u/bisikyapamayanadam

▲ 1 r/Yazar

Diyalog tonları

İki tarafın katıldığı, upuzun diyaloglar barındıran bir şey yazıyorum. Ama sadece iki kişi olunca, diyaloglarda uzayınca bir sorun çıkıyor, aynı ağız. Aslında biri küfürlü, dobra konuşuyor diğeri ise mesafeli analitik ve dikkatli. Ama yine de okurken benzerlikler sırıtır mı dedim. Ton farklılığını nasıl sağlıyorsunuz?

reddit.com
u/bisikyapamayanadam — 10 days ago

İsteksizlikle Nasıl Başa Çıkıyorsunuz

Acıdan kaçamayız. Ama ucunda parlak bir şey olunca acı da değerleniyor, anlam kazanıyor. Onu katlanılır kılmak için değerler lazım. Ama ben acıya sırf acı olarak katlanmaktan bıktım. Katıksız acı, ardında hiçbir istek yok. Yanlış anlamayın beni, umutsuzluğumun ve isteksizliğimin nedeni yetersizlik değil. Bir eş ya da "dost" edinmeme mani olacak psikolojik ya da fiziksel bir bozukluğum en azından görünürde yok. İsteksizlik var, insanlar ile gülüp eğlenirken sırf eş ya da dost olalım diye güldüğümü ve güldürdüğümü hissediyorum. Neden eş ya da dost olmak istiyorum? Çünkü mutlu insanları kıskanıyordum. Ama artık böyle bir çabam yok. Çünkü umutsuzum ve içten bir gülümseme ya da samimi bir itiraftan umudum yok. Zaten bir sene önce bunu ayıkmıştım ve "entelektüel bir canavar"😌 (biraz utanıyorum bu tabirden) olmaya karar vermiştim. Bir şey olduğum yok, pek ufak bir gelişim. Henüz bir sene geçtiğinden olabilir tabii. Ama artık eski isteğim, hırsım yok, çünkü çok kıskanıyorum insanları. Mutluluğu sadece zihinsel şeylerde değil onlarda da bulmak istiyorum, ama bu beceriden yoksunum. Neyse tavsiye falan istemem, sadece sizin acınızı katlanılır kılan bir şey varsa ve özel değilse diye merak ettim.

reddit.com
u/bisikyapamayanadam — 27 days ago
▲ 2 r/Yazar

Olağanüstü Bir Gece

Zihnimi, dilimi, duygularımı ve yargılarımı bu kara koyu ziftin içinden, bu mendeburdan kurtarabilecek miyim bilmiyorum. Ama ok yaydan çıktı artık. Dün gece zirveye vardım. Mert olmaklığı alenen patavatsızca sömürdüm. Yaşam karşısında kibirle dikiliyor ve mızmızlanıyordum. Yaşamım nail olduğum kimi nitelikler dolayısıyla, Mert olduğum için dışarıda ne baş gösterirse göstersin asla şenlenmeyecek, hüzün ve düş kırıklığı dolu bir yerdi. Tatile gitsek canımı sıkardı, çünkü güneş yakıcı ve ailem yabancıydı. Evde oturmak boğucuydu çünkü sırt ağrılarım doğru oturmama mani olurdu ve yapayalnızdım. Dostlar zordu çünkü onları biraz olsun mutlu etmek, makul bir dost olmak isterdim. Kadınlar beni yıpratırdı çünkü onlarda da diğer herkes gibi hoşgörü yoktu. Yeni insanlar umutsuzdu çünkü ben onlara nemrut bir yüzle bakardım. Bıkkınlık saçıyordum her yere. Mesleklerin hepsi donuk donuk bakıyorlardı bana. Her şey acı verici, her yer kasvetliydi. Hayat bu haliyle asla katlanamayacağım, sonunda huzur olmayan acılar ile taşan anlamsız bir yerdi. Gerçi kitap okumak, matematik, yazmak, dövüşmek... Bunlar hoş şeylerdi belki, ama kendinde hoş şeylerdi ve bu halleriyle beni tembel olmaktan, ucube olmaktan kurtaramıyorlardı. Ayrıca bunlardan duyduğum keyif günden güne soluyordu. Son günlerde ayıkmıştım ki – şimdi buna asla katılmamakla birlikte – hayatı böyle iğrenç yapan, hayatı algılayan özneden başkası değildi. Ben yabancılıkla, güvensizlikle, değersizlikle dövünmüştüm; öz-saygıdan yoksun tuhaf bir kibirim ve günden güne kendini gösteren zihinsel bir beceriksizliğim vardı. Nereye gidersem gideyim kendimi kendimden kurtaramazdım. Bu “gerçeğe” çakılınca kendimce kimi çözümler buldum. İçime bir su serpilmişti. Artık bir ahlaksız olarak ahlakım hakkında kaygılanmama gerek yoktu. Toplumun ideal birey kurgusu benim asla varamayacağım sakıncalı bir söylemdi ve mutlu olmak istiyorsam onu başımdan atmalıydım. Komik olacak ama yeni amacım psikiyatrist olup yasal uyuşturuculara başvurmak ve kendimi kendimden kurtarmaktı. Eğer kendimi bir şekilde mecazi anlamda öldürebilirsem, bilincim Mert'in bilinci olmaktan çıkıp hayvani olursa, ya da matematiğe, kitaplara gömülürse hayata tutunabilirdim. Böylece o iç karartıcı renk paletinden kurtulurdum.

