Kemalizmin Bir Bilançosu
▲ 6 r/turkmeclisi+1 crossposts

Kemalizmin Bir Bilançosu

Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasının yüzüncü yıldönümünü anmak için, toplumsal eşitsizliğin ve kutuplaşmanın Cumhuriyet tarihinde görülmemiş seviyelere ulaştığı koşullarda düzenlenen resmi etkinliklere, hem hükümet, hem de muhalefet cephesinin “ulusal birlik” çağrıları ve milliyetçi propagandası damgasını vurdu.

Ancak egemen sınıfın tüm hiziplerinin emekçi halk kitlelerinden gizlemek için el ele verdiği ve gelinen noktada inkar edilemez bir şekilde ortada olan şey, ulusal kurtuluş savaşının ardından kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel sorunlarının hiçbirinin çözülmemiş olduğudur. Lev Troçki’nin sürekli devrim teorisinde çözümlediği ve bütün bir 20. yüzyıl tarihi eliyle kanıtlandığı üzere, Türkiye’de, diğer geç kapitalistleşmiş ülkelerin tamamında olduğu gibi, burjuvazi, emperyalizme bağımlılığı ortadan kaldırma, demokratik bir rejim kurma ve Kürt sorununun da dahil olduğu başlıca siyasi sorunları çözme konusunda yapısal olarak aciz olduğunu açıkça göstermiştir.

Bu görevlerin yerine getirilmesi, sürekli devrim perspektifi temelinde, uluslararası sosyalizm mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak bir işçi iktidarı kurmak üzere tüm ezilen kitleleri arkasında toplayan işçi sınıfına düşmektedir.

Dünya Sosyalist Web Sitesi’nden (WSWS) Justus Leicht’in kaleme aldığı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 75. yıldönümünde yayınlanan bu yazının, hem 1998’e kadarki dönemi, hem de büyük kısmında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetlerinin olduğu sonraki dönemi anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyor ve yazıyı okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.

*

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 75. yıldönümü, haftalardır devam eden kutlamalarla anılıyor. 29 Ekim 1923’te, 1934’ten itibaren Atatürk soyadıyla bilinen Mustafa Kemal Paşa, yeni kurulan devletin cumhurbaşkanı oldu. Bu yıl, aynı zamanda, Kemalistlerin öncüleri olan “Jön Türkler”in 1908 devriminin doksanıncı ve Atatürk’ün ölümünün ise altmışıncı yıldönümü.

Modern Türkiye’nin kurucusu, ülkede, bir dereceye kadar bir kült haline geldi. Onun ve “Kemalizm”in rolüne ya da devletin temel aldığı ilkelere ilişkin eleştirel bir değerlendirme neredeyse hiç yok.

Kemalizmin özü, ülkenin birliği ve bağımsızlığı, laiklik ve cumhuriyet ilkeleri (yani, devlet ile dinin ayrılması), modernleşme ve sınıfsız ve ayrıcalıksız bir toplum yaratılması idi. Bunların hiçbirinin gerçekleşmediği oldukça açıktır.

  1. yıldönümü üzerine kitlesel gösteriler, ağırlıklı olarak, belediye başkanlarının Necmettin Erbakan’ın İslamcı Refah Partisi’ne üye olduğu kentlerde gerçekleşti. Kutlamalardan bir hafta sonra, İslamcı fanatiklerin Anıtkabir’e yönelik bir saldırısının kıl payı başarısızlıkla sonuçlanmış olduğu ortaya çıktı.

Atatürk’ün, halkın çıkarları doğrultusunda politika izlenmesini ve sınıfsal çelişkilerin inkar edilmesini ifade eden “Halkçılık” ilkesinden geriye hiçbir şey kalmadı. İşsizlikte ve yoksullukta, özellikle Avrupa Birliği (AB) ile gümrük birliği anlaşmasının ardından ve Asya krizinin bir sonucu olarak, son yıllarda patlama yaşandı. Kentlerde, nüfusun büyük bir kısmı gecekondularda yaşıyor. Bu gecekondu sakinlerinin birçoğu, ölüm saçan bir savaşın on binlerce can pahasına “ulusal birliği muhafaza ettiği”, Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürt bölgelerinden gelenler. Aynı zamanda, devletin, mafyanın ve aşırı sağcı ölüm mangalarının yakından bağlantılı olduğu açıkça ortaya çıkmış durumda.

Ulusal bağımsızlık yerine, uluslararası sermayenin yatırımlarına ve kredilerine tam bağımlılık geldi. Amerika, Türkiye’yi Ortadoğu’nun ve Kafkaslardaki Türkçe konuşan ülkelerin hammadde ve pazar kaynaklarına giden bir köprübaşı olarak kullanmayı sürdürecek mi, yoksa Avrupa mı hakimiyet kuracak? Bugünkü tek mesele bu. Bu ülkelerin neredeyse tamamı, kutlamalara devlet başkanlarını gönderdiler ve ABD Enerji Bakanı’nın şahitliğinde, Türkiye ile bir boru hattı inşa etme konusunda bir niyet deklarasyonu imzaladılar [Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı projesi için ABD’nin şahitliğinde, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Gürcistan ve Özbekistan tarafından imzalanan Ankara Deklarasyonu – çev.]

Kemalizmin tek bir taahhüdü ya da ideali gerçekleşmemiştir. Bu durumda şu soru ortaya çıkıyor: Gerçekleşme olasılıkları var mıydı? Bunun için, Türkiye tarihine kısaca dönüp bakmak gerekiyor.

Jön Türkler

Osmanlı İmparatorluğu’nun çürümesi, daha 19. yüzyılda oldukça ilerlemiş durumdaydı. Yüzyılın başından beri sınırlı bir kapitalist gelişme yaşanmış ama sanayi neredeyse hiç kurulmamıştı. Sultanlar, bir taraftan, bir işçi sınıfının gelişmesinden korkuyor; diğer taraftan ise, İngiliz ve Fransız sanayilerinin Osmanlı pazarlarını fethetmesini ve içerideki emek yoğun üretimi yıkmalarını önlemek için yüksek gümrük vergisi kısıtlamalarına bel bağlıyorlardı.

Genellikle aynı kişiler olan derebeyleri ile tefecilerin köylülüğü sömürüsü son derece artmıştı. Toprakta özel mülkiyete izin veren 1858 tarihli bir yasa, onların büyük topraklara sahip olabilecekleri ve Sultan’a karşı konumlarını güçlendirebilecekleri anlamına geliyordu. Köylülükten çıkardıkları paralar, sıklıkla, devlet aygıtı, ordu ya da din adamları içinde makamlar satın almaya “yatırılırdı.”

Pratikte, eski feodal sisteme karşı herhangi bir üretken burjuva tabaka söz konusu değildi. Bu nedenle, 1908’deki ilk devrimin önderliği, Jön Türkler denilen ordu subaylarından oluşuyordu.

Lev Troçki, bunu şöyle açıklamıştı: “Türk aydınlarının, okullarda ya da fabrikalarda yetenekleri için çok az faaliyet alanı bulabilen en eğitimli unsurları (öğretmenler, mühendisler vb.), subay oldular. Birçoğu, Batı Avrupa ülkelerinde eğitim almış ve oralarda var olan yönetimi tanımıştı. Yurtlarına geri döndüklerinde ise, Türk askerinin cahilliği ve yoksulluğu, devletin bayağı koşullarıyla yüzleştiler… Böylece devlet, geleceğin burjuva ulusunun savaşçı öncüsünü kendi kucağında yetiştirmişti.” (Lev Troçki, Balkan Savaşları)

Troçki, şu uyarıda bulunuyordu: “Türk subayların gücü ve başarılarının sırrı, … ileri sınıfların onlara gösterdikleri aktif sempatide yatıyor: tüccarlar, zanaatkarlar, işçiler, memur ve din görevlilerinin bazı kesimleri ve son olarak, köylü ordusunda cisimleşen kırsal kesim. Ama bütün bu sınıflar, ‘sempatileri’nin yanı sıra, çıkarlarını, taleplerini ve umutlarını beraberinde getirirler. Uzun süredir bastırılmış tüm toplumsal özlemleri, bugün, parlamento, taleplerini yöneltecekleri bir merkez olarak karşılarında dururken, iyiden iyiye açığa çıkıyor. Türk devriminin şimdiden sona erdiğini düşünenleri şiddetli bir hayal kırıklığı beklemektedir. Hayal kırıklığına uğrayacaklar arasında yalnızca Abdülhamit değil, aynı zamanda öyle görünüyor ki Jön Türk Partisi de bulunacak.” (Age)

Toprak sorununa yönelik herhangi bir radikal reform gerçekleşmedi. Burjuva subaylar, Sultan’dan ya da emperyalist güçlerden çok, işçi sınıfının ve yoksul köylülerin devrimci bir seferberliğinden korktukları için, din adamlarının ve saltanatın konumu, gerici entrikaların üreme alanı olarak el değmeden kaldı. 1912 yazında Sultan’ın adamlarının düzenlediği bir darbe sırasında, Jön Türkler, hükümetin direniş olmadan düşmesine izin verdiler.

Jön Türkler, feodal güçlerin, Balkan Savaşları’nda kısa süre içinde ortaya çıkan tam acizliği ve yozlaşmışlığı nedeniyle, altı ay sonra, Birinci Dünya Savaşı’nın öngününde, iktidarı geri alabildiler. Toplumsal devrim korkuları sürüyordu; halkı emperyalizme karşı harekete geçirmek yerine, Prusya militarizmine teslim oldular ve Alman İmparatorluğu’nun yanında Birinci Dünya Savaşı’na girdiler.

Ulusal sorunun tüm milliyetlerin ve dinlerin gönüllü birliği yoluyla çözümü, federal bir yapı ve demokrasi olmadan, özellikle de prangalı köylü kitlelerine ciddi bir çağrı olmaksızın mümkün olmadığı için, kısa süre içinde Ümmetçilik ve sonra da ırkçı Türkçülük ya da Turancılık ideolojileri gelişmişti. 1915’te, Jön Türkler, Alman subayların ve Kürt aşiret önderlerinin desteğiyle, Ermenilere karşı, yüz binlerce masum sivilin katledilmesiyle sonuçlanan şiddetli bir pogrom düzenlediler.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Almanya’nın İtilaf Devletleri (Britanya, Fransa) karşısında yenilgiye uğraması, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve gözden düşmüş olan Jön Türklerin yazgısını belirledi. İşgalci İtilaf güçleri, parlamentoyu feshedip Jön Türkleri görevden aldılar. Bunu, General Mustafa Kemal’in yükselişi takip etti.

Mustafa Kemal

Aslında, Sultan’ın Britanya yanlısı hükümeti tarafından Büyük Güçler’in Anadolu’daki işgaline yönelik muhalefeti bastırmak için gönderilmiş olan Mustafa Kemal, bunun yerine hareketin önderliğini aldı. İstanbul’daki Sultan’a karşı çıkan bir hükümet ilan etti ve üç yıl süren kurtuluş savaşına önderlik etti.

