The Odyssey İncelemesi
▲ 5 r/sinema

The Odyssey İncelemesi

Christopher Nolan tarafından yazılan ve yönetilen, 2026 yapımı epik fantastik aksiyon filmi.

Homeros tarafından derlenen Odysseia destanının bir uyarlaması olan filmde; Truva Atı ile Truvalıları kandırarak şehrin düşmesine yol açan İthaka Kralı Odysseus’un, askerleriyle birlikte evine ve en önemlisi eşi Penelope’ye dönüş yolculuğu ve bu yolculuk sırasında başlarına gelenler anlatılıyor.

Matt Damon, Anne Hathaway, Robert Pattinson, Tom Holland, Zendaya ve Charlize Theron’un yanı sıra birçok oyuncuyu bünyesinde barındıran geniş kadrosu, Ludwig Göransson imzalı müzikleri ve tamamen IMAX formatında çekilen ilk uzun metrajlı film olmasıyla The Odyssey, usta yönetmen Christopher Nolan’ın ellerinde muhteşem bir işe dönüşmüş. Filmi izlemek için haftalardır IMAX salonunda yer aradığıma da kesinlikle değdi. Ambiyans, bir an için bile olsa sürükleyiciliğini ve etkileyiciliğini kaybetmedi.

Filmde biraz daha Yunan unsuru olmasını isterdim. Ayrıca Helen ve Sinon için yapılan oyuncu seçimleri daha başarılı olabilirdi. Yine de filmin modern bir uyarlama olduğunu düşündüğümüzde, bu eleştirilerimin filmden aldığım keyfi etkilemediğini söyleyebilirim. Örneğin Agamemnon’un zırhının tarihsel gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktu; ancak filme kattığı hava muazzamdı.

“Eurylochus: What was the song of the sirens like?

Odysseus: All the things you want it to be. Then, all the things you wished you never wished for. It was the delicious itch you go to scratch but find it’s under the skin. You can’t reach it. So the delicious itch becomes unbearable. Told you what you most want is what you most can’t have. And what you most can’t have is what you already had, and lost. It was the song of all the promises I failed to keep. And it told me I don’t really want to go home.”

u/Nakipss — 16 hours ago

My opinion on AC Mirage as an Iraqi person.

An enchanting atmosphere, maps and city designs that capture the era incredibly well, repetitive and tedious combat mechanics, a story that is occasionally quite interesting, a protagonist and parkour mechanics that genuinely feel like a return to the series’ roots, low-IQ enemy AI, and a game that I believe becomes even more immersive when played with Arabic voice acting — that’s Assassin’s Creed Mirage for me.

u/Nakipss — 11 days ago

Rahel Tanrı’yla Hesaplaşıyor İncelemesi

Avusturyalı yazar Stefan Zweig'ın menkıbelerden (dini öykülerden) oluşan kitabı.

İçerisinde "Rahel Tanrı'yla Hesaplaşıyor" (1929), "Üçüncü Güvercinin Hikayesi" (1916) ve "Ölümsüz Kardeşin Gözleri" (1922) menkıbelerini barındıran kitabın ilk iki bölümü Yahudi kaynaklardan son bölüm ise bir Hint efsanesinden alınmış.

"Rahel Tanrı'yla Hesaplaşıyor" menkıbesinde Kudüs'ü bağışlaması için Tanrı'ya yalvaran Rahel'le (Hz. Yakup'un karısı) birlikte yazar yalnızca Tanrı'dan değil insanlardan da merhamet, şefkat ve hoşgörü talep ediyor.

"Üçüncü Güvercinin Hikayesi"nde Hz. Nuh'un karasal alan bulmak için gönderdiği ve aktarılanlara göre dünyada barış ve huzur bulduğu için geri dönmeyen güvercinin hikayesi dönemin I. Dünya Savaşı şartlarına göre yazar tarafından değiştirilerek aktarılıyor. Günümüz dünyasına bakıldığında da Zweig'ın yazdığı o güvercinin halen daha uçtuğunu düşünüyorum.