Günden güne şiddetlenen alkol istemim bundan doğmuştu herhalde. Akabinde dün gece geldi. Yoğun bir gece. Aslında her şeyi hatırlamıyorum. Hatırlamak için uğraşmanın manası da yok. Zaten küçük bir bölümü yazacağım. Votka, bira ve şarap. Votkamız sıcaktan kaynamak üzereydi ve ispirto tadından yüzüm çarpılıyor, titreşiyordum. O sırada yalnızlık hakkında konuştuk. Yukarıda yazdığım saçmalıkları birer izlek olarak alttan alta sunuyordum. Ama amacım içimi açmak, aşağı yukarı benim gibi olabilecek dostuma yardım etmek değildi. Amacım onu eğlendirmekti. Boş yere çağırmış olmamak için. Sonra biralar. Ilık ve yapış yapıştı. Bu arada kendimden geçmeye, kaynaşmaya başladım. Ölüyordum ve bundan memnundum. Aptalca bu anı ne kadar da sevdiğimi sayıklayıp duruyordum. Yüzümü avuşturuyor, uyuşukluktan, acı yokluğundan memnun kalıyordum. Nesneler bulanıyor, sesler soluyordu. Adımlar çarpık. Düşünceler süzgeçten geçilmeksizin söyleniyor ve her şey bozuluyordu. O sırada ne hakkında konuştuğumuz hakkında en ufak bir fikrim yok. Sonra gerizekalı olduğumdan şarap içmeyi teklif ettim ve oturup sırayla dikerek koca bir şişeyi bitirdik. Ailemizin ne kadar da yalnız olduğu hakkında gevelediğimizi hatırlayabiliyorum. Şarabın keskin ve nahoş kokusu burnumun dibinde ve halen bana bulantı veriyor. Gidip yemek yedik. Yemeği beklerken ölmüştüm. Ölü biri olarak benden kalan refleksif ve kokuşmuş bedenle öylece oturuyordum. Düşüncenin izi dahi yoktu. Yürürken salınıyor, kararan görüşümün ardındaki dünyaya hayvanca bakıyordum. Ona, kıza yazdım. Yukarıdaki saçmalıklardan oldukça dağınık, anlaşılmaz şekilde söz ettim ve onu sevdiğimi söyledim. Doğal olarak isyan etti. O kadar önemli olmamalıydı ona göre, ve ben değersiz değildim. Ona yarın diriyken cevap vereceğimi söyledim – yaptığım tek akıllıca şey buydu. Dağıldık. Metroda bir köşeye yıkılmışken kendi üzerime kustum. Duyularımdan geriye kalanlara göre yapış yapış, sıcak ve pisti. Etrafa baktım. İnsanlar ötekine bakmaya, göz teması kurmaya tenezzül dahi etmemişlerdi. Ben göz ucuyla bakılması gereken lezzetli ya da tiksinç, ama aşağılık bir ettim. Bu beni rahatsız etmedi. Başımı ardıma yaslayıp uyukladım. Ya ailem? Şöyle ki kabullenmiştim. O kadar yorgundum ki düşünmeye mecalim yoktu. Tek istediğim zıbarmaktı. Onlara yarın konuşuruz derdim, olup biterdi işte. Namussuz olmadığımı savunmaktan, namussuz değilmiş gibi davranmaktan bıkmıştım. Ama tabi asansörde dikkatle kendimi izlerken ufak da olsa utanıyordum.

