u/WNCadder

▲ 0 r/KuranMuslumani+1 crossposts

Allah Bir Tiran Mıdır?

Bu soruyu sormamın amacı aslında oldukça basit; merak ettiğim husus, kurallara uymak istememenin suç sayılmasıdır. Örneğin, İslam’da bilindiği üzere cihad ve benzeri durumlar vardır ya da yalnızca Allah’a inanmadığı için bir kişinin sonsuz cehennemde azap çekecek olması meselesi, dünyada bile kötü insanlara merhamet eden ve ne olursa olsun merhametten vazgeçmeyen kişiler varken, bu kişiyi yoktan var eden Allah’ın bunu yapmaması, Allah'ın merhametine uygun düşer mi? Eğer Allah bir tiran değilse, neden bir insan kendi iradesiyle yoktan var olmayı seçememesi ve isteyememesine rağmen Allah’ın gücüyle var olduktan sonra, yalnızca Allah’a inanmadığı için “sonsuz” cehennemde azap çeker? Kuran’ın kurallarının uygulandığı bir sistemde “Kuran’a uymamak” neden bir seçenek olarak sunulmaz? “Benim kurallarımdan çıkılmaz” demek bile bir tür tiranlık olmaz mı? Bu sözün denilmiş olmasına gerek bile yoktur, zira uymayan kişi ya dünyada İslam’a göre suç işlemiş sayılır ya da ahirette sonsuza dek cezalandırılır. Yalan mı?

reddit.com
u/WNCadder — 4 hours ago

Herkes Özünde Kuşkucu mu?

Bilgiye ulaşma yöntemlerimiz temelde akla dayanır; akıl ile fikirler üretir, sonuçlara varır, testler yapar, gözlemler, deneyimler, hisseder, tadar ve algılarız. Peki ya tüm bunlar bir yanılsama olamaz mı? Yanılsama olmadığına/olamayacağına dair edindiğimiz tüm veriler de sonuçta akli bilgiler değil mi? Akıl yoluyla asla yanılmayacağımızı bilgisini elde etsek bile, bu bilginin kendisinin bir yanılsama olmadığını nasıl bilebiliriz? Bilebilir miyiz?

Örneğin, iki artı ikinin gerçekte beş etmediğini nasıl bilebiliriz? Şöyle bir senaryo düşünelim: Dışsal bir güç, insanlığın geçmişteki ve günümüzdeki tüm bilgi ve verilerini, aslında doğru olan (2+2=5) bilgisini değiştirerek, bugün iki artı iki dört olarak bildiğimiz şekle dönüştürse; üstelik zihnimize bunun her zaman böyle olduğuna dair bir iz yerleştirse ve dünyadaki tüm kaynakları, yazılı kayıtları ve verileri bu doğrultuda manipüle etse. Bugün her yerde iki artı ikinin dört olduğu bilgisi mevcut, tüm veriler bunu gösteriyor ve tarihin her döneminde elimizde bu bilgi var gibi görünüyor, değil mi? Peki ya aslında bu bilgi, mistik bir güç tarafından sanki hep böyleymiş gibi, dün değiştirilip her yönüyle manipüle edildiğinden öyleyse?