Mustafa Kemal’in hareketi, Jön Türklerinki gibi, Troçki’nin Çan Kay-şek’in Kuomintang’ı konusunda çözümlemiş olduğu çelişkilerle damgalanmıştı: “Burjuvazinin doğası ve politikası sorunu, devrimci mücadele veren bir ulusun tüm iç sınıfsal yapısı eliyle belirlenir: mücadelenin geliştiği tarihsel çağ tarafından; ulusal burjuvazinin bir bütün olarak dünya emperyalizmine ya da onun belirli bir bölümüne ekonomik, siyasi ve askeri bağımlılığının derecesi eliyle ve nihayet, en önemlisi, yerli proletaryanın sınıfsal etkinliğinin derecesi tarafından ve onun uluslararası devrimci hareket ile bağlarının durumu eliyle belirlenir. Demokratik ya da ulusal bir kurtuluş hareketi, burjuvaziye, sömürü olanaklarını derinleştirip genişletme fırsatı sunabilir. Proletaryanın devrimci arenaya bağımsız müdahalesi ise, burjuvaziyi onu sömürme olanağından tamamen yoksun bırakma tehdidi oluşturur.” (Lev Troçki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, New Park, 1974, syf. 131)

Mustafa Kemal’in, 1920’de kurulan ve Türk burjuvazisinin zayıflığına uygun düşen Büyük Millet Meclisi’nde ve hükümetinde, Jön Türklerde olduğu gibi, gidişatı belirleyen büyük toprak sahipleri ve subaylardı. Mustafa Kemal, İslam’a başvuruyor ve “Halife’nin ve Sultan’ın şahsiyeti kutsal ve dokunulmazdır,” diye ilan ediyordu (Bakü, Doğu Halkları Kurultayı, Stenografik Rapor içinde alıntı, Londra 1977, syf. 32). “Kafirler”e (Yunanlar, İngilizler, Ermeniler) karşı “Türklerin ve Kürtlerin kardeşliği”nden söz ediyordu. Ayrıca, neredeyse komünist bir söylemle, işçilere ve köylülere sesleniyordu. Köylülere toprak, işçilere haklarını tanımayı ve Kürtlere özerklik vaat etmişti.

Aynı zamanda, İtilaf Devletleri’nin bu noktada anlaşmaya razı olmamasından ve Almanya’nın savaştan yenik çıkmış durumda olmasından dolayı, genç Sovyetler Birliği’nden cömert bir askeri ve diplomatik yardım istemiş ve almıştı. 29 Kasım 1920’de, Sovyet hükümetine gönderdiği bir telgrafta, aşağıdaki demagojiye başvurmuştu: “Bir yandan batının işçilerinin, öte yandan da Asya’nın ve Afrika’nın köleleştirilmiş halklarının, halihazırda beynelmilel sermayenin kendilerini, sırf efendilerinin menfaatleri uğruna birbirlerini yok etmeleri ve köleleştirmeleri için kullandığını anladıkları gün ve sömürge politikasının kötülüğünün şuuru dünyanın emekçi kitlelerinin yüreklerine nüfuz ettiği gün, burjuvazinin iktidarının sona ereceğine kaniyim ve bu kanaatim bütün vatandaşlarım tarafından paylaşılıyor.” (E.H. Carr’ın Bolşevik Devrimi içinde alıntı, Cilt 3, Metis Yayınları, 2004, syf. 278)

Gerçekte ise, her şeyden önce işçilerin ve köylülerin bağımsız eylemlerinden korku duyduğu için, kurtuluş mücadelesi devam ettikçe ve zafere yaklaşıldıkça, Mustafa Kemal’in politikaları da o kadar sağcı hale geldi.

Mustafa Kemal, 1921’in başında, kısa süre önce kurulmuş olan Türkiye Komünist Partisi’nin tüm önderliğini katletti. Askeri başarıları ile birlikte, sosyalistleri, solcuları ve radikal köylü önderlerini öldürttü. Cumhuriyetin kurulmasının ardından, grev ve sendika haklarını ortadan kaldırdı. Kürtlerin kendi dillerini kullanmalarını yasakladı.

Mustafa Kemal hükümeti, aynı zamanda, saltanatı kaldırdı, Osmanlı hanedanının üyelerini yurt dışına sürgün etti ve 1923’te cumhuriyeti kurdu. Saltanatı desteklemelerinden dolayı din adamlarının gücünü kırdı. Son Sultan, Vahdettin, Britanya’nın kuklasından başka bir şey değildi. Vahdettin, Britanya’nın girişimiyle, dini bir “Halifelik Ordusu” kurmuş; Şeyhülislam, bir fetva çıkararak, Kemalistlere karşı mücadele etme çağrısı yapmıştı.

Halifeliğin 1924’te kaldırılması, dünya çapında ses getirmişti. Osmanlı Sultanı, daima, aynı zamanda, “tüm müminlerin hükümdarı” olan Halife idi. Halife, çok daha fazla güce sahip olmakla beraber, Katolikler için Papa’nınkine benzer bir önem taşıyordu. Kısa süre sonra, batının hukuk kuralları benimsendi ve şeriat kaldırıldı. Her zaman en karanlık dinsel ve siyasal gericiliğin kalesi olmuş olan tüm İslami tarikatlar yasaklandı.

Kemalizm ve sonuçları

Türkiye’nin ekonomik kalkınması, toprak sorununun çözümünü ve Osmanlı İmparatorluğu’nu karakterize eden dinsel ve ulusal bölünmüşlüklerin üstesinden gelinmesini gerektiriyordu. Büyük Güçler, çeşitli milliyetçilerle ya da aşiret reisleriyle ittifaklarında sürekli bu bölünmelerden yararlanmışlardı. Kemalist subaylar, bu sorunu kendi yöntemleriyle ve kendi toplumsal konumlarına uygun olarak, demokratik bir şekilde değil, şovenist ve tutucu bir biçimde “çözdüler.”

Yeni hükümetin sert biçimde davrandığı tek feodal beyler, bir zamanların ayrıcalıklı ağaları ve Kürt aşiret önderleri idi. Ankara ile işbirliği yapanların dışındakiler, yüz binlerce Kürt köylüsünün durumunda olduğu gibi, büyük bir çoğunlukla Türklerin yaşadığı bölgelere sürüldüler. İslami tarikatlardan ve diğer eski ayrıcalıklı tabakalardan unsurlarla birlikte, Ankara’nın zorunlu asimilasyon biçimindeki acımasız politikasına karşı çok sayıda ayaklanmaya önderlik ettiler. Bu ayaklanmalar, kanlı bir şekilde bastırıldı ve daha büyük bir siyasi baskıyı gerekçelendirmek için kullanıldı.

Kemalizm, genellikle Batı’da sunulduğunun tersine, laiklik konusunda hiçbir zaman tutarlı değildi. Atatürk, dinin üstesinden gelmeyi değil; modernleştirilmiş bir İslam’ı Türk milliyetçiliği ile kaynaştırmayı amaçlıyordu. Devlet ile din görevlileri tamamen ayrılmamıştı. Tersine, din görevlileri devletin denetimi altına alınıp memur yapılmışlardı. Atatürk’ün ardılları, o zamandan beri daha fazla İslamileşme için bastırdılar.

Bu din ile ulusun ortak yaşamı anlayışı, ideolojik olarak, Mustafa Kemal’in en önemli teorisyenlerinden biri olan Ziya Gökalp tarafından formüle edilmişti. O, diğer şeylerin yanı sıra, Kuran’ın Türkçeye çevrilmesini, Arapçanın ve Farsçanın etkilerinden “arındırılmasını” istemişti. Bugün, “laik” ordu önderliği kesimleri ve Mesut Yılmaz gibi Kemalist politikacılar Gökalp’in ideallerini yeniden canlandırıyorlar.

Atatürk, Türkiye’nin ekonomik geriliğinin üstesinden gelmek için, korumacılığa, ithal ikamesine ve devlet müdahalesine bel bağlamıştı. 1934’te, büyük olasılıkla Sovyet sanayileşmesinin başarılarının etkisiyle, ilk beş yıllık plan uygulamaya kondu.

Bu ulusalcı ekonomi politikası, başlangıçta belirli ilerlemeler getirdi. Üretim hızla arttı; her ne kadar bu esasen Almanya ile sıkı ekonomik ilişkilere dayanıyor olsa da, bir altyapı ve ağır sanayinin temelleri kuruldu.

Bu ekonomik gelişme ile birlikte, kaçınılmaz olarak, dünya ekonomisine olan bağımlılık da arttı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ve 1970’lere doğru ithal ikame politikasına deri dönme girişimleri olsa da, hepsi başarısız oldu. Ekonomik gelişmeden en çok çıkar sağlayanlar, bir ekonomik yeterlik ve devlet müdahalesi politikasına en az ilgi duyan büyük şirketler, bankalar ve büyük toprak sahipleri oldu. Onların, her şeyden çok, ABD’den ve Avrupa’dan gelen yatırımlara ve kredilere ihtiyaçları vardı.

Ekonomideki bağımlılığı, siyasi ve askeri bağımlılık takip etti. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, NATO’nun Ortadoğu’daki köprübaşı haline geldi. ABD ile ilk ikili askeri anlaşmalar 1947’de yapıldı ve Türkiye 1952’de NATO’ya girdi. Ülke, o zamandan beri, özellikle Amerika’dan ve Almanya’dan büyük çaplı mali ve askeri yardım alıyor. Düzenli ordu Batı yardımı ile büyük bir güce dönüştürülürken, korku duyulan paramiliter birlikler geliştirildi. Ne zaman siyasi ve toplumsal huzursuzluk bir askeri darbe ile karşılaştıysa, bu, NATO’nun desteği ya da en azından göz yumması ile meydana geldi.

Modern Türkiye

Türkiye’nin modernleşmesi, kaçınılmaz olarak, tam da Sultanların ve Halifelerin en çok korktuğu şeyi meydana getirdi: tarımın önemi azaldı, köylülük kitlesi gitgide daha yoksul hale geldi ve kentlerde, 1970’lerden beri artan oranda militanlaşan bir işçi sınıfı ortaya çıktı.