Koridorda aklıma ufak bir kurnazlık geldi. Kıyafetimi ters giydim. İşe yaradı. İçeri süzülüp olabildiğine lafı gevelemeden birkaç dostça şey dedim anneme. Tuvalete gitmiştim ki klozete varamadan kusmaya başladım. Diz çöküp, emekleyip sendeleyerek çoraplarımla temizledim yeşil kusmuk gölcüğünü. Dışarı çıkınca babam çağıdı. Bacaklarındaki zımbırtıları çıkarmamı istedi. İğrenerek çıkardım, ayakları başımın hemen yanındaydı ve buruş buruş, çirkindi. Tek isteğim uyumaktı. Odama girince yine kusmaya başladım. Yutup zıbarmaktan başka çarem yoktu. Zaten ölüydüm. Uyumak kadar kolay şey yoktu.

Sabah beşte uyandım. Üzerimde bir rahatlık vardı. Şimdi güzel bir uyku çekecek, sıkı bir azar işitecek ve bu saçmalıklardan kurtulacaktım. Sonra aklım mesajlara kaydı. Pek severdim onu, nasıl kaymasın? Kız konusunda mahcup ve umutsuzdum, ama içimi dökmüş gibiydim. Yalnız saate bakınca dün sabah çocukluk arkadaşıma sabahın altısında bisiklet turu yapmak için söz verdiğim aklıma geldi. Sözümden dönecek cesaretim yoktu ve tüm bulantımla saatlerce bisiklet sürdüm. Eh, aynı hislerin içerisindeydim. Yalnız bir fark vardı. Tek umudum olan uyuşturucu ve alkolün adını duymak dahi midemi bulandırıyordu. Dün aklımda umduğum gibi güzel olarak değil; cıvık, çıplak ve iğreti kalmıştı. O yüzden hayattan umudum da kalmamıştı. İnsanların sabah sabah evden çıkıp işe gitmesine şaşıyordum. Ne manasız bir acı! Kendi içimde yürümenin ne kadar düş kırıcı olduğundan yakıncak kadar ileri gitmiştim. Onun, sevdiğim kadının beni boğazlayıp gebertmesini hayal ediyordum. Artık kanıksayan bir kimse olarak yaşayacaktım. Sanki başımı eğmiş, benden bu kadar demiş ve sessizce, hiç bir şey anlamamış ve kazanmamış bir züğürt olarak köşeme çekilmiştim.

