Bugün Ankara Garı Katliamı'nın yıldönümü. Bundan 11 yıl önce Ankara garında AKP işbirliği ile 104 insanımız katledildi. Yıllar geçmesine rağmen kimse ceza almadı.
▲ 907 r/turkmeclisi+1 crossposts

Bugün Ankara Garı Katliamı'nın yıldönümü. Bundan 11 yıl önce Ankara garında AKP işbirliği ile 104 insanımız katledildi. Yıllar geçmesine rağmen kimse ceza almadı.

u/Aggravating-Berry213 — 5 days ago
▲ 146 r/Turkophobia+1 crossposts

23–28 Eylül tarihleri arasında Mora'da gerçekleşen ve 30 bini aşkın masum Türk sivilin kadın, çocuk, yaşlı demeden vahşice katledildiği Tripoliçe Katliamı sona erdi. Unutmadık.

Tripoliçe Katliamı olarak bilinen katliam, Mora Yarımadası'nda Yunanlar tarafından yürütülen bağımsızlık mücadelesinde gerçekleştirilmiştir. Öldürülen toplam kişi sayısı hakkında 6.000 ile 40.000 arasında değişen çeşitli rivayetler vardır. Yunanlar; kadın, çocuk, asker, sivil ayrımı yapmaksızın çoğu Türk en az 10.000 kişiyi katletmiştir. Katliam sonrasında Tripoliçe sokaklarının cesetlerle dolu olduğu dönemin tanıkları tarafından ifade edilmiştir.

Katliam sırasında şehirde olan bazı yabancı subaylar, olayları şu şekilde anlatmıştır:

>"10binin üzerinde Türk öldürüldü. Paralarını sakladığından şüphe edilen tutsaklara işkence edildi. Kolları ve bacakları kesildi ve ateşin üzerinde yavaş yavaş kızartıldılar. Hamile olan kadınların karınları deşildi, kafaları kesildi ve bacaklarının arasına köpek kafaları sokuldu. Cumadan pazara kadar hava çığlık sesleriyle doluydu... Bir Yunan, '90 kişiyi öldürdüm' diye övünüyordu. Yahudi topluluğu sistemli bir şekilde işkenceden geçirildi... Haftalarca aç bırakılan Türk çocukları çaresizce yıkıntıların arasında koşarken Yunanlar tarafından yere atıldılar, sonra vuruldular... Su kuyuları cesetlerle dolduruldu."

>"Yunanistan'daki Türkler arkalarında çok az iz bıraktılar. 1821 sonbaharında dünyanın geri kalanı tarafından arkalarından gözyaşı dökülmeden ve fark edilmeden aniden yok oldular. Bir zamanlar Yunanistan'ın, bütün ülkeye dağılmış büyük bir Türk nüfusuna sahip olduğuna inanmak bile zordu. Bu ailelerin arasında varlıklı çiftçiler, tüccarlar, memurlar bulunuyordu; yüzlerce yıl boyunca burada yaşamış ve buraları kendi yurtları olarak kabul etmişlerdi... Kasıtlı ve acımasızca öldürüldüler ve hiçbir zaman pişmanlık gösterilmedi."

Yunan komutan Theodoros Kolokotronis ise anılarında 32.000 kişinin katledildiğini yazmış ve cesetlerin çokluğundan atının ayaklarının şehir surlarından saraya kadar toprağa basmadığı iddiasında bulunmuştu.

İngiliz tarihçi Walter Alison Phillips, bu katliamı şu şekilde aktarmıştır:

>"Üç gün boyunca şehrin sakinleri, vahşi bir çetenin kötülüğüne ve keyfine bırakıldı. Yaş ve cinsiyet ayrımı yapılmadı. Kadınlar ve çocuklar, öldürülmeden önce işkencelere tabi tutuldu. Katliam o kadar büyüktü ki Kolokotronis, kapıdan hisara kadar atının ayaklarının yere hiç dokunmadığını söyledi. Şehirdeki Yunan zaferinden sonra yol kenarları cesetlerle doldu. Kadınların ve çocukların bulunduğu Müslüman kitleler, yakınlardaki dağlarda sığır gibi doğrandı."

Bugün Mora Yarımadası'nın merkezinde bulunan Tripoliçe şehrindeki Yunan hâkimiyeti; o günkü katliamda kanı akıtılan on binlerce masum Türk, Yahudi ve Arnavut'un yok edilen hayatları üzerine kurulmuştur.

u/Aggravating-Berry213 — 17 days ago
▲ 76 r/Turkey

Kemal Okuyan: "(Çözüm Süreci) Eleştirilerimiz var, ama evet diyoruz olmaz. Eleştirilerinizin ne önemi kaldı?"

Orijinal video, dün yapılan "Komünistliğin Ne Lüzumu Var?" söyleşisinden.

u/Aggravating-Berry213 — 1 month ago
▲ 133 r/Turkey

Kemal Okuyan: "Bu kadar hödük bir insanın (Melih Gökçek Jelibon olayı) Ankara'yı yönetmesi nasıl mümkün oluyor?"

Orijinal video haber, dün yapılan söyleşiden

u/Aggravating-Berry213 — 1 month ago
▲ 68 r/Turkey

Kemal Okuyan'dan 'çözüm süreci' analizi: Türkiye sürükleniyor, dayatılan sermaye tasarımına ikna olmak zorunda değiliz!

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, kapalı kapılar ardında yürütülen yeni "çözüm süreci" ve anayasa tartışmalarını değerlendirdi. Sürecin temelinde bir sermaye projesi yattığını belirten Okuyan; etnik ve dinsel referanslara dayalı bir "yeniden kuruluş" tasarısının Türkiye'ye barış değil, daha derin gerilimler getireceği uyarısında bulundu.

soL TV'de yayınlanan "Komünist Bakış"ta yeni dönemin ilk programında "çözüm süreci" masaya yatırıldı.

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, gazeteci İrem Yıldırım'ın sorularını yanıtladı.

Okuyan, "Ortada ne olduğunu bilmediğimiz bir süreç sürüyor. Neye inanacak bu halk?" sorusuna yanıt olarak, "Gizleyerek yürütülen bir süreç var. Daha önceki süreç de aynı şekilde gerçekleşmişti. Demek ki masaya oturan taraflar, o görüşmelerin içeriğinin tam olarak yansımasını istemiyorlar" dedi.

