Dönemin Maliye Bakanı ve Geleceğin Başbakanı David Lloyd George’un Türk Milletine Yönelik Ağır İthamlar ve Nefret Söylemi İçeren Siyasi Konuşması
▲ 125 r/Turkey+1 crossposts

Dönemin Maliye Bakanı ve Geleceğin Başbakanı David Lloyd George’un Türk Milletine Yönelik Ağır İthamlar ve Nefret Söylemi İçeren Siyasi Konuşması

11 kasım 1914 the times gazetesi

TÜRKİYE'NİN EYLEMİ

"Yüksek kültürün bir başka ulusal temsilcisi olan Türkiye tarafından gölgede bırakıldık. (Gülüşmeler.) Uluslararası savaşın gerekliliklerine ve unsurlarına karşı aynı özellikleri, aynı aşağılamayı fark ediyorum. Bir kavgadan kaçınmak için elimizden gelenin en iyisini yaptık. Saatlerce size detaylandırabileceğim hakaretler ve zararlar karşısında hiç kimse Büyük Britanya'nın gösterdiği sabırdan daha fazlasını gösteremezdi; bu sabır, Boğaziçi'ndeki bu sefil, perişan, aşağılık İmparatorluk tarafından bize reva görülen muamele karşısında gösterilmiştir. (Tezahüratlar.) Ancak kavga bizim elimizden alındı. Kaderin ellerindeydik ve Türk ile hesaplaşma saati kaderin büyük saatinde çaldı. Türk, kötü yönetimle kendi inancının itibarını sarstığı için kendi inancının en büyük düşmanıdır. Türkler kültüre, sanata ya da düşünebileceğiniz insan ilerlemesinin herhangi bir yönüne ne katkıda bulunmuşlardır? Onlar, kötü yönettikleri toprakların etinde sürünen bir kanserdir (tezahüratlar) ve hayatın her lifini çürütmektedirler. Ve şimdi büyük hesaplaşma gününün o ulusun üzerine geldiğine seviniyorum. (Tezahüratlar.) Türk'ün, doğru ile yanlış arasındaki bu devasa savaşta, insanlığa karşı uzun süredir devam eden rezalet sicilinin son hesabını vermeye çağrılmasından memnuniyet duyuyorum. Türklerin, Belçika'yı yerle bir edenlerle omuz omuza harekete geçmesi son derece uygundur. Kendilerini yoldaş yapmışlardır. Ermenistan'ı yakıp yıkanlar ile Flandre'yi yerle bir edenler. Doğunun Türk'ü ve Batının Türk'ü; her ikisi de tek bir tanrısı olan, o da şiddet olan acımasız askeri İmparatorluklardır. Onların çöküşü, nesiller boyu onların kasvetli varlığı tarafından ezilen ve karartılan bir dünyaya mutluluk, güvenlik ve barış getirecektir."

Bu metin, savaşın ilk aylarında İngiliz halkını orduya katılmaya teşvik etmek, kamuoyunu mobilize etmek ve Osmanlı Devleti'ne karşı nefret uyandırmak amacıyla hazırlanmış kara propaganda ve psikolojik savaş unsurları içeren siyasi bir propaganda söylevidir.

▲ 59 r/Kamalizm+2 crossposts

İngiliz Tıp Dergisi'nde Yayınlanan 1873-1875 Anadolu'daki Büyük Kıtlık Yazısı

KÜÇÜK ASYA'DAKİ KITLIK

​İstanbul'daki muhabirimiz şöyle yazıyor:

​Küçük Asya'nın (Anadolu) kıtlıktan kırılan bölgelerinden, orada yaşayan halkın sağlık durumuna dair oldukça endişe verici raporlar gelmeye devam ediyor. Görünüşe göre halk sadece fiili yokluk ve açlıktan değil, aynı zamanda hastalıklardan da son derece şiddetli bir şekilde muzdarip; çeşitli nedenlerden kaynaklanan ölüm oranları ise korkunç boyutlarda. Tifüs ve hıyarcıklı veba tüm ülkede endemik (yerleşik) bir hal almış durumda.

​Hükümet, mevcut durumu görmezden gelmeye çalışmakla suçlanıyor. Bunun bir sonucu olarak, hem hükümete hem de sağlık konseyine sundukları raporları yakın zamanda yayımlanan ve basında çok sert bir şekilde eleştirilen tıbbi temsilcilere karşı halkta şiddetli bir öfke patlaması (infial) meydana geldi.

​Kıtlık bölgelerindeki insanların en acil ihtiyaçlarını hafifletmek için özel girişimler tarafından pek çok şey yapıldı ve bu amaçla yaklaşık 26.000 sterlin toplandı; ancak bu miktar şu anda neredeyse tükenmiş durumda ve yardım talepleri sürüyor. İtalyan Hükümeti yetkilileri, İskenderun da dahil olmak üzere Suriye'den kendi limanlarına gelen tüm gemilere karantina kurallarının uygulanması talimatını verdi.

u/PrestigiousAdvisor40 — 2 days ago
▲ 44 r/Kamalizm+2 crossposts

Atatürk'ün Amerikalı Gazeteci Gladys Baker'e Verdiği Mülakat

21 haziran 1935 cumhuriyet gazetesi

u/PrestigiousAdvisor40 — 7 days ago
▲ 21 r/Turkey

II. Meşrutiyet’in İlanı Karşısında İngiliz Dış Politikası

31 Temmuz 1908'de İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey tarafından İstanbul'a yeni varan Büyükelçi Sir Gerard Lowther'a yazılmış "özel" (Private) ibareli çok kritik bir diplomatik mektup.

​Sir Edward Grey’den Sir Gerard Lowther’a.

​Özel

31 Temmuz 1908

​Sevgili Lowther,

​İstanbul'a son derece elverişli ve ilginç bir anda vardınız. Atandığınız sırada, fiilen nasıl bir karşılama ile karşılaşacağınızı ikimiz de ne kadar az öngörebilmiştik!

​Telgraflar ve Parlamento'daki konuşmam size benim tavrımı açıklamış olacaktır. İstenmediğimiz yerlerde işe el atmaya çalışarak Türkleri şüphelendirmekten kaçınmalıyız; ancak onlara, kendi işlerini gerçekten başarıyla yürütecek olurlarsa, teşvik ve desteğimizin çok güçlü olacağını ve başkaları tarafından dışarıdan yapılacak herhangi bir müdahaleyi kesinlikle onaylamayacağımızı (karşı çıkacağımızı) anlatmalıyız. Onları korumak için müdahale boyutuna varacak kadar ileri gitmeyi kastetmiyorum; kastettiğim, diplomatik tutumumuzun iyi niyetli olacağı ve nüfuzumuzun onlara adil bir şans tanınmasını sağlamak için kullanılacağıdır.

​Elbette işler şu an olduğu kadar iyi gitmeye devam edemez ve önümüzde ne gibi sıkıntılar olabileceğini söylemek imkansızdır. Ancak şunun net bir şekilde anlaşılmasını sağlamalıyız ki; bizim çekişmemiz Türk halkıyla değil, bizzat Türklerin kendilerinin de artık protesto ettiği o mahluklar hükümetiyle (idaresiyle) olmuştur.