Eve gelince ona yazdım. Yolda ne yazacağımı bayağı düşünmüştüm zaten. Ama eve gelince hevesim kaçtı. Hiç dinlemeyecekti ki. Bir iki tuhaf şaka, söylediğim her şeyin inkarı ve ciddiyetli bir özür ile hallettim işi. Şimdi asıl konuya geldik. Baylar, Kafka ve Dazai üzerine düşünürken vardığım bir yer vardı. Demiştim ki onlar kendilerini kötü olarak damgalayan bir ahlaka gencecikken inandırıldılar. Aynı anda hem ahlakı, hem de kötüyü kazanan yitikler olarak kendi değerlerine ve her türlü yargılarına her daim şüphe ile yaklaştılar. Ve bu pis ahlaka duydukları inancı ancak çok sonraları yitirdiler. Ama o ana dek ahlaksızlıklar o denli üzerlerine yapışmıştı ki şüphelerinden kurtuluşları yoktu. Yaşamlarını bilmediğimden kötü olduklarını kabul edip köşelerine mi çekildiler yoksa kendilerine iyi, değerli demesi için insanlara mı yalvardılar bilmem. Ama ikisi de yalnızlığa çıkacaktı, çünkü insanların yargıları ölümcüldü ve insan hassasiyetlere karşın pek vurdumduymazdır.

Buna kaçınılmaz olarak bakıyordum. Çünkü değer lütfu için insanlara ihtiyaç duyan bir zihniyet böylesine bencil ve kaba bir dünyada asla sağlığına kavuşamazdı. Ancak tahmin edebileceğiniz üzere yaptığım şey kavramlar ile oynamaktı. Ele aldığım şeyin karmaşasını gözden kaçırmıştım. Benim ise bundan nasıl kurtulduğum hakkında bilgim yok. Zaten bu öğle vaktine kadar kendi yargılarımdan ölümüne şüphe ettiğim için duyduklarımın gerçekliğinden, Kafkesk dünyamın kasvetinden emin olamıyordum. Birkaç şey olabilir. Birincisi, bu aydınlanma bana henüz gencecikken geldi. Ahlaksızlık henüz üzerime yapışmamışken kazıyıp atmış olmam olasıdır. İkincisi her şeyi dramatize etmiş olabilirim. Evet beceriksiz, anlamsız ve umutsuzdum. Ancak alkol zehirlenmesi yaşayıp intihar hayalleri kurmak üstün bir ahlaksızlık göstergesidir ve o bende var mıydı bilmem. Bu melodramın ardındaki sebep herhalde isteksiz ve umutsuzken günlük işleri yerine getirmenin beni yıpratmasıydı. Eğer yeterince bedbaht ve hasta olabilirsem tüm gün cenin pozisyonunda uyuklayabilir ve anlamsızlığı dilediğimce yaşayabilirdim. Huzur içinde ölmek için umutsuz bir yaşam gerekir. Üçüncüsü ve en baskını tiksintiydi. Öğleleyin bacaklarım sızlarken ve bitkinlikten ağzıma bir şey koyamazken kanıksamadan eser yoktu. Eskiden melankolik ve konforlu olan ötekilik şimdi tüğlerimi diken diken ediyordu. Dün gecenin rezilliğinden o denli midem bulanıyordu ki edebi olmakla kalmayıp bedenime sıçrayan tiksintime karşın zihnim bende bir çeşit atılım yapmış, hayatta kalmam için eski sezgi ve bilgilerine dalıp beni kendi öz nefretimden kurtarmış olabilir.

Bir şekilde ayaklarımı yere basmam, yaşamı bir yerinden sıkıca kavramam gerekiyordu. Kimi aksiyomlar elzemdi. Aşağıklığa katlanamıyordum. Yoksa tiksintiden ölüp giderdim. Anlayacağınız içimde şiddetli bir arzu vardı: yaşama ve daha da önemlisi kanlı canlı yaşama arzusu. Sızlayan bacaklarıma kulak asmaksızın şimdilik yalnız olduğum evi tavaf ediyor, yeni beni yaratıyordum.