"Bu teknik anlamıyla çok sorgulanabilir bir şey değil. Dünyadaki örneklerinde de, iki taraf her şeyi açıklamaz. Ama iktidar zaten ortada bir pazarlık yok diyor. DEM, İmralı, Kandil ise 'Bu bir süreç mücadele başka türlü sürüyor' diyorlar. İş teknik boyutları dışında, bir Türkiye tasarımına geldiğinde, her iki taraf da yeni bir Türkiye'den söz ediyor. Bu noktada ne istediklerinin kamuoyuyla paylaşılması gerekir. Burada en çok konuşan kişi Öcalan" diye ekledi.

Eski görüşme tutanaklarının da daha sonra kitaplaştırıldığını ve Öcalan dahil kimsenin çıkıp bunları yalanlamadığını söyleyen Okuyan, "Bir doğrultu var. Sürece dair en çok enformasyon sağlayan kişi Öcalan ancak her söylediği tartışmalı" şeklinde konuştu.

Tutanak tartışması: 'Birileri provokasyon yarattıysa çok sağlam çalışmış; üslup aynı, doğrultu aynı'

"Her neyde anlaşıyorlarsa, bu Türkiye tasarımı birilerinin projesi" diyen Okuyan şöyle devam etti:

"Bu projeye değişik toplumsal kesimleri ikna etmeye çalışıyorlar. Söylenen şeyler yenilir yutulur şeyler olmadığından itirazlar başlıyor.

Bu anlamda tutanaklarda ortaya çıkanlar, bizim ne kadar haklı olduğumuzu gösteren şeyler. Ve oradaki Türkiye tasarımı birçok kişiyi rahatsız etti. Bunların içerisinde Aleviler var. Biz itiraz ettik. Sonra da bu tutanaklar yalan dediler. Önce bir bölümüne, sonra itiraz ettiler, sonra görüşmeler dahi yapılmadı dediler. Biz neye bakarız? Tekil iddialara hiç prim vermemek gerekir. Sürecin bütününe bakmak gerekir. Bir siyasi hareketi, bir siyasi partiyi ya da siyasi kişiliği değerlendireceksek sürece bakmak gerekir.

Tutanaklar diyelim ki yalan. Evet, beyan esastır; çünkü masada oturanlar diyorlar ki 'Biz bunları konuşmadık.' O zaman bize susmak düşer. Ama şurada susmayız, AKP açısından 20 küsur yıldır bu barış süreçleri, çözüm süreçleri, 'terörsüz Türkiye' -adına ne diyorlarsa-, orada bizim 10 küsur yılı geçen bir öykümüz var. Oraya bakarız. Sürecin bütününe bakarız. Kim ne demiş, nasıl davranmış, nerelere işaret etmişler... Bu tutanaklarla bu sürecin tamamı uyumlu. Yapay zekaya verilsin, bu tutanakları hazırlardı. Dolayısıyla eğer birileri provokasyon yarattıysa çok sağlam çalışmış. Üslup aynı, çizgi aynı, ana fikir aynı, doğrultu aynı. Biz yeni tanışmadık ki İdris-i Bitlisî'yle.

'Etnik referansa oturan bir 'barış süreci' ya da yeniden kuruluş süreci başarıya ulaşamaz'

Etnik kimlikler üzerinden siyaset yapılması, en az laikliğin delinmesi kadar suç olmalıdır; çok net söyleyeyim. Türkiye'de Kürtlere dönük inkarcılık bir siyaset konusu. Alevilerin yıllardır gördüğü baskı ve ayrımcılıklar bir siyaset konusu, evet ve bunlar gerçek. Ama kimse Aleviler adına konuşamaz, Kürtler adına konuşamaz, Türkler adına konuşamaz. Çünkü farklı görüşlerde, farklı sınıfsal kökenlerden Aleviler var, Türkler var, Kürtler var.

Bu kimlikler üzerinden konuşmaya başladığınız zaman, etnik ve mezhep temelleri üzerinden ciddi trajediler var, katliamlar var. Dolayısıyla bir süreci 'Kürt-Türk ittifakı', 'Kürt-Türk-Arap ittifakı' diye meşrulaştırmaya kalktığınız andan itibaren birilerini ötekileştirirsiniz. Kim dışarıda kalacak? Alevileri geçtim, Türkiye'de yaşayan başka kökenlerden birçok kişi var. Onlar ne hissedecekler? Etnik kimlikler üzerinden tarif edeceksek bu işin sonu yok. Hiçbir yerde etnik referansa oturan bir 'barış süreci' ya da yeniden kuruluş süreci başarıya ulaşamaz.

Bir başka olgu: Yerel demokrasi deniyor, değil mi? Yavuz Selim dönemindeki o ittifakın doğrultusu merkezileşmedir, yerel unsurların tasfiyesidir. Hangi yüzle yerelleşme deniyor? Katliamların yapıldığı dönem, yerel dinamiklerin bastırıldığı ve merkezi otoritenin güçlendirildiği bir şeydir. Demek ki işlerine geldiği zaman merkezi otoriteyi de savunabilecek bir akılla karşı karşıyayız.

Bu süreçte yeni bir öykü yazılmaya çalışılıyor, yeni bir resmi tarih tezi ve burada ortaklaşıyorlar iktidarla. Bu ortaklığın herkesi memnun etmesi diye bir şey yok. 'Süreci desteklemeyen siyasetten koparılır' deniyor. Süreç bu haliyle geniş bir toplumsal onay alamaz."

Solun konumu: 'Bu siyasi çizgiye biz niye ikna olmak zorundayız?'

İrem Yıldırım, Kemal Okuyan'a sürecin solla ilişkisini de sordu.

Okuyan, bütün kritik dönemeçlerde "soldan onay alınmaya çalışıldığını" hatırlattı. Ergenekon örneğini veren Okuyan, toplumda "arınılıyor" hissini solun yarattığını belirtti. Toplumun süreç bağlamında yeni bir tasarıma ikna edilmeye çalışıldığını vurgulayan TKP Genel Sekreteri, solun ideolojik-siyasi ağırlığı nedeniyle, onayladığı başlıkların Türkiye'de önünün açıldığını söyledi. Şu ifadeleri kullandı:

"Doğal olarak bazı kesimler ikna olmuyorlar. İkna olmak zorundalar mı? Aydınların desteği... Yeterince Türkiye'de liberal 'aydın' var. O destekle yetinsinler. Yani herkes desteklemek zorunda değil. Ayrıca her karşı çıkan bu sürece aynı nedenlerle karşı çıkmıyor. Yani çok farklı nedenlerle bu sürece ikna olmayanlar var. İkna olmak zorunda da değiller

Şimdi ben kendi adımıza konuşayım, bu sürece ikna olup olmama değil mesele bizim açımızdan. Ortada bir Türkiye tasarımı var ve aslında bir dünya tasarımı, bölge tasarımı. Oraya ikna olamayız zaten biz, o tasarıma karşıyız. 'Ama Kürt sorunu ne olacak? Kürt sorunu çözülüyor...' Kürt sorunu çözülmüyor. Bu tarif edildiği şekilde bir Kürt sorunu yok zaten Türkiye'de. Bir tasarımı başarıya ulaştırmaya çalışan bir iktidar ve o iktidarla beraber bu tasarıma ikna olan, daha doğrusu bu tasarımı kendi hedefleri ya da kendi gündemi, kendi rasyonel bulduğu taraflarıyla eklemlenmiş, kabullenmiş ve o tasarıma güç veren bir siyasi çizgi var. Bu siyasi çizgiye biz niye ikna olmak zorundayız? Gerçekten de bu anlaşılmaz bir şey.