​Eğer Türkiye gerçekten bir Anayasa (Meşrutiyet) tesis eder, bunu ayakta tutar ve kendisi de güçlenirse, bunun sonuçları hiçbirimizin henüz öngöremeyeceği kadar uzağa ulaşacaktır. Mısır’daki etkisi muazzam olacak ve kendisini Hindistan’da da hissettirecektir. Şimdiye kadar, Müslüman tebaamızın olduğu her yerde onlara, dinlerinin lideri (Sultan/Halife) tarafından yönetilen ülkelerdeki tebaanın iyi niyetli olmayan bir istibdat (despotizm) altında yaşadığını; bizim Müslüman tebaamızın ise iyi niyetli (müşfik) bir istibdat altında olduğunu söyleyebiliyorduk. Sultan tarafından yönetilen Müslümanların koşulları ile bizim tarafımızdan yönetilenlerin koşullarını karşılaştırma fırsatı bulan Müslümanlar, genellikle aradaki farkın bizim lehimize olduğunu kabul etmeye hazır olmuşlardır. Fakat Türkiye şimdi bir Parlamento kurar ve Hükümetini geliştirirse, Mısır’da bir Anayasa talebi büyük bir güç kazanacak ve bu talebe direnme gücümüz çok fazla azalacaktır. Eğer Türkiye’de iyi işleyen bir Anayasa varken ve işler Türkiye’de yolunda gidiyorken, biz Mısır’da yine bir Anayasa talep eden insanların ayaklanmasını güç kullanarak bastırmakla ve onları kurşuna dizmekle meşgul olursak, durum çok tuhaf (müşkil) bir hal alacaktır. Mısır meselesi yüzünden Türk Hükümetiyle değil, Türk halkının hissiyatıyla karşı karşıya gelmek bizim için asla iyi olmaz.

​Bunu, er ya da geç dikkatli bir şekilde ele alınması gerekecek meselelerden sadece biri olarak belirtiyorum.

u/PrestigiousAdvisor40 — 9 days ago

II. Meşrutiyet’in İlanı Karşısında İngiliz Dış Politikası

31 Temmuz 1908'de İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey tarafından İstanbul'a yeni varan Büyükelçi Sir Gerard Lowther'a yazılmış "özel" (Private) ibareli çok kritik bir diplomatik mektup.

Sir Edward Grey’den Sir Gerard Lowther’a.

​Özel

31 Temmuz 1908

​Sevgili Lowther,

​İstanbul'a son derece elverişli ve ilginç bir anda vardınız. Atandığınız sırada, fiilen nasıl bir karşılama ile karşılaşacağınızı ikimiz de ne kadar az öngörebilmiştik!

​Telgraflar ve Parlamento'daki konuşmam size benim tavrımı açıklamış olacaktır. İstenmediğimiz yerlerde işe el atmaya çalışarak Türkleri şüphelendirmekten kaçınmalıyız; ancak onlara, kendi işlerini gerçekten başarıyla yürütecek olurlarsa, teşvik ve desteğimizin çok güçlü olacağını ve başkaları tarafından dışarıdan yapılacak herhangi bir müdahaleyi kesinlikle onaylamayacağımızı (karşı çıkacağımızı) anlatmalıyız. Onları korumak için müdahale boyutuna varacak kadar ileri gitmeyi kastetmiyorum; kastettiğim, diplomatik tutumumuzun iyi niyetli olacağı ve nüfuzumuzun onlara adil bir şans tanınmasını sağlamak için kullanılacağıdır.

​Elbette işler şu an olduğu kadar iyi gitmeye devam edemez ve önümüzde ne gibi sıkıntılar olabileceğini söylemek imkansızdır. Ancak şunun net bir şekilde anlaşılmasını sağlamalıyız ki; bizim çekişmemiz Türk halkıyla değil, bizzat Türklerin kendilerinin de artık protesto ettiği o mahluklar hükümetiyle (idaresiyle) olmuştur.

​Eğer Türkiye gerçekten bir Anayasa (Meşrutiyet) tesis eder, bunu ayakta tutar ve kendisi de güçlenirse, bunun sonuçları hiçbirimizin henüz öngöremeyeceği kadar uzağa ulaşacaktır. Mısır’daki etkisi muazzam olacak ve kendisini Hindistan’da da hissettirecektir. Şimdiye kadar, Müslüman tebaamızın olduğu her yerde onlara, dinlerinin lideri (Sultan/Halife) tarafından yönetilen ülkelerdeki tebaanın iyi niyetli olmayan bir istibdat (despotizm) altında yaşadığını; bizim Müslüman tebaamızın ise iyi niyetli (müşfik) bir istibdat altında olduğunu söyleyebiliyorduk. Sultan tarafından yönetilen Müslümanların koşulları ile bizim tarafımızdan yönetilenlerin koşullarını karşılaştırma fırsatı bulan Müslümanlar, genellikle aradaki farkın bizim lehimize olduğunu kabul etmeye hazır olmuşlardır. Fakat Türkiye şimdi bir Parlamento kurar ve Hükümetini geliştirirse, Mısır’da bir Anayasa talebi büyük bir güç kazanacak ve bu talebe direnme gücümüz çok fazla azalacaktır. Eğer Türkiye’de iyi işleyen bir Anayasa varken ve işler Türkiye’de yolunda gidiyorken, biz Mısır’da yine bir Anayasa talep eden insanların ayaklanmasını güç kullanarak bastırmakla ve onları kurşuna dizmekle meşgul olursak, durum çok tuhaf (müşkil) bir hal alacaktır. Mısır meselesi yüzünden Türk Hükümetiyle değil, Türk halkının hissiyatıyla karşı karşıya gelmek bizim için asla iyi olmaz.

​Bunu, er ya da geç dikkatli bir şekilde ele alınması gerekecek meselelerden sadece biri olarak belirtiyorum.

u/PrestigiousAdvisor40 — 9 days ago

II. Meşrutiyet’in İlanı Karşısında İngiliz Dış Politikası

31 Temmuz 1908'de İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey tarafından İstanbul'a yeni varan Büyükelçi Sir Gerard Lowther'a yazılmış özel ibareli çok kritik bir diplomatik mektup.

Sir Edward Grey’den Sir Gerard Lowther’a.

​Özel

31 Temmuz 1908

​Sevgili Lowther,

İstanbul'a son derece elverişli ve ilginç bir anda vardınız. Atandığınız sırada, fiilen nasıl bir karşılama ile karşılaşacağınızı ikimiz de ne kadar az öngörebilmiştik!

​Telgraflar ve Parlamento'daki konuşmam size benim tavrımı açıklamış olacaktır. İstenmediğimiz yerlerde işe el atmaya çalışarak Türkleri şüphelendirmekten kaçınmalıyız; ancak onlara, kendi işlerini gerçekten başarıyla yürütecek olurlarsa, teşvik ve desteğimizin çok güçlü olacağını ve başkaları tarafından dışarıdan yapılacak herhangi bir müdahaleyi kesinlikle onaylamayacağımızı (karşı çıkacağımızı) anlatmalıyız. Onları korumak için müdahale boyutuna varacak kadar ileri gitmeyi kastetmiyorum; kastettiğim, diplomatik tutumumuzun iyi niyetli olacağı ve nüfuzumuzun onlara adil bir şans tanınmasını sağlamak için kullanılacağıdır.

