her biriniz için bir şeriat ve yöntem belirledik. Allah dileseydi, sizi tek tip bir topluluk yapardı. Ancak sizlere verdiği ile sizi sınıyor. O halde hayırlarda yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Allah, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri bildirecektir.” (Maide 48)

Buradan anladığım Yahudilerin Tevrat’la, Hristiyanların İncil’le, Müslümanların ise Kuran’la hükmetmeleri gerektiği. Biz onlara verilen şeriattan sorumlu değiliz. Çünkü hemen bir sonraki ayette de Hz.Muhammed’in “Allah’ın ona indirdiğiyle” yani yalnızca Kuran’la hükmetmesi isteniyor.

Peki İslam’a inanan bir Yahudi, hala Tevrat’a uymak (sünnet olmak, cumartesi günü çalışmamak, koşer kurallarına uymak…) zorunda mı? Yoksa sadece Kuran’daki kuralları dikkate alması yeterli mi? Eğer Kuran’a uyması yeterliyse Maide 43 ayetini nasıl anlamamız lazım?

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

reddit.com
u/Natural-Cost5494 — 2 months ago
▲ 3 r/KuranMuslumani+1 crossposts

İsa’nın Boşanmayı Yasaklaması

Hem Tevrat hem de Kuran’da geçinemeyen evli çiftlerin ayrılmalarına izin verilmiştir. Özellikle Kuran, evliliği ve boşanmayı hukuki bir zemine oturtur. Ancak İncil’e baktığımızda İsa’nın boşanmayı kesin bir şekilde yasakladığını görüyoruz:

Yanına gelen bazı Ferisiler O'nu denemek amacıyla, “Bir erkeğin karısını boşaması Kutsal Yasa'ya uygun mudur?” diye sordular.
İsa karşılık olarak, “Musa size ne buyurdu?” dedi.
Onlar, “Musa, erkeğin bir boşanma belgesi yazarak karısını boşamasına izin vermiştir” dediler.
İsa onlara, “İnatçı olduğunuz için Musa bu buyruğu yazdı” dedi. “Tanrı, yaratılışın başlangıcından ‘İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı. Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak.’ Şöyle ki, onlar artık iki değil, tek bedendir. O halde Tanrı'nın birleştirdiğini insan ayırmasın.”
Öğrencileri evde O'na yine bu konuyla ilgili bazı sorular sordular. İsa onlara, “Karısını boşayıp başkasıyla evlenen, karısına karşı zina etmiş olur” dedi. “Kocasını boşayıp başkasıyla evlenen kadın da zina etmiş olur.” (Markos 10:2-12)

Maalesef “ama İncil değiştirildi” demek sorunu çözmüyor. Kuran, Hristiyanları İncil’le hükmetmeye çağırıyor ve önlerindeki (beyne yedeyhi) kitabı doğruluyor (Maide 47-48). Ellerinde olmayan bir şeyle nasıl hükmetsinler? Bu Kuran’ın Yeni Ahit’teki her bir sözü %100 onayladığı anlamına gelmiyor tabii ki ama en azından Hristiyanların ellerinde İsa’ya gelen vahyin (Kuran’ın İncil’i) hüküm verebilecek düzeyde bulunduğunu gösteriyor.

Daha da önemlisi çoğu seküler akademisyen de bu emrin tarihsel İsa’ya ait olabileceğini söylüyor. Kanonik İncillerin hepsinde bu yasak bulunuyor. Ayrıca erken dönem Hristiyan grupların da boşanmaya sıcak bakmadıklarını biliyoruz. İsa’nın takipçileri neden kendilerine İsa’nın öğretmediği bir yasağı koysunlar ki? Hem de uygulaması bu kadar zor bir yasağı? Belki de İsa aslında boşanmayı doğrudan yasaklamak yerine Allah’ın boşanmayı sevmediğini ve sadece son çare olarak gördüğünü söylemeye çalışmış olabilir.

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

reddit.com
u/Natural-Cost5494 — 2 months ago

Hâkka Suresinin 18.ayetinin Hezekiel 1 bölümü ile bağlantısı olabilir mi?