(Devamını okumak için tıkla | Kemal Okuyan'dan 'çözüm süreci' analizi: Türkiye sürükleniyor, dayatılan sermaye tasarımına ikna olmak zorunda değiliz! | soL Haber Merkezi)

u/Aggravating-Berry213 — 1 month ago
▲ 241 r/Turkey

soL Haber: "Bir asgari ücretlinin Cem Boyner'le aynı gemide yer alabilmesi için 200 bin yıl yemeden içmeden çalışması gerekiyor.

Boyner tarihinin en kârlı, emekçilerse en yoksul dönemlerinden birini yaşıyor. Şirket tam da böyle bir dönemde, dalga geçercesine "Bu gemi hepimizin. Aynı gemide birlikte güzeliz" sloganıyla reklam kampanyası başlattı. Oysa bir asgari ücretlinin Cem Boyner'le aynı gemide yer alabilmesi için 200 bin yıl yemeden içmeden çalışması gerekiyor.

Emekçiler üç haneli enflasyon altında her dakika yoksullaşırken, komşu ülkenin topraklarında cihatçılarla kol kola cepheye sürülürken veya pandemide kağıttan maske, depremde demir makası için kapı kapı dolaşırken…

Sermaye düzeni, sıkıştığı her uğrakta o cümleye sarılıyor:

“Hepimiz aynı gemideyiz”

İlk bakışta bir yol arkadaşlığından bahsediliyor gibi gelse de öyle değil. Devamını duyunca bunun bir tehdit olduğu anlaşılıyor. Erdoğan’dan dinleyelim:

"Bu gemi hızla yol alırsa kazanan hepimiz olacağız. Bu gemi, güvenlik gibi ekonomi üzerinden açılan deliklerden su alarak batarsa hepimiz boğulacağız.”

İçinde bulunduğumuz 2026 yazında kriz dorukta, savaş kapıda ve o cümle bu defa reklam panolarında.

Sömürülmek 'tercih', yoksulluk 'tarz' oldu

Yeni bir reklam kampanyası başlatan Boyner, sloganını şöyle belirledi:

"Bu gemi hepimizin. Aynı gemide birlikte güzeliz."

Kampanya için çekilen reklam filmi, tam olarak bu klişe sloganın tekrarından ibaret. Klipte kamera sırayla geminin farklı bölümlerini geziyor. Bir yanda makine dairesinde işçiler kan ter içinde çarkları çeviriyor. Diğer yanda şık giyimli zenginler mükellef bir sofrada ziyafet çekiyor ve parti düzenliyor.

Geminin Türkiye’yi temsil ettiğini göstermek için “yerli” unsurlar da unutulmamış. Çay bardağı, tavla, kahve falı ve nazar boncuğu görüntülerin bir kenarına iliştirilmiş.

Klibin sonunda, Türkiye gemisi sonsuz sularda yol alırken zenginiyle yoksuluyla tüm ahali güverteye çıkıyor, bir oluyor ve ufuktaki güneşi seyrediyor.

Boyner’in Pazarlama Müdür Yardımcısı Aslı Demir Gönül, bu kampanyadaki niyetlerini şöyle açıklıyor:

“Boyner olarak yıllardır herkesin kendi tarzını ifade edebileceği, ilham veren bir dünya kurmaya çalışıyoruz. İzleyen herkesin kendinden küçük de olsa bir parça bulabileceği samimi, içten ve sinematografik anlatımıyla da dikkat çeken bir film ortaya çıkarmayı hedefledik.”

Boyner’in Dijital İçerik Yöneticisi Nirvana Derya ise şirketin dünyayı nasıl gördüğünü iki cümleyle özetliyor:

“Hepimiz farklı hayatlar yaşıyoruz, farklı seçimler yapıyoruz, farklı tarzlara sahibiz. Ama günün sonunda aynı hayatın içinde, aynı gemide yol alıyoruz.”

Cem Boyner hangi gemide?

Cem Boyner, Türkiye’nin en zengin tekstil patronlarından biri.

Göz önünde olmayı seven Boyner, 1989-1990 yıllarında TÜSİAD başkanlığı yapmış, o dönemde “pür liberal” çıkışlarıyla dönemin başbakanı Turgut Özal’la bile çatışabilmişti.

Cem Boyner, daha sonra Yeni Demokrasi Hareketi’ni (YDH) kurmuş, ancak girdiği ilk seçimde başarısız olmuştu.

Boyner’in ekonomideki izdüşümünü anlamak için hangi gemide olduğuna bakmak yeterli.

Burada bahsettiğimiz temsili değil, kelimenin gerçek anlamıyla bir gemi.

Bu(postta ikinci) fotoğraf geçtiğimiz yaz Bodrum'daki Cennet Koyu'nda çekildi.

Görüntüdeki sürat teknesinde yer alan patronlardan bazıları ve kişisel servetleri şöyle:

• Güler Sabancı: 280 milyar lira

•Bülent Eczacıbaşı: 52 milyar lira

• Cem Boyner: 50 milyar lira

• Halis Komili: 14 milyar lira

• Sedat Aloğlu: 7 milyar lira

• Nino Erer: 3,5 milyar lira

Teknedeki patronlardan sadece altısının servetlerinin toplamı 406 milyar lira.

Bugün asgari ücretin 28 bin 75 lira olduğu düşünülürse, 6 işçinin bu 6 patronun zenginliğine erişebilmesi için her birinin 200 bin yıldan fazla çalışması ve yemeden içmeden para biriktirmesi gerekiyor.

Neden bugün?

Sadece bir fotoğraf karesi Cem Boyner’in on milyonlarca emekçi ile aynı gemide olmadığını ispatlıyor.