Kitaptaki son menkıbe olan "Ölümsüz Kardeşin Gözleri" ise menkıbeler içerisinde en etkileyici bulduğum bölümdü. Kendi elleriyle öldürdüğü abisinin gözlerinde gördüklerinden sonra günahsız yaşamak için kendini insanlardan soyutlayan ve bu uğurda kendisine teklif edilen bütün güç ve iktidarlardan uzaklaşmak yolunu seçen bir adamın hayat öyküsünde yazarın ilham kaynağı olarak gördüğü Avrupa'nın dışına çıktığını gözlemliyoruz. Belki de Zweig, Nazilerin iktidara gelmesi ve Avrupa'yı ele geçirmesiyle birlikte bu eylemsizliği kendi hayatına da uygulama yolunu tercih etmiştir, değil mi?

u/Nakipss — 25 days ago

Ay Işığı Sokağı İncelemesi

Avusturyalı yazar Stefan Zweig'ın 1922 yılında yayımlanan kısa öykü eseri.

"Ay Işığı Sokağı", "Leporella", "Nişan", "Leman Gölü Kıyısındaki Olay" ve "Avare" başlıklı beş kısa öyküyü içinde barındıran kitapta, pintiliğiyle karısını kötü yollara kaybeden bir adama şahitlik eden gezginin, efendisine duyduğu hislerden dolayı ötürü içinden bambaşka birisi çıkan hizmetçinin, İspanya'da düştüğü pusuda askerlik onuru ile insani ihtiyaçları arasında kalan Fransız bir albayın, dilini dahi bilmediği yabancı bir memleketten anavatanına dönmeye çalışan Rus bir askerin ve 21 yaşına geldiği halde liseden mezun olamayan bir gencin içinde taşıdığı kin ve hayal kırıklığı duygularının yol açtığı bir trajedinin aktarıldığı kitabın Zweig'ın şimdiye kadar okuduğum en depresif kitabı olduğunu belirtebilirim.

Hatta daha da ileri giderek, öykülerin genelinin sonunun Zweig'ın kendi hayatının sonlarına dair önemli bir ipucu taşıdığını dahi iddia edilebilirim.

u/Nakipss — 28 days ago
▲ 806 r/maxpayne

Even after 14 years of the release, Max Payne 3 still looks great.

I finished the story of Max Payne 3 for the very first time. Apart from cutscenes (I got bored tbh), it was a very pleasant experience.

u/Nakipss — 1 month ago

Putting all the other discussions aside, we really need to talk about how 007 First Light is a visual masterpiece.

u/Nakipss — 1 month ago

Bir Çöküşün Öyküsü İncelemesi

Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın 1912 yılında yayımlanan kısa öyküsü.

Fransa Kralı’nın gözünden düşen ve Paris’ten Normandiya’ya sürülen Madame de Prie; kendisini bir anda şatafattan, ilgiden ve şöhretten yoksun bir sürgün hayatında bulmuştur. İlk zamanlar bu yeni hayatının tadını çıkarıyor gibi görünse de, çok kısa süre içerisinde yaşam enerjisini bulduğu Paris günlerini arar hale gelmiştir. İçine düştüğü bunalımdan çıkış yolları arayan Madame de Prie bu çabasında başarısız olur. Artık geriye, adını tarihe yazdıracağını inandığı son perdeyi oynamak kalmıştır.

Sahip oldukları gücün etkisiyle etrafını sahte sevgi ve saygıyla dolduran insanların bu gücü kaybettiklerinde yaşadıkları çöküşü okurken Madame’ın zamanla değişen ruh hali ve düşüncelerindeki tutarsızlıklar içten gelen gerçek bir sevginin ve samimi arkadaşlıkların insan hayatındaki önemini ortaya koyuyor.

u/Nakipss — 2 months ago
▲ 27 r/decaf

I’m Quitting Caffeine — Here’s Why

I’m tired of feeling like I need coffee or tea just to start my day feeling awake. I believe a person should be able to wake up energized after getting quality sleep. I’m also tired of the headaches, fatigue, and drowsiness I experience whenever I don’t consume caffeine. To me, that’s a sign that I’ve developed a dependency on it, and my body reacts negatively when I don’t have it.