​Elbette işler şu an olduğu kadar iyi gitmeye devam edemez ve önümüzde ne gibi sıkıntılar olabileceğini söylemek imkansızdır. Ancak şunun net bir şekilde anlaşılmasını sağlamalıyız ki; bizim çekişmemiz Türk halkıyla değil, bizzat Türklerin kendilerinin de artık protesto ettiği o mahluklar hükümetiyle (idaresiyle) olmuştur.

​Eğer Türkiye gerçekten bir Anayasa (Meşrutiyet) tesis eder, bunu ayakta tutar ve kendisi de güçlenirse, bunun sonuçları hiçbirimizin henüz öngöremeyeceği kadar uzağa ulaşacaktır. Mısır’daki etkisi muazzam olacak ve kendisini Hindistan’da da hissettirecektir. Şimdiye kadar, Müslüman tebaamızın olduğu her yerde onlara, dinlerinin lideri (Sultan/Halife) tarafından yönetilen ülkelerdeki tebaanın iyi niyetli olmayan bir istibdat (despotizm) altında yaşadığını; bizim Müslüman tebaamızın ise iyi niyetli (müşfik) bir istibdat altında olduğunu söyleyebiliyorduk. Sultan tarafından yönetilen Müslümanların koşulları ile bizim tarafımızdan yönetilenlerin koşullarını karşılaştırma fırsatı bulan Müslümanlar, genellikle aradaki farkın bizim lehimize olduğunu kabul etmeye hazır olmuşlardır. Fakat Türkiye şimdi bir Parlamento kurar ve Hükümetini geliştirirse, Mısır’da bir Anayasa talebi büyük bir güç kazanacak ve bu talebe direnme gücümüz çok fazla azalacaktır. Eğer Türkiye’de iyi işleyen bir Anayasa varken ve işler Türkiye’de yolunda gidiyorken, biz Mısır’da yine bir Anayasa talep eden insanların ayaklanmasını güç kullanarak bastırmakla ve onları kurşuna dizmekle meşgul olursak, durum çok tuhaf (müşkil) bir hal alacaktır. Mısır meselesi yüzünden Türk Hükümetiyle değil, Türk halkının hissiyatıyla karşı karşıya gelmek bizim için asla iyi olmaz.

​Bunu, er ya da geç dikkatli bir şekilde ele alınması gerekecek meselelerden sadece biri olarak belirtiyorum.

u/PrestigiousAdvisor40 — 9 days ago
▲ 37 r/Turkey+1 crossposts

Harbiye Mektebi Tabiye Muallimi Binbaşı Sami Bey'in 1928 Yılında Yazdığı Casuslukla Mücadele Kitabı

MUKADDİME

Silah arkadaşlarım

Elinizde bulunan Casuslardan Korunma ismindeki kitabın size bilhassa memleketimizin iyiliği cihetiyle ne gibi bir faidesi olacağı hakkında birkaç şey söyleyeceğim.

Bugün yeryüzünde bulunan bütün hükümetler kendi varlıklarını korumak ve icabında memleketlerine göz dikecek ve hücum edecek olan düşmanları vaktinden evvel maksat ve niyetlerini ancak bu casusluk vasıtasıyla öğrenebilirler. Memleketimizi icabında bir düşman akınından korumak için nasıl hepiniz sırasıyla askere gelerek talim ve terbiyeyi öğrenmeyi bir vatan borcu biliyorsanız aynı zamanda harbi kazanmakta en büyük hatta birinci derecede yardımı olan casusluğa ait cevapları da yine bu suretle ve daha büyük bir dikkatle öğrenip bilmeniz yine vatanî bir borcunuzdur.

İşte bu borcu ödemek için bu vatanda yani Türkiye Cumhuriyeti'nin şanlı bayrağı altında yaşayan her Türk dostunu, düşmanını ancak bu dersi bilmekle öğrenir.

Meşhur sözdür, su uyur düşman uyumaz derler. İşte uyumayan düşmana karşı da daima uyanık bulunmak lazımdır ki bu da bir bilgi ile olur.

Arkadaşlar, bu bilgiyi de size Casuslardan Korunma [4] namındaki kitap öğretecektir. Bunu iyi sakla ve her vakit oku, hatta askerliğini bitirip köyüne gittiğin vakit dahi beraber götür, köylü arkadaşlarına oku ve onlara anlat. İçindeki öğütlerden asla ayrılma, ayrıldığın dakikada vatanına farkına varmadan büyük bir fenalık yapar ve dolayısıyla memleketini de düşmana çiğnetmiş olursun.

u/PrestigiousAdvisor40 — 9 days ago

ABD Temsilciler Meclisi Salonunda Kanun Koyucuların Rölyef Portre Plaketleri

ABD Temsilciler Meclisi Salonu'nun (House Chamber) duvarlarında yer alan bu yapıtlar, Amerikan hukuk sisteminin temelini oluşturan ilkeleri belirlemiş, tarihin en önemli 23 büyük yasa koyucusunu (Lawgivers) temsil eden mermer kabartma portrelerdir.

Süleyman (1494–1566), Osmanlı İmparatorluğu'nun Sultanı. Sivil ve askerî kanunları yeniden düzenleyip geliştirdi; istikrarsız durumdaki çeşitli toprakları bir imparatorluk altında birleştirdi.

https://www.aoc.gov/explore-capitol-campus/art/relief-portrait-plaques-lawgivers

FAIRFAX DOWNEY SOLIMAN LE MAGNIFIQUE adlı fransızca kitap, İngilizcesi ​Downey, Fairfax : The grande Turke. Suleyman the magnificent, Sultan of the Ottomans. London 1928 Stanley Paul bu kitap öğretmen ve şair Enis Behiç Koryürek tarafından Kanuni Sultan Süleyman adı altında Türkçeye çevrilmiştir. Kitabın ön sozünde belirttiği üzere bu eserin Fransızca metnini bundan on yedi yıl önce Atatürk okuyup beğenmiş ve Türkçeleştirilmesinde fayda görmüş. O zaman bu işi bana vermişlerdi diyor. Bu kitapta

Süleyman'ın saltanat devri esnasındadır ki Babıâli yabancı devletlerle siyasî münasebetlere girişti; İngiltere Kralı sekizinci Henry, İngiliz adliye sisteminde ona göre değişiklik yapılması için Türkiye'ye, Osmanlı adliyesini "tetkik ve tetebbü etmekle mükellef" bir heyet göndermek suretiyle Padişaha şeref vermiş oldu.

u/PrestigiousAdvisor40 — 12 days ago
▲ 10 r/Turkey+1 crossposts

İstanbul Adının Resmileşme Süreci

KONSTANTİNİYYE İÇİN TELGRAF ADI

"Konstantiniyye'deki Lloyd's acentelerine Posta İdaresi yetkilileri tarafından verilen bilgiye göre, yabancı Posta Ofislerine bundan böyle bu şehre gönderilecek telgraflarda adres olarak 'Konstantiniyye' (Constantinople) ifadesinin kullanılmaması gerektiği yönünde talimatlar gönderilmiştir. Yabancı Posta Ofislerine iletilen yeni liman adının 'Stamboul' mu yoksa 'İstanbul' mu olduğuna dair yapılan bir incelemeye karşılık, Türk yetkililer 'İstanbul'un doğru yazım olduğunu, ancak 'Stamboul' ifadesinin 'İstanbul' kelimesinin Fransızca yazılış biçimi olarak kabul edildiğini belirtmişlerdir. Bu nedenle iki kelime arasında bir ayrım yapılmayacak ve 'Stamboul' olarak adreslenen telgraflar da kabul edilip teslim edilecektir.