Boyner Holding geçtiğimiz yıl finansal borcunu sıfırladı ve 1 milyar dolar ciroya ulaştı. Şirket 2019'dan 2023'e 5 kat büyüdü. Yani gerçek işsizliğin yüzde 30'lara dayandığı, manşet enflasyonunsa yüzde 30'un altına inmediği dönemde Boyner'in gemisi daha fazla büyüdü, emekçilerin salı iyice küçüldü.

Bugün emekçilerin yarısı asgari ücretle geçinmeye çalışıyor. Oysa bir ailenin sadece sağlıklı beslenebilmesinin maliyeti 37 bin lira, insanca yaşayabilmesinin bedeli 122 bin lira.

Boyner tam da bu süreçte sokakları "Hepimiz aynı gemideyiz" afişleriyle doldurdu.

'O gemiyi batıracağız'

Fotoğrafta da görüldüğü üzere Cem Boyner yalnız değil. O karenin çekildiği gün "Win-Win" (Kazan Kazan) isimli teknedeki patronlar Eczacıbaşı'nın Cennet Koyu'ndaki evinde toplandı.

Sadece Cem Boyner değil, onunla ağız birliği eden tüm patronlar bugün aynı nakaratı tekrarlıyor.

Fakat, bu sözleri yutmayanlar da var.

Türkiye Komünist Partisi 2019 yılındaki yerel seçimlere "Aynı gemide değiliz" sloganıyla katılmıştı. TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, neden bu sözü seçtiklerini şöyle açıklamıştı:

"Biz 'aynı gemide değiliz' dedikçe, 'biz aynı gemideyiz' diyenler arttı. 25 milyar dolar servetin üstüne oturan kişiyle aynı gemideyiz öyle mi? Biz o gemiyi batıracağız. Eşitlikçi bir düzen kuracağız. Başka bir düzen mümkün, sosyalizm mümkün. Ekmeğimizi işimizi başka türlü savunamayız."

Haber Kaynağı (Cem Boyner'le 'aynı gemide' buluşmak için kaç yüz bin yıl çalışmak gerekiyor? | soL Haber - Emre Alım)

u/Aggravating-Berry213 — 1 month ago
▲ 124 r/Turkey

TKP: "İşsizlik yüzde 30’u aştı, açlık sınırı 37 bin liraya, yoksulluk sınırı 121 bin liraya yükseldi. AKP, patronlar ve tarikatlar mutlu, halk işsizlik ve açlıkla karşı karşıya!"

Bir tarafta kâr rekorları kıran dev holdingler, milyarlarca liralık serveti yöneten tarikatlar ve iktidar gücüyle zenginleşenler var…

Diğer tarafta ise tarihin en ağır yoksulluk ve işsizlik dalgasıyla boğuşan milyonlar!

Koç Holding bu yıl net kârını yüzde 146,5 artırdı, Sabancı Holding ise “piyasa beklentilerini” ikiye katlayan bir net kâr açıkladı. Patronlar cephesi son derece mutlu!

Türkiye’de tamamı birer holding haline gelen tarikat ve cemaatler de öyle. İş öyle bir noktaya gelmiş durumda ki, operasyona konu olan gözden düşmüş bir cemaatin dahi 45 milyon dolara ada satın alıp, milyarlarca liralık gayrimenkul, altın ve dövize sahip olduğunu gördük.

Yine gözden düşen AKP eskilerinden Melih Gökçek’in oğlunun Almanya vatandaşlığı almak için 4,5 milyon avro bedelle 18 daire satın aldığını, 8,5 milyon avro karşılığında bir AVM satın almak üzere olduğunu, 180 milyon avro değerindeki bir AVM için ise anlaşma zemini aradığını öğrendik. Yani AKP’nin eskileri bile büyük bir servet biriktirmiş durumda.

Küçük bir azınlık, holdingler, tarikatlar ve düzen siyasetçileri büyük bir şatafat içinde yaşarken, ülkenin ezici çoğunluğu derin bir sefalete mahkûm ediliyor.

Bugün açıklanan verilere göre ülkemizde geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 30,6’ya yükseldi.

Temmuz ayında istihdam önceki aya göre 388 bin kişi azaldı ve 32 milyon 362 bin oldu.

Genç işsizliği oranı yüzde 14,5'e yükseldi.

Kadınlarda iş gücüne katılım oranı yüzde 35,2 seviyesinde kaldı.

Yine bugün açıklanan bir diğer veriye göre, işgücüne katılan milyonlarca yurttaşın durumu da giderek daha kötü hale geliyor.

Açlık sınırı, yani dört kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması tutarı temmuz ayı itibarıyla 37 bin 388 liraya yükseldi.

Yoksulluk sınırı, yani gıda ile birlikte haneye girmesi gereken temel harcamalar için (giyim, konut, kira, elektrik, su, yakıt, ulaşım, eğitim, sağlık) ihtiyaç duyulan miktar ise 121 bin 786 lira oldu.

Bekâr bir işçinin ‘yaşama maliyeti’ ise aylık 48 bin 305 liraya yükseldi.

Bir yanda holdinglerin ve tarikatların ihya edildiği bu sömürü düzeni, diğer yanda halkımızın açlığı ve geleceksizliği...

Bu düzenin böyle sürüp gitmesine izin vermeyeceğiz!

Yoksulluğa ve işsizliğe alışmayacağız.

Ayağa kalkmak, örgütlenmek ve bu düzeni değiştirmek zorundayız.

Çağrımız bu düzeni alt etme, bunun için yan yana gelme çağrısıdır!

tkp.org.tr/gonullu/

u/Aggravating-Berry213 — 1 month ago
▲ 69 r/Turkey

TKP: "Ülkemizin, sömürüden, gericilikten, savaştan ve bu çürümüş düzenden kurtulmasının tek yolu vardır: Halkın kendi kaderini eline alması, kurtarıcı beklemeden örgütlenip ayağa kalkması…"

u/Aggravating-Berry213 — 2 months ago
▲ 33 r/Turkey

TKP MYKÜ Aydemir Güler: "Öcalan TKP’nin iki liderinin adını vererek solcuların “Cumhuriyet’in dışında kaldıklarını” söylüyor. Oradan da Yeni-Osmanlıcılığa davet ediyor..."

Komünizm Cumhuriyet’in neresindeydi?

Bu tür ilişkilerden anlamıyoruz diye geleneğimizin çekiştirilmesine izin vereceğimiz zannedilmesin. Komünistlik Cumhuriyet’in hep “içinde” olageldi. Geleceğinde de olacak.