Buraya kadarki örnekleri duymuşsunuzdur. Bunun gibi sayısız senaryo düşünebiliriz. Bunu söyleme sebebim başka bir konuya bağlanmaktı. Şimdi, dediğim gibi, bunu her şey için hayal edebilirsek “en kesin” dediğimiz bir bilginin bile aslında manipüle edilmediği gerçeğine ulaşabilir miyiz? Evet denirse, neden bu kanıt da "Evet" sonucuna ulaşmamız için manipüle edilmiş olmasın diyebiliriz. Hayır denirse, öyle olmadığına dair net bilgiye nasıl ulaşıldığını ve bu bilginin neden manipüle edildiğinden "ulaşamayız" sonucuna varmış olamayacağımızı sorabiliriz, ki bu sonsuza kadar gidebilir. Ya da “bilmiyorum” diyebiliriz, fakat bilmiyor oluşumuzun yargısı da bir yanılsama olabilir; çünkü her şey özünde bir şeyi doğruluyor. “Bilmiyorum” demek, şu anki durumda “biliyor" olmadığının kesin bir iddiasıdır. Evet veya hayır cevapları zaten doğrudan “kesinlik” iddiası taşır. Ancak hepsine “manipüle edilebilir ve sonuçlar manipüle edilmediğini gösterecek şekilde düzenlenebilir” dersek, herhangi bir yargıya varmak ya da varmamak da bir yanılsama olabilir.

Eğer son söylediğimi kabul edersek zaten en başından kuşkucu bir tutum sergilemiş oluruz; kabul etmez isek yine aynı döngüye gireriz. Çünkü “kabul etmemek” seçeneğinin doğruluğunun ispatı da aslında manipüle edilmiş olabileceğinden bu sonuca varıyor olamazmıyız? Şöyle ifade edeyim: Bana karşı “hayır, sana katılmıyorum; bir bilginin manipüle edilmediği bilgisi bir manipülasyon olamaz” şeklinde bir cümle kurulduğunda, bu ifadenin doğruluğu da manipüle edilmiş olabileceğinden, neden böyle söylüyor olmayasınız? Burada amacım “ben haklıyım, bilemeyiz, bilemezsiniz, her şey manipüle edilmiştir” demek değildir. Demek istediğim şudur: Manipüle edilmediğine dair tüm bilgiler de eğer bir yanılsama ya da manipüle edilmiş bir bilgi ise, o zaman haksız olduğuma dair kanıt da bir yanılsama veya yanlış içerik olacaktır.

Bu durumda, “kesin ve mutlak” olarak tanımladığımız ve öyle olduğunu bildiğimizi iddia ettiğimiz tüm bilgilerin manipüle edilmiş olması nedeniyle, manipülasyonun varlığına dair bilgiye ulaşılamadığında, bu bilgilerin “mutlak doğru” olarak kabul ediliyor olması neden mümkün olmasın?

Günün sonunda, “tezimin yanlışlığının ispatı” da aynı sonuca bağlanıyorsa, ister negatif ister pozitif olsun, yine aynı noktaya varırız. Bu durumda geriye, yalnızca eldeki bilginin mutlak ve manipüle edilmemiş olduğuna inanma seçeneği kalmaz mı?

Eğer inanmayı tercih edersek, aslında temelde, karşıt olasılığın ispat edilememesinin manipüle edilmiş bir içerik sonucu olabileceğini kabul etmiş oluruz; bu da zaten inanmayı seçtiğimizi gösterir ki, bu durum başlı başına kuşku duyduğumuzun kanıtıdır. Zira eğer kuşku olmasaydı, kullanılan ifade “inanıyorum” değil, “biliyorum” olurdu. Dolayısıyla burada “inanıyorum” ifadesinin kuşkudan kaynaklandığı açıkça ortaya çıkmaktadır.

Toparlayacak olursak:

Bilgi bakımından, hiç kimse sahip olduğu önermelerin kuşkusuzluğunu kanıtlayamadığı müddetçe, herkes özünde kuşkucudur. Bu mecburi bir epistemik tanımdır, psikolojik bir tercih değil. İnanç adı altında kesinlik iddia etmek, buzdağının yalnızca görünen yüzünü onun tamamı sanmak gibi olur. Yani "biliyorum" diyen kişi de, "bilmiyorum" diyen kişi de, aslında günün sonunda "kuşku" zemininde duruyor, sadece üzerine inşa ettikleri farklı.

u/WNCadder — 1 day ago
▲ 13 r/felsefe

Kuşkucu Olmamak/Kesin Bilgi

Herhangi bir bilginin kuşkuya yer bırakmayacak biçimde, kesin olarak bilinebileceğini savunan; hiçbir konuda şüphe duymayan insanlar vardır. Ancak merak ettiğim şu: Bir şeye dair "bu kuşkusuz doğrudur" yargısına varan kişiler, ilginçtir ki bu sonuca akıl yoluyla ulaşırlar. Oysa asıl soru şudur: Aklın bizi götürdüğü bu "doğru sonuç", gerçekten mutlak olarak doğru mudur, yoksa yalnızca bir yanılsama mıdır?