I also find it strange that I feel the urge to drink tea after every meal. For digestion and overall health, my body should probably need water, not tea.

I think my caffeine consumption is closely linked to the nicotine addiction I’m currently trying to quit. More caffeine leads to more cigarettes, which leads to more anxiety and a decline in my overall mental well-being. And yes, I absolutely believe caffeine has psychological side effects. If you feel noticeably worse when you stop consuming something that isn’t an essential food or nutrient, then something is probably wrong.

Caffeine lowers the quality of my sleep, which makes me want even more coffee and tea when I wake up, trapping me in what feels like an endless cycle. At some point, I have to break that chain.

So my decision is final: I’m cutting caffeine out of my life.

Wish me luck!

u/Nakipss — 2 months ago

Stefan Zweig- Mecburiyet İncelemesi

Avusturyalı yazar Stefan Zweig tarafından 1920 yılında yayımlanan psikolojik kısa öykü eseri.

Birinci Dünya Savaşı sırasında askere alınmamak için eşi Paula ile birlikte İsviçre’ye kaçan Ferdinand, uzun zamandır endişeyle beklediği celp kâğıdını nihayet teslim alır. Zarfın eline ulaştığı andan itibaren insan iradesi, bireysel özgürlük, gitmesini istemeyen eşine karşı sorumluluğu ile vatanına (Almanya) duyduğu bağlılık, devlet otoritesi karşısında bireyin çaresizliği ve askerlik görevine ilişkin hissettiği “mecburiyet” duygusu arasında sıkışıp kalan Ferdinand, derin bir ruhsal bunalıma sürüklenir. Vereceği karar ise yalnızca geleceğini değil, geçmişini ve yaşamını da yeniden sorgulamasına neden olacaktır.

Yazarımız Stefan Zweig, Birinci Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında memleketi Avusturya’nın (o dönemki adıyla Avusturya-Macaristan İmparatorluğu) savaşa katılımını desteklemiş olsa da, savaşın yol açtığı yıkıma ve insani felaketlere tanıklık ettikten sonra düşüncelerinde önemli bir değişim yaşamıştır. Tıpkı Ferdinand gibi İsviçre’ye taşınan Zweig, bu eserinde bireyin vicdanı ile devletin talepleri arasında sıkışıp kalışını son derece etkileyici ve insani bir dille ele almaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Zweig'ın Ferdinand üzerinden kendi hikayesini aktardığı pekala iddia edilebilir.

Mecburiyet, yalnızca savaş döneminde geçen bir hikâye değil; aynı zamanda özgür irade, ahlaki sorumluluk ve bireyin otorite karşısındaki konumuna dair evrensel sorular soran güçlü bir psikolojik anlatıdır.

u/Nakipss — 3 months ago

Paulo Coelho- Simyacı Kitap İncelemesi

Brezilyalı yazar Paulo Coelho'nun yazdığı 1988 tarihli fantastik nasihat romanı.

Endülüslü bir çoban olan Santiago, gördüğü bir rüya sonucunda yaşadığı toprakları ve koyunlarını bırakarak hazine bulmak için Piramitlere doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta başına gelen olaylar ve tanıdığı insanlar vesilesiyle inancı, cesareti, iradesi ve arzuları test edilecektir.

"Simyacı", insanın bu hayattaki varoluş amacı olan kişisel menkıbesinin peşinde koşmasını öğütlerken, kişinin yazgısının çizdiği yolda ilerlemesi gerektiği, korkunun insanın hayallerinin önündeki en büyük engellerden biri olduğu, korku duygusuna yenik düşen insanların varoluş amaçlarını tamamlayamadan dünya hayatından yitip gittiği lakin yüksek bir irade ve tevekkülle kaderini gerçekleştirmek için yolundan dönmeyen insanların elde edeceği hazineleri ustalıkla okuyucuya aktarıyor.