Malum tutanaklar mahkûm edilirken Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü göndermeleri de yalanlanmış oldu mu?

Olmamıştır herhalde, çünkü diğer başlıklar bir yana, konuşacağımız meseleyi ilk defa orada duymadık: Öcalan TKP’nin iki tarihsel liderinin adını vererek solcuların “Cumhuriyet’in dışında kaldıklarını” söylüyor. Oradan da Yeni-Osmanlıcılık platformuna davetiye sıra geliyor…

Özellikle 1980’den başlayarak Cumhuriyet’in dışında değil düpedüz karşısında konumlanan bir solun ortaya çıktığı doğrudur. Bugün kalabalık değil ama yaygın görünen bu yönelimin eski dönemlerden esin kaynakları da yok değildir. Ancak konu Mustafa Suphi’yi de, Şefik Hüsnü’yü de ilgilendirmemektedir.

Türkiye Komünist Fırkası’nın kurucu başkanı Mustafa Suphi kısa süren bir tarihsel eylem denemişti. Parti, emperyalizme karşı verilmekte olan ulusal kurtuluş savaşına dâhil olmak üzere merkezini Ankara’ya taşıyacaktı. Memleketin çok yerinde zaten komünistler vardı. Hem 10 Eylül 1920’de Bakü’de yapılan kongreye delege yollamışlardı, hem de Milli Mücadele’nin içindeydiler. Ankara Meclisi dâhil… Ama öbekler halinde işgalciye karşı kavgaya girmek başka, sahaya örgütlü bir politik taraf olarak, kurucu başkanın ifadesiyle “amele ve rençperlerin” temsilcisi olarak çıkmak başkaydı.

Bu hamlenin bir katliamla kesintiye uğraması, benimsenen stratejinin içeriğini tahrif etme hakkını kimseye vermez. Komünistlerin, birkaç yıl içinde Cumhuriyet’e bağlanacak olan yurtseverlik, laiklik ve saltanat karşıtlığı başlıklarında herhangi bir tereddütleri yoktu. Daha doğrusu Mustafa Suphi’nin eksiği yoktu, fazlası vardı. 1921’in Ocak’ında Karadeniz’in soğuk sularına gömülürken geride bıraktığı politik miras, “ulusal kurtuluşun sosyal kurtuluşla tamamlanması” gerektiğini söyler.

Bu temel pozisyonu görmezden gelip, Mustafa Suphi’nin yurttaşlık hukukuna ulaşamamış, milliyetler ve dinsel kimlikler toplamı olarak şekillenen Osmanlı ikliminde ulusal soruna ilişkin yaptığı egzersizleri, günümüzün liberal tezleriyle benzeştirenler çıkabiliyor. Bana sorarsanız, ciddiye almak mümkün değildir.

Şefik Hüsnü’nün ve 1924 itibariyle liderliğini üstlendiği Partinin de, Cumhuriyet Devriminin tarihsel bir ileri atılım olduğu konusunda zihni son derece açıktı. Örneğin feodal-aşiretçi isyanlara ilişkin komünist pozisyona göre, aşiret yapısı dağıtılmalı, ağa toprağında köle durumundaki Kürt yoksulları yurttaş statüsüne kavuşmalıydı. TKP’nin yeraltına itilmesini “Cumhuriyet’in dışında kalmaya” yormak bir el çabukluğundan ibarettir.

Komünistlerin, elbette devrimin nasıl ilerlemesi gerektiği, sınıfsal dengeler ve frenler hakkında Kemalist merkezden farklılaşan yaklaşımları vardı. Ancak bu ayrılıklar, tartışmalar ve mücadeleler Osmanlı özlemcilerini ilgilendirmez. Komünist hareketin tarihinden Cumhuriyet düşmanlığına ekmek çıkmaz!

Meraklısı için eklemeliyim, adı geçen iki devrimcinin de deneyimleri eleştiriye açıktır. Bizim için tarihimizi sahiplenmek ile onu eleştirmek ve aşmak çelişmez. Ama Türkiye’de komünistlik, Cumhuriyet devriminden sosyalist cumhuriyete bir yol açma işidir.

Peki, bu temel ilişki neden tahrif edilmeye çalışılır?

Uzun zamandır AKP iktidarının muhalefeti biçimlendirdiğini konuşuyoruz. Siyasette “herkes kendi işine baksın” diye bir iş tanımı olmaz. Gücü yeten başka öznelere müdahale eder. AKP’nin ana muhalefete de, daha küçük boy olanlara da nasıl ayar verdiğini görüyoruz. Apocu hareket de, sol ve sosyalist hareketi dizayn etmeye kalkıştı. Emperyalizm kavramını işlevsiz, laikliği yapay bir zorlama sayan, sınıfların yerine kimlikleri geçiren liberal solculuk bununla bağlantılıdır.

Hatırlayanlar olacaktır; bir önceki “çözüm süreci” sırasında İmralı Tutanakları diye bir kitap çıkmıştı. Selahattin Demirtaş’ın “yayınlanması şık olmadı” dediği o kitapta, Öcalan kendisini ziyaret eden heyete solun ikna edilmesinin önemini anlatıyor ve “ne yapıyorlar” diye soruyordu. Hep söylüyoruz, sol, aldığı oyla falan tartılamayacak kadar önemli bir toplumsal vicdan ölçütüdür. En geri politik açılımların sol tarafından aklanması için uğraşır dururlar. Öcalan aldığı yanıttan memnun olmuyor ve “ne istiyorlarsa verin” diyordu. “Elinizde o kadar olanak var…”

Bu tür ilişkilerden anlamıyoruz diye geleneğimizin çekiştirilmesine izin vereceğimiz zannedilmesin. Komünistlik Cumhuriyet’in hep “içinde” olageldi. Geleceğinde de olacak.

u/Aggravating-Berry213 — 2 months ago
▲ 113 r/Turkey

Tom Barrack itiraf etti: 'İsrail Türkiye’yi kışkırtmak istedi, jetler kalkabilirdi'

Barrack, İsrail’in Ebu Zuhur Üssü’ne düzenlediği hava saldırısının Türkiye ile İsrail’i doğrudan çatışmanın eşiğine getirdiğini söyledi. İsrail’in Türkiye sınırındaki askeri tesisleri hedef alarak açıkça kışkırtıcı bir hamle yaptığını kabul eden Barrack, buna rağmen Washington’ın Ankara ve Tel Aviv arasındaki "işbirliği ve diyalog" mekanizmasını korumaya odaklandığını dile getirdi. Ebu Zuhur üssü etrafındaki krizin "yanlış istihbarat" kılıfıyla geçiştirilmeye çalışıldığını ortaya koydu.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi, Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack, İsrail’in, İdlib yakınlarındaki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne düzenlediği saldırının Türkiye ile İsrail arasında doğrudan askeri çatışma riski barındırdığını söyledi.

