Birinci Moskova Duruşmasının doksanıncı yılı
▲ 5 r/TurkishLeft+1 crossposts

Birinci Moskova Duruşmasının doksanıncı yılı

İlk Moskova Duruşmasının başlamasının 90. yıldönümü vesilesiyle, 80. yıldönümünde Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yayımlanan bu makaleyi burada yeniden yayımlıyoruz.

Dünya tarihinin en aşağılık düzmece davalarından biri olan birinci Moskova Göstermelik Duruşması 19 Ağustos 1936’da başladı. On Altılar Davası olarak da bilinen “Troçkist-Zinovyevci Terörist Merkez Davası”, Moskova’da 19-24 Ağustos 1936 tarihleri arasında görüldü. On altı sanığın tamamı kurşuna dizilmeye mahkûm edildi ve kişisel eşyalarına el konuldu.

Duruşmada yargılananların dışında, Lev Davidoviç Troçki ile oğlu Lev Lvoviç Sedov hakkında da gıyaplarında “derhal yakalanmaları ve SSCB Yüksek Mahkemesi Askeri Heyeti tarafından yargılanmaları” kararı alındı; yani, ele geçirilmeleri durumunda onlar da en temel hukuki standartlarla alay edilerek yargılanacak ve idam edilecekti.

On altı sanıktan on biri, 1917’den önce partiye katılmış, Ekim Devrimi’ni örgütlemiş ve ona önderlik etmiş, 1919’da Komünist Enternasyonal’i kurmuş, İç Savaş’ta (1918-1921) kahramanca savaşmış ve Sovyetler Birliği’ni dünyanın ilk işçi devleti olarak kurmuş seçkin Yaşlı Bolşeviklerdi. Diğer beş sanık ise Sovyet gizli polisinin ajanlarıydı; sanık sırasında yanlarında oturan gerçek devrimcilerle birlikte grotesk bir amalgam oluşturuyorlardı.

Kurbanlardan bazılarının yaşam öykülerine kısaca göz atalım. Grigoriy Zinovyev (53), 1903’ten beri Bolşevikti ve Lenin’in en yakın çalışma arkadaşlarından biriydi. Savaş karşıtı Zimmerwald ve Kienthal konferanslarına katılmıştı. 1907-1927 yılları arasında Merkez Komite üyesiydi; Ekim 1917’den sonra Petrograd Sovyeti’nin, 1919-1926 arasında Komintern Yürütme Komitesi’nin başkanıydı. 1926-1927’de Birleşik Muhalefet’e katıldı; 1927’de Stalin’e teslim oldu. Zinovyev, 1 Aralık 1934’teki Sergey Kirov suikastının ardından tutuklandı, yargılandı ve 16 Ocak 1935’te cinayetin “manevi sorumluluğu”ndan suçlu bulundu. On yıl hapse mahkûm edildi ve 1936 göstermelik duruşmasına kadar hapiste kaldı.

Lev Kamenev (53), 1901’de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne katıldı; 1903’ten itibaren Bolşevik’ti. Lenin’le yakın bir şekilde çalıştı. Nisan 1917’den 1927’ye kadar Merkez Komite üyesiydi. 1918-1926 yılları arasında Moskova Sovyeti başkanıydı. 1926-1927’de Birleşik Muhalefet üyesiydi; Aralık 1927’de teslim oldu. Ocak 1935’te Kirov cinayetinden yargılandı ve beş yıl hapse mahkûm edildi. Temmuz 1935’te yeniden yargılandı ve on yıla mahkûm oldu.

İvan Nikitiç Smirnov (55), 1899’dan beri partideydi; çarlık döneminde defalarca tutuklandı, hapsedildi ve sürgüne gönderildi. İç Savaş sırasında Sibirya’daki Kolçak güçlerinin ezilmesinde Kızıl Ordu’ya önderlik etti. Merkez Komite üyesiydi; 1923’ten 1929’a kadar Sol Muhalefet’teydi. 1933’te tutuklanıp hapsedildi.

Sergey Mraçkovski (53), Urallı bir işçi; 1905’ten itibaren Bolşevik; İç Savaş kahramanı; 1923’ten 1929’a kadar Sol Muhalefet üyesi. 1933’te sürgüne gönderildi.

Vagarşak Ter-Vaganyan (43), 1912’den itibaren Bolşevik. 1922’de Marksizm Bayrağı Altında dergisinin kurucu editörü; Plehanov üzerine ilk büyük eserin yazarı (1924); 1923-1929 arasında Sol Muhalefet üyesi.

Grigoriy Yevdokimov (52), İvan Bakayev (49), Yefim Dreitser (42), Rihard Pikel (40), Isaak Reingold (39) ve Eduard Goltsman (54) da daha az tanınmakla birlikte, seçkin parti geçmişlerine sahiptiler.

Duruşmadaki suçlamalar akıl almazdı: sanıklar, Kirov’u öldürmenin yanı sıra, sözde Stalin’e, Kaganoviç’e, Voroşilov’a, Jdanov’a, Ordjonikidze’ye ve diğer birkaç Sovyet önderine suikast girişiminde bulunmuşlardı (ama başarısız olmuşlardı). İddiaya göre, bu kanlı planları hazırlarken Nazi Gestaposu ile birlikte çalışmışlardı. Ayrıca casusluk ve sabotaj suçlamaları da yöneltilmişti.

Kanıt neydi? Sanıkların itiraflarından başka hiçbir şey. Duruşmaya en ufak bir eleştirel yargı gücüyle yaklaşanlar için, tek başına itiraflar, dava işlemlerinin meşruiyetine ilişkin ciddi kuşkular doğururdu. Ama birçok gazeteci ve siyasi figür (New York Times muhabiri Walter Duranty; ABD Büyükelçisi Joseph Davies; dava işlemlerini “tüm dünya için bir örnek” olarak niteleyen Britanyalı hukukçu D. N. Pritt), düzmece davanın doğruluğuna kefil oldu. Ancak muhalif sesler de vardı: Thomas Mann, Stefan Zweig ve daha sonra, 1937’de Meksika’da kapsamlı tanıklıkları dinleyip Troçki’yi bütün suçlamalardan masum bularak göstermelik duruşmanın düzmece olduğunu ilan eden Dewey Komisyonu’nda görev alan diğerleri.

Daha sonraki yıllarda, duruşmanın hazırlanmasında yer alan çeşitli katılımcıların tanıklıkları aracılığıyla itirafların elde edilme yolları ortaya çıktı. Zinovyev ve Kamenev, itiraf etmeye haftalarca direndi. Sonunda Politbüro ile resmi bir görüşme talep ettiler. Stalin ve Voroşilov onlarla Politbüro’nun bir “komisyonu” olarak bir araya geldi ve iş birliği yapmaları halinde canlarının bağışlanacağı, ailelerine dokunulmayacağı ve hiçbir eski muhalifin idam edilmeyeceği sözünü verdi. Zinovyev ve Kamenev kabul etti; ancak yine de 25 Ağustos 1936’da idam edildiler.

Diğer sanıklara işkence yapıldı. Örneğin Mraçkovski, birkaç hafta içinde birkaç kez, aralıksız 90 saat sorgulandı. Lev Sedov, haklarında dava açılmış olan birkaç kişinin duruşmada görünmediğini belirtmişti; büyük olasılıkla bunların bir kısmı işkence altında ölmüş ya da uzlaşmazlıkları nedeniyle kurşuna dizilmişti.

Duruşma, Stalin’in arzuladığı mahkûmiyetleri üretmiş olsa da tanıklıkların düzmece niteliğini açığa çıkaran utanç verici anlar yaşandı. Örneğin Goltsman, 1932’de Troçki ve Sedov ile Hotel Bristol’de buluşmak üzere Kopenhag’a seyahat ettiğine tanıklık etmişti. Oysa sonradan otelin 1917’de yıkıldığı ve ancak 1936’da yeniden inşa edildiği ortaya çıktı. Böyle bir görüşme asla gerçekleşmemişti.

Goltsman ayrıca, Troçki’nin bir açık mektupta yaptığı “Stalin’i uzaklaştırma” çağrısının, onu siyasi yollarla uzaklaştırmak değil, ancak öldürmek anlamına gelebileceğini ifade etti. Troçki, bir Marksist olarak yaşamı boyunca bireysel terörizmin karşıtı olmuştu; bireysel eylemler, ne kadar kahramanca görünürse görünsün, devrimci bir partinin önderlik ettiği işçi sınıfının devrimci eyleminin yerini alamazdı. Troçki’nin 1930’larda bireysel terörizmi benimsemiş olduğunu iddia etmek, Troçki’nin açıkladığı gibi, bir “totaliter ahmaklık” belirtisiydi.

Birinci Moskova Duruşması başladığında Troçki, Norveç’te fiilen ev hapsindeydi. Sovyetler Birliği’nin baskısı altındaki Norveç İşçi Partisi, Troçki’yi susturmaya ve duruşmanın iftiralarına yanıt vermesini engellemeye girişmişti. Ancak kısa süre içinde yeni bir ses ortaya çıktı: Troçki’nin oğlu Lev Sedov, Moskova Duruşması Üzerine Kızıl Kitap haline gelecek olan yazıları Muhalefet Bülteni’nde yayımladı. Sedov, duruşmanın ayrıntılarını titizlikle inceledi ve onları gerçek devrimcilere yönelik düzmece bir saldırı olarak ifşa etti.

Nisan 1937’ye gelindiğinde Troçki, Norveç’ten sınır dışı edilmesinin ardından yerleştiği Meksika’da, Dewey Komisyonu biçiminde bir karşı duruşma örgütlemişti. İlk iki Moskova göstermelik duruşmasının (ikincisi Ocak 1937’de gerçekleşmişti) hacimli çürütmesi Suçsuz adlı kitapta sunulmaktadır. Sonuçtaki iki madde şunları belirtir: (22) “Dolayısıyla, biz, Moskova duruşmalarının düzmece olduğu sonucuna varıyoruz. (23) Bu nedenle, Troçki’yi ve Sedov’u suçsuz buluyoruz.”

İosif Stalin, bu duruşmaları gerçekleştirerek, ilk başarılı sosyalist devrimin mirasına ve gerçek önderlerine bir saldırı başlatıyordu. Giderek daha fazla karşıdevrimci bir nitelik kazanan toplumsal tabakanın, Sovyet bürokrasisinin Bonapartist önderi olarak Stalin için, bu Yaşlı Bolşevikleri partiden atmak ve onlara sürgün ya da hapisle zulmetmek yeterli değildi.

Stalin rejimine yönelik muhalefet, 1930’lar boyunca; tarımın pervasız ve plansız kolektifleştirilmesi, baş döndürücü hızda sanayileşme, 1933’te Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesi ve egemen Sovyet ve parti bürokrasisinin savunulamaz ayrıcalıklarında dışa vuran artan toplumsal farklılaşma sonucunda durmadan büyümüştü. Bunlar, Stalin’in sosyalist enternasyonalizmi reddedip ulusalcı ve Marksizm karşıtı “tek ülkede sosyalizm” programını benimsemesinin kimi yıkıcı sonuçlarıydı.

1936’ya gelindiğinde, Fransa’da ve İspanya’da, Sovyetler Birliği’ndeki işçi sınıfının uzun süredir bastırılmış olan özlemlerini yeniden uyandırabilecek devrimci koşullar ortaya çıkıyordu (İspanya İç Savaşı 18 Temmuz’da patlak vermişti). Birinci Moskova Duruşması ve ardından gelen Büyük Terör, yalnızca genel olarak Yaşlı Bolşeviklere değil, ama özellikle Lev Troçki’nin önderlik etmiş olduğu Sol Muhalefet’le ilişkili herkese karşı önleyici bir saldırıydı.

Stalin, Aralık 1927’deki XV. Parti Kongresi’ne gelindiğinde Sol Muhalefet’i örgütsel olarak yenilgiye uğratmıştı. Kimi muhalifler kongreden hemen sonra teslim oldu; ancak binlercesi partiden atıldı ve Sovyetler Birliği’nin ücra bölgelerine sürgün edildi. Troçki, 1928’de uzak Alma Ata’ya sürgün edildi; ardından, 1929’da Sovyetler Birliği’nden sınır dışı edildi. Stalin, bir aygıttan ve maddi kaynaklardan yoksun olarak Troçki’nin etkisinin hızla söneceğine inanıyordu. Bundan daha derin bir hata yapamazdı.

1933’te Hitler’in iktidara gelmesiyle damgalanan —Sovyet bürokrasisinin dayattığı ve Almanya Komünist Partisi önderliğinin uyguladığı oportünist ve ulusalcı politikaların ürünü olan— Alman işçi sınıfının felaket getiren yenilgisiyle birlikte Troçki, Üçüncü Enternasyonal’in Stalin’in önderliği altında devrimci bir örgüt olarak ölmüş olduğunu ilan etti. O, Eylül 1938’de kurulacak olan yeni, Dördüncü Enternasyonal’in inşası çağrısını yayımladı.

Troçki, 1938’e giden beş yılda, yeni bir enternasyonalin hazırlanmasında yaptığı işin bütün yaşamının en önemli işi olduğunu kabul ediyordu. İşçi sınıfının ileri kesimlerini eğitmek için, makale üstüne makale yazarak Stalinist rejimin iflasını teşhir etti.

1936’da, birinci Moskova Duruşmasından yalnızca günler önce, Sovyet toplumunun çelişkilerinin hâlâ en önemli Marksist çözümlemesi olarak kalan anıtsal eseri İhanete Uğrayan Devrim’i tamamladı. Troçki, bu eserinde, Sovyetler Birliği’nin sosyalizme doğru ilerleyebilmesi için işçi sınıfının Sovyet bürokrasisini bir siyasi devrimle alaşağı etmesi ve dünya sosyalist devrimi programını yeniden yürürlüğe koyması gerekeceğini açıklıyordu. Bürokrasi iktidarda kalırsa, nihai sonuç, işçi sınıfını onlarca yıl geriye savuracak şekilde, kapitalizmin restorasyonu olacaktı. Her şeyden önce, bu mücadeleler dünya arenasında, uluslararası işçi sınıfının kitlesel mücadeleleriyle verilecekti. Yaklaşmakta olan dünya savaşını izleyecek devrimci ayaklanmaları öngören Troçki, Stalinizmin üstesinden gelineceğinden emindi.

Moskova Duruşmaları ve ardından gelen kanlı tasfiyeler, işçi sınıfı ve aydınlar içindeki sosyalist unsurları neredeyse yok ederek yıkıcı bir etkide bulundu. Duruşmalar, kendilerini izleyen ihanetlere ve yenilgilere —Fransız genel grevinin bastırılması, İspanyol Devrimi’nin yenilgisi, Stalin-Hitler paktı, savaş sonrası devrimci yükselişin ezilmesi— zemin hazırladı; bunların tümü, Stalinizmin nihai ihanetiyle, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıtılması ve kapitalizmin restore edilmesiyle doruk noktasına ulaştı.

Bugün, 1917 Ekim Devrimi’ne yol açan çözülmemiş bütün siyasi ve toplumsal sorunlar dünya ölçeğinde yeniden ortaya çıkıyor. Stalinizmi, Ekim’in devamı olarak değil ama Ekim’e yönelik karşıdevrimci bir tepki olarak kavramak, önümüzdeki devrimci mücadelelere hazırlanmak için can alıcıdır.

***

Yazar, Moskova Duruşmaları hakkında daha fazla bilgi için şu eserleri önermektedir:

Lev Sedov, 1936 Moskova Duruşmaları Üzerine Kızıl Kitap

Max Shachtman, Moskova Duruşmasının Ardındakiler

Vadim Rogovin, 1937: Stalin’in Terör Yılı

Vadim Rogovin, Stalin’in 1937-1938 Terörü: SSCB’de Siyasi Soykırım

David North, Rus Devrimi ve Tamamlanmamış Yirminci Yüzyıl

Ayrıca WSWS’nin “Moskova duruşmaları ve Sovyetler Birliği’nde siyasi soykırım” başlıklı sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 1 day ago
▲ 3 r/TurkishLeft+1 crossposts

İhanete Uğrayan Devrim ve Sovyetler Birliği’nin kaderi

Aşağıda, Ağustos 2007’de Ann Arbor, Michigan’da Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (ABD) yaz okulunda verilen bir konferansı yayımlıyoruz.

Bugün ele alacağımız “Sovyet devletinin sınıf doğası ve buna karşı tutumumuz” meselesi hakkında bazıları “Ne gereği var? Ne fark eder?” diyebilir. Sovyetler Birliği yaklaşık 16 yıl önce varlığını sona erdirdi.

Pragmatistler bu tartışmada kesinlikle hiçbir amaç görmeyebilir ancak Marksistler için soru bütünüyle farklı bir biçimde ortaya konmaktadır. Rus Devrimi’nin 74 yıllık tarihi, uluslararası işçi sınıfının temel stratejik deneyimlerinden biridir. Ekim 1917, ilk başarılı sosyalist devrimdi. Bu devrime yönelik tutumunuz her ne olursa olsun —bir tür garip kaza olarak görülmedikçe— onun incelenmesi ve anlaşılması gerekir. Sovyetler Birliği artık var olmasa da izlerini bırakmıştır.

  1. yüzyıl dünyasını Sovyetler Birliği’nin tarihi olmaksızın kavramak olanaksızdır. O, gelişmiş kapitalist ülkelerde olduğu kadar sömürgeler ve yarı-sömürgelerde de yüz milyonlarca, hatta milyarlarca insana ilham verdi. Rus Devrimi’nden esinlenen kitlesel mücadeleler sayesinde reformlar kazanıldı. SSCB’nin ortaya çıkışının, tıpkı sonraki yozlaşmasının ve nihai dağılımının olduğu gibi, nesnel tarihsel nedenleri vardı. Rus Devrimi’nin ve Sovyet devletinin doğasını anlamak, işçi sınıfını siyasi olarak silahlandırmak ve 21. yüzyılın mücadelelerine hazırlanmak üzere 20. yüzyılın derslerini çıkarmak açısından hayati önem taşımaktadır.

Rusya’da Ekim 1917 Devrimi’ni teorik olarak öngören ilk Marksist, daha sonra bu devrimin eş lideri ve sonrasında tarihçisi olan Lev Troçki, aynı zamanda bu devrimin ihanete uğramasının üzerine yazılmış kusursuz ve klasik eserin yazarıydı. İhanete Uğrayan Devrim 1936’da yayımlandı ve girişi tam 71 yıl önce yazıldı. Kitap, Stalinizmin suçlarında yeni ve kanlı bir bölüm olan ilk Moskova Duruşmaları ile aynı zamana denk geldi ve bu olay kitabın sayfalarında tam olarak öngörülmüş ve açıklanmıştı.

Troçki’nin Sovyetler Birliği çözümlemesi, 1923’ten itibaren Sol Muhalefet’in tüm mücadelesinin sonucu ve doruk noktasıydı. Bu, Sovyet koşullarından başlamayan ve Sovyetler Birliği ile sınırlı kalmayan bir mücadeleydi. Troçki’nin açıkladığı gibi, dünya kapitalizminin zinciri en zayıf halkasından kopmuştu ama kopan zincirdi, yalnızca halka değil. Devrimin liderleri, devrimin muazzam engellerle karşı karşıya olduğunun gayet farkındaydılar; bu engeller, İç Savaş’ta Beyazları ve emperyalist müdahale ordularını yenilgiye uğratmak gibi –her ne kadar muazzam olsa da– acil bir zorluğun çok ötesine uzanıyordu. Ancak Stalinist yozlaşmanın ve eski Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin restorasyonunun ardından, devrimin aynı zamanda muazzam fırsatlar da sunduğunu —devrimsel sarsıntıların bir dönemini başlattığını ve işçi sınıfının kapitalist dünyanın daha gelişmiş diğer kesimlerinde iktidarı alması için sayısız fırsat yarattığını— vurgulamak gerekir.

David North, İhanete Uğrayan Devrim’in 1991’de yaptığımız baskısı için yazdığı girişin ilk paragraflarında açıkladığı gibi, bu çözümleme, ancak materyalist diyalektiğin bilimsel silahı kullanılarak yapılabilirdi ve bizzat bu çözümleme, Marksizmin bu yönteminin bir ifadesi ve gelişimi niteliğindedir. Troçki, Rus Devrimi’ni emperyalizme ve Sovyetler Birliği ile Komünist Enternasyonal içindeki emperyalizmin ideolojik ve siyasi ajanlarına karşı savunmak için yürüttüğü mücadelede, devrimin ve işçi devletinin temel çelişkilerini keşfetmeye ve ortaya koymaya, başka bir deyişle onu bilimsel olarak, canlı bir organizma olarak çözümlemeye muktedir oldu. Bu özellikle kitabın “Sosyalizm ve Devlet” başlıklı bölümünde güçlü bir biçimde ortaya konmaktadır.

İşçi devletinin ikili karakteri hem en genel, evrensel anlamıyla hem de SSCB’ye ilişkin somut biçimiyle açıklanır. İşçi devletine ikili karakterini veren, önderlik ve politikalar sorunu değil, varlığının kendisidir. Her işçi devleti (ya da Troçki’nin burada biraz daha serbestçe kullandığı terimle sosyalist devlet), Amerika’da bile, bu ikili karaktere sahip olacaktır: sosyalleştirilmiş üretim ile burjuva dağıtım normlarının birleşimi.

Stalinizmi ve onun devrimi nasıl yok ettiğini anlayabilmemiz için, onu ayrıcalıklı Sovyet bürokrasisinin egemenliği olarak anlamamız gerekir. Ve Sovyet bürokrasisini anlayabilmemiz için, bürokratizmi bilimsel, Marksist bir bakış açısıyla kavramamız gerekir. Troçki, böyle bir çözümlemenin teorik temellerini açıkça ortaya koymuştur.

Troçki şöyle yazar:

Proletarya diktatörlüğü, burjuva toplum ile sosyalist toplum arasında bir köprüdür. Dolayısıyla özünde geçici bir karakter taşır; yani diktatörlüğü gerçekleştiren devletin yan ama asli görevlerinden biri kendinin ortadan kalkışını hazırlamaktır. Bu “yan’’ görevin gerçekleştirilmesindeki başarı, bir dereceye kadar ana görevinin, yani sınıfsız ve maddi çelişkileri olmayan bir toplumun inşasının başarısının bir ölçüsüdür. Bürokrasi ile toplumsal uyum arasında ters orantı vardır. [1]

Troçki daha sonra şöyle devam eder:

… sorun şudur: Üretim araçlarının toplumsallaştırılmasıyla “bireysel varoluş mücadelesi” henüz otomatik olarak ortadan kalkmaz. İşte sorunun püf noktası budur!

Amerika gibi en gelişkin kapitalizm örneklerinden biri temelinde bile, sosyalist bir devlet herkese ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlayamazdı, dolayısıyla da herkesi mümkün olduğu kadar çok üretmeye zorlamak durumunda kalırdı. Böyle durumlarda uyarıcı rolü doğal olarak devlete düşer; devletin de, belirli değişiklik ve yumuşatmalarla da olsa, kapitalizmin yerleştirdiği emeği ödüllendirme yöntemine başvurmaktan başka çaresi yoktur. Marx’ın 1875’te yazdığı şu satırlar bu anlamı taşıyordu: “Burjuva hukuku... komünist toplumun, uzun doğum sancılarından sonra kapitalist toplumun içinden çıktığı biçimiyle ilk aşamasında kaçınılmazdır…”

Bu çok önemli satırları açıklarken Lenin şunu ekler: “Tüketim mallarının bölüşümüne ilişkin olarak burjuva hukuku doğal ve kaçınılmaz olarak bir burjuva devletini varsayar, çünkü kurallarının uygulanmasını zorlama kapasitesine sahip bir aygıt olmaksızın hukuk hiçbir işe yaramaz. Bundan dolayı komünizm altında sadece burjuva hukuku değil, burjuvazisiz bir burjuva devleti bile bir süre varlığını sürdürecektir!” [2]

Ve ardından Troçki şu sonuca varır:” Sosyalist dönüşüm görevini üstlenen devlet, eşitsizliği, yani bir azınlığın ayrıcalıklarını zor yoluyla savunmaya itildiği ölçüde, bir burjuvazisi olmasa bile bir ‘burjuva’ devleti olarak kalır. Bu sözler ne övgüdür ne de sövgü; sadece şeyleri gerçek adlarıyla anmaktır.” [3]

Bu derin sözler, bürokratizmin nesnel maddi kökenlerini açıklar ve devrimci bir liderlik altındaki işçi devletinin, bürokratizmi ortadan kaldırılabileceği ya da yok sayılabileceği bir şey olarak varsaymak yerine, en ileri görüşlü politikalarla en aza indirmek için mücadele etmesi gerektiğini gösterir. Bu, partinin ve işçi sınıfının kendisinin bürokrasiyi denetlemesi gerektiği anlamına gelir, tersi değil. Her şeyden önemlisi, işçi devletinin uluslararası işçi sınıfına el uzatması ve sosyalist devrimin genişletilmesi biçiminde onun yardımını alması gerektiği anlamına gelir. Troçki’nin açıkladığı gibi:

Kapitalist ülkelerde işçi hareketini boğan bürokratizm eğilimleri, bir proleter devriminden sonra, her yerde ortaya çıkacaktır. Ama çok açıktır ki devrimden çıkan toplum ne kadar yoksulsa, bu “yasa”nın ifadesi o kadar daha katı ve çıplak, bürokratizmin aldığı bicimler o kadar daha kaba, sosyalist gelişme için yaratacağı tehlike de o kadar daha büyük olacaktır. [4]

Troçki, niceliğin niteliğe dönüşümünü —bürokratizmden, sosyalizme yabancı bir bürokratik kasta doğru dönüşümü— ayrıntılı bir biçimde inceler. Muhafazakâr bürokrasiye karşı Sol Muhalefet’in yürüttüğü bütün mücadele, somut koşullar altında kaçınılmaz olan bürokratizmin, kaçınılmaz olmayan bürokratik egemenliğe nasıl dönüştüğünü gösterir. Bürokratizm denetlenmedi, hafifletilmedi ve uyumlu ekonomik gelişmeyle giderek en aza indirilmedi. Tam tersine, büyüdü ve metastaz yaptı, sonunda Bolşevik Partisi’ni boğdu, işçi sınıfının siyasi iktidarını gasp etti, işçi demokrasisini ezdi, uluslararası işçi sınıfının mücadelelerine ihanet etti ve sonunda devrimci işçilere ve entelijansiyaya karşı kitlesel cinayet biçimindeki soykırımsal harekâtı gerçekleştirdi.

Stalinizme karşı mücadele

Bu kaçınılmaz bir süreç değildi. Elbette Stalinizme bir alternatif vardı. Stalinizme karşı kesintisiz bir mücadele yürütüldü ve olanaklar zor olsa bile, ciddi yenilgilerden sonra bile, devrimci bir zaferin yozlaşmayı geri çevirebileceği ve SSCB’yi yeniden sosyalizm yoluna —sosyalizmden uzaklaşan yolun tersine— sokabileceği sayısız koşul mevcuttu.

Lenin, Sovyet devletini bürokratik deformasyonalara sahip bir işçi devleti olarak adlandırmıştı. Bu tanıma kimse itiraz etmedi. Hasta yatağında Lenin, bürokratizme karşı bir mücadele başlattı; bürokratizmin, özellikle Stalin yönetiminde, büyümesinin devrim için artan bir tehlike oluşturduğunu görmüştü. Bürokratizme karşı mücadele, Troçki’nin merkezci (orta yolcu) bürokrasi olarak adlandırdığı, Stalin hizbinin arkasında pekişmiş, ancak bir yandan işçi sınıfı ile diğer yandan kulak ve Nepmen arasında denge kuran bir egemen tabakaya karşı mücadeleye dönüştü.

Bu siyasi mücadele uzlaşmasız bir mücadeleydi ve bu nedenle Zinovyev, Kamenev, Radek ve diğerleriyle siyasi kopuşları zorunlu kılan bir mücadeleydi ama bu hâlâ Sovyet Partisi’nin ve Komintern’in reformu için bir mücadeleydi. Ancak Almanya’da Nazilerin zaferiyle Alman ve uluslararası işçi sınıfının uğradığı yenilgiden ve Stalinistlerin suç oluşturan kendi rollerini savunmalarından sonradır ki, Troçki bürokrasinin bilinçli bir karşıdevrimci güce dönüştüğü sonucuna vardı. Bu, çarpışan güçlerin mücadelesindeki farklı aşamaların kısa bir özetidir: uluslararası işçi sınıfının ve dünya devriminin davasını temsil eden devrimci Marksist eğilim ile ayrıcalıklı tabakalar karşı karşıyaydı. Bu tabakalar giderek asalak ve karşıdevrimci bir kast halinde pekişerek Bolşevik Partisi’ni yok ederken onu kendi aracına dönüştürmüştü.

Ancak yine de Troçki’nin bütün bu dönem boyunca vurguladığı gibi, işçi devleti henüz yok edilmemişti. Bu konuyu tekrarlamak ve incelemek önemlidir, çünkü çok sayıda eleştirmenin ve Troçkist hareketten firar eden kişinin kavrayamadığı tam da parti ile devlet arasındaki bu hayati ayrım. 1933 itibarıyla Stalinizm, yalnızca “merkezci” değil, karşıdevrimci hale gelmişti. Ancak o zaman bile Troçki, Sovyetler Birliği’nin ağır biçimde zayıflamış ve yozlaşmış olmakla birlikte bir işçi devleti olarak kaldığına ısrar etti. Bürokrasinin karşıdevrimci karakteri, tam da devrimin, işçi devletinin mezar kazıcısı olmasıyla kendini gösteriyordu ama onu henüz gömmemişti.

Tıpkı devrimci bir hükümetin bir gecede sosyalizmin kurulması anlamına gelmemesi gibi, bir Termidor gericiliği, hatta işçi sınıfının iktidarını asalak bir bürokrasiye kaybetmesi bile, devrimin tarihsel kazanımlarının bir gecede ya da otomatik olarak yok olması anlamına gelmez. Troçki’nin açıkladığı gibi, bu kazanımlar ağır biçimde tehlikeye girmişti. Dahası, Sol Muhalefet, bu kazanımların sözde kalıcılığı konusunda en ufak bir rehavete kapılmak bir yana, bürokrasinin yeni bir siyasi devrimle alaşağı edilmediği takdirde işçi devletinin kaçınılmaz olarak yok olacağı konusunda uyarıda bulundu.

Yozlaşmış bir işçi devletinin devam eden varlığı, bu statükonun sonunda sosyalizme götüreceği anlamına gelmiyordu; tam tersine. Bu, yalnızca Dördüncü Enternasyonal’in yapabilmiş olduğu hayati bir ayrımdır. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), bu hayati teorik kazanımı savunmak için kuruldu ve bu nedenle SSCB’ye ne olduğunu yalnızca DEUK açıklayabildi.

Sol Muhalefet neredeyse başından itibaren, Muhalefet’in kendisi dahil, devrimin ve işçi devletinin ölümünü zamansız ilan edenlere karşı siyasi ve teorik bir mücadele yürütmek zorunda kaldı. Troçki, 1933 tarihli Sovyet Devletinin Sınıf Karakteri ve yaklaşık 18 ay sonrasının tarihini taşıyan İşçi Devleti, Termidor ve Bonapartizm eserlerini bu mücadeleye adadı. Bu eserlerinde yaşlı Bolşevik V. M. Smirnov gibi kahramanca devrimci şahsiyetlere ve devrimin tamamen yok edildiğini iddia eden eski komünist Boris Suvarine gibi daha az kahramanca olan pek çok kişiye atıfta bulunur.

Her şeyden önce, Troçki’nin daha sonra James Burnham ve Max Shachtman’a (Amerikan Sosyalist İşçi Partisi’ndeki küçük burjuva muhalefetin, Sovyetler Birliği’nin savunulmasından vazgeçen en belirgin ve kötü şöhretli liderlerine) karşı mücadelede daha ayrıntılı açıklayacağı üzere, basitçe “Proletarya diktatörlüğünün, proletarya üzerindeki diktatörlük tarafından engellendiği”ni söylemek bilimsel değildir. [5]

Sosyolojik tanımları A=A’yı aşmayan bir formalist için, birinin diğerini dışladığı bariz görünebilir. Ancak Troçki’nin 1933’te yazdığı gibi, “Böylesi çarpık bir mantık yürütme, sürecin gerçekliğinin maddi bir çözümlemesine değil, Kantçı normlara dayanan saf idealist şemalar üzerine inşa edilmiştir.” [6]

Stalinist bürokrasinin suçlarını bir an olsun küçümsemeden, Troçki ayrıca şunu da ısrarla belirtir:

“Bürokrasinin proletarya üzerindeki diktatörlüğü” tezleri daha derinine bir inceleme olmadan, yani bu bürokratik hakimiyetin toplumsal köklerinin ve sınıfsal sınırlarının daha net bir açıklaması yapılmadan, olsa olsa Menşevikler tarafından çok tutulan demokratik ibareler düzeyinde kısılıp kalacaktır. [7]

Bürokrasi bir sınıf değildir

Böylece Troçki, SSCB’nin “devlet kapitalizmi”nin bir çeşidini ya da yeni türden bir egemen sınıfı temsil ettiği argümanını reddetti. Troçki şunları yazdı:

Sınıfın bir Marksist için ender önemde ve dahası bilimsel olarak sınırlanmış bir anlamı vardır. Bir sınıf sadece milli gelirin dağılımı içindeki yeri ile değil, ancak ekonominin genel yapısı ve toplumun ekonomik temellerindeki bağımsız kökleriyle tanımlanır… Bürokrasi bütün bu toplumsal özelliklerden yoksundur. Üretim ve dağıtım sürecinde bağımsız bir konumu yoktur. Mülkiyetinin bağımsız kökleri yoktur. İşlevleri, temelde, sınıf egemenliğinin politik tekniğine ilişkindir. [8] [Vurgu özgün metinde]

… bürokrasinin ayrıcalıkları Sovyet toplumunun temellerini değiştirmemiştir; çünkü bürokrasi, kendisi için bir “sınıf” özelliği sayılabilecek ayrıcalıklarını hiçbir özel mülkiyet ilişkisinden değil Ekim Devrimi tarafından yaratılan ve esas olarak proletarya diktatörlüğü için geçerli olan mülkiyet ilişkilerinden almaktadır… Açık koymak gerekirse, bürokrasi halkı soyduğu sürece (ve bu her bürokrasi tarafından çeşitli yollarla yapılmaktadır) bizim işimiz sınıf sömürüsüyle değil, kelimenin bilimsel anlamıyla, çok büyük bir ölçekte de olsa, toplumsal asalaklıkla uğraşmak olacaktır… bürokrasi bağımsız bir sınıf değil proletarya üzerinde bir ur[dur]. Bir ur dev boyutlara ulaşabilir ve hatta yaşayan organizmanın ölümüne neden olabilir; ama hiçbir zaman bağımsız bir organizma haline gelemez. [9]

Başka bir deyişle, bu bir kasttır, bir egemen sınıf değil. İşçi hareketi içindeki bürokratizm deneyiminin bütünü, Sovyet bürokrasisinin reformist selefleriyle ortak olan yanını ve ayrıca rolünün kendine özgü yanını gösterir. Bu, türünün ilk olgusudur — yalnızca bir sendika ya da parti aygıtı değil, bütün devlet aygıtı aracılığıyla muazzam bir denetim uygulayan bir bürokrasi. Aynı zamanda, hiçbir tarihsel emsali olmayan ya da önceki deneyimlerden öğrenilen her şeyi çöpe atmamızı zorlayan bir olgu da değildir.

1935’te Troçki, Fransız Devrimi’nde 1794’te Robespierre’in düşüşüyle gerçekleşen karşıdevrimci altüst oluşla analoji yaparak, Sovyet Termidor’unun 1924’te başlayarak daha kademeli bir şekilde SSCB’de çoktan gerçekleşmiş olduğunu daha önce fark edemediği için hata yaptığını kabul etti. İşçi Devleti, Termidor ve Bonapartizm eserinde Troçki, burjuva devleti ile işçi devleti arasındaki hayati farkı şöyle vurgular:

Köylüleri serflikten kurtaran ve onlara toprak veren köklü demokratik devrimden sonra, feodal karşı-devrim genellikle olanaksızdır… Bir kez feodalizmin zincirlerinden kurtulduğunda burjuva ilişkileri duraklamaksızın gelişir. Hiçbir dış güç tarafından denetim altında tutulamazlar: daha önce kendi mezar kazıcılarını yarattıkları gibi, kendi mezarlarını da kendileri kazmak durumundadırlar. [10]

Böylece Fransa’daki Termidor gericiliği, burjuva devriminin en aşırı kanadını tasfiye etmişti ancak devrimin ana kazanımlarını geriye alma niyeti ya da yeteneği yoktu. Monarşinin restorasyonu bile, Troçki’nin deyişiyle, kendini orta çağ hayaletlerinin gölgesine sığınsa bile, feodalizmi yeniden inşa etme gücünden yoksun olacaktı.

Troçki şöyle devam eder:

Sosyalist ilişkilerin gelişimi konusunda durum tamamen farklıdır. Proleter devrimi üretici güçleri yalnızca özel mülkiyetin zincirlerinden kurtarmakla kalmaz ama aynı zamanda bu üretici güçleri kendi yarattığı devletin doğrudan yönetimine devreder… Kapitalizmin aksine, sosyalizm kendiliğinden değil ancak bilinçli olarak kurulur. Sosyalizm yolunda ilerleme, sosyalizme yönelen ya da yönelmek için zorlanan devlet iktidarından ayrı ele alınamaz. Sosyalizm ancak üretici güçlerin kapitalizminkinin çok daha üstüne çıktığı, insan isteklerinin herkes için ve tam anlamıyla cömertçe doyurulduğu, devletin tamamen toplumun içinde çözülerek eridiği gelişmenin çok yüksek bir aşamasında eksiksiz bir niteliğe kavuşabilir. [11]

Dolayısıyla, Sovyet Termidor’u, Fransız Devrimi’ninkinden çok farklı bir tarihsel anlama sahipti. 1794’teki Termidor burjuva devrimini tehdit etmedi. 1924’te başlayan Termidor sosyalist devrimi tehdit etti. Sosyalizmin inşası olanağını hemen ortadan kaldırmasa da onu ağır biçimde tehlikeye attı ve tartışmaya açtı. Egemen bürokrasi, yaslandığı üretim ilişkilerine giderek düşmanlaşıyordu.

Bu, sosyalizm mücadelesinin kendisini anlamak açısından hayati önem taşımaktadır. İşte bu nedenle hem iktidarın alınması hem de sosyalizmin inşası için devrimci bir partinin varlığı elzemdir. Troçki, SSCB’nin sona ermesinin kapitalizme ve piyasa ekonomisine bir alternatif olmadığını kanıtladığını ilan eden o yüzeysel kapitalizm savunucularını, on yıllar öncesinden çürütmektedir. Marksistler, sosyalizmin kapitalizm üzerindeki üstünlüğünün, kapitalizmin feodalizmi yerinden ettiği gibi yarı kendiliğinden bir şekilde ortaya çıkmadığının gayet farkındadırlar.

İhanete Uğrayan Devrim’in ana bölümü, Sovyet Termidor’unun istatistikler ve olgular temelinde titizce incelenmesine ayrılmıştır. Troçki, kendi ifadesiyle, “Stalin neden kazandı?” sorusunu yanıtlar. Bunun nedeni, Stalin hizbinin bunun nereye gittiğini bilmesi, daha ileri görüşlü olması değildi. Tam tersi geçerliydi. Ancak sonuç, çarpışan sınıf güçlerinin canlı mücadelesiyle belirlendi.

“Ussal düşünceyi politikayı uygulayan ve politikayı mantıksal bir tartışma veya bir satranç partisi olarak” görmek yanıltıcıdır. “Politik mücadele, özünde bir çıkarlar ve güçler mücadelesidir, us yürütme mücadelesi değil,” diye yazar Troçki. “Önderlerin nitelikleri, çatışmaların sonucu açısından hiç önemsiz olmamakla birlikte, ne tek ne de son tahlilde tayin edici etmendir.” [12] Belli bir aşamada bilgisizliği ve körlüğüyle dikkat çeken liderlere gereksinim duyan egemen sınıflar ve egemen gruplar vardır [ABD’deki mevcut durum bunun başlıca örneğidir].

Stalin hizbi birçok şeye kördü ama aynı zamanda Sovyet devletinin izolasyonu eliyle büyük ölçüde güçlendirilmişti. Bürokrasiyi güçlendiren emperyalizmin baskısıydı; bürokrasiye artan bir özgüven veren oydu; Muhalefet’in dünya devrimi konusundaki sözde “hayallerini” reddetmesini sağlayan oydu. Kızıl Ordu terhis edildi, devrimci işçi sınıfının genç fidanları İç Savaş’ta öldürüldü ya da parti ve devlet yönetiminin ihtiyaç duyduğu görevlere çekildi ve Yeni Ekonomi Politikası (NEP) kaçınılmaz olarak yeni küçük burjuva tabakaların doğuşuna yol açtı.

Her şeyden önemlisi, uluslararası durum bürokrasinin lehine işlemeye başladı. Troçki’nin yazdığı gibi:

Dünya işçi sınıfı ağır yenilgilere uğradıkça Sovyet bürokrasisinin kendine olan güveni o ölçüde artıyordu. Bu iki olgu arasında sadece kronolojik değil, aynı zamanda nedensel ve karşılıklı bir ilişki de vardı, şöyle ki: Hareketin bürokratik önderliği proletaryanın yenilgilerine katkıda bulunuyor, [Bulgaristan’da, Almanya’da, Estonya’da, Britanya’da, Polonya’da, Çin’de, yine Almanya’da uğranılan] yenilgiler ise bürokrasiyi güçlendiriyordu. [13]

Bürokrasi, emperyalizmin bir acentesi haline geldi, çünkü onun pragmatik ama acımasız bakış açısı dünya kapitalizminin gereksinimlerine karşılık geliyordu. Emperyalizm devrimi henüz yok edemiyordu ama onu sosyalizmden saptırmaya fazlasıyla istekliydi.

Bürokrasinin yükselişi, tek ülkede sosyalizm doktrininde, Troçkizm ve sürekli devrim teorisine yönelik acımasız saldırılarda ve Bolşevik Parti tarihinin tahrifatında ifadesini buldu.

Troçki, SSCB’nin somut bir tanımında ısrar etti; bu zorunlu olarak karmaşık bir tanım anlamına geliyordu. “Yozlaşmış işçi devleti” terimi, her ne kadar kesinlikle isabetli olsa da ve “devlet kapitalizmi” ile “bürokratik kollektivizm”den haklı olarak ayrılsa da tartışmayı bitirmedi. Daha sonra, Marksizmin yeni bir reddiyesinin —Troçki’nin tanımına biçimsel bağlılığını sürdürürken ona bütünüyle farklı bir içerik veren bir reddiye— nasıl ortaya çıktığını göreceğiz.