Mektuplarla ilgili olarak ise henüz bir değişiklik yapılmamıştır; 'Konstantiniyye' olarak adreslenen mektuplar her zamanki gibi teslim edilmeye devam edecektir. Üst düzey bir yetkilinin belirttiğine göre, yurt dışındaki genel kamuoyu bu yeni isimden haberdar olana kadar mektuplarda herhangi bir değişiklik yapılamaz."

25 Kasım 1929 Tarihli The Times Gazetesi

Cumhuriyet'in ilanından sonra Türkiye, uluslararası alanda şehir isimlerinin Türkçe karşılıklarıyla kullanılmasını talep etmiştir. 1929 sonlarında başlayan bu süreç, telgraf ve mektuplarda "Constantinople" adının aşamalı olarak terk edilmesini amaçlamıştır. Bu geçiş sürecinin ardından, 28 Mart 1930 tarihinde yürürlüğe giren Türk Posta Hizmet Kanunu ile yabancı ülkelerden gelen posta ve telgraflarda "İstanbul" adının kullanılması zorunlu kılınmıştır. Bu tarihten sonra "Constantinople" yazılı gönderiler iade edilmeye başlanmıştır

u/PrestigiousAdvisor40 — 16 days ago
▲ 24 r/Turkey

Altaylar'da Bulunan Dünyanın İlk Halısı Pazırık ve Manisa Sardes Kazılarında Çıkan Lidya İşlemesi

u/PrestigiousAdvisor40 — 20 days ago
▲ 30 r/Turkey

Arthur Lumley Davids'in Sultan II. Mahmud'a Sunduğu Türk Dilinin Grameri Kitabı (1832)

​

Dehası ve yetenekleri sayesinde Osmanlı İmparatorluğu'nun yeniden canlandığı ve kurduğu kurumlar (reformlar) vasıtasıyla \[imparatorluğun\] Avrupa ile Asya krallıkları arasında seçkin bir mertebeye yükseldiği,

​YÜCE HAZRETLERİ SULTAN MAHMUD HAN'A

​bu TÜRKÇE DİLİNİN GRAMERİ,

​Yüce Hazretlerinin lütufkar izinleriyle,

Yüce Hazretlerinin en itaatkar ve en sadık kulu

​ARTHUR LUMLEY DAVIDS tarafından hürmetle ithaf edilmiştir."

Dilbilimci Arthur Lumley Davids’in bu eserde yaptığı şey, Batı dünyasındaki klasik "barbarlık" ve "göçebelik" klişesini akademik bir vizyonla çürütmektir. Dönemin Avrupalı tarihçileri Türkleri genellikle sadece yıkıcı bir güç olarak konumlandırırken, Davids eserin mukaddimesinde Türk tarihinin küresel etkisini şu çarpıcı ifadelerle doğrudan ortaya koyar:

İlk çağların İskitleri, sonraki çağların Tatar ve Türkleri olarak onlar, kürenin yarısının kaderini etkilemişlerdir. İmparatorlukları yıkarak, krallıklar kurarak, yeryüzünün en güzel bölgelerinden bazılarına sahip oldular. İstila dalgasının önünde eğilen Çin İmparatorluğu, haracını onların ayaklarının altına serdi. İtalya, Germany (Almanya), Fransa ve Kuzey Avrupa'nın tüm ülkeleri onların gücünü hissetti. İran, Hindistan, Suriye, Mısır ve Arabistan tahtları onlarındı. Halifelerin egemenliği ayaklarının altında ezildi; ve Doğu İmparatorluğu'nun (Bizans) kalıntıları, tüm Hristiyan dünyasının birleşen gücünün bile yıkamadığı ve modern Avrupa'nın gözünde hala büyük bir siyasi öneme sahip olan güçlü bir krallığın temelini oluşturdu.

Ancak Davids, Türkleri sadece bu muazzam askeri başarılar, fetihler ve kurulan büyük imparatorluklar üzerinden değerlendirmenin eksik kalacağını da hemen ardından ekler. Ona göre bir toplumu gerçekten büyük ve tefekküre layık kılan şey, sadece dünyayı sarsan askeri bir güç olması değil; barış döneminde sanata, bilime ve edebiyata sunduğu katkılardır. Türklerin Orta Asya'dan itibaren On İki Hayvanlı Takvimi icat etmeleri, yeraltından maden çıkarıp işleme alanındaki ustalıkları ve çok erken dönemde kendilerine ait bir alfabeye sahip olmaları gibi somut başarılar, onların yüksek bir bilimsel ve kültürel seviyeyi temsil ettiğini su götürmez bir şekilde kanıtlar. Osmanlıların da kendi dönemindeki Avrupa devletleriyle ilmi ve edebi açıdan yarışacak bir seviyede olduğunu belirten yazar, 1832 yılında Londra'da bastığı bu eserle Batı'nın oryantalist ön yargılarına karşı tarihi bir manifesto sunmuştur.

Giriş bölümü, Tanzimat döneminde Ali Suavi tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Osmanlı'da Türkçülük ile milli bilinç akımlarının doğmasındaki etkenlerden biri olmuştur.

Arthur Lumley Davids, Sultan II. Mahmud'a ithaf ettiği Türkçe gramer kitabını tamamladığında henüz 20 yaşındaydı. Ne yazık ki, kitabının basılmasından sadece üç hafta sonra, 21. doğum gününe bir ay kala Londra'da baş gösteren kolera salgını nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

https://archive.org/details/grammarofturkish00davirich/mode/1up

u/PrestigiousAdvisor40 — 21 days ago

Arthur Lumley Davids'in Sultan II. Mahmud'a Sunduğu Türk Dilinin Grameri Kitabı (1832)

Dehası ve yetenekleri sayesinde Osmanlı İmparatorluğu'nun yeniden canlandığı ve kurduğu kurumlar (reformlar) vasıtasıyla [imparatorluğun] Avrupa ile Asya krallıkları arasında seçkin bir mertebeye yükseldiği,

​YÜCE HAZRETLERİ SULTAN MAHMUD HAN'A

​bu TÜRKÇE DİLİNİN GRAMERİ,

​Yüce Hazretlerinin lütufkar izinleriyle,

Yüce Hazretlerinin en itaatkar ve en sadık kulu

​ARTHUR LUMLEY DAVIDS tarafından hürmetle ithaf edilmiştir."