Bu soruya verdikleri her cevabın evrensel ve mutlak bir doğru olduğunu ispatlamaları gerektiğinde ise iş değişir. Genellikle yalnızca buna inandıklarını, aksi takdirde hiçbir şey yapamayacaklarını ve yaşayamayacaklarını söylerler. Fakat bu durum, inandıkları şeyin mutlak doğru olduğunu göstermez; yalnızca yaşayabilmek için öyle inandıklarını gösterir. Yani söz konusu şeyin "kuşkusuz doğru" olduğunu kanıtlamaz, sadece onun bir inanç olduğunu ortaya koyar. Bu durum, içinde en küçük bir kesinlik iddiası barındıran her şey için geçerlidir.

Söylediğim şey yalnızca soyut felsefi meseleleri kapsamıyor; en sıradan ve en kesin görünen bilgiler için bile geçerli. Örneğin "dünya düz değildir" ya da "2 artı 2, 4 eder" gibi önermeler de bu sorgulamanın dışında kalmaz.

Bu noktada Descartes'in kendisi ve kendisine benzer düşünenlerin ulaştığı sonuçları da ele almak gerekir. Onlara göre kısaca, ortada sorgulayan ve şüphe duyan bir "ben"in ve "ben" diyen bir aklın varlığı kuşkusuzdur. Ancak burada bir sorun görüyorum: "Bir 'ben'den söz eden bir aklın bulunması" ile "aklın varlığının zorunlu olması" arasında kurulan bağ da yine bir yorumdur. Üstelik bu yorumu yapan, tam da "yanılabilir mi?" diye kuşku duyduğumuz aklın kendisidir. Dolayısıyla bu yorum, ne kadar ispatlı ve doğru görünürse görünsün, onu doğru olarak gören ve bulan, "acaba yanılıyor mu?" diye sorduğumuz akıldan başkası değildir. Soruyorum o halde, "düşünüyorum öyleyse varım" fikrine seni ulaştıran neden kötü cin olmasın?

Sonuç olarak, aklın zorunluluğunu hangi yolla kanıtlamaya çalışırsak çalışalım, bu kanıtı doğrulayan yine akıl olduğu müddetçe "ya buda aklın yanılsaması ise?" sorusu hep havada kalabilir. Eğer akıl yanılıyorsa, aklın yanılmadığının bilgisinin doğru olduğu gerçeğide bir yanılsama olabilir.

Akıl yoluyla kesin sonuca ulaşabileceğimizin kanıtına varan da yine akıldır. Öyleyse, eğer akıl yanılıyorsa, "aklın yanılamayacağı" sonucu neden bir yanılsama olmasın? Ya da "bir yanılsamanın olamayacağı" gerçeği, neden başlı başına bir yanılsama olmasın?

Bu durum bizi şu sonuca götürüyor: "Kuşkusuz doğru" ifadesinin kendisi bile aslında kocaman bir "inanç"tır. İnanç ise doğası gereği kesin bilgi değildir; aksi halde inanç olmaktan çıkar. O zaman "ben böyle inanıyorum" denemez, "gerçek budur" demek zorunda kalınır. Dolayısıyla "kuşkusuz doğru" denilen herhangi bir şey, özünde kuşku barındıran bir inançtan öteye geçmez.