Merhabalar, bildiğiniz gibi Kuran’da Kıyamet Günü hakkında farklı farklı tasvirler yer alır fakat benim açımdan en ilginçlerinden birini Hâkka Suresinde görüyoruz:

“Sûra bir defa üflendiğinde, yeryüzü ve dağlar yerlerinden sökülüp birbirine çarptırılarak darmadağın ­edildiğinde, işte o gün olacak olur. Gök yarılır, o gün (bütün) bunların düzeni çökmüştür. Melekler göklerin etrafındadır. O gün Rabbinin arşını (tahtını) bunların da üstünde sekiz melek yüklenir. O gün hesaba çekilirsiniz, size ait hiçbir sır gizli kalmaz.” (Hâkka 13-18)

Bu ayetleri ilk okuduğumda “Allah’ın nasıl bir tahtı olabilir?” ve “Neden spesifik olarak 8 melek taşıyor?” diye sormuştum. Bu zamana kadar da hep garibime gitmişti. Ancak Eski Ahit’in Hezekiel kitabını okurken daha ilk bölümden çok benzer bir tasvirle karşılaştım:

İnsan, öküz, aslan ve kartal suratlı, 4 kanatlı, altın renginde, her tarafı gözlerle kaplı 4 melek ve her meleğin altında tekerlek içinde tekerlekten oluşan, yine gözlerle kaplı 4 canlı ruh (melek); billur renginde bir kubbeyi taşıyorlar. Kubbenin üstündeyse Allah’ın tahtını (Arş) görüyoruz. Allah, insansı bir bedende oturuyormuş gibi tasvir edilse de yüzü asla görünmüyor ve göz alıcı bir ışıkla parlıyor. Bu betimlemeler de bana Hâkka Suresinin 18.ayetini andırıyor gibi geldi. Kuran, Yahudi ve Hristiyanlar tarafından bilinen imgeleri kullanarak kendi Kıyamet anlatısını güçlendiriyor olabilir.

Burada önemli bir nokta ise Hezekiel’in gerçekten Allah’ı bizzat görmemesidir. Onun gördüğü şey metinde de belirtildiği gibi “RAB’bin görkemini andıran” bir semboldür. Tabii ki Allah’ın insansı bir bedeni yoktur veya herhangi fiziksel bir tahtı bulunmaz. Taht; yetkinin, gücün ve egemenliğin sembolüdür ve Kutsal Kitaplarda sıkça kullanılan bir motiftir. Allah’ın tahtı da O’nun her şeye egemen oluşunun ve tüm yaratılışı kuşatan mutlak gücünün simgesidir. Benzer tasvirlere Yeşaya kitabının 6.bölümünde ve Vahiy kitabının 4.bölümünde ulaşmak mümkündür (ki Vahiy kitabı çeşitli Kıyamet anlatılarıyla ünlüdür).

Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Kuran gerçekten de Tevrat ve İncil’deki bu motife mi atıfta bulunuyor?

İlk resimi yapay zeka tasarlamıştır, ikinci resim ise Kitabı Mukaddes’teki melek tasvirlerini anlatan şu videodan alınmıştır:

https://youtu.be/rZCpF1PUtss?si=e0j8aYjReWhF4vA4

Okuduğunuz için teşekkürler.

u/Natural-Cost5494 — 2 months ago

Gerçek İslam’ı anlamada İncil’den bir örnek: İyi Samiriyeli benzetmesi

Merhaba dostlar, bugün sizlere çokça tartışılan “Gerçek İslam nedir?” sorusunu yanıtlamada yardımcı olabileceğini düşündüğüm bir hikayeyi paylaşmak istiyorum. Maalesef günümüzde İslam dini denilince akla katı katı kurallar, yasaklar, bitmek bilmeyen ritüeller ve sürekli tartışılan doktrinler geliyor. Herkes birbiriyle en ufak konuda bile tartışıyor, bölünüyor, birbirini tekfir ediyor; sanki cennete yalnızca kendileri gibi düşünenler girebilecekmiş gibi davranıyor. İşte bu yüzden de Kuran’ın anlattığı “İslam” kavramı doğru anlaşılamıyor.

Bildiğiniz gibi “İslam” kelimesi “teslimiyet” anlamına gelir, yani kişinin kendisini yalnızca bir olan Allah’ın iradesine teslim etmesi demektir. Keza Arapça “Müslüman” sözcüğü de “teslim olan” anlamındadır, sanılanın aksine Hz.Muhammed’in kendi kafasından uydurduğu bir şey değildir. Bu yüzden Kuran’da önceki peygamberlere “Müslüman” denildiğinde insanların kafası karışıyor. Halbuki denilmek istenen o peygamberlerin ve ümmetlerinin de Allah’a (Tek Tanrı’ya) teslim olduklarıdır. Teslimiyetin nasıl olması gerektiği konusu da oldukça tartışılan bir şey. Bunu anlamada ise çok önemli bir ayet var:

“Şüphesiz iman edenlerden, Yahudilerden, Hristiyanlardan, Sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe inanıp sâlih ameller işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir.” (Bakara 62/Maide 69)

Yani teslim olanlardan sayılmak için tüm inançların, doktrinlerin doğru olmasına veya tüm kurallara eksiksiz uymaya gerek yoktur. Dinin asıl önemli 3 temel konusu vardır:

  1. Allah’a yani Tek Tanrı’ya inanmak (şirke girmeden elbette)

  2. ahiret gününe inanmak

  3. salih ameller işlemek, iyilik yapmak

Geri kalan her şey ikinci plandadır, önemsizdir demiyorum elbette ama temel bu üç kavram üzerine kuruludur. Bu üç temel kurala uyanlar, hangi gruptan olurlarsa olsunlar, kurtuluşa erişebileceklerdir.