Yaklaşık olarak aynı zamanda, günümüzün Türk devletinde bu denli öldürücü bir rol oynayan zararlı güçler de gelişiyordu. Gazeteci Serdar Çelik şöyle yazıyor: “Türkiye’de, 1970’lerin toplumsal bölünmelerinin ve sosyal hareketlerinin yanı sıra, uyuşturucu ve karaborsa silah tüccarları bir mafya biçiminde bir araya gelmeye başlamışlardı. Genellikle MİT, polis, ÖHD [NATO’nun gizli örgütü Gladio’nun Türkiye kolu olan Özel Harp Dairesi] ve özellikle de MHP ile sıkı bağlara sahiplerdi. Bu Türk uyuşturucu ve silah çeteleri, birçok MHP militanını finanse ediyordu. Askeri darbenin ardından, çete önderlerinin neredeyse tamamı sorgudan geçirilmiş, bazıları öldürülmüştü. Geriye kalanlar ise, ÖHD’nin denetimindeki mafyaydı. Bu gelişme nedeniyle, MHP militanları, zamanla, Avrupa genelindeki en etkin mafya grubu haline geldiler.” (Fikret Aslan ve diğerleri, Türk Devletinin Kürdistan’daki Özel Harbi ve MHP’nin Rolü, Bozkurtlar Yeniden Uluyor içinde, Münster 1997, syf. 115)

1980 darbesinin ardından, askeri hükümet, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) emriyle, Türkiye ekonomisini tamamen dışarıya açtı. 1970’lerin ekonomik ulusalcılığı açıkça bir çıkmaz sokakta son bulmuştu ama uluslararası bankaların yazdığı “ilaç”, demokratik yollarla uygulamazdı.

Ordu, sistematik devlet terörüyle, işçi örgütlerinin direnişini ortadan kaldırdı. Sonradan “sivil” başbakan ve cumhurbaşkanı olan dönemin ekonomi bakanı, İslamcı Turgut Özal, IMF’nin en kötü ünlü “yapısal reform programları”ndan birini uygulamaya koydu. Bu program, özelleştirmeyi, devlet yardımlarının sona ermesini, gerçek ücretlerin düşürülmesini, dış ticaretin serbestleştirilmesini, fiyatlar üzerindeki denetimlerin kaldırılmasını, faiz oranlarını ve sermaye hareketlerini içeriyordu.

Ülkenin askeri ve sivil hükümetleri, sonuç olarak ortaya çıkan ve giderek artan toplumsal kutuplaşamaya karşı koymak için, şu ya da bu ölçüde, milliyetçiliğe, devlet baskısına ya da aşırı sağcı cinayet çetelerine ve sistematik bir şekilde daha fazla İslamileşmeye bel bağladılar. Ordu, tüm okullarda din dersini yeniden zorunlu hale getirdi ve hatta okullarda ve üniversitelerde mescitler kurdu. İmam hatip okullarına diğer okullarla eşit statü verildi.

İslami köktendinciliğin yükselişi, tam da Kemalizmin mantığından çıkmaktadır. Toplumsal ve ulusal sorunları çözmekten aciz olan Kemalizm, İslam’ı, yoksul ve ezilen kitlelerin hareketlerine karşı bir silah olarak kullanmıştır.

İslam’a dönüş ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun canlandırılması çağrısı yapan Refah Partisi ve MHP gibi örgütlerin birçok talebinin başlıca noktaları, Kemalistlerin propaganda yapmak için kullandığı ama hiçbir zaman gerçekleştirmediği, ulusal birlik ve bağımsızlık, ekonomik kalkınma, kamu refahı, Türk milliyetçiliği ile İslam’ın ortak yaşamı gibi vurguları hatırlatmaktadır.

Erbakan’ı ve MHP mafyasını Atatürk’ün “mirasçıları” olarak sunmak, tarihin kötü ironilerinden biridir.

Bugün, Kemalizm, kendi politikalarının yıkıntılarıyla karşı karşıya. Bununla birlikte, şu soru yerli yerinde duruyor: Neden Kemalizm, Türkiye’nin sorunlarını çözmekteki zayıflığına ve eksikliklerine rağmen, günümüzde hala bir güç olarak varlığını sürdürüyor?

Stalinizmin bundaki rolünü kapsamlı bir şekilde el almak bu makalenin sınırlarını aşar. Ancak, Stalinzimin, işçi sınıfının siyasi olaylara bağımsız müdahalesini engelleyerek Türkiye’deki burjuva egemenliğini savunmada önemli bir rol oynadığı ve halkın belirli tabakalarını gerici güçlerin kollarına yönlendirdiği açıktır.

Stalinistler, 1920’lerin ortalarından bu yana, mücadelenin, “şimdilik”, sadece demokrasi ve ulusal bağımsızlık (Türkiye’nin, Kürdistan’ın ya da her ikisinin de) uğruna olduğunu savundular. Onlara göre, sosyalist bir program, ancak belirsiz ve uzak bir geleceğin gündemiydi. Buna bağlı olarak, her türlü “ilerici” burjuva güç ile işbirliği yapmanın mümkün olduğunu ileri sürdüler; bu, zaman zaman, Kemalist subayları bile kapsadı. Hem Türkiye’de, hem de başka yerlerde, her zaman bunun tersini kanıtlamış olan tarihsel deneyimle hiçbir zaman ilgilenmediler.

Bazı Stalinist örgütler, gerici sendika bürokrasisinin önemli ayakları olmayı sürdürüyor. Esas olarak Mao Zedong ya da Che Guevara yönelimli diğer gruplar ise, özellikle köylü ve öğrenci gençlikten en militan ve fedakar unsurları yalıtma, onları devlete karşı umutsuz “silahlı mücadeleler”e yönlendirme işlevini üstlendiler.

Stalinist örgütlerin büyük kısmı, şu veya bu şekilde, ya Türk ya da Kürt milliyetçiliğini destekliyor. Ara sıra kullandıkları “uluslararası dayanışma” söylemlerine karşın, işçi sınıfının ulusal temelde bölünmesinde yer alıyorlar.

Burjuva ulus devlete dayanan tüm ideolojilerin başarısızlığa uğraması, tüm milliyetlerden ve dinlerden işçilerin ve yoksul köylülerin yeni bir enternasyonalist ve sosyalist perspektife ihtiyacı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu, Türkiye’de ve Ortadoğu genelinde Dördüncü Enternasyonal’in şubelerinin inşa edilmesi anlamına geliyor.

Kaynak: https://www.wsws.org/tr/articles/2019/05/22/turk-m22.html

u/resurrect-8391 — 14 days ago

Kemer sıkmaya ve savaşa karşı Fransız kamu sektörü grevinde yüz binlerce kişi yürüdü

Kamu sektöründe düzenlenen bir günlük grev kapsamında dün Fransa’nın dört bir yanındaki kentlerde 300.000’den fazla kişi yürüyüşe katıldı. Eğitim, sağlık, itfaiye, enerji ve ulaştırma işçileri, Başbakan Sébastien Lecornu’nun 54 milyar avroluk kemer sıkma paketine ve kamu sektöründeki ücret dondurma kararına karşı greve çıktı. Fransız polisi ise devlet okullarındaki personel ve ücret kesintilerini protesto eden lise işgalleri dalgasını vahşice bastırdı.

Fransa genelinde 170 yürüyüş düzenlendi. Paris’te 70.000, Marsilya’da 30.000, Bordeaux’da 10.000, Lyon’da 8.000, Toulouse ve Nantes’ta 7.000, Rouen ve Rennes’de ise 5.000 kişi yürüdü. Kamu sektörü çalışanlarının yaklaşık yüzde 10’u greve katıldı. Öğretmenlerde bu oran yüzde 14’tü.

Lise işgalleri 21 Eylül’de Créteil’deki Saint-Exupéry Lisesi’nde başlamış, hızla Paris’in diğer banliyölerine, ardından da ülke geneline yayılmıştı. Lise Öğrencileri Sendikası’nın (USL) kamu sektörü greviyle dayanışma eylemi çağrısı yaptığı salı günü, 416 lisede protesto gösterileri düzenlendi. Polis, liselere yönelik baskı sırasında en az 600 kişiyi gözaltına aldı. Onlarca öğrenci ve öğretmen yaralandı.

Dün Paris’teki yürüyüşte işçiler ve gençler, WSWS’ye giderek artan öfkelerini ve kaygılarını anlattı. Ekonomik sıkıntıları, savaşa karşı tutumlarını ve aşırı sağcı bir diktatörlük korkusunu dile getirdiler. Gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda, neofaşist Marine Le Pen ile popülist Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon’un karşı karşıya gelmesi bekleniyor. İşçiler ve gençler, emeklilik kesintilerine karşı 2023’te verilen mücadelenin satılmasının ardından sendika bürokrasilerine duydukları hoşnutsuzluktan da söz ettiler. Ayrıca tutuklu Ukraynalı Troçkist Bogdan Syrotiuk’un serbest bırakılması çağrısında bulundular.

Genel İşçi Konfederasyonu’nun (CGT) Poitiers’deki yetkililerinden Vincent Bohan, sağlık, çocuk bakımı ve huzurevi çalışanlarının durumunu anlattı. “Ücret dondurmalarından bıktık. Düşük ücretli kamu sektörü çalışanlarının yüzde 60’ı, tam bir çalışma haftası karşılığında asgari ücretin altında maaş alıyor,” dedi. “Giderek daha fazla insan bize ihtiyaç duyuyor, ama halkın ihtiyaçlarını karşılayacak kadar personelimiz yok.”

Bohan, Macron’un geçen hafta Fransa ile Rusya’nın yakında savaşa girebileceğini söylemesi hakkındaki soruya şöyle yanıt verdi: “Macron’un her biri bir öncekinden daha kışkırtıcı olan konuşmalarını dinlediğinizde, Fransa’da insanlar açlık çekerken milyarlarca avronun öldürmek için harcandığını görünce, ona şunu söylemek geliyor içinizden: Yeter artık… Başka yerlerde insanları öldüreceğine burada zor durumdaki insanlara yardım et. Açıkçası çok endişeliyiz.”

Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda Bohan, neofaşistlerin zafer kazanması tehlikesine karşı uyardı. Ancak Mélenchon kazanırsa işçilerin onunla da çatışmaya gireceğini söyledi: “İdeal bir aday yok. Adayların programlarına bakıyoruz. Şimdilik kendimize en yakın hissettiğimiz kişi Mélenchon. Zaten başka seçeneğimiz de yok. Ama Mélenchon seçilse bile, seçildiği gece bir devrim gecesi olmayacak. Ona istediğimiz şeyleri yaptırmak için sokağa çıkmak zorunda kalacağız.”

Üniversite yemekhanelerinde çalışan CGT üyesi Stéphane, üniversitelerin 1 avroluk öğle yemeği uygulamasını başlatmasıyla talep patlaması yaşanırken, ücretlerin ve personel sayısının yetersizliğini eleştirdi. “Bugün ciddi sıkıntı içindeyiz. Yeterli ekipman da personel de yok ve ücretlerimiz son derece düşük.” Stéphane’a göre kıdemli bir işçi ayda 1.500 avro kazanıyor ve bu para Paris’te geçinmeye yetmiyor: “Çoğu zaman banka hesaplarımız ayın 5’inde boşalıyor, kredi çekiyoruz. Durum çok zor, yaşanmaz hâle geldi.”

Stéphane, iş arkadaşlarının savaşlar karşısında “korku” hissettiğini, bunu anlatacak “başka bir kelime” olmadığını ve resmi siyasetten umudunu kestiğini söyledi: “[Macron’un başkanlığının] bir an önce bitmesini sabırsızlıkla bekliyoruz, ama pek bir gelecek de göremiyoruz.”