Troçki İhanete Uğrayan Devrim’de şöyle yazar:

Sovyet rejimini geçici ya da ara rejim olarak tanımlamak, kapitalizm (ve onunla birlikte “devlet kapitalizmi”) ve aynı zamanda da sosyalizm gibi ucu kapalı toplumsal kategorileri terk etmek anlamını taşır. Ama kendi başına tamamıyla yetersiz olmaktan başka böyle bir tanımlama aynı zamanda, şimdiki Sovyet rejiminden yalnızca sosyalizme geçişin olanaklı olduğu gibi yanlış bir fikrin de çıkmasına yol açabilir. Gerçekteyse kapitalizme bir geri dönüş tümüyle olanaklıdır. [14]

Ve mevcut koşullar altında bu toplumun doğasını olabildiğince somut bir biçimde açıklamaya devam eder:

Sovyetler Birliği kapitalizm ile sosyalizm arasında yarı yolda bulunan çelişkili bir toplumdur ki burada: (a) Üretici güçler devlet mülkiyetine sosyalist bir karakter verebilmek için hala yeterli olmaktan çok uzaktır; (b) Kıtlığın yarattığı ilkel birikim eğilimi, planlı ekonominin sayısız gediklerinden sızıyor; (c) Burjuva karakterini koruyan bölüşüm normları, yeni toplumsal farklılaşmanın temelinde yatıyor; (d) Bir yandan yavaş yavaş emekçilerin durumunu düzeltmekte olan ekonomik büyüme, aynı zamanda ayrıcalıklı bir tabakanın hızla oluşmasını körüklüyor; (e) Toplumsal uzlaşmazlıkları sömüren bürokrasi, kendini sosyalizme yabancı, denetimsiz bir kasta dönüştürmüştür; (f) İktidar partisince ihanete uğratılan toplumsal devrim, hala mülkiyet ilişkilerinde ve emekçi kitlelerin bilincinde varlığını sürdürüyor; (g) Biriken çelişkilerin daha da gelişmesi, sosyalizme olduğu gibi, geriye dönüp kapitalizme de yol açabilir; (h) Karşıdevrim kapitalizme doğru aldığı yolda, işçilerin direncini kırmak zorunda kalacaktır; (i) İşçiler sosyalizme doğru aldıkları yolda bürokrasiyi devirmek zorunda kalacaklardır. Son çözümlemede soru, yaşayan toplumsal güçlerin hem ulusal düzeyde hem tüm dünyadaki mücadelesiyle karara bağlanacaktır. [15]

Kuşkusuz bu dokuz maddelik tanım, devrimin seyrini ve devletin doğasını açıklamaya diğer herhangi bir formülasyondan daha fazla yaklaşmaktadır; ancak Troçkist hareket için bu, hiçbir zaman bir tanımı ezbere tekrarlamakla yetinmek anlamına gelemezdi. Onlarca yıl sonra, Stalinist rejim Troçki’nin mümkün olduğunu düşündüğünden çok daha uzun süre devam ederken ve bürokrasinin çürümesi sürüp derinleşirken, bu tanımla ve onun temelindeki yöntemle temel bir uyum içinde kalmakla birlikte, SSCB’de olduğu gibi başka yerlerdeki “emekçi kitlelerin bilincindeki” muazzam gerilemeyi, eşitsizliğin artmasını ve otarşik Stalinist devletin ekonomik krizinin derinliğini de hesaba katmak gerekli hale geldi.

Birikmiş çelişkiler, sosyalist yol için mücadele eden güçlerin artan zorluklarla karşı karşıya kaldığı bir aşamaya ulaşmıştı ve Ekim Devrimi’nin kaderi, Batı’da devrimci gelişmelerin canlanmasına her zamankinden daha fazla bağlıydı. Kuşku yok ki SSCB, Pablocuların iddia edeceğinin tam aksine, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde sosyalizmi inşadan giderek daha uzaklaştı.

Bugün İhanete Uğrayan Devrim’i incelerken, yalnızca Marksizmin bu temel eserine hayranlık duymak değil, Troçki’nin bu sayfalarda geliştirdiği perspektif ve program üzerine fikirlerin ve mücadelelerin yetmiş yıllık tarihini gözden geçirmek ve özümsemek gereklidir. Bu, parti inşasının ve kadro eğitiminin merkezindedir. Mesele, üye sayısı ya da sadece doğru sloganı veya taktiksel girişimi bulmak değil; her şeyden önce, sosyalist hareketin programatik temelini ve Marksizmin yirmi birinci yüzyıla kalan gerçek mirasını savunmak ve geliştirmektir.

Bu bizi, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Troçkist hareketin incelenmesine getiriyor. Bu dönemde, Troçki’nin İhanete Uğrayan Devrim ve başka yerlerde karşı çıktığı devlet kapitalizmi ve bürokratik kolektivizm teorilerinin sonraki savunucularının yenilenen saldırılarına tanık olundu. Aynı zamanda, Troçkist hareket içindeki bazı unsurlar, savaş sonrasında Stalinizmin ve emperyalizmin geçici olarak yeniden istikrara kavuşması üzerine, Troçki’nin Stalinizm tahliline siyasi açıdan simetrik bir saldırı başlattılar. Bu saldırı, Sovyetler Birliği’ni savunmayı reddedenleri niteleyen Stalinofobi ve antikomünizme uyumun yerini, Stalinizme uyum ve Pablocuların meşhur ifadesiyle Stalinizmin “devrimci bir yönelim sergilemeye zorlanacağı” kavramının alması anlamında siyasi açıdan simetrik idi.

Öncelikle, savaş sonrası dönemin, Troçki’nin İkinci Dünya Savaşı başlarken öngördüğü genel çizgi doğrultusunda, devrimci fırsatlardan yoksun olmadığı belirtilmelidir. Buna, Batı Avrupa’da işçi sınıfının muazzam bir yükselişi de dahildi; Fransa ve İtalya’da milyonlarca işçi, iktidarı ele geçirmeleri için komünist partilere güveniyordu; buna ek olarak Çin Devrimi ve sömürge dünyasının dört bir yanındaki ayaklanmalar da bu sürecin bir parçasıydı.

Zafer kazanan emperyalist güçler, Birinci Dünya Savaşı sonrası deneyimlerden bir şeyler öğrenmiş durumdaydılar. Eski düşmanlarını yeniden istikrara kavuşturmaya çalıştılar. İtalya’da, Fransa’da, Yunanistan’da ve başka yerlerde, işçi sınıfını disipline etmek ve devrimci durumun gelişimini durdurmak için sosyal demokrasiye ve en önemlisi de Kremlin’e ve Stalinist partilere başvurdular. Soğuk Savaş başlarken, ABD içindeki acımasız anti-Sovyet ve antikomünist histeriye eşlik eden dönemde bile, Washington ve Moskova “savaş sonrası uzlaşı” yolunda ilerlediler.

Soğuk Savaş’ın retoriğinin ve Kore’deki sıcak savaşın arka planında, bu uzlaşı aynı zamanda emperyalizmin ve onun Stalinist acentelerinin geçici olarak yeniden istikrara kavuşturulmasını da olanaklı kıldı; bu acenteler savaştan bazı geçici prestijlerle çıkmışlardı, dünyanın dört bir yanındaki yüz milyonlarca insan tarafından yeni bir toplumun özneleri olarak görülüyorlardı. Doların üstünlüğü ve altın tarafından desteklenmesi temelinde, Keynesyen ulusal reformist politikalara başvurulmasıyla birlikte geçici bir hızla büyüme (boom) harekete geçirildi. Doğu Avrupa’da Stalinist rejimler kuruldu ama emperyalistler bunları uluslararası işçi sınıfını disipline etmek ve onun siyasi bağımsızlığını ve devrimci özlemlerini ezmek için ödenecek nispeten küçük bir bedel olarak kabul ettiler.

Tüm bu olaylarda hiç de önemsiz olmayan ve asla unutulmaması gereken bir etmen, Troçki’nin İkinci Emperyalist Dünya Savaşı’nın ilk yılında suikasta kurban gitmiş olmasıydı; devrimci hareketin safları hem faşizmin hem de Stalinizmin baskısı eliyle kritik alanlarda büyük kayıplar vermiş ve hayati öneme sahip önderlikten yoksun kalmış olarak, nispeten izole bir durumdaydı.

Bu da sahneyi, daha önce bahsettiğim, Troçkist harekete yönelik ideolojik ve siyasi saldırıya hazırlamıştı. Emperyalizmin ve Stalinizmin basınçları, Dördüncü Enternasyonal’in saflarında da yansımasını buldu.

Burada savaş sonrası ortaya çıkan eğilimlerden söz ediyoruz. ABD’deki Sosyalist İşçi Partisi’nden (SWP) kopan küçük burjuva muhalefetin liderleri söz konusu olduğunda, Burnham neredeyse derhal Marksizmi reddetti ve en sağa kaydı. Shachtman’ın bu yolculuğu neredeyse yirmi yıl sürdü ama 1940’ların sonlarına doğru giderek, Stalinist “barbarlığa” karşı “demokratik” emperyalizme eleştirel destek çizgisini benimsemişti.

Bu eğilimlere, savaşın sonucunun ve Stalinistlerin geçici olarak güçlenmesinin sosyalizmi artık, en azından nesiller boyunca, tarihsel gündemden çıkardığı sonucuna varan başkaları da katıldı. Amerikan SWP içindeki Goldman ve Morrow, Fransa’daki Ya Sosyalizm ya Barbarlık (Socialisme ou Barbarie) grubu ve kimi diğerlerinin vardığı sonuçlar bunlardı. Ve SWP’deki Johnson-Forest grubu (C.L.R. James ve Raya Dunayevskaya) ile Britanya’daki Tony Cliff gibi, SSCB’ye ilişkin “devlet kapitalizmi” teziyle hemfikir olduklarını açıklayanlar da vardı.

Dördüncü Enternasyonal için en acil ve ölümcül tehlike ise, Dördüncü Enternasyonal’in Avrupa merkezli liderliği içinde Pablocu revizyonizmin gelişiminden kaynaklandı. Michel Pablo ve Ernest Mandel, “nesnel toplumsal gerçeklik asıl olarak kapitalist sistem ile Stalinist dünyadan oluşmaktadır,” diye ilan ettiler. [16] Başka bir ifadeyle, kapitalizmin tarihsel krizi çözülmüştü. Bu, savaş-devrim, yüzyıllar boyu sürecek deforme işçi devletleri ve benzeri sloganlar gibi sol ve hatta ultra-radikal söylemlerle örtüldü ama esas siyaset, işçi sınıfı içindeki bürokratik önderliklere teslimiyet şeklindeydi. Artık bağımsız devrimci partiler inşa etmeye zaman kalmadığı iddiasıyla, Pablocular Dördüncü Enternasyonal’i Stalinist aygıt içinde tasfiye etmeye yöneldiler.

Uluslararası Komite’nin üyeleri ve destekçilerinin, bu revizyonist eğilime karşı verdikleri mücadelenin tüm tarihinden de bildikleri üzere, Pablocular Troçkist harekete devasa bir zarar verdiler. Ama önce James P. Cannon ve SWP tarafından yayımlanan 1953 tarihli Açık Mektup’ta, daha sonraki on yıllarda ise SWP’nin Troçkizmi reddetmesine ve özellikle de Britanya’daki İşçilerin Devrimci Partisi’nin (WRP) yozlaşmasına karşı Uluslararası Komite’nin verdiği mücadelelerde onlara direnildi ve sonunda siyasi olarak yenilgiye uğratıldılar.

Pablocular, Doğu Avrupa, Çin, Vietnam, Kuzey Kore ve başka yerlerde “deforme işçi devletleri”nin geleceği temsil ettiğini öne süren teoriyi geliştirerek “yozlaşmış işçi devleti”nin Marksist anlamının içini boşalttılar. David North’un İhanete Uğrayan Devrim kitabına yazdığı girişte ifade ettiği gibi, “yüzyıllar boyu sürecek” denen “deforme işçi devletleri” yaklaşık kırk yıl sürdü. Pablocuların bu dönem boyunca, Stalinist çöküş anına dek yaptıkları açıklamaları okumak —Mandel’in, Gorbaçov’un SSCB’de kapitalizmi restore ettiğini iddia etmenin saçma olduğu konusundaki unutulmaz yorumu gibi— Troçki’nin ünlü deyimini hatırlatıyor: büyük devrimci gelişmeler çeşitli merkezci ve revizyonist eğilimlerden “taş üstünde taş” bırakmayacaktır.

Bugün ise, esasen Pablocularla değil, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün teorilerini her nasılsa haklı çıkardığını tamamen yanlış bir biçimde iddia eden “devlet kapitalizmi” teorisi savunucusu eğilimleri ele almak istiyorum. Ve özellikle, Dördüncü Enternasyonal’den yaklaşık 60 yıl önce kopan ve 2000’de ölen, arkasında Troçkist olduklarını iddia eden bir dizi merkezci örgüt bırakan Britanyalı eski Troçkist Tony Cliff’in rolünü inceleyeceğim. Söz konusu örgütler arasında Britanya’daki Sosyalist İşçi Partisi (SWP) ve ABD’deki Uluslararası Sosyalist Örgüt (ISO) de var (SWP ile ISO yollarını ayırmış olsa da hâlâ ortak bir teorik bakış açısını paylaşıyorlar).

Daha ileri gitmeden, “merkezci” teriminin burada 1930’larda İspanya’daki Birleşik Marksist İşçi Partisi (POUM) ve Almanya’daki Sosyalist İşçi Partisi (SAP) gibi partilerle aynı anlamda kullanılmadığı söylenmelidir. Bunlar, Stalinizm ve Sosyal Demokrasiye alternatif arayan binlerce işçiyi kendilerine çeken partilerdi. Devlet kapitalizmi teorisi savunucuları ise, anti-Marksist bakış açılarını onlarca yıl boyunca geliştirilmiş bir orta sınıf gruptur.

Cliff, Sovyet devlet kapitalizmi teorisinin kendi versiyonunu 1948’de geliştirdi. Yıllar önce bu teori lehine yapılmış argümanlara çok az şey ekledi. Cliff’e göre, sovyetlerin yok olması ve işçi sınıfının siyasi iktidarını kaybetmesi, Birinci Beş Yıllık Plan’ın hızlı sanayileşmesini yöneten egemen bürokrasinin devlet kapitalistlerinden oluşan bir egemen sınıfa dönüştüğü anlamına geliyordu. Troçki, daha önce kısaca tartıştığımız gibi, bu argümanlara yıllar önce yanıt vermişti. Cliff, miras hakkı olmayan ve özel mülkiyet ilişkileri bulunmayan egemen kastın nasıl bir egemen sınıf haline geldiğini hiçbir zaman açıklamadı.

Yazının devamı üstteki linkten okunabilir.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 2 days ago
▲ 10 r/direnis+2 crossposts

Eti Gümüş ve Doruk Madencilik işçileri baskılara rağmen mücadeleye devam ediyor

Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Eti Gümüş ve Doruk Madencilik işçilerinin aylardır ödenmeyen alacakları için 10 Ağustos’tan bu yana Ankara’da sürdürdüğü mücadele, artan devlet baskısına meydan okuyarak devam ediyor. Yüzden fazla madenci ve Bağımsız Maden-İş sendikası yöneticileri bir hafta içinde dört ayrı gözaltı dalgası ile karşılaştı, başkentte eylemler yasaklandı, işçilerin eşleri gözaltına alındı ve sendika yöneticileri tutuklanmakla tehdit edildi.

Elazığ’daki Eti Gümüş işçilerinin ücretlerinin bir kısmı Kasım 2024’ten, Eskişehir’deki Doruk işçilerininki daha eskiden beri ödenmiyor; işçilerin büyük kısmı Nisan 2025’ten itibaren zorunlu ücretsiz izne çıkarıldı. Çalışma Bakanlığı müfettişlerinin raporu bu uygulamanın yasa dışı olduğunu ve 2022’den bu yana tüm ücretlerin, kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmesi gerektiğini tespit etti. Ancak bu raporlar, hak gaspını engellemedi.

Eti Gümüş ile Doruk Madencilik’te çalışan işçiler, 10 Ağustos sabahı Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde bir açıklama yapmak istediler. Metro durağından çıkar çıkmaz polis ablukasına alındılar; taban sendikası Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır dahil 100’ü aşkın işçi gözaltına alındı.

Ertesi gün Ankara Valiliği kent genelinde 15 günlük eylem yasağı ilan etti. İşçiler yasağı tanımadı. 13 Ağustos’ta, eylemin dördüncü gününde, Çakır ve sendikanın örgütlenme uzmanı Başaran Aksu ile birlikte 82 işçi gözaltına alındı; iki madenci polisin sert müdahalesi sonucu baygınlık geçirerek hastaneye kaldırıldı. Sendika avukatı Lütfi Sabri Batı, madencilerin ilaçlarına saatlerce ulaşamadığını açıkladı.

Ertesi gün, Akköprü Metro İstasyonu’nda bekleyen madencilerin eşleri de gözaltına alındı. Avukat Batı’ya göre bunun nedeni işçilerin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılacağı Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kuruluşunun 25. yılı mitingine bir heyet göndereceklerini duyurmasıydı. 82 işçi 48 saatin ardından serbest bırakıldı. “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” ile suçlanan Aksu ise adli kontrol şartıyla salıverildi.

16 Ağustos Pazar günü holding, sosyal medyadan, ödemelerin yapıldığını ve geçmiş dönem yükümlülüklerinin önemli bölümünün yerine getirildiğini iddia ettiği bir açıklama yayımladı. Açıklamada, Türk-İş konfederasyonuna bağlı Türkiye Maden-İş Sendikası’nın yetkili sendika olduğu, Bağımsız Maden-İş’in ise kamuoyunu yanılttığı ve provoke ettiği iddia edildi. Hükümeti arkasına almış olan holding, işçilerin eylemlerinin hukuksuz olduğunu öne sürerek devleti “sürecin arka planındaki organizasyon ve bağlantıları” araştırmaya çağırdı.

Bu açıklama şirket, sendika bürokrasisi ve Erdoğan hükümetinin iş birliği ile işçilerin alacaklarının gasp edilmesinin ve demokratik mücadelelerinin polis devleti yöntemleriyle bastırılmaya çalışıldığının bir itirafıdır. İşçiler eylemlerine devam ederken hedef gösterilmelerinin ertesi günü Çakır ve Aksu bir kez daha gözaltına alındı ve daha sonra adli kontrol şartıyla salıverildi. Bütün işyerlerinde işçiler, madencilerin uğradığı baskılara ve keyfi gözaltılara son verilmesini; madencilerin taleplerinin derhal karşılanmasını talep etmeliler.

Şirketin yetkili olduğunu belirttiği Türkiye Maden-İş Sendikası yıllardır işçilerin haklarının gasp edilmesine sadece sessiz kalmamış bu süreçte şirketle aktif iş birliği içinde olmuştur. Bu yıl daha önce de Doruk Madencilik işçilerinin bir kısmı Bağımsız Maden-İş önderliğinde alacakları için bir mücadele yürütmüştü. Eskişehir’den Ankara’ya yaklaşık 190 kilometre yürüyen işçiler gözaltına alındılar. Sonunda bakanlığın ve şirketin ödeme taahhüdünde bulunmasıyla işçiler mücadeleyi sonlandırmıştı. Ödemelerin yapılmaması üzerine işçiler tekrar Ankara’ya gelince tüm alacakları ancak haziran başında ödenmişti.

Türkiye Maden-İş’e üye diğer Doruk Madencilik işçileri için de 15-16 Haziran’da Çalışma Bakanlığı gözetiminde ayrı bir protokol imzalamış ama ödemelerin yapılmaması üzerine işçiler temmuz ayında Ankara’da protestolara başlamıştı.

Yıldızlar SSS Holding’e bağlı maden ve işletmelerde işçilerin maaşlarının ve diğer alacaklarının gasp edilmesi sistematik hale gelen bir politikanın parçasıdır. Devletten sayısız maden arama ruhsatı alan holding, işçi maaşlarını ödemediği takdirde bir yaptırımla karşılaşmadığı için bunu yapabilmektedir.

Gazeteci Bahadır Özgür’ün Halk TV’deki haberine göre yıllarca hükümet teşvikleri ile büyütülen holdingin sahibi Sabahattin Yıldız, 2 bin 364 adet maden ruhsatına sahip. Buna karşın holdingin farklı illere, işletmelere ve sektörlere dağılmış birçok fabrikasında işçiler hak kayıplarıyla karşı karşıya.

Bağımsız Maden-İş 10 Ağustos’taki açıklamasında şunlar belirtiliyordu: “Holding, işçilerin ödenmeyen haklarını kendi finansman aracına çevirmiştir. Yıldızlar SSS Holding, yurdun dört bir yanındaki Nesko, Doruk, Yunus Emre Termik, Eti Gümüş, Yıldız Bakır, KMK Madencilik, Söğüt Seramik, OEDAŞ, Kay Süt işletmelerinde işçileri, halkı, esnafı ve belediyeleri soymuş ve Enerji Bakanlığı başta olmak üzere tüm Bakanlıklar buna izin vermiştir.”

Eskişehir’deki Yunus Emre Termik Santrali’nin Yıldızlar SSS Holding’e devri de hükümet ve şirket arasındaki iş birliğinin bir ürünüydü. 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminin ardından hükümet tarafından tesise el konuldu, kayyum atandı, yıllarca TMSF tarafından yönetildi ve Aralık 2022’de Yıldızlar SSS Holding’e devredildi. Söz konusu santralde çalışan yüzlerce enerji işçisi, alacakları için Enerji-Sen önderliğinde 21 Temmuz’da Ankara’ya bir yürüyüş başlatmış ve yürüyüş sırasında polis iki sendika yöneticisini gözaltına almıştı. Alacakların bir bölümü ödenince eylem sona erdirildi.

Holdinge ait farklı işletmelerdeki tüm bu mağduriyetler bir “kötü patron” ya da bir bakanlığın ihmali değil, sermayenin çıkarlarının ve kârın her şeyden önce geldiği kapitalist düzenin ve onu koruyan devlet aygıtının gerçek yüzüdür. Hak gaspı, eylem yasakları, polis müdahaleleri ve tutulmayan sözler yoğunlaşan bir sınıf politikasının parçasıdır.

İşçilerin ihtiyacı ise ülke, şehir, işletme, sektör ve sendika ayrımlarının ötesinde taban komiteleri öncülüğünde bağımsız ve birleşik bir mücadeledir. Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ), sendika bürokrasilerinin işçi sınıfını ulusal, sektörel ve hatta işyeri temelinde bölmesine son vermek ve işçi mücadelelerini küresel ölçekte birleştirmek için mücadele ediyor. Tüm işçileri işyerlerinde taban komiteleri kurmaya ve madencilerle aktif dayanışmaya çağırıyoruz.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 3 days ago
▲ 3 r/TurkishLeft+1 crossposts

Rus neo-Stalinistler ve Maoistler, Ukraynalı sosyalist Bogdan Syrotiuk’un serbest bırakılması kampanyasına nasıl karşı çıkıyor?

Bu makale ilk kez İngilizce olarak 19 Ağustos 2024’te, Rusça olarak ise 22 Ağustos 2024’te yayımlandı. 25 Nisan 2024’ten beri Ukrayna rejimi tarafından hapsedilen Bogdan Syrotiuk 10 Ağustos 2026’da “vatana ihanet” suçlamasından 15 yıl hapse mahkûm edildi. Türkiye de dahil dünya genelinde “sol” ve “sosyalist” olduğunu iddia eden sayısız örgüt Bogdan’ı savunmayı halen reddederken bu makale daha da güncellik kazanmıştır. Dünya Sosyalist Web Sitesi bu hukuksuz kararın iptal edilmesi ve Bogdan’ın derhal serbest bırakılması için küresel bir kampanya yürütüyor. Dilekçeyi imzalayarak kampanyaya destek olun.

Bogdan Syrotiuk, 2024 Nisan ayı ortaları.

Bu yılın 25 Nisan’ında, Ukrayna’daki savaşa ve hem Zelenskiy hem de Putin rejimlerine karşı çıkan Ukraynalı sosyalist ve Bolşevik-Leninistlerin Genç Muhafızları’nın (BLGM) önderi Bogdan Syrotiuk, memleketi Nikolayev (Mıkolayiv) bölgesindeki Pervomaysk’te Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU) tarafından tutuklandı.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), Bogdan’ın savunulması için uluslararası bir kampanya başlattı ve Kiev’in onu derhal serbest bırakmasını ve kendisine yönelik siyasi zulme son vermesini talep etti. Bu kampanyanın bir parçası olarak hem Ukrayna ve Rusya’da hem de eski SSCB’nin diğer ülkelerinde faaliyet yürüten örgütümüz BLGM, Rusya’da kendisini sol ve sosyalist olarak adlandıran örgütlere başvurarak olup bitenlerin duyurulmasına yardımcı olmalarını istedi. Ne var ki bu örgütlerin ezici çoğunluğu bunu yapmayı reddetti.

Haklarını teslim etmek gerekir ki, Boris Kagarlitskiy’nin (DEUK, siyasi zulme karşı onu açıkça savunmuştur) “Rabkor” grubunun Telegram kanalı ile Uluslararası Marksist Eğilim (IMT) ve Devrimci İşçi Partisi (RRP), sosyal medya sayfalarında Bogdan’a destek açıklamaları yayımladı. Az sayıda başka küçük çaplı örgüt ve kamuya açık sayfa da kampanyanın duyurulmasına yardım etmeyi kabul etti. Ama Rusya Emek Cephesi (RTF), Marksistler Birliği (SM), “Fırtına Habercisi” (“Vestnik Buri”), Vasili Sadonin’in “Bir Çıkış Yolu Var”ı (“Vıhod Yest”) gibi tanınmış örgütlerin çoğu ve daha küçük pek çok grup ve örgüt bizi görmezden gelmeye karar verdi. Birkaç küçük örgüt ve kamuya açık topluluk yanıt verdi ama yanıtları büyük ölçüde olumsuzdu.

Verdikleri yanıt şöyle özetlenebilir: Bogdan’a yönelik zulme ilişkin bilgilerin Rusya’da yayılması bir hata olur. İddialarına göre, bunu Rusya’da duyurarak Bogdan’ın Rusya ile sözde bağlantılarına dair “delil yerleştirmiş” (!!!) ve böylece ona yalnızca zarar vermiş olacağız. Nitekim, bir yandan “ortodoks Marksist” olma iddiası taşırken bir yandan Troçkizmi ile onun ölümcül düşmanı Stalinizmi “birleştirmeye” çalışan “Lenin Crew” adlı yayın organı, Bogdan’ın kaderi için çok üzgün olduklarını ancak Rusya’daki komünistlerin kamuoyu önünde tepki göstermemesi gerektiğini, çünkü bunun iddia makamının eline yeni bir koz ve onu Rusya’ya bağlayan bir başka delil daha vereceğini yazdı.

Zavallı “solcularımız” burada önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırıyorlar: Bogdan Syrotiuk, Ukrayna’yı istila eden Rusya devleti adına çalışmakla suçlanıyor. Rus sosyalistlerin onun tutuklanmasına ilkeli bir yanıt vermesinin “onu Rusya’ya bağlayan bir delil” olacağını öne sürerken, Rus hükümetini Rus işçi sınıfıyla bir tutmayı kabullenmiş oluyorlar — biz ise, bütün sosyalistler gibi, bu özdeşleştirmeyi reddediyoruz.

Onlara verdiğimiz yanıtta, Bogdan’ın, tıpkı BLGM ve bir bütün olarak Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi gibi, Rusya’nın Ukrayna’yı istilasına ve genel olarak Rus rejimine ilkeli biçimde karşı çıktığını açıkladık. Dolayısıyla gerçek olgular, Bogdan’ın savunulmasından ve düzmece “vatana ihanet” suçlamalarına karşı çıkmaktan yanadır. İkinci olarak, Bogdan’ı ancak onun savaş sorunundaki gerçek, enternasyonalist tutumuna açıkça işaret ederek koruyabileceğimizde ısrar ettik; çünkü Bogdan, Rusya ve Ukrayna’daki işçilerin birliği için mücadele ediyor. Bu olguları gizlemeye çalışarak, Bogdan’ı masumiyetini savunacak her türlü savdan yoksun bırakmış olurduk. Ama bu örgütlerin söz konusu açıklamamıza yanıtı sessizlik oldu. Yalnızca bir örgüt, tutumunu yeniden gözden geçirmeyi reddettiğini birkaç kısa cümleyle açıkladı.

Diğerleri ise Bogdan’ın serbest bırakılması mücadelesine destek vermeyi doğrudan reddettiler: Kimileri Putin rejimine ve onun Ukrayna’ya yönelik gerici istilasına fiilî desteklerini ilan ederek, kimileri de tam tersine NATO’nun ve Ukrayna hükümetinin yanında saf tutarak. Rusya Komünist İşçi Partisi’nin (RKRP) neo-Stalinist sosyal şovenistleri, önce Lenin Crew’un Rusya ile bağlara ilişkin “delil” sağlamama savını yinelediler, ardından sinik bir biçimde Rus istilasına desteklerini ilan ettiler.

... Hadi tutarlı olun! Yoldaşınız başından beri SMO’ya [Özel Askeri Operasyon] karşıydı, şimdi şikâyet etmeyin! Ne yazık ki, bunun bedelini tamamen ödemesi oldukça mantıklı! Artık kimin rejiminin daha gerici olduğunu bizzat öğrenme şansı var. Onu ancak korkunç, berbat Putin’in “gerici” birlikleri kurtarır. En hafif tabirle, biz Vladimir Vladimiroviç’in [Putin] hayranları değiliz ama yoldaşınızın tutumu açıkçası aptalca. Yirminci yüzyılın başlarındaki Bolşeviklerin taktiklerini körü körüne taklit etmeyin! Kendi kafanızla düşünün! Bolşevikler taktiklerini belirli koşullara bağlamışlardı ve o koşullar bugünkü koşullara kesinlikle uymuyor.

Sosyal şoven söyleme bundan daha iğrenç bir örnek düşünmek zordur. Bunu yalnızca, Rusya’daki ve dünyanın başka yerlerindeki işçilerin ve gençlerin, savaşa karşı çıkan sosyalistler kendi hükümetlerinin istila ettiği bir ülkede zulme uğradığında sosyal şovenistlerin nasıl davrandığını hatırlamaları için aktarıyoruz. Kuşkusuz, susmayı tercih eden başka birçok kişi de bu tutumu paylaşıyor ve savaş karşıtı bir Ukraynalı sosyalistin lehine kamuoyu önünde konuşarak Kremlin yanlısı güçlerle kurdukları ittifakın zedeleneceğinden korkuyor.

İkinci yanıt, yakın zamana kadar tanınmış Rusya Maoist Partisi’nin (RMP) bir parçası olan ve Bogdan’ı savunmayı reddeden Ural Maoist Birliği’nden (SMU) geldi. SMU’nun Bogdan Syrotiuk’u savunmayı reddedişi bütünüyle aktarılmayı hak ediyor. Şunları yazdılar:

Başka bir devletin işçi sınıfının işlerine karışmayı kabul edilemez buluyoruz. Ayrıca yoldaşınıza Rusya’dan gelecek her türlü yardımın zararlı olacağına inanıyoruz. Bu hikâye bir Ukrayna siyaseti meselesidir. Bunun haberleştirilmesi ve yoldaşınızın savunulması, Ukraynalı siyasetçiler ve Ukrayna medyası tarafından üstlenilmelidir. Ukrayna güvenlik servislerine yoldaşınızın Ruslarla bağlantısına dair delil sağlamayı kabul edilemez buluyoruz. Rus propagandasının Ukrayna’yı şeytanlaştırması, onu bir vahşet ve kötülük yoğunlaşması ilan etmesi için gerekçe yaratmayı ise daha da kabul edilemez buluyoruz. İnsanın isteyeceği en son şey Rus emperyalizmine yardım etmektir ve Ukraynalı komünistlerin bağımsızlıklarını savunmaları önemlidir. Yoldaşınızın hikâyesi hiç kuşkusuz tatsızdır ama bu, Ukrayna rejiminin halk düşmanı niteliğinin Ukraynalılar tarafından ve Ukraynalılar için teşhiri olmalıdır.

Bu yanıt, Komünist Manifesto’dan (1847) bu yana yazılı olan temel Marksist enternasyonalizm ilkesiyle —“Dünyanın bütün işçileri, birleşin!”— alay etmektedir. Maoistler enternasyonalizmin karşısına şu ilkeyi koyuyorlar: Dünyanın bütün işçileri, “başka bir devletin işçi sınıfının işlerine karışmayın.” Açıkça söylemek gerekirse bu, ultra-milliyetçi, anti-sosyalist bir tutumdur ve Maoistleri, işçi sınıfının çıkarlarının savunulmasıyla hiçbir ilgisi olmayan bir örgüt olarak teşhir etmektedir.

Dahası, Maoistler bu yanıtla kendilerini Ukrayna hükümetinin ve NATO’nun müttefikleri olarak teşhir ediyorlar. Ukrayna’daki savaş karşıtı Bogdan’a yardım etmek yerine onu yalnız bırakarak hem Ukrayna’da hem de Rusya’da ona verilecek desteğin önünü kesiyorlar. Bogdan’ın savunma kampanyasını desteklemeyi reddetmelerinin asıl nedeni, onun savunduğu uluslararası sosyalizm ilkelerine duydukları düşmanlıktır.

Rusya’da “sol” diye geçinen kesime hâlâ egemen olan Rus neo-Stalinistlerinin ve Maoistlerinin bu tepkisi, sosyalist hareketin en temel ilkelerinin çiğnenmesidir. Bir yüzyılı aşkın süredir sosyalist işçi hareketinin savaşa muhalefeti, büyük savunma kampanyalarıyla iç içe geçmiştir; ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesine karşı çıktıkları için uzun yıllar hapis yatan iki ABD’li işçi Thomas Mooney ve Warren Billings’in serbest bırakılması kampanyası bunlardan biridir. Bu kampanyalar her zaman uluslararası bir nitelik taşımış ve şu temel demokratik ilkeye dayanmıştır: Birine yapılan saldırı hepimize yapılmıştır. Demokratik haklar, özellikle de savaş karşıtlarının hakları büsbütün ayaklar altına alınmışken emeğin savunulması söz konusu olamaz.

“Sol”, “sosyalist” ve “komünist” olma iddiasındaki bütün bu örgütler, Bogdan Syrotiuk’u savunan bir tutum almayı reddederek, işçi sınıfına, demokratik haklara ve savaşa karşı sosyalist mücadeleye şiddetle düşman olduklarını göstermiş oldular.

Onların bu tepkisi, Rusya’daki ve dünya çapındaki işçiler ve gençler için, Stalinizmin enkazından çıkmış olan bu güçlerin niteliği konusunda ibretlik bir ders olmalıdır.

BLGM, yoldaşımızı özgürleştirme mücadelesinde geri adım atmayacaktır. Rusya’da ve eski Sovyetler Birliği’nin diğer yerlerinde işçiler ve gençler arasında destek seferber ederek yoldaşımızı özgürleştirme çabalarımızı katlayacağız. Bogdan’ın savunulması, tabiatı gereği, savaşa ve demokratik haklara yönelik saldırıya karşı mücadeleyle bağlantılıdır. Bu açıdan, kampanyanın Rusya’da geliştirilmesi özel bir önem taşımaktadır.

Bogdan’ın kendisine koyduğu görevlere —yani sosyalizm mücadelesi için Rus ve Ukraynalı işçi sınıfının birleşmesini sağlamaya— bağlı bir şekilde, bu kampanyanın işçi sınıfının enternasyonalist, sosyalist bilincinin yükseltilmesine hizmet edeceğine inanıyoruz. Rusya’daki, Ukrayna’daki ve başka yerlerdeki işçi sınıfı, kendisini siyasi hedeflerinin peşinden gitme —bu örnekte Bogdan’ın demokratik haklarını savunma— yeteneğine sahip bir siyasi özne olarak kavramalıdır. İkinci olarak, Rus ve Ukraynalı işçilerin her iki ülkede de savaşa karşı sosyalist bir muhalefetin varlığını gördüklerinde, aralarındaki dayanışma ve dostluk bağlarının yenileneceğine inanıyoruz. Bu nedenle Ukrayna’daki ve Rusya’daki işçiler, cesur tutumu yüzünden Kiev rejiminin haksız zulmüne uğrayan, barış ve sosyalizm için mücadele eden Bogdan’ı bilmeli ve birlikte onun serbest bırakılmasını desteklemelidir.

İşçilere, gençlere ve kendisini sosyalist sayan, “sol hareket”i oluşturan Rus örgütlerinin bu davranışına haklı olarak öfkelenen herkese sesleniyoruz: Bir proletarya örgütünün böyle davranmaması gerektiğine inanıyorsanız; bu örgütün her zaman ve her konuda gerçekten sosyalist bir örgüt olduğunu göstermesi ve Marksist harekete 175 yılı aşkın, onun mirasçısı Troçkist harekete ise 100 yılı aşkın süredir yol gösteren ilkelerden ödün vermemesi gerektiğine inanıyorsanız; bu ilkeler uğruna mücadeleyi üstlenmeye hazırsanız; Bolşevik-Leninistlerin Genç Muhafızları’na katılın! Yoldaşımız Bogdan Syrotiuk’un Ukrayna’da başına gelenleri herkese duyurun! Bogdan’ın serbest bırakılması için başlatılan imza kampanyasına katılın! Sosyalizm perspektifi temelinde Rus ve Ukraynalı işçi sınıfının birliği için, Rusya ile Ukrayna arasında barış için mücadele edin!

Bogdan Syrotiuk’a özgürlük!

wsws.org
u/resurrect-8391 — 3 days ago
▲ 4 r/direnis+2 crossposts

Troçki’nin Büyükada yılları ve Hayatım’ kitabının Türkçedeki serüveni

“Dördüncü Uluslararası Lev Troçki Anması” 16 Ağustos 2026’da Adalar Belediyesi’nin ev sahipliğinde Mehring Yayıncılık ve Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin katkılarıyla Büyükada’daki İBB Taş Mektep’te düzenlendi. 100’den fazla kişinin izlediği etkinliğin ana konuğu, WSWS Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı ve Sosyalist Eşitlik Partisi (ABD) Ulusal Başkanı David North’tu; North, dinleyicilere video aracılığıyla “Troçki’nin Hayatım kitabı: Marksizme ve dünya edebiyatına ölümsüz bir katkı” başlıklı konuşmasını yaptı.

Etkinliğin açılış konuşmasını Adalar Belediye Başkan Vekili Medine Pamuk yaptı. Pamuk, konuşmasına, siyasi nedenlerle ve hukuksuz biçimde tutuklu bulunduğu için etkinliğe katılamayan Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat’ın selamlarını ileterek başladı ve Akpolat’ın bu buluşmada yer almayı, Troçki’nin Büyükada yıllarını birlikte anmayı çok istediğini belirtti. Başkan Vekili, Akpolat’a yönelik uluslararası dayanışması ve desteği için Sosyalist Eşitlik Partilerine ve WSWS’ye teşekkür etti.

Pamuk, Büyükada’nın İstanbul’un kültürel ve doğal mirasındaki yerinin yanı sıra dünya tarihinden de izler taşıdığını vurgulayarak, Troçki’nin 1929’da İstanbul’a gelişinin ardından 1933’e kadar çalışmalarını büyük ölçüde adadan sürdürdüğünü hatırlattı. Bu yılların Troçki için yoğun bir yazma ve düşünme dönemi olduğunu; Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeleri, Avrupa’daki siyasal dönüşümleri ve uluslararası işçi hareketini Büyükada’dan yakından izlediğini, buradan mektuplar yazıp değerlendirmeler yaptığını belirtti.

Konuşmasında bu dönemin eserlerine ayrı bir yer ayıran Pamuk, Hayatım’ın bir biyografiden çok daha fazlası olduğunu, Troçki’nin 1905 Devrimi’ni, 1917 Ekim Devrimi’ni, iç savaş yıllarını, Sovyet iktidarının kuruluşunu ve Lenin’le birlikte yürüttüğü mücadeleleri kendi deneyimi üzerinden ele aldığını söyledi. Rus Devrimi’nin Tarihi’ne ve Troçki’nin Büyükada’da üzerinde çalıştığı sürekli devrim teorisine dikkat çekti.

Pamuk, Büyükada’nın Troçki’nin yazdığı, düşündüğü ve devrim üzerine çalışmalarını sürdürdüğü tarihsel bir mekân olarak hafızalarda yer aldığını, burada üretilenlerin bir dönemin hatırası olarak kalmayıp Troçki’nin düşünsel mirasının önemli parçaları haline geldiğini vurguladı.

Aşağıda, Başkan Vekili Medine Pamuk’un ardından konuşan Mehring Yayıncılık Editörü ve Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal Genel Başkanı Ulaş Sevinç’in konuşmasını yayımlıyoruz.

Değerli konuklar,

Bu yıl dördüncüsünü düzenlediğimiz “Uluslararası Lev Troçki Anması”na hepiniz hoş geldiniz. Artık gelenekselleşen bu etkinliğe ev sahipliği yapan Adalar Belediyesi’ne ve Taş Mektep’i etkinlik için kullanıma sunan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ve çalışanlarına teşekkür ediyoruz.

Geçen yılki anmamızın açılışını Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat yapmıştı. Kendisi bu yıl aramızda değil. 19 Haziran sabahı gözaltına alındı, 23 Haziran’da tutuklandı ve ardından görevinden uzaklaştırıldı. Gözaltına alınmasının ardından burada, Büyükada’da binlerce kişinin katıldığı kitlesel bir protesto ve yürüyüş düzenlendi; katılımcılar bunun siyasi bir gözaltı olduğunu ve Akpolat’ın serbest bırakılması gerektiğini dile getirdiler. Biz de siyasi farklılıklarımızı hiç gizlemeden, bu talebi burada bir kez daha yineliyor ve tüm siyasi mahpusların serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

Sayın Akpolat, 2024 ve 2025’te bu etkinliğin düzenlenmesine katkılarının yanı sıra Troçki Evi’nin bu büyük devrimciye layık şekilde restore edilerek dünyanın dört bir yanından insanların erişimine açık uluslararası bir kültür merkezine dönüştürülmesi projesinin de önemli bir destekçisi oldu. Bu projenin sürdürülüp tamamlanmasına olan desteğimizi bir kez daha ifade ediyoruz.

Yirminci yüzyıl ve bir bütün olarak insanlık tarihinde bir çığır açan 1917 Ekim Devrimi’ne Vladimir Lenin ile birlikte önderlik eden Troçki, 1929’dan 1933’e kadarki sürgün yıllarının büyük kısmını bu adada geçirdi. Lenin, Troçki ve Bolşeviklerin önderliğinde Rus işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesinin ve Birinci Dünya Savaşı’na son veren olaylar silsilesini başlatmasının ilham verdiği gelişmeler arasında Türkiye’de 1919’da başlayacak olan ulusal kurtuluş savaşı da vardı.

Troçki, 1929’da İstanbul’da verdiği bir röportajda, Kızıl Ordu temsilcisi olarak General Frunze’yi Ankara’ya göndererek kendisinin Türkiye’nin ulusal kurtuluş savaşına verdiği desteği hatırlatmış ve sonuçtan duyduğu memnuniyeti dile getirmişti. Bu sonuçta Lenin ve Troçki önderliğindeki Sovyet Rusya’nın emperyalizme karşı enternasyonalist politikasına dayanan desteğinin belirleyici niteliği, bizzat Atatürk tarafından da teslim edilmişti. Aynı yıl, 1929’da, Atatürk Sovyet Büyükelçisi Yakov Zaharoviç Suriç’e verdiği imzalı fotoğrafta şöyle yazıyordu:

Eğer Rusya’nın desteği olmasaydı yeni Türkiye’nin … istilacılar üzerindeki zaferi kıyaslanmayacak kadar çok daha büyük kayıplarla kazanılabilirdi veya belki de hiç mümkün olmazdı. Rusya Türkiye’ye hem manevi hem de maddi yardım göstermiş ve milletimizin bu yardımı unutması suç olur.

Birazdan David North’un detaylı bir şekilde ele alacağı, Hayatım kitabı, Troçki’nin otobiyografisi, bu adada, 1929’da yazıldı. Kasım 1929’da Berlin’de, ertesi yıl New York’ta basıldı. Onlarca dile çevrildi. Ama Türkçeye ancak kırk yıl sonra çevrilebilecekti.

Stalin, Troçki’yi Türkiye’ye sürgün ederek bürokratik rejimin başlıca muhalifini tamamen susturabileceğini ummuştu; yanıldığı çok geçmeden ortaya çıkacaktı. Troçki Hayatım kitabıyla, Stalinist bürokrasinin Ekim Devrimi’nin tarihini yeniden yazmasına son derece güçlü bir yanıt vermişti.

Türkiye onu hangi koşullarla kabul etmişti? Kendisine ülkeden ayrılmakta serbest olduğu, ikametini değiştirebileceği ve güvenliğini sağlamak için gerekli önlemlerin alındığı bildirildi. Türkiye’de komünist faaliyet yürütmeyecekti ama istediğini yazabilecek ve yurt dışında bastırabilecekti.

Söz konusu dönemde Türkiye’de komünist faaliyet ve Türkiye Komünist Partisi yasa dışıydı. Doğrusu, Troçki için de Almanya ve Sovyetler Birliği başta olmak üzere Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri gibi dünya sosyalist devriminin gelişimi açısından daha kritik yerleri takip etmek ve buralara siyasi olarak müdahale etmek daha öncelikliydi.

Troçki Şubat 1929’da İstanbul’a geldiğinde önce bir süre Sovyet Konsolosluğu’nda kaldı. Ardından Tokatlıyan Oteli’ne ve sonra Bomonti, Şişli’deki bir eve taşındı. Daha sonra Troçki ailesi, Türkiye’deki yıllarının büyük kısmını geçirecekleri Büyükada’ya geçtiler.

Buradaki ilk adresleri İzzet Paşa Konağı’ydı. Bu evde çıkan bir yangının ardından kısa bir süre adadaki Savoy Oteli’nde kaldılar. Mart 1931 ile Ocak 1932 arasındaki dönemde Moda, Kadıköy’e taşındılar. Ardından yine Büyükada’da Temmuz 1933’e kadar son adresleri olan Yanaros Köşkü’ne geçtiler.