Dilbilimci Arthur Lumley Davids’in bu eserde yaptığı şey, Batı dünyasındaki klasik "barbarlık" ve "göçebelik" klişesini akademik bir vizyonla çürütmektir. Dönemin Avrupalı tarihçileri Türkleri genellikle sadece yıkıcı bir güç olarak konumlandırırken, Davids eserin mukaddimesinde Türk tarihinin küresel etkisini şu çarpıcı ifadelerle doğrudan ortaya koyar:

İlk çağların İskitleri, sonraki çağların Tatar ve Türkleri olarak onlar, kürenin yarısının kaderini etkilemişlerdir. İmparatorlukları yıkarak, krallıklar kurarak, yeryüzünün en güzel bölgelerinden bazılarına sahip oldular. İstila dalgasının önünde eğilen Çin İmparatorluğu, haracını onların ayaklarının altına serdi. İtalya, Germany (Almanya), Fransa ve Kuzey Avrupa'nın tüm ülkeleri onların gücünü hissetti. İran, Hindistan, Suriye, Mısır ve Arabistan tahtları onlarındı. Halifelerin egemenliği ayaklarının altında ezildi; ve Doğu İmparatorluğu'nun (Bizans) kalıntıları, tüm Hristiyan dünyasının birleşen gücünün bile yıkamadığı ve modern Avrupa'nın gözünde hala büyük bir siyasi öneme sahip olan güçlü bir krallığın temelini oluşturdu.

Ancak Davids, Türkleri sadece bu muazzam askeri başarılar, fetihler ve kurulan büyük imparatorluklar üzerinden değerlendirmenin eksik kalacağını da hemen ardından ekler. Ona göre bir toplumu gerçekten büyük ve tefekküre layık kılan şey, sadece dünyayı sarsan askeri bir güç olması değil; barış döneminde sanata, bilime ve edebiyata sunduğu katkılardır. Türklerin Orta Asya'dan itibaren On İki Hayvanlı Takvimi icat etmeleri, yeraltından maden çıkarıp işleme alanındaki ustalıkları ve çok erken dönemde kendilerine ait bir alfabeye sahip olmaları gibi somut başarılar, onların yüksek bir bilimsel ve kültürel seviyeyi temsil ettiğini su götürmez bir şekilde kanıtlar. Osmanlıların da kendi dönemindeki Avrupa devletleriyle ilmi ve edebi açıdan yarışacak bir seviyede olduğunu belirten yazar, 1832 yılında Londra'da bastığı bu eserle Batı'nın oryantalist ön yargılarına karşı tarihi bir manifesto sunmuştur.

Giriş bölümü, Tanzimat döneminde Ali Suavi tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Osmanlı'da Türkçülük ile milli bilinç akımlarının doğmasındaki etkenlerden biri olmuştur.

Arthur Lumley Davids, Sultan II. Mahmud'a ithaf ettiği Türkçe gramer kitabını tamamladığında henüz 20 yaşındaydı. Ne yazık ki, kitabının basılmasından sadece üç hafta sonra, 21. doğum gününe bir ay kala Londra'da baş gösteren kolera salgını nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

u/PrestigiousAdvisor40 — 21 days ago
▲ 59 r/Kamalizm+1 crossposts

İngiliz Yüksek Komiseri Amiral de Robeck’in Lord Curzon’a Gönderdiği Sivas Kongresi ve Mustafa Kemal Raporu

Amiral Sir J. de Robeck (İstanbul)'ten Lord Curzon'a

​No. 1830 (R) Telgrafik Deşifre İSTANBUL, 19 Eylül 1919, 11.40 (Alınış: 18 Eylül, 21.00)

​13 Eylül tarihli 1812 numaralı telgrafım.

​Sivas Kongresi, Asya Türkiyesi ve Avrupa Türkiyesi temsilcilerinin, mevcut Türk Hükümeti ile olan tüm ilişkilerini kestiğine dair bir bildiri yayınladı. Gerekçe olarak bu hükümetin hukuka uygun kurulmadığını, çeşitli Müslüman (?) unsurlar arasında nifak tohumları ekmeye çalıştığını, keyfi bir şekilde hareket ettiğini ve Türk Milletinin tüm güvenini kaybettiğini ileri sürüyorlar.

​Milletin güvenine sahip yeni bir hükümetin kurulması gerektiğini belirtiyorlar. Kamu güvenliğini garanti ediyorlar ve sadece mevcut Kabineye (hükümete) karşı olduklarını ifade ediyorlar.

​Bu esnada milliyetçi hareket yayılıyor ve İçişleri Bakanı'nın beyanına göre, Mustafa Kemal'in subayları çok sayıda telgraf merkezine el koymuş durumda.

​Ermeni Patriği, Amasya'dan orada bir karışıklığa işaret edebilecek muğlak bir telgraf aldı.

​Binbaşı Noel ile Kürt Reislerinin yanı sıra, Harput'un yeni Valisi Galip Bey'in de aynı anda Malatya'da bulunması son derece talihsiz bir durum olmuş ve Sivas Kongresi'nde, bu kişilerin ülkeyi Majestelerinin Hükümeti'ne (İngiltere'ye) teslim etmek üzere mevcut Hükümetle iş birliği içinde çalıştıkları inancını doğurmuştur.

​16 Eylül'de Fransız Yüksek Komiseri ile yaptığım görüşmede aşağıdaki hususlarda tamamen mutabık olduğumuzu gördüm:

​Mevcut Hükümet veya buna benzer bir yapının, barış konferansının isteklerine en uygun olanı olduğu.

​Bunun yerine benzer nitelikte bir başkasını getirmenin faydasız olacağı, çünkü onların da aynı durumda kalacağı.

​Başka herhangi bir değişikliğin ancak İttihatçı yönde olacağı ve bunun da tamamen istenmeyen bir durum olduğu.

​Sadrazam'ın (Grand Vizier) Milliyetçilere karşı asker gönderme önerisinin en iyi ihtimalle ancak bir iç savaşla sonuçlanabileceği veya alternatif olarak bu askerlerin Mustafa Kemal'e katılabileceği.

​Ekselanslarının (Sadrazam'ın) önerdiği, Türk kuvvetlerine İtilaf Devletleri askerlerinin veya (? her halükarda) subaylarının eşlik etmesi teklifinin tartışma dışı olduğu.

​Bir gerçek olarak, Türk Hükümeti ve İtilaf Devletleri'nin mevcut Hükümet'e gerçek bir (? çare) uygulama veya etkili bir destek sağlama konusunda çaresiz olduğu.

​Mustafa Kemal ile meseleleri görüşmek üzere Temsilciler gönderme olasılığını değerlendirdik, ancak Barış Konferansı'nın kararı veya niyetleri hakkında bilgisiz olduğumuz sürece bunun da umutsuz göründüğü kanaatine varıldı.

​Ülkenin, kısa süre içinde başka bir hükümeti imkansız kılabilecek olan mali durumunun çaresizliğini de göz önünde bulundurduk.

​Sadrazam ve General Milne ile (? yakında) bir görüşme yapacağım ve daha sonra tekrar rapor vereceğim.