Yalnızken düşündüğüm bir şey vardı. Acaba yalnızlık konusunda yalnız olmayabilir miydim? Toplum şeyleri kendi çıkarları için körce idealize etmeyi severdi, belkide samimiyet denilen şey tatsız bir yalandan ibaretti. Şöyle bir düşününce toplumu idealize etmekle suçlayan benim idealar dünyasında yaşayan bir hayalperest olduğumu görüyorum. Acıyı hassas bedenimle ve ruhumla dibini görüp kuruturcasına çekiyor ve ondan yakınabildiğim kadar yakınıyordum. İstediğim şey acısız bir dünyadı. Acının yokluğu, hangi delinin fikri bu? Acı çiğ gerçekliğin ayrılmaz bir parçası, sağır ve dobra olgu ile başa çıkmaya çalışan insandan doğan başka bir gerçeklik. Onun yokluğu insanın varlığıda düşünülemez. Ancak kısa gezintilere çıkar o, zamanı gelince üzerinize tünmek üzere pusuya yatar. Ama bu yeterli değil. Çünkü ben sövüp kıvranarak pedal çevirirken ıslık çalarak gezintinin keyfini çıkaran dostum ile aramızda bir fark olmalı. Aynı bedene, aynı koşullara sahibiz. O halde bu şey neydi? Kendi acımın altını üstüne getiriyor, neyin nesi olduğunu irdeliyordum. Acı ile titreşirken “neden burdayım” derdim. Neden mi? Anlamıştım. Acı yokluğu düşünelemezdi. Asıl etken değerdi. Acıyı katlanılır kılan şey onu değerlendiren itikat dolu bir değer sistemi, bir ahlaktı. Değerlerin varlığı ise istemin itkisi ile mümkündü. Çünkü birincisi en akılcı sistemler bile inanca dayalı belitleri içeriyordu. İkincisi hakikat mümkün olsa bile tüm galeyanları ve aptallığıyla insanın değerleri tam bir akışın içindeydi. Değersizlik felcinden kurtulmak için doğruluk hakkında doğru konuşmak, onun desise olduğunu anlamak gerekiyordu. Bu şekilde acı aynı acı olarak kalacak ama neden sorusuna verilecek bir cevap, bir umut ve bir anlam olacaktı. Bunun yokluğunda acı kendinde acı oluverirdi. Oysa diğer türlü o bir ibadetti, başa gelen bir güzellikti. Benim sorunum değersiz oluşumdu. Değer sisteminden yoksun bir budala olarak uzun zaman boyu hiçbir şeyi istememiş, acıyı en saf haliyle duymuştum. İstememiştim çünkü umutsuzdum. Oysa eğer istem bir şekilde peyda olabilseydi değerler de onun ışığında oluşur, hayatın güneşi olurdu. Peki durumumdan nasıl kurtulacaktım? Hayatta kalmak içi bir şekilde inanmam, belki de kendimi kandırmam gerekiyordu. Araştırdım. Sorun bendeydi. Hayatta şu haliyle beni çeken hiçbir şey yoktu, ama ona öfkeli değildim. Duyduğum tek öfke kendimeydi, tiksintim istemimden ağır basıyordu. Sonra ansızın bir şey istediğimin farkına vardım. İçimde yoğuşan güçlü bir ihtiras, ben kendimden bir şekilde kurtulmak istiyordum. Yani değersizlikten kurtulmak, dönüşüm geçirip başka bir şekilde varolmak ve acıyı da isteyerek şehvet ile yaşamak. Bu şimdilik yeterliydi. Yüceldiğimi hissediyordum. Kendimden kaçmaya – ama rol yaparak değil gerçekten kaçmaya, çünkü eskiden kendimden kaçacağım diye kendimi bulurdum – çalışırken kendime duyduğum saygı döllenerek artmıştı. Bunun saçma bir şekilde sona ermesini istemedim. Sıra değerleri yaratmaktı. Tüm bunları aksiyom olarak ardıma alıp işe koyuldum. Tabularım hayal kurmak, kendime değersiz demek, acıdan yakınmak, sözde sevdiğim kadından hemen şimdi kurtulmamak, romantize ya da idealize etmek... İstememe mani olabilecek her türlü mızmızlıktan, gerçekleri görmeme engel olan düşlerden kurtulmak ilk ilkemdi. Tutkularıma göre varlık gösterdiğim, değerleri ve nesneleri değerlendirdiğim zaman baz alacağım şey estetik olacaktı. Dünya ise ancak sanatsal rötuşların, anlama çabalarının ve bilimin nemrut yüzünün karşısında güzeldi. Ancak sanatta dikkatli olunmalıydı. Çünkü ucu açıktı. Romantik bir budalayken en çok edebi metinler yazmıştım. Aşağılık zihniyetlerin ürünleri sanat olarak sunulabilirdi bu yüzden dikkatli olmak gerekirdi. Beni öldürebilecek her türlü uyuşturucu benim en büyük düşmanımdı. Çünkü ben değerli ve gerekliydim. Sonra yanıbaşımdaki insanlar can sıkıcı ise bunun nedeni benim değersiz oluşum değildi. Onların değersiz oluşu da değildi. Farklı insanlardık sadece. Yeri gelecek, benimkiler karşıma çıkacaktı. Şimdi yanımda olanları mutlu etmek zorunda falan da değildim. Kediler mükemmel hayvanlardı ve eve giren çekirgelere tekme atmanın zararı yoktu. Berbat halimden kalanları yaratıcı bir hevesle elden geçiriyor, üzerlerine düşünüp birincil isteme göre değerli olup olmadıklarını anlamaya çalışıyordum.