Emeklilik mücadelesinin satılması sorulduğunda Stéphane, CGT içinde “anlaşmazlıklar” olduğunu söyledi. CGT’nin yeni göreve gelen genel sekreteri Sophie Binet hakkında ise şöyle dedi: “Binet pek etkileyici biri değil. Ama biz bütün bunlardan çok uzaktayız, üniversite yemekhanelerinde mücadele ediyoruz.”

Sorbonne Üniversitesi öğrencileri Sara ve Alex, WSWS’ye neyi protesto ettiklerini şöyle anlattı: “Öğrenci konut yardımlarının dondurulmasını, yabancı öğrencilerin harçlarının artırılmasını protesto ediyoruz. Bu, yabancıların üniversitelerimize ve eğitime erişimini engellemeyi amaçlayan ırkçı ve yabancı düşmanı bir önlem.” Polis baskısını da eleştirdiler: “Yalnızca eğitime erişim için protestoya katuılan lise öğrencilerini dövmek üzere sivil polis getirmek delilik.”

Sara şunları ekledi: “Gençler, bütün bu paranın neden savaşa gittiğini, Macron kendi ülkesinde çok büyük sorunlar varken neden yurtdışında saldırılar başlattığını anlamıyor. Savaşa ve savaşın finanse edilmesine kesinlikle karşıyız.”

Petrol ve enerji şirketi Total’de çalışan Eric, kamu sektörü işçileriyle dayanışma için greve katıldığını söyledi: “Kamu hizmetleri olmadan sanayi olmaz, sanayi olmadan da kamu hizmetleri olmaz.” Eric, Avrupa’nın militarizasyonuna da karşı çıktı: “Macron orduya harcadığı bütün o milyarları hastanelere, okullara, her yaz yangınlarla mücadele eden itfaiyecilere harcamalı. Bu paranın silahlara gitmesi açıkça kabul edilemez.”

Eric, sonucu ne olursa olsun cumhurbaşkanlığı seçiminin hiçbir şeyi çözmeyeceğini düşündüğünü söyledi. “Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da halkın baskı yapmayı sürdürmesi… hükümeti halkın yararına önlemler almaya zorlaması gerekecek,” dedi. Şöyle devam etti: “Mélenchon tek başına, halk olmadan hiçbir şey yapamaz. İşçiler onu zorlamayı sürdürmek zorunda kalacak. Peki nasıl? Grev yaparak, gerçek sosyal önlemlerin alınmasını talep ederek.”

Sağlık hizmetleri görevlisi Hillah, WSWS’ye şunları söyledi: “Sağlık hizmetleri görevlisi olmak güvencesiz, değeri bilinmeyen ve çok kötü ücretlendirilen bir iş. Kısa süreli sözleşmeler çok yaygın. Diplomamı beş yıl önce aldım, ama üç yıldır geçici işlerde çalışıyorum. Birkaç kişinin işini yapıyoruz. Geceleri yoğun bakımda 27 hastaya tek başıma bakıyorum. Bu durum hastaları bakım alma şansından yoksun bırakıyor, sağlık personelinde de kronik yorgunluğa ve psikolojik strese yol açıyor.”

Lecornu’nun kemer sıkma önlemlerinin ne anlama geldiği sorulduğunda şöyle dedi: “Eldivenim olmadığı için insanları kâğıtla yıkıyorum. İşe geliyorum ve koruyucu ekipman olmadığı söyleniyor. Hastaların kıyafetlerini değiştiremiyoruz, çarşaf yok. Hastalar üşüyor, ama onlara verecek battaniyem yok.”

Hillah, Rusya ile savaşa karşı olduğunu vurguladı: “Biz sağlık çalışanları olarak askere alınabiliriz. Ben bu savaş için yazılmadım… Ama bugün şiddet sürekli artıyor.” Polis baskısını da sert bir dille eleştirdi: “Fransa özgürlüğün, ifade özgürlüğünün ülkesi. Ama bugün protestolara katılmaktan, fikirlerimizi söylemekten korkuyoruz, çünkü plastik mermiyle gözümüzü çıkarabilirler.”

Hillah ve diğer protestocular, Bogdan Syrotiuk’un serbest bırakılması çağrısında bulundu. Syrotiuk, Ukraynalı ve Rus işçileri savaşa karşı birleşmeye çağırdığı için, NATO destekli Ukrayna hükümeti tarafından uydurma vatana ihanet suçlamalarıyla 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Protestocular, işçileri savaşa karşı ve sosyal hakların savunulması için uluslararası düzeyde birleştiren bir siyasi hareket için mücadele etmenin önemini vurguladılar.

Hillah’a göre Bogdan, “görüşlerini ifade ettiği için hapsedilmeyi hak etmiyor. Bugün yapılacak tek şey savaşları durdurmak. Kolay olmayacak, ama ortak bir zemin bulunmalı, çünkü Ukrayna yok ediliyor. Sonuçta [Bogdan] ne istiyor? Barış istiyor. Barıştan, özgürlükten ve dayanışmadan daha önemli hiçbir şey yoktur.”

Yemekhane işçisi Stéphane şöyle dedi: “15 yıl kabul edilemez, ifade özgürlüğüne saygı gösterilmeli. [Bogdan’ın] istediği gibi düşünme hakkı var, bu şekilde düşünen tek kişi o olamaz… Yalnızca düşündüğünü söylemek, hapis cezasını haklı çıkarmaz.”

Sorbonne Üniversitesi öğrencisi Alex, “Serbest bırakılmasını talep ediyorum,” dedi. Alex’e göre hükümetler Bogdan’a zulmediyor, çünkü “bir araya gelip protesto edebileceğimizi biliyorlar… Hepimiz birleşirsek bunun kendilerini ve ekonomik çıkarlarını tehdit edeceğini biliyorlar.”

wsws.org
u/resurrect-8391 — 14 days ago

Fransız birliklerinin Suudi Arabistan’a konuşlandırılmasına ve neo-faşizme hayır!

Fransa’daki kamu sektörü grevi, savaş ve aşırı sağın yükselişi zemininde uluslararası düzeyde yeniden canlanan toplumsal mücadelelerin bir parçasıdır. Kitlesel seferberlikler birbirini izliyor: İspanya’da yüksek kiralara karşı, Almanya’da zorunlu askerliğe karşı eylemler, ABD’de Trump’a karşı “Krallara Hayır” protestoları, Türkiye’de fiili grevler. Gelişmekte olan şey, şu ya da bu kapitalist hükümetle müzakere talep eden bir dizi ulusal sendikal mücadele değildir.

İşçiler her yerde mali oligarşiye karşı siyasi bir mücadeleye giriyor. Fransa’da itfaiyecilerin, elektrik ve gaz işçilerinin, eğitim emekçilerinin ve ulaştırma işçilerinin talepleri, hem ücretler hem de işyerlerindeki kaynaklar bakımından haklı taleplerdir. Ancak, toplumsal koşulları savunmak ve 2023’teki emeklilik reformuna karşı mücadelede olduğu gibi sendikaların mücadeleleri bir kez daha satmasını önlemek için, işçiler arasında savaşa, diktatörlüğe ve bunları doğuran kapitalist sisteme karşı siyasi bir hareket inşa edilmelidir.

Macron son on yılda askeri bütçeyi ikiye katlayarak 70 milyar avronun üzerine çıkardı, zenginlerden alınan vergileri büyük ölçüde düşürdü ve 3 trilyon avroyu aşan devasa bir borç yarattı. Aynı dönemde medya, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimi anketlerinde önde giden Ulusal Birlik’i (RN) parlatıyor. Oysa RN, yıllık 100 milyar, hatta 125 milyar avroluk kemer sıkma paketleri öneriyor. Egemen sınıf, işçilerin taleplerini faşizan bir diktatörlük ve savaş yoluyla ezmeyi amaçlıyor.

Macron’un perşembe akşamı verdiği televizyon röportajı, kemer sıkma ile yeni sömürgeci savaş arasındaki açık bağı doğruladı. Macron, Washington’un İran’a karşı yürüttüğü saldırı savaşı sırasında Husilerin saldırılarına hedef olan Suudi petrol limanı Yanbu’nun denetimini ele geçirmek için Fransız birlikleri göndermeyi önerdi. Aynı zamanda, kamu sektörü ücretlerinin dondurulmasına dayanan 54 milyar avroluk mevcut kemer sıkma planını “adil” olarak nitelendirdi.

Macron’un röportajı, kapitalist krizin boyutlarını ve işçi sınıfının karşı karşıya olduğu siyasi görevleri gözler önüne serdi. Macron, Ukrayna’daki NATO savaşının Fransa’nın enerji arzını kestiğini ve enflasyonu artırdığını söylemenin “gerçekçi” olduğunu kabul etti. O ayrıca, Fransız askeri personelinin yardımıyla Ukrayna’nın gerçekleştirdiği saldırılara Moskova’nın Fransa’ya yönelik saldırılarla misilleme yapma olasılığını dışlayamayacağını da itiraf etti. Trump’ın Avrupa’ya karşı yürüttüğü ekonomik savaş çerçevesinde dizel arzını kesmesi hâlinde bir enerji kıtlığı yaşanabileceğini de dışlamadı.

Açıkçası kapitalist oligarşi, son hızla dünya savaşına, mali iflasa ve bir enerji kıtlığının tetikleyeceği ekonomik ve toplumsal bir çöküşe doğru gidiyor. Bu koşullarda, ekonominin ve siyasi yaşamın denetimi egemen sınıfın elinden alınmadan işçilerin toplumsal ve demokratik haklarını kalıcı olarak savunmak mümkün değildir.

Bunun için, 2023’te emeklilik reformuna karşı mücadelenin sendika bürokrasileri tarafından satılmasının derslerini çıkarmak şarttır. Bu ihanet, daha sonra Yeni Halk Cephesi’nde (NFP) bir araya gelecek olan siyasi güçlerin suç ortaklığıyla gerçekleşti. Milyonlarca işçi reforma karşı greve çıktı. Macron reformu parlamentoda oylamaya sunmadan dayattığında ülkenin dört bir yanında ayaklanmalar patlak verdi. Burjuva yorumcular bile bunun Mayıs 1968 genel grevinden bu yana Fransa’daki en büyük siyasi kriz olduğunu kabul etti.

Sınıf mücadelesinin bir genel greve doğru gelişmesini engelleyen neydi? Böyle bir genel grev Macron’u devirecek ve “Hangi sınıf yönetiyor?” sorusunu doğrudan gündeme getirecekti. Engel, işçiler arasında militanlık ya da öfke eksikliği değildi.

Medyanın Fransa’da “sol” olarak sunduğu her şey, hareketi denetim altına almak ve boğmak için harekete geçti. Bir yanda sendika bürokrasilerinin liderleri, toplumsal öfkenin patlamasından korktuklarını açıkça dile getirdi ve Macron gayrimeşru reformunu yürürlüğe koyar koymaz grevleri sona erdirdiler. Öte yanda, Mélenchon ile Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) ve Révolution Permanente (Sürekli Devrim) gibi uydularının önderliğindeki NFP güçleri, işçilere, sendikal liderliklerin bir “mücadele planı” hazırlayacağı yönündeki boş bir yanılsamaya umut bağlamalarını söyledi.