​F.O. 371/4159/131054

​İngiliz Dışişleri Yetkililerinin Belge Altındaki Notları ve Yorumları:

​"Burada rapor edilen gelişmeler çok büyük bir önem taşımamaktadır. Mustafa Kemal zaten hükümetten bağımsızlığını ilan etmiş durumdadır. Daha önce de vermiş olduğu ve İtilaf Devletleri'nin kendisine ve Türkiye'ye karşı harekete geçmekten kaçınması şartına bağlanan güvenlik garantisi mevcuttur. Ermeni meselesini kendi memnuniyetine göre çözme konusunda makul bir umudu olduğu sürece Paris ile anlaşmaya şüphesiz hazır olacaktır; kalan Ermenileri yok ederek bunu yapmaya kalkışması pek olası değildir." > — W. S. Edmonds, 19/9/19

​"Mustafa Kemal geçenlerde bana 'Türk Lenin'i' olarak tarif edildi; ancak Rus olana kıyasla çok daha pratik bir sağduyuya sahip ve askerlerde askeri coşkuyu ateşleme gücü bakımından Enver'e benziyor, fakat ondan çok daha üstün bir zekaya sahip." > — G. Kidston, 19 Eylül 1919 > — J. A. Tilley, 20.9.19 > — C(urzon).

​F.O. 371/4159/135054

Brıtısh documents on atatürk bilal n. şimşir sf 109

u/PrestigiousAdvisor40 — 1 month ago
▲ 117 r/Turkey

İngiltere'nin İstanbul Yüksek Komiserliği Memuru Thomas Beaumont Hohler: Kürtler de Ermeniler de zerre kadar umurumuzda değil

No. 498

Hohler'den Clerk Kerr'e Mektup

Istanbul, 27 Ağustos 1919

​Sevgili Clerk Kerr,

​Bizim 1676 sayılı cevabımız çoktan yazılıp gönderilene kadar senin 1336 nolu telgrafını görmemiştim bile; bu duruma acayip canım sıkıldı. Çünkü ben koskoca 25 yıldır Kürt mevzularının içindeyim, az çok anlarım bu işlerden. Ama bizim Amiral bu konularda tam bir çaylak. Bu sefer kime danıştı hiç bilmiyorum; ama kesin olan şu ki ne bana sordu ne de Ryan'a. Benim görüşlerim ekteki taslakta var. Bir haftadır öylece duruyor, bir hafta daha bekler mi bilmem ama bir ara göz atmanı isterim. Gördüğün gibi ben mevzuya bambaşka bir açıdan bakıyorum ve doğru olanın benimki olduğuna eminim.

​Açıkçası Kürtler de Ermeniler de zerre kadar umurumuzda değil. Ermenilere belki sadece kağıt üstünde, "insaniyet" namına falan bakarız o kadar. Sanırım artık şu Kıbrıs Sözleşmesi'nden doğan sorumluluklarımızdan tamamen yırttık sayabiliriz, değil mi? Gerçi bazı yükümlülükler hâlâ üstümüze yapışıp kalacak diye korkuyorum ama bu zor zamanlarda "insanlık" ayağına yatacak lüksümüz yok; her şeyden önce İngiliz çıkarlarını düşünmek zorundayız. Bu yüzden Kürt meselesine neredeyse tamamen Mezopotamya perspektifinden bakmalıyız.

​Wilson’dan ( Bağdat’taki İngiliz Sivil Komiser Vekili Albay Sir Arnold Wilson.) tırsıyorum doğrusu: Çok yarım yamalak, baştan savma iş yapıyor. Şimdiye kadar aldığı istihbarat hep fiyaskoydu, haliyle adımları da çok basiretsiz. Adamları da hiç güven vermiyor. Noel'i şahsen ne kadar sevsem de o da güven vermiyordu; herifin teki tam bir fanatikti. Bak yanlış anlama, benim de Kürtler ve yaşam tarzları hakkındaki bilgim sadece kağıt üstünde, yüzeysel bir şey. Ama zaten bundan fazlasını bilen adam bulmak da neredeyse imkansız, piyasada öyle biri yok.

​Ermenistan ve Kürdistan sınırlarının muğlak, belirsiz bırakılması konusunda 1676 sayılı telgrafa katılıyorum, hatta daha da ileri gidiyorum: Mevcut bilgimizle adamakıllı bir sınır çizmek zaten imkansız. Bu yüzden işe önce kendi Mezopotamya sınırımızı sağlama almakla başlamalıyız. Gerisini sonra düşünürüz; biz ve diğer manda devletleri durumu inceler, 4-5 yıla kadar ortaya sağlam bir şeyler çıkarırız.

​Büyük bir aceleyle,

​saygılarımla

T. B. Hohler

Documents on British Foreign Policy 1919-1939. 1st Series Volume 4: 1919 sf 742

u/PrestigiousAdvisor40 — 1 month ago
▲ 58 r/Turkey

Çinli Keşiş Xuanzang’ın Batı Göktürk Kağanı Tong Yabgu’yu Ziyareti

​

Çinli seyyah ve keşiş Yuan-chuang (Xuanzang) ile Türklerin Kağanı Şih-hu Han (Yabgu) arasında gerçekleşen buluşma. Pasaj, Batı Göktürk otağının ve askeri maiyetinin göz kamaştırıcı zenginliğini ve ihtişamını gözler önüne seriyor. Kağan’ın altın işlemeli devasa otağı, sırmalı kaftanlar giymiş yüzlerce saray nazırı, ucu bucağı görünmeyen süvari birliği ve yabancı elçiler için düzenlenen lüks ziyafetler detaylıca tasvir ediliyor. Kendisi, Çin'den Hindistan'a yaptığı bu epik 16 yıllık yolculukla tanınan ve Çin edebiyatının en büyük klasiklerinden biri olan meşhur Batı'ya Yolculuk (Journey to the West) romanına (ve dolayısıyla Maymun Kral efsanesine) ilham kaynağı olmuş efsanevi tarihî şahsiyettir.

Bu bölgeden ayrılmadan önce, Hayat (biyografi) kitabının, seyyahın Türklerin Kağanı ile karşılaşmasına dair verdiği kısa tasvire dikkat etmeliyiz.

​Anlatıldığına göre seyyah, Su-she (Su-su) nehri şehrinde, o sırada av gezisinde olan Türk Şih-hu Kağan (Şeh-hu) ile karşılaşmıştır. Bize aktarıldığına göre kağanın askeri teçhizatı son derece görkemliydi. Kağan, yeşil saten bir kaftan giymişti; ten kadem (yaklaşık 3 metre) uzunluğundaki saçları serbest bırakılmıştı: Alnının etrafına beyaz ipekten bir şerit sarılmıştı ve bu şerit arkasından aşağı doğru sarkıyordu. Sayıları 200'den fazla olan, tamamı işlemeli kaftanlar giymiş ve saçları örgülü nedimleri (saray görevlileri) kağanın sağında ve solunda duruyordu. Askeri maiyetinin geri kalanı ise kürk, çuha ve ince yünden giysiler içindeydi; mızraklar, sancaklar ve yaylar düzenli bir sıra halindeydi; deve ve at üzerindeki süvariler gözün görebildiğinin çok ötesine uzanıyordu. Kağan, Yuan-chuang ile tanışmaktan büyük memnuniyet duydu ve kendisinin sadece iki ya da üç gün sürecek olan yokluğu sırasında, onu Ha-mo-chih adında bir saray görevlisinin himayesine vererek ordugâhta kalmaya davet etti. Üç gün sonra Kağan geri döndü ve Yuan-chuang onun çadırına götürüldü. Bu muazzam çadırın altın işlemeleri göz kamaştırıcı bir ihtişamla parlıyordu; maiyetteki görevliler iki yan tarafta uzun sıralar halinde parıltılı brokar (sırmalı) kaftanlar içinde minderler üzerinde oturuyor, görev başındaki diğer maiyet ise arkada ayakta bekliyordu. Her ne kadar bir sınır hükümdarı söz konusu olsa da, ortada bariz bir asalet ve zarafet havası olduğu görülüyordu.