Troçki’nin adadaki günleri yoğun bir çalışma temposu içinde geçiyordu. Troçki burayı aynı zamanda Muhalefet Bülteni adlı yayının ve Uluslararası Sol Muhalefet’in merkezi haline getirmişti.

Dünyanın dört bir yanından gazetelere ve dergilere abone olmuştu; hepsi iki üç gün gecikmeyle geliyordu. Masasının fotoğraflarında ABD’deki Troçkist hareketin gazetesi The Militant’ı görebilirsiniz. 1933’te romancı Georges Simenon bu adaya gelip onunla görüştü ve masadaki gazete yığınını, Troçki’nin tek şikâyetini aktardı: gazeteler geç geliyor.

Hitler o yılın başında Stalinist Komünist Enternasyonal’in ve Almanya Komünist Partisi’nin feci politikası sayesinde iktidara gelmişti. Troçki buna, Temmuz 1933’te Komünist Enternasyonal’in sosyalist devrim mücadelesi adına öldüğünü ve Dördüncü Enternasyonal’i kurmak gerektiğini ilan ederek yanıt verecekti. Bu tarihi çağrıyı, sonunda kendisine vize veren Fransa’ya gitmek üzere adadan ayrılmadan sadece birkaç gün önce, buradan yapmıştır.

Simenon’un Haziran 1933 tarihli söz konusu röportajında Troçki Nazilerin iktidara gelmesinin Avrupa’yı yeniden savaş yoluna soktuğu uyarısında bulunarak şunları söylemişti:

Faşizm, özellikle de Alman Nasyonal Sosyalizmi, Avrupa’ya tartışmasız bir savaş şoku tehlikesi getiriyor. … bu tehlikenin boyutunun yeterince farkında olmadığımızı düşünüyorum. Aylar değil ama yıllar içinde – ve kesinlikle on yıllara kalmadan– faşist Almanya’dan gelecek bir savaş patlamasının kesinlikle kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. İşte tam da bu mesele, Avrupa’nın kaderi için belirleyici hale gelebilir.

Troçki ayrıca sanki bugünün dünyası için söylenmişçesine şunları ifade ediyordu:

Elektrik teknolojisiyle bir benzetme yaparak, demokrasi, ulusal ya da toplumsal mücadelenin aşırı güçlü akımlarına karşı bir anahtar ve izolatör sistemi olarak tanımlanabilir. İnsanlık tarihinde hiçbir dönem, bizimki kadar çok sayıda çelişkiyle dolu olmamıştır. Avrupa şebekesinin bazı kısımlarında aşırı akım giderek daha fazla hissedilmektedir. Sınıfsal ve uluslararası çelişkilerin yarattığı aşırı basınç altında anahtarlar ya erir ya da patlar. Bunlar, diktatörlük kısa devreleridir. En zayıf anahtarlar elbette ilk arızalananlardır.

Sık sık Troçki’nin günümüz koşullarını anlamakta hiç zorlanmayacağını söyleriz. Bugün bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın ilk aşamalarına ve sınıfsal ve uluslararası çelişkilerin ağırlığı altında demokrasilerden geriye kalanların her yerde çöküşüne tanık oluyoruz. Troçki’nin güçlü bir iyimserliğe sahip olmasını ve geleceğe güvenle bakmasını sağlayan aynı nedenlerle, biz de bugünkü durumda yalnızca artan bir felaket ve barbarlık değil, insanlığın kurtuluşunun zemininin gelişmesini de görüyoruz. Bütün ülkeleri ve kıtaları birbirine bağlayan dünya ekonomisi ve onu işleten dünya işçi sınıfına bakıyor ve bu muazzam toplumsal gücün tarihe bilinçli bir şekilde müdahale etmesini sağlamanın ileriye giden tek yol olduğunu görüyoruz. Troçki 1938’de Dördüncü Enternasyonal’i bu yüzden kurdu ve dünya partisi bu yüzden bugün halen yaşıyor ve mücadele ediyor.

Şimdi, Troçki’nin 1929’da burada yazdığı Hayatım kitabının Türkçedeki serüveni hakkında birkaç şey söylemek istiyorum.

Troçki’nin yazılarının Türkçede yayımlanmasını engelleyen koşullara kısaca değindik. Ama bu gecikmede asıl etmen, TKP’nin ve aydınlarının Troçki’yi sürgün eden ve nihayetinde 1940’ta Meksika’da öldüren Stalinist rejime bağlı olmasıydı. Troçki’nin eserleri Türkçeye çevrilmek şöyle dursun, adı on yıllarca sadece bir hain olarak anıldı ve Moskova’nın yalanları tekrarlandı.

Troçki’nin ve Hayatım dahil eserlerinin Türkçeye girmesi 1960’ların sonlarından ve 1970’lerin başlarında başladı. Isaac Deutscher’in üç ciltlik ünlü Troçki biyografisi bu dönemde yayımlandı. Hayatım’ın ilk Türkçe basımı 1970 yılında Köz Yayınları’ndan yapıldı. Çevirmeni Müntekim Ökmen’di.

Halikarnaslı Herodot’un Tarih adlı eserini Türkçeye kazandırması dolayısıyla “Herodot mütercimi” olarak anılan ve Türkçenin önde gelen Fransızca çevirmenlerinden olarak bilinen Ökmen 1915’te dünyaya geldi. 2003 yılında vefat eden bu büyük çevirmenin ardından gazeteci ve arkadaşı Hasan Pulur’un yazdığı yazıdan, Ökmen’in gençlik yıllarında komünist olduğunu ve 1930’larda o dönem yasa dışı olan TKP’ye girdiğini öğreniyoruz. TKP’nin eski liderlerinden Şefik Hüsnü ile birlikte 1946’da yasal Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’ni kurdu ve bu yüzden üç buçuk yıl hapis yattı.

Stalinist bir gelenekten gelen Ökmen, nihayetinde Troçki’nin Hayatım kitabını Türkçeye kazandıran kişi olacaktı. Ökmen’in 1970’te yayımlanan çevirisinin halen Yazın Yayıncılık’tan ve Kırmızı Kedi Yayınevi’nden dağıtımda olduğunu belirtelim. Türkiye’de 56 yıldır birçok insan Troçki’nin bu eserini bu çeviriyle okuyabildi ve okumaya devam ediyor.

Sözlerimi bitirirken, Troçki’nin fikirlerinin ve mücadelesinin bugün dünya genelinde toplumsal eşitsizliğe, baskıya ve savaşa karşı mücadele etmek isteyen yeni bir işçi, gençlik ve aydın kuşağına ilham vermeye devam ettiğini vurgulamak istiyorum. Buna eski Sovyetler Birliği’ndeki yeni kuşak da dahildir. Onlar, Troçki önderliğindeki Sol Muhalefet’in ve Dördüncü Enternasyonal’in tarihi mücadelesini ve başından itibaren Stalinizme bir alternatifin olduğunu öğrenmeye başlıyorlar.

Eski Sovyet topraklarındaki bu kuşağın en iyi temsilcilerinden biri, 27 yaşındaki Ukraynalı yoldaşımız Bogdan Syrotiuk’tur. Bogdan yoldaş Nisan 2024’ten beri tutukluydu. Bundan tam altı gün önce, 10 Ağustos 2026’da NATO destekli Zelenskiy rejiminin bir mahkemesi, Bogdan yoldaşı “vatana ihanet” iddiasıyla tam 15 yıl hapse mahkûm etti. Aynı kararla mal varlığına el konulmasına ve Bolşevik-Leninistlerin Genç Muhafızları adlı örgütünün sosyalist program metinlerinin, broşürlerinin ve bildirilerinin imha edilmesine hükmedildi.

Bogdan’ın işlediği sözde suç, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yazılar yayımlamak ve editörleriyle yazışmalar yapmaktı. Bogdan’ın suçu, Rus ve Ukraynalı işçilerin savaşa karşı birliğini savunmaktı. Ukrayna hükümetinin İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerle iş birliği yapanları yüceltmesine karşı çıkmaktı. Bogdan yoldaş bir düşünce suçundan 15 yıl hüküm giydi.

Bu hüküm, dünyanın dört bir yanında demokratik hakları savunan herkesin ayağa kalkıp karşı çıkması gereken bir hükümdür. Bogdan yoldaşın 30 gün içinde kararı temyiz etme hakkı var. Hükmün iptal edilmesi ve Bogdan’ın derhal serbest bırakılması talebiyle dünya çapında bir kampanya yürütüyoruz. Bugün burada olan herkesi bu kampanyaya katılmaya, özgürlüğünü talep eden dilekçeyi imzalamaya, bu davayı çevrenize duyurmaya çağırıyoruz.

Şimdi sözü, bugünkü etkinliğimizin ana konuğu olan David North’a bırakmak istiyorum. David North’un devrimci bir gazeteci, tarihçi ve siyasi önder olarak uluslararası işçi hareketi ve Troçkist hareket içindeki faaliyetleri 55 yıla uzanmaktadır. Dünyada Lev Troçki üzerine bir siyasi otorite olan North, Türkiye’de Mehring Yayıncılık tarafından yayımlanan Lev Troçki ve Yirmi Birinci Yüzyılda Sosyalizm Mücadelesi, Lev Troçki ve Marksizmin Gelişimi ve Lev Troçki’yi Savunurken kitaplarının yanı sıra Siyonizmin Mantığı: Milliyetçi Mitten Gazze Soykırımına, Rus Devrimi ve Tamamlanmamış Yirminci Yüzyıl ve Savunduğumuz Miras – Dördüncü Enternasyonal’in Tarihine Katkı başlıklı eserlerin yazarıdır.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 3 days ago
▲ 4 r/TurkishLeft+1 crossposts

Troçki’nin Hayatım kitabı: Marksizme ve dünya edebiyatına ölümsüz bir katkı

Bu konuşma, 16 Ağustos Pazar günü “Büyükada’da Yazılan Hayatım ve Troçki’nin Sürgün Yılları” başlığı altında Büyükada’da düzenlenen “Dördüncü Uluslararası Lev Troçki Anması” etkinliğinde, Dünya Sosyalist Web Sitesi Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North tarafından yapıldı. Etkinliğe 100’den fazla kişi katıldı.

North’tan önce, Erdoğan hükümetinin muhalefetin yönettiği belediyelere karşı yürüttüğü harekât kapsamında haziran ayından bu yana tutuklu bulunan Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat’ın yerine konuşan Adalar Belediye Başkan Vekili Medine Pamuk ve ardından Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’in Genel Başkanı Ulaş Sevinç birer konuşma yaptı. North’un önceden kaydedilip izleyicilere altyazılı sunulan konuşmasının ardından canlı bir soru-cevap oturumu gerçekleştirildi. David North’un konuşması aşağıdaki videodan izlenebilir; ayrıca konuşma metnini yayımlıyoruz.

Büyükada’da dört yıl geçirmiş olan Lev Troçki’nin mirasını onurlandıran bir etkinliğe katılma olanağını bana bir kez daha sağladıkları için Adalar Belediyesi’nin yöneticilerine takdirlerimi ifade etmeme izin verin. Bu yıllık etkinliğin uluslararası önemi giderek artıyor. Troçki’nin 90 yıldan fazla bir süre önce yaşadığı köşkün restore edilmesini ve buranın yalnızca bu kahraman devrimcinin değil, aynı zamanda ve her şeyden önce, onun hayatını adadığı insanlığın kurtuluşuna dair sosyalist ideallerin yaşayan bir anıtı olmasını umalım.

Büyükada’yı Ağustos 2024’te ziyaret ettiğimde, Troçki’nin bu “huzur adası”nda geçirdiği yıllara yönelik anma Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat’ın yönetiminde düzenlenmişti. Farklı siyasi aidiyetlerimize rağmen, onun konuşmasındaki dürüstlükten ve demokratik ideallere ve tarihsel gerçeğe içten bağlılıktan derin biçimde etkilenmiştim. Bu nedenle, hazırladığım konuşmaya geçmeden önce, Belediye Başkanı Akpolat’ın hapsedilmesi karşısında duyduğum derin üzüntüyü dile getirmeyi bir yükümlülük olarak görüyorum. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, Belediye Başkanı Akpolat’ın ve tüm diğer siyasi tutukluların derhal serbest bırakılması için kamuoyuna bir çağrı yayınladı. Uluslararası işçi sınıfı ve dünyanın dört bir yanındaki yoldaşlarım adına, bu talebi şimdi burada yineliyorum.

Aynı zamanda, Ukrayna ve Rusya’daki Bolşevik-Leninistlerin Genç Muhafızları’nın 27 yaşındaki Troçkist önderi Bogdan Syrotiuk adına Ulaş yoldaşın yaptığı çağrıyı yinelememe izin verin. Bogdan, 10 Ağustos’ta, Güney Ukrayna’nın Mıkolayiv kentindeki faşizan bir mahkeme tarafından, Kiev ve Moskova rejimlerinin sürdürdüğü gerici savaşa karşı çıktığı için 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bogdan yoldaşın mahkûm edildiği “suç”, Kiev ve Moskova’daki gerici oligarşik kapitalist rejimlere karşı Rus ve Ukraynalı işçi sınıfının birliği çağrısı yapmasıdır. Bogdan halihazırda iki yılını hapiste geçirdi ve hayatı tehlikede. Sizleri Bogdan Syrotiuk yoldaşın serbest bırakılmasını desteklemeye ve bunun için mücadele etmeye çağırıyorum.

Bugünkü etkinlik için hazırladığım konuşma, Troçki’nin Sovyetler Birliği’nden sürgün edilişinin ilk yılında, 1929’da bu adada yazdığı edebi başyapıta odaklanacak: Hayatım: Bir Otobiyografi Denemesi.

Yayımlanmasının üzerinden neredeyse yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, Hayatım önemini hiç yitirmemiş bir eser olmayı sürdürüyor. Kitabın 20. yüzyılın en büyük otobiyografileri arasında yer almasının iki nedeni var. Birincisi, Troçki dâhi bir yazardı. O, Rus edebiyatının büyük ustalarının —Belinski, Tolstoy, Turgenyev ve Herzen— ile aynı seviyededir. Bertolt Brecht, Troçki’nin çağdaş Avrupa yazarlarının belki de en büyüğü olabileceğine inandığını söylemişti. O dönemin büyük yazarları arasında Thomas ve Heinrich Mann, Robert Musil, Alfred Döblin, Stefan Zweig, Lion Feuchtwanger ve Brecht’in kendisinin de bulunduğu düşünülürse, bu olağanüstü bir övgüydü.

Ancak Hayatım’ın dünya edebiyatındaki yeri yalnızca sanatsal biçim meselesi değildir. Kitapta anlatılan hayat, yalnızca geçen yüzyılın tarihine biçim vermekle kalmayıp fikirleri 21. yüzyılın siyaseti üzerinde de kapsamlı bir etki yapmayı sürdüren olağanüstü bir insanın hayatıydı.

Devrimci Troçki’yi yazar Troçki’den ayırmak olanaksızdır. Onun yaratıcı kişiliği, siyasi ve edebi dehanın olağanüstü bir kaynaşmasıydı. Başka türlü nasıl olabilirdi ki?

Troçki’nin otobiyografisinin parlaklığı, düşüncesinin ve eylemlerinin tarihsel çapının edebi biçimdeki zorunlu ifadesiydi.

Troçki’nin hayatı; Ekim 1917 Bolşevik Devrimi’nde, ilk işçi devletinin kuruluşunda, Kızıl Ordu’nun inşasında, karşıdevrim karşısındaki zaferde ve Komünist Enternasyonal’in yaratılmasında belirleyici bir rol oynamış bir insanın hayatıydı.

Bu benzersiz öge, o dönem Hayatım kitabına dair değerlendirmelerde de fark edilmişti. Ünlü gazeteci Emil Ludwig, Berliner Tageblatt’ta şöyle yazmıştı: “Büyük bir yazar, fantastik yaşamını burada öyle bir biçimde resmetmiş ki, insanların neden hâlâ roman okuduğunu —hele hele neden roman yazdığını— anlayamıyorum.”

Walter Benjamin’in bir çalışma arkadaşı olan Wolf Zucker ise Die Literarische Welt’te, [Hayatım’ı] “hiç tereddüt etmeden son çeyrek yüzyılın en önemli eseri olarak nitelendiriyorum...” diye yazmıştı.

Hayatım kitabı, yazıldığı koşullar göz önüne alındığında çok daha olağanüstü bir başarı haline geliyordu. Sovyet devletinin bürokratik yozlaşmasına karşı beş yıl süren yılmaz bir mücadelenin ardından ve baskı altında, Troçki Stalinist bürokrasi tarafından SSCB’den sınır dışı edildi. Sol Muhalefet’in önderini 1928’de Çin sınırına yakın Alma Ata’ya sürerek bu muhalefeti yok etmeyi başaramayan Stalin, Troçki Türkiye’de tecrit edilirse etkisinin bastırılacağına inanıyordu. Troçki’ye sınır dışı edilme kararı 20 Ocak 1929’da bildirildi. Emri aldığını beyan etmesi istendiğinde, önüne konan belgeye GPU’nun kararının “özü itibarıyla suç, biçimi itibarıyla yasa dışı” olduğunu yazdı. Eşyalarını —ki bunların en önemlileri el yazmaları ve kitaplarıydı— toplaması için kendisine iki günden az süre verildi.

Orta Asya’dan başlayan zorlu ve tehlikeli bir yolculuğun ardından Troçki, eşi Natalya ve oğlu Lev nihayet 10 Şubat akşamı Odessa’ya vardılar. Doğrudan limana götürülüp İlyiç adlı vapura bindirildiler. İki gün sonra, tek yolcuları Troçki, eşi, oğlu ve birkaç GPU ajanı olan gemi İstanbul Boğazı’na girdi. Troçki, Türkiye’de karaya çıkmadan önce ülkenin Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk’e bir mektup yazdı:

“Sayın Beyefendi: İstanbul kapılarında, size, Türkiye sınırlarına kendi irademle gelmediğimi ve bu sınırı yalnızca zor kullanılmasından dolayı geçtiğimi bildirmekten onur duyarım. Sayın Cumhurbaşkanı, en samimi hislerimi kabul ediniz.” L. Troçki. 12 Şubat 1929.

Türkiye’ye varışını izleyen haftalarda Troçki, Sovyetler Birliği’nden sınır dışı edilmesine ilişkin sayısız soruya yanıt olarak, Ne Oldu ve Nasıl Oldu? başlığı altında yayımlanan bir dizi makale kaleme aldı. Troçki’nin iktidardan düşüşüne ilişkin olan ve Hayatım’da daha ayrıntılı biçimde geliştirilecek olan siyasi meselelerin birçoğu, ilk kez bu yazılarda ortaya konmuştu. Troçki, bürokratik entrikaların oynadığı rolü hafife almamakla birlikte, bunların ikincil niteliği üzerinde ısrar etti. “Sınıf güçlerinin yeniden saflaşması ve devrimin çeşitli aşamalarının ilerleyişi gibi temel bir soruyla karşılaştırıldığında, kişisel gruplaşmalar ve kombinezonlar sorunu yalnızca ikincil öneme sahiptir.”

Stalin’in zaferinin onun müthiş siyasi becerilerine bağlanacağı yönündeki iddiaları öngören Troçki, bürokrasinin önderini “partimizdeki en seçkin vasat” olarak niteledi. Troçki, Stalin’in yükselişini kitlelerin devrimci yükselişinin gerilemesi bağlamına yerleştirdi. Helvétius’un şu sözlerini aktardı: “Her dönemin kendi büyük adamları vardır; eğer yoksa, onları yaratırlar.”

Troçki, kendisine karşı başvurulan sinsi komploları ve iftiraları göz ardı etmedi. Ne var ki entrika, onun neden iktidarı kaybettiğini açıklayamazdı. “Yenilgisinin nedenini hasmının entrikalarında bulan bir siyasi çizgi, kör ve zavallı bir çizgidir,” diye yazdı. “Entrika, bir görevin belirli bir teknik uygulanma biçimidir; yalnızca tali bir rol oynayabilir. Büyük tarihsel sorunlar, küçük manevralarla değil, büyük toplumsal güçlerin eylemiyle çözülür.”

Troçki’nin Büyükada’daki ilk haftaları yoğun geçti. Titiz çalışma disiplinine uygun biçimde işini yürütebileceği bir konut bulup düzenlemesi gerekiyordu. Otobiyografi üzerindeki çalışma en geç Nisan 1929’da başladı.

Troçki’nin Hayatım’ı yazma hızı şaşırtıcıdır; bu, onun olağanüstü öz disiplininin bir başka kanıtıdır. Troçki, otobiyografi üzerinde çalışırken bile Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeler üzerine yazmayı, dünya olaylarını yorumlamayı ve doğmakta olan Uluslararası Sol Muhalefet’in çalışmasına teorik ve siyasi yön vermeyi sürdürdü.

Eylül 1929’da tamamlanan otobiyografi, onun yaşamında ve dünya tarihinde bir dönüm noktasında yazılmıştı. Büyük Buhran’ı ve onu izleyen 1930’ların felaketlerini başlatacak olan Wall Street çöküşü, Hayatım’ın yayımlanmasından yalnızca birkaç hafta önce gerçekleşti. Eserin yaratılışının temposu ve tonu —eğer bir senfoni olsaydı, üzerinde “alla marcia con fuoco” [coşkulu bir marş tarzında] ibaresi yer alabilirdi— üretildiği koşulları yansıtıyordu.

Isaac Deutscher, sonradan Hayatım’ın çok erken yazıldığını ileri sürdü. Bir edebiyat eseri olarak tüm canlılığına karşın kitap, Deutscher’ın iddiasına göre, siyasi yenilgisinin çapını ve belirleyici niteliğini henüz tam olarak kavramamış bir adamın eseriydi. Eserin bakış açısı ve tonu fazla iyimserdi.

Deutscher, eğer Troçki otobiyografisini yazmayı ertelemiş ve 1930’ların felaketlerine tanık olmuş olsaydı, Hayatım’a sinmiş olan güven ve iyimserlik tonunu koruyamayacağını ima eder. 1929’da değil de 1939’da yazılmış bir anı kitabı daha karanlık bir eser olacak, Troçki’nin hayatını adadığı davanın gerçekleşebilirliği konusunda kuşkuya daha fazla yer verecekti. Bu eleştiri, Deutscher’ın, Troçki’nin Stalinizme karşı mücadelesinin baştan itibaren yenilgiye mahkûm olduğu ve Dördüncü Enternasyonal’i kurmasının Donkişotvari bir girişim olduğu yönündeki inancını yansıtıyordu.

Dahası, Deutscher’ın karamsar değerlendirmesi bizzat Troçki’nin kendi sözleriyle çürütülmektedir. Şubat 1940’ta kaleme aldığı vasiyetinde Troçki şöyle yazıyordu:

İnsanlığın komünist geleceğine duyduğum inanç bugün, gençlik günlerimdekinden daha az ateşli değil, tersine daha da sağlamdır…

Hayat güzeldir. Gelecek kuşaklar onu bütün kötülüklerden, baskıdan ve şiddetten arındırsın ve doyasıya yaşasın.

Her halükârda, Troçki’nin Hayatım’ı yazma kararının zamanlaması keyfi bir nitelik taşımıyordu. Bu zamanlama, siyasi ve kişisel koşulların etkileşimiyle belirlenmişti. Troçki’nin önsözde açıkladığı gibi: “Bu kitap, yayınlanmasını, yazarın politika yaşamındaki bir duraklamaya borçludur. İstanbul, ömrümün beklenmedik bir dönemi olmuştur. Burada bir açık ordugahtayım -ilk defa değil- ve arkadan ne gelecek diye sabırla beklemekteyim. Bir devrimcinin yaşamı az buçuk ‘kadercilik’ olmadan olmaz. İstanbul durağı, durumun nereye varacağını beklerken, geriye doğru bir göz atmak için uygun bir zaman olmuştur.” [1]

Troçki’nin otobiyografisi, “yitirilmiş zaman”ın nostaljik bir muhasebesi niteliğini hiç taşımıyordu. Kitap, “bütün ömrünü verdiği savaşı” sürdürüyordu. “Ömrümün her yanını ortaya koyaraktan ne olduğumu ve ne yapabildiğimi gösteriyorum, kendimi savunuyor ve daha çok öbürlerinin üzerine üstüne yürüyorum. Daha üstün bir düzeyde tarafsız bir biyografi de ancak böyle, yani kişiliği, koşulları ve çağı her yanıyla ve eksiksiz olarak vermek suretiyle yazılabilir.” [2]

Troçki, sahte nesnelliğin aldatıcı ve ikiyüzlü maskesi altındaki “yapmacık kayıtsızlık” tutumunu ve tonunu reddediyordu. “Kendimden söz etmek zorunluluğuna boyun eğdiğimden beri -ve yazarın kendinden söz etmeden hayatını anlatabildiği bir biyografiyi de henüz görmediğime göre- sevdiğim sevmediğim, beğendiğim ya da yerin dibine batsın dediğim şeyleri gizlemem için de hiçbir neden yoktur.” [3]

Hayatım, Troçki’nin neredeyse bütün yazıları gibi, yoğun biçimde polemik bir nitelik taşır. Ama bu, üslup açısından bir gösteriş değildi. Polemik, onun açıkladığı gibi, “çatışmalar üzerine kurulu bir toplum yaşamının işleyişini yansıtır… Çağımız böyledir. Hepimiz onunla büyüdük. Onu soluyor ve onunla yaşıyoruz. Dönemimize günün diliyle sadık kalmak istiyorsak, polemikçi olmaktan nasıl kaçınabiliriz?”

Hayatım’ın ilk beş bölümü, onun çocukluğunun ve gençliğinin anlatımına ayrılmıştır. Troçki, çocukluğunun evrenini dolduran o geniş karakter kadrosunu sevecenlikle, empatiyle, tiksintiyle ve hiç de seyrek olmayan biçimde acımasız bir mizahla anımsar.

Büyük Marksist teorisyen, dönemin büyük siyasi olayları ile kendi çocukluk deneyimleri arasında doğrudan ve apaçık bir bağ olduğunu öne süren ideolojik bir şemayı geriye dönük olarak dayatmaz. Bunun yerine Troçki’nin anlatımı, bir çocuğun bilincinin gelişimini yeniden yaratır: ilk çocukluğunun Yanovka’sının ve ergenliğinin Odessa’sının ötesindeki dünyayla ilişkisini ve daha geniş anlamını çok az kavrayan, yeni ve dolayımsız deneyimlerden oluşan bir bilinç.

İzleyen bölümler, destansı bir dram niteliğindeki bir yaşamı anlatır. Ancak metin otobiyografik biçiminden soyutlansa bile, Hayatım yine de 20. yüzyıl tarihinin başlıca belgelerinden biri olarak ayakta kalırdı. Anlatısı; 1905 Rus Devrimi’ni, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasını ve İkinci Enternasyonal’in çöküşünü, 1917 Şubat Devrimi’nin patlamasını, Bolşeviklerin iktidarı almasını, Rus İç Savaşı’nı, Lenin’in ölümünü, ardından Sovyet rejimi içinde gelişen mücadeleyi, Britanya Genel Grevi’ni ve Çin Devrimi’nin 1927’deki yenilgisini kat eder.

Troçki’nin tarihsel olaylara ilişkin kavrayışı, kendi faaliyetini insanlığın kaderini biçimlendiren nesnel güçler bağlamına yerleştirmesini sağladı. Bu tarihsel kavrayış düzeyi —teorik terimlerle, tikel olanda evrensel olanın saptanması diye tanımlanabilecek şey— aynı zamanda Troçki’nin edebi dehasının belirleyici bir ögesiydi. O, en tesadüfi görünen ayrıntıda bile tarihin mantığının işleyişini fark ediyordu. Bu, bireylere ilişkin betimlemelerine çarpıcı bir isabet kazandırıyordu.

Bu yetenek, Troçki’nin İkinci Enternasyonal önderlerine ilişkin portrelerinde sergilenir. O, 1914 öncesi dönemin bütün büyük şahsiyetleriyle tanışmış, konuşmuş ya da en azından onları dinlemişti: August Bebel, Georgi Plehanov, Karl Kautsky, Yuliy Martov, Jean Jaurès, Rosa Luxemburg, Rudolf Hilferding, Victor Adler, Karl Renner ve hatta Ramsay MacDonald.

Troçki, siyasi şahsiyetlerde —hasımları arasında olsalar bile— büyük nitelikler gördüğünde hayranlığını gizlemedi. Jaurès’i anımsayan Troçki, bu büyük hatip için şunları yazdı: “Yaratılıştan ağır, sözünü dinletir, sağlam bir kişiliği vardı, bunun yanında yüksek bir kültürün aydınlattığı yüzünde tatlılık, güler yüzlülük taşırdı. İnsanın beynine taş yağdırır, gök gürültüsü gibi gürler, temelleri sarsar ama hiçbir zaman kendini sağırlaştırmazdı…” [4]

Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’nin önderleri, 1907-1914 yıllarını Viyana’da geçirmiş olan Troçki üzerinde çok farklı bir izlenim bırakmıştı. Onların 1914’teki siyasi teslimiyetinin işaretleri kişiliklerinde önceden belirmişti. Seçkin Avusturyalı sosyal demokratlar bilgili adamlardı ama Troçki onlarda “devrimci tipinden en uzak tip” olanların “kendinden memnunluğunu” ve hafif “dar kafalılığını” saptadı. Renner’e bir sonraki Rus devriminin iktidarı proletaryaya teslim edeceğini söylediğinde, “ezici bir nezaketle” verdiği yanıtla, “Bu adam, devrimci diyalektiğe, Mısır firavunlarının en geri kafalısı kadar yabancı” olduğunu açığa vurmuştu. [5]

Troçki, onların karşısına Karl Liebknecht’i koydu: bir teorisyen değil, “eylem adamı” idi; “çabuk heyecanlanır” ve “kendini düşünmezdi”, “durumu çarçabuk kavrayan politik sezgisi” ve “kabına sığmazcasına bir atılganlığı” vardı. [6]

1917 yılı, savaş karşıtı devrimci gazeteciliği yüzünden Avrupa’dan sınır dışı edilen Troçki’nin New York’a varışıyla başladı. Yıl, Petrograd’a dönmüş olan Troçki’nin Geçici Hükümet’in devrilmesini örgütlemesiyle sona erdi. Troçki’nin 1917 olaylarına ilişkin anlatısı, değişimin olanaksız olduğu ve gerçekleşirse de yalnızca daha kötüye gideceği inancına dayanan siyasi kuşkuculuğun en katı vakasını bile iyileştirmeye yeter.

Troçki, 1902’de Londra’daki ilk karşılaşmalarından, 1922-23 kışında Stalin’in genel sekreter olarak tutumuna karşı sürdürdükleri iş birliğinin son haftalarına dek 20 yıllık bir dönem boyunca Lenin’le olan karmaşık siyasi ve kişisel ilişkilerini anlatır. Troçki, Lenin’le arasındaki görüş ayrılıklarını gizlemez ve Stalinist rejimin, kendi çıkarları doğrultusunda, Lenin’in 1924’teki ölümünün ardından ona yapılan bütün göndermelere dayattığı yaltakçı tanrılaştırma tonunu reddeder. “Evet,” diye yazar Troçki, “Lenin insanca bir deha ile dâhi idi. Ama hiç yanlış yapmayan mekanik bir hesap makinesi de değildi. Onun yerinde bulunacak herhangi bir adamdan çok daha az yanlış yapıyordu. Ama yanlış yaptığı zaman da yanlışın en büyüğünü yapıyordu: elinden çıkan her iş dev ölçüsünde bir işti.” [7]

Ekim Devrimi’nin ardından gelen iç savaşa dair beş bölüm, Kızıl Ordu’nun yaratılışına ve zaferi nasıl kazandığına ilişkin olağanüstü bir kavrayış sunar. Önümüzdeki yıllarda büyük değer taşıyabilecek dersler sağladığı için dikkatli bir incelemeyi hak eder.

Troçki’nin daha önce hiç askeri eğitimi yoktu. O, bir gazeteci ve devrimci bir sürgündü. Ama çarlık ordusunun çöküşünün ardından, yaygın bir kaosun ortasında, abluka altında, birden fazla Beyaz orduya ve yabancı müdahale güçlerine karşı, yaklaşık 5 milyon kişilik bir orduyu yoktan var etti ve üç yıldan kısa bir sürede onu zafere taşıdı. Makul her tarihsel ölçüte göre bu, olağanüstü bir başarıdır. Zırhlı treni bunun simgesiydi: o tren aynı anda hem hareketli bir karargâh hem bir matbaa hem bir mahkeme hem bir ikmal deposu hem de siyasi bir otorite aracıydı.

Hayatım’ın, Bolşevik Parti içinde gelişen mücadeleye odaklanan son bölümleri, en doğrudan polemik nitelikte olanlardır. Anı yazarının geriye dönük tonu, kesin biçimde etkin bir muharebe tonuna dönüşür. Troçki bu bölümlerde şu soruyu yanıtlar: “İktidarı nasıl kaybettiniz?” Gerek Troçki’nin zamanında gerekse bugün, siyaset anlayışı alışılmış pragmatik terimlerle çerçevelenmiş olanlar açısından iktidarın kaybı genellikle hataların, becerikli ve zamanında manevralar yapmaktaki başarısızlığın sonucu olarak görülür.

Ne var ki siyasi iktidarı kaybetmek, Troçki’nin açıkladığı gibi, “cepten düşüp kaybolan saat, defter gibi maddi bir şeyi” kaybetmek gibi değildir. Eğilimlerin ve bireylerin yükselişinin ve düşüşünün nedenleri nesnel koşullarda aranmalıdır. 1917’de Rusya’da sınıf mücadelesinin muazzam bir patlama yapması, Troçki ve Lenin’i öyle şaşırtıcı bir hızla belirsizlikten iktidarın doruğuna yükseltti ki, Lenin Bolşevik ayaklanmanın gecesinde Troçki’ye “Es schwindelt,” [“Başım dönüyor”] demişti. [8] Bunun tersi yönde ve daha uzun süreli bir siyasi durgunluk, tıkanma ve devrimci coşkuda gerileme süreci —Sovyetler Birliği sınırlarının ötesinde Avrupa işçi sınıfının uğradığı yenilgilerin, proletaryanın yalıtılmasının ve siyasi bakımdan tükenmesinin, devletin ve iktidardaki partinin bürokratikleşmesinin ve 1921’de Yeni Ekonomi Politikası’nın benimsenmesinin ardından küçük burjuva bir katmanın güçlenmesinin ürünü olan bir süreç— Troçki’nin etkisinin ve iktidarının gerilemesinin temelinde yatıyordu.

Stalin, Troçki’ye ve sürekli devrimin enternasyonalist stratejisine karşı mücadeleye “tek ülkede sosyalizm” denilen gerici programını sağlamadan önce bile, parti önderliğinin siyasi ruh halinde ve yaşam tarzında fark edilir bir değişim vardı. Kendinden memnunluk, bayağılık ve ahlaki çöküş atmosferi her yeri sarmış ve parti içindeki güç dengesinde bir değişimin işaretini vermişti. Troçki, parlak bir pasajda, iktidardaki Politbüro’nun diğer üyeleri arasındaki gayri resmi sohbetlerin, kendisi odaya girdiğinde birdenbire kesildiğini aktarır. “Bu, isterseniz öyle deyin, iktidarı kaybetmeye başladığımın kesin bir göstergesiydi.”

Bu mücadele boyunca Troçki’nin ve Sol Muhalefet’in Stalinist rejimin politikalarına yönelik eleştirisi olaylar tarafından doğrulandı. Stalin’in, Muhalefet’in argümanlarına karşı koymak için baskıdan başka bir aracı yoktu; bu baskı, 1927’de Troçki’nin ve destekçilerinin Komünist Parti’den ve Komünist Enternasyonal’den ihraç edilmesiyle, 1928’de Troçki’nin Alma Ata’ya sürülmesiyle ve nihayet 1929’da Troçki’nin Sovyetler Birliği’nden sınır dışı edilmesiyle doruğuna ulaştı.

Troçki, otobiyografisini “Vizesiz Gezegen” başlıklı bir bölümle bitirir. Almanya’nın, Britanya’nın, Fransa’nın ve Norveç’in yaptığı sığınma başvurularını reddedişini anlatır: “Batı Avrupa demokrasilerinin sığınma hakkı konusunda söyledikleri, bana başka şeyler arasında, eğlenceli dakikalar yaşamak fırsatı da vermiştir ki, bunu burada belirtmekten kendimi alamıyorum. Çoğu zaman demokrasi ilkeleri üzerine bir perdelik komedi sahneye konulduğu sanılabilirdi.” [9]

Troçki, iktidardan düşüşüyle nasıl baş edebildiğini merak edenlere ise şöyle yanıt verdi: “Ben tarihsel süreci kendi kişisel alın yazımın ölçüsü ile ölçmem. Tersine kendi kişisel alın yazımı yalnız nesnel olarak değil, öznel olarak da toplumsal gelişmeye sıkı sıkıya bağlı sayarım.” [10]

Peki ya devrimin kendisi? Haklı mıydı? Neyi başarmıştı? Troçki şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya işçi sınıfı Bolşeviklerin yönetimi altında yaşamı insanlığa musallat olan şiddetli delilik nöbetlerine yer vermeyecek ve daha üstün bir kültürün temellerini atacak şekilde yeniden düzenlemek istemiştir. Ekim Devrimi’nin anlamı buradadır. Evet, ortaya koyduğu bu sorun çözülmüş değildir; ama bu sorun aslında birkaç düzine yıl için ortaya konulmuştur. Dahası, Ekim Devrimi’ni bütünüyle, yeni bir insanlık tarihinin başlangıç noktası olarak almak gerekir.” [11]

Hayatım’ın Almanca baskısı, Troçki’nin 50. doğum gününün olduğu ay yayımlandı. Başarıları ne kadar anıtsal olursa olsun, Troçki’nin gerek bir yazar gerekse bir devrimci olarak en büyük eseri henüz yazılmamıştı. Büyükada’daki dört yılda Troçki Rus Devrimi’nin Tarihi’ni yazmakla kalmadı. Aynı zamanda, Almanya’da faşizmin yükselişinin oluşturduğu tehdidi eşsiz bir öngörüyle çözümleyen bir dizi siyasi makale üretti.

Stalinistlerin feci politikalarının bir sonucu olarak Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinin ardından Troçki, Dördüncü Enternasyonal’in inşası çağrısını yaptı. Temmuz 1933’te Troçki nihayet Fransa’ya giriş izni aldı; 1935’te Fransa’yı terk etmek zorunda kaldı. Norveç hükümeti onun ülkeye girmesine izin verdi. Ağustos 1936’nın başında Troçki, Sovyet işçi devletinin yozlaşmasının ve Stalinist rejimin karşıdevrimci niteliğinin bugüne dek yapılmış en müthiş çözümlemesi olmayı sürdüren İhanete Uğrayan Devrim’i tamamladı.

Troçki’nin bu kitapta rejime verdiği mahkûmiyet hükmü, haftalar içinde, neredeyse tam 90 yıl önce, 19 Ağustos 1936’da başlayan birinci Moskova Duruşmasının sahneye konmasıyla doğrulandı. Bu, Terör’ün ve Bolşevizmin fiilen bütün kadrosunun, işçi sınıfının sosyalist önderlerinin ve sosyalist entelijansiyanın en ileri temsilcilerinin soykırımcı biçimde imha edilmesinin başlangıcıydı.

Stalinist rejimin baskısı altındaki Norveç’in Sosyal Demokrat hükümeti, Moskova’dan fışkıran ve Troçki’nin faşizmin ajanı olduğunu iddia eden canavarca yalanlara yanıt vermesini engellemek için onu tecrit etti. Aralık ayında Troçki’ye, Devlet Başkanı Lázaro Cárdenas’ın önderliğindeki Meksika hükümeti tarafından sığınma hakkı tanındı. Troçki ve Natalya Sedova 9 Ocak 1937’de Meksika’ya vardılar. Troçki, derhal Moskova’daki duruşmaları kamuoyu önünde teşhir etti ve uluslararası bir “karşı duruşma” yapılması çağrısında bulundu. 30 Ocak’ta İngilizce olarak yaptığı, kaydedilerek film olarak korunan bir konuşmada Troçki şunları ilan etti: “Stalin’in bana karşı açtığı dava, egemen kliğin çıkarları doğrultusunda modern Engizisyon yöntemleriyle koparılmış sahte itiraflar üzerine kuruludur. Tarihte, Zinovyev-Kamenev ve Radek-Piatakov’un Moskova duruşmalarından niyet ya da uygulama bakımından daha korkunç suçlar yoktur. Bu duruşmalar komünizmden değil, sosyalizmden değil, Stalinizmden, yani bürokrasinin halk üzerindeki hesap vermez despotizminden doğmaktadır! Şimdi başlıca görevim nedir? Gerçeği açığa çıkarmak. Asıl suçluların, suçlayanların pelerini altında saklandığını göstermek ve kanıtlamak.”

Troçki, bir karşı duruşmanın, “kaynağı Nazi Gestaposu’nun düzeyine gerilemiş olan Stalin’in polisi GPU olan bu sahtekarlık, iftira, tahrifat ve komplo mikrobu bulaşmış ortamı temizlemek için gerekli” olduğunu ilan etti. [12]

Amerikalı filozof John Dewey’in başkanlığında bir Soruşturma Komisyonu oluşturuldu. 10-17 Nisan 1937 tarihleri arasında yapılan oturumlarda Troçki, Komisyon üyelerinin sorularını yanıtladı ve siyasi kariyerinin bütün seyrini gözden geçirdi. İngilizce olarak yaptığı son konuşmasında Troçki şunları söyledi: “Başarıların ve başarısızlıkların eksik olmadığı yaşam deneyimim, insanlığın aydınlık, parlak geleceğine olan inancımı sarsmamış; tersine ona yıkılmaz bir karakter kazandırmıştır. On sekiz yaşında Rus taşra kenti Nikolaev’in işçi mahallelerine götürmüş olduğum akla, gerçeğe, insan dayanışmasına olan bu inancı tam olarak ve bütünüyle korudum.” [13]

Komisyon, Aralık 1937’de bulgularını açıkladı. Troçki’yi “Suçsuz” ilan etti ve Moskova Duruşmalarını “Kumpas” olarak damgaladı.

Dewey Komisyonu’nun (Soruşturma Komisyonu yaygın olarak bu adla biliniyordu) kararına rağmen, birçok liberal aydın Moskova Duruşmalarının hukuki dürüstlüğünü onaylamayı sürdürdü. Bu, “Halk Cephesi” dönemiydi; liberalizmin, Sovyet gizli polisi GPU ile ittifakının dönemi. Avrupa’daki ve ABD’deki kapitalist hükümetlere verilen Stalinist destek karşılığında, orta sınıf liberal aydınlar Sovyet rejiminin devrimcileri katletmesine onay verdiler.

Troçki Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşuna hazırlanırken, Stalinist rejim onun önderliğine karşı şiddetli bir harekât başlattı. Temmuz 1937’de, Norveç’te Troçki ile yakın çalışmış olan Erwin Wolf, GPU tarafından kaçırılıp öldürüldü. GPU’dan ayrılmış ve Dördüncü Enternasyonal’le dayanışmasını ilan etmiş olan Ignace Reiss, bundan iki ay sonra, İsviçre’de suikast kurban gitti. Şubat 1938’de, Troçki’nin oğlu ve en yakın siyasi çalışma arkadaşı Lev Sedov, Paris’te öldürüldü. Temmuz 1938’de ise, sekreteri olduğu Dördüncü Enternasyonal’in planlanan kuruluş kongresinden yalnızca iki ay önce, Rudolf Klement de Paris’te suikasta kurban gitti.

Bütün bu trajik olayların ortasında Troçki, yaşamının en önemli görevi olarak gördüğü şeyi yerine getirdi: Marksizmin siyasi programını savunmak ve sosyalist hareketin yeni bir işçi ve gençlik kuşağı içinde varlığını sürdürmesini güvence altına almak. Troçki, 25 Mart 1935 tarihli bir günlük notunda, 1917 ayaklanmasındaki ve ardından gelen iç savaştaki rolünün, kesinlikle önemli olmakla birlikte, zorunlu olarak “vazgeçilmez” olmadığını belirtti. Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum. Troçki’nin iktidarın fethindeki ve iç savaştaki rolünün belirleyici bir öneme sahip olduğuna dair bol miktarda kanıt vardır. Bu tarihsel bir tartışmanın konusu olabilir ama Troçki’nin 1930’lardaki rolüne ilişkin değerlendirmesi tümüyle yerindedir.