İncil’de de bu konuya benzer çok güzel bir pasaj vardır:

Bir Kutsal Yasa uzmanı İsa'yı denemek amacıyla gelip şöyle dedi: “Öğretmenim, sonsuz yaşamı miras almak için ne yapmalıyım?” İsa ona, “Kutsal Yasa'da ne yazılmıştır?” diye sordu. “Orada ne okuyorsun?” Adam şöyle karşılık verdi: “Tanrın Rab'bi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün gücünle ve bütün aklınla seveceksin. Komşunu da kendin gibi seveceksin.” İsa ona, “Doğru yanıt verdin” dedi. “Bunu yap ve yaşayacaksın.” Oysa adam kendini haklı çıkarmak isteyerek İsa'ya, “Peki, komşum kimdir?” dedi. İsa şöyle yanıt verdi: “Adamın biri Yeruşalim'den Eriha'ya inerken haydutların eline düştü. Onu soyup dövdüler, yarı ölü bırakıp gittiler. Bir rastlantı olarak o yoldan bir kâhin geçiyordu. Adamı görünce yolun öbür yanından geçip gitti. Bir Levili de oraya varıp adamı görünce aynı şekilde geçip gitti. O yoldan geçen bir Samiriyeli ise adamın bulunduğu yere gelip onu görünce, yüreği sızladı. Adamın yanına gitti, yaralarının üzerine yağla şarap dökerek sardı. Sonra adamı kendi hayvanına bindirip hana götürdü, onunla ilgilendi. Ertesi gün iki dinar çıkararak hancıya verdi. ‘Ona iyi bak’ dedi, ‘Bundan fazla ne harcarsan, dönüşümde sana öderim.’ “Sence bu üç kişiden hangisi haydutlar arasına düşen adama komşu gibi davrandı?” Yasa uzmanı, “Ona acıyıp yardım eden” dedi. İsa, “Git, sen de öyle yap” dedi.
‭‭(LUKA‬ ‭10‬:‭25‬-‭37‬)

Bu hikayeyi anlamak için öncelikle tarihi arka plana bakmak lazım. Samiriyeliler, Kuzey İsrail Krallığı halkının soyundan gelen ve Tevrat’a uyan tektanrıcı bir gruptur. Ancak Hz.Musa’dan sonra gelen peygamberleri kabul etmezler ve kutsal toprak olarak Kudüs’teki Siyon Dağı’nı değil Samiriye’deki Gerizim Dağı’nı kabul ederler, bu yüzden de Yahudilerle sürekli çatışma içindedirler. Hele ki Hz.İsa’nın yaşadığı 1.yüzyılda iki grup arasındaki nefret doruk noktasındadır. Hz.İsa’nın anlattığı hikayedeki Yahudiler (kâhin ve Levili), halkın gözünde yüksek mevkiye sahip din adamları olmalarına rağmen zor duruma düşmüş kardeşlerine yardım etmezler ve komşuluk görevlerini ihmal ederler. Adama yardım eden tek kişi, Yahudilerin nefret ettiği Samiriyelilerden biridir. Samiriyeli, arasında düşmanlık bulunmasına rağmen zorda kalmış adama merhamet gösterir ve onun yaşamasını sağlar; böylece adamın gerçek komşusu olur.

Hz.İsa’nın amacı, yanlış inançlara sahip bir Samiriyelinin bile iyilik yaparak sonsuz yaşama ulaşabileceğini göstermek ve Yahudiler arasındaki “yalnızca biz cennete gidebiliriz” algısını yıkmaktır. Maalesef bu yanılgı günümüzde Müslümanlar arasında da hakimdir. Halbuki gerçek komşularımız sadece bizimle aynı gruba mensup kişiler değil herkestir. Bizim de bu yüzden etrafımızdaki dost-düşman herkese adil davranmamız ve merhamet göstermemiz gerekir. En nihayetinde hüküm Allah’a aittir ve herkesin kurtuluşa erme ihtimali bulunur. Dolayısıyla birini tekfir etmeden önce iki kez düşünmek gerekir.

reddit.com
u/Natural-Cost5494 — 3 months ago