​Kağan, Yuan-chuang'ı karşılamak için çadırından yaklaşık otuz adım dışarı çıktı ve seyyah, nazik bir selamlaşmanın ardından çadıra girdi. Türkler ateşe tapan (ateşe hürmet eden) bir kavim olduklarından, aktarıldığına göre ağaçta ateş prensibi (özü) barındığı gerekçesiyle ahşap koltuklar kullanmazlar ve oturma yeri olarak çift minder tercih ederlerdi; ancak Kağan, seyyah için şilteli ve demir iskeletli bir sıra (sedir) temin etmişti. Kısa bir süre sonra Çin ve Kao-ch'ang (Turfan) elçileri içeri kabul edildi; Kağan'ın dikkatle incelediği mektuplarını ve itimatnamelerini sundular. Kağan oldukça keyiflendi ve elçilerin oturmasını buyurdu; ardından kendisi ve onlar için şarap ve müzik, seyyah için ise üzüm şurubu sipariş etti. Bunun üzerine herkes birbirinin şerefine kadeh kaldırıp içti; şarap kadehlerinin doldurulması, elden ele geçmesi ve boşaltılması bir gürültü ve hareketlilik yarattı; bu sırada çeşitli enstrümanların birbirine karışan müzik sesleri yükseldi... yabancıların popüler ezgileri olsa da kulaklara hoş geliyor ve zihni canlandırıyordu. Kısa bir süre sonra, diğerleri için tepeleme kızarmış sığır ve koyun eti, seyyah için ise kek, süt, şekerleme, bal ve üzüm gibi helal (uygun) yiyecekler ikram edildi. Ziyafetten sonra yeniden üzüm şurubu ikram edildi ve Kağan, Yuan-chuang’ı ortamı şenlendirmeye (bilgeliğini paylaşmaya) davet etti; bunun üzerine seyyah "on erdem" doktrinini, canlılara karşı şefkati, Paramitaları ve kurtuluşu (aydınlanmayı) açıkladı. Kağan ellerini kaldırıp eğilerek bu öğretiyi memnuniyetle kabul etti ve ona inandı. Seyyahı birkaç gün daha alıkoydu ve onun tamamen orada kalmasını istedi. Ona, "In-tê-ka (Hindistan) ülkesine gitmene gerek yok," diye ısrar etti, "Orası çok sıcaktır; oranın 10. ayı buranın 5. ayı gibidir. Görünüşüne bakılırsa oradaki bir yolculuktan sağ çıkamayacağından korkuyorum; oranın insanları kapkara ve medeniyetten uzaktır." Ancak seyyah, tüm bunlara rağmen Buddha’nın izlerini aramayı ve onun dini sistemini öğrenmeyi arzuladığını ifade etti.

​Bunun üzerine Kağan, maiyeti arasından Chang-an’da birkaç yıl geçirmiş, Çince ve diğer dilleri konuşabilen genç bir adam buldu. Bu genci Mo-to-ta-kuan (Mühürdar / Tarkan) unvanıyla görevlendirerek, seyyaha Kapistet’e kadar eşlik etmesini buyurdu ve ona seyyahla ilgili resmi yazılar da emanet etti. Kağan ayrıca Yuan-chuang’a koyu kırmızı ipekten bir rahip cübbesi ile elli top ince ipek (p'i 疋) hediye etti; kendisi ve bakanları seyahata yolunun on li (Çin mil uzaklığı) kadar üzerinde eşlik ettiler.

u/PrestigiousAdvisor40 — 1 month ago

Çinli Keşiş Xuanzang’ın Batı Göktürk Kağanı Tong Yabgu’yu Ziyareti

Çinli seyyah ve keşiş Yuan-chuang (Xuanzang) ile Türklerin Kağanı Şih-hu Han (Yabgu) arasında gerçekleşen buluşma. Pasaj, Batı Göktürk otağının ve askeri maiyetinin göz kamaştırıcı zenginliğini ve ihtişamını gözler önüne seriyor. Kağan’ın altın işlemeli devasa otağı, sırmalı kaftanlar giymiş yüzlerce saray nazırı, ucu bucağı görünmeyen süvari birliği ve yabancı elçiler için düzenlenen lüks ziyafetler detaylıca tasvir ediliyor. Kendisi, Çin'den Hindistan'a yaptığı bu epik 16 yıllık yolculukla tanınan ve Çin edebiyatının en büyük klasiklerinden biri olan meşhur Batı'ya Yolculuk (Journey to the West) romanına (ve dolayısıyla Maymun Kral efsanesine) ilham kaynağı olmuş efsanevi tarihî şahsiyettir.

Bu bölgeden ayrılmadan önce, Hayat (biyografi) kitabının, seyyahın Türklerin Kağanı ile karşılaşmasına dair verdiği kısa tasvire dikkat etmeliyiz.

​Anlatıldığına göre seyyah, Su-she (Su-su) nehri şehrinde, o sırada av gezisinde olan Türk Şih-hu Kağan (Şeh-hu) ile karşılaşmıştır. Bize aktarıldığına göre kağanın askeri teçhizatı son derece görkemliydi. Kağan, yeşil saten bir kaftan giymişti; ten kadem (yaklaşık 3 metre) uzunluğundaki saçları serbest bırakılmıştı: Alnının etrafına beyaz ipekten bir şerit sarılmıştı ve bu şerit arkasından aşağı doğru sarkıyordu. Sayıları 200'den fazla olan, tamamı işlemeli kaftanlar giymiş ve saçları örgülü nedimleri (saray görevlileri) kağanın sağında ve solunda duruyordu. Askeri maiyetinin geri kalanı ise kürk, çuha ve ince yünden giysiler içindeydi; mızraklar, sancaklar ve yaylar düzenli bir sıra halindeydi; deve ve at üzerindeki süvariler gözün görebildiğinin çok ötesine uzanıyordu. Kağan, Yuan-chuang ile tanışmaktan büyük memnuniyet duydu ve kendisinin sadece iki ya da üç gün sürecek olan yokluğu sırasında, onu Ha-mo-chih adında bir saray görevlisinin himayesine vererek ordugâhta kalmaya davet etti. Üç gün sonra Kağan geri döndü ve Yuan-chuang onun çadırına götürüldü. Bu muazzam çadırın altın işlemeleri göz kamaştırıcı bir ihtişamla parlıyordu; maiyetteki görevliler iki yan tarafta uzun sıralar halinde parıltılı brokar (sırmalı) kaftanlar içinde minderler üzerinde oturuyor, görev başındaki diğer maiyet ise arkada ayakta bekliyordu. Her ne kadar bir sınır hükümdarı söz konusu olsa da, ortada bariz bir asalet ve zarafet havası olduğu görülüyordu.