Olayların seyri, Sosyalist Eşitlik Partisi’ni (PES) haklı çıkardı. PES, Macron’u devirmek, savaşı ve askeri harcamaların tırmanmasını durdurmak için mücadele çağrısında bulunmuştu. PES, Macron’un görevden uzaklaştırılmasını ve gayrimeşru reformunun geri çekilmesini talep etmek üzere işçilerin ve gençlerin işyerlerinde ve okullarda tabandan seferber edilmesi çağrısı yapmıştı. Bugün burjuvazi, sınıf mücadelesinin boğulmasından yararlanarak neofaşist bir diktatörlük kurmaya çalışıyor. İşte bu koşullarda inşa edilmesi gereken, tam da böyle bağımsız bir mücadeledir.

Mélenchon’un yurtdışındaki askeri tırmanışı durdurmak için sunabileceği hiçbir şey yok. Macron’un Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine ilişkin röportajının ardından Mélenchon, X’te bir paylaşım yaptı. Ancak bu paylaşımın amacı bu politikayı kınamak değil, onu meşrulaştıracak bir parlamento oylaması talep etmekti. Mélenchon, Fransa’nın İran’la savaşa sürüklenme riski bulunduğunu belirterek şöyle yazdı: “Dolayısıyla Meclis bu konuda oylama yapmalıdır. Anayasa’nın 35. maddesi.”

İşçilerin önündeki görev, yeni sömürgeciliği ve dünya savaşını durdurmaktır, bunları gerici milletvekillerinin oyuyla yasallaştırmak değil. Bunun için işçilerin, sendika bürokrasilerinden bağımsız olarak örgütlenmesi gerekiyor. Bu bürokrasi sanayinin militarizasyonundan işyeri konseyleri aracılığıyla çıkar sağlamaktadır. İşçiler ayrıca mücadelelerini uluslararası düzeyde sınıf kardeşlerinin mücadeleleriyle birleştirmelidir.

“Sarı yelekliler” hareketi, daha 2018’de toplumsal mücadeleleri sosyal medya aracılığıyla bağımsız olarak örgütlemenin mümkün olduğunu göstermişti. Bu nedenle “sarı yelekliler”in geri dönmesi yönündeki çağrılar yayılıyor ve gerçek bir ilgi görüyor. Bu durum, işçi kitlelerinin içgüdüsel olarak hissettiği bir ihtiyaca karşılık geliyor: bürokrasilerin sınıf mücadelesinin üzerine attığı ölü toprağından kurtulma ihtiyacına.

“Sarı yelekliler” seferberliğinin siyasi dersleri zengindir. Bir yandan bu seferberlik, bağımsız bir toplumsal mücadelenin gücünü doğruladı ve Macron’u aylarca köşeye sıkıştırdı. Öte yandan hareketin ilan ettiği apolitiklik ve bir sınıf stratejisini reddetmesi, onu daha geniş bir devrimci seferberlik olanağından kopardı. Bu, işçilerin kemer sıkmaya, savaşa ve kapitalizme karşı uluslararası düzeyde seferber edilmesi olanağıydı. Bugün acilen inşa edilmesi gereken de tam olarak böyle bir seferberliktir.

Bugün belirleyici sorun, Fransız ve uluslararası işçi sınıfı içinde siyasi olarak bağımsız bir hareketin inşa edilmesidir. Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı’nın (TK-Uİİ) geliştirilmesi, işçilerin elindeki silahtır. Bu silah, sendika liderliklerinin mücadeleleri satmasına karşı koymaya ve sendikalı ve sendikasız işçileri ulusal sınırların ötesinde birleştirmeye hizmet eder.

Her şeyden önce, işçi sınıfının emperyalist savaşa ve diktatörlüğe karşı bağımsız ve uluslararası mücadelesini savunanlar, bu perspektifi sınıf mücadelesine taşımak için siyasi olarak örgütlenmeli ve birleşmelidir. Bu temelde, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) Fransa şubesi olan PES, işçileri ve gençleri DEUK’un çalışmalarını desteklemeye, WSWS’yi okumaya ve DEUK şubesini işçi sınıfının devrimci öncüsü olarak inşa etmeye çağırıyor.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 14 days ago

Dünya nükleer savaşın eşiğinde mi?

Dünya nükleer savaşın eşiğinde mi? Bu soru, doğrudan doğruya, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve NATO’nun Ukrayna’da Rusya’ya karşı yürüttüğü savaşın nükleer silahlı güçler arasında açık bir çatışmaya doğru tırmandığı son birkaç günün olaylarından ortaya çıkıyor.

Rusya bu hafta, NATO’nun Polonya ile Litvanya arasında Baltık kıyısında yer alan Rus toprağı Kaliningrad’ı ablukaya almaya girişmesi hâlinde nükleer silah kullanmaya hazır olduğunu ilan etti. Uyarı, 28 ve 29 Eylül’de Rusya’nın Belçika, Britanya ve İrlanda’daki büyükelçilikleri aracılığıyla ve NATO’ya gönderilen bir diplomatik notayla yapıldı.

Rusya’nın İrlanda Büyükelçiliği, NATO’nun Kaliningrad’a yönelik bir “hava ve deniz ablukası” hazırladığını belirterek şunları ifade etti: “Hiç kimse yanılgıya düşmesin: NATO ülkeleri Kaliningrad bölgesini ülkenin geri kalanından yalıtmaya kalkışırsa Rusya, topraklarını savunmak için nükleer silahlar dahil tüm cephaneliğini kullanmaya hazır olacaktır.”

NATO Sözcüsü Allison Hart salı günü verdiği yanıtta, “NATO bir savunma ittifakıdır ve faaliyetlerimizin ya da tatbikatlarımızın hiçbiri Rusya’nın herhangi bir bölgesi için risk oluşturmamaktadır,” dedi ve “her türlü sorumsuz nükleer söylem dahil, güç kullanma tehdidini” kınadı.

Bu açıklama düpedüz yalandır; zira NATO ittifakı, Ukrayna’nın Rusya’nın derinliklerine yönelik saldırılarına hem silah sağlıyor hem de rehberlik ediyor. NBC News, Ekim 2025’te Trump yönetiminin Kiev’e “Rusya içindeki petrol ve gaz tesislerini vurmasına” yardımcı olacak istihbarat sağlayacağını bildirmişti. Avrupa Komisyonu 30 Temmuz’da Kiev’e, “uzun menzilli jet motorlu insansız hava araçları” için ayrılan fon da dahil olmak üzere 3,47 milyar avro ödedi. 19 Eylül’ü 20 Eylül’e bağlayan gece Ukrayna, savaşın şimdiye kadarki en büyük İHA saldırısını Moskova’ya ve çevresine düzenledi. 28 Ağustos’ta Ukrayna kuvvetleri, Engels hava üssünde Rusya’nın nükleer kuvvetlerinin parçası olan bir Tu-95 stratejik bombardıman uçağını vurdu.

Dahası, NATO’nun “faaliyetleri ve tatbikatları” doğrudan Kaliningrad’ı hedef alıyor. Reuters’ın aktardığı Batılı bir askerî kaynağa göre, ağustos ayının ortasında onlarca NATO uçağı anklavın çevresinde önceden duyurulmamış bir operasyon düzenlendi. Operasyon, uçakların bölgenin radyo ve radar bağlantılarını ve hava savunmasını devre dışı bırakabileceğini gösterdi. Ocak ayından bu yana 14 Avrupa devleti, bayrak değiştiren ya da transponderlerini kapatan Rusya bağlantılı tankerlere, gemiye çıkılabilecek “vatansız gemiler” muamelesi yapıyor; İsveç mart ayında bu tankerlerden birine el koydu.

Polonya Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski 11 Eylül’de Kaliningrad hakkında, “Orada neredeyse hiç asker yok,” dedi. Sikorski, NATO’nun “bizim tarafımızda” saldırgan tatbikatlar yapmasını” ve böylece “[Putin’i] ne yapacağımız konusunda kararsız bırakmasını” önerdi ve şunu ekledi: “Rusya ile çatışmamızı yalnızca Ukrayna’yla sınırlı olarak düşünmemeliyiz.”

Avrupalı güçler, Moskova’nın blöf yaptığı varsayımıyla hareket ediyor. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte çarşamba günü Brüksel’deki Euronews Savunma ve Uzay Zirvesi’nde, “Bunu ciddiye almıyorum. … Herkes biliyor ki [Putin] NATO’ya karşı asla kazanamaz,” dedi.

Buradaki mantık, durmaksızın tırmanmanın mantığıdır. Avrupalı güçler politikalarını Ukrayna’nın zaferine bağlamış durumda. Avrupa Birliği (AB) Savunma Komiseri Andrius Kubilius çarşamba günü, “Putin savaşın bizzat Rusya’ya geldiğini hissetmeli,” dedi.

Bu arada Ukrayna’nın askerî durumu kötüleşiyor. Ukrayna temmuz ayında 195 Rus balistik füzesinden yalnızca 29’unu önleyebildi ve elektrik şebekesini korumak için ihtiyaç duyduğu hava savunmasından yoksun olarak kışa giriyor. Her yeni gerilemeye yeni bir tırmanmayla karşılık verilecek: kara kuvvetlerinin devreye sokulması ya da Kaliningrad da dahil yeni cephelerin açılması.

Moskova için riskler bundan daha yüksek olamazdı. Kaliningrad Baltık için neyse, Kırım da Karadeniz için odur. Kaliningrad, Baltık Filosu’nun karargâhı ve Rusya’nın nükleer kapasiteli İskender füzelerinin üssüdür. Burası Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılmasından bu yana kara ve denizden ittifakın kuşatması altındadır.

Bir bakımdan Rusya anakarasından kopuk bu toprak parçası (eksklav) Kırım’dan daha da hassastır. 1945’teki Potsdam Konferansı burayı Sovyetler Birliği’ne devrettiğinden bu yana statüsü uluslararası alanda tanınmaktadır. Kaliningrad’a yönelik bir eylem, Rusya’ya ait olduğuna hiçbir hükümetin itiraz etmediği bir toprağa saldırı anlamına gelir. Rusya’nın nükleer doktrini, toprak bütünlüğüne “kritik bir tehdit” oluşturan konvansiyonel saldırıya nükleer karşılık verilmesine izin vermektedir.

Eski Rus diplomat ve Viyana merkezli nükleer analist Nikolay Sokov, çarşamba günü yayımlanan bir röportajda Reuters’a şunları söyledi: “Onlar (Rusya) Baltık Denizi’nin ablukası da dahil daha fazla eylem bekliyor; bu, Avrupa’nın hesabında savaş düzeyinin hemen altında ama onlar için açık savaş olacak. Karşılıklı bir yanlış hesaplama riski görüyorum.”