Troçki yalnızca beş yıldan biraz fazla yaşayacaktı. 21 Ağustos 1940’ta, bir Stalinist suikastçının açtığı yara nedeniyle öldü. Bu suç, uluslararası işçi sınıfını, Ekim Devrimi’nin hayatta kalan son önderinden ve klasik Marksist programın ve geleneğin en büyük temsilcisinden yoksun bıraktı. Siyasi deha bir yana, deneyim bakımından bile Troçki’ye denk hiç kimse hayatta kalmamıştı. Troçki’nin yaşamının son yıllarında yaptığı çalışma, Marksist hareketi yok olmaktan kurtardı. Troçki, otobiyografisini tamamlaması ile 1940’taki suikast arasında Dördüncü Enternasyonal’i yarattı ve sosyalist hareketin modern çağdaki temel görevlerini tanımladı.

Lenin’in ölümünden sonra 16 yıl daha yaşayan Troçki, sınıf mücadelesinin 20. yüzyıldan 21. yüzyıla seyrini belirleyen büyük siyasi olayları çözümledi, onlara yanıt verdi ve hatta onları önceden gördü. Troçki, Sovyetler Birliği’nin yozlaşmasına, faşizmin ortaya çıkışına, burjuva demokrasisinin genel çürüyüşüne, sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki burjuva milliyetçi hareketlerin ihanetine, Amerikan emperyalizminin küresel egemenlik konumuna yükselişine ve nihayet İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine tanık olacak kadar uzun yaşadı. Bu son olay, sürekli devrim teorisinin temel önermesini; küresel kapitalizmin ve ulus devlet sisteminin çelişkilerine verilebilecek tek geçerli stratejik yanıtın dünya sosyalist devrimi olduğunu doğruladı.

Troçki, ölümünden yalnızca üç ay önce, uzun süreli bir devrimci ve karşıdevrimci altüst oluşlar dönemi öngördü. Mayıs 1940’ta, şaşırtıcı bir önseziyle ve bilgelikle şunları yazdı: “Kapitalist dünyanın, uzatılmış bir can çekişme dışında bir çıkışı yok. Eğer on yıllar değilse de uzun yıllar sürecek savaş, ayaklanmalar, kısa ateşkes aralıkları, yeni savaşlar, yeni ayaklanmalar yıllarına hazırlanmak gerekiyor. Genç bir devrimci parti bu perspektifi temel almalıdır. Tarih ona kendisini sınaması, deneyim edinmesi ve olgunlaşması için yeterince fırsat ve olanak sağlayacaktır. Öncünün safları ne kadar çabuk kaynaşırsa, kanlı sarsıntılar çağı o kadar kısa süreli olacak, gezegenimiz o kadar az zarar görecektir. Ancak, her durumda, büyük tarihsel sorun, devrimci parti proletaryanın başına geçene kadar çözülmeyecek. Hız ve zaman aralıkları sorunu son derece önemlidir ama bu ne genel tarihsel perspektifi ne de bizim politikamızın yönünü değiştirir. Sonuç basit: proleter öncüyü on kat enerjiyle eğitme ve örgütleme işini sürdürmek gerekiyor. Dördüncü Enternasyonal’in görevi tam da burada yatmaktadır.” [14]

86 yıl önce yazılmış olan bu perspektif, bugünkü dünya için daha da büyük bir güçle geçerlidir. İşte bu nedenle, 20. yüzyıl tarihinin dev bir şahsiyeti olan Troçki, 21. yüzyılın siyasetinde muazzam bir varlık olmayı sürdürüyor. Onun adı, çağdaş dünyada işçi sınıfının devrimci hareketi olarak Marksizmin teorisini (sürekli devrim), stratejisini (dünya sosyalist devrimi) ve örgütünü (Dördüncü Enternasyonal) hatırlatıyor. Troçkizm, 21. yüzyılın Marksizmidir.

Troçki’nin ve Troçkizmin hayaleti, egemen seçkinlerin ve onların gazeteci ve akademisyen maiyetinin peşini bırakmıyor. Onlar Ekim Devrimi’ni asla unutmayacaklar ve Troçki’yi ona önderlik ettiği için asla affetmeyecekler.

Troçki’nin yaşamını karalayan, küçümseyen ve tahrif eden biyografiler, yayıncılık sektörünün başlıca ürünlerinden biridir. Bu eserler, Troçki’nin şu sözünü doğrulamaktadır: “Kamuoyunu ayaklandıran her olayda göze en çok çarpan şey insanoğlunun yalan söyleme yetisidir.” [15]

Troçki’nin itibarsızlaştırılmasındaki en ısrarlı tema, onun derin kusurları olan, hatta itici bir kişilik olarak resmedilmesidir; güya entelektüel kibri ve parti önderliğindeki yoldaşlarına yönelik alaycı küçümsemesi, iktidardan düşüşünün başlıca nedenleriymiş. Troçki biyografilerinin bütün tarihyazımı içinde, onun parti önderliğinin toplantıları sırasında bir Fransız romanına dalıp gittiği hikâyesi kadar sık anlatılan bir Troçki hikâyesi yoktur.

Bu hikâyenin aktardığı imge çarpıcıdır: Parti önderleri bir masanın etrafında toplanmış, gündemlerini tartışıyorlar. Ama işte Troçki, sıkılmış ve kayıtsız, burnunu bir romana gömmüş; üstelik Rus değil, bir Fransız romanına. Ne gösterişli bir kültürel üstünlük hareketi ama! Düşmanlığı kışkırtmak için bundan daha iyi hesaplanmış ne olabilir? Bu hikâyenin yalnızca tek bir sorunu var: Aslında bunun Troçki’nin hizip rakipleri tarafından uydurulmuş siyasi bir kurgu olması. Fransız roman masalının, Troçki’nin Politbüro protokolünü ihlal ettiği iddiasına dair bir tanık ya da inandırıcı biçimde belgelenmiş başka herhangi bir kanıt gösteren tek bir anlatımı bile yoktur.

Hikâyenin sonsuz tekrarına emsal oluşturan en bilinen anlatımında, onun uydurma niteliği kabul edilmektedir. Deutscher, ilk kez 1959’da yayımlanan Troçki biyografisinin ikinci cildi Silahsız Peygamber’de, bu hikâyenin kendisine Moskova’ya yaptığı bir ziyaret sırasında anlatıldığını öne sürmüştür. Hikâyeyi kendisine anlatan kişiyi belirtmez ve hemen ardından hikâyenin doğruluğuna kuşku düşürerek şöyle yazar: “Anekdot uydurulmuş olsa bile, iyi uydurulmuştur: Adamın mizacına dair bir şeyler aktarmaktadır.”

Anekdotun “iyi uydurulmuş” olduğu yönündeki bu ifade, Deutscher’ın kendisinin de hikâyenin doğru olduğuna inanmadığını açıkça göstermektedir.

Ancak hikâyenin ardından gelen sayısız anlatımda Deutscher’ın bu çekincesi göz ardı edilir. “İyi uydurulmuş” anekdot, tartışılmaz bir olgu ve yanıtlanamaz bir suçlama haline gelmiştir. Hikâye Troçki’yi kendi yıkımının mimarı yapar; ayrıca Troçki’nin yüksek kültür düzeyini ve sosyalist enternasyonalizmini ustaca ona karşı çevirir. Hikâye, onun eline Fransız değil de bir Rus romanı koysaydı aynı etkiyi yaratır mıydı? Son olarak, dikkati, Troçki’nin iktidardan düşüşünün temelinde yatan ve Hayatım’da ayrıntılandırılan siyasi meselelerden başka yöne kaydırır.

Son tahlilde, Troçki’ye yöneltilen yalanlar, sosyalizmi ve dolayısıyla kapitalizme bir alternatifin olabilirliğini itibarsızlaştırmayı amaçlamaktadır. Troçki’nin yaşamı ve siyasi görüşleri şu gerçeğe tanıklık etmektedir: Sovyetler Birliği’nin yozlaşması kaçınılmaz değildi; Stalinizm sosyalizmin gerici bir reddiydi ve nihayetinde işçi devletinin dağıtılmasına ve kapitalizmin restorasyonuna yol açan acımasız diktatörlüğün bir alternatifi vardı. Troçki’nin uğruna mücadele ettiği strateji ve program, işte bu alternatifi temsil ediyordu.

Hayatım’a pekâlâ Çağımız başlığı da verilebilirdi. Aradan bir asır geçmiş olmasına rağmen, bu otobiyografi tarihin gerisinde kalmadı. Bugün Troçki’nin anlayacağı bir dünyada yaşıyoruz. Teknoloji muazzam ölçüde ilerledi ama sorunlar özleri itibarıyla aynı kaldı ve ölçekleri bakımından çok daha kötüleştiler. Bu toplumsal sistemin can çekişmesi Troçki’nin bekleyebileceğinden daha uzun sürmüş olsa da onun tarihsel öngörüsü geçerliliğini korumaktadır. Kapitalist sistem yerini sosyalizme bırakmak zorundadır.

Troçki’nin sözleriyle bitirmek gerekirse: “Bu o kadar açık, o kadar su götürmez, o kadar bellidir ki, hatta tarih hocaları bile anlayacaklardır, bir hayli yıl sonra, bunun ne kadar doğru olduğunu.” [16]

Dipnotlar

[1] Lev Troçki, Hayatım (İstanbul: Yazın Yayıncılık, 1999), s. 7. Çeviren: Müntekim Ökmen.

[2] Age., s. 8.

[3] Age., s. 9.

[4] Age., s. 262.

[5] Age., s. 226.

[6] Age., s. 234.

[7] Age., s. 484.

[8] Age., s. 360.

[9] Age., s. 606.

[10] Age., s. 609.

[11] Age., ss. 607-608.

[12] Aktaran David North, Rus Devrimi ve Tamamlanmamış Yirminci Yüzyıl (İstanbul: Mehring Yayıncılık, 2019), s. 49. Çevirenler: Halil Çelik.

[13] Age., s. 58.

[14] Age., s. 346.

[15] Hayatım, s. 595.

[16] Age., s. 609.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 4 days ago
▲ 15 r/felsefe+2 crossposts

Materyalist Diyalektiğin ABC’si

Aşağıda yer alan metin, Troçki’nin Sosyalist İşçi Partisi’nde Küçük Burjuva Muhalefet başlıklı makalesinden alınmış bir pasajdır.

Diyalektik ne kurgu ne de mistisizmdir, fakat hayatın gündelik sorunlarıyla sınırlı olmadığı, daha karmaşık ve kapsamlı süreçleri konusunda bir kavrayışa ulaşmaya gayret ettiği ölçüde, düşünüşümüzün biçimlerinin bir bilimidir. Diyalektik ve formel mantık arasında, yüksek ve basit matematik arasındakine benzer bir ilişki vardır.

Burada sorunun özünü çok somut bir biçimde ortaya koymaya çalışacağım. Aristocu basit kıyas mantığı ‘A’ eşittir ‘A’ önermesinden hareket eder. Bu postulat, bir yığın pratik insan eylemleri ve ilksel genellemeler için bir aksiyom olarak kabul edilir. Ama gerçekte ‘A’, ‘A’ya eşit değildir. Bu iki harfi bir mercek altında incelememiz durumunda, bu kolayca kanıtlanabilir -onlar birbirinden tamamen farklıdır. Ama buna, bu harfler eşit niceliklerin, sözgelimi bir libre şekerin sembolü olduğundan, sorunun harflerin büyüklüğü veya biçimi ile ilgili olmadığı söylenerek karşı çıkılabilir. Bu itiraz yersizdir; gerçekte bir libre şeker asla bir libre şekere eşit değildir -daha hassas bir ölçüm arada her zaman bir fark olduğunu gösterir. Yine şu itiraz dile getirilebilir: bir libre şeker kendisine eşittir. Bu itiraz da doğru değildir -bütün cisimlerin boyutları, ağırlıkları, renkleri vb. kesintisiz bir biçimde değişim gösterir. Bunlar hiçbir zaman kendilerine eşit değildirler. Bir sofist, bir libre şekerin “verili herhangi bir anda” kendisine eşit olduğunu söyleyerek karşılık verecektir.

Bu “aksiyom”, son derece tartışmalı pratik değeri bir yana, teorik eleştiriye karşı da dayanıklı değildir. “An” sözcüğünü nasıl anlamamız gerekiyor? Eğer bu son derece kısa bir zaman aralığıysa, o zaman bir libre şeker bu “anın” içinde kaçınılmaz değişikliklere maruz kalır. Ya da “an” salt bir matematiksel soyutlama mıdır, yani sıfır zaman mıdır? Ancak her şey zaman içinde vardır ve varoluşun kendisi kesintisiz bir dönüşüm sürecidir; dolayısıyla zaman, varoluşun temel bir unsurudur. ‘A’ eşittir ‘A’ aksiyomu, bir şeyin değişmemesi durumunda, yani var olmaması halinde kendisine eşit olduğu anlamına gelir.

İlk bakışta bu “incelikler” faydasız olarak görülebilir. Gerçekte bunlar belirleyici öneme sahiptir. ‘A’ eşittir ‘A’ aksiyomu bir yandan bütün bilgimizin çıkış noktası olarak, diğer yandan bilgimizdeki bütün yanlışlıkların çıkış noktası olarak ortaya çıkar. ‘A’ eşittir ‘A’ aksiyomunu herhangi bir sakınca oluşturmayacak biçimde kullanmak ancak belirli sınırlar içinde mümkün olabilir. ‘A’daki niceliksel değişiklikler yapılacak iş bakımından ihmal edilebilir düzeydeyse o zaman ‘A’nın ‘A’ya eşit olduğunu farz edebiliriz. Örneğin bir alıcı ve bir satıcı bir libre şekeri kafalarında bu şekilde canlandırırlar. Güneşin sıcaklığını da bunun gibi görürüz. Yakın zamana kadar doların satın alma gücünü de aynı şekilde düşünüyorduk. Ancak niceliksel değişiklikler, belirli sınırların ötesine geçtiklerinde niteliksel değişikliklere dönüşürler. Suyun ve gaz yağının etkisine maruz kalan bir libre şeker, bir libre şeker olmaktan çıkar. Bir devlet başkanının avuçlarında bir dolar, dolar olmaktan çıkar. Niteliğin niceliğe dönüştüğü kritik noktayı doğru anda belirlemek, sosyoloji dahil bilginin bütün alanlarındaki en önemli ve zor görevlerden biridir.

Her işçi birbirine bütünüyle eşit iki nesne üretmenin olanaksız olduğunu bilir. Makineler için mil yatağı üretilirken, belirli bir sapmaya izin verilir, ne var ki bunun belirli sınırların dışına çıkmaması gerekir (buna tolerans adı verilir). Tolerans normları dikkate alınarak, konik bobinler birbirine eşit kabul edilir. (‘A’ eşittir ‘A’dır.) Tolerans eşiği aşıldığı zaman nicelik nitelik haline gelir; diğer bir deyişle mil yatakları düşük kaliteli veya bütünüyle değersiz hale gelirler.

Bizim bilimsel düşünüşümüz, teknikler dahil, genel pratiğimizin yalnızca bir parçasıdır. Aynı zamanda, kavramlar için de, ‘A’ eşittir ‘A’ aksiyomundan çıkan formel mantık tarafından değil, her şeyin her zaman değiştiği aksiyomundan çıkan diyalektik mantık tarafından saptanan “tolerans” söz konusudur. “Sağduyu”, bunun diyalektik “toleransı” sistematik bir biçimde aşması olgusu tarafından tanımlanır.

Vülger düşünce, kapitalizmin kapitalizme eşit olduğunu farz ederek ve sabit soyutlamalar olarak kapitalizm, ahlâk, özgürlük, işçi devleti vb. kavramlarla çalışır. Ahlâk eşittir ahlâka vb. Diyalektik düşünce bütün şeyleri ve fenomenleri sürekli değişimleri içinde tahlil ederken, A’nın ‘A’ olmaktan çıktığı, bir işçi devletinin işçi devleti olmaktan çıktığı kritik sınırı, bu değişimlerin maddi koşulları içinde belirler.

Vülger düşüncenin temel kusuru, kendisini sonsuz devinimden oluşan bir gerçekliğin devinimsiz görüngüleri ile yetinmek istemesi olgusunda yatmaktadır. Diyalektik düşünce kavramlara, daha yakın yakınsamalar, düzeltmeler ve somutlamalar yoluyla, içerikte bir zenginlik ve esneklik veriyor; hatta onları yaşayan fenomenlere belirli bir ölçüde yaklaştıran bir “özlülük” veriyor diyebilirim. Genel olarak kapitalizm değil, ama verili bir kapitalizm. Genel olarak bir işçi devleti değil, ama emperyalist kuşatma altındaki geri kalmış bir ülkedeki belirli bir işçi devleti vb.

Diyalektik düşüncenin vülger düşünceyle olan ilişkisi, bir sinema filminin hareketsiz fotoğrafla olan ilişkisi gibidir. Sinema filmi, hareketsiz fotoğrafı dışlamaz, onları hareketin yasalarına göre dizerek bir araya getirir. Diyalektik tasımı reddetmez, ama bize tasımları kavrayışımızı ilelebet değişen gerçekliğe daha yakınlaştıracak biçimde birleştirmeyi öğretir. Hegel, Mantık adlı eserinde, temel görevler için basit tasımların taşıdığı önem kadar, teorik düşünce için de önemli olan bir dizi yasa saptadı: niceliğin niteliğe dönüşümü, çelişkiler yoluyla gelişme, içerik ve biçim arasındaki çelişki, sürekliliğin kesintiye uğraması, olasılığın zorunluluğa dönüşmesi vb.

Hegel, Darwin’den ve Marx’tan önce yazdı. Fransız Devrimi tarafından düşünceye verilen güçlü dürtü sayesinde, Hegel bilimin genel hareketini sezinledi. Ancak bu, bir dahi tarafından ortaya konmuş olmasına karşın, yalnızca bir sezgiydi ve Hegel’den idealist bir nitelik devraldı. Hegel, mutlak gerçeklikmiş gibi ideolojik gölgelerle çalıştı. Marx, bu ideolojik gölgelerin maddi varlıkların hareketinden başka bir şeyi yansıtmadığını ortaya koydu.

Bizler diyalektiğimizi onun kökleri ne cennette ne de “özgür irademizde” değil, nesnel gerçeklikte, doğada olduğundan, materyalist olarak adlandırıyoruz. Bilinç bilinç dışından, psikoloji fizyolojiden, organik dünya inorganik dünyadan, güneş sistemi nebuladan çıkıp gelişti. Bu gelişim merdiveninin bütün basamaklarında niceliksel değişiklikler niteliksel değişikliklere dönüştü. Diyalektik düşünce dahil, bizim düşüncemiz, değişen maddenin ifade biçimlerinden yalnızca biridir. Bu sistem içinde ne Tanrı’ya ne Şeytan’a, ne ölümsüz ruha ne de ebedi yasa ve ahlâk normlarına yer vardır. Doğanın diyalektiğinden doğmuş olan diyalektik düşünce, bu nedenle baştan sona maddeci bir karaktere sahiptir.

Türlerin evrimini niceliksel dönüşümlerin niteliksel hale geçmeleriyle açıklamış olan Darvinizm, bütün bir organik madde alanında diyalektiğin elde ettiği en büyük zafer oldu. Bir diğer büyük zafer kimyasal elementlerin atomik ağırlıklarının keşfi ve ayrıca bir elementin diğerine dönüştürülmesi oldu.

Bu dönüşümler (türler, elementler vb.) doğa bilimlerinde olduğu kadar, toplum bilimlerinde de aynı ölçüde önemli olan sınıflandırma sorunuyla yakından bağlantılıdır. Türlerin değişmezliğini kendisine başlangıç noktası olarak alan Linnaeus’un sistemi (18. yüzyıl) bitkilerin dışsal özelliklerine göre tanımlanması ve sınıflandırılmasıyla sınırlıydı. Düşünce şekillerimiz yaşayan şeyler gibi geliştiğinden, botaniğin emekleme dönemi mantığın emekleme dönemine benzer. Yalnızca sabit türler düşüncesinin kesin olarak çürütülmesi, yalnızca bitkilerin geçirdikleri evrimin tarihinin ve anatomilerinin araştırılması, gerçekten bilimsel bir sınıflandırma için gerekli olan temeli hazırladı.

Darwin’den farklı olarak, bilinçli bir diyalektikçi olan Marx, toplumun anatomisini oluşturan üretici güçlerin gelişiminde ve mülkiyet ilişkilerinin yapısında, insan toplumlarının bilimsel olarak sınıflandırılmaları için gerekli olan bir temel keşfetti. Marksizm, toplumların ve ülkelerin şimdilerde bile üniversite çevrelerinde hâlâ yeşermekte olan vülger betimsel sınıflandırılması yerine, bir materyalist diyalektik sınıflandırmayı geçirdi. Hem bir işçi devleti kavramını hem de onun çöküş anını doğru olarak belirlemek ancak Marx’ın yöntemini kullanarak mümkündür.

Gördüğümüz gibi, bütün bunlar kibirli cehaletin öne sürdüğü gibi “metafizik” ya da “skolastik” hiçbir şey içermemektedir. Diyalektik mantık çağdaş bilimsel düşüncedeki hareket yasalarını ifade eder. Materyalist diyalektiğe karşı mücadele, tam aksine, uzak bir geçmişi, küçük burjuvazinin tutuculuğunu, üniversite müdavimlerinin kendi beğenmişliğini ve.. öteki dünya için duyulan bir umut kıvılcımını ifade eder.

SSCB’nin Niteliği

Burnham yoldaş tarafından SSCB için yapılan, “ne bir işçi devleti ne de bir burjuva devleti” tanımı bütünüyle olumsuzdur, tarihsel gelişme zincirinden kopuktur, havada kalmaktadır, sosyolojinin zerresinden yoksundur ve çelişik bir tarihsel fenomen karşısında tek kelimeyle pragmatizmin teorik bir teslimiyetini temsil etmektedir.

Burnham bir diyalektik materyalist olsaydı, şu üç soruyu incelemiş olması gerekirdi: (1) SSCB’nin tarihsel kökeni nedir? (2) Varolduğu sürece bu devlet ne tür değişikliklere uğradı? (3) Bu değişiklikler niceliksel aşamadan niteliksel aşamaya geçti mi? Yani, yeni bir sömürücü sınıfın tarihsel olarak zorunlu bir egemenliğini yarattılar mı? Bu soruları yanıtlamak Burnham’ı SSCB’nin hâlâ yozlaşmış bir işçi devleti olduğuna ilişkin tek olası sonucu çıkarmaya zorlardı.

Diyalektik bütün sorulara cevap bulan sihirli bir maymuncuk değildir. Somut bilimsel tahlilin yerini almaz. Ama bu tahlili, öznelciliğin ve skolastisizmin çölünde kısır avareliklere karşı koruyarak, doğru yola yöneltir.

Bruno R., SSCB, İtalya ve Almanya, bürokrasiler tarafından yönetildiğinden; şu ya da bu ölçüde planlama ilkesini benimsediklerinden, birinde özel mülkiyet lağvedilmiş, bir diğerinde sınırlandırılmış olduğundan vb., hem Sovyet rejimini hem de faşist rejimleri “bürokratik kolektivizm” kategorisine yerleştiriyor. Buradan hareketle, farklı kökenlerin, farklı özgül ağırlıklarının ve farklı sınıfsal değerlerin dışsal özellikleri arasındaki göreli benzerlikler temelinde, birinin ya da ötekinin sınıf doğasının ne olduğuna bakmaksızın, tamamıyla, “kumanda ekonomisi”, “merkeziyetçi devlet” kategorilerini ortaya atan burjuva profesörlerin haleti ruhiyesi içinde sosyal rejimler arasında temel bir özdeşlik kurulmaktadır. Bruno R. ve takipçileri veya Burnham gibi yarı-takipçileri, sosyal sınıflandırma alanında, en iyi durumda, Hegel, Darwin ve Marx’tan önce yaşamış olduğu için bir özrü bulunan Linnacus’un düzeyinde kalıyorlar.

Belki de daha kötü ve daha tehlikeli olanlar, Sovyet devletinin sınıf karakterinin “önemli olmadığı” ve politikamızın doğrultusunun “savaşın karakteri” tarafından belirleneceği düşüncesini dile getiren eklektiklerdir. Sanki savaş bir toplumsallığın üzerinde yer alan bağımsız bir varlıkmış, sanki savaşın karakteri egemen sınıfın karakteri, yani aynı zamanda devletin karakterini belirleyen aynı toplumsal etken tarafından belirlenmiyormuş gibi. Olayların etkisi altında kimi yoldaşların Marksizmin ABC’sini bu kadar kolayca unutmaları çok şaşırtıcı!

Diyalektik düşünceyi reddeden muhalefet teorisyenlerinin, SSCB’nin çelişik doğası karşısında acınası bir teslimiyet göstermeleri şaşırtıcı değildir. Ne var ki, devrim tarafından oluşturulan toplumsal temel ile devrimin yozlaşmasından doğan kastın karakteri arasındaki çelişki yalnızca reddedilemez bir tarihsel gerçek değil, fakat aynı zamanda bir motor güçtür. Bürokrasiyi alaşağı etme mücadelemizde bu çelişkiyi kendimize temel olarak alıyoruz. Bu arada, kimi ultra-solcular, Bonapartist oligarşiyi devirebilmek için SSCB’nin sosyal yapısını kurban etmenin zorunlu olduğunu öne sürerek, zaten saçmalığın en son noktasına ulaşmış oldular! SSCB’den Ekim Devrim’i tarafından kurulmuş olan sosyal yapının çıkarılması durumda geriye faşist bir rejimin kalacağından hiç şüpheleri yok.

Evrim ve Diyalektik

Burnham yoldaş, muhtemelen, bir evrimci olarak kendisinin, toplumun ve devlet biçimlerinin gelişimi ile en az biz diyalektikçilerin ilgilendiği kadar ilgilendiği itirazında bulunacaktır. Buna bir itirazımız yok. Darwin’den bu yana her eğitimli insan kendisini bir “evrimci” olarak adlandırmıştır. Ama gerçek bir evrimci, evrim düşüncesini kendi düşünüş biçimlerine uygulamalıdır. Evrim düşüncesinin kendisinin varolmadığı bir zamanda kurulmuş olan basit mantık, evrimsel süreçlerin tahlili bakımından açıkça yetersiz kalmaktadır. Hegel’in mantığı, evrimin mantığıdır. Ancak şu unutulmamalıdır ki, “evrim” kavramının kendisi, üniversite profesörleri ve liberal yazarlar tarafından, barışçı “gelişme” anlamına gelecek şekilde bozulmuş ve hadım edilmiş durumdadır. Evrim sürecinin uzlaşmaz güçlerin mücadelesi ile ilerlediğini; değişikliklerin yavaşça birikmesinin belirli bir anda eski kabuğu patlattığını ve bir yıkıma yol açtığını kavramış olan; en nihayet evrimin genel yasalarını kendi düşüncesine uygulamayı öğrenmiş olan her kimse, vülger evrimcilerden farklı olarak bir diyalektikçidir. Bir devrimci savaşçıya, bir piyaniste parmak egzersizlerinin gerekli olduğu kadar gerekli olan zihnin diyalektik eğitimi, bütün sorunlara hareketsiz kategoriler olarak değil, süreçler olarak yaklaşmayı gerektirir. Oysaki, kendilerini, genellikle evrimi sadece belirli alanlarda tanımakla sınırlandıran vülger evrimciler, diğer bütün sorunlarda “sağ duyunun” banallikleriyle yetinirler.

Bu metin www.wsws.org’dan alınmıştır.

https://www.sosyalistesitlik.org/materyalist-diyalektigin-abcsi/

u/resurrect-8391 — 5 days ago
▲ 8 r/direnis+2 crossposts

Emek, Sermaye ve Sömürü: Marksist Bir Açıklama

Bir metaıın fiyatına baktığımızda yüzeyde gördüğümüz ilk şey arz ve talep arasındaki ilişkidir; talep arzı aştığında fiyat yükselir, tersi durumda ise düşer. Burjuva iktisadı genellikle bu yüzeysel tahlilde durur. Ancak Marx bu noktada kalmayarak arz ve talebi belirleyen asıl gücün ne olduğunu sorgular. Bir metaın fiyatı üretim maliyetinin üzerine çıktığında o sektöre sermaye akar, üretim ve arz artarak fiyatı yeniden aşağı çeker. Fiyat maliyetin altına indiğinde ise sermaye sektörden uzaklaşır, üretim azalır ve fiyat yükselir. Dolayısıyla bu hareketler rastgele değildir; fiyatı sürekli olarak üretim maliyetine çeken bir çekim merkezi vardır. Bütün bu düzensiz hareketin bütünselliğinde yatan temel öz insan emeğidir, yani emek zamanıdır. Piyasa, tembel bir üreticinin harcadığı kişisel süreye değil, o malı mevcut toplumsal ortalama koşullarda üretmek için gereken zamana bakar.

Bu noktada liberal iktisat oldukça insani, anlaşılır ve haklı bir yerden şu itirazı yöneltir: "Bütün bu teorik açıklamalar güzel, fakat gerçek dünyaya ve hayatın akışına bakalım. Bir girişimci büyük bir vizyonla sıfırdan bir mobil uygulama fikri geliştirir. Cebindeki kısıtlı birikimi veya bulduğu fonu riske atarak üç yazılımcıyı işe alır, ayda 35 bin lira maaşla üç ay çalıştırır. Toplam işçilik maliyeti 315 bin lira, diğer giderlerle birlikte 400 bin lira harcayarak bu projeyi hayata geçirir. İlk yıl bu uygulama devasa bir başarı yakalar ve 4 milyon lira kazandırır. Bu paranın neresinde sadece emek zamanı vardır? İşçiler taahhüt ettikleri maaşlarını alıp evlerine giderken, bütün stresi, iflas riskini ve vizyonu sırtlayan girişimcinin bu devasa kazancı elde etmesi hakkı değil midir?"

Bu çok katmanlı itirazı adım adım ve dikkatle incelemek gerekir. Birincisi, fikir tek başına maddileşemediği sürece beş para etmez; o fikri çalışan, somut bir ürüne dönüştüren yazılımcıların canlı emeğidir. Dahası, o fikrin beslendiği programlama dilleri, işletim sistemleri, internet altyapısı ve eğitim süreçleri boşlukta doğmamıştır; onların hepsi geçmiş kuşakların toplumsal emeğinin birikimidir. İkincisi, liberal anlatıda mistik bir değer kaynağı olarak sunulan risk, iktisadi anlamda yeni bir değer yaratmaz; yalnızca mevcut değerin yeniden dağıtımını sağlayan bir bahanedir. Örneğin girişimcinin harcadığı 400 bin liralık başlangıç maliyeti bir risk barındırır. Ancak girişimcinin aynı anda on farklı projeye 400'er bin lira yatırabildiğini, dokuzunun batıp birinin 4 milyon kazandırdığını ve toplamda net kazancın sıfır olduğunu düşünelim; bu tabloda yeni bir değer yaratılmamıştır. Risk, değer yaratmanın değil, yalnızca hangi kapitalistin hangi artı-değere el koyacağını belirleyen bir değer transferi mekanizmasıdır. Kumarhanede rulet masasına para yatıran birinin aldığı risk nasıl ki emek karşılığı sayılmıyorsa, sermaye dünyasındaki risk de değer yaratmaz. Üstelik işçi de bu süreçte temel bir risk taşır; işini kaybettiğinde doğrudan açlıkla, barınamamayla ve hayatta kalma mücadelesiyle yüzleşir. Başarısızlığın riskini işçi de paylaşırken, başarının ödülünü yalnızca girişimci toplar.

Üçüncü ve asıl can alıcı nokta artı-değer hesabı meselesidir. Üç yazılımcı, üç ay boyunca günde 8 saat ve ayda 22 iş günü çalışarak toplamda 1.584 saatlik emek harcamıştır. Bu emek uygulamanın değerini yaratmıştır. Girişimci onlara ayda 35 bin liradan toplam 315 bin lira ücret ödemiştir. Ancak işgücü kendi değerinden fazlasını üretebilme özelliğine sahiptir. Uygulamanın ilk yıl getirdiği 4 milyon liralık gelir dikkate alındığında, sunucu ve ofis gibi diğer giderler de hesaba katılsa bile yazılımcıların üç ayda yarattığı toplam yeni değer üzerinden sömürü oranı açığa çıkar. Toplam yaratılan değerin maliyetten düşülmesiyle ortaya çıkan 3 milyon 685 bin liralık artı-değer, yazılımcıların çalıştıkları her 8 saatin yaklaşık 7 saat 25 dakikasının karşılıksız olduğunu gösterir. İlk yıl kazanılan milyonlar, üç işçinin üç aylık emeğinin karşılığı ödenmemiş kısmıdır. Girişimcinin başlangıçta ortaya koyduğu 400 bin liralık sermaye ise ister miras, ister önceki birikim, isterse yatırımcı fonu olsun; nihai tahlilde ekonominin başka bir köşesinde işçilerden koparılmış artı-değerin birikmiş halidir.

Teknoloji ve makineler üzerine yapılan itirazlar da benzer bir yanılgıya dayanır. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte fabrikalarda insan gücünün yerini robotların alması ve üretimin katlanarak artması, değeri yaratanın teknoloji olduğu anlamına gelmez. O robotlar gökten zembille inmemiştir; onları tasarlayan, üreten ve programlayan yine insan emeğidir. Makine, kristalize olmuş ölü emektir ve kendi başına yeni bir değer yaratamaz; yalnızca sahip olduğu değeri parça parça ürüne aktarır. Tamamen robotlaşmış, sıfır işçili bir fabrikanın kâr üretemeyecek olması da bunun en net kanıtıdır, çünkü yeni değerin tek kaynağı canlı emektir.

Ücret sisteminin ebedi ve doğal olduğu algısı kapitalist düzenin en büyük yanılsamasıdır. Ücretli emek, insanlık tarihinin çok küçük bir kesitine aittir. Modern insan yüz binlerce yıldır varlığını sürdürürken, ücret sistemi yalnızca son birkaç yüz yılın ürünüdür. Feodal dönemde köylü toprağa bağlı olsa da üretim araçlarına sahipti, antik çağda köle doğrudan satılırdı, avcı-toplayıcı toplumlarda ise mülkiyet ve bölüşüm ortaktı. Ücretli emek doğal değil, kapitalizme özgü tarihsel, geçici bir kurumdur.

Bugün üretimin toplumsallaşmış olması gerçeği tablonun en net göstergesidir. Bir cep telefonunun üretilmesinde dünyanın farklı yerlerindeki madencilerden yazılımcılara, liman işçilerinden kargo tayfalarına kadar binlerce insanın ortak emeği bulunur. Bir şirketin başarısı kurucusunun tek başına dehasına değil, toplumsal emeğin birikimine dayanır. Üretimin toplumsal, mülkiyetin ise özel olması kapitalizmin çözülemeyen temel çelişkisidir ve bu durum krizleri, savaşları kaçınılmaz kılar.

Bu çelişkiyi ortadan kaldırabilecek tek toplumsal güç, üretimi her gün çalıştırarak ayakta tutan işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı kolektif yapısı, disiplini ve sayısal gücüyle tarihin gerçek öznesidir. Ancak bu değişim kendiliğinden gerçekleşmez; uluslararası bir perspektifle örgütlenmiş devrimci bir önderliği gerektirir. Üretim araçlarının özel mülkiyetine son vererek insanlığın ihtiyaçları için bir ekonomi kurmanın yolu, uluslararası işçi sınıfının ortak mücadelesinden geçer. Sosyalizm, bu devasa üretici güçleri kâr arayışından kurtarıp tüm insanlığın hizmetine sunma iradesidir ve bunu başaracak tek güç uluslararası işçi sınıfıdır.

reddit.com
u/resurrect-8391 — 6 days ago
▲ 7 r/felsefe+2 crossposts

G.V. Plekhanov: Tarihin Monist Görünümü

Modern diyalektik materyalizmin babası (Marx), Helvetius'un metafizik spekülasyonlarının tekrarından ibaret olan bir "insan düşüncesi tarihi" anlayışından sorumlu tutulmaktadır. Marx'ın örneğin felsefe tarihine yaklaşımı genellikle şöyle algılanır: Eğer Kant transandantal estetik meseleleriyle boğuşmuşsa, zihin kategorilerinden yahut aklın antinomilerinden söz etmişse, bunlar içi boş laflardan ibarettir. Gerçekte ne estetik ne antinomiler ne de kategoriler umurundaydı. Tek bir arzusu vardı: Ait olduğu sınıfa, yani Alman küçük burjuvazisine olabildiğince lezzetli yemekler ve "güzel köleler" temin etmek. Kategoriler ve antinomiler gözüne bu imkânı sağlamanın mükemmel bir yolu gibi görünmüş, o da tutup bunları "üretmeye" başlamıştır.

Okura, böyle bir izlenimin baştan aşağı bir saçmalık olduğuna dair güvence vermeme gerek var mı bilmiyorum. Marx, belirli bir teorinin toplumun ekonomik gelişiminin belirli bir evresine tekabül ettiğini söylerken; o dönemin egemen sınıfını temsil eden mütefekkirlerin, görüşlerini bizzat o zengin ve cömert velinimetlerinin çıkarlarına göre kasten eğip büktüklerini kastetmez.

Her devirde ve her yerde dalkavuklar var olmuştur elbette; fakat insan zihnini ileriye taşıyanlar onlar değildir. Zihni gerçekten sırtlayıp ileri götürenler, bu dünyadaki egemenlerin çıkarlarını değil, hakikati dert edinenlerdi.

"Farklı mülkiyet biçimleri ve toplumsal varoluş koşulları üzerinde," der Marx, "kendine has biçimlenmiş duygulardan, illüzyonlardan, düşünce tarzlarından ve hayat görüşlerinden oluşan koskoca bir üstyapı yükselir. Sınıfın tamamı bunları kendi maddi temellerinden ve bu temellere karşılık gelen toplumsal ilişkilerden bizzat yaratır ve şekillendirir."

İdeolojik üstyapının teşekkül etme süreci, insanların farkındalığı dışında gerçekleşir. Onlar bu üstyapıyı geçici tarihsel ilişkilerin arızi bir ürünü olarak değil, doğal ve kaçınılmaz bir hakikat olarak kavrarlar. Aldıkları eğitim ve içinde bulundukları çevreyle görüşleri şekillenen bireyler; dar sınıfsal çıkarlar temelinde tarihsel olarak biçimlenmiş toplumsal varoluş kalıplarına ve düşüncelere son derece samimi, en içten bir bağlılık duyabilirler. Aynı durum siyasi partiler için de geçerlidir. 1848 Fransız demokratları küçük burjuvazinin özlemlerine tercüman oluyorlardı. Küçük burjuvazi de doğal olarak kendi sınıfsal çıkarlarını koruma gayretindeydi. Ancak:

"Küçük burjuvazinin bencil bir sınıf çıkarını dayatmak istediği gibi dar bir fikre kapılmamak gerekir. Aksine o, kendisini kurtaracak özel koşulların, modern toplumun kurtarılabileceği ve sınıf mücadelesinin önlenebileceği yegâne genel koşullar olduğuna yürekten inanır. Keza demokratik temsilcilerin hepsinin dükkân sahibi yahut dükkân sahiplerinin coşkulu havarileri olduğu da zannedilmemelidir. Eğitim düzeyleri ve bireysel konumları bakımından birbirlerinden dağlar kadar farklı olabilirler. Onları küçük burjuvazinin temsilcisi kılan şey, küçük burjuvazinin bizzat hayatta aşamadığı sınırları onların zihinlerinde de aşamamalarıdır. Bu yüzden teorik düzeyde, maddi çıkarın ve toplumsal konumun küçük burjuvaziyi pratikte sürüklediği aynı sorunlara ve aynı çözümlere sürüklenirler. Bir sınıfın siyasi ve edebi temsilcileri ile temsil ettikleri sınıf arasındaki genel ilişki tam olarak budur."

Marx bunu III. Napoléon'un hükümet darbesini anlattığı kitabında söyler. Bir başka eserinde ise sınıfların psikolojik diyalektiğini belki daha da berrak bir biçimde aydınlatır. Burada, zaman zaman münferit sınıfların üstlenmek zorunda kaldığı o tarihsel kurtarıcı rolden bahsetmektedir:

"Sivil toplumdaki hiçbir sınıf, kendi içinde ve kitleler nezdinde kolektif bir coşku dalgası yaratmadan bu rolü oynayamaz. Bu öyle bir andır ki, o sınıf toplumun geneliyle kucaklaşır, onunla kaynaşır, toplumun evrensel temsilcisi kabul edilir ve öyle hissedilir. O sınıfın kendi talep ve hakları, gerçekten toplumun öz talepleri ve hakları haline gelir; o sınıf toplumun yürüyen beyni ve çarpan kalbi olur. Bir sınıf, genel egemenliğini ancak toplumun genel hakları adına meşrulaştırabilir. Kurtarıcı konumu sadece devrimci bir tutku ve entelektüel bir özgüvenle fırtına gibi ele geçirilemez. Belirli bir sınıfın kurtuluşu bir halkın devrimiyle özdeşleşecekse, bir toplumsal sınıf tüm toplumsal düzenin simgesi sayılacaksa; diğer taraftan toplumun bütün kusurlarının başka bir sınıfta toplanması, o sınıfın evrensel engelin ve prangaların somutlaşmış hali olması gerekir... Bir sınıfın mükemmel anlamda kurtarıcı olabilmesi için, başka bir sınıfın apaçık bir ezme mekanizması haline gelmesi şarttır. Fransız aristokrasisinin ve ruhban sınıfının olumsuz rolü, onların tam karşısında dikilen burjuvazinin olumlu ve devrimci rolünü tayin etmiştir."

Bu ön açıklamalardan sonra Marx'ın felsefe ve sanat gibi en üst düzey ideolojik yapılar hakkındaki görüşünü netleştirmek artık zor olmayacaktır. Konuyu iyice berraklaştırmak adına bunu H. Taine'in yaklaşımıyla kıyaslayalım:

"Bir sanat eserini, bir sanatçıyı veya bir sanatçı topluluğunu anlamak için," der bu yazar, "yaşadıkları çağın genel zihniyetini ve ahlaki iklimini (moeurs) eksiksiz biçimde göz önüne getirmek gerekir. Nihai açıklama oradadır; geri kalan her şeyi tayin eden ilk sebep orada yatar. Bu gerçek, deneyimle de sabittir. Nitekim sanat tarihinin ana evrelerini incelersek, sanat biçimlerinin bağlı oldukları zihniyet ve ahlak koşullarıyla eşzamanlı olarak doğup battıklarını görürüz. Örneğin Yunan trajedisi –Aiskhylos, Sofokles ve Euripides’in trajedisi– Yunanların Perslere karşı kazandığı zaferle, küçük şehir devletlerinin kahramanlık çağında, bağımsızlıklarını kazanıp uygar dünyada hegemonyalarını kurdukları o büyük hamle anında filizlenir. Fakat karakterlerin yozlaşması ve Makedonya işgali Yunanistan'ı yabancı boyunduruğuna soktuğunda, o bağımsızlık ruhuyla birlikte tragedyalar da yok olup gider."

"Gotik mimari de benzer şekilde, 11. yüzyılın yarı-rönesansında, toplumun Norman istilasından ve çete yağmalarından kurtulup durulmaya başladığı, feodal düzenin nihai olarak kurulduğu bir vasatta gelişir. 15. yüzyılın sonuna doğru, bağımsız baronların bu askeri rejiminin çökmesi ve yeni monarşilerin yükselmesiyle birlikte, o mimariyi doğuran tüm gelenekler de tarihe karışır."

"Aynı şekilde Hollanda sanatı, Hollandalıların sarsılmaz iradeleri ve cesaretleri sayesinde İspanyol boyunduruğunu söküp attığı, İngiltere'ye karşı başarıyla direndiği ve Avrupa'nın en zengin, en hür, en müreffeh devleti haline geldiği o görkemli dönemde zirveye ulaşır. Fakat Hollanda'nın ikincil bir güce gerilediği, liderliği İngiltere'ye kaptırdığı; insanın büyük iddialar veya derin duygular beslemeden sağduyulu bir burjuva gibi konfor içinde yaşayabileceği, son derece tıkırında işleyen bir bankaya veya ticari işletmeye dönüştüğü 18. yüzyılın başında çürümeye başlar. Son olarak Fransız trajedisi, XIV. Louis döneminde kökleşen monarşinin saray hayatını, nezaket kurallarını ve aristokrasinin zarafetini beraberinde getirdiği bir vasatta doğar; soylu toplum ve saray gelenekleri Fransız Devrimi tarafından silinip süpürüldüğünde ise tarih sahnesinden çekilir... Doğa bilimcileri buğday veya yulafın, kaktüs veya çamın yetişme koşullarını anlamak için iklim sıcaklığını nasıl inceliyorlarsa; aynı şekilde putperest heykelcilik veya gerçekçi resim, mistik mimari veya klasik edebiyat, şehvetli müzik veya idealist şiir gibi sanat biçimlerinin ortaya çıkışını anlamak için de o çağın 'manevi iklimini' incelemek gerekir. İnsan ruhunun eserleri, doğanın eserleri gibi, ancak içinde bulundukları çevreyle açıklanabilir."