​Kağan, Yuan-chuang'ı karşılamak için çadırından yaklaşık otuz adım dışarı çıktı ve seyyah, nazik bir selamlaşmanın ardından çadıra girdi. Türkler ateşe tapan (ateşe hürmet eden) bir kavim olduklarından, aktarıldığına göre ağaçta ateş prensibi (özü) barındığı gerekçesiyle ahşap koltuklar kullanmazlar ve oturma yeri olarak çift minder tercih ederlerdi; ancak Kağan, seyyah için şilteli ve demir iskeletli bir sıra (sedir) temin etmişti. Kısa bir süre sonra Çin ve Kao-ch'ang (Turfan) elçileri içeri kabul edildi; Kağan'ın dikkatle incelediği mektuplarını ve itimatnamelerini sundular. Kağan oldukça keyiflendi ve elçilerin oturmasını buyurdu; ardından kendisi ve onlar için şarap ve müzik, seyyah için ise üzüm şurubu sipariş etti. Bunun üzerine herkes birbirinin şerefine kadeh kaldırıp içti; şarap kadehlerinin doldurulması, elden ele geçmesi ve boşaltılması bir gürültü ve hareketlilik yarattı; bu sırada çeşitli enstrümanların birbirine karışan müzik sesleri yükseldi... yabancıların popüler ezgileri olsa da kulaklara hoş geliyor ve zihni canlandırıyordu. Kısa bir süre sonra, diğerleri için tepeleme kızarmış sığır ve koyun eti, seyyah için ise kek, süt, şekerleme, bal ve üzüm gibi helal (uygun) yiyecekler ikram edildi. Ziyafetten sonra yeniden üzüm şurubu ikram edildi ve Kağan, Yuan-chuang’ı ortamı şenlendirmeye (bilgeliğini paylaşmaya) davet etti; bunun üzerine seyyah "on erdem" doktrinini, canlılara karşı şefkati, Paramitaları ve kurtuluşu (aydınlanmayı) açıkladı. Kağan ellerini kaldırıp eğilerek bu öğretiyi memnuniyetle kabul etti ve ona inandı. Seyyahı birkaç gün daha alıkoydu ve onun tamamen orada kalmasını istedi. Ona, "In-tê-ka (Hindistan) ülkesine gitmene gerek yok," diye ısrar etti, "Orası çok sıcaktır; oranın 10. ayı buranın 5. ayı gibidir. Görünüşüne bakılırsa oradaki bir yolculuktan sağ çıkamayacağından korkuyorum; oranın insanları kapkara ve medeniyetten uzaktır." Ancak seyyah, tüm bunlara rağmen Buddha’nın izlerini aramayı ve onun dini sistemini öğrenmeyi arzuladığını ifade etti.

​Bunun üzerine Kağan, maiyeti arasından Chang-an’da birkaç yıl geçirmiş, Çince ve diğer dilleri konuşabilen genç bir adam buldu. Bu genci Mo-to-ta-kuan (Mühürdar / Tarkan) unvanıyla görevlendirerek, seyyaha Kapistet’e kadar eşlik etmesini buyurdu ve ona seyyahla ilgili resmi yazılar da emanet etti. Kağan ayrıca Yuan-chuang’a koyu kırmızı ipekten bir rahip cübbesi ile elli top ince ipek (p'i 疋) hediye etti; kendisi ve bakanları seyahata yolunun on li (Çin mil uzaklığı) kadar üzerinde eşlik ettiler.

u/PrestigiousAdvisor40 — 1 month ago
▲ 91 r/Kamalizm+1 crossposts

İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiserliği yetkililerinden Andrew Ryan, Lozan Konferansı'na katılan Türk delegelerinin bazılarıyla ilgili olarak hazırladığı notlar

İsmet Paşa - Aşırı eğilimli; görüşmelerde inatçı; Mustafa Kemal'in sadık yardımcısı;

​Dr. Rıza Nur - Belirli görüşleri olmayan, macerasever, aşırı eğilimli, en çok para ödeyenlere bağlılıkla hizmet eder; Bolşeviklerden ödenek alır;

​Hasan Bey - Maliye uzmanı ama mali konularda pek az bilgisi var;

Muhtar Bey - Eskiden İstanbul'un Bayındırlık Bakanlığı'nın tanınmış ve saygın yetkilisi; kendi özel sahasında yetenekli teknik uzman; güçlü bir ulusçu [nasionalist]; oldukça zeki ve dürüst;

​Hamit Bey - Fransız mali çevreleriyle sıkı ilişki içinde; çalışkan ve çabuk anlayışlı, ama genellikle etkili olmaktan çok bir araç [alet], yağcı [dalkavuk], kendisiyle kolay ilişki kurulur, tavrı biraz kaba; kişisel görüşlerinde uzlaşmaz;

​Ruşen Eşref - Tanınmış ve çalışkan bir propagandacı; her açıdan katı;

​Cevat Bey - Eskiden İngilizlerle ilişkisi olmasına karşın güvenmediğim bir kişi;

​Haim Nahum Efendi - Zeki, varlıklı ve daha da zengin olma hevesinde; Siyonistlere karşıt; Paris ve ABD'de ilişkileri var; ılımlı duygular gösterir ve görüşlerinde görünürde Mustafa Kemal'e karşı İttihat ve Terakki'nin davranışlarına benzer biçimde bir muhalefet kurmaya çalışanlardan biri; Türkiye'de kendi kişisel tutkularını sağlamaya yardımcı olacak herhangi bir yöntemi destekleyebilir;

​Cahit Bey - Burada [Lozan'da] en tanınmış gazetecilerden biri; İttihat ve Terakki'nin 1908'den bu yana en iyi bilinen politika yazarı; daha sonra kamu borçları komisyonunda Türk üye olarak görev yaptı; Cavit'le sıkı işbirliği yapar ve şimdi onunla birlikte Mustafa Kemal'e karşı İttihat ve Terakki'yi diriltmeye çalışıyor; ikinci derecede önemli

Cevdet Bey - İkdam gazetesi sahibi, ama bu gazeteyi dış ülkelerden yönetmeyi yeğ tutar;

​Reşit Safvet - Almanlara ve Ermenilere karşıt; Fransız mali çevreleriyle ilişkileri var; İstanbul'da kısmen yabancı kuruluşlarda semiz [bol] paralı görev peşinde;

​Münir Bey - Yetenekli;

​Celal Bey - Eski Ekonomi Bakanı

​Celâlettin Arif - Roma'daki Kemalist temsilcisi; gerçekten 'domuz' gibi bir hukukçu; İtalyanlara özveride bulunulmasını destekler ve herhalde bundan çıkar bekler

Gizli Belgelerle Lozan Konferansı'nın Perde Arkası Salâhi Ramadan Sonyel sf 45

u/PrestigiousAdvisor40 — 1 month ago