Bu söylediğimi istisnasız her şey için geçerli tutuyorum. Örneğin dünyanın düz olmadığı da bana göre yalnızca %99,99999...'a varan bir olasılıkla gerçektir; aksinin doğru olma ihtimali ise kozmik ölçekte küçük bir paydır. Bu küçüklük, aksi ihtimali dile getirmeyi makul görmememizden kaynaklanır. Ancak bu durum, aksi ihtimalin yalnızca ihmal edilebilir olduğunu gösterir — yok olduğunu değil. İhmal edilebilir olmak ile var olmamak aynı şey değildir.

Buna karşı çıkıp haksız olduğumu, bunun apaçık bir gerçek olduğunu iddia etseniz ve beni alıp uzaya çıkararak dünyayı kendi gözlerimle gösterseniz bile şunu söylerim: "Evet, dünyanın düz olmadığını görüyorum ve 'dünya düz olabilir' yargımın yanlış olduğunu bu gördüğüm onaylıyor. Ancak bu gözlemi yorumlayan ve beni bu sonuca vardıran, yine aklın kendisidir; bu görüntüyü algılayan da benim algılarımdır. Peki bunlar beni neden yanıltmasın?"

Bunu Descartes'ın kötü cini gibi de düşünebilirsiniz. Bir bilgi bana aksi düşünülemeyecek kadar doğru gelse bile, sorduğum şey şudur: O bilginin kendisi, bizatihi bir yanılsama olamaz mı? Çünkü "bu kuşkuya açık değildir" diyen herkesin de bu sonuca, yine akılsal bir çıkarımla vardığı gerçeği değişmez. Ben buna meta-kuşkuculuk demeyi tercih ediyorum: yani yalnızca bilgiden değil, kuşku duyma ve kesinlik atfetme yetisinin kendisinden de kuşku duymak.

Ben şahsi olarak şöyle düşünüyorum: Dünyanın düz olup olmaması, tek gerçek insanın ben olmam gibi akla gelebilecek her senaryo, hatta en mantıksız olanlar bile, bana göre aynı olasılıktadır. Tabii ki kesin böyledir demiyorum, sadece buna inandığımı söylüyorum. Yani, “Dünya %99 yuvarlaktır, %1 olmayabilir” gibi bir kısmı daha olası ya da daha az olası görmüyorum. Tek farkım, kendi inancımı doğru diye iddia etmiyorum. Zaten kendi düşüncelerimden bile şüphe duyduğum gerçeğinden kuşku duyduğum için buna “meta kuşkuculuk” diyorum.

**ÖNEMLİ**

Burada yazdıklarım kesinlikle “hiçbir şey kesin olarak asla bilinemez” sonucuna varmak amaçlı değildir. Aksine ben "bilemeyiz" görüşüne karşıyım. Sadece bilmediğimi söylüyorum; bilemeyeceğimiz konusunda bir yorum yapmıyor, “bilemeyiz” demiyorum. Belki bilebiliriz, belki de bilemeyiz, bilmiyorum. Bilmiyor oluşum bile nihayetinde inançtır.

u/WNCadder — 3 days ago

Cennet Gerçekten Bir Ödül mü Yoksa Bir Uyuşturma mı?

Çok kötü bir insan hayal edin; öyle ki sıradan alkol ya da uyuşturucu bağımlılığının ötesinde, birçok insan öldürmüş, öldürmekten zevk alan, pedofil, terörist biri. Bu kişinin “çok kötü” olarak tanımladığımız eylemleri kişiliğini oluşturuyorsa, ona “iyi olursan cennetle ödüllendirilirsin, kötü olursan cehennemde yanarsın” fikri sunulduğunda iyi olabilir mi? Başta sorunun anlaşılmayacağını düşündüğüm için şöyle açıklayayım:

Bazı eylemlerimizden, bu ceza ve ödül kavramları —yani cennet ve cehennem— sayesinde vazgeçebiliriz. Örneğin alkole bağımlı birine, "Hayır, burada içme, bu bir günah; bu tür bağımlılıklarından vazgeç, cennette istediğin kadar içersin, orada sabrının karşılığında ödüllendirileceksin" diyebiliriz. Bu ve benzeri açıklamalarla kişiyi bağımlılıklarından kurtarabiliriz.