Marx'ın hiçbir takipçisi bu tespitlere itiraz etmeyecektir: Evet, her sanat eseri veya felsefi sistem, belirli bir çağın zihniyet ve ahlak iklimiyle açıklanabilir. İyi ama o genel zihniyet ve ahlak iklimini açıklayan nedir? Marx’ın takipçileri bunun toplumsal düzenle, yani toplumsal çevrenin nitelikleriyle açıklandığını vurgularlar. Nitekim Taine de, "İnsanın yaşam koşullarında büyük bir dönüşüm meydana geldiğinde, bu durum adım adım insan zihninde de ona denk düşen bir değişimi beraberinde getirir," der. Bu da doğrudur. Fakat asıl mesele şudur: Toplumsal insanın konumundaki, yani toplumsal düzendeki bu köklü değişimlere sebep olan nedir? "Ekonomik materyalistler" Taine'den tam da bu noktada ayrılırlar.

Taine için tarihin ve bilimin misyonu, son tahlilde "psikolojik bir görevdir." Ona göre genel zihniyet ve ahlak iklimi sadece sanatı, edebiyatı ve felsefeyi değil, aynı zamanda belirli bir halkın sanayisini ve bütün toplumsal kurumlarını da doğuran şeydir. Bu da toplumsal çevrenin nihai nedeninin dönemin "zihniyeti ve ahlaki iklimi" olduğu anlamına gelir.

Böylece toplumsal insanın psikolojisinin onun konumuyla, konumunun ise psikolojisiyle belirlendiği bir kısırdöngü ortaya çıkar. Bu, 18. yüzyıl Aydınlanmacılarının bir türlü aşamadığı o meşhur antinomidir (çelişki). Taine bu antinomiyi çözemedi. Sadece parlak eserlerinde, birinci önermenin –yani zihniyetin toplumsal çevre tarafından belirlendiği tezinin– sayısız güzel örneğini sunmakla yetindi.

Taine'in Fransa'daki çağdaşları ise onun estetik teorisine karşı çıkarak, toplumsal çevrenin niteliklerinin zihniyet ve ahlak iklimi tarafından belirlendiği antitezini savundular. Böylesi bir tartışma, o kaçınılmaz antinomi çözülmek şöyle dursun, farkına bile varılmadan sonsuza dek sürdürülebilirdi.

Bu çelişkiyi çözen ve tartışmayı tatmin edici bir sonuca ulaştıran –en azından anlamak isteyen zihinler için bu imkânı sağlayan– yegâne teori Marx'ın tarih kuramıdır.

Toplumsal çevrenin niteliklerini belirleyen şey, her verili çağdaki üretici güçlerin durumudur. Üretici güçlerin seviyesi netleştiğinde, toplumsal çevrenin yapısı da, ona karşılık gelen psikoloji de ve çevre ile zihniyet arasındaki etkileşim de netleşmiş olur. Brunetière, sadece çevreye uyum sağlamakla kalmayıp çevreyi kendi ihtiyaçlarımıza göre dönüştürdüğümüzü söylerken haklıdır. Peki ama içinde bulunduğumuz çevrenin koşullarına uymayan yeni ihtiyaçlar nereden doğar? Bunlar –ki sadece maddi değil, insanın bütün ruhsal ihtiyaçlarını kasetediyoruz– üretici güçlerin gelişimi ve o tarihsel dinamik sayesinde doğar. Bu gelişim yüzünden her toplumsal düzen er ya da geç yetersizleşir, miadını doldurur ve köklü bir dönüşüme, hatta hurdalığa atılmaya mahkûm hale gelir. İnsan psikolojisinin mevcut toplumsal kurumların önüne nasıl geçebildiğini daha önce hukuk sistemleri örneği üzerinden göstermştik.

Bu satırları okurken pek çok okurun –bize sempatisi olanların bile– bizim kuramımızla açıklanamayacağını düşündükleri bir yığın tarihsel olayı hatırladıklarından eminim. Ve bize şöyle demeye hazırlar: "Haklısınız ama tamamen değil; karşıt görüştekiler de haklı ama onlar da eksik; her iki taraf da hakikatin sadece bir yüzünü görüyor." Fakat acele etmeyin okur; modern monist, yani materyalist tarih anlayışının size sunacağı ufku tam kavramadan eklektizmin kolaycılığına sığınmayın. Buraya kadar söylediklerimiz ister istemez soyuttu. Ancak biliyoruz ki soyut hakikat yoktur, hakikat daima somuttur. Önermelerimize daha somut bir biçim verelim.

Neredeyse her toplum komşularının etkisine açık olduğundan, her toplumun gelişimini biçimlendiren özel bir toplumsal-tarihsel çevrenin varlığından söz edilebilir. Bir toplumun dışarıdan aldığı etkilerin toplamı, bir başka toplumun maruz kaldığı etkilerle asla birebir aynı olamaz. Bu yüzden her toplum kendine has bir tarihsel vasatta yaşar; bu vasat başka uluslarınkine çok benzeyebilir, fakat onunla asla özdeş olamaz. Bu durum, ilk bakışta şematik görünen toplumsal gelişme sürecine muazzam bir çeşitlilik zenginliği katar.

Örneğin klan (aşiret) yapısı, gelişiminin belirli bir aşamasındaki bütün toplumlar için tipik bir örgütlenme biçimidir. Ancak dış çevre şartları, farklı kabilelerde klanın kaderini son derece çeşitlendirir. Klana tabiri caizse özgün bir karakter kazandırır; çözülmesini geciktirir veya hızlandırır, en çok da bu çözülme sürecinin biçimini değiştirir. Çözülme sürecindeki bu farklılık ise klanın yerini alacak yeni toplumsal biçimlerin çeşitliliğini tayin eder. Şimdiye kadar üretici güçlerin gelişiminin özel mülkiyeti doğurduğunu ve ilkel komünizmi yok ettiğini söylüyorduk. Şimdi buna ek olarak, ilkel komünizmin enkazı üzerinde yükselen özel mülkiyetin karakterinin, toplumun içinde bulunduğu tarihsel çevreye göre çeşitlendiğini belirtmeliyiz.

"Asya ve özellikle Hint toplumsal mülkiyet biçimlerinin titizlikle incelenmesi, ilkel mülkiyetin farklı türlerinden ne denli farklı çözülme biçimlerinin doğduğunu gösterecektir. Nitekim Roma ve Cermen özel mülkiyetinin kendilerine has tipleri, Hint toplumsal mülkiyetinin farklı varyasyonlarına kadar sürülebilir."

Dış çevrenin bu etkisi ideolojilerin gelişiminde de kendini gösterir. Yabancı etkiler, ideolojinin ekonomik yapıya olan bağımlılığını zayıflatır mı, zayıflatırsa ne ölçüde zayıflatır?

Aeneis'i Odysseia ile, Fransız klasik trajedisini Yunan trajedisiyle, yahut 18. yüzyıl Rus trajedisini Fransız örneğiyle karşılaştırın. Ne göreceksiniz? Aeneis Odysseia'nın, Fransız trajedisi Yunan örneğinin, 18. yüzyıl Rus trajedisi ise beceriksizce de olsa Fransız modelinin bir taklididir. Her yerde bir taklit vardır; ancak taklitçi, kendisini doğuran toplum ile taklit ettiği modelin toplumu arasındaki devasa mesafe kadar orijinalinden uzaktır. Burada işin teknik mükemmelliğinden değil, ruhundan bahsediyoruz. Racine'in Akhilleus'u barbarlıktan henüz çıkmış bir Yunan’a mı benzer, yoksa 17. yüzyılın şık bir Fransız markisine mi? Aeneis'teki karakterlerin Augustus dönemi Romalıları olduğu sıkça söylenir. Bu doğrudur. 18. yüzyıl Rus trajedilerinin Rus halkını yansıttığı söylenemez belki ama o eserlerin niteliksizliği bile Rus toplumunun hamlığını ve olgunlaşmamışlığını açıkça ele verir.

Başka bir örnek: Locke, 18. yüzyıl Fransız filozoflarının tartışmasız üstadıydı (Helvetius onu çağların en büyük felsefecisi sayardı). Yine de Locke ile Fransız öğrencileri arasındaki mesafe, "Görkemli Devrim" çağının İngiliz toplumu ile Büyük Devrim'in eşiğindeki Fransız toplumu arasındaki mesafe kadardır.

Üçüncü bir örnek: 1840'ların Almanya'sındaki "hakiki Sosyalistler" fikirlerini doğrudan Fransa'dan ithal etmişlerdi. Fakat bu fikirler daha sınırdan geçer geçmez, yayılacakları o muhafazakâr Alman toplumunun damgasını yemişti.

Demek ki, bir ülke edebiyatının diğer bir ülke edebiyatı üzerindeki etkisi, bu ülkelerin toplumsal ilişkilerinin benzerliği oranında güçlüdür. Benzerlik sıfırsa etki de sıfırdır. Örneğin Afrikalı yerliler Avrupa edebiyatından en ufak bir şekilde etkilenmemişlerdir. Toplumsal gelişkinlik farkı uçurum seviyesindeyse etki tek taraflı kalır. Nitekim geçen yüzyılda Fransız edebiyatından beslenen Rus edebiyatı, Fransız edebiyatına hiçbir etki yapamamıştır. Son olarak, toplumsal yapının ve kültürün yakın olduğu durumlarda etkileşim karşılıklıdır. İngiliz edebiyatını etkileyen Fransız edebiyatının, karşılığında İngiliz edebiyatından da etkilenmesi gibi.

Klasik Fransız edebiyatı bir dönem İngiliz aristokrasisini büyülemişti. Fakat İngiliz taklitçiler Fransız modellerinin yanına bile yaklaşamadılar. Çünkü İngiliz soyluları, bütün çabalarına rağmen Fransız edebiyatını doğuran o toplumsal vasatı İngiltere'de kuramamışlardı.

Fransız filozofları Locke'a hayrandı ama onu fersah fersah aştılar. Çünkü Fransa'da eski rejime savaş açan sınıf, Locke'un fikirlerini temsil ettiği İngiliz sınıfından çok daha radikal hedeflere sahipti.

Modern Avrupa'da olduğu gibi birbiriyle sıkı temas halinde olan bir toplumlar sisteminde, ideolojinin gelişimi, tıpkı uluslararası ticaretle karmaşıklaşan ekonomik yapı gibi son derece karmaşık bir hal alır.

Bu şartlar altında, bütün uygar insanlığın ortak bir edebiyatından söz edilebilir. Ancak tıpkı biyolojik bir türün alt türlere ayrılması gibi, bu dünya edebiyatı da ulusal edebiyatlara bölünür. Her felsefi akım her ülkede kendine özgü bir renk kazanır. Hume Fransa'yı ziyaret ettiğinde Fransız "filozofları" onu bağırlarına bastılar. Fakat Holbach'ın evindeki bir akşam yemeğinde Hume "doğal din"den söz edip, "Ateistlerin varlığına inanmıyorum, hayatımda hiç görmedim," deyince, Doğa Sistemi'nin yazarı Holbach şu yanıtı verdi: "Pek şanslı sayılmazsınız Sayın Hume; zira şu an bu masada oturan 17 kişiden 17'si de ateisttir."

Aynı Hume, Kant'ı "dogmatik uykusundan" uyandıran adamdı. Fakat Kant felsefesi Hume'unkinden çok farklı bir yola girdi. Aynı fikir havuzu; Fransızlarda savaşçı bir ateizme, Hume'da dini bir ilgisizliğe, Kant'ta ise "pratik" bir dine dönüştü. Çünkü dini mesele İngiltere, Fransa ve Almanya'da bambaşka toplumsal roller oynuyordu. Bu farkın sebebi ise her üç ülkede toplumsal güçler dengesinin farklı olmasıydı.

Benzer fakat gelişim evreleri farklı olan toplumsal unsurlar, farklı ülkelerde farklı bileşimler oluşturdu; bu da her ülkenin kendine özgü "manevi iklimini" doğurdu. Aynı mesele Fransızları tutkuyla sarsarken İngilizleri soğuk bırakabiliyor, bir Alman’ın saygıyla karşıladığı bir argüman Fransız’ı çileden çıkarabiliyordu.

Alman felsefesi o muazzam başarısını neye borçluydu? Hegel "Alman gerçekliğine" der: Fransızların felsefeyle uğraşacak vakti yoktu, hayat onları pratiğe (zum Praktischen) zorluyordu; Alman koşulları ise daha sakindi ve teori üzerinde huzurla çalışmaya elverişliydi (beim Theoretischen stehen bleiben). Aslında Alman gerçekliğinin bu sükûneti, Alman aydınlarına siyasi hayatın sefaleti karşısında memur olmaktan yahut teoride teselli aramaktan başka çare bırakmayan o toplumsal cüceleşmenin sonucuydu. Fakat eğer "pratiğe" batmış daha ileri ülkeler Almanları sarsmasaydı, o siyasi sefalet asla Alman felsefesi gibi devasa bir zihinsel sıçrama doğuramazdı.

Goethe'nin Mephistopheles'i "Vernunft wird Unsinn, Wohltat – Plage" ("Akıl akılsızlığa döndü, iyilik ise belaya") der. Alman felsefesi tarihine bakıp şu paradoksu söyleyebiliriz: Sefalet aklı doğurdu, yokluk lütuf oldu.

Sözü özetleyelim: Ulusal ve uluslararası düzeyde bir etkileşim vardır; bu kaçınılmazdır. Fakat etkileşim tek başına hiçbir şeyi açıklamaz. Etkileşimi anlamak için etkileşen unsurların niteliğini bilmek gerekir. Bu nitelikler ise nihai açıklamasını etkileşimde değil, toplumların üretici güçleri tarafından belirlenen ekonomik yapılarında bulur.

Umarım tarih felsefemiz artık daha somut görünüyordur. Ancak gerçek hayata dokunmak için bir adım daha atmalıyız.

Buraya kadar "toplum"dan ve toplumların etkileşiminden bahsettik. Oysa toplumlar homojen değildir; ilkel komünizmin çözülüşüyle birlikte sınıfların ve sınıf mücadelelerinin doğduğunu biliyoruz. Bu mücadelenin ideolojinin gelişimi üzerindeki muazzam etkisini görmeden düşünce tarihini anlamak imkânsızdır.

"Voltaire trajedisinin sırrını mı çözmek istiyorsunuz?" diye sorar Brunetière. "Önce Racine ve Quinault'dan farklı bir şey yapma ama aynı zamanda onların izinden gitme zorunluluğuna bakın. Hugo ve Dumas romantizminin Voltaire trajedisinde zaten gizli olduğunu göreceksiniz. Romantizm klasisizmin tersini yapmak istedi, çünkü ona reaksiyon gösteriyordu... Sanatta ve edebiyatta bireyin etkisinden sonra en önemli etki, eserlerin diğer eserler üzerindeki etkisidir. Ya seleflerimizi taklit ederiz ve okullar oluşur, ya da onların yaptığının tam tersini yaparız ve yeni akımlar doğar."

Bireyin rolünü şimdilik bir kenara bırakırsak, eserlerin birbiri üzerindeki etkisini düşünmenin vakti gelmiştir. Bütün ideolojilerde gelişim gerçekten de Brunetière'in belirttiği gibi işler. Mütefekkirler ya seleflerinin izinden gidip onların yöntemlerini geliştirirler ya da eski fikirlere isyan edip onlarla çelişkiye girerler. Saint-Simon’un dediği gibi, organik dönemleri kritik dönemler takip eder.

Örneğin para meselesini ele alalım. Merkantilistler için para zenginliğin ta kendisiydi. Onlara isyan edenler ise tam tersi bir uca kayarak paranın sadece değersiz bir sembol olduğunu savundular (Hume gibi). Hume'un bu aşırı tutumu sadece ticaretin gelişmesiyle açıklanamaz; bu tutum Merkantilistlerle girilen mücadeleden doğmuştur. Romantiklerin klasisizmin tersini yapması gibi, Hume da Merkantilistlerin "tersini yapmak" istemiştir.

Bir başka örnek: 18. yüzyıl filozofları mistisizme savaş açmıştı. Fransız Ütopyacıları ise aksine dini bir duyarlılıkla doluydu. Bu dönüşün sebebi neydi? Saint-Simon Ansiklopedicilerden daha mı az aydınlanmıştı? Hayır. Fakat toplumun örgütlenmesi konusunda onlarla "çelişkiye düşmüşlerdi" ve onların "tersini yapma" arzusu duydular.

Felsefe tarihinden bir örnek daha: 18. yüzyıl Fransa'sında materyalizm, Üçüncü Tabaka'nın devrimci bayrağıydı. 17. yüzyıl İngiltere'sinde ise materyalizm, kralcı aristokratların tutkusuydu. Çünkü Restorasyon dönemi İngiliz aristokrasisi, nefret ettiği dini fanatik Puritenlerin "tersini yapmak" için materyalizme sarılmıştı. Fransa'da ise dini savunanlar eski rejimdi; dolayısıyla devrimciler materyalist oldu.

İnsan düşüncesi tarihi bu tür örneklerle doludur: Her kritik dönemin zihniyetini anlamak için, bir önceki dönemin egemen düşüncelerini ve onlarla nasıl bir çelişkiye girildiğini incelemek şarttır.

Fakat bunu soyut bir mantıkla ele almamak gerekir. İdeologlar seleflerine karşı her cephede savaşmazlar. 19. yüzyıl Fransız Ütopyacıları insan doğası konusunda Ansiklopedicilerle aynı fikirdeydi. Bir çelişki doğduğunda, mücadele önce önceki dönemin hegemonik alanına (dine, siyasete vs.) saldırır. Bu yüzden soyut formüllerle yetinemeyiz.

Rakiplerimiz diyecektir ki: "İyi ama sınıf mücadelesinin bunlarla ne ilgisi var? Düşünce tarihinin kendine özgü yasaları olduğunu kendiniz kabul ediyorsunuz. Bunun ekonomiden bağımsız olduğunu görmüyor musunuz?"

Cevap verelim: Düşüncenin kendi iç mantık yasaları elbette vardır; hiçbir materyalist bunu inkâr etmemiştir. Mantık yasalarını meta dolaşımı yasalarıyla bir tutan çıkmamıştır. Fakat materyalistler entelektüel gelişimin ilk itici gücünü düşünce yasalarında aramazlar. Onları idealistlerden ayıran esas fark budur.

Mideye yiyecek girdiğinde, sindirim organları kendi biyolojik yasalarına göre çalışır. Fakat bu yasalar, neden birinin midesine her gün ziyafet inerken diğerinin aç kaldığını açıklayabilir mi? Bu durum toplumsal yasalarla açıklanabilir.

İnsan zihni de böyledir. Ona belirli izlenimler sunulduğunda, zihin bunları kendi mantık yasalarına göre işler. Fakat zihne o izlenimleri sağlayan koşulları doğuran nedir? İşte bunu düşünce yasaları açıklayamaz.

Esnek bir top eğik bir düzleme çarptığında kırıklı bir hat çizer. Bu hareket mekanik yasalarıyla açıklanır. Fakat o eğik düzlemin oraya nasıl geldiğini mekanik yasaları açıklayamaz. Düşünceyi koşullandıran o "eğik düzlemleri" oluşturan şey toplumsal çevrenin gelişimidir.

Brunetière sadece edebiyat eserlerinin birbirine etkisini görürken, biz o eserlerin arkasındaki toplumsal sınıfların mücadelesini görürüz. O, "insanlar seleflerinin tersini yapmak istedi" derken, biz şunu ekleriz: "Çünkü gerçek yaşam ilişkilerinde yeni bir çelişki doğmuştu ve artık eskisi gibi yaşamak istemeyen yeni bir sınıf sahneye çıkmıştı."

Marx, "Bir sınıfın kurtarıcı olabilmesi için başka bir sınıfın apaçık ezen sınıf haline gelmesi gerekir," derken toplumsal düşüncenin temel bir yasasına işaret eder.

Gelişmekte olan devrimci sınıf, can çekişen eski düzenin en zararlı gördüğü fikirlerine saldırır; diğer ikincil fikirlere ise dokunmaz. Nitekim Fransız materyalistleri dine ve monarşiye saldırırken edebi geleneklere dokunmadılar; çünkü ana cephe başka yerdeydi.

Hegel, "Der Widerspruch ist das Fortleitende" ("İlerleten şey çelişkidir") derken haklıydı. Düşünce tarihi niceliksel birikimlerin niteliksel sıçramalara dönüştüğünü gösterir.

Böylece sınıf mücadelesi sadece bir hareket ettirici güç değil, aynı zamanda düşünceyi biçimlendiren bir ilke haline gelir.

Peki ya ideoloji tarihinde bireyin ve dehanın rolü nedir?

Toplumsal fikirler alanında dahi, doğmakta olan yeni ilişkilerin anlamını çağdaşlarından önce kavramış olan insandır. Doğa bilimlerinde dahi, toplumsal birikimin sunduğu veri tabanını kullanarak doğa yasalarını keşfeden kişidir. Sanatta ise çağının hakim estetik duygusuna en mükemmel formu veren yetenektir. Toplumsal çevre, dehanın ortaya çıkması ve beslenmesi için gerekli zemini hazırlar.

Elbette bir dehanın bütün bireysel mizaç özelliklerini çevreyle açıklayamayız; fakat bu durum kuramımızı zayıflatmaz.

Balistik bilimi bir merminin hedefini hesaplar, fakat merminin patladığında kaç parçaya bölüneceğini ve parçaların nereye düşeceğini milimetrik olarak kestiremez. Bu durum balistiğin bir bilim olduğu gerçeğini değiştirmez.

Çelişki ilkesi nesnel hakikati yok etmez, bizi ona götürür. İnsanlığın izlediği yol düz bir çizgi değildir. Mekanikte bir sikloid eğrisi boyunca hareket eden cisim, alt noktaya düz çizgiden daha hızlı ulaşır. Çelişki mücadelenin olduğu yerde doğar ve düşünceyi dolambaçlı yollardan da olsa iletiye taşır.

Hume'un hatası zamanla aşıldı ve doğru para teorisine ulaşıldı. Bu nihai doğru artık nesnel hakikattir. Nitekim Chernyhevsky'nin aktardığı gibi:

Hayat bir kez neyi verdiyse, Kader onu bizden söküp alamaz...

Copernicus'un keşiflerini, enerjinin korunumu yasasını veya Marx'ın tarihsel keşiflerini artık hiçbir güç yok edemez.

Sosyolojideki "subjektif yöntem" ise tam bir saçmalıktır. Fakat bu saçmalığın da tarihsel bir sebebi vardır. Subjektif yöntem, Rus narodniklerinden önce Bruno Bauer ve takipçileri (Szeliga) tarafından savunuluyordu:

"Tarihçinin nesnelliği boş bir laftır. Nesnellik demek kitlelerin ve çoğunluğun sığ görüşlerine boyun eğmek demektir; bu da yaratıcılığı öldürür."

İdealistin mantığı şudur: "Olayların nedeni fikirlerdir. Madem en saçma fikirler bile tarihte gerçekleşebildi, o halde benim harika idealim neden gerçekleşmesin? Benim idealimin ölçütü yine benim arzularımdır!" İşte subjektivizmin çaresiz mantığı budur.

Marx'ın bakış açısına göre ise, bireyin "subjektif" görüşlerini nesnel gerçekliğin karşısına dikmek anlamsızdır. Hakikatin kriteri benim içimde değil, dışımdaki gerçek ilişkilerdedir. O ilişkileri doğru yansıtan fikirler doğrudur.

Tarihçi bir tarafa sempati duyabilir, bu onun subjektif hakkıdır; yeter ki bu durum gerçek ekonomik olguları çarpıtmasın. Subjektivist sosyologlar ise gerçek ilişkileri kavrayamadıkları için ahlaki nutuklara ve öfke nöbetlerine sığınırlar.

Ekonomik gerçekliğe karşılık gelen ideal doğrudur. Gerçeklik tek düze değildir, antagonistiktir; çürümekte olan bir gerçeklik olduğu gibi, dipte filizlenen yeni bir gerçeklik de vardır. Geleceğin gerçekliğine hizmet etmek en büyük idealdir.

Eğer ideallerden bahsedilecekse, Marx'ın teorisi insanlık tarihinin en idealist, en yüksek teorisidir.

Daha 1847'de Bruno Bauer'in takipçileri, "Marx insanın öz-bilincine değer vermiyor," diye yaygara koparıyorlardı. Oysa Marx için insan "öz-bilincini" açıklamak sosyal bilimin en yüce göreviydi.

Marx meşhur Feuerbach Üzerine Tezler'inde şöyle der:

"Şimdiye kadarki bütün materyalizmin temel kusuru; nesneyi, gerçekliği, duyusallığı sadece bir nesne veya bir seyir biçiminde kavraması; onu insani duyusal faaliyet, pratik olarak, yani subjektif olarak kavrayamamış olmasıdır. Bu yüzden aktif taraf, materyalizme karşıt olarak idealizm tarafından soyut bir biçimde geliştirilmiştir."

Eski materyalizm insanı pasif bir "nesne" olarak görüyordu. Bu da materyalizmi kaderci ve kasvetli bir hale getiriyordu. Marx ise insanın tarihsel "pratiğini" ve aktif müdahalesini merkeze koyarak materyalizmi kadercilikten kurtardı; ona canlılık kazandırdı.

Fakat zayıf kafalılar Marx'ın ilk sözünü dinleyip son sözünü beklemeden yargıda bulunurlar. Marx "Önce nesnel üretim ilişkilerini inceleyelim, zira öz-bilinç bunun üzerinde yükselir," dediğinde; yüzeysel eleştirmenler hemen bağırışırlar: "Ah, bakın işte bir kaderci! Bireyin rolünü reddediyor!"

Bu durum Griboyedov'un oyunundaki Chatsky ile Famusov'un diyaloğuna benzer:

— "İnsanlar iradelerinden bağımsız belirli üretim ilişkilerine girerler..." — "Aman Tanrım! Bu adam bir kaderci!" — "Ekonomik temel üzerinde ideolojik üstyapı yükselir..." — "Ne diyor bu? Bireyin tarihteki rolünü yok sayıyor! Verin onu mahkemeye, subjektif sosyolojinin ahlak mahkemesine!"

Griboyedov'un oyununda Chatsky'yi Skalozub'un gelişi kurtarmıştı. Rus Marksistleri ile subjektivist sosyologların tartışmasında ise Famusov'lar kulaklarını tıkayıp zafer kazanmış gibi dediler ki: "Gördünüz mü, iki laf ettiler, görüşleri karanlıkta kaldı!"

u/resurrect-8391 — 8 days ago
▲ 5 r/direnis+2 crossposts

Bogdan Syrotiuk’un mahkûm edilmesi ve Ukrayna’daki “demokrasi savaşı” sahtekârlığı

10 Ağustos’ta, güney Ukrayna’daki Pervomaysk kentinde bir mahkeme, Troçkist Bolşevik-Leninistlerin Genç Muhafızları’nın (YGBL) önderlerinden biri olan 27 yaşındaki sosyalist Bogdan Syrotiuk’u, Rus ve Ukraynalı işçilerin savaşa karşı uluslararası birliği çağrısında bulunduğu için “vatana ihanet”ten 15 yıl hapis cezasına çarptırdı.

Bogdan, uluslararası insan hakları hukukunu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni açıkça ihlal eden bir kararla, bir düşünce suçundan mahkûm edilmiştir. Suçlama, Bogdan’ın Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde (WSWS) yayımladığı savaş karşıtı makalelere ve Ukrayna hükümetinin Nazi işbirlikçilerini yüceltmesine karşı çıkmasına dayandırılmıştı.

Kararda alıntılanan ifadeler, onun Rusya’nın Ukrayna’yı istilasına karşı çıktığını ve hem Rusya’daki hem de Ukrayna’daki işçileri ve gençleri buna karşı çıkmaya çağırdığını açıkça ortaya koymaktadır. Karar ayrıca onun “faşistler ve Naziler ile kıyaslamaları”nı ve “ulusal kahramanları ve tarihsel şahsiyetleri yeniden yorumlaması”nı da gerekçe göstermekte; delil olarak açıkça, örgütü Holokost’a katılmış olan Nazi işbirlikçisi Stepan Bandera’yı kınamasını göstermektedir.

Bogdan’a yönelik kötü muamele ve yargılamanın düzmece niteliği, ABD ile Avrupa’nın hükümetlerine ve medyasına egemen olan resmi anlatıyı paramparça etmektedir: Bu, Ukrayna’nın, kışkırtılmamış bir işgale karşı özgürlüğü savunmak için mücadele eden, kuşatma altındaki bir demokrasi olduğu anlatısıdır. Bogdan’a yönelik kovuşturma, Ukrayna’daki gerçek durumu gözler önüne sermektedir.

Ukrayna devleti sol siyaseti yasa dışı ilan etmiş ve bütün bağımsız siyasi ve sendikal faaliyeti bastırmıştır. Mart 2022’de Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin hükümeti 11 muhalefet partisinin faaliyetini askıya aldı ve başlıca ulusal televizyon kanallarının haber yayınlarını devlet eliyle yürütülen tek bir yayında birleştirdi; aynı yılın haziran ayında ise mahkemeler parlamentodaki en büyük muhalefet partisini yasakladı. Sıkıyönetim altında grevler yasaktır; savaş dönemi çalışma mevzuatı toplu sözleşmeleri askıya almış ve işgücünün çoğunluğunu temel korumalardan yoksun bırakmıştır. Zelenskiy’nin kendi görev süresinin dolduğu 20 Mayıs 2024’ten bu yana seçimler askıya alınmış durumdadır. Zelenskiy kararnamelerle yönetmektedir.

Bütün bunlar Amerikan ve Avrupa medyasında sistemli biçimde örtbas edilmektedir. Savaşı desteklemek uğruna, faşizan bir hükümet demokrasi timsali diye yutturulmaktadır. Bekleneceği üzere, Bogdan Syrotiuk’un mahkûm edilmesi tek bir kapitalist yayında bile haber yapılmamıştır.

Ne var ki tam da mahkûmiyet kararının verildiği gün, en savaş yanlısı yayınlar arasında yer alan New York Times, Rusya’da savaş karşıtı muhalefetin bastırılmasına ilişkin kapsamlı bir haber yayımladı. Rusya Yüksek Mahkemesi, davanın açılmasından bir iş günü sonra toplanan bir duruşmada, milliyetçi Rodina partisinin —görünürde telif hakkı ihlaline dayanan— davası üzerine karar vererek liberal burjuva parti Yabloko’yu eylül ayındaki parlamento seçimlerinin oy pusulasından çıkardı. Haber, “Rus Mahkemesi, Ülkenin Tek Savaş Karşıtı Partisinin Parlamento Seçimlerine Girmesini Yasakladı” başlığıyla yayımlandı.

New York Times’ın yazdığına göre bu karar, “Kremlin’in, Ukrayna’da savaşmayı sürdürme kararlılığını sorgulayan hiçbir siyasi güce tahammül etmeyeceğinin son işaretiydi.” Haberde, Yabloko’nun başkan yardımcısı Maksim Kruglov’un, Rusya’nın Kiev dışındaki vahşetine ilişkin 2022 tarihli bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle haziran ayında yedi yıl hapse mahkûm edildiği ve istilayı mahkûm eden açıklamaların “yüzlerce Rus’un savaş sansürü yasalarıyla bağlantılı cezai suçlamalarla hapse girmesine yol açtığı” belirtiliyordu.

Rus hükümeti hiç kuşkusuz otoriterdir ve Yabloko’nun oy pusulasından çıkarılması demokratik haklara yönelik bir saldırıdır. Ne var ki New York Times’ın Rusya’da mahkûm ettiği baskı, hakkında sustuğu Ukrayna’dakiyle uzaktan yakından kıyaslanamaz. Rusya’da liberal bir parti oy pusulasından çıkarılmıştır; Ukrayna’da ise her bir sol parti tümüyle yasaklanmıştır — ve ortada oy pusulası diye bir şey de yoktur, çünkü seçimlerin kendisi kaldırılmıştır.

WSWS Uluslararası Yayın Kurulu başkanı David North, bu habere ve medyanın Bogdan’ın davası konusundaki suskunluğuna yanıt olarak, salı günü New York Times’ın uluslararası editörü Philip Pan’a bir mektup yazarak gazeteyi davayı haberleştirmeye çağırdı:

Sayın Vasilyeva’nın makalesi, Yabloko’nun bir seçimden dışlanmasını, Rus hükümetinin savaş karşıtı muhalefeti bastırdığının önemli bir kanıtı olarak ele alıyor. Ayrıca Yabloko’nun başkan yardımcısı Maksim Kruglov’un, Rus savaş suçlarını eleştiren 2022 tarihli bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle haziran ayında yedi yıl hapse mahkûm edildiğini bildiriyor.

Ne var ki, bu satırların yazdığım sırada, savaşa karşı çıkan bir Ukraynalı sosyalistin daha yeni 15 yıl hapis cezası —Kruglov’a verilen cezanın iki katından fazlası— aldığına dair New York Times’ta hiçbir habere rastlamış değilim.

Bogdan’ın savaşa yönelik sosyalist muhalefetini Vladimir Putin’e destek olarak sunmanın hiçbir inandırıcı dayanağı olamaz. Dünya Sosyalist Web Sitesi ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, Rus istilasını başladıktan hemen sonra mahkûm etmiştir. Biz 24 Şubat 2022’de açıkça şunu belirttik: “sosyalistler ve sınıf bilinçli işçiler, Rusya’nın Ukrayna’yı istilasına karşı çıkmalıdır.”

… [New York] Times’a ilettiğim mesele, savaşa ilişkin siyasi analizimizle mutabık kalınmasına bağlı değildir. Mesele, demokratik haklar ve siyasi ifade özgürlüğü ilkelerinin tutarlı biçimde uygulanmasıyla ilgilidir. … Rusya’da savaş karşıtı siyasi faaliyetin bastırılması kapsamlı habercilik gerektiriyorsa —ki kesinlikle gerektiriyor— o halde bir Ukraynalı sosyalistin, aralarında savaş karşıtı makaleler yayımlamanın da bulunduğu faaliyetler nedeniyle 15 yıl hapse mahkûm edilmesi de bundan daha az ciddi bir incelemeyi hak etmiyor.

North şu sözlerle bitiriyordu: “Times’ı, Bogdan Syrotiuk’a yönelik kovuşturmayı ve mahkûmiyeti soruşturmaya ve davasının olgularını okurlarına aktarmaya çağırıyorum.”

Bu satırların yazıldığı ana kadar New York Times yanıt vermiş değildi ve Bogdan’ın davasına ilişkin hiçbir haber yayımlanmadı.

New York Times suskunluğunda yalnız da değil. Wall Street Journal, Washington Post, Guardian, Le Monde, Der Spiegel, Süddeutsche Zeitung, Frankfurter Allgemeine Zeitung, BBC, CNN, Reuters, Associated Press ve Agence France-Presse taramasında, karara, yargılamaya ya da tutuklamaya ilişkin hiçbir habere rastlanmıyor. Batılı büyük haber kuruluşlarının tek biri bile davayı haberleştirmedi.

Dört yılı aşkın savaş boyunca Amerikan ve Avrupa medyası, Ukrayna’daki siyasi baskıya ilişkin bilgileri sürekli olarak örtbas etti. Bu suskunluğun belirli bir işlevi var. Bu, savaşa yönelik kamuoyu desteğinin dayandırıldığı yalanı, yani bunun demokratik hakları savunmak amacıyla yapılan bir demokrasi savaşı olduğu yalanını korumaya yaramaktadır.

Bogdan Syrotiuk’un davası bunun tam tersini kanıtlamaktadır. Tam da bu yüzden davanın üstü örtülmüştür — ve işte bu yüzden bu örtbas yenilgiye uğratılmalıdır. Suskunluk duvarı yıkılmalı; bütün işçiler, gençler, sanatçılar ve aydınlar bu kovuşturmaya karşı tavır almalıdır.

Bogdan hakkındaki karar henüz kesinleşmedi. Savunması temyize gidecek; Ukrayna yasalarına göre temyiz başvurusunun 30 gün içinde yapılması gerekiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2025 baharında Bogdan’ın davasını çoktan kabul etmişti.

Bogdan’a özgürlük mücadelesi belirleyici aşamaya giriyor ve bu mücadele kazanılabilir. İşçileri, gençleri, gazetecileri, bilim insanlarını, sanatçıları ve demokratik hakları savunan herkesi, şimdi, temyize hazırlanırken, Bogdan’ın özgürlüğü için yürütülen uluslararası kampanyayı genişletmeye çağırıyoruz.

Bu açıklamayı ve bir önceki “Faşist Ukrayna mahkemesi, savaş karşıtı sosyalist Bogdan Syrotiuk’u 15 yıl hapse mahkûm etti” başlıklı açıklamayı iş arkadaşlarınız, okul arkadaşlarınız ve dostlarınız arasında ve sosyal medyada olabildiğince geniş biçimde yayın.

Kararın bozulmasını ve Bogdan’ın derhal serbest bırakılmasını talep eden açıklamaları Pervomaysk Şehir Asliye Mahkemesi’ne inbox@pm.mk.court.gov.ua adresinden, kopyalarını da Dünya Sosyalist Web Sitesi’ne freebogdan@wsws.org adresinden gönderin.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 9 days ago
▲ 33 r/direnis+4 crossposts

16 Ağustos’ta Büyükada’da Troçki’yi anma etkinliği düzenleniyor: “Büyükada’da Kaleme Alınan Hayatım ve Troçki’nin Sürgün Yılları”

Mehring Yayıncılık, 16 Ağustos Pazar günü saat 16.00’da Büyükada’daki Taş Mektep’te “Dördüncü Uluslararası Lev Troçki Anması” etkinliğini düzenliyor. Adalar Belediyesi’nin ev sahipliğinde düzenlenecek olan etkinliğin baş konuğu olan Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS) Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North, video konferans yoluyla, “Büyükada’da Kaleme Alınan Hayatım ve Troçki’nin Sürgün Yılları” üzerine konuşacak.

Adalar Belediye Başkan Vekili Medine Pamuk’un açılış konuşmasını yapacağı etkinlikte, Mehring Yayıncılık Editörü Ulaş Sevinç de bir konuşma yapacak.

Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi’ne Vladimir Lenin ile birlikte önderlik eden ancak 1929’da Stalinist bürokrasi tarafından Türkiye’ye sürgün edilen Troçki, 1933’e kadar İstanbul sürgününün büyük kısmını Büyükada’da geçirmişti. Troçki bu adada anıtsal eseri Rus Devrimi’nin Tarihi ve Almanya’da faşizmin yükselişine karşı benzersiz uyarılarını dile getirdiği yazılarının yanı sıra otobiyografisi Hayatım’ı kaleme aldı.

Hayatım kitabının yeni Almanca baskısı bu yaz, Mehring Yayıncılık’ın Almanya’daki kardeş yayınevi olan Mehring Verlag’dan çıktı. Günümüzde Troçki üzerine dünya çapında bir otorite olan David North, bu basıma, eseri “Marksizme ve dünya literatürüne ölümsüz bir katkı” olarak nitelediği yeni bir önsöz yazdı.

Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin İstanbul ve çerçevesindeki tüm okurlarını bu önemli etkinliğe katılmaya ve Mehring Yayıncılık’ın web sitesini ziyaret ederek David North’un kitaplarını ve diğer kritik eserleri edinmeye çağırıyoruz.

wsws.org
u/OddEngineering5683 — 10 days ago
▲ 11 r/direnis+2 crossposts

Faşist Ukrayna mahkemesi, savaş karşıtı sosyalist Bogdan Syrotiuk’u 15 yıl hapse mahkûm etti

10 Ağustos’ta, 27 yaşındaki Ukraynalı sosyalist ve ABD-NATO’nun Rusya’ya karşı savaşının muhalifi Bogdan Syrotiuk, 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Nikolayev bölgesindeki bir mahkeme tarafından verilen karar, ayrıca mal varlığına ve elektronik cihazlarına el konulmasını ve kendisinden alınan sosyalist kitapların, bildirilerin ve programatik belgelerin imha edilmesini de emrediyor.

Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS) ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) bu hükmü kınamaktadır; dünyanın dört bir yanındaki işçileri, gençleri ve demokratik hakları savunan herkesi Bogdan’ın hemen serbest bırakılmasını talep etmeye çağırıyoruz.

Karar derhal temyiz edilecek. Ukrayna yasalarına göre temyiz başvurusunun 30 gün içinde yapılması gerekiyor. Demokratik hakları savunan herkesi bu hukuki girişimleri desteklemeye ve cezanın iptalini talep etmeye çağırıyoruz.

Bolşevik-Leninistlerin Genç Muhafızları’nın (YGBL) önderi Bogdan, “sıkıyönetim altında … vatana ihanet”ten suçlu bulundu. Ne var ki dava dosyasında hiçbir ihanet eylemi yer almıyor. Ne casusluk ne sabotaj ne de herhangi bir askeri güçle iş birliği söz konusu. Kendisine karşı sunulan tek delil, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yayımlanan yazıları ve bu yazıları yayımlayan editörlerle yaptığı yazışmalardır.

Devletin bilirkişileri Bogdan’ın 14 yazısını inceledi ve bunların yedisini iddianameye dahil etti. Mahkeme daha sonra, kendi adli bilirkişi heyeti söz konusu yazıda suç unsuru bulamayınca, bu yedi yazıdan birini —askerlik şubelerinin askerlik kaçaklarını zorla toplamasına ilişkin bir makaleyi— dosyadan çıkarmak zorunda kaldı. Bogdan altı makale nedeniyle 15 yıl hapse mahkûm edilmiş bulunuyor.

Peki yıkıcı olduğu söylenen içerik neydi? Mahkemeye göre makaleler şunları içeriyordu: “Ukrayna’nın meşru olarak seçilmiş siyasi önderliğinin ve demokratik süreçlerinin tanınmaması”, “faşistler ve Naziler ile yapılan kıyaslamalar”, “Ukrayna Silahlı Kuvvetleri hakkında olumsuz değerlendirmeler” ve “ulusal kahramanların ve tarihsel şahsiyetlerin yeniden yorumlanması.”

Gerçekte Bogdan’ın yazdığı her şey siyasi ve tarihsel olarak doğrudur. Söz konusu “meşru olarak seçilmiş siyasi önderlik”, görev süresi Mayıs 2024’te dolmuş bir devlet başkanıdır. Zelenskiy, yasal yetki süresinin bitiminden iki yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen iktidarda kalmakta ve kalıcı bir sıkıyönetim rejimi altında kararnamelerle yönetmektedir. Seçimler iptal edilmiş, temel demokratik haklar askıya alınmıştır. Bogdan, hiçbir demokratik sürecin bulunmadığı bir ülkede “demokratik süreçleri” tanımamaktan mahkûm edilmiştir. Bu, hukuksuz bir rejimin verdiği bir karardır.

Bogdan’ın “yeniden yorumlamakla” suçlandığı “ulusal kahramanlar”a gelince: Bunlar Stepan Bandera ile OUN’un (Ukraynalı Milliyetçiler Örgütü) ve Waffen-SS Galiçya Tümeni’nin liderleridir. Bu kişiler 1941’de Hitler’in Sovyetler Birliği’ni istilasını destekleyen ve Yahudilerin ve Polonyalıların topluca katledilmesine karışmış Nazi işbirlikçileridir. Mahkemenin “faşistler ve Naziler ile yapılan kıyaslamalar” konusundaki şikâyeti, Bogdan’ın bu güçlerin itibarının resmi olarak iade edilmesini ve yüceltilmelerini teşhir etmesine ilişkindir.

Mahkemenin ihanetin “kanıtı” olarak gösterdikleri arasında Bogdan’ın “Banderacıların Ukrayna halkına karşı işlediği suçlar: Ukraynalı bir Troçkistin notları” başlıklı makalesi ve 2023 tarihli 1 Mayıs konuşması “Rusya ve Ukrayna işçi sınıfının birliği için!” yer alıyor. Demokratik hakların en ufak bir anlam taşıdığı herhangi bir ülkede, bu tür yazılar ifade özgürlüğü kapsamında korunur. Zelenskiy yönetimindeki Ukrayna’da ise 15 yıl hapis cezası getirmektedir.