Şahsen bu konuda yazar ile aynı düşüncelere sahibim. Başaramama, kınanma ve aşağılanma korkusu çoğu insanın hayallerini gerçekleştirememesine neden olmaktadır. İşte bu yüzden insan, yeri geldiğinde, sonucunda ne olacağını düşünmeksizin, karşısına çıkan fırsatları kaçırmamalı ve Allah'ın yazdığı kadere kesinkes teslim olmalıdır. Hata yapmayan bir insan, yaşamamış insan demektir, kalbinin kırılmasından korktuğu için hiç aşık olmayan, ya da olduğunda bunu aşık olduğu kişiden saklayan insan gibi. Oysa duygular ve düşünceler, eyleme geçirilmedikleri sürece yalnızca öylece kalırlar ve sahibiyle birlikte toprağa gömülürler.

“İnsan sevdiği için sever. Aşk’ın hiçbir gerekçesi yoktur.”

u/Nakipss — 3 months ago

İlber Ortaylı- Gazi Mustafa Kemal Atatürk İncelemesi

Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın kaleme aldığı 2018 tarihli biyografi kitabı.

Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım'ın oğlu Selanikli Mustafa'nın Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk olarak tarihe geçmesinin hayat hikayesinin anlatıldığı "Gazi Mustafa Kemal Atatürk"te, Atatürk'ün doğduğu aile ve dönemin sosyo-ekonomik-politik koşulları, Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu buhranlı dönemler, Trablusgarp, Balkan Harbi, I. Dünya Savaşı ve nihayetinde Kurtuluş Savaşıyla birlikte bir ölüm kalım mücadelesine girişen Türk milletinin bu uğurda verdiği kayıplar ve yaşadığı zorluklar, Kurtuluş Savaşı'ın kazanılmasına takriben saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyet'in ilanıyla başlayan inkılaplar süreci, Atatürk'ün Cumhurbaşkanlığı döneminde yürüttüğü politikalar ile kendisinin kişiliğine ve karakterine yönelik çeşitli anekdotlar kapsamlı açılardan ele alınıyor.

Zaman zaman tekrara düşen cümleler ve konudan konuya atlanıyormuş gibi hissettirse de, birbiri ardına devam eden konuların kitabın okunabirliğini pek de etkilediğini düşünmüyorum. Zira eser genel olarak bir sohbet havasında yazılmış. Bunun haricinde, kitap okunmadan evvel Atatürk'ün hayatını kapsayan 1881-1938 arasındaki döneme dair bir ön okuma yapılması okuyucunun konuya hakimiyetini ve kitap içeriğinin anlaşılabilirliğini arttıracaktır kanaatindeyim. Yazarın isminden kaynaklı olarak derinlemesine bir Atatürk kitabı beklememek gerekiyor.

İlber Hocam, bir gün bir tarihçi çıksa, sizin Atatürk'ü yazdığınız gibi sizin hayatınızı yazsa, ne güzel olurdu, değil mi? Sizinle tanışma şerefine nail olduğum için kendimi fevkalade şanslı addediyorum. Mekanınız Cennet olsun, daima sevgi ve saygıyla.

u/Nakipss — 3 months ago

Hitler’in Sekreteri- Traudl Junge Kitap İncelemesi

1942 Aralık ayından Nisan 1945’e kadar Adolf Hitler’in özel sekreterliğini yapan Traudl Junge’nin (kızlık soyadı Humps) anı kitabı.