Rusya’ya yönelik bir abluka “Avrupa’nın hesabında savaş düzeyinin hemen altında” olabilir ancak uluslararası hukuka göre bir savaş nedenidir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1974’te kabul ettiği saldırganlık tanımı, “bir devletin limanlarının ya da kıyılarının başka bir devletin silahlı kuvvetlerince ablukaya alınmasını” da kapsamaktadır.

Riskler göz önüne alındığında, ortada hiçbir müzakere çağrısının ve hiçbir uzlaşma arayışının bulunmaması akıl almazdır. Avrupa başkentlerindeki tek tartışma, tırmanmanın ne kadar ileri ve ne kadar hızlı götürüleceği üzerinedir.

Derinleşen toplumsal, ekonomik ve siyasi krizin pençesindeki emperyalist güçler, nereye varacağını hiç umursamadan savaşı pervasızca ileriye taşıyorlar. Kapitalist oligarşinin sözcülüğünü yapan ve uluslararası işçi sınıfına gerçek bir çağrıda bulunmaktan aciz olan Putin rejimi ise nükleer tehditlerle yanıt veriyor.

1962 ile karşıtlık çarpıcıdır. ABD ve Sovyetler Birliği Küba’daki Sovyet füzeleri yüzünden savaşın eşiğine geldiğinde tehlike açıkça kabul ediliyordu. Başkan John F. Kennedy krizi 22 Ekim’de ulusal televizyonda duyurdu ve sonraki hafta boyunca dünya her gelişmeyi takip etti. Kennedy ile Sovyet lider Nikita Kruşçev mektuplaştı; tırmanmanın sonuçlarından korkan iki hükümet, geri adım atmanın bir yolunu bulana dek arka kanallardan müzakere etti. Bugün ise ne tehlike kabul ediliyor ne de müzakere yapılıyor.

Tehlikenin büyüklüğü ile halkın bu tehlikeye ilişkin farkındalığı arasında büyük bir uçurum var. Milyonlarca insan bir şeylerin çok yanlış gittiğini seziyor ama hükümetlerinin nükleer savaşla kumar oynayacağına inanamıyor. Tehlike, medyada yer bulursa, Rusların anlaşılmaz tehdidi, Putin’in “nükleer söylemi” ve “hibrit savaş” olarak sunuluyor. Asla NATO güçlerinin yaptıklarına verilen bir yanıt olarak sunulmuyor.

Çarşamba akşamı itibarıyla New York Times ve CNN, Moskova’nın uyarısını haber yapmamıştı. Medyada yorum yapanlar ise daha fazla tırmanma için bastırıyor. Washington Post pazartesi günü şöyle yazdı: “Trump’tan gelecek daha iyi bir mesaj şöyle olurdu: Rusya geri adım atmazsa ABD Ukrayna’nın daha fazlasını yapmasına izin verecektir.”

Demokratlar, ABD Başkanı Donald Trump’ı Rusya’ya karşı yeterince saldırgan olmamakla eleştirdiler. 24 Eylül’de 21 Demokrat senatör, Trump’ın Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile yaptığı görüşmedeki “gerilimi azaltma çağrılarının, Vladimir Putin’in savaş makinesini ayakta tutan Çin’in çift kullanımlı mallarının akışını durdurmaya hiçbir katkı sağlamadığını” açıkladı. İmzacılar arasında Senato’daki Demokrat lider Chuck Schumer, Elizabeth Warren ve Adam Schiff de vardı.

NATO’nun otuz yıldır Rusya sınırlarına doğru genişlemesinin kışkırttığı Ukrayna savaşı, her kıtada yürütülen küresel hâkimiyet mücadelesinin bir parçasıdır. Savaşın başlamasının üzerinden dört yılı aşkın bir süre geçmişken, halkın arkasından yeni ve felaket boyutlarında bir aşamaya hazırlanılıyor. Bunun bedelini ödeyecek olan işçi sınıfının uyarılması gerekiyor. Yeniden silahlanmayı finanse etmek için işten çıkarmalar yapan ve sosyal programları kesen hükümetler, nükleer bir çatışmaya dönüşebilecek bir savaşa doğru yol alıyorlar.

Savaşa karşı mücadele, halihazırda gelişmekte olan sınıf mücadelesiyle birleştirilmelidir. Egemen sınıfı savaşa sürükleyen kriz, işçileri de işten çıkarmalara, sosyal programların yok edilmesine ve demokratik haklara yönelik saldırılara karşı mücadeleye itiyor.

İşçi sınıfı bu gidişi durdurabilecek tek toplumsal güçtür ama bunu, neyin hazırlandığını kavrar ve savaşa ve onu doğuran kapitalist sisteme karşı bilinçli olarak mücadele ederse yapabilir. İlk görev, tehlike konusundaki sessizliği kırmaktır. Okurlarımızı bu açıklamayı olabildiğince yaygın biçimde paylaşmaya çağırıyoruz.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 14 days ago

Sosyalist Eşitlik Partisi (Kanada) kuruluş kongresini gerçekleştirdi: Sosyalist devrimin dünya partisinin inşasında büyük bir ilerleme

Sosyalist Eşitlik Partisi (Kanada), 22-24 Ağustos tarihlerinde kuruluş kongresini gerçekleştirdi. Ülkenin dört bir yanından gelen delegeler Montreal’de bir araya geldi ya da kongreye çevrimiçi katıldı. Kongre, Kanada işçi sınıfı içinde Troçkizm için verilen mücadelede bir dönüm noktası oldu. Kongre, aynı zamanda Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) dünya sosyalist devrimi programı için küresel ölçekte yürüttüğü mücadelede tarihsel bir ilerlemeyi temsil etti.

Üç gün süren oturumlar boyunca kongrede üç kritik karar kabul edildi. “Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (Kanada) Tarihsel ve Uluslararası Temelleri” belgesi, savaşlar ve devrimler çağı olan emperyalist dönemde, Troçkist hareketin uluslararası düzeyde ve Kanada’da verdiği mücadelelerin en temel stratejik derslerini ortaya koymaktadır. Bu çağa, kapitalizm altında çözülemez olan çelişkiler damgasını vuruyor: Bir yanda üretimin giderek toplumsallaşan niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişki, öte yanda dünya ekonomisinin giderek bütünleşen niteliği ile onun rakip ulus-devletlere bölünmüşlüğü arasındaki çelişki. Bugün de süren bu çağ, 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle ve Rus işçi sınıfının, Bolşevik Parti’nin önderliğinde, Ekim 1917 Devrimi’nde siyasi iktidarı ele geçirmesiyle başladı.

Kongre delegeleri ayrıca partinin “İlkeler Bildirgesi”ni ve Bogdan Syrotiuk’un serbest bırakılması çağrısında bulunan kararı oybirliğiyle kabul etti. Ukraynalı Troçkist Syrotiuk, Rus ve Ukraynalı işçileri NATO’nun kışkırttığı savaşa ve bu savaşı yürüten, Kanada’nınki de dahil olmak üzere tüm kapitalist hükümetlere karşı birleşmeye çağırdığı için 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

SEP’in kuruluş kongresi, DEUK’un sosyalist devrimin on yılı olarak tanımladığı dönemde, hızlanan bir küresel kapitalist krizin ortasında toplandı. Emperyalist güçler arasında dünyayı zor yoluyla yeniden paylaşmayı amaçlayan üçüncü bir dünya savaşı, artık gelecekteki bir tehdit değil, hızla gelişen bir gerçekliktir. Toplumsal eşitsizlik kırılma noktasına dayanmış durumda. Tüm büyük kapitalist merkezlerdeki egemen sınıf, savaş yürütmek ve mali oligarşiyi daha da zenginleştirmek için gerekli olan işçi karşıtı saldırıları dayatmak üzere otoriter yönetim biçimlerine yöneliyor.

Bu nedenle partinin devrimci önderlik krizini çözme mücadelesi muazzam bir aciliyet kazanıyor. Kongredeki tartışmalara yön veren anlayış şuydu: Dünya çapında on milyonlarca işçinin savaş ve kötüleşen yaşam koşullarının etkisiyle radikalleşmesi, DEUK’un dünya sosyalist devrimi programını savunmak ve geliştirmek için onlarca yıldır yürüttüğü mücadeleyle giderek daha fazla kesişiyor. Ancak bu süreç kendiliğinden işlemiyor. Süreç, DEUK’un ve şubelerinin, işçi sınıfının mücadelelerini devrimci bir program, strateji ve önderlikle siyasi olarak donatmak üzere işçi sınıfı içinde bilinçli biçimde müdahalede bulunmasına bağlıdır.

Kuruluş kongresi, SEP’in Troçkist kimliğini güçlendirerek ve Kanada işçi sınıfı içinde sosyalist enternasyonalizm mücadelesine yön vermesi gereken programatik kavrayışları ayrıntılı biçimde ortaya koyarak, bu mücadeleyi yeni ve daha yüksek bir düzleme taşıdı.

SEP’in tarihsel ve uluslararası temelleri

Kongre, ABD ile Kanada arasındaki ticaret görüşmelerinin çökmesinden ve Başbakan Mark Carney’nin Ottawa’nın “savaşta” olduğunu ilan etmesinden yalnızca birkaç saat sonra başladı. SEP’in kuruluş kongresinin enternasyonalist karakteri, tüm emperyalist güçlerin ve onların sendika bürokrasileri ile sahte sol oluşumlar içindeki siyasi ajanlarının körüklediği zehirli milliyetçilikle keskin bir tezat oluşturdu.

Kıta genelinde işçi sınıfının nesnel birliğine bilinçli bir ifade kazandıran ABD’deki SEP’ten geniş bir heyet, kongrenin tüm oturumlarına katıldı. Dünya Sosyalist Web Sitesi Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı ve SEP (ABD) Başkanı David North ile Uluslararası Komite’nin Amerikan şubesinin Ulusal Sekreteri Joseph Kishore, kardeşçe selamlarını kongreye bizzat iletti. Diğer şubelerden DEUK üyeleri de kongreye uzaktan katılarak tebriklerini sundu. Bunlar arasında DEUK Sekreteri ve Almanya şubesinin önde gelen üyelerinden Peter Schwarz, SEP (Birleşik Krallık) Ulusal Sekreteri Chris Marsden, DEUK’un Türkiye şubesinin genel başkanı Ulaş Sevinç ve SEP (Sri Lanka) Genel Sekreteri Deepal Jayasekara vardı.

SEP (Avustralya) Ulusal Sekreteri Cheryl Crisp konuşmasında şunları söyledi: “Uluslararası Komite’nin bir şubesinin kurulması, her zaman dünya-tarihsel öneme sahip bir olaydır. Bu, dünya kapitalizminin nesnel krizinin, onlarca yıl süren uzun soluklu bir mücadele aracılığıyla, bu krizi çözmek için gerekli olan öznel etkeni, yani devrimci partinin inşasını ortaya çıkardığı anlamına gelir...”