Bogdan, 25 Nisan 2024’te Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU) tarafından tutuklandığında devlet, onun Rus hükümetinin bir ajanı olarak faaliyet yürüttüğünü iddia etmişti. Aradan geçen iki yılı aşkın sürede bu iftira niteliğindeki iddiayı doğrulayacak hiçbir şey ortaya konmadı. Gerçekte, mahkûmiyet kararında gösterilen makaleler Bogdan’ın Rus istilasına ve Putin rejimine muhalefetini açıkça ortaya koymaktadır.

Karar, Bogdan’ın görüşlerinin “toplumsal açıdan tehlikeli sonuçları”na birkaç kez atıfta bulunuyor. Bu, Bogdan’a yönelik kovuşturmanın, uydurma bir bahane olan Rusya’ya destek meselesiyle ilgili olmadığını açığa vurmaktadır. Kovuşturma esasen, Ukraynalı işçiler ve gençler arasında savaşa ve Zelenskiy rejimine karşı büyüyen muhalefeti hedef almaktadır.

Bogdan’ın savunmasında sunulan deliller hiçbir zaman yanıtlanmamıştır. Ukrayna’nın önde gelen kriminologlarından Yuri İrhin’in hazırladığı 65 sayfalık rapor, Bogdan’ın yazılarında “Rusya Federasyonu’nun silahlı saldırganlığını desteklemeye yönelik propaganda emareleri taşıyan hiçbir ifade, tabir, cümle ya da sözcük öbeği” bulunmadığını saptamıştı. Mahkeme bu rapora yanıt vermek yerine, bir devlet adli bilirkişi kurumundan yeni bir inceleme talep etti — ki bu kurum bile makalelerde devletin yıkılmasına, iktidarın ele geçirilmesine, yıkıcı eylemlere ya da Ukrayna’nın sınırlarının değiştirilmesine yönelik hiçbir çağrı bulamadı.

Savunma, dosyadaki hiçbir unsurun ihanet suçunun öğelerini oluşturmadığını ve Bogdan’ın yazılarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesiyle korunan siyasi ifade niteliği taşıdığını ortaya koydu. Mahkeme bunların tümünü bir kenara itti.

Karar, hukuki bir yargılamanın sonucu değil, Zelenskiy diktatörlüğünün siyasi talimatının infazıydı. Kararda Bogdan’ın, “‘David’ takma adını kullanan bir Dünya Sosyalist Web Sitesi temsilcisinin talimatlarıyla” hareket ettiği belirtiliyor; kesin hükümde bu kişi, WSWS Uluslararası Yayın Kurulu başkanı David North olarak tanımlanıyor. Ukrayna devleti, uluslararası sosyalist ve savaş karşıtı yayınları suç örgütleri, bunlarla iş birliğini ise ihanet ilan etme yetkisini kendinde görmektedir.

YGBL’nin programının, broşürlerinin, bildirilerinin ve basılı makale dosyalarının imha edilmesi kararı, hükmün gerçek içeriğini açığa vurmaktadır. Bunlar faşist rejimlerin yöntemleridir: Muhalefeti hapse at, materyallerine el koy, yazdıklarını yak. Mahkeme Bogdan’a, kendisini mahkûm etmek için kullanılan adli “incelemeler”in masrafını karşılamak üzere 178 bin grivnadan fazla ödeme yapmasını da emretmiştir.

Bogdan’ın mahkûmiyeti, sol siyasetin yasaklandığı bir ülkede gerçekleşmektedir. Ukrayna’da komünist partiler ve semboller 2015’teki “komünizmden arındırma” yasalarından bu yana yasaklı durumda. 2022’de Zelenskiy hükümeti, parlamentodaki en büyük muhalefet partisi de dahil olmak üzere 11 muhalefet partisinin faaliyetini askıya aldı; söz konusu parti sonradan tümüyle yasaklandı.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi’ne göre, Ukrayna’nın ihanet ve işbirlikçilik yasaları kapsamında yaklaşık 20 bin ceza davası açıldı; aynı kurum Eylül 2025’te, Ukrayna devletinin elindeki tutuklulara yönelik “işkence ve kötü muamele vakalarını belgelemeyi sürdürdüğünü” bildirdi. İnsan Hakları İzleme Örgütü, işbirlikçilik yasalarını “aşırı geniş ve muğlak” olarak nitelemektedir; kovuşturmaya uğrayanlar arasında işgal altındaki bölgelerde “acil yardım hizmetleri, inşaat, insani yardım ve çöp toplama” işlerini yürütmüş kişiler bulunuyor.

Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bogdan’ın tutuklanmasından altı hafta sonra, 6 Haziran 2024’ten bu yana Ukrayna’da yasaklı durumdadır.

Bütün bunlar, savaşın Ukrayna demokrasisini savunmak için yapıldığını iddia eden hükümet ve medya kuruluşları tarafından üstü örtülerek kamuoyundan gizlenmiştir.

Bogdan’a kurulan kumpas, çaresizliğe kapılmış bir rejimin eylemidir. Savaşa muhalefet bizzat Ukrayna içinde yükselmektedir. 2022’den bu yana askerler hakkında firar ya da izinsiz olarak birlikten ayrılma gerekçesiyle 300 binden fazla ceza davası açıldı; bunların çoğunluğu son bir yıl içinde. 2025’te yapılan Gallup anketinde Ukraynalıların yüzde 69’u ülkenin savaşa müzakere yoluyla son vermeye çalışması gerektiğini söyledi; bu, 2022’den bu yana kamuoyunda tam bir tersine dönüş anlamına geliyor. İşçiler ve askerler arasında savaş karşıtlığının büyümesinden dehşete kapılan Zelenskiy hükümeti, bir yandan NATO güçlerinin savaşa doğrudan girmesine zemin oluşturmaya çalışırken, diğer yandan da ülke içinde baskıyı yoğunlaştırıyor.

Bir Ukrayna hapishanesinde 15 yıllık bir ceza, ölüm cezasına eşdeğerdir. Ukrayna’nın cezaevi sistemindeki koşullar ayrıntılı şekilde belgelenmiştir. Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Komite’nin Nisan 2025’teki Ukrayna incelemesinde uzmanlar; aşırı kalabalıklığa, gıdaya ve suya yetersiz erişime, bağımsız tıbbi muayenelerin yokluğuna ve gözaltında artan ölüm sayılarına dikkat çektiler. Avrupa Konseyi’nin işkenceyi önleme komitesi, Ekim 2023’teki Ukrayna ziyaretine ilişkin raporunda, tutukluların günde 23 saate varan sürelerle hücrelerine kapatıldığı harap durumdaki tesisleri anlattı ve bir tutukevindeki koşulları o denli kötü buldu ki bunları potansiyel olarak “insanlık dışı ve aşağılayıcı” saydı.

Tutuklandığı sırada sağlığı zaten kötü olan Bogdan’a, cezaevi idaresinin defalarca verdiği sözlere rağmen bir yılı aşkın süredir acilen ihtiyaç duyduğu tıbbi tedavi verilmemektedir. Parmaklıklar ardında geçirdiği her gün hayatı için bir tehdittir.

Bogdan’ın kaderi, demokratik hakları faşistçe hiçe saydığını henüz göstermiş olan bir devletin mahkemelerine bırakılamaz. Bogdan’ın özgürlüğü, uluslararası işçi sınıfının, gençliğin ve demokratik hakları savunan bütün ilerici örgütlerin ve bireylerin seferber olmasıyla sağlanacaktır. Bütün ülkelerdeki işçilere, sendikalara, öğrenci ve gençlik örgütlerine, insan hakları örgütlerine, sosyalist ve savaş karşıtı hareketlere çağrıda bulunuyoruz: Bogdan’ın davasını sahiplenin. İşyerlerinizde, sendikalarınızda, okullarınızda ve üniversitelerinizde Bogdan’ın serbest bırakılmasını talep eden kararlar alın. Kamuoyu önünde protesto açıklamaları yapın. Bogdan’ın özgürlüğü için hazırlanan dilekçeyi imzalayın ve paylaşın.

Bogdan Syrotiuk’u özgürleştirme mücadelesi, emperyalist savaşa, diktatörlüğe ve faşizme karşı verilen bir mücadeledir. Bu mücadeleye katılmak için buradaki formu doldurun.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 11 days ago
▲ 9 r/direnis+2 crossposts

Sosyalist Eşitlik Partisi (ABD), dünya savaşı, diktatörlük ve siyasi radikalleşme koşullarında 9. Ulusal Kongresi’ni topladı

Sosyalist Eşitlik Partisi (SEP-ABD), Dokuzuncu Ulusal Kongresi’ni 2-7 Ağustos 2026 tarihlerinde topladı. Delegeler; emperyalist savaşa karşı mücadele, Amerikan demokrasisinin çöküşü, göçmenlerin savunulması, sınıf mücadelesinin yükselişi ve Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı’nın (TK-Uİİ) inşası, sosyalistlerin yapay zekâ (AI) teknolojisine yönelik tutumu ve iki Amerikan Devrimi’nin mirasının savunulması üzerine kararları tartışıp kabul ettiler.

SEP, 2008’deki Kuruluş Kongresi’nden bu yana her iki yılda bir ulusal kongre topluyor. Dokuzuncu Kongre, altı kararın tümünü oybirliğiyle kabul etti. Kongre ayrıca Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) şubelerinden ve sempatizan gruplarından gelen selamlama mesajlarını ve raporları dinledi.

SEP Ulusal Başkanı David North’un açılış raporu, ilk kararı sundu ve bir bütün olarak kongrenin çerçevesini çizdi. North şunları söyledi: “Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Dokuzuncu Kongresi, Amerika Birleşik Devletleri ve dünya siyasi tarihinin kritik bir dönüm noktasında —savaşın, ekonomik krizin ve hızla büyüyen toplumsal radikalleşmenin kesişme noktasında— toplanıyor.” North İran’a karşı savaşı mahkûm ederek şöyle devam etti: “Otuz beş yıl boyunca ‘şok ve dehşet’ bombardımanları şeklindeki vahşi stratejisi üzerine inşa edilen Amerikan yenilmezliği halesi paramparça olmuştur.”

North, bir üçüncü dünya savaşının halihazırda sürmekte olduğunu ve “metastaz yaparak” geliştiğini açıkladı: “[Savaş] Kronik ve genişleyen bir durum olarak küresel ölçekte yayılıyor, yeni bölgeleri sömürgeleştiriyor, daha önce birbirinden ayrı olan çatışmaları kaynaştırıyor ve dünya ekonomisini ve her ulusal devleti, yöneldiği genel yangına hazırlık içinde adım adım dönüştürüyor.”

Rapor, savaşın birbirinden ayrı cephelerinin kaynaşmasını inceledi. Ukrayna’da bir vekâlet savaşı olarak başlayan şey, “tartışmasız biçimde, NATO güçlerinin Rusya’ya karşı ilan edilmemiş ama son derece gerçek savaşına” dönüşmüştür; ülkenin içlerini vuran insansız hava aracı saldırıları artık açıkça Amerikan ve Fransız istihbaratı tarafından Avrupa Rusya’sındaki hedeflere yöneltilmektedir. North, “NATO’nun Rusya’ya yönelik saldırıları yönetmesinin felaket boyutundaki sonuçları açıktır. Rusya’nın NATO ülkelerine karşı saldırıya geçme olasılığı her geçen gün artmaktadır,” dedi.

Raporda, İran’a yönelik saldırının beşinci ayında ortaya çıkan sonucun “büyük bir stratejik başarısızlık” olduğu belirtildi. İran teslim olmamıştır, Hürmüz Boğazı çekişmeli bir savaş bölgesi olmayı sürdürmektedir, Amerikan mühimmat stokları tükenmiştir ve Washington’ın kendi stratejik analistleri ABD’nin bir “stratejik çıkmaz”a girdiğini kabul etmektedir. Bu, geri çekilmeye değil, bir istila olasılığı da dahil olmak üzere daha ileri bir tırmanışa yol açacaktır; ki bu “felaketin ölçeğini yalnızca büyütecektir.”

North, savaşın seyrinin “Amerikan ve uluslararası siyasi ve mali sisteminin tamamında şok dalgaları yaratacağını” ve “kapitalizme dayalı mevcut toplumsal sistemin —onun iki partili sisteminin, şirketlerin denetimindeki medyasının, yozlaşmış akademisinin, bürokratik işçi örgütlerinin, kimlik saplantılı hali vakti yerinde sahte solunun ve entelektüel bakımdan düşkünleşmiş kültürünün — çürümüşlüğünü” teşhir edeceğini belirtti.

Savaşı, eşitsizliği ve diktatörlüğe yönelişi tetikleyen aynı çelişkiler, işçi sınıfının küresel bir direniş gücü olarak ortaya çıkışını da üretmiştir. Rapor, 30 milyondan fazla can alan bir pandeminin tetiklediği grev dalgalarından Fransa’daki emeklilik mücadelelerine, Güney Avrupa ve Güney Asya’daki genel grevlerden Amerikan tarihinin tek günde gerçekleşen en büyük gösterileri olan “Krallara Hayır” sloganlı üç protestoya uzanan “tek bir yükselen eğrinin” izini sürdü.

North şöyle diyordu: “80 yıllık bir tabunun ardından sosyalizm, çarpık biçimler altında da olsa ve Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA) tarafından yeniden Demokrat Parti’ye doğru kanalize edilse de bizzat ABD’de yeniden ortaya çıkıyor; bu, hiçbir aygıtın kalıcı olarak dizginleyemeyeceği bir bilinç değişimini ifade ediyor.”

Rapor, bu hareket ile onun siyasi ifadesi arasında duran şeyin devrimci önderlik krizi olduğunu açıkladı; North’un vurguladığı gibi bu, DEUK’un hiçbir zaman “kendiliğinden çözüleceğini” savunmadığı bir krizdir. Kongrenin önemi de buradan kaynaklanıyordu. North şöyle devam etti: “Bir perspektif, bir mücadele aracıdır. Onun yayımlanması, doğrulanması ve savunulması, önderlik krizinin çözülmesinin kendi içindeki uğraklarıdır; bu kriz nesnel süreçlerle değil, bu süreçlerin içinde devrimci partinin bilinçli inşasıyla çözülür.”

North, konuşmasını bu mücadeleyi tarihsel temellerine —Uluslararası Komite’nin cisimleştirdiği Troçkizm mücadelesine— yerleştirerek bitirdi: “SEP’in 2028’deki bir sonraki kongresi, James P. Cannon’ın son derece kritik bir rol oynadığı Uluslararası Sol Muhalefet’in 1928’deki kuruluşunun yüzüncü yıldönümüyle çakışacak. Bu tarihsel yıldönümüne hazırlık, yeni bir kuşağın bu tarihle eğitilmesi bakımından dikkatimizin odağında olmalıdır. Bu, devrimci önderlik krizinin çözülmesinin olmazsa olmaz önkoşuludur.”

SEP Ulusal Sekreteri Joseph Kishore, ABD’deki siyasi durum üzerine ikinci kararı sundu. Rapor, SEP ile WSWS’nin Trump’ın kökenleri ve yükselişine ilişkin, yakın zamanda yayımlanan Oligarşi: Trump ve Amerikan Demokrasisinin Çöküşü kitabında yer alan çözümlemesini ele aldı. Kishore, kitabın “bu kongreye sunulan ilgili karar önergesinin dayandığı çözümlemenin belgesel kaydı” olduğunu söyledi ve partinin her üyesi tarafından incelenmesi çağrısında bulundu.

Rapor ardından, ABD içinde şu anda gelişmekte olan radikalleşmeye döndü. “Karşılanması olanaksız hayat pahalılığının, bitmek bilmeyen savaşın, ICE [Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı] cinayetlerinin ve diktatörlüğün açıktan inşasının darbeleri altında milyonlarca insan siyasi yaşama sürükleniyor ve sola kayıyor; bu, Demokrat Parti’nin boğmaya ve denetim altına almaya çalıştığı bir harekettir.”

Bu hareketten ilk yararlanan DSA’ydı. DSA “her aşaması Marksizmden ve işçi sınıfından bir kopuşla tanımlanmış, neredeyse 90 yıllık bir siyasi soy ağacına dayanan, 44 yıllık bir örgüttür” — Max Shachtman’ın 1940’ta Troçkizmden kopuşundan, Michael Harrington’ın Demokrat Parti içinde “yeniden kümelenme” programına ve 1982’de DSA’yı kuran birleşmeye uzanan bir şecere. Kishore şöyle açıkladı: “DSA bir işçi sınıfı örgütü değildir. İki küçük burjuva eğilimden doğmuştur, bugün meslek sahibi orta sınıfın varlıklı katmanlarına yaslanmaktadır ve siyasi sistem içindeki işlevi işçileri temsil etmek değil, Demokrat Parti adına onları idare etmektir.”

Kishore, partinin görevinin, şu anda sosyalizme doğru yönelen işçileri ve gençleri gerçek anlamda devrimci bir perspektife kazanmak olduğu sonucuna vardı.

Eric London, göçmenlerin savunulması üzerine üçüncü kararı sundu. Raporu, “nüfusun tamamının demokratik haklarını kaldırmanın aracı olarak göçmenliği kullanıp otoriter egemenlik kurma çabalarını sürdüren” bir yönetimi belgeledi.

London, “Amerikan ‘demokrasisi’nden geriye ne kaldıysa gözlerimizin önünde çöküyor,” dedi. “Siyasi düzenin hiçbir kurumu Trump’ı durdurmuyor.” Otuz yıl boyunca her iki parti de [Demokratlar ve Cumhuriyetçiler] şimdi halka karşı yöneltilen aygıtı inşa etti. Rapor, bu yönetimin “muazzam tarihsel boyutlarda toplumsal bir çatışmayı hazırlamakta olduğu ve partinin ve işçi sınıfının buna siyasi olarak hazırlıklı olması gerektiği” sonucuna vardı.

Tom Hall, işçi mücadelelerinin her kıtada büyüdüğünü belgeleyen dördüncü kararı sundu. Greve karşı bir şirket polis gücü işlevi gören sendika bürokrasilerine karşı bu karar, amacı “mevcut sendika bürokrasilerini etkilemek değil, onlara karşı bir taban ayaklanması örgütlemek” olan Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı’nın (TK-Uİİ) inşasını ileri sürüyor.

Hall şu sonuca varıyordu: “Bilinç etkeni belirleyici olacaktır. Nesnel krizin kendiliğinden çözüleceğini ya da rolümüzün olayları gözlemlemek ve sonradan onlar hakkında yorum yapmakla sınırlı olduğunu varsaymak ciddi bir siyasi hata olur.”

Evan Blake, partinin yapay zekâya (AI) yönelik tutumu üzerine beşinci kararı sundu. Rapor, çözümlemesini teknolojiye Marksist yaklaşım bağlamına yerleştirerek, yapay zekânın gerici kullanımlarından hiçbirinin “teknolojinin kendisinden değil, geliştirildiği toplumsal ilişkilerden —özel mülkiyetten, kâr sisteminden ve dünyanın rakip ulus devletlere bölünmüşlüğünden— kaynaklandığını” açıkladı.

Rapor bu temelde, sahte soldan yayılan yapay zekâ düşmanlığını reddediyor ve “yapay zekânın kategorik olarak reddedilmesinin pratik sonucunun, onu ne olursa olsun kullanacak olan şirketleri ve devleti silahsızlandırmak değil, yalnızca işçi sınıfını silahsızlandırmak olduğunu” açıklıyordu. Blake, yapay zekâ düşmanlığının “teknolojiye yönelik bütün Marksist tutumun dayandığı ayrımı, yani makine ile onun işlediği toplumsal düzen arasındaki ayrımı ortadan kaldırdığını” söyledi. Karar, teknoloji tekellerinin mülksüzleştirilmesini ve teknolojinin planlı bir dünya ekonomisi içinde insani ihtiyaçlara yöneltilmesini talep ediyor ve yapay zekâ güdümlü otomasyon nedeniyle tek bir işin dahi kaybedilmemesi gerektiğinde ısrar ediyor.

Rapor ve ardından gelen tartışma, Uluslararası Komite tarafından Aralık 2025’te kullanıma sunulan Sosyalizm AI’nin önemini de vurguladı. Blake’in belirttiği gibi Sosyalizm AI, Marx, Engels, Lenin, Troçki, Luxemburg ve Plehanov’un eserlerini ve Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin yaklaşık otuz yıllık arşivini “her yerde, aynı anda, herhangi bir dilde, günün herhangi bir saatinde, mücadeleye atılan işçilerin ve gençlerin hizmetine” sunuyor.

Tom Mackaman, Bağımsızlık Bildirgesi’nin yayımlanmasının 250. yılında bu tarihi olay üzerine son kararı sundu. Bağımsızlık Bildirgesi’nin Kral’a yönelttiği suçlamalar, “sanki Buckingham Sarayı’nın eski sakini kadar Beyaz Saray’ın şimdiki sakini için de yazılmış gibi okunuyor,” diye belirtti.

Mackaman, elindeki servet yoğunlaşması “demokratik yönetim biçimleriyle bağdaşmayan” bir oligarşinin, “bütün Amerikan ve dünya tarihinin en güçlü fikri olan eşitlik fikrini yok etmek” zorunda olduğunu açıkladı. Başkan Yardımcısı JD Vance; ABD’yi, Bağımsızlık Bildirgesi’nin ilkeleri üzerine kurulmuş bir cumhuriyet olarak değil, völkisch bir ırk-ulus olarak yeniden tanımlayarak eşitlik fikrini açıkça reddetmişti.

Ayrı bir akşam oturumu, Alan Gelfand’ı (28 Temmuz 1949 – 29 Ekim 2025) anmanın yanı sıra Lev Troçki’nin Stalin’in GPU’su tarafından öldürülmesi ve Troçkist harekete devlet ajanlarının sızması üzerine Uluslararası Komite’nin yürüttüğü Güvenlik ve Dördüncü Enternasyonal soruşturmasının tartışılmasına ayrıldı. Los Angeles’ta kamu avukatı olan Gelfand, Sosyalist İşçi Partisi’nin (SWP) önderliğinde yer alan devlet ajanlarının varlığına ilişkin bir soruşturma talep ettikten sonra 1979’da partiden ihraç edilmişti. Aradan geçen kırk yılı aşkın sürede, Gelfand’ın SWP’ye devlet ajanlarının sızmasına ilişkin ileri sürdüğü her bir suçlama kanıtlanmıştır.

Kongre yeni bir ulusal komite seçti ve David North’u yeniden ulusal başkan olarak seçti. Göreve gelen ulusal komitenin üyeleri, Joseph Kishore’u ulusal sekreter, Kathleen Martin’i ulusal sekreter yardımcısı, Barry Grey ile Andre Damon’ı da WSWS’nin ulusal eş editörleri olarak yeniden seçtiler.

Kongre, yalnızca ABD’deki Sosyalist Eşitlik Partisi’nin yaşamındaki bir olay değildi; uluslararası bir nitelik taşıyordu. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin bütün şubelerinin ve sempatizan gruplarının temsilcileri kongreye katıldı.

Katkı sunanlar arasında şunlar yer aldı: Britanya’daki SEP’in ulusal sekreteri Chris Marsden; Fransa’daki PES’in ulusal sekreteri Alex Lantier; Sri Lanka’daki SEP’in genel sekreteri Deepal Jayasekera; Avustralya’daki SEP’in ulusal sekreteri Cheryl Crisp; Yeni Zelanda’daki Sosyalist Eşitlik Grubu’nun önder üyesi Tom Peters; Türkiye’deki Sosyalist Eşitlik Partisi’nin genel başkanı Ulaş Sevinç; Brezilya’daki Sosyalist Eşitlik Grubu’nun önderlerinden Tomas Castanheira; Kanada’daki SEP’in ulusal sekreteri Keith Jones; ve Almanya’daki SGP’nin başkanı Christoph Vandreier. Kongre ayrıca eski Sovyetler Birliği’ndeki Bolşevik-Leninistlerin Genç Muhafızları’ndan da bir selamlama mesajı aldı.

Bu selamlama mesajları ve raporlar birer formalite değil, her kıtadaki işçi sınıfının deneyimlerini yoğun tartışmalara taşıyan siyasi katkılardı.

Kabul edilen kararlar, Amerikan koşullarından değil, dünya ekonomisinin ve dünya siyasetinin çözümlenmesinden hareket etmektedir; ABD’deki kriz onun özgül ve yoğunlaşmış bir ifadesidir. SEP’in çalışması, tek bir uluslararası mücadelenin —sosyalist devrimin dünya partisinin inşasının— ulusal bir bileşenidir.

Bu kongrenin belgeleri, gerçek bir Marksist analizin ve devrimci bir perspektifin nelerden oluştuğunu göstermektedir. Tırmanan bir dünya savaşı, ABD’de diktatörlüğün açıktan inşası ve modern tarihte eşi görülmemiş bir toplumsal kriz ortamında, dünyanın hiçbir yerinde başka hiçbir parti ya da örgüt mevcut duruma yanıt verecek bir program ileri sürmek şöyle dursun, onu ciddi biçimde çözümleyebilecek durumda değildir. Kongre, mevcut düzen içinde manevra yapmaya değil, uluslararası işçi sınıfını dünya sosyalist devrimi programı temelinde mevcut düzene karşı seferber etmeye yönelik bi perspektif geliştirdi.

Dokuzuncu Ulusal Kongre’nin raporları, kararları ve tartışmaya yapılan katkılar önümüzdeki günlerde Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yayımlanacaktır. Bunlar, işçi ve gençlik kitlelerinin siyasi eğitiminde önemli bir rol oynayacak ve işçi sınıfının şimdi gelişmekte olan mücadelelerde kendisini donatması gereken analizi ve programı oluşturacaktır.

Savaşa, diktatörlüğe ve kapitalizme karşı mücadele konusunda ciddi olan herkes —gerçek bir sosyalist hareket arayan herkes— bu belgeleri incelemeli, bunlardan sonuçlar çıkarmalı ve Sosyalist Eşitlik Partisi’ne katılma kararı almalıdır.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 11 days ago
▲ 9 r/direnis+3 crossposts

Faşizme karşı nasıl mücadele edilmez: Porto Alegre Konferansı

26-29 Mart tarihleri arasında, dünyanın dört bir yanından onlarca sahte sol örgütün temsilcileri, “Halkların Egemenliği İçin 1. Uluslararası Antifaşist Konferans” adı verilen etkinlik için Brezilya’nın güneyindeki Rio Grande do Sul eyaletinin başkenti Porto Alegre’de bir araya geldi. 4.000 katılımcının ve yaklaşık 40 ülkeden gelen bir “yetkililer ve parlamenterler forumu”nun yer aldığı etkinlik, düzenleyicileri tarafından solun “uluslararası koordinasyonunda niteliksel bir sıçrama” olarak kutlandı.

Konferansta kabul edilen ve Porto Alegre Bildirgesi olarak adlandırılan belge, dünya emperyalist krizinin patlayıcı işaretlerini ve büyüyen bir toplumsal radikalleşmeyi kabul ediyor. Bildirgede şunlar belirtiliyor:

Aynı hafta Küba’ya Nuestra América konvoyu gerçekleşti; Arjantin’de bir milyondan fazla insan hafıza için ve Milei’ye karşı mücadele ederek sokaklara döküldü; Birleşik Krallık’taki antifaşist seferberlikte yüz binlerce kişi vardı ve özellikle de ABD’de, milyonlarca Amerikalının yüzlerce kentte bir araya gelerek Trump’ı bir kez daha insanlığın düşmanı ilan ettiği o büyük ve tarihi “Krallara Hayır” gösterisi yaşandı.

Kapitalist-emperyalist sistem derin bir kriz ve keskin bir ekonomik, toplumsal ve ahlaki çöküş yaşamaktadır. Emperyalist güçlerin kendi çöküşlerine yanıtı, her yerde faşizmi beslemek, neoliberal politikaları dayatmak, daha zayıf uluslara karşı askeri saldırganlık ve bu ulusların yeniden sömürgeleştirilmesi olmuştur.

Ne var ki Porto Alegre Konferansı, faşizme ve savaşa karşı uluslararası bir hareketin inşasında ileriye doğru bir adımı temsil etmek şöyle dursun, derinleşen dünya kapitalist krizine işçi sınıfının devrimci ve bağımsız bir yanıt geliştirmesini engellemeye kararlı siyasi güçlerin bir platformuydu.

Porto Alegre’de bir araya gelen sahte sol güçler, bizzat “Bildirge”nin de kabul ettiği gibi, “çeşitlilik arz etmekte ve farklı çözümlemeler, stratejiler ve taktikler, programlar ve ittifak politikaları sunmaktadır.” Her biri kendi ilkesiz milliyetçi gündemini izleyen bu güçler, uluslararası krizin nedenleri ve buna verilmesi gereken yanıt konusunda anlaşmaya varabilecek durumda değildir. Ama tek bir temel zorunluluk etrafında birbirlerine yaklaşmaktadırlar: Kitlelerin büyüyen radikalleşmesini burjuva devletin çürümüş siyasi yapılarına geri kanalize etme ihtiyacı.

Konferans, Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva’nın hükümetine destek olan ve Brezilya’nın ekim ayındaki seçimlerinde onun yeniden seçilmesi için kampanya yürüten partilerin önderlikleri tarafından toplandı. Bunlar Lula’nın kendi partisi olan İşçi Partisi (PT), Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSOL) ve Brezilya Komünist Partisi’dir (PCdoB). Bu örgütler arasında etkinliğin düzenlenmesinde en etkin rolü, PSOL içinde bir hizip olan Sosyalist Sol Hareket (MES) oynadı.

Siyasi kökenleri, Arjantinli revizyonist Nahuel Moreno’nun kurduğu akım olan Morenoculuğa dayanan MES, PT içinde bir akım olarak ortaya çıktı ve faaliyetini Rio Grande do Sul’daki seçim siyasetinde yoğunlaştırdı. O dönem federal milletvekili olan MES önderi Luciana Genro’nun Lula’nın ilk döneminin (2003-2006) başında PT’den ihraç edilmesinin ardından MES, PSOL’u kurmak üzere diğer sahte sol akımlara katıldı.

Uluslararası ilişkiler alanında MES, kendisini sahtekârca “Dördüncü Enternasyonal” olarak sunan Pablocu Birleşik Sekreterlik’in yirmi yıldan fazla bir süre “sempatizan örgütü” statüsündeydi. Pablocu enternasyonalin Şubat 2025’te toplanan son kongresi, MES’in Brezilya’daki tam üye örgüt olarak kabulünü onayladı.

MES, etkinliğin Brezilya’da ve uluslararası ölçekte örgütlenme sürecini açıklayan ve etkinliğe katılan siyasi güçleri —hepsi kendi ülkelerinin burjuva siyaset kurumuyla doğrudan bağlantılı güçler— öne çıkaran, Antifaşist Konferans’ın kutlayıcı bilançosunda şunları yazdı:

Bu zaferin doğuşu… PSOL’un Rio Grande do Sul örgütü ile PT’nin Porto Alegre örgütü arasında kurulan birlikte yatmaktadır; buna daha sonra PCdoB, MST [Sosyalist İşçi Hareketi] ve Andes gibi başka aktörler de eklenmiştir. Andes, Lauro Campos ve Marielle Franco Vakfı, Rosa Luxemburg Vakfı ve bizzat MES-PSOL’nin kendi çabasıyla birlikte, toplantının yapısal güvencelerinden biri olmuştur. Uluslararası erişim ancak, başında yoldaş Eric Toussaint’in bulunduğu Gayrimeşru Borçların İptali Komitesi’nin (CADTM) küresel çabası sayesinde mümkün olmuştur; bu çaba, Dördüncü Enternasyonal’i (onlarca şube ve üyeyle temsil edildi) ve uluslararası bir antifaşist cephe çağrısına katılan diğer kesimleri konferansı büyütmek üzere yayımlanan çağrı etrafında birleştirmiştir.

Farklı uluslararası devrimci ve sosyalist akımların varlığı niteliksel olarak anlamlıydı: DSA [Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri] (burada Bread & Roses akımı merkezi bir rol oynadı); Avrupa solundan milletvekilleri — ağırlık Boyun Eğmeyen Fransa’da olmak üzere Fransa’dan diğer antifaşist gruplar (NPA [Yeni Anti-kapitalist Parti], Après, Attac [Finansal İşlemlerin Vergilendirilmesi ve Vatandaş Hareketi Derneği], Le Digue ve Jovem Guarda); Türkiye İşçi Partisi’nin liderleri ve milletvekilleri; yaklaşık 200 kişiyle en kalabalık olan Arjantin delegasyonu (Vientos del Pueblo, Libres del Sur, bizimle tarihsel bir ilişkisi olan ve Uluslararası Sosyalist Birlik aracılığıyla gelişen MST ve UP [Halk Birliği] ile birlikte komite tarafından oluşturuldu); PIT/CNT’den [Sendikalararası İşçi Genel Kurulu / Ulusal İşçi Kongresi] bir otobüsle gelen ve içinde PCU’nun [Uruguay Komünist Partisi] ve Halkın Zaferi Partisi’nin öne çıktığı Uruguay delegasyonu. Bunlara ek olarak Kuzey Amerika’dan, onlarca kadro ve önderle gelen kayda değer delegasyonlar vardı; örneğin Porto Riko’dan (diğer hareketlerin yanı sıra Sosyalist Demokrasi ve Victoria Ciudadana Hareketi’dan) ve Meksika’dan (MSP [İşçilerin Sosyalist Hareketi — Halkın Gücü], ONPP [Halk İktidarı Ulusal Örgütü], PRT [Devrimci İşçi Partisi] ve ayrıca elektrik işçilerinin önderleri). Güney Afrika’dan Zabalaza’dan yoldaşlar, Avustralya’dan ise Sosyalist İttifak ve Yeşil Sol’dan militanlar geldi.

MES, aynı yazıda, Konferans’ın sözde “demokrat” burjuva partileriyle seçim cepheleri kurmayı teşvik etmekle sıkı sıkıya sınırlı olan siyasi ufkunu şöyle özetliyordu:

Etkinlikte ifadesini bulan ve MES-PSOL ile Dördüncü Enternasyonal’in çeşitli kesimlerinin öncü rol oynadığı, diğer kesimlerin dışlanmadığı ya da onlara bir şey dayatılmadığı birlik, ileriye doğru atılan bir adımdır. Porto Alegre etkinliği bizi, ulusal ve uluslararası zeminde, önümüzdeki mücadeleler için donatmaktadır; öyle ki bizzat Brezilya seçimleri, emperyalizmle ve Trump’la yüzleşmede kilit bir bölüm olacaktır. Büyük Teknoloji şirketlerinin müdahalesinin muhtemel olduğu üç belirleyici ve kutuplaşmış seçim yaşayacağız: Kolombiya devlet başkanlığı seçimi, Brezilya genel seçimi ve ABD ara seçimleri.

“Antifaşist mücadele”yi burjuva seçim takvimine ve düzen partileriyle kurulan cephelere tabi kılan bu yönelim, yeni bir hareket noktası değildir. Bu, PT’nin, PSOL’nin ve PCdoB’nin Bolsonaro’nun faşist komplosuna yanıt olarak son dört yılda Brezilya’da uyguladığı politikanın doğrudan devamıdır. Konferansın bu modeli uluslararasılaştırmayı önermesi, kendi başına, onun gerçek niteliğine ilişkin bir itiraftır.

Brezilya’nın 8 Ocak 2023 darbe girişimi ve sahte solun “antifaşizm” sahtekârlığı

Brezilya’da düzenlenen ve açıkça 8 Ocak olayından doğduğu ilan edilen konferansın, o deneyimi ele almaması özellikle çarpıcıdır. Konferansın düzenleyicilerinden Eric Toussaint, etkinliğin öncesinde verdiği bir röportajda 8 Ocak 2023’ü konferansın doğrudan kaynağı olarak niteleyerek şunları söylemişti: “8 Ocak 2023’te, devlet başkanlığı seçimlerini Lula’ya karşı kaybetmesinden kısa süre sonra Jair Bolsonaro Brezilya’da bir darbe girişiminde bulundu. … Bu olaylar, aşırı sağın ilerleyişinin oluşturduğu tehlikeyi gözler önüne serdi. Bu uyanıştan, uluslararası ölçekte antifaşist bir girişim örgütleme fikri doğdu.”

Toussaint daha da ileri giderek, 2022’deki geniş seçim cephesini doğrulanmış bir model olarak sundu: PT, PCdoB ve PSOL, anlaşmazlıklarını aşarak Lula’nın adaylığını güvence alma yoluyla “neo-faşist tehlikeyi durdurmanın mümkün” olduğunu göstermişti. 8 Ocak’tan doğan konferansın, o tarihten bu yana Brezilya’da olup bitenleri —bu stratejinin somut sonuçlarını ve bunların faşizme yanıt olarak “geniş cephe”nin niteliği hakkında ortaya koyduklarını— ciddi biçimde incelemeyi reddetmesi, kazara yapılmış bir atlama değildir. Bu, siyasi bir zorunluluktur.

Kapitalist krizin ürünü olarak faşizm

Bunun nedenini anlamak için, PT’nin ve müttefiklerinin bilinçli olarak gizlediği şeyden yola çıkmak gerekir: Bolsonaro’nun yükselişi ve faşist komplosu siyasi bir anomali, normal burjuva düzenden patolojik bir sapma değildi. Tersine, bizzat PT hükümetlerinin krizinin doğrudan tarihsel sonucuydu. Federal iktidarda geçirdiği 13 yıl boyunca PT, sendikaları ve toplumsal hareketleri burjuva devletin yönetimine tabi kıldı, koşullar gerektirdiğinde uyum ve kemer sıkma politikaları uyguladı ve ulusal kapitalist kalkınmayı stratejik ufku olarak benimsedi.

Bu siyasi proje, 2015-2016’da Brezilya kapitalizminin birikmiş çelişkilerinin ağırlığı altında feci şekilde çöktü. Sonuç yalnızca PT hükümetlerinin yıkılması olmadı; işçi sınıfı içinde kitlesel bir hayal kırıklığı ve kurulu siyasi düzenin tümüne yönelik bir reddediş üretti ve aşırı sağın halkın öfkesini istismar etmesine alan açtı. Üstelik faşist komplo, eksantrik bir liderin kişisel projesi de değildi: Federal Polis tarafından haklarında iddianame düzenlenen 37 kişiden 25’i, aralarında dört yıldızlı generallerin, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın ve eski Savunma Bakanı’nın da bulunduğu muvazzaf ya da emekli askeri personeldi. Lula’nın, Devlet Başkanı Yardımcısı Alckmin’in ve Yüksek Mahkeme Hâkimi Alexandre de Moraes’in öldürülmesine ilişkin ayrıntılı planlar, bizzat Planalto başkanlık sarayının içinde daktilo edilmiş halde bulundu. Bolsonaro, bir bütün olarak burjuva rejimin —ve bizzat PT’nin— gidişatının bir semptomuydu.

İşçi sınıfının etkisizleştirilmesi olarak “Geniş Cephe”

PT’nin, PSOL’nin ve PCdoB’nin bu tehdide yönelik bütün politikası, tam tersi bir öncülden hareket etti: Bolsonaro, krizdeki kapitalizmin bir ürünü olarak değil, bir anomali olarak ele alınmalıydı; “burjuva demokrasisi” işçi sınıfının bağımsız seferberliği yoluyla değil, kendi kurumlarıyla ittifak halinde savunulmalıydı. Pratikte bu, faşist tehdidin etkisiz hale getirilmesi sorumluluğunun burjuva mahkemelere ve generallere —yani tam da komploya katılmış ya da göz yummuş güçlere— devredilmesi anlamına geldi. Lula, 1 Ocak 2023’teki göreve başlama töreninde “kazanan büyük tarafın demokrasi olduğunu” ilan etti. Sekiz gün sonra Bolsonaro destekçileri, Brasília’da hükümetin üç kurumunun binalarını yağmaladı; askeri komutanlar, bu kişiler doğrudan Kara Kuvvetleri Genel Karargâhı’nın kapılarında kamp kurmuşken buna göz yumdu. Bu politikanın ilan edilmemiş amacı, işçi sınıfını bağımsız bir siyasi güç olarak etkisizleştirmekti. Faşizmin mevcut rejim içinde idare edilebilecek bir anomali olduğu perspektifi, kaçınılmaz olarak şu sonuca götürür: İşçilerin özerk seferberliği —ki bu, yalnızca Bolsonaro’yu değil, onu üreten kapitalist sistemi de kaçınılmaz olarak sorgulayacaktır— gereksiz ve tehlikelidir.

Seçim hezimetinden yeni faşist saldırıya

Bu stratejinin sonuçları, Ekim 2024’teki yerel seçimlerde açıkça belirmeye başladı. Guilherme Boulos’un São Paulo belediye başkanlığı kampanyası simgeseldi: Bizzat Lula tarafından “Bolsonaroculuğu São Paulo’dan süpürüp atabilecek” aday olarak öne çıkarılan PSOL lideri, giderek daha sağcı görüşler benimsedi: “Mali denge” sözü verdi, polis aygıtını güçlendirdi ve hatta yarıştaki en açık faşist aday olan Pablo Marçal’la canlı bir yayına dostane biçimde katılacak kadar ileri gitti. Sonuç, tam da kentin en yoksul mahallelerinde yoğunlaşan ezici bir yenilgi oldu. “Popülist sol” başarısız olmakla kalmadı; sağın görüşlerine teslim olması ona tek bir yeni seçmen bile kazandırmadı.

Felaket, Eylül 2025’te Yüksek Mahkeme’nin Bolsonaro’yu mahkûm ederek 27 yıl hapis cezasına çarptırmasıyla daha da derinleşti. Bu karar, sahte sol tarafından kendi stratejisinin nihai doğrulanışı olarak alkışlandı. Ne var ki mahkûmiyet faşist saldırıyı sona erdirmedi; ona yeni bir platform sağladı. Bir “af” kampanyası Kongre’de çoğunluğu kazandı, Bolsonaro’ya destek gösterilerine ülkenin en güçlü eyaletlerinin valileri önderlik etti ve Flávio Bolsonaro bugün devlet başkanlığı anketlerinde ikinci sırada bulunuyor. Lula hükümetinin yanıtı ise, tam da darbecilerin affı lehinde oy kullanan partileri kapsayan yeni bir “geniş cephe” kurmaya çalışmak oldu.

“Uluslararası Antifaşist Konferans”, bu deneyim tam da toplantıya ev sahipliği yapan ülkede yaşanmış ve konferansın varlık nedeni olarak ilan edilmiş olmasına rağmen, onu dürüstçe ele almayı reddetti. Bu, sadece entelektüel bir ihmalden ibaret değildir. Konferansın uluslararasılaştırmaya çalıştığı siyasi modelin, kendi yakın tarihinin incelenmesi karşısında ayakta kalamayacağının bir itirafıdır. Brezilya’daki felaket bir kaza değildir: Faşizmin kapitalist köklerini yadsıyan, işçi sınıfını krizdeki burjuva devlete tabi kılan ve “antifaşist mücadele”yi mevcut düzenin yönetilmesine yönelik bir siyasi kılıfa dönüştüren bir politikanın zorunlu sonucudur.

Dünya Sosyal Forumu’nun mirası

Son dört yıldaki bu fiyasko salt taktiksel hataların ya da konjonktürel oportünizmin ürünü değildir. Kökleri Bolsonaro döneminden çok daha derinlere uzanan, daha uzun vadeli bir siyasi perspektifin ifadesidir. PT ve sahte sol müttefikleri yalnızca faşizme yanıt vermekte başarısız olmadılar; faşizmin ortaya çıkışının tarihsel koşullarını bizzat kendileri yarattılar. Bunu, onlarca yıl boyunca işçi sınıfını burjuva devlete tabi kılarak ve her kriz anında, kapitalist düzenin seçim cepheleri ile kurumsal baskı yoluyla içeriden reforme edilebileceği yanılsamasını yayarak yaptılar. Porto Alegre Konferansı’nın neyi temsil ettiğini bütünüyle kavramak için, bu siyasi programı tarihsel soy ayağcı içine yerleştirmek gerekir.