İsrail'in The Jerusalem Post gazetesine konuşan Barrack, saldırının Türkiye-Suriye ile İsrail arasında askeri çatışma riski barındırdığını vurgulayarak "Yaşanan olaylar ciddi ve endişe vericiydi. Ancak, can kaybı yaşanmaması ve durumun tırmanmaması bizi rahatlattı" dedi.

"İsrail-Suriye çatışma önleme birimi"nin yeniden faaliyete geçirilmesi konusunda "gizli görüşmelerin" sürdüğünü söyleyen Barrack, "Türkiye, doğrudan veya dolaylı olarak bu sürece davet edilebilir" diye konuştu.

Barrack, iletişimin önemli olduğuna işaret ederek, "Türkçe, Arapça, İngilizce ve İbranice dillerini akıcı şekilde konuşan personelin 24 saat görev yaptığı bir işbirliği birimi kurulmasının faydalı olacağını" söyledi.

'Suriye radarları İsrail için tehdit oluşturmuyor'

Suriye'de Beşar Esad'ın ardından yönetime geçen HTŞ lideri Ahmed Şara'nın İsrail'e karşı saldırgan niyetleri olmadığını ve yalnızca kendi egemenliğini korumayı amaçladığını savunan Barrack, Şam Havalimanı'na kurulan radarlar bağlamında, Tel Aviv yönetiminin iddia ettiğinin aksine, ABD'nin görüşüne göre sivil altyapının İsrail için bir güvenlik tehdidi oluşturmadığını söyledi.

Barrack, "Suriye'nin güvenli ve güvenilir bir iç havacılık sistemini sürdürebilmesi, işlevsel bir sivil radar kapsama alanına bağlıdır. Bu teknik gerekliliğin bir güvenlik sorunu teşkil etmediğine ve daha fazla görüşmenin konuyu herkesin memnuniyetine uygun şekilde netleştirmeye yardımcı olabileceğine inanmaya devam ediyoruz" ifadelerini kullandı.

ABD'nin Türkiye ile İsrail arasında gerilimi azaltmak ve geri döndürülmesi zor bir tırmanışı önlemek için yardımcı olmak istediğini öne süren Barrack, "Başkan (Donald) Trump'ın planı, gerekli alan ve destek sağlandığı takdirde başarıya ulaşabilecek uygulanabilir bir yol sunmaktadır" diye konuştu.

'Sahada Türk askeri veya askeri unsurları var istihbaratı İsrail'in elinde vardı'

Barrack, sosyal medya yayıncısı Mario Nawfal'a da konuştu.

Uzun görüşmeden önemli detaylar aktardı.

Türkiye’nin İsrail ile herhangi bir çatışmaya girmek niyetinde olmadığını söyleyen Barrack, "Herkes bir yerden çıkış yolu arıyor. Türkiye’nin zihninde, İran’dan ziyade asıl çıkış yolu Filistin meselesinin çözülmesinden geçiyor. Türk halkı ve İslam dünyası nezdindeki gerçek sorun bu. Dolayısıyla teorilerden biri, sadece Türkiye’yi kışkırtmaya çalıştıkları yönünde, ki bu çok agresif, ancak seçim öncesinde İsrail kamuoyunda karşılık bulabilecek bir yaklaşım olabilir" dedi.

"İsrail’in elinde bazı istihbaratlar vardı. Bunlardan biri, sahada Türk askeri veya askeri unsurlarının bulunduğuydu. Durumun böyle olmadığını biliyoruz" diyen Barrack, daha önce istihbarat aldıklarını şöyle anlattı:

Bu konu muhtemelen altı gün önce gündemimize gelmişti; bize 'Bu sahaya Türklerin intikal edebileceğine dair bazı istihbaratlar var ve bu bizi çok endişelendirir' denmişti.

Hepimiz gerekli incelemeleri yaptık. Kendi istihbarat teşkilatlarımıza danıştık. Aldığımız yanıtlar şuydu: 'Hayır, böyle bir şey yaşanmıyor.'

Türk ordusu güçlü, cesur, çok iyi donanımlı ve ne yaptığını biliyor.

Bu, 3. Dünya Savaşı olabilir mi? 2. Dünya Savaşı’na bakarsanız, kasıtsız gerçekleşen tek bir eylemden bile her şeyin 3. Dünya Savaşı’na dönüşebileceği yönündeki görüşümüze katılıyorum. Ancak inancımız, bu tür şeylerin hiçbirini yapma yönünde en ufak bir niyetin bulunmadığıdır.

Düşen Rus savaş uçağına gönderme: 'Sınırda savaş uçakları konuşlandırmak çok tehlikeli bir oyun'

Türkiye’de savaş uçaklarının havalandırılması seçeneğinin gündeme geldiğini belirten Barrack şöyle devam etti:

Sana ileri sürülen teorileri anlatayım. Birincisi, İsraillilerin Türkleri kışkırtmaya çalıştığı yönünde. Hatırlarsan, Türkler benzer şartlar altında bir Rus savaş uçağını düşürmüştü, değil mi? Haber vermeden, herhangi bir anlaşma olmadan sınırda savaş uçakları konuşlandırmak çok tehlikeli bir oyun.

Ciddi ve endişe verici olan kısım buydu; çünkü Türklerin -istihbarat teşkilatlarının, devlet kademelerinin, dışişleri bakanlarının, cumhurbaşkanının, istihbarat başkanının- tamamının itidale ve sağduyuya odaklandığını biliyorum. Gerçekten öyle. Bu bir gerçek. Saldırgan bir tutum içinde değiller

'Trump Erdoğan'a Suriye'yi neden ele geçirmediniz diye sordu, Erdoğan istemiyoruz dedi'

İsrail'in bölgede genişlemek istediğine ilişkin iddialara ve İsrail basınında çıkan haberlere inanmadıklarını kaydeden ABD'nin Ankara Büyükelçisi şunları söyledi:

Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sordu: 'Neden Suriye’yi doğrudan almadınız? Onlara yardım etmekte bu kadar kilit bir rol oynadıysanız, neden sadece alıp yönetiminize geçirmediniz?'

Cumhurbaşkanı Erdoğan şu yanıtı verdi: 'Çünkü bunu istemiyoruz. Suriye’nin, bu son derece zorlu coğrafyanın ortasında bir tuval ve koruyucu bir örtü gibi egemen ve bağımsız bir ülke olmasını istiyoruz.