Ancak başta örnek verdiğim kişi için cennet gerçekten bir ödül olabilir mi? Çünkü orada, belli kötü eylemlerini istese de gerçekleştiremeyecek; zarar verme gibi kötülükler orada bulunmayacak. Biliyorum, kimileri çıkıp "Orada bu tür kötü düşüncelere yer olmayacak, orada saf, iyi bir akıl olacak" gibi şeyler söyleyecektir. Fakat asıl sorum şu: Bu kötülük, kişinin kişiliğini oluşturan bir unsursa ve siz onu orada iyi olduğu, tövbe ettiği için bambaşka birine (kişiliğini 180 derece değiştirilmiş birine) dönüştürürseniz, bu hala aynı kişi olur mu? Oradaki "biz", aslında törpülenmiş bir "biz" olmaz mı?

Bir insan, kendisi olmayacağını bildiği bir varlık haline getirilerek ödüllendirilmek için neden tövbe edip cenneti istesin? Eğer "Hiç değilse cehennem azabından kurtulmak için" dersek, bu durumda cennet bir ödül değil, bir yetinme yeri haline gelir. Eğer orada bizden çıkarılacak olan kötü yanımız aynı zamanda ana kişiliğimizse, oradaki "biz" yalnızca iyi yanımızdan ibaret kalır ve bu kısıtlayıcıdır. Böyle bir varlık nasıl özgür olabilir? Bu durumda, şu an dünyada daha özgür olduğumuzu söyleyebilir miyiz?

Buna karşılık "Cennette böyle bir sorun olmayacak, orada yalnızca huzur ve mutluluk var" denirse, bu mantığı her şeye uygulayabiliriz. Örneğin iyi insanları cehenneme gönderelim; ancak ateş ve acı yerine onlara orada sonsuz ve saf bir mutluluk, huzur hali sunulsun. Bu durumda, "kötü" olan çıkarıldığı için herhangi bir mekân cennete dönüşebilir. Tersi de geçerli: kötü insanları cennete gönderelim, orada her imkan onlara sunulsun; ama bulundukları her an boyunca sürekli acı, pişmanlık, huzursuzluk ve can sıkıntısı çeksinler. Bu durumda da her şey cennet ya da cehennem olabilir hale gelir.

Dolayısıyla bu noktada, birinin "ödül" diğerinin "ceza" olduğu kavramı ortadan kalkar. Geriye kalan şey, içimizdeki belli duyu ve algıların sökülüp çıkarıldığı bir tür "uyuşturma" halidir; cennet bir "ödül" olmaktan çıkar. Bunu anlamak aslında o kadar zor değil. Sözgelimi, bizim "kötü" diye nitelendirdiğimiz bir insan öldürme eylemini izlerken, siz de bundan yalnızca ve yalnızca haz alacak, bunu sizin için tek mutluluk kaynağıymış gibi hissedecek şekilde programlansaydınız, bir insanın ölümünü izlemek —öyle programlandığınız için— sizin için kötü değil, tam aksine saf bir mutluluk kaynağı olurdu.

