Bir yazı yazdım
Bir süredir kendime söylediğim tek bir şey var. “Otuz oldum.” Henüz daha otuz olmadım ama bir zamandır öyleyim. Demiş ya “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.” Ben o yarımı da geriye çektim. Yarısından öbür yarısına geçmiş gibiyim. Altmışın ötesini göremeyeceğime inandırmışım kendimi. Elim o kadar boş ki hiçbir şeyi hak etmiyorum. Yaşam hakkım da ortalamanın altında olmalı. Ancak o şekilde anlam kazanabilir bu boşluk.
Nedir bu anlam savaşı anlamıyorum artık. Bir anlamı olmalı mı gerçekten? Bu yaşamak işine yüklediğim anlamlar bana ne getirdi. Hala kısa etkili dopaminlerle kendimi uyuşturup sabaha kendime döndürdüğüm nefrete uyanıyorum. Nereye ulaşmaya çalışıyorum? Neyden kaçarak kendime uzun, korunaklı sandığım, sonunu bildiğim varış noktaları belirliyorum? Varmaya bu kadar yaklaşmışken neden kendimi kapatıyorum, neden kendimi uyuşturup yeni bir yaşa ulaşıyorum?
Merhaba ben otuz bir oldum. Hala sebepsizce anlam arıyorum. Hala anlaşılamıyorum. Çevrem çok kalabalık ama ben hala görünmez gibiyim. Gören yok çünkü insanlar anlam peşinde değil. Çünkü anlatamıyorum. Çünkü artık anlaşılacağımı düşünmüyorum. Aradığım anlam anlaşılmamak oldu. Bu hayatın anlamıdır anlaşılmamak. Bu beni marjinal yaptı. İnsanlar “O farklıdır.” dedi. “Farklı olmak sana bir şey getirdi mi?” diye soracak olursanız;
Bugün otuz iki oldum. Ben farklıyım. Ben bir savaş gazisiyim. Çok acı çektim. Çok zor yollar çıktı karşıma. Çoğu zaman kaçtım. Kaçtığım yerin dipsiz bir kuyu olduğunu bilemedim. Kaçtığım yerde de dinginliği bulamadım. Beni yadırgayabilirsiniz. Ancak yargılamaya hakkınız yok. Hem merak etmeyin ben sizin yerinize onu daha acımasız haliyle yapıyorum. “Celladıma gülümserken çektirdiğim son resmin arkasındaki satırlar” demiş İsmet Özel. Ben gülümseyen suçluğum, ben cezayı kesen hakimim.
Her şeyi kendine döndüren bir narsist gibi görebilirsiniz. Bir de kalabalığın ortasında etrafında kafesle gezen birini hayal edin. O kafesi ben kurmadım. Ama maalesef boşluklarına çok fazla demir çaktım.
Bugün otuz üç oldum. “Tanrım bana yardım et.” ile “Tanrım bana bunu neden yaptın.” arasında geçen bir ömür. “Ben bunu hak edecek ne yaptım?”. “Ben bunu hak etmedim.”. Tüm bunların sorumluluğunu alırsam geriye dönük tüm kaçışları kabul ederim. Tüm pişmanlıklarımı cebime koyarım. Kabul edemem. Tüm yaşanmış olanların bir anlamı yoksa yaşamak işinin ne anlamı kalır? Yaşamak ümidini ulvi bir varlığa bağlamak.
Bugün otuz dört oldum. Geçmişin tüm anlamını ve geleceğin tüm ümidini bir kadına bağladım. Bu dürtüsel paradoksu kaç olunca anlayacağım?