'Türkiye herkesi tedirgin eden ama kendisi için harika bir şey olan yeni ve güçlü bir evreye giriyor'

"'Mekke Anlaşması' İsrail karşıtı değil, Sünni yanlısı değil ve Amerika karşıtı da değil" diyen Barrack, Körfez İşbirliği Konseyi'nin şimdiye kadar hiçbir konuda uzlaşma sağlayamadığını savundu. Konuşmasına şu ifadelerle devam etti:

Türkiye herkesi tedirgin eden ama kendisi için harika bir şey olan yeni ve güçlü bir evreye giriyor.

Bilirsiniz, bir merkez olarak; Arap olmayan, gerçekten işbirliği yapılabilir, nazik, sevgi dolu bir İslam ülkesi olarak etrafında sekiz ülke ve dört denizle; bir tarafında Orta Asya, diğer tarafında Hazar ve Akdeniz… Biliyorsunuz, bu coğrafi konumlanışı bile tek başına tehditkar hissettiriyor.

Bu yüzden sağduyulu kişilerin ağırlığını koyacağını umuyorum. Başkan (Trump) sadece tansiyonu düşürmeye çalışarak harika bir iş çıkarıyor.

Bütün peygamberler bu coğrafyaya gönderildi. Karayipler’e değil, Güney Amerika’ya değil, Kuzey Amerika’ya değil, Avustralya’ya değil, Çin’e değil. Dolayısıyla Tanrı bunu çözemediyse, peygamberler çözemediyse, bizim önümüzdeki bir buçuk yıl içinde bunu çözme fikrimizin gerçekleşme ihtimali muhtemelen çok düşük.

'İsrail ve Türkiye üst düzey liderlerinden duyduğunuz şeyler siyasi kampanya döneminde söylemek zorunda oldukları sözler'

"Her akşam Türkiye, İsrail ve Suriye arasında IŞİD teröristlerini avlamak için bir koordinasyon yürütülüyor. Çünkü bu güç boşluğu devam ettikçe, IŞİD kendini yeniden tesis etmek için var gücüyle bastırıyor" diyen Barrack, "2000'lerin başında İsrail ile Türkiye arasında bir balayı dönemi vardı. Zamanı ileri sardığımızda, inancım ve umudum odur ki bu durum yeniden yaşanacaktır" sözlerini sarf etti.

"Bu ülkelerin üst düzey liderlerinin retoriklerinde duyduğunuz şeyler, herkesin içinde bulunduğu bir siyasi kampanya döneminde söylemek zorunda oldukları sözlerdir, değil mi?" diye de ekledi.

ABD'li isim Nawfal'a şöyle konuştu:

Başbakan Netanyahu Ekim ayına doğru ilerliyor. Seçmen kitlesinin ne istediğini biliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan yeni bir seçimi ne zaman ilan edeceğine dair bir karara doğru ilerliyor veya bir seçim sürecinin içerisinde. Onun seçmen kitlesi -son derece sağlam, iyi, muhafazakar ve köktendinci olmayan Müslüman bir toplum- Gazze konusunda her zaman çok hassas ve tepkili.

https://haber.sol.org.tr/haber/trumpin-somurge-valisi-itiraf-etti-israil-turkiyeyi-kiskirtmak-istedi-jetler-kalkabilirdi

u/Aggravating-Berry213 — 2 months ago
▲ 163 r/Turkey

TKP: "TKP kime düşman? İşte memleketin her yanını saran tarikat ve cemaatler..." (2023 Halk Buluşması)

u/Aggravating-Berry213 — 2 months ago
▲ 152 r/direnis+1 crossposts

İstanbul'da Güvenlik Şube Müdürlüğü'nde görev yaptığı sırada eylemlere katılan yurttaşlara ve gazetecilere yönelik tehdit ve tacizleriyle gündeme gelen Muhammet Hanifi Zengin 1. Sınıf Emniyet Müdürü rütbesine terfi ettirildi.

İstanbul’da Güvenlik Şube Müdürlüğü'nde görev yaparken, eylemlerde protestoculara ve gazetecilere yönelik tehdit ve tacizleriyle gündeme gelen, şikayetler sonucu hakkında başlatılan soruşturmadan takipsizlik alan Muhammet Hanifi Zengin, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’nde Birinci Sınıf Rütbesi’ne terfi etti.

Zengin önce Başakşehir İlçe Emniyet Müdürü yapılmış ancak sonra görevden alınmıştı. Zengin 2025 yılında da İl Emniyet Müdür Yardımcısı olarak atanmıştı.

Hanifi Zengin, 2021 yılında düzenlenen Onur Yürüyüşü sırasında bir kadına yönelik taciz iddiasıyla gündeme geldi. Görüntülerin sosyal medyada yayılmasının ardından insan hakları örgütleri Zengin hakkında suç duyurusunda bulundu.

İstanbul Valiliği tarafından yürütülen inceleme sonucunda polisin müdahalesi “orantılı” kabul edildi ve Zengin hakkında soruşturma izni verilmedi.

Zengin, 2022 yılında sağlık çalışanlarının, meslektaşları Dr. Ekrem Karakaya’nın öldürülmesinin ardından düzenlediği protestoyu takip eden gazetecilere yönelik tutumuyla da gündeme geldi. Kameraman Bilal Meyveci’ye yönelik, “Çektin mi? Ayağına bastığımı çektin mi? Çekmediysen sonra görüşürüz!” ifadeleri kameralara yansıdı.

Bunun üzerine MLSA Hukuk Birimi, gazeteciler adına Zengin ve olayla bağlantılı diğer kolluk görevlileri hakkında “görevi kötüye kullanma”, “tehdit” ve “iş ve çalışma hürriyetinin ihlali” suçlamalarıyla suç duyurusunda bulundu. İstanbul Valiliği ise yapılan başvurular üzerine 4483 sayılı Kanun kapsamında Zengin hakkında soruşturma izni vermedi.

u/Aggravating-Berry213 — 2 months ago
▲ 50 r/Turkey

TKP: Bir daha 17 Ağustosların, 6 Şubatların acısını yaşamayacağımız bir ülke için; ekonominin kamu yararına göre planlandığı, bağımsız ve egemen bir Türkiye’yi hep birlikte kuracağız.

u/Aggravating-Berry213 — 2 months ago
▲ 111 r/Turkey

THTM Öğretmen İnisiyatifi, "bağış" adı altında kayıt parası alan okulları ifşa edeceğini ilan etti.