Konferansın Porto Alegre’de düzenlenmesi ve “Porto Alegre Bildirgesi”nin bir sonraki Dünya Sosyal Forumu’nun (DSF) Ağustos 2026’da Benin’de toplanmasını açıkça desteklemesi rastlantı değildir. Kent seçimi bilinçli olarak simgeseldi. Toussaint’in kendisinin de açıkladığı gibi, 2001’de Porto Alegre’de kurulan DSF geleneğini çağrıştırmayı amaçlıyordu. Bu bağlantı oldukça aydınlatıcıdır; çünkü DSF’nin izlediği yol, Antifaşist Konferans’ın tekrarlamayı vaat ettiği şeye ışık tutmaktadır.

Toussaint’e göre DSF, “büyük ölçüde Luiz Inácio Lula da Silva’nın Brezilya İşçi Partisi ile ATTAC arasındaki bir birleşmenin ürünüydü.” ATTAC ise, azami siyasi programı mali işlemlere bir “Tobin vergisi” getirilmesi olan Fransız Sosyalist Partisi’nin yarı resmi bir düşünce kuruluşu olarak ortaya çıkmıştı. İlk DSF toplantılarına ev sahipliği yapacak yer olarak Porto Alegre’nin seçilmesinin nedeni, PT’nin kenti dört dönem üst üste yönetmiş ve “Katılımcı Bütçe”yi burjuva devlet aracılığıyla sosyalizme doğru sözde bir “ilk adım” olarak vitrine çıkarmış olmasıydı. DSF, işçi sınıfının özerk bir platformu olmak şöyle dursun, Ford Vakfı, Dünya Bankası, Avrupa Komisyonu, Birleşmiş Milletler ve Avrupa hükümetleri tarafından finanse ediliyordu; finansmanının yüzde 60’ı ise kendilerini finanse eden hükümetlerin ve şirketlerin siyasi araçları olarak işleyen STK’lardan geliyordu.

DSF tarihinin siyaseten en aydınlatıcı anı, forumun üçüncü toplantısında, Ocak 2003’te yaşandı. Brezilya devlet başkanı olarak henüz yemin etmiş olan Luiz Inácio Lula da Silva, Porto Alegre’de 100 bin katılımcıya hitap etti ve saatler sonra bankacılarla ve devlet başkanlarıyla görüşmek üzere Davos’a gitmek için uçağa bindi. Hükümeti o sırada faiz oranlarını yüzde 25,5’e çıkarıyor ve 260 milyar dolarlık bir borcun IMF koşullarında geri ödenmesini taahhüt ediyordu. IMF Başkanı Anne Krueger, yeni hükümetin ekonomi politikalarını alenen övdü. Böylece DSF, kendisini “başka bir dünyanın mümkün” olduğunun öncüsü olarak sunduğu tam da o anda burjuva kemer sıkmanın bekçisi haline gelmiş bir partiye ideolojik örtü işlevi gördü.

DSF ile 2026 Konferansı arasındaki sürekliliği, Porto Alegre 2001’i örgütleyen PT’nin aynı zamanda Porto Alegre 2026’yı da örgütlemiş olması olgusundan daha iyi hiçbir şey açığa çıkaramaz. Üstelik 2003 yılında Porto Alegre’den Davos’a uçan, bugün kamu harcamalarını 327 milyar real azaltan ve PSOL’un desteğiyle seçim anketlerinde başı çeken de Lula’nın ta kendisidir. PSOL, Mart 2026’da, bu yıl kendi adayını çıkarmadan devlet başkanlığı seçimlerinin ilk turunda Lula’yı destekleme kararı almıştır.

DSF’nin izlediği yol aynı zamanda forumun teşvik ettiği her bir siyasi deneyimin çarpıcı başarısızlığını da belgeledi. Karakas’ta düzenlenen DSF (2006), Hugo Chávez’i ve onun “21. yüzyıl sosyalizmi”ni kutladı; bu proje, Venezuela’nın ekonomik çöküşüyle, Nicolás Maduro’nun kaçırılmasıyla ve Venezuela ile onun petrol zenginliği üzerinde ABD’nin yeni-sömürgeci denetiminin dayatılmasıyla sonuçlandı.

DSF’nin benimsediği Avrupa “alternatif küreselleşmeciliği” ise Yunanistan’da Syriza’yı ve İspanya’da Podemos’u üretti; bu partiler radikal söylemlerle iktidara geldiler ve ardından uluslararası mali kuruluşların dayattığı kemer sıkma politikalarını uygulamaya giriştiler. Porto Alegre’de bu deneyimlerin hiçbirinin bilançosu çıkarılmadı. Bildirge, “başka bir dünya mümkün” şeklindeki DSF’nin öylece devralıyor ve onu “sosyalist, ekolojik, demokratik, feminist ve ırkçılık karşıtı bir gelecek” olarak yeniden tanımlıyor; tam da bunu vaat etmiş olan bütün hükümetlerin başına ne geldiği konusunda ise tek kelime etmiyor.

İşçi sınıfının ihtiyacı

Halkların Egemenliği İçin 1. Uluslararası Antifaşist Konferans, faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede ileriye doğru bir adımı temsil etmiyor. Tersine, işçi sınıfı mücadelesinin sahte sol aygıtlar tarafından siyaseten dizginlenmesi tarihinde yeni bir sayfayı temsil ediyor. Bu, önceki sayfaları arasında DSF’nin, Pembe Dalga’nın, Syriza’nın ve Podemos’un yer aldığı bir tarihtir. Kitlelerin radikalleşmesi her seferinde burjuva siyaset çerçevesine kanalize edilmiş ve sonuç, işçi sınıfının faşizme ve emperyalizme direncinin güçlenmesi değil, zayıflatılması olmuştur.

Latin Amerika işçi sınıfı, geçen yüzyılın ikinci yarısında, sosyal demokrasinin, Stalinizmin ve Pabloculuğun onu burjuva milliyetçiliğinin çeşitli biçimlerine tabi kılmasının yıkıcı bedelini ödedi; bu tabi kılış, kitleleri vahşi diktatörlükler karşısında siyaseten silahsızlandırdı. Porto Alegre Konferansı’nın sunduğu perspektif —burjuva partilerle “geniş cephe”, sınıf mücadelesinin seçim takvimine tabi kılınması, pratikte çeşitli ulusal kampanyalar derlemesinden ibaret olan bir “enternasyonalizm”— aynı felaket politikasının yeni koşullar altında tekrarlanmasıdır.

Dünya kapitalist krizinin derinleştiği ve faşizmin gerçekten yükseldiği bir anda daha da yıkıcı ihanetleri ve yenilgileri önlemek için, Brezilyalı ve Latin Amerikalı işçilerin önündeki tek yol; PT’den, PSOL’den ve sömürülenlerin mücadelesini egemen sınıfların çıkarlarına tabi kılan bütün partilerden koparak, işçi sınıfının bağımsız siyasi önderliğini inşa etmektir. Bu, Latin Amerika’nın her ülkesinde Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) şubelerinin inşasını gerektirmektedir. Bu eğilimlerin teslimiyet çizgisini çözümleyen ve önceden gören, işçi sınıfının uluslararası birliğini seçim retoriği olarak değil, dünya sosyalist devriminin programı olarak savunan tek siyasi gelenek DEUK’tur.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 11 days ago
▲ 4 r/direnis+2 crossposts

Yeni Parti’nin programı: Eski düzenin bir savunusu

Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) ayrılan Özgür Özel önderliğindeki milletvekilleri ve parti yöneticilerinin kurduğu Yeni Parti, 21 Mayıs’ta bir mahkemenin yetki sınırlarını aşan bir “mutlak butlan” kararıyla CHP’nin Özel önderliğindeki seçilmiş yönetimini devirmesinden ve eski Kemal Kılıçdaroğlu yönetimini geri getirmesinden bu yana parti içinde var olan fiili bölünmeden doğdu. Bu yargı darbesi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu dahil onlarca CHP’li belediye başkanının tutuklandığı ve görevden alındığı siyasi baskı dalgasının bir parçasıydı.

Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, bu polis devleti baskısına karşı çıkmakta, temel demokratik hakları savunmakta ve tüm siyasi mahpusların serbest bırakılmasını talep etmektedir. Ancak bu ilkeli tutum, bizim CHP’ye ve Yeni Parti’ye uzlaşmaz siyasi muhalefetimizi azaltmamaktadır.

Partinin 24 Temmuz’da yayımladığı, “Ortak Gelecek için” başlığıyla sunulan ve neredeyse her paragrafı “Bu kara düzeni değiştireceğiz” iddiasıyla noktalanan programı, emekçilerin sosyal ve demokratik özlemlerine bir yanıt değil, bu özlemlerin kapitalist kâr düzeninin ve emperyalist NATO ittifakının çerçevesi içine hapsedilmesinin programıdır.

Program, Türkiye’deki derin toplumsal kutuplaşmayı kabul etmek zorunda kalıyor. Giriş bölümünde, asıl mücadelenin, “ülkenin zenginliğini ve devletin gücünü elinde tutan bir avuç insanla, emeğiyle bu memleketi ayakta tutan on milyonlar arasında” olduğu ifade ediliyor. Bu, egemen sınıfın sözcülerinin bile artık inkâr edemediği bir gerçekliğin, yani sınıf mücadelesinin keskinleşmesinin itirafıdır.

Ancak Yeni Parti bu gerçekliği devrimci sonuçlarına götürmek için değil, dizginlemek için tespit etmektedir. Üstlendiği görev, işçi sınıfının büyüyen öfkesini, burjuva devleti ve sermaye egemenliğini tehdit etmeyecek biçimde parlamenter kanallara yönlendirmektir.

Dış politika: NATO’ya bağlılık yemini

Yeni Parti’nin sınıfsal niteliği, en çıplak haliyle dış politika ve güvenlik bölümlerinde görülmektedir. NATO’nun Rusya’ya karşı Ukrayna’da tırmandırdığı savaşın ve ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü canice savaşın ortasında kaleme alınan program, Türkiye’nin “Batı İttifakı içerisindeki etkinliği”nin güçlendirileceğini, NATO’daki etkinliğin artırılacağını ve Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecinin hızlandırılacağını ilan ediyor. Bu, halkın ezici çoğunluğunun değil, Ortadoğu’yu ve tüm dünyayı felakete sürükleyen emperyalist güçlere bağlı burjuvazinin yönelimidir.

Programda emperyalizm sözcüğü geçmiyor. İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü ve Türkiye’de ve dünya genelinde yüz milyonlarca işçiyi ve genci öfkelendiren soykırıma dair tek bir cümle bulunmuyor. NATO’nun Rusya’ya karşı savaşı, ABD’nin İran’a saldırısı ve Türkiye’nin bu savaşların girdabına girmesi, “belirsizlikler ve tehditler” gibi muğlak ifadelerin arkasına gizleniyor. Bu suskunluk bir ihmal değil, bilinçli bir tercihtir: Emperyalist savaşı adlandırmak, ona karşı tutum almayı gerektirirdi. Özel’in ABD Başkanı Donald Trump’a ve İran savaşına yönelik eleştirileri ne olursa olsun, Yeni Parti ABD-NATO ile askeri-stratejik ittifakı açıkça savunmaktadır.

Aynı doğrultuda program, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin caydırıcılığının güçlendirileceğini ve savunma sanayiinin geliştirileceğini vaat ediyor. Bunlar, halihazırda Erdoğan’ın uyguladığı programı sürdürme vaatleridir. Emperyalist saldırganlara suç ortaklığı yapan egemen sınıfın silahlanmasına akıtılacak her kuruş, eğitimden, sağlıktan ve ücretlerden kesilmeye devam edecektir.

Göç politikası bu sağcı çizgiyi tamamlamaktadır. “Düzensiz göçe ve yasa dışı geçişlere karşı sıfır tolerans” ilan eden, sınır güvenliğinin güçlendirilmesini ve “geri dönüş” politikaları vaat eden satırlar, Avrupa’daki aşırı sağın söyleminin bir tekrarıdır ve Kılıçdaroğlu’nun 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki göçmen karşıtı kampanyasının devamı niteliğindedir. Emperyalist savaşların, yoksulluğun ve baskının yerinden ettiği mültecileri hedef gösteren bu politika, işçi sınıfını milliyet temelinde bölmeye hizmet etmektedir.

Tarihsel temeller ve “Türkiye İttifakı”

Programın “Düşünsel Temellerimiz ve Siyasi Kimliğimiz” bölümünde partinin temel dayanağı olarak Cumhuriyet’in kurucu felsefesi ve Atatürk ilkeleri gösteriliyor; parti, aralarında “milliyetçilik” ve “devletçilik”in de bulunduğu Altı Ok’u benimsediğini ilan ediyor. Yani Yeni Parti, adındaki tüm “yenilik” iddiasına karşın, bir asırdır Türk burjuvazisinin egemenlik aygıtının kurucu ideolojisi olan Kemalizmin mirasçısı olduğunu beyan ediyor.

Oysa Yeni Parti, emperyalist işgale karşı ulusal kurtuluş savaşına önderlik eden, saltanatı ve hilafeti kaldırıp cumhuriyeti kuran bu hareketin gelişmekte olan Türk kapitalist egemen sınıfının bir aracı olduğunu, günümüze miras kalan sosyal ve demokratik sorunları çözemediğini ve emperyalizmden bağımsızlığı sağlayamadığını görmezden geliyor. Bu yetersizlik Atatürk’ün ve Kemalizmin dayandığı sınıftan kaynaklanıyordu.

Yeni Parti’nin sahiplendiği miras, işçi sınıfının ve ezilen kitlelerin bu partiye karşı tutumunu belirlemelidir. CHP, tek parti rejimi altında bağımsız işçi örgütlenmesini ve sosyalist hareketi yasaklayan, grevleri suç sayan, komünistlere zulmeden, Kürt halkının varlığının ve temel haklarının inkârını kurumsallaştıran partiydi. Kemalist “halkçılık,” sınıfların ve sınıf mücadelesinin varlığını inkâr eden, ulusu birbiriyle kaynaşmış imtiyazsız bir bütün olarak tanımlayan korporatist bir doktrindi. Yeni Parti’nin “Türkiye İttifakı” olarak adlandırdığı şey, bu geleneğin dolaysız bir devamı niteliğindedir.

Nitekim program, bu ittifakın bileşimini gizlemiyor: İttifakta “işçi de çiftçi de, esnaf da sanayici de vardır”; solcular, sağcılar, milliyetçiler ve muhafazakârlar da. Özel’in 21 Temmuz’daki kuruluş konuşmasında dile getirdiği, “sosyal demokratlardan muhafazakâr ve milliyetçi demokratlara” uzanan birleşme çağrısının programatik karşılığı budur. İşçilerle sanayicilerin, yani emekle sermayenin çıkarlarının ortak olduğu iddiası, tüm kapitalist düzen savunucularının temel yalanıdır. Böyle bir ittifakın içinde işçi sınıfının bağımsız çıkarlarına yer yoktur; ittifakın temeli, işçilerin sermayenin çıkarlarına tabi kılınmasıdır.

Kürt sorunu: “Ana dil hak” ama ana dilinde eğitim yok

Programın Kürt sorununa ayrılan satırları, burjuva muhalefetin demokratik sorunlar karşısındaki acizliğinin en çarpıcı kanıtıdır.

Program, “Ana dil haktır” diyor ve ekliyor: “Bu yaklaşımla tüm yurttaşların ana dilini öğrenme, kullanma ve geliştirme hakkı sağlanacaktır.” Kürt emekçilerinin ve gençliğinin on yıllardır dile getirdiği temel talep, ana dilini “öğrenme” hakkı değil, ana dilinde eğitim hakkıdır; yani devletin, kamusal eğitim sisteminin bir parçası olarak Kürtçe eğitim vermesidir. Eğitim bölümünde ise onlarca vaat sıralanırken Kürtçenin, ana dilinde eğitimin adı bir kez bile geçmiyor. Kürt dili, seçmeli bir ders ya da özel kurslar düzeyinde “öğrenilebilecek” bir kültürel öğe konumuna indirgeniyor.

Yeni Parti’nin bu talebi yazmaması ile devletin tavrı birbiriyle uyumludur: Geçtiğimiz yıl Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’in programındaki ana dilinde eğitim ve Kürtçenin resmi dil olması taleplerine müdahale etmeye çalışmış, parti bu girişime kapsamlı bir yanıtla meydan okumuştu. O dönem Özel’in liderliğindeki CHP, DEM Parti ve “demokratik” ya da “sosyalist” olduğunu iddia eden neredeyse tüm partiler bu müdahaleye sessiz kaldı; kayda değer tek istisna Sosyalist Emekçiler Partisi’nin kınama açıklamasıydı.

Dahası, Yeni Parti programında Kürtlere yönelik eşitlik vaadi bir ön koşula bağlanıyor: “Terörün sona ermesiyle birlikte eşitlikçi, katılımcı, demokratik bir siyasi ve toplumsal düzenin kurulması ile Kürt sorununda kalıcı çözüm sağlanacaktır.” Demokratik haklar, devletin “terör” tanımının ortadan kalkmasına bağlanmış; yani hakların tanınması, devletin güvenlik aygıtının onayına havale edilmiştir. Bu koşullu yaklaşım, seçilmiş belediyelere kayyım atanmasını, milletvekillerinin ve belediye başkanlarının hapsedilmesini “terör” bahanesiyle meşrulaştıran resmi yaklaşımın bir parçasıdır.

Terörle Mücadele Kanunu kaldırılmıyor, “düzenleniyor”

Yeni Parti, cumhurbaşkanına hakaret “suçu”nun kaldırılacağını, siyasi eleştiriyi cezalandıran düzenlemelere son verileceğini vaat ediyor. Ama sıra Türkiye’deki polis devleti rejiminin bel kemiğine geldiğinde dil değişiyor: “Terörle Mücadele Kanunu, şiddetle doğrudan bağlantısı olmayan düşünce açıklamalarını cezalandırmayacak şekilde değiştirilecektir.”

Yani bu kanun kaldırılmayacak, “değiştirilecek.” Sayısız solcunun, Kürt siyasetçinin, gazetecinin, akademisyenin ve sendikacının hapsedilmesinin, sosyalist örgütlenmenin “terör” olarak damgalanmasının yasal zemini yerinde kalacak. Kimin “şiddetle doğrudan bağlantılı” sayılacağına ise yine aynı mahkemeler, aynı savcılar, aynı polis aygıtı karar verecek. Programın “Yurttaş Güvenliği” bölümünde “terörle, organize suçla, çetelerle… kararlı bir mücadele” sözü verilerek aygıtın varlığı ve yetkileri baştan güvence altına alınmaktadır.

Burada bir tutarsızlık değil, sınıfsal bir tercih vardır. Yeni Parti, işçi sınıfına ve Kürtlere karşı kullanılan baskı aygıtını tasfiye etmeyi değil, onu kendi yönetimi altında “demokratik denetime açık” biçimde devralmayı öneriyor. Çünkü herhangi bir burjuva hükümeti, toplumsal patlamaların kaçınılmaz olduğu bir dönemde bu aygıta ihtiyaç duyacaktır. Yaklaşık 25 yıl önce Recep Tayyip Erdoğan da benzer “demokratikleşme” vaatleriyle yola çıkmış ve egemen sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda bir başkanlık diktatörlüğü inşa etmiştir.

“Taşeron sistemi kaldırılacak”: CHP’nin sicili

“Güvenceli Emek ve Nitelikli İstihdam” başlığı altında program, “Emek, piyasanın insafına bırakılacak bir meta değil, insan onurunun ve toplumsal refahın temelidir,” diyor. Asgari ücretin “insanca yaşamı sağlayacak düzeyde” belirleneceğini, “Sendikal örgütlenme, toplu sözleşme ve grev hakkı üzerindeki engeller kaldırılacaktır”ı, “sıfır iş cinayeti” stratejisini ve “Taşeron sistemi tamamen kaldırılacaktır” vaatlerini sıralıyor.

Bu vaatler kâğıt üzerinde iddialıdır. Ancak programın kendisi ücret artışını daha ilk cümlede bir koşula bağlıyor: “Emek gelirlerinin yükseltilmesi için sendikal örgütlülük güçlendirilecek ve emek verimliliğini artıracak politikalar hayata geçirilecektir.” Yani ücretler, üretkenlik artışının izin verdiği ölçüde yükselecektir. Bu, sermayenin her yerde sendika bürokrasilerinin yardımıyla dayattığı ve daha yoğun sömürü anlamına gelen formüldür. Nitekim programın ekonomi bölümü hedefi açıkça koyuyor: Türkiye’nin “daha çok üretmesi”, “daha yüksek teknoloji geliştirmesi” ve “dünyayla rekabet etmesi.” Emeğin koşulları, bu rekabetin gereklerine tabidir.

Vaatlerin gerçek değerini CHP’nin kendi belediyelerindeki pratiği göstermektedir. Yeni Parti’yi kuran kadro, Türkiye’nin en büyük şehirlerinin bir kısmını yöneten partinin başındaydı. Bu belediyeler, işçilerin karşısına tek tek değil, kendi işveren örgütleriyle çıkıyor: CHP’li yerel yönetimler, toplu sözleşme masasında Sosyal Demokrat Kamu İşverenleri Sendikası (SODEMSEN) tarafından temsil ediliyor. “Emeği koruyan” retorik, kurumsal düzeyde bir işveren sendikasında cisimleşmiştir.

Bu ilişkinin ne anlama geldiği birçok örnekte görüldü. 2025 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İZENERJİ ve İZELMAN şirketlerinde yaklaşık 23 bin işçiyi kapsayan toplu sözleşmesinde anlaşma sağlanamayınca DİSK’e bağlı Genel-İş 29 Mayıs’ta greve çıktı. CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, belediye bürokratları ve bazı ilçe belediye başkanlarıyla birlikte Alsancak’ta çöp toplayarak grevi kırmaya girişti. Aynı yöntem ilçelerde de tekrarlandı; Buca Belediye Başkanı Görkem Duman da ödenmeyen maaşlar için iş bırakan işçilerin eyleminin altıncı gününde bürokratlarla sokağa çıkıp çöp topladı. 2021’de Maltepe Belediyesi’nin 1.588 işçisi greve çıktığında, İmamoğlu yönetimindeki İBB de İSTAÇ işçilerini çöp toplamaya göndererek grev kırıcılığı yapmıştı.

Hükümetin belediye gelirlerine yönelik saldırısı tabloyu ağırlaştırmıştır; ancak asıl mesele, bu saldırı karşısında CHP yönetimlerinin nasıl davrandığıdır. Kapitalist mülkiyete, banka borçlarına ve devlet bütçesinin sınırlarına dokunmayı reddeden her yönetim, krizin faturasını işçilere keser ve grev karşısında kendini işveren olarak konumlandırır. İşçilerin ücret talepleri “kamucu mali disiplin” adına reddedilirken, işçiler ile kent halkı karşı karşıya getirilir.

Olası bir Yeni Parti hükümeti, ulusal ölçekte aynı mantıkla karşılaşacaktır. “Taşeron sistemi tamamen kaldırılacaktır” vaadini yerine getirmek, on binlerce güvencesiz işçinin kadroya alınması, yani sermayenin ve devlet bütçesinin maliyet hesaplarına doğrudan müdahale demektir. Bunun kaynağı, programın dokunmamaya söz verdiği yerlerdedir: Şirket kârları, dış borç ödemeleri ve programın bizzat geliştirilmesini taahhüt ettiği savunma sanayii yatırımları. Sermayenin çıkarlarıyla işçilerin taleplerinin bağdaştırılabileceği iddiası, bu vaatleri baştan temelsiz kılmaktadır.

Sağlık ve eğitim: “Herkese ücretsiz” ama piyasaya tabi

Programın sosyal vaatleri ile kapitalist mülkiyete ve piyasaya bağlılığı arasındaki çelişki, sağlık ve eğitim bölümlerinde de belgelenmektedir.

Sağlıkta program, “Sağlık hizmetleri herkes için erişilebilir ve ücretsiz hale getirilecektir,” diyor. Ancak Kamu-Özel İşbirliği modeliyle işletilen Şehir Hastanelerinin sözleşmeleri feshedilmiyor, yalnızca “yeniden ele alınacak”; özel hastane sisteminin, katkı paylarının, ilaç ve tıbbi cihaz tekellerinin tasfiyesi ise hiç gündeme gelmiyor. Hızlı tedaviye ulaşabilmek, hatta hayatta kalmak için emekçilerin fahiş fiyatlarla özel hastanelere gitmeye zorlandığı koşullarda, özel sağlık sisteminin savunulması, halk sağlığının hiçe sayılması demektir.

Eğitimde de aynı piyasa yanlısı yaklaşım söz konusudur. Program “laik, kamusal, parasız” eğitim vaat ederken özel okulların varlığını sorgulamak şöyle dursun bunu bir ilke düzeyine yükseltiyor: “Özel okullar sıkı biçimde denetlenecek; özel okul bir zorunluluk değil, seçenek olacaktır.”

Program bu düzeni veri kabul ettiğini itiraf ediyor: Özel okul öğretmenleri için “taban ücret ve hak güvenceleri” getirilecek — yani öğretmenlerin kâr amaçlı şirketlere bağlı çalışması sürecek, yalnızca sömürünün koşulları düzenlenecek. Özel okulların kamulaştırılması ve özel okullarda çalışan tüm eğitim emekçilerinin ve atanmayan öğretmenlerin kamuda tam ücret ve özlük haklarıyla, güvenceli biçimde istihdam edilmesi söz konusu bile değildir.

Uluslararası mali sermayeye verilen güvence ise para politikasındadır: “Merkez Bankası’nın araç bağımsızlığı sağlanacaktır” — yani para politikası, işçi sınıfının taleplerinden yalıtılıp mali piyasaların denetimine teslim edilecektir.

Programda sıralanan diğer sosyal vaatler de bu çerçeve içinde kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. Bunların finansmanı, bankaların ve büyük şirketlerin kamulaştırılmasını, toplumsal servetin kapitalist oligarşiden geri alınmasını gerektirir. Yeni Parti, Erdoğan rejimi gibi, bu önlemlere şiddetle karşıdır ve işçi sınıfının bunları kitlesel mücadele yoluyla almaya çalışması halinde “demokratik denetime açık” polis devleti aygıtına başvuracaktır.

Sürekli devrimin doğrulanması

Yeni Parti’nin programı, iddiaları ne olursa olsun, şu gerçeği bir kez daha teyit etmektedir: Türk burjuvazisi, demokratik devrimin görevlerini yerine getirme yeteneğine sahip değildir ve hiçbir zaman olmamıştır.

Lev Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’nde açıkladığı gibi, gecikmiş kapitalist gelişme koşullarında burjuvazi, emperyalizme binlerce bağla bağlı olduğu ve kendi ülkesinin işçi sınıfından ölümüne korktuğu için, demokratik görevleri —ulusal sorunun çözümü, toprak reformu, gerçek siyasal özgürlük, ulusal bağımsızlık— çözemez. Bu görevler ancak işçi sınıfının iktidarı alması ve kesintisiz biçimde sosyalist görevlere geçmesiyle yerine getirilebilir. Bu, sosyalist devrimin uluslararası gelişiminden ayrılamaz.

Yeni Parti’nin programı Sürekli Devrim Teorisi’ni doğrulamaktadır: Program, Kürt halkına eşitlik vaat ederken ana dilinde eğitimi yazamıyor, çünkü Türk burjuva ulus devletinin milliyetçi temellerinden kopamıyor. Demokratik haklar vaat ederken Terörle Mücadele Kanunu’nu kaldıramıyor, çünkü toplumsal patlama korkusuyla baskı aygıtına muhtaçtır. Taşeron sisteminin kaldırılmasını, ücretsiz sağlık ve eğitimi vaat ederken kapitalist piyasaya ve özel kâra dokunamıyor, çünkü oligarşinin çıkarlarına dokunmak değil, onları savunmak istiyor. NATO’dan çıkmayı ya da anti-emperyalist bir dış politikayı savunamıyor, çünkü Türk burjuvazisinin çıkarları bu emperyalist ittifaka bağlılığı gerektiriyor.

Özel kısa süre önce Newsweek ve Financial Times’a yazdığı makalelerde uluslararası mali sermayeye ve NATO başkentlerine güvence vermiş ve onları dostça uyarmıştı: Kendisi desteklenmezse Türkiye’de meydana gelecek bir toplumsal patlama, o ülkelerin egemen sınıflarını da sarsacaktır. Programı, işçi sınıfına yönelik söylemin seçim propagandası, egemen sınıfa verilen güvencelerin ise gerçek taahhüt olduğunu satır satır göstermektedir.

Devrimci gelenekleri canlandıralım, işçi sınıfının kendi partisini inşa edelim

Daha kurulmadan önce yapılan anketlerde Yeni Parti’nin ilk sırada görünmesi, geniş kitlelerin Erdoğan rejiminden, hayat pahalılığından ve baskıdan kurtulma arayışının bir ifadesidir. Ancak Yeni Parti’nin programı ve dayandığı CHP’nin sicili, emekçi ve gençlik kitlelerinin sosyal ve demokratik özlemlerinin bu parti tarafından karşılanamayacağını açıkça göstermektedir.

Buna rağmen birçok Stalinist, Pablocu ve sahte sol parti şimdiden toplumsal muhalefeti bir kez daha sağcı bir burjuva partisinin arkasına yönlendirmeye hazırlanıyor. Kılıçdaroğlu’nun 2023 seçimlerindeki NATO yanlısı ve göçmen karşıtı sağcı kampanyasını “ne olursa olsun Erdoğan’dan kurtulma” gerekçesiyle destekleyen bu eğilimler, şimdi “demokrasi cephesi,” “faşizme karşı birlik” türünden formüllerle işçileri ve gençleri Yeni Parti’ye yedeklemeye çalışacaklardır. Onların işlevi, burjuva partilerine soldan bir örtü sağlamak ve işçi sınıfının bağımsız bir siyasal hareketinin gelişmesini engellemektir.

İşçiler ve gençler bu tuzağı reddetmelidir. Sorun, Erdoğan’ın yerine bir başka emperyalizm yanlısı politikacının geçmesi değildir. Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve Özel arasında ilkesel bir fark yoktur: Hepsi, emperyalizme ve ABD-NATO ittifakına derinden bağlı olan, işçi sınıfının sömürüsüyle zenginleşen bir egemen sınıfın temsilcileridir.

İşçi sınıfının ihtiyaç duyduğu şey “yeni” bir burjuva partisi önderliğinde kurulacak “yeni” bir burjuva hükümet değil, kendi devrimci geleneklerinin canlandırılmasıdır: Türkiye’deki ulusal kurtuluş savaşına da ilham ve destek veren 1917 Ekim Devrimi’nin, Lenin ve Troçki’nin önderlik ettiği Bolşevik Partisi’nin, Stalinist ihanete karşı dünya sosyalist devrimi programını savunan Sol Muhalefet ve Dördüncü Enternasyonal’in geleneği. İşçi sınıfının karşı karşıya olduğu temel sorunlar özünde küreseldir ve ancak egemen sınıfın servetine ve iktidarına cepheden bir saldırıyla, yani iktidarın uluslararası ölçekte işçi sınıfına geçmesiyle çözülebilir.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’in programı, işte bu devrimci perspektifi öne sürmektedir. Yeni Parti’nin programını okuyan her işçi ve genç şu sonucu çıkarmalıdır: “Kara düzen,” yani bizzat kapitalist düzen, onu yaratan ve ondan beslenen sınıfın partileri tarafından değiştirilemez. Onu değiştirecek ve yerine insanların ihtiyaçlarına dayanan bir sosyal düzeni, yani sosyalizmi kuracak olan, kendi devrimci partisinde örgütlenmiş işçi sınıfıdır.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 15 days ago
▲ 5 r/direnis+2 crossposts

NATO ile Ukrayna'nın Rusya’ya karşı savaşı tırmanırken Karadeniz’de gemilere İHA saldırıları artıyor

Türkiye’den Rusya’ya taze meyve-sebze taşıdığı belirtilen Nadezhda gemisi Samsun’a dönüyordu ve 13’ü Türkiye vatandaşı olmak üzere toplam 22 mürettebatının bulunduğu bildirildi. Mürettebatın Novorossisk limanına tahliye edildiği ve üçü ağır olmak üzere çok sayıda mürettebatın yaralı olduğu belirtildi. Gemi kaptanı Yalçın Şahin, saldırının Ukrayna tarafından düzenlendiğini ve 6-7 tane insansız hava aracının kullanıldığını söyledi.

22 Temmuz’da da kömür yükü ile Rusya’nın Taman limanından ayrılan ve uluslararası sularda vurulan Reyhan Sarı isimli gemideki 22 Türk mürettebattan ikisi yaralanmış; makine dairesindeki Savaş Çakar ölmüştü.

Ukrayna’nın NATO desteği ve istihbaratıyla hem Rusya içlerine yönelik hem de uluslararası sulardaki saldırıları limanlar, gemiler, rafineriler gibi sivil ve ekonomik altyapıyı hedef alıyor. Özellikle Karadeniz’deki deniz ticareti son tırmanmanın merkezi hedeflerinden biri durumunda ve başta Türkiye olmak üzere diğer tarafları etkisi altına alıyor.

Rusya da Ukrayna saldırılarına Odesa ve Nikolayev limanlarını ve Karadeniz’deki Ukrayna gemilerini vurarak cevap veriyor. Rusya Savunma Bakanlığı, 3 Ağustos’ta Karadeniz’de Ukrayna ordusuna malzeme taşıdığını öne sürdüğü iki kuru yük gemisini ve Nikolayev limanında yük boşaltan iki gemiyi daha vurduğunu açıkladı. Karadeniz’deki bu saldırılar deniz ticaretini ciddi ölçüde aksatıyor.

Sputnik’in aktardığına göre Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andrey Pışnıy Facebook’ta şunlar belirtti: “Özellikle reel sektör işletmeleri üzerinde deniz lojistiğindeki sınırlamalar çok belirgin şekilde hissediliyor. Bu nedenle ürün ihracatı ciddi biçimde gecikiyor ya da geçici olarak durduruluyor.”

Karadeniz’de artan saldırıların ardından Türkiye Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada “Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın, tüm uyarılarımıza rağmen sivil gemileri de etkileyen şekilde Karadeniz’de giderek yayılmasından ciddi endişe” duyulduğu belirtildi.

Bakanlık, “savaşan taraflar başta olmak üzere, ilgili tüm aktörlere Karadeniz’de seyrüsefer emniyetinin sağlanması için somut tedbirlerin ivedilikle hayata geçirilmesi yönündeki çağrımızı yineliyoruz,” diye ekledi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan rejiminin Türk gemilerini ve denizcilerini hedef alan Ukrayna saldırılarına karşı tavrı, NATO’nun Rusya’ya karşı savaşına artan entegrasyonunun bir parçası olarak, görmezden gelme şeklindedir.

Ankara Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı istila etmesinin ardından her iki ülkeyle de ticari ve siyasi bağlarını koruyarak bir denge siyaseti izledi. Bu politika, Türkiye’nin Rusya’dan kritik petrol ve doğal gaz akışını garanti ediyor, ihracat ve turizm başta olmak üzere ekonomik faaliyetinin zarar görmesini engelliyordu. Rusya’ya yönelik yaptırımlara katılma, zaten istikrarsız olan ve krizlerle boğuşan Türkiye ekonomisi için büyük bir darbe olabilirdi. Ankara diğer yandan Ukrayna ile savunma ve askeri iş birliğini geliştirdi. Ancak özellikle Avrupalı NATO güçleri tarafından Rusya’ya karşı savaşın yeniden tırmandırılması, Türkiye’nin bu siyasetinin altını oyarken onu tarafını açıkça seçmeye zorluyor.

Ukrayna ile Rusya Türkiye’nin kuzeyindeki Karadeniz komşularıyken, ABD-İsrail’in saldırısı altındaki İran, ülkenin doğu sınırında bulunuyor. Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran’a ait bir gemiye düzenlediği saldırıda görüldüğü üzere bu cepheler birleşme potansiyeli taşıyor ve Türkiye bu cephelerin kesişme noktasında yer alıyor.

Erdoğan hükümetinin buna yanıtı, ABD ve Avrupalı emperyalist müttefikleriyle bağlarını sıkılaştırmak ve daha etkin bir rol üstelenmeye çalışmaktır. Erdoğan geçtiğimiz ay Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi sırasında sadece ev sahibi olarak değil Avrupa NATO’sundaki en büyük kara ordusunun ve hızla genişleyen bir silah sanayisinin lideri olarak poz vermiş; ABD, NATO ve Avrupa Birliği’nin savaş gündeminde Türk ordusunun vazgeçilmez rolünü vurgulamıştı. Zirve sonrası Ankara bu rolü üstlenmede kararlılığını Kızıldeniz’den Baltık’a kadar artan askeri yığınağın parçası olma istekliliğiyle de göstermeye başladı.

NATO’nun Rusya’ya karşı savaşının tırmandırılmasının bir parçası olarak Britanya ve Fransa öncülüğünde “Gönüllüler Koalisyonu” kurulurken, Avrupa güçleri yeniden silahlanarak ve zorunlu askerliği geri getirmeye hazırlanarak doğrudan savaşa hazırlanıyorlar. Ankara “Gönüllüler Koalisyonu”nun İstanbul’da Rusya’ya karşı bir deniz karargâhı kurmasına olanak sağladı.

Türkiye ağustostan kasıma kadar Estonya’daki Ämari Hava Üssü’ne beş F-16 savaş uçağı ve 76 personel konuşlandırdı. Diyarbakır’daki 8’inci Ana Jet Üs Komutanlığı’na bağlı 181’inci Filo’dan çekilen birlik, NATO’nun Baltık Hava Polisliği görevini yerine getirecek. Millî Savunma Bakanlığı X’te yaptığı açıklamada, Rusya’yı hedef alan bu konuşlandırma için, “Türk Hava Kuvvetleri, NATO hava sahasını koruma ve ortak savunma kararlılığına güçlü katkısını sürdürmeye devam ediyor,” dedi.

Bu arada ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü saldırı savaşı, altıncı ayında bölgenin tamamını içine çeken bir yangına dönüşüyor. Geçtiğimiz hafta ABD ve Suudi Arabistan, Irak’ta resmi olarak devlet güvenlik güçlerine entegre edilmiş olan Halk Seferberlik Güçleri’ne (Haşdi Şabi) karşı ortak hava saldırıları düzenledi.

Diğer yandan 20 Temmuz’da Yemen’de başkenti ve önemli liman şehirlerini ellerinde tutan Husiler, Sana Uluslararası Havalimanı’na yönelik saldırıların ardından Suudi Arabistan’a karşı Kızıldeniz’de abluka ilan ettiler. Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanmasıyla petrol ihracatını Kızıldeniz’e kaydırmış olan Riyad 28 Temmuz’da, davet edilen 51 ülkeden 43’ünün katıldığı toplantıda “Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı” önerisi yaptı. Aralarında Türkiye, Pakistan, Mısır, Sudan ve Cibuti’nin de bulunduğu 14 devlet, merkezi Riyad’da olacak bu koalisyon önerisini desteklediğini duyurdu.

Türkiye, doğu komşusuna karşı saldırının yayılmasının olası sonuçlarından duyduğu kaygılara karşın, ABD’nin İran’a ve müttefiklerine karşı savaşında da aktif rol alma isteği gösteriyor. İran’a karşı saldırıyı bir “İsrail savaşı” olarak resmeden Erdoğan, “dostu” Trump’ı ve ABD’yi kınamaktan özellikle geri durdu. Bunun yerine Ankara, meşru müdafaa hakkını kullanan İran’ı kınadı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney dahil önderliğinin bir kısmını yok eden ilk saldırı dalgasının bir “fırsat” yarattığını öne sürerek İran rejimine direnmeden teslim olmayı tavsiye etmişti.

Erdoğan hükümeti daha önce Suriye‘ye, Libya‘ya ve Azerbaycan-Ermenistan savaşına müdahale etmiş, askeri erişimini Afrika‘ya genişletmişti. Şimdi Türkiye Kızıldeniz’de bir deniz koalisyonuna katılmaya hazırlanıyor, Baltık’ta ve Karadeniz’de bir NATO unsuru olarak varlık gösteriyor. Bunlar bölgesel bir gücün derinleşen emperyalist savaşa verdiği gerici yanıtlardır. İleriye giden tek yol, işçi sınıfı içinde emperyalizme ve onun tüm savunucularına karşı uluslararası, sosyalist bir savaş karşıtı hareket inşa etmekten geçmektedir.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 15 days ago
▲ 4 r/direnis+2 crossposts

Moskova’daki terör saldırısında 3 kişi öldü, 21 kişi yaralandı

Moskova’da 1 Ağustos Cumartesi akşamı Balzi Rossi adlı lüks bir İtalyan restoranına düzenlenen terör saldırısında en az üç kişi hayatını kaybetti. Bu yazının kaleme alındığı sırada, 21 kişinin de çeşitli derecelerde yaralandığı bildirilmişti. Restoran, Kudrinskaya Meydanı’nda, Kremlin’e yürüyerek 30 dakikadan daha kısa bir mesafede yer alıyor.

Rus medyasında yer alan haberlere göre, bomba el yapımı bir patlayıcıydı. Kimliği belirlenemeyen bir kadın, 50 davetlinin katıldığı özel bir düğün resepsiyonunun yapıldığı restorana patlayıcıyı getirdi. Rus iş gazetesi Kommersant’ta yer alan bir haberde, kadının bir patlayıcı taşıdığından habersiz olabileceği öne sürüldü. Bomba, restoranın dışındaki bir güvenlik görevlisinin kadından hediye olarak teslim etmek istediği kutuyu açmasını istemesi üzerine uzaktan kumandayla patlatıldı. Patlama sonucunda kadın, güvenlik görevlisi ve bir ziyaretçi parçalanarak yaşamını yitirdi. Kadın restorana girebilseydi, ölü sayısının muhtemelen çok daha yüksek olacağı belirtiliyor. Kommersant patlamanın şiddetinin bir kilogram TNT’ye eşdeğer olduğunu ve düzeneğin metal bilyelerle desteklendiğini bildirdi.

Rus yetkililer, “vahşice bir terör eylemi” olarak nitelendirdikleri olayla ilgili soruşturma başlattı.

Yetkililer henüz Ukrayna’daki savaşla resmi bir bağlantı kurmamış olsa da böyle bir bağlantının bulunması kuvvetle muhtemeldir. Rusya’nın Şubat 2022’de NATO’nun kışkırtmasıyla Ukrayna’yı istila etmesinden bu yana, Rusya topraklarındaki terör saldırıları NATO-Ukrayna savaş stratejisinin kritik bir parçasını oluşturmuştur. Terör saldırılarında, aşırı sağın önde gelen isimlerinden Darya Dugina, birkaç general ve Kremlin yanlısı tanınmış gazeteciler hayatını kaybetti. Mart 2024’te Moskova’daki Crocus City Hall’a düzenlenen büyük terör saldırısında ise yüzü aşkın kişi öldürülmüştü.

Restoran bombalaması, Ukrayna’nın Rusya topraklarına yönelik uzun menzilli insansız hava aracı (İHA) saldırılarını ciddi şekilde artırdığı bir dönemde meydana geldi. Sadece Moskova’daki terör saldırısının yaşandığı gün, Rus yetkililer 743 İHA ve 15 hava bombası düşürdüklerini bildirdi. Takip eden 24 saat içinde ise 18 Rus bölgesi, Karadeniz ve Azak Denizi üzerinde 635 İHA daha düşürüldü.

Bu saldırılar, ABD’li bir şirket tarafından geliştirilen ve üretilen yapay zekâ güdümlü Hornet İHA’ları ile düzenlendi. Şirketin sahibi, 63,4 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin insanlarından biri olan, ABD ordu, istihbarat ve Demokrat Parti çevreleriyle güçlü bağlantıları bulunan eski Google CEO’su Eric Schmidt’tir.

Son iki hafta içinde Ukrayna, Rus çevrimiçi perakende devi Wildberries’in depolarını agresif bir şekilde hedef almaya yöneldi. Şu ana kadar Moskova, St. Petersburg, Belgorod, Volgograd ve Samara dâhil olmak üzere çeşitli bölgelerdeki en az 15 depo vuruldu veya tahliye edildi. 12’den fazla işçi hayatını kaybederken, onlarcası da yaralandı. Saldırılar, Ukrayna sınırından 1.300 kilometre kadar uzaklıktaki depoları vurdu. Alman Die Zeit gazetesine göre bu saldırılar; Rusya, Çin, Belarus, Kazakistan, Ermenistan ve Özbekistan merkezli şirketler tarafından üretilen malları ve şirketin depo alanının yaklaşık yüzde 20’sini imha etti.