Cennet, eğer sadece bizim uyuşturulup programımızın değiştirildiği ve özünde biz olmayan bir kopyamızın oluşturulduğu bir tatmin yeri ise, buna ne kadar ödül diyebiliriz? Şu an cennete kıyasla daha özgür olduğumuzu söyleyebilir miyiz?

reddit.com
u/WNCadder — 3 days ago

Allah’ın zamandan ve mekandan öte ve sonsuz kudretli olduğunu söylüyoruz, onu yaratan yoktur ve o her an vardır diyoruz. Ancak eğer Allah zaman ve mekanın ötesinde, onlardan muaf ve her anda mevcutsa, Allah’ın yarattığı şeylerin bir yaşının olması mantıksız olmaz mı? Düşünün ki Allah 10 yıl sonrasında da şu an olduğu kadar varsa ve her andaysa, anın ötesindeyse, o zaman evrenin belli bir süresi olması – örneğin yaklaşık 14 milyar yaşında olması ne kadar tutarlıdır? Zira eğer bu evreni zaman ve mekanın ötesinde bir yaratıcı yarattıysa, yarattığı şeyin de zamandan ve mekândan önce her daim var olması gerekmez miydi? Çünkü yaratıcısı onu bir zaman veya süreç içinde yaratmadı; onun yarattığı bir “süreç” yoktu. Haksız mıyım? Bunu kabul etmek gerekir; eğer “haksızsın” derseniz o zaman sürece tabi olabildiğini söylemeniz gerekir ki bu da Allah’ın zatıyla çelişir. Bu yüzden zatına uygun olan, onun zamanın ötesinde olduğu gerçeğidir. Ancak o halde şu soru meşrulaşıyor: Allah’ın yarattığı evreni, yarattığı bir için "süreç" yoksa(sürecin yani zamanın ötesindeyse kendisi) yarattığı şey nasıl bir yaşa sahip olabilir? Şöyle hayal edin, eminim anlayacaksınız: Ben bir araba icat ediyorum, adı da “X”. Bu “X”i belli bir süreçte yapıyorum, belki 2 yıl belki 3 yıl, fark etmez. O olduktan sonra yaşı, var olduğu andan itibaren başlamış oluyor. Bunu niye anlatıyorum? Çünkü benim de bunu yapmam için var olmam gerekir, değil mi? Anne karnından doğmam gerekir, aksi halde “X”i yapan bir ben olmaz. E haliyle onu bebekken yapamayacağıma göre daha büyük olmam gerekiyor; 30, 40, 50… Ve eğer onu 40 yaşımda yapıyorsam atıyorum, 2 yılda “X”in ortaya çıkabilmesinin ön koşulu aslında benim var olmamdır. Benden önce o olamaz, çünkü onu yapan benim; ben yoksam o da olmaz, değil mi? Çünkü o "var" ve onun var olma nedeni bir "ben" in onu yapması. Şimdi beni zaman ve mekanın ötesinde hayal edin; ben doğmadım, hep vardım ve bana süreç işlemiyor, her anın içindeyim. Bu durumda benim o “x”i yapmam aslında her an gerçekleşmeli ve o “x” de ebedi olmalı, çünkü onu zamanın geçerli olmadığı, zamansız bir yerde var ediyorum. Bu da aslında “Allah’ı kim yarattı?” veya “Allah yaratmadan önce her şeyi ne yapıyordu?” gibi soruları meşrulaştırıyor.

Kısaca şöyle diyorum: Bir şey önce yokken sonra varsa, yok ile var arasında bir süreç vardır. Ancak onu var eden bu sürecin ötesindeyse, onun var ettiği şeyin hiç olmadığı bir an olmamalı; çünkü yaratma eylemi anın, yani zamanın ötesinde gerçekleşir. O halde evren neden 13,8 milyar yaşında? Neden "var" olduğu bir an var? O başlangıç zamanı, nasıl onu yaratan bu zamandan öte varlık iken buna tabi olabiliyor?

reddit.com
u/WNCadder — 17 days ago

Akla güvenmediğimiz sürece, “Allah vardır” iddiasını doğrulamak için öne sürülen mucize, kanıt, ispat gibi şeyler ne kadar anlamlı olabilir ki? Bir kuşkucunun da aydınlanmaya hakkı yok mudur?

reddit.com
u/WNCadder — 17 days ago