Kongre kararlarına ve görüşmelerine yön veren anlayış, SEP’in bir Kanada partisi olarak değil, işçi sınıfının dünya partisi olan DEUK’un Kanada şubesi olarak inşa edildiğiydi. İlkeler Bildirgesi’nin açılış bölümünde belirtildiği gibi:

Sosyalist Eşitlik Partisi (SEP), Lev Troçki tarafından 1938’de kurulan sosyalist devrimin dünya partisi olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Kanada şubesidir. SEP’in ilkeleri, yirminci yüzyılın devrimci altüst oluşlarının temel deneyimlerini ve Marksistlerin dünya sosyalist devrimi programı için bunlara bağlı olarak verdikleri mücadeleyi içerir. … Sosyalist Eşitlik Partisi’nin programı, modern kapitalist toplumdaki önder ve belirleyici uluslararası devrimci toplumsal güç olan işçi sınıfının çıkarlarını ifade eder. SEP’in temel görevi, Kanadalı işçilerin uluslararası sosyalizm programına desteğini kazanmaktır.

SEP Ulusal Sekreteri Keith Jones, Tarihsel ve Uluslararası Temeller belgesinin kabulünü gerekçelendiren açılış raporunda, SEP’in uluslararası bir parti ve bir tarih partisi olarak bağını ele aldı. Jones şöyle dedi:

Görevimiz, işçi sınıfı içinde kök salmış, Marksist teoriyle donanmış bir dünya partisi inşa etmektir. Bu parti, işçi sınıfının devrimci mücadeleleri ve özlemleriyle ve Troçkist hareketin işçi sınıfının uluslararası birliğini ve siyasi bağımsızlığını sağlama mücadelesiyle eğitilmiş olmalıdır. - Bizim kuruluş belgemizde de alıntılandığı üzere- ABD Sosyalist Eşitlik Partisi’nin kuruluş belgesi şöyle yazar: Devrimci sosyalist strateji ancak geçmiş mücadelelerin dersleri temelinde gelişebilir.

Her şeyden önce sosyalistlerin eğitimi, Dördüncü Enternasyonal’in tarihine ilişkin ayrıntılı bir kavrayışa yöneltilmelidir. Marksizmin sosyalist devrimin teorik ve siyasi öncüsü olarak gelişimi, en ileri ifadesini, Dördüncü Enternasyonal’in 1938’deki kuruluşundan bu yana Stalinizme, reformizme, Troçkizmin Pablocu revizyonlarına ve diğer tüm siyasi oportünizm biçimlerine karşı verdiği mücadelelerde bulmuştur.

Bu yaklaşım, kongrenin büyük bölümünün Troçkist hareketin temel tarihsel deneyimlerinin titizlikle gözden geçirilmesine ayrılmasına yansıdı. Bu inceleme, hareketin Stalinist bürokrasinin ortaya çıkışına yanıt olarak 1923’te Sovyetler Birliği’nde kurulmasına kadar uzanıyordu.

Kongrenin Troçkist hareketin geçen yüzyıldaki kritik deneyimlerini sistematik biçimde incelemesi kapsamında, bir düzineden fazla yoldaş, Tarihsel ve Uluslararası Temeller belgesinin tüm içeriğini kapsayan raporlar sundu.

Kuzey Amerika’da Troçkist hareketin kökenleri

Jones açılış raporunda, dünya Troçkist hareketinin gelişimindeki iki kritik bölüme özel önem verdi. Bunlardan ilki, Amerikan Komünist Partisi’nin önderlerinden James P. Cannon ile Kanada Komünist Partisi’nin gazetesinin editörü ve partinin baş teorisyeni Maurice Spector’ın 1928’de aldığı ortak karardı. İkisi, Troçki’nin Komintern Program Taslağının Eleştirisi’ni SSCB’den gizlice çıkarmaya ve orada ortaya konan ilkeler temelinde kendi Komünist Partilerini yeniden dünya sosyalist devrimi programına kazanmaya karar vermişlerdi. İkincisi ise DEUK’un 1982-86 yıllarında Britanya’daki neo-Pablocu İşçilerin Devrimci Partisi (WRP) ile yaşadığı bölünmeydi.

Jones ayrıca ilk Kanada Troçkist hareketinin 1960’ların başında siyasi olarak tasfiye edilmesini, bunun nedenlerini, yıkıcı siyasi sonuçlarını ve bugün için taşıdığı dersleri de kapsamlı biçimde ele aldı.

Jones’un açıkladığı gibi, Cannon ve Spector, Troçki’nin eleştirisini (daha sonra Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal olarak adlandırılmıştır) yaydıkları ve onun için mücadele ettikleri için Stalinistleşmiş Komünist Partilerden derhal ihraç edildiler. Eleştiri, Stalinist bürokrasinin “tek ülkede sosyalizm” programını gerici bir milliyetçi ütopya olarak teşhir ediyordu. Aynı zamanda bu programın, Stalinistlerin proleter olmayan güçlerle oportünist ittifaklar arayışıyla bağlantısını ortaya koyuyordu. Bu ittifak politikası, 1925-27 Çin Devrimi’nin ve 1926 Britanya genel grevinin ihanete uğramasına ve yenilgisine yol açmıştı.

Cannon ve Spector’ın cesur duruşu, Kuzey Amerika’daki Troçkist hareketin ilk adı olan Amerika Komünist Birliği’nin kuruluşunun temelini attı. Bu duruş, Stalinist rejimin Troçki’ye ve Sovyetler Birliği’ndeki destekçilerine dayattığı tecridi kırarak, Uluslararası Sol Muhalefet’in sonraki gelişimine de büyük katkıda bulundu.

Jones, Troçki’nin 1920’lerde Stalinist bürokrasiye karşı geliştirdiği bir analize de dikkat çekti. Bu analiz, Amerikan emperyalizminin dünyanın önde gelen gücü olarak ortaya çıkışının dünya siyaseti ve devrimci strateji açısından taşıdığı önemi ele alıyordu. Troçki, Amerikan emperyalizminin küresel hegemonyasını dayatırken dünya kapitalizminin tüm çelişkilerini bünyesine almak zorunda kalacağını kavramıştı. Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal’de yazdığı gibi, ABD kapitalizminin bir krizi, yeni bir küresel savaşlar ve devrimler çağının habercisi olacaktı. Bu kavrayış, SEP’in ve DEUK’un perspektifinde merkezi yerini koruyor.

Kanada Troçkist hareketi dünya sosyalist devrimi programı için mücadele etti. Stalinistlerin ve sosyal demokratların işçi sınıfını Almanya’daki Nazi tehlikesine karşı seferber etmeyi reddetmesini teşhir etti. İspanyol Devrimi’nin, burjuvazinin sözde demokratik kanadıyla kurulan bir “halk cephesi” bayrağı altında boğulmasına karşı çıktı. İkinci Dünya Savaşı sırasında da Kanada emperyalizmine karşı işçi sınıfının siyasi bağımsızlığı için mücadele etti. Bu yüzden Kanada devletinin, Stalinistlerin, Milletler Topluluğu Kooperatifi (Co-operative Commonwealth Federation - CCF) saflarındaki sosyal demokratların ve sendika bürokratlarının siyasi zulmüne uğradı. Parti İkinci Dünya Savaşı sırasında yasadışı ilan edildi ve yeraltına çekilmek zorunda kaldı. Yine de savaşın sonunda canlı bir siyasi güç olarak ortaya çıktı. Kanada işçi sınıfı, ABD’deki sınıf kardeşleriyle birlikte, açlık çekilen otuzlu yıllara ve sendikasız “açık işyeri” (open shop) günlerine geri dönülmesini kabul etmeyeceğini açıkça gösteriyordu. Parti, bu militan mücadele dalgasına siyasi önderlik sağlamak için mücadele etti.

Pablocu revizyonizme karşı mücadelede Uluslararası Komite’nin kuruluşu

Jones’un açıkladığı gibi, ilk Kanada Troçkist hareketini nihayetinde yok eden şey siyasi baskı değil, Pabloculuk oldu. Pabloculuk, Dördüncü Enternasyonal içinde, kapitalizmin savaş sonrasında yeniden istikrar kazanmasına bir uyum olarak ortaya çıkan küçük burjuva tasfiyeci bir eğilimdi. Bu yeniden istikrar ancak iki etken sayesinde mümkün olmuştu: Stalinistlerin, ikinci emperyalist dünya savaşının körüklediği küresel devrimci yükselişi bastırması ve zafer kazanmış ABD emperyalizminin kaynakları.

Pabloculuk işçi sınıfını devrimci özne olarak reddetti. Bunun yerine, “sosyalizme” giden alternatif bir yol açacağı varsayılan vekil güçler aradı. Stalinistlerin, diğer işçi bürokrasilerinin ve Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın tarihsel olarak ezilen ülkelerinde ulusal burjuvazinin, olayların baskısı altında devrim yoluna girmeye zorlanacağını iddia etti. Dördüncü Enternasyonal’e bir rol biçildiği ölçüde, bu rol, işçi sınıfı karşıtı bu güçler üzerinde sol bir baskı grubu ve onların danışmanı olmaktan ibaretti.

Pablocuların işçi sınıfını sosyalist enternasyonalizme kazanma mücadelesine duyduğu düşmanlık, devrimci partiyi ve onun kadrolarını reddetmelerini ve dağıtmaya çalışmalarını belirledi.

Kasım 1953’te, o dönemde ABD Sosyalist İşçi Partisi’nin (SWP) en önde gelen önderi olan Cannon, DEUK’un kuruluş belgesi olan Açık Mektup’u yayımladı. Açık Mektup, Michel Pablo ve Ernest Mandel’in tasfiyeci politikalarını dayatmak amacıyla Dördüncü Enternasyonal'in Uluslararası Sekreterliği’nin idari yetkilerini keyfi biçimde kullanmasına karşı yazılmıştı. Pablo ve Mandel bu yetkileri, aralarında bütün şubelerin de bulunduğu Troçkist muhaliflerini ihraç etmek için kullanıyordu.

O dönemde Ross Dowson’ın önderliğindeki Kanada şubesi, sonunda Açık Mektup’u destekledi ve DEUK’a katıldı. Ancak bunu tereddüt içinde yaptı ve Pablo yanlısı bir fraksiyonun kopuşunu yaşadı.

Jones açılış raporunda şöyle dedi: “Pabloculuk, düşmanca bir biçimde tasfiyeci bir eğilimi temsil ediyordu. Troçkist programı altüst etmeye ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Sekreterliği’ni gerçek Troçkistlere zulmetmek için kullanmaya çalıştı. James P. Cannon, Pablocu revizyonizm ile ortodoks Troçkizm arasındaki ayrılığın hiçbir uzlaşmaya olanak tanımayacak kadar derin olduğunu ilan etti.”