Ukrayna ayrıca petrol rafinerilerini, limanları ve diğer enerji merkezlerini de hedef alarak Rusya içinde büyük bir yakıt krizine yol açtı. Dünyanın en büyük enerji ihracatçılarından biri olmasına rağmen Rusya, iç piyasadaki yakıt kıtlığını gidermek için petrol ithal etmeye başlamak zorunda kaldı. Saldırıların yol açtığı yıkım, ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşla birlikte dünya piyasasındaki petrol fiyatlarının da tırmanmasına katkıda bulundu.

Pazar günü, Rus yetkililerin bildirdiğine göre Ukrayna İHA’ları Karadeniz’de dondurulmuş gıda ve inşaat malzemeleri gibi sivil mallar taşıyan bir Rus konteyner gemisini batırdı. Bir İHA ise Udmurt Cumhuriyeti’nin kuzeyinde sivil bir araca çarparak üç kişinin ölümüne yol açtı. Biri çocuk iki kişi de hastaneye kaldırıldı.

Ukrayna’nın İHA savaşını yoğunlaştırması, cephe hatlarının büyük ölçüde tıkandığı ve savaş meydanındaki askerlerin bir yıpratma savaşına kilitlendiği bir döneme denk geliyor. Savaşta şimdiden yüz binlerce insan öldü, çok daha fazlası yaralandı ve sakat kaldı.

Savaşı cephe gerisinde tırmandırma stratejisi, savaşın temel amaçları açısından merkezi bir önem taşımaktadır: Putin rejiminin istikrarsızlaştırılması, nihayetinde devrilmesi ve eski Sovyetler Birliği bölgesinin tamamının parsellenmesi. Emperyalist güçler; Rusya ve Ukrayna dâhil diğer eski Sovyet ülkelerinin devasa enerji, malzeme ve insan kaynaklarını doğrudan kendi kontrolleri altına almayı hedefliyor.

Bu stratejinin Rusya’daki egemen oligarşi içinde ciddi gerilimler yarattığına dair işaretler var. Paralı asker lideri Yevgeniy Prigojin’in 2023’teki başarısız darbe girişiminden bu yana, bu çatışmaların çok azı gün yüzüne çıktı. Ancak temmuz ortasında, ülkenin en zengin adamlarından biri ve kritik Rus sanayi kollarının sahibi olan Andrey Melniçenko, uluslararası mali sermayenin en önemli yayın organlarından biri olan The Economist’te uzun bir makale yayımladı. Dışarıdan bir saray darbesi örgütlemeye çalışan ve açıkça NATO çizgisinde olan Mihail Hodorkovski gibi eski oligarkların aksine, yaklaşık 20,4 milyar dolarlık serveti olan Melniçenko, Kremlin yanlısı oligarkların çekirdek kadrosunun bir parçası olarak kabul ediliyordu. Putin ile bizzat görüşmüş olan Melniçenko’nun The Economist ile 60 saat boyunca Kremlin’in onayıyla mı yoksa onayı olmadan mı konuştuğu belirsizliğini koruyor. Ancak sonrasında herhangi bir yaptırımla karşılaştığına dair bir haber çıkmadı.

Melniçenko, “Rusya İçin Bir Plan” başlıklı uzun yazısında, Batı’nın Rusya’ya yönelik planlarının felaketle sonuçlanacağı —“anarşiye yol açacağı”, Rusya’nın Çin’e tabi bir devlete dönüşmesine veya Rusya’nın “dünyaya karşı kalıcı bir savaş durumuna” girmesine sebep olacağo— konusunda uyarıda bulundu. Bunun yerine Melniçenko, Batı’nın Rusya’nın “egemenliğini” tanıması, “uçurumun kenarından geri çekilmesi” ve müzakere yoluyla bir çözüme varması çağrısında bulundu. Melniçenko “Rus iş dünyasının” bu tür görüşmelere katılmaya hazır olduğunu belirtiyordu. The Economist şu yorumu yapıyor: “Zımnen, Bay Putin’in tek adam yönetimini bırakmasını ve yetkilerini devretmesini istiyor. Ancak demokrasiden bahsetmiyor.” The Economist, Melniçenko’nun makalesini ve dergiyle yaptığı uzun söyleşiyi, “kendisinin ve diğer kodamanların tiranlığa sürüklenişini izledikleri bir ülkedeki çürümeyi artık görmezden gelemediklerinin” bir işareti olarak niteledi.

Yine de Melniçenko gibi Rus oligarklarının asıl korkusu “tiranlık” değil, sosyal devrimdir. Rus oligarşisinin en temel kaygısı, emperyalizm karşısındaki “egemenlikten” ziyade, işçi sınıfı üzerindeki sınıf hakimiyetidir. Hem emperyalist boyunduruk hem de işçi sınıfının sosyal devrim tehdidi karşısında, en çok korktuğu şey ikincisidir.

Stalinist bürokrasinin 1917 Ekim Devrimi’ne karşı tepkisi, 1991’de Sovyetler Birliği’ni yok etmesiyle doruk noktasına ulaştı. Tarih, Rus oligarşisinin uykularını kaçırıyor. Rusya’nın 1905’te Japonya’ya karşı aldığı yenilginin ve Birinci Dünya Savaşı’nın devrimci çalkantılarla sonuçlandığını çok iyi hatırlıyorlar. 1917’deki işçi ve köylü hareketi, Lenin ve Troçki’nin yönetimindeki Bolşevik Parti’nin önderliğinde, tarihteki ilk işçi devletini kurmuştu.

İşçi sınıfı açısından bakıldığında, emperyalist güçlerin ve Rus oligarşisinin farklı kesimlerinin politikaları ve çıkarları doğrultusunda gelişen her türlü senaryo felaket habercisidir. Kendi iç krizleri eliyle sürüklenen emperyalist güçler, Avrasya kara parçasının büyük bölümlerinin kaynaklarını oligarkların eline bırakan bir çözümü kabul edemezler.

Ukrayna savaşı, emperyalist güçlerin dünyayı yeniden paylaşmaya çalıştığı ve giderek yayılan bir yangının bir parçasıdır. Rusya’daki işçiler bu savaşa ancak Ukrayna, Avrupa, Asya ve Amerika’daki sınıf kardeşleriyle birleşerek, emperyalizme ve bir bütün olarak kapitalist sisteme karşı çıkarak engel olabilirler.

3 Ağustos 2026

wsws.org
u/resurrect-8391 — 15 days ago
▲ 6 r/TurkishLeft+1 crossposts

Will Lehman’a yönelik ölüm tehdidi nedeniyle Raymond Jensen UAW üyeliğinden uzaklaştırıldı

Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) Sendikası’nın uluslararası merkezinin maaşlı çalışanı Raymond L. Jensen Jr., mahkemece atanan denetçinin, sosyalist UAW başkan adayı Will Lehman’ı ölümle tehdit ettiği Facebook paylaşımının federal seçim kurallarını çiğnediğine hükmetmesinin ardından 4 Ağustos’ta iki yıllığına üyelikten uzaklaştırıldı ve sendikada herhangi bir görev almaktan ömür boyu menedildi. Yaptırımlar UAW tarihinde eşi görülmemiş nitelikte ve işçi sınıfı için önemli bir siyasi zaferi temsil ediyor.

Denetçi Neil Barofsky, söz konusu Facebook paylaşımının 2026 seçim kurallarının, her türden tehdidi, yıldırmayı, misillemeyi ve öç almayı yasaklayan 4-4 sayılı Kuralı’nı ihlal ettiğini tespit etti. Jensen’ın imzaladığı mutabakat uyarınca, kendisinin bu yıl herhangi bir adayın kampanyasına katılması da yasaklanıyor ve Lehman’dan doğrudan özür dilemesi gerekiyor. Barofsky, bir Mack Trucks işçisi olan Lehman’ın ve avukatının yaptığı şikâyeti bütünüyle kabul etti.

Jensen, UAW’nin Toplu Sözleşme Stratejisi Departmanı’nda örgütleyici ve Lehman’ın da bölgesi olan 9. Bölge’nin eski yardımcı direktörüdür; geçen yıl toplamda yaklaşık 202 bin dolar maaş almıştır. Jensen ,16 Temmuz’da, Lehman’ın, UAW Başkanı Shawn Fain hakkında federal savcıların yürüttüğü cezai soruşturmaya ilişkin bir kampanya açıklaması paylaştığı herkese açık Facebook sayfasına giderek, Lehman’ı bağlanmış ve ağzı tıkanmış, ağzından kan akarken, maskeli bir figürün sırtına tüfek dayadığı halde gösteren, yapay zekâ ürünü bir görsel yayımladı. Denetçinin soruşturmacıları beş gün sonra kendisiyle görüştü; Jensen hesabın ve paylaşımın kendisine ait olduğunu kabul etti.

Barofsky kendi inisiyatifiyle harekete geçmedi. Tabandaki işçiler bir UAW bürokratının Lehman’a yönelik ölüm tehdidine karşı çıktığı için harekete geçti. Otomotiv işçileri, Stellantis Warren Truck ve Sterling Stamping fabrikalarında ve Detroit’teki Bridgewater Interiors’ta videoyla açıklamalar yaptılar. Geçen ay Bridgewater’da genç bir işçi, ölüm tehdidine karşı çıkarak Lehman’ın kampanya ekibine “Sizi susturmaya çalışıyorlar. Bunu genellikle doğruyu söylediğinizde yaparlar,” diye konuştu. Stellantis Sterling Heights Montaj’da çalışan Thomas, Dünya Sosyalist Web Sitesi’ne, üst düzey sendika yöneticilerinin “esasen bir mafya zihniyetine” sahip olduklarını söyledi. Detroit’te eskiden otomotiv yan sanayisinde çalışan Camille ise böyle bir görsel paylaşan herhangi bir işçinin anında işten çıkarılacağını belirterek şunu ekledi: “Daha azı için bile işten atılan insanlar gördüm.”

WSWS’ye, Dana ve Nexteer işçilerinden, bir UPS şoföründen, Meksika’nın Jalisco ve Guanajuato eyaletlerindeki otomotiv işçilerinden, Britanya’daki posta işçilerinden ve NHS çalışanlarından, Kanada’daki ve Avustralya’daki işçilerden ve Yeni Zelandalı öğrencilerden Lehman’a destek açıklamaları gönderildi. Bu açıklamaların birçoğu ve daha başkaları, kuşkusuz doğrudan denetçiye de gönderilmişti. Lehman, çarşamba günü yayımladığı açıklamada, bu sonucu zorlayan etken olarak tabandaki işçilerin uluslararası müdahalesine işaret etti ve görselin ne için paylaşıldığını anlattı:

Bağlanmış ve ağzı tıkanmış bir adayın görselinin paylaşılması, bir toplu sözleşmeyi reddetmiş, bir toplantıda söz almış ya da kendi yerel şubesinde aygıta meydan okumayı düşünmüş her işçiye bir ders vermeyi amaçlıyordu: Senin başına gelecek olan budur.

Hedef bendim ama hiçbir zaman tek hedef ben olmadım. İşçiler sendika bürokrasilerinden sürekli tehdit ve yıldırma ile karşılaşıyor. Antwiane Sanders, kendi fabrikasında UAW yöneticilerine karşı sesini çıkardığı için geçtiğimiz günlerde Nexteer’de işten atıldı. Bu ülkedeki fabrikalarda her gün işçiler bu aygıta karşı çıktıkları için mağdur ediliyor, yalnızlaştırılıyor ve işlerinden ediliyor; bunların neredeyse hiçbiri soruşturulmuyor ya da cezalandırılmıyor. O işçilerin çoğunun ne avukatı var ne de arkasında bir kampanya. Bu sendikadaki gerçek ortam budur ve bu durum tek bir kararla değişmez.

Tehditler kaynağını tepedeki yönetimden alıyor. 30 Temmuz’daki UAW başkan adayları tartışmasında Fain, Lehman meseleyi gündeme getirene dek görsel hakkında tek kelime etmemişti. Lehman üsteleyince, “Ben böyle şeyleri hoş görmem,” dedikten hemen sonra şunu ekledi: “Başkanlığa aday oluyorsan hazırlıklı ol, kardeşim, çünkü bunlarla her gün karşılaşacaksın.” Bu aslında Lehman’a yönelik tehdidi tekrarlayıp artırmak anlamına geliyordu. Görselin ortaya çıkmasının üzerinden geçen üç hafta boyunca UAW Uluslararası Yürütme Kurulu’ndan hiçbir üye görseli kınamadı. Fain ve başında bulunduğu aygıt hiçbir ceza vermedi. Ama şimdi, oy pusulaları bu ay içinde üyelere gönderilecekken, hiçbir basın operasyonuyla telafi edemeyecekleri bir siyasi teşhirle karşı karşıya kaldılar.

Lehman, işçilerin güvenlik için devletten medet umabileceği sonucuna varılmaması gerektiği uyarısında bulunarak şöyle dedi:

Hiçbir işçi bundan, güvenliğimizin denetçide, Çalışma Bakanlığı’nda ya da mahkemelerde olduğu sonucunu çıkarmamalı. Hayır. Denetçilik makamı, bu aygıt kendi üyelerinden, aralarında iki eski başkanın da bulunduğu bir düzineden fazla yöneticiyi hapse yollayacak ölçekte çaldığı için var. Bu yolsuzluğu önlemedi ve sesini yükselten işçilerin mağdur edilmesini de durdurmuş değil.

Lehman’ın avukatı Eric Lee’nin denetçinin bürosuna gönderdiği mektupta atıfta bulunduğu tarih, bu noktayı kanıtlıyor. 1969’da sendika muhalifi Jock Yablonski, Birleşik Maden İşçileri (UAW) Sendikası Başkanı Tony Boyle’a meydan okumuş ve avukatları, aygıtın sendika fonlarını ve kadrolarını Yablonski’ye karşı kullandığını belgeleyen şikâyetleri Çalışma Bakanlığı’na birbiri ardına sunmuştu. Bakanlık hiçbir şey yapmadı. 31 Aralık’ta, sendika kasasından çıkan parayla tutulmuş tetikçiler Yablonski’yi, eşi Margaret’i ve 25 yaşındaki kızları Charlotte’u yataklarında vurup öldürdü. Boyle, cinayetleri emretmekten mahkûm oldu. Çalışma Bakanlığı ancak Mart 1970’te seçimi iptal etmek için harekete geçti.

Lehman, açıklamasını, işçilerin kazandıkları bu zaferle ne yapmaları gerektiğini ifade ederek bitirdi:

Denetçi Jensen’i cezalandırdı ama aygıt yerli yerinde duruyor. Aygıtı lağvetme ve ihtiyacımız olan şey için mücadele etme görevi tabana aittir.

O halde bu kampanyayı ileri taşıyalım. Ekim ayında bana oy verin ama oy vermekle kalmayın. Çalıştığınız yerde, aygıttan bağımsız ve yalnızca kendisini seçen işçilere hesap veren bir taban komitesi kurun. Komitenizi Nexteer’deki, American Axle’daki, Bridgewater’daki komitelerle ve Meksika’daki, Kanada’daki ve diğer ülkelerdeki işçilerle bağlantıya geçirin. Bu sendikada halihazırda süren bir isyan var. Bu isyan reddedilen toplu sözleşmelerde, grevlerde ve her vardiyadaki öfkede görülüyor. Bu isyanı büyütün. Bu isyanı örgütleyin. Onu, aygıtın tehditle içinden sıyrılamayacağı bir şeye dönüştürün.

Denetçinin kararında, işçilere hukuk aygıtı tarafından bahşedilen hiçbir şey yok. 4-4 sayılı Kural, görselin yayımlandığı gün de yürürlükteydi ve yalnızca üç kıtadaki işçiler Jensen’ın tehdidini gizlenemeyecek bir siyasi mesele haline getirdiği için uygulamaya kondu. Bir federal mahkemece atanmış bir organ üzerinden uygulanan baskı, tek bir görevliye tek bir ceza kesilmesini sağlayabilir ama tehdidi üreten bürokratik çıkarlara dokunamaz. Bunun için tabandaki işçilerin her fabrikada komiteler halinde bağımsız örgütlenmesi, bu komitelerin Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ) aracılığıyla uluslararası düzeyde birbirine bağlanması ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin inşası gereklidir.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 15 days ago
▲ 6 r/direnis+2 crossposts

Ölümcül Atlantik rotası: 140’tan fazla kişi Batı Afrika’dan Avrupa’ya kaçarken hayatını kaybetti

Batı Afrika’dan Kanarya Adaları’na ulaşmaya çalışırken denizde bir felaketle karşı karşıya kalan toplam 180 sığınmacıdan en az 143’ü hayatını kaybetti veya hâlâ kayıp. Tekneleri 18 Temmuz’da Moritanya açıklarında kurtarıldı. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (UNHCR) göre, İspanya’ya giden rota “dünyanın en ölümcül rotalarından biri” olarak kabul ediliyor; zira genellikle aşırı derecede dolu ve denize elverişsiz olan tekneler, çok uzun mesafeleri kat etmek zorunda kalıyor ve zamanında kurtarılma şansları çok az. Batı Afrika’dan Kanarya Adaları’na yapılan yolculuk, kalkış noktasına bağlı olarak 800 kilometre (Moritanya) ile 2.400 kilometre (Gine) arasında değişebiliyor.

Aşırı kalabalık sığınmacı teknesindeki insanlar cehennem gibi bir yolculuğa katlandılar. Gambiya’nın Bafuloto kasabasından denize açıldıktan yalnızca 10 gün sonra yiyecek ve suları tükendi ve deniz suyu içmek zorunda kaldılar. Yol boyunca birçok kadın, erkek ve çocuğun açlıktan ya da susuzluktan öldüğü sanılıyor. Yaklaşık üç hafta sonra teknenin yakıtı da bitti ve tekne açık denizde sürüklenmeye başladı.

Tekne ancak 25 gün sonra Moritanya’nın liman kenti Nouadhibou açıklarında bulundu ve bölge sahil güvenlik ekipleri ile balıkçılar tarafından karaya çıkarıldı; teknede çok sayıda ceset bulunurken ve 38 kişi kurtarıldı. Kurtarılan az sayıdaki kişiden ikisi, yolculuk sırasında tüm ailelerini kaybetmiş olan ve şu anda hastanede tedavi gören iki çocuktu.

Moritanya’da 14-18 Temmuz tarihleri arasında yapılan üç kurtarma operasyonu sırasında, tehlikedeki teknelerden toplamda 387 kişi kurtarıldı; bir kişi ise hayatını kaybetti. İspanyol sivil toplum kuruluşu (STK) Caminando Fronteras verilerine göre, yalnızca 2026 yılının ilk beş ayında, İspanya kıyılarına ulaşmaya çalışırken 1.317 kişi hayatını kaybetti veya kayboldu; aralarında 129 çocuk da bulunuyor. Resmi makamlar veya BM kurumlarından farklı olarak, Caminando Fronteras, rakamlarına akrabaların bildirimlerini ve hiçbir varış noktasına ulaşamayan teknelerden gelen imdat çağrılarını da dahil ediyor. Söz konusu dönemde, 27 tekne, içindeki tüm yolcularıyla birlikte Atlantik’te iz bırakmadan kayboldu.

Avrupa Birliği’nin (AB) Yunanistan ve İtalya’ya giden Akdeniz rotalarını sistematik olarak kapatması nedeniyle birçok sığınmacı Atlantik rotasına yöneliyor. AB’nin Kuzey ve Batı Afrika’daki yönetimlerle işbirliği içinde, sınırlarını kapatmaya yönelik suç niteliğindeki politikası, kendi ülkelerindeki yoksulluk, savaş ve çevresel yıkımdan kaçan insanları giderek daha tehlikeli rotaları kullanmaya zorluyor ve bu süreçte hayatlarını tehlikeye atıyorlar.

Akdeniz’de can kaybı sayıları çarpıcı biçimde artıyor: Uluslararası Göç Örgütü (IOM), nisan ayı başında yaptığı açıklamada, yalnızca bu yıl içinde Kuzey Afrika’dan İtalya’ya uzanan merkezi güzergâhta yaklaşık 765 kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi; bu rakam, 2025 yılının aynı dönemine kıyasla 460 kişi daha fazla. IOM’a göre, “Bu, yüzde 150’nin üzerinde bir artışa tekabül ediyor. 2026 yılında Akdeniz bölgesinde toplam en az 990 ölüm kaydedildi. Bu da bu yılın, 2014’ten bu yana en ölümcül başlayan yıllardan biri olmasına neden oluyor.” Raporlanmayan rakamların ise muhtemelen çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.

İnsan hakları örgütleri, caydırıcı politikaların insanların göç etmesini engellemediğini defalarca vurguluyor. İnsanlar, kendi ülkelerinde zulüm gördükleri ya da orada hiçbir gelecek umudu kalmadığı için yine de bu yolculuğa çıkıyorlar.

Tekneden sağ kurtarılan 38 kişi, Gambiya, Senegal, Fildişi Sahili, Gine ve Mali gibi ülkelerden gelmektedir. Bu ülkelerin tümü aşırı yoksulluk, işsizlik ve baskı altında ezilmektedir. On yıllardır süren sömürge yönetiminin ve günümüzün yeni sömürgeci yağmacılığının sonuçları yıkıcıdır. Bu ülkelerin altın, boksit, kakao ve giderek artan oranda petrol ve doğal gaz gibi doğal kaynakları, Kuzey Amerika ve Avrupa’daki uluslararası şirketler tarafından talan ediliyor; Çin de bu ülkelerde nüfuzunu artırıyor.

Kuraklıklar ve iklim değişikliğinin diğer etkileri, insanların geçim kaynaklarını ellerinden alıyor. 2011 yılında NATO’nun Libya’ya karşı savaşı, tüm Sahel bölgesini istikrarsızlaştırdı. BM’nin en son verilerine göre, Batı Afrika ve Sahel bölgesinde ülke içinde yerinden edilmiş kişi sayısı yaklaşık 6,8 milyon iken 1,3 milyon da sığınmacı ve sığınma başvurusu yapan kişi var.

Mali, yıllardır süren silahlı çatışmalar ve ülkedeki eski sömürgeci güç Fransa’nın askeri müdahaleleriyle harap bir durumda. Nisan ayından bu yana Paris, Bamako’daki askeri rejimi devirmeyi amaçlayan milliyetçi ve İslamcı milislerin düzenlediği saldırıyı dolaylı olarak destekliyor. Afrika Stratejik Araştırmalar Merkezi’ne göre, 2024 yılında Avrupa’ya gelen sığınmacıların çoğu Mali’den geliyordu. Birçoğu, kendi ülkelerinde cinayet, işkence ve cinsel şiddete maruz kaldıklarını belirtiyor.

Gambiya, yüksek işsizlik ve yetersiz istihdam oranlarıyla dünyanın en yoksul ülkelerinden biridir. Senegal’de ise yaş ortalaması yalnızca 18 olan gençler arasında yüksek işsizlik oranı, birçok gencin ülkeyi terk etmesine neden oluyor. Gine’de ise 2021’deki askeri darbeyle birlikte protestolar şiddetle bastırılıyor. Yalnızca 2023 yılında yaklaşık 21.700 kişi Gine’den Avrupa’ya kaçtı.

Avrupa Kalesi’nin kapılarında kitlesel katliamın sıradanlaşması

Atlantik’te yaşanan son felaket, Avrupa’daki burjuva medyasında ve siyasi çevrelerde, bırakın bir tepkiyi, neredeyse hiç ilgi görmedi. Manşetlerde yer almadı; yaygın bir tartışma yoktu; anma yoktu; hatta eskiden alışılageldiği gibi timsah gözyaşları ve ikiyüzlü yas gösterileri bile olmadı.

140’tan fazla kişinin ölümünün sadece bir dipnot olarak ele alınması bir tesadüf değil, kasıtlı bir tercihtir. Medyada “trajedi” olarak sunulan şey, gerçekte AB sınırlarında uygulanan kasıtlı ve sistematik bir cinayet politikasıdır. Atlantik ve Akdeniz’de sığınmacıların kitlesel ölümleri, AB içindeki göçmenlere yönelik karalama kampanyası kadar normalleştirilmektedir.

Sığınmacılara yönelik zulüm ve şeytanlaştırma, toplumsal eşitsizlik ve kitlesel işten çıkarmalardan kaynaklanan öfkeyi bir günah keçisine yöneltmeye hizmet ediyor; böylece dikkatler bu toplumsal krizin asıl nedeni olan egemen sınıf ve onun kapitalist kâr çıkarlarından başka yöne çekiliyor. İster muhafazakâr ister sosyal demokrat olsun, her türden burjuva partisi, Meloni, Le Pen, Farage veya Höcke’nin aşırı sağcı görüşlerini benimsiyor ve bunları toplumsal olarak kabul edilebilir hale getiriyor. Ölen sığınmacı çocukların sayısının bir fazla ya da bir az olması onlar için hiçbir fark yaratmıyor; asıl önemli olan, AB’ye gelenlerin sayısının azalmasıdır.

Ölümü caydırıcı bir unsur olarak kullanmak bu stratejinin bir parçasıdır. AB, deniz kurtarma operasyonlarını fiilen durdurmuş durumda; STK’lerin kurtarma görevlerini engelliyor ve “sınır güvenliği” görevini, sığınmacıları kamplara hapseden, işkence eden ve köleleştiren hükümetlere ve milislere devrediyor.

Bu durum, Atlantik rotasının önemli bir kalkış noktası olan Moritanya örneğiyle de ortaya konuyor. Toplam nüfusu yaklaşık 5,5 milyon olan bu ülkede, şu anda çoğu Mali kökenli olan 300 binden fazla sığınmacı yaşıyor.

2024 yılında, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Moritanya Devlet Başkanı Muhammed Veled Gazvani ile bir göç anlaşması imzaladı. Moritanya, 210 milyon avro aldı; bu tutarın yaklaşık 60 milyon avrosu, AB sınır ajansı Frontex ile işbirliği içinde Avrupa’ya yönelik “yasa dışı göç” ile mücadeleye ayrıldı. Bu anlaşmanın arkasındaki itici güç, Pedro Sánchez’in sosyal demokrat hükümeti tarafından yönetilen İspanya’ydı.

Geçen kasım ayından bu yana Frontex, Cape Verde’den (Yeşil Burun Adaları) hareketle Batı Afrika kıyıları açıklarında gözetleme görevleri yürütüyor. Netzpolitik’in bildirdiği üzere, bu görevlerin amacı sığınmacı teknelerinin yerini tespit etmek ve Batı Afrika yetkilileriyle iş birliği içinde bu tekneleri durdurup geri göndermektir; bu, Frontex’in halihazırda Libya sahil güvenliği ile uyguladığı bir “geri çekme sistemi”dir.

AB, “Avrupa Kalesi”nin sınırlarında devasa bir baskı ve ölüm mekanizmasını finanse ediyor. Daha önce de Tunus, Fas ve Mısır ile göçmenleri caydırmak amacıyla benzer anlaşmalar imzalamıştı. Sığınmacılar, AB adına çölde terk ediliyor ya da denizde kaderleriyle baş başa bırakılıyor. Karaya ulaşmayı başarsalar bile haklarından mahrum kılınıyor, gözaltına alınıyor, işkence görüyor ve sınır dışı ediliyorlar.

Anlaşmanın imzalanmasından bu yana, Avrupa yayıncısı Arte’nin bir video haberinde aktardığı üzere, Moritanya polisi göçmenleri yakalamak için operasyonlar düzenliyor. Binlerce sığınmacı, baskınlarda toplu halde yakalanıyor ve adil yargılama süreci olmaksızın topluca sınır dışı ediliyor.

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne göre, anlaşmanın imzalanmasından bu yana Kanarya Adaları’na gelenlerin sayısı da keskin bir düşüş gösterdi. 2024 yılında yaklaşık 47 bin sığınmacı adalara ulaşmıştı; bir yıl sonra bu rakam sadece 18 bin civarındaydı. 2026 yılının ilk yarısında ise adaya ulaşabilenlerin sayısı, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 61 daha düşüktü.

Moritanya’daki alışageldik kalkış noktaları daha sıkı kontrollere tabi tutulduğu için, geçişler örneğin şimdi bir felakete maruz kalan teknenin de geldiği Gambiya gibi daha güneye doğru kayıyor. Güzergâhlar giderek daha uzun ve daha tehlikeli hale geliyor.

Avrupa işçi sınıfı, Afrika ve diğer bölgelerden gelen insanları savunmak ve korumak için harekete geçmedikçe, bu sürekli kötüye gidiş devam edecektir. STK’ler ve BM kuruluşları tarafından Avrupa hükümetlerine yöneltilen insani yardım çağrıları ve talepler, yıllardır kulak ardı ediliyor.

Atlantik ve Akdeniz’de yaşanan kitlesel ölümler, ancak AB ve üye hükümetleri devrilip, işledikleri suçlar ve binlerce sığınmacının katledilmesi nedeniyle yargılandıklarında sona erecektir. Bunu başarmak için, kapitalist sistemi ortadan kaldırıp Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri’nin kurulması için mücadele edecek devrimci bir işçi sınıfı hareketi inşa etmek gerekiyor.

31 Temmuz 2026

wsws.org
u/resurrect-8391 — 17 days ago
▲ 8 r/direnis+2 crossposts

Irak’a yönelik ABD-Suudi saldırısı, Ortadoğu’daki emperyalist savaş cephesini genişletiyor

ABD ve Suudi Arabistan’ın geçtiğimiz hafta Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri’ne (Haşdi Şabi) yönelik ortak saldırısı, ABD-İsrail’in İran’a ve onun bölgesel müttefiklerine karşı yürüttüğü suç niteliğindeki saldırganlık savaşında ciddi bir tırmanışa işaret ediyor. Haşdi Şabi, resmi olarak Irak’ın güvenlik güçlerine entegre edilmiş, İran yanlısı milislerden oluşan bir çatı örgütüdür.

Washington’ın, Suudi Arabistan katılımıyla düzenlediği “hassas saldırılar”, açıkça savaşın Irak’a doğru genişletilmesi anlamına geliyor ve artık “savunma önlemleri” kurgusunun arkasına gizlenilmediğini gösteriyor.

Geçtiğimiz mayıs ayında basında yer alan haberler, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) savaşın daha erken bir aşamasında İran’a gizli saldırılar düzenlediğini ortaya koymuştu. Bu saldırılar, görünüşe göre kendilerine yönelik saldırılara misilleme olarak yapılmıştı. Körfez monarşileri, olan biteni kenardan izliyormuş gibi yapsalar da en başından itibaren savaşın aktif birer tarafı olmuşlardı.

Suudi Arabistan, Haşdi Şabi tesislerine yönelik saldırıların, Irak’tan kendi petrol tesislerine fırlatıldığı iddia edilen insansız hava aracı saldırılarına misilleme olduğunu öne sürdü. Haşdi Şabi’yi hedef alan saldırılar, açıklamaya göre “çok sayıda terörist lojistik ve silah bölgesini” hedef aldı; yedi vilayete yayılan bu saldırılarda en az 20 savaşçı öldürüldü, onlarcası yaralandı. Bu, son haftaların en büyük tırmandırmalarından biriydi: Haşdi Şabi güçlerini kırmaya ve Irak üzerindeki ABD denetimini yeniden tesis etmeye yönelik bilinçli bir girişim.

Trump, operasyonun Bağdat ile koordineli biçimde yürütüldüğünü iddia etti ve milisleri “dünyanın üzerindeki bir kanser” olarak niteledi. Başbakan Ali el-Zeydi başkanlığındaki Irak Ulusal Güvenlik Konseyi ise onu yalanlayarak, saldırıların Bağdat’ın Suudi ve Amerikan kaygılarını gidermek üzere diplomatik kanalları işlettiği bir sırada yapıldığını açıkladı.

El-Zeydi saldırıları “kabul edilemez bir saldırganlık” olarak kınadı. Irak Cumhurbaşkanı ise saldırıları “Irak’ın egemenliğinin açık bir ihlali” ve “ülkenin resmi güvenlik kurumlarının hedef alınması” olarak niteledi. El-Zeydi, Suudi Arabistan’ın fiili hükümdarı olan Muhammed bin Selman ile görüşeceği perşembe günkü Riyad ziyaretini iptal etti.

Washington’ın Irak’ın egemenliğine ve siyasi bağımsızlığına saldırısı

ABD-Suudi saldırıları, el-Zaidi’nin Beyaz Saray’a yaptığı ziyaretin ardından geldi. El-Zaidi, bu ziyaret sırasında “silahların devlet kontrolü altında tutulması” için 30 Eylül’ü son tarih olarak açıklamıştı. Bu, aynı zamanda Washington’ın muharip güçlerini Irak’tan çekmeyi planladığı tarih. Geriye yalnızca Erbil üssü kalacak; bu üs, Suriye’ye yönelik bir ileri harekât merkezi, Kürdistan Bölgesel Yönetimi üzerinde bir baskı aracı ve İran’ın kesintisiz gözetimi işlevini görüyor.

Irak yasalarıyla resmileştirilmiş olan Haşdi Şabi—yaklaşık 67 silahlı gruptan oluşan, 238 bin kayıtlı savaşçıya ve yıllık 3,5 milyar dolarlık devlet finansmanına sahip bir yapı—baskı altında bölündü. Bazı birlikler silah bırakmayı kabul etti. Ancak başta Ketaib Hizbullah ve Hareket Hizbullah en-Nucaba olmak üzere, İran ile aynı çizgideki çekirdek oluşumlar bunu reddetti. ABD-Suudi saldırısı “ya dağılacaksınız ya da yok edileceksiniz” anlamında bir ültimatomdu. Saldırı, ABD şirketlerinin yoğunlaşan manevralarıyla da aynı döneme denk geldi. Bunlar arasında Chevron’un Irak’ın enerji sektöründe daha geniş bir rol için verdiği teklif ile diğer Amerikan şirketlerinin doğal gaz, elektrik ve ihracat sözleşmelerinin peşinde koşması yer alıyor.

Washington, Irak’ın siyasi manzarasını yeniden şekillendirmek için mali savaşa başvurmaya hazır olduğunu daha önce göstermişti. Geçtiğimiz nisan ayında ABD, Irak’ın kendi petrol gelirlerinden 500 milyon dolarlık bir transferi dondurdu. Bağdat’ta “nükleer seçenek” olarak tanımlanan bu adım, Hürmüz’ün kapanmasının ardından petrol gelirlerinin dibe vurduğu bir dönemde, nakde dayalı Irak ekonomisini çökertme tehdidi taşıyordu. Hamlenin amacı, Irak’ı İran’dan uzaklaştıracak bir başbakanı garantiye almaktı.

ABD, Irak bankalarını yaptırımları ihlal edip Tahran’a dolar aktarmakla suçladı. İran yanlısı milisler ise ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşına misilleme olarak Irak’taki ABD çıkarlarına saldırılarla karşılık verdiler. Trump bunun üzerine, görev süresi boyunca İran’la yakınlaşmasını derinleştiren eski Başbakan Nuri el-Maliki’nin yeniden başbakan olması halinde desteğini tümüyle çekmekle tehdit etti. Günler sonra Irak parlamentosu, 41 yaşındaki eski bir bankacı ve acemi siyasetçi Ali el-Zeydi’yi başbakan olarak onayladı.

Suudi Arabistan’ın bölgedeki gerilimi tırmandırması: Yemen ve Kızıldeniz

Saldırılar hakkında konuşan Suudi Savunma Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Türki el-Maliki, bunların belirli saldırılara verilmiş sınırlı bir tepki olduğunu ileri sürdü ve şunları ekledi: “Krallık, tırmanma peşinde olmadığını ancak her türlü saldırganlığa karşılık vereceğini teyit eder.”

Ne var ki Riyad, aynı anda Yemen’deki Husilere karşı savaşını yeniden başlatarak 2022 tarihli kırılgan ateşkesi çökertiyor.

20 Temmuz’da Husiler, Kızıldeniz’de Suudi petrol tankerlerine yönelik bir abluka ilan ettiler; ardından da Suudi Arabistan içinde, ülkenin doğu vilayetindeki petrol sahalarını bir Kızıldeniz ihracat merkezine bağlayan “hassas” petrol taşıma tesislerini vurdular. Husiler ayrıca, krallığın en büyük tesisi olan Suudi Aramco’nun Abkayk ham petrol işleme tesisine düzenlenen insansız hava aracı saldırısını da üstlendiler; Riyad bu saldırının sorumluluğunu İran yanlısı Iraklı milislere yüklemişti. Bir başka saldırı ise, Suudi Aramco’yu günde 400 bin varil kapasiteli Cizan rafinerisini kapatmak zorunda bıraktı.

Bu, Suudi Arabistan’ın Sana Uluslararası Havalimanı’na düzenlediği saldırıların ardından meydana geldi. Husiler bu havalimanını İran’dan gelen doğrudan uçuşlara yeniden açmıştı. Suudiler, İslami Devrim Muhafızları Ordusu komutanlarını, askeri danışmanları, füze ve insansız hava aracı donanımlarını Yemen’e taşıyan İran çıkışlı bir uçağı, Kızıldeniz’deki liman kenti Hudeyde’ye yönelmeye zorladılar.

Husiler, ablukanın yalnızca Suudi Arabistan’ı kapsadığını ve onun Yemen üzerindeki ablukasını kaldırmasıyla birlikte sona ereceğini açıkladılar. Yemen’deki ekonomik durum savaş sonucunda vahim durumda; gıda fiyatları son aylarda yüzde 20 ila 30 arttı, Hürmüz’ün kapanması ise bir kısmı ücretsiz gelen İran petrol sevkiyatlarını aksattı. Husiler bu koşullarda, yeni bir mali anlaşma koparmak için Suudilere baskı yapıyor. Sana havalimanına yönelik kısıtlamaların kaldırılmasını ve Yemen’in uluslararası alanda tanınan hükümetinin denetimindeki petrol sahalarından elde edilen gelirden pay istiyorlar.

Riyad bunlara hem askeri hem de siyasi olarak gerilimi tırmandırarak yanıt verdi. Suudi Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman’ın çarşamba günü Trump ve Başkan Yardımcısı JD Vance ile görüşmesinin ardından Suudi Arabistan, 43 ülkeden askeri temsilcilerin katıldığı bir toplantı düzenledi. Toplantının amacı, Kızıldeniz ticaret yollarını İran yanlısı güçlere karşı güvence altına alacak bir “deniz savunma koalisyonu” kurulmasını teşvik etmekti.

Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla birlikte Kızıldeniz daha da hayati hale geldi. Günlük yaklaşık olarak 4,1 ila 4,2 milyon varil ham petrol ve petrol ürünü ve küresel deniz ticaretinin yaklaşık yüzde 10 ila 14’ü Kızıldeniz, Babül Mendeb Boğazı ve Aden Körfezi üzerinden geçiyor. Savaş, Babül Mendeb Boğazı’ndan geçen gemi trafiğini azalttı; savaş öncesinde günde 70-75’in üzerinde olan gemi sayısı kabaca 28 ila 31’e düştü.

Suudi Arabistan’ın gayrisafi yurtiçi hasılası, ikinci çeyrekte bir önceki yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 5 daraldı. Bu, COVID-19 pandemisinden bu yana yaşanan en kötü çeyreklik düşüş oldu; petrol sektöründeki faaliyet neredeyse yüzde 25 oranında düştü. Petrol dışı faaliyet ise ikinci çeyrekte yalnızca yüzde 0,6 büyüdü; bir önceki çeyrekte bu oran yüzde 2,9’du.

Riyad, konumunu istikrara kavuşturmak için çabalıyor. Suudi Savunma Bakanlığı, aralarında Türkiye, Pakistan, Mısır, Sudan ve Cibuti’nin de bulunduğu 14 devletin, merkezi Riyad’da olacak deniz savunma koalisyonu önerisini desteklediğini duyurdu. Suudi Arabistan ayrıca ABD’den ve başlıca Avrupa güçlerinden de koalisyona katılmalarını talep etti.

Bazı haberler, Suudi Arabistan’ın Yemen’in merkezinde büyük bir kara harekâtına hazırlanıyor olabileceğine işaret ediyor. Bu, ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşının bölge geneline nasıl yayıldığını gösteriyor: savaş Körfez monarşilerini içine çekiyor, Irak’taki iç güç dengelerini yeniden şekillendiriyor ve Kızıldeniz’den Dicle’ye uzanan geniş çaplı çatışmanın yeni bir evreye geçilmesi tehlikesi yaratıyor.

Nükleer işbirliği ve savunma anlaşması: İran’a karşı ABD-Suudi-İsrail ekseninin pekiştirilmesi

Bu askeri operasyonların yanı sıra Washington, nükleer işbirliği ve ileri düzey silah transferleri üzerine kurulu uzun vadeli bir ABD-Suudi stratejik bloku inşa etmeye çalışıyor. Hesaplara göre bu blok, Suudi Arabistan’ı ABD-İsrail eksenine bağlayacak, rakip güçleri saf dışı bırakacak ve İran’la hesaplaşma için kalıcı bir bölgesel blok oluşturacak.

Washington, Riyad ile bir “barışçıl nükleer işbirliği anlaşması” imzaladı. Anlaşma, Suudi Arabistan’ın ABD teknolojisini kullanarak nükleer reaktörler inşa etmesine ve—en kritik nokta olarak—Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın tam onay rejimini kabul etmeksizin kendi devasa uranyum rezervlerini zenginleştirmesine olanak tanıyacak. İran ve BAE’nin reaktör işlettiği ancak yakıtını sıkı denetim altında ithal ettiği bir bölgede, Suudilerin ABD onayıyla uranyum zenginleştirmesi, Türkiye, Mısır ve diğer bölgesel güç adayları arasında bir nükleer emelleri tetikleyecektir. Aynı zamanda BAE’nin ABD ile yaptığı anlaşmanın yeniden müzakere edilmesine yol açacaktır.

ABD Enerji Bakanlığı anlaşmayı, “milyarlarca dolarlık uzun vadeli bir ortaklığın” temeli olarak niteledi. Krallığın sivil nükleer programının inşası ve geliştirilmesi için ABD şirketlerine on milyarlarca dolar akacak. Bu anlaşma Fransa, Almanya, Güney Kore ve Çin’i devre dışı bırakıyor. Riyad’ın Pekin ile bir nükleer program geliştirmeye dönük 2022 tarihli bir mutabakat zaptı vardı. Nükleer anlaşma, ABD’nin egemen olduğu bir bölgesel düzeni pekiştirme çabalarının ekonomik-sınai ayağıdır.

Müzakerelerde, Suudi Arabistan’ın İbrahim Anlaşmaları’na katılması ya da İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi bilinçli olarak tartışma dışı bırakıldı. Riyad, ABD-İsrail’in Gazze’deki soykırımının suç ortağı olmasına rağmen, bu adımlar ülke içinde derin bir hoşnutsuzlukla karşılanıyor. Bunun yerine nükleer anlaşma, F-35 satışlarını ve ileri askeri teknolojiyi kapsayacak bir ABD-Suudi savunma ittifakının zeminini döşüyor ve Riyad’ı Washington’ın savaş stratejisine daha da sıkıca bağlıyor.

Bu konular, bin Selman’ın geçtiğimiz kasım ayında Beyaz Saray’da Trump ile görüşmesi sırasında zaten masadaydı. Trump, Suudi Arabistan’ı “büyük NATO dışı müttefik” ilan etti, stratejik bir savunma anlaşması imzaladı ve haberlere göre bir F-35 savaş uçağı filosu için anlaşmaya varıldı. Nükleer anlaşma, bu askeri bloku resmileştiriyor.

İsrail, nükleer tekelini ve niteliksel askeri üstünlüğünü tehdit ettiği için anlaşmaya karşı çıktı. Trump’ın sonrasında Truth Social’da yaptığı paylaşım, anlaşmanın uranyum zenginleştirmeyi yasaklayacağı ve Suudi Arabistan’ın İsrail’le normalleşmesini şart koşacağı iddiasında bulundu; Netanyahu bunu bir zafer olarak selamladı. Ancak Trump’ın, İsrail’in itirazlarını yatıştırmak uğruna, ABD şirketlerine muazzam kârlar sağlayan ve Suudi Arabistan’ı Washington’ın savaş koalisyonuna bağlayan bir anlaşmayı baltalaması son derece düşük bir ihtimaldir.

Irak’ta Haşdi Şabi’ye yönelik saldırılar, deniz koalisyonu, Suudi Arabistan’ın Yemen’de yeniden başlattığı saldırı ve nükleer anlaşma, ABD emperyalizminin Ortadoğu üzerindeki hakimiyetini pekiştirme çabalarıyla iç içe geçmiştir. ABD bu yolla, Körfez monarşilerini Washington’ın emrine tabi kılmayı ve Suudi Arabistan’ı İran’a karşı savaşta ABD-İsrail eksenine entegre etmeyi amaçlamaktadır.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 18 days ago