Eskiden değişmekten korkardım çünkü bana göre eğilimim narsist bir koyun olma yönündeydi. Artık bundan endişe duymayacaktım çünkü koyunu koyun yapanın değişme lüksüne son veren kör bir inanç olduğunun bilincindeydim. Oysa benim nihayi amacım değerlerimin ışığında her şeye devrimci, her niteliğime gidici olarak bakmaktı. Şimdilik bu kadar yeter. Doğruluk hak ettiği yere, iyi niyetli bir yalana indirgendikten sonra nihayet değerlerim vardı ve hayat artık yaşamaya değerdi.

Kız özrümü kabul etmiş. Şaşırdım sadece yazmış. Şaşırdım sadece, aklınca beni sohbete çekmek istiyordu. Karşısında derimi yüzücek kadar uzun cafcaflı konuşmalar yapmam, ona çürük ve ıslak etimi sunmam eğlendirirdi onu. Mesajı beğendim. Bu oyuna katılamayacağım. Ailem beklenmedik şekilde hiçbir şey fark etmedi. Eğer ayıkırlarsa diye bu metni yazıyorum, önlerine bunu koyunca paçayı kurtarırım belki. Birde bu günü unutmak istemiyorum. Yeni yolum zahmetli ve acılı olacak. Olması gerektiği gibi.

reddit.com
u/bisikyapamayanadam — 1 month ago
▲ 3 r/Yazar

Enişteye Mektup

İşte sosyal kategori: bireyleri çeşitli davranışsal, biyolojik, kültürel, sosyoekonomik ve benzeri faktörlere göre kapsayan; birbirleri arasında etkileşim bulunmak zorunda olmayan bireyleri diğerlerinden ayıran bilişsel sınıflandırmanın ürünü. Olguda her daim yeri yoktur, çünkü:

·         Kategorinin ilkeleri sınıfa layık görülen bireyler için geçerli olmayabilir. Bu ilkeler çoğun pek karmaşık olan insan niteliklerini basite indirger. Üstelik gerçekte katışıksız ilkelerin yeri de yoktur. Örneğin ibadetten insanların anladığı pek değişkendir, oysa ilkeler tektir.

·         Tüm sosyal kategoriler enerji tasarrufu yapmak için, gözlemlenen şeyler ve gözlenmişler ile analoji yapmak maksadıyla kimi isimler ve anlamlar verilerek kurulur. Bu bakımdan hepsinin doğuşu gözlem ve kimi değişmez doğa yasalarına güvendir. Ama bu kategoriler zihinlerdeki varlıklarını doğarak bulmak zorunda değildir, hatta nüfusun büyüklüğü göz önüne alındığında neredeyse hepsi aktarılmıştır. Bu bakımdan aktarılan kategoriler bilinçli bilinçsiz değişime uğrayabilirler ve farklı koşullarda geçerliliğini yitirebilirler. Nihayetinde onları haklı çıkaran şey koşullardan çok körce yapılan bir eğitim olabilir.