Gençlik yıllarında balerin olmayı hayal eden Traudl Junge, kaderin cilvesi sonucu kendisini bir anda Hitler’in özel sekreteri olarak bulur. Generallerin ya da Hitler’e yakın isimlerin kaleme aldığı eserlerde sıkça karşılaşılan öfkeli ve sinirli Hitler portresinin aksine kitap, daha babacan ve gündelik yaşamında oldukça sıcak davranabilen bir Hitler profili çizmektedir. Berghof, Wolfsschanze ve son olarak Führerbunker’de görev yapan genç bir Alman kadının gözünden; Hitler’in Alman halkından gizlenen özel yaşamını, günlük rutinlerini, yemek masalarında geçen sıradan ve bir ölçüde komik sohbetleri, Eva Braun ile ilişkisini, Traudl Humps’un ileride eşi olan ve Fransa’da hayatını kaybeden Hans Hermann Junge ile tanışmasını, savaş Almanya açısından kötüye doğru gittikçe Hitler ve çevresindeki insanların değişen ruh hâllerini ve rejimin yol açtığı katliamlar ile yıkımdan habersiz bir sekreterin, Hitler’in intiharına kadar geçen süreçte yaşadıklarını gözlemliyoruz. Kitapta ayrıca Junge’nin ailesine ve savaş sonrası yaşamına da yer verilmiş. Babasının bir dönem Türkiye’de çalışmış olması ise beni ayrıca şaşırttı.

Eğer henüz izlemediyseniz, Traudl Junge’nin anılarından büyük ölçüde yararlanan Der Untergang (Çöküş) filmini izlemenizi mutlaka tavsiye ederim.

u/Nakipss — 3 months ago

Üçüncü Reich Yılları: Hatıralarım- Albert Speer kitap incelemesi

Adolf Hitler'in mimarı ve 1942-1945 yılları arasında Üçüncü Reich'ın Silahlanma ve Savaş Üretimi Bakanı olarak görev yapan Albert Speer'in 1969 yılında yayımlanan hatırat kitabı.

Sahip olduğu mimarlık yetenekleri sayesinde genç yaşta Hitler'in gözdesi hâline gelen ve Yeni Şansölyelik binasının mimarlığını bizzat emanet ettiği Speer'in, yüksek potansiyelli genç bir mimarken kendisini bir anda İkinci Dünya Savaşı'nın Almanya açısından en kritik dönemlerinde Silahlanma ve Savaş Üretiminden sorumlu bakan olarak bulduğu süreci detaylıca anlatan kitapta Speer; ilk yıllarını, Hitler'le tanışmasıyla başlayan yükselişini, yükselişine ve bakan yapılmasına paralel olarak Hitler'in çevresindeki kişilerle (Bormann, Goebbels, Göring ve Himmler) girdiği güç mücadelelerini ve dönen entrikaları, NSDAP üst yönetimindeki isimlerin ruh hâllerini, ihtiraslarını ve karakterlerini, Führer'le birlikte tasarladıkları ve kazanılacak zafer sonrasında Berlin'i bambaşka bir çehreye sokacak olan Welthauptstadt Germania (Dünya Başkenti Germania) projesi gibi birçok projeyi, savaşın Almanya açısından kötüye gitmeye başladığı 1943 yılı ve yenilginin neredeyse kesinleştiği 1944 yılı itibarıyla Hitler'in giderek gerçeklikten kopan bir kişiye dönüşme sürecini ve nihayetinde Almanya'nın koşulsuz teslimiyetiyle birlikte içine düştüğü esir hayatını oldukça detaylı bir şekilde okuyucuya aktarıyor.

Her ne kadar kitabın, Speer'in Nürnberg Mahkemelerinde çizdiği “İyi Nazi” profiline uygun şekilde yazıldığı hissedilse de, Üçüncü Reich'ın üst yönetiminde bilfiil görev almış ve Hitler'in yakın çevresinde bulunmuş birisinin hatıratını okumak son derece etkileyiciydi. Yalnızca bir milletin değil, bütün dünyanın kaderinin Hitler'in aldığı kararlara bağlı olarak şekillenmesi ve bir kişinin aldığı kararların milyonlarca insan üzerindeki ölümcül etkisini görmek ise oldukça hüzün vericiydi.

“Yıllar önce onu ben inşa etmiştim (Yeni Reich Şansölyeliği); geleceğe dair planlar, umutlar ve düşlerle dolu olarak hem de. Şimdi ise yalnızca kendi yaptığım binanın değil, hayatımın en değerli yıllarının enkazını da terk ediyordum.”

u/Nakipss — 3 months ago