"OKUL KAYITLARI BAŞLIYOR, KAYIT PARASI ALMAYI AKLINIZDAN BİLE GEÇİRMEYİN!Mustafa Kemal Atatürk’ün “Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir.” sözünün en somut karşılık bulduğu alan eğitimdir. Cumhuriyetimiz eğitimi kamusal bir yurttaşlık hakkı olarak tanımlamış, başlattığı okuma yazma seferberliği ve eğitim alanına getirdiği devrimci sıçramalarla kız-erkek ayrımı gözetmeksizin tüm çocuklarımıza eşit eğitim hakkı sunmuştur.Bugün geldiğimiz noktada ise eğitim, AKP iktidarı tarafından kamusal bir hak olmaktan çıkarılmıştır. Devlet okulları kendi kaderine terk edilmiş, çocuklarının nitelikli eğitim almasını isteyen yurttaşlar özel okullara yönlendirilmiştir. Bu da yetmezmiş gibi devlet okullarının temizlik ve güvenlik gibi en temel ihtiyaçları “bağış” adı altında toplanan kayıt paralarıyla karşılanır hale gelmiştir. Hatta bazı devlet okullarında talep edilen kayıt paraları özel okul ücretleriyle yarışır düzeye ulaşmıştır.Kayıt parası dayatması eğitimin kamusal niteliğine karşı işlenmiş bir suçtur. Bu suçun baş sorumlusu ise devlet okullarını sahipsiz bırakan Milli Eğitim Bakanlığıdır!THTM Öğretmen İnisiyatifi olarak açıkça uyarıyoruz: Kayıt parası almayı aklınızdan bile geçirmeyin! Kayıt parası talep eden okulları tek tek ifşa edeceğimizi kamuoyuna ilan ediyoruz.Tüm yurttaşlarımızı bilimsel, laik ve kamusal eğitim hakkı için birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz. Bağış adı altında kayıt ücreti talep eden okulları +90 541 930 11 72 numaralı ihbar hattına bildirerek bu hukuksuzluğa karşı birlikte ses çıkaralım."

u/Aggravating-Berry213 — 2 months ago
▲ 234 r/Turkey

Kemal Okuyan: "HDP çok istedi. HDP çizgisine yakın bir TKP için çok çaba harcadılar. İstiyorlardı ki TKP de Türkiye solunun diğer unsurları gibi kuyruğa girsin.."

(1 Şubat 2026 - Ankara)

u/Aggravating-Berry213 — 2 months ago
▲ 263 r/Turkey

Türkiye'de en zengin %1lik kesimin tüketimi 38 OECD ülkesi arasında 5. sırada. Önünde sadece ABD, Almanya, Japonya ve Lüksemburg var. Ortalama vatandaşın tüketimi ise sondan 5. sırada.

u/Aggravating-Berry213 — 2 months ago
▲ 275 r/Turkey

BMC 270 yangın söndürme aracını 5 yıldır teslim etmedi. Şirkete hiçbir yaptırım uygulanmazken, orman yangınları halkın çabalarıyla söndürülmeye çalışılıyor.

Orman Genel Müdürlüğü’nün BMC’ye verdiği 270 yangın söndürme aracı ihalesinde teslim tarihi 2021'di. Yıllar geçti, bir araç bile teslim edilmedi. Şirkete hiçbir yaptırım uygulanmazken, orman yangınları halkın çabalarıyla söndürülmeye çalışılıyor.

Hava sıcaklıklarının yükselmesiyle orman yangınları sayısında da ani bir artış yaşandı. Yurt genelinden peş peşe yangın haberleri gelirken, söndürme çalışmaları yine skandallara sahne oldu.

Dün, Muğla'daki yangınlara müdahale etmek isteyen araçların Göcek Tüneli'nden ücretsiz geçmesine izin verilmediği, geçiş ücreti ödeyemeyen orman işçilerinin zorlu eski yolu kullanmak zorunda kaldıkları ortaya çıkmıştı.

Bugün ise Orman Genel Müdürlüğü’nün 2020 yılında açtığı 270 adet yangın söndürme aracı ihalesinde şartnamenin BMC’ye göre düzenlendiği, araçların teslim tarihinin yıllar önce geçmesine rağmen teslim edilmediği ve şirkete herhangi bir idari yaptırım uygulanmadığı öğrenildi.

BMC'nin yükümlülüğü halka fatura ediliyor

Yeniçağ yazarı Fatih Ergin'in aktardığına göre, Orman Genel Müdürlüğü, ormanların derinliklerine kadar ilerleyebilen, arazi şartlarına tam uyumlu ve yangınlara karadan müdahalede yüksek etkiye sahip 270 adet yangın söndürme aracı temin etmek amacıyla 2020 yılında ihaleye çıktı. İlk aşamada MAN markasının ürettiği araçların teknik özelliklerine göre hazırlanan ihale, sonradan iptal ettirildi. Gerçekleştirilen yeni ihalede ise teknik şartlar tamamen BMC markasına uyumlu olacak şekilde yeniden düzenlendi ve ihale 2020 yılında BMC tarafından alındı.

Ancak 2026 yılına ulaşılmasına rağmen söz konusu yangın söndürme araçları hâlâ teslim edilmiş değil. İhalede belirtilen son teslim tarihi 15 Aralık 2021 olmasına rağmen BMC araçları teslim etmedi. Teslimat yapılmamasına karşın ne şirkete herhangi bir para cezası kesildi ne de ihale sözleşmesi feshedildi.

'Vatandaş vergisini bir gün geciktirse tepesine binerler'

Kamu kaynaklarının kullanımında denetimsizliğin hüküm sürdüğünü vurgulayan Fatih Ergin, konuya ilişkin şu değerlendirmede bulundu:

“İhale iptal ettirilip şartname adrese teslim hazırlanıyor, ihale yandaşa paslanıyor, teslimat tarihi yıllar önce geçiyor ama ne hikmetse ne bir idari ceza kesiliyor ne de sözleşme feshediliyor. Ormanlar alev alev yanarken, yangın söndürme araçlarını teslim etmeyenlerin yanına ihale bedeli kâr olarak kalıyor… Her yaz orman yangınları BMC'nin yükümlülüğünü yerine getirmediği ihalenin parasını ödeyen halkın yardımıyla ancak sönebiliyor. Sıradan bir vatandaş vergisini bir gün geciktirse tepesine binen devlet mekanizması, konu iktidara yakın şirketler olunca her türlü kanunu, kuralı ve yaptırımı rafa kaldırıyor.”

(soL Haber)

u/Aggravating-Berry213 — 2 months ago