·         Doğuşu da müphemdir. Bunlar nihayetinde ilkel birer icat olarak bilimsel hassasiyetten nasibini almamışlardır. Saygı ve sevgi duyulan birinin hezeyanları da bir kategori olabilir. Çünkü davranışlar ile anlatılarla pekiştirilen bu hezeyanlar olgu da var olmak zorunda değildir. Sayılan kişinin gülüşü yeter.

·         Kategorilerin tabuları kendi doğruluklarını sınamamıza engel olur çünkü düşünüşmesi ve girişilmesi yasaktır. Bunun dışında kategorilerin ilkelerine uyarak doğada etken olduğumuz sırada kendi kendini gerçekleştiren kehanet meselesi baş gösterebilir. Esasında şu sorgulanmalıdır, elimde duran bilgi olguya müdahale ederek kendini mi doğruluyor yoksa kendinde olguyu ifade mi ediyor?

Soyut bir icat olan kategorinin kendi varlığı zaten yoktur. Burada sorguladığımız şey kendi varlığı değil. Olgunun ismimi yoksa eylemleri manüpüle eden bir kurgu mu? Gerçekleri ne denli yansıtıyor? Tartışmalı.

Amma boş yaptım. Aslında değinmek istediğim şey Türklük ile gotik femboy olmaklık arasında içerik ve derinlik olarak epey fark olsa da yapısal anlamda hiçbir fark olmayışıydı. İkisi de belli özelliklerin paketlenip kültür olarak aktarılması ile oluşur. Bu özelliklere uyuyorsanız insanlar için o şeyin bir parçasınızdır – tabi öncelikle bu kategoriye inanılması, onun zihinde var olması gerekir. Bunlara uymanızın nedeni ırk falan değildir, sosyal öğrenmedir, ırk davranışın ismidir işte. Bugün bunu savunan yok zaten. Ki savunan var ise bunları yazmamın asıl nedenine değinme vaktim geldi demektir. Enişteciğim, beni abesle işgal eden bir budala olarak görmüşsündür hep. Ne olarak görürsen gör, bunları reddedemezsin. Sevgili kuzenimin evlenme isteğini Türklük neticesinde reddediyorsun. Thomas iyi bir adam, seni anlamıyorum. Türklük sosyal öğrenme ile edinilen davranış kalıplarının uygulanmasından, buna isim verilmesinden ibarettir. Irkı karıştırayım dersen o halde Thomas da bir Türk olabilir çünkü Türklük kadar renkli bir ırk yoktur şu dünyada. Ki sende balkandansın. Doğruluğu bu kadar müphem olan, femboy olmaklıktan hiçbir farkı olmayan bir şeyi neden bu denli yüce bulduğunu, uğruna ablacığımı kırdığını anlamıyorum. Türklüğün zihin dışında bir varlığı olmadığı burada kanıtlanmıştır, peki sen bir almancı olarak hangi Türklüğü savunuyorsun? Zihninde olan, her genel seçim ile devinen Türklüğünü ablam mı değiştirecek?  Üstelik ortada var olan bir şey olmadığına göre bozulan bir şey de yokken nedir bu tantana?

Sonra İslam meselesi de var. Sen müslümansın, takip ettiğin tek davranış ilkesinin o olması gerekiyor. Dünyevi bir kategorinin uydurma ilkelerinin bu yücelik karşısındaki yeri ne? Ki Thomas müslüman olacak, bunu kendisi söyledi. Lütfen bana kızma ama öfkeni anlamsız buluyorum. Sen okumuş, öğrenmiş birisin. Bana okumazsam bir şey olamayacağımı kendin söyledin. Lütfen kendi öğretine uy ve bu mektubu daha sakince, dikkatle oku.

 

Mehmet

reddit.com
u/bisikyapamayanadam — 1 month ago