Ne var ki Kanada şubesi, Pablocularla yaşanan bölünmedeki meseleleri ölümcül biçimde hafife aldı. Şubenin CCF’ye girişi 1951’de Pablo’nun önderliğindeki Uluslararası Sekreterliğin öne sürdüğü siyasi çizgi temelinde gerekçelendirilmişti. Buna rağmen şube, bu girişin siyasi temellerini gözden geçirmedi. Cannon’ın ve SWP’nin uyarılarını da göz ardı etti. Bu uyarılara göre, işçi sınıfının belirli kesimlerine ulaşma ihtiyacından kaynaklansa bile, düşman bir siyasi eğilime yönelik böyle bir taktik uyum, kaçınılmaz olarak tasfiyeciliğe yol açacaktı. Bunu önlemenin tek yolu, bir Troçkist kadroyu eğitmek ve proleter enternasyonalistlerin bağımsız sınıf tutumunu diğer tüm eğilimlerden ayırt etmek için sürekli bir mücadele vermekti.

Jones şöyle açıkladı:

1960’ların başında Dowson grubu (o zamanki adıyla Sosyalist Eylem Birliği, LSA), Uluslararası Komite’yi parçalamak ve Pablocularla yeniden birleşmek için açıkça SWP ile birlikte çalışıyordu. Bu, sürekli devrimin açıkça reddedilmesine dayanıyordu. Burjuva milliyetçi Küba Devrimi, Amerika kıtasında sosyalist devrimin başlangıcı olarak selamlanıyordu. LSA, Castro’yu “doğal bir Marksist” olarak selamladı. Küba’nın, devrimin önderliğinin “işçi sınıfının dışından çıkabileceğini” ve “proleter olmayan güçlere” (yani küçük burjuva gerillalara ve köylülüğe) dayanabileceğini gösterdiğini ileri sürdü. Sendika bürokrasisinin ve CCF’den geriye kalanların bürokratik bir manevrasının ürünü olan reformist Yeni Demokratik Parti’nin (NDP) kuruluşunu ise “Kanada halkının siyasi ve toplumsal adalet mücadelesi” tarihindeki “en önemli olay” olarak ilan etti.

LSA, 1963’te DEUK’tan kopup Pablocularla yeniden birleşmesinin üzerinden beş yıl geçmeden, Kanada ve Quebec milliyetçiliğini, filizlenen bir anti-emperyalizm olarak selamlayarak savunmaya başlamıştı. Böylece Pablocular, Kanada burjuvazisinin son altmış yıldır işçi sınıfı üzerindeki denetimini sürdürmek için kullandığı başlıca siyasi-ideolojik biçimlerin yayılmasına yardım etti ve bunlara meşruiyet kazandırdı.

LSA’nın ve SWP’nin Castro’yu, Che Guevara’yı ve küçük burjuva gerillacılığı yücelterek Pablocularla yeniden birleşmesi, Latin Amerika’da yıkıcı sonuçlar doğurdu ve bir kuşak işçi ve gencin siyasi yönünü yitirmesine katkıda bulundu. Bu kuşak, Stalinistlere ve milliyetçi sendika bürokrasilerine karşı işçi sınıfının siyasi bağımsızlığını sağlama mücadelesinden uzaklaştırıldı. Bunun yerine, otoriter rejimlere karşı intihar niteliğinde mücadelelere giren öğrenci ve köylü temelli gerilla hareketlerine yöneltildi. Bu mücadelelerde on binlerce insan hayatını kaybetti.

1963’teki yeniden birleşmenin ardından Kanada’da Troçkist hareketi yeniden kurma mücadelesi, 1970’lerin başında, DEUK’un sosyal demokrasiye, Stalinizme ve Pablocu revizyonizme karşı ilkeli mücadele sicilinden etkilenen gençler tarafından başlatıldı. SEP’in Ağustos 2026’daki resmi kuruluşundan önce yarım yüzyılı aşkın bir süre boyunca Troçkizm için verilen mücadele, iki şeyin kanıtıdır: dünya sosyalist devrimi programının Kanada işçi sınıfı içinde güçlü kökler salmış olmasının ve elli yılı aşkın süredir revizyonizme karşı ve DEUK için savaşan kadronun azminin.

Ulusal oportünist WRP ile bölünme

Jones’un raporu ve Tarihsel ve Uluslararası Temeller belgesi, DEUK’un 1982-86 yıllarında İşçilerin Devrimci Partisi (WRP) ile yaşadığı bölünmenin ve WRP’nin ulusal oportünist politikalarının teşhir edilmesinin önemine özellikle vurgu yaptı. Bölünme, Dördüncü Enternasyonal’in savaş sonrası tarihindeki bütün bir döneme kesin olarak son verdi. Bu döneme, Pabloculuğa karşı mücadele ve oportünizmin hareketin saflarındaki etkisi damgasını vurmuştu. Bu, Stalinist, sosyal demokrat ve sendika bürokrasilerinin işçi sınıfı üzerinde önemli ölçüde nüfuz sahibi olmayı sürdürdüğü koşullarda yaşanıyordu. Bölünme ve derslerinin yeniden işlenmesi, DEUK’un yalnızca hareketin tarihsel ilkelerini yeniden savunmasının değil, dünya sosyalist devrimi programını geliştirmesinin de temelini attı.

WRP ile bölünmeye ABD’deki İşçiler Birliği önderlik etti. Bölünme, İşçiler Birliği Ulusal Sekreteri David North’un 1982’den itibaren bir dizi belge ve mektupta geliştirdiği ayrıntılı eleştiriyle siyasi ve teorik olarak hazırlandı. Bu belgeler, bugün de Troçkist kadroların eğitiminin temelini oluşturuyor.

North ve Chris Marsden, kongre tartışması sırasında yaptıkları kapsamlı katkılarda, dünya hareketinin Troçkist temellerinin önemini vurguladılar. WRP’nin oportünizmini açıkça tartışmak mümkün hâle geldiğinde, Uluslararası Komite şubeleri söz konusu temel teorik ve siyasi meseleler üzerinde çok hızlı bir biçimde uzlaşmaya varmıştı. Bu hızın açıklaması da bu Troçkist temellerde yatıyordu. WRP önderleri Gerry Healy, Cliff Slaughter ve Mike Banda, giderek daha oportünist hâle gelen çizgilerinin tartışılmasını engellemek için DEUK içindeki otoritelerini kullanmışlardı. Bu otorite, SWP’nin ve LSA’nın Pablocularla yeniden birleşmesine karşı çıkmakta oynadıkları rolden kaynaklanıyordu. Bunun özellikle rezil bir örneği, Şubat 1984’teki bir Uluslararası Komite toplantısından DEUK şubelerinin kasıtlı olarak dışlanmasıydı. North bu toplantıda kapsamlı bir siyasi rapor sunmuştu. Rapor, WRP’nin sürekli devrimi terk etmesini ve Ortadoğu’daki burjuva milliyetçi rejimlere ve hareketlere, Britanya’da ise sendika ve İşçi Partisi bürokratlarına yaltakçı bir biçimde uyum sağlamasını inceliyordu.

SEP’in Tarihsel ve Uluslararası Temelleri belgesi, bölünmenin önemini şöyle özetliyor:

1982-86 bölünmesi, gerçek Troçkistlerin kendi örgütleri üzerindeki siyasi denetimini yeniden kurarak, DEUK içindeki otuz yıllık iç savaşa kesin olarak son verdi. Bölünmenin dersleri temelinde DEUK, derin ekonomik, siyasi ve jeopolitik dönüşümlerin ortasında ve bunlara yanıt olarak dünya sosyalist devriminin programını ve stratejisini geliştirecekti.

Kanada İşçiler Birliği’nin neo-Pablocu WRP ile bölünme sırasında DEUK’u oybirliğiyle desteklemesi ve ardından WRP döneklerinin siyasi ve teorik olarak teşhir edilmesine yaptığı katkılar, onun gerçek bir Troçkist parti olarak gelişmesinde belirleyici oldu. Böylece İşçiler Birliği, işçi sınıfını dünya sosyalist devrimi programı temelinde kazanma ve seferber etme mücadelesine yöneldi. DEUK’un Kanadalı destekçileri, bölünmenin dersleri temelinde ve DEUK’un siyasi rehberliği ve otoritesi altında çalışarak, Kanada işçi sınıfının siyasi bağımsızlığını sağlama mücadelesi için hayati önem taşıyan temel sorunları netleştirebildiler. Sosyalist enternasyonalizmi bu sınıfın mücadelelerinin ekseni hâline getirmek için de bu netlik gerekliydi. Bu bakımdan kritik olan, “sol” Kanada milliyetçiliğine ve bağımsızlıkçı Quebec milliyetçiliğine karşı proleter enternasyonalizmi mücadelesinin programatik temellerinin belirlenmesi ve ayrıntılı biçimde geliştirilmesiydi.

Uluslararası Komite’nin Troçkist programının yaratıcı gelişimi, bu dönemde Amerikalı ve Kanadalı Troçkistlerin iki gelişme -1985’te Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) içinde yaşanan milliyetçi bölünme ve 1980’lerin sonundaki “serbest ticaret” tartışmaları- karşısında aldıkları tutumda ifadesini buldu. O dönemde Uluslararası İşçi Partisi (IWP) olarak örgütlenmiş olan DEUK’un Kanadalı destekçileri, 1990’ların başındaki Kanada anayasa krizi ve 1995 Quebec bağımsızlık referandumu sırasında işçi sınıfı içinde sosyalist enternasyonalist bir alternatif için mücadele eden tek güç oldu. IWP, Quebec ayrılıkçılığının sağcı ve emperyalizm yanlısı programına karşı çıkarken, Kanada burjuvazisinin egemen kanadına ve onun federal devletine de hiçbir taviz vermedi.

Jones, tartışmayı özetleyip SEP’in (Kanada) Tarihsel ve Uluslararası Temelleri belgesinin kabulünü gerekçelendirirken, belgenin içerdiği tarihin sosyalist devrimin on yılında sınıf mücadelesine taşınması gerektiğini vurguladı. Devrimci önderlik krizinin çözümü partinin gelişimine bağlıdır. Bu partinin önderliği ve kadroları, Troçkist hareketin tarihsel süreç içinde geliştirdiği analizi sistematik biçimde çalışmalarının temeline koymalıdır. Parti, işçi sınıfı içindeki etkisini genişletmek için üstlendiği girişimleri de kendi tarihine, ilkelerine ve geleneklerine dayandırmalıdır.

Jones, WRP ile bölünmeden 2010’ların sonuna kadar uzanan dönemin, dersler bakımından özellikle zengin olduğuna dikkat çekti. DEUK bu dönemde, küresel olarak bütünleşmiş üretimin ortaya çıkışına ve Stalinist bürokrasilerin kapitalizmi restore edip SSCB’yi dağıtarak gerçekleştirdiği nihai ihanete yanıt olarak dünya sosyalist devrimi programını geliştirdi. Ulusal şubelerini birliklerden partilere dönüştürdü ve Dünya Sosyalist Web Sitesi’ni kurdu.

Troçkizmin bu yeniden canlanması, DEUK’un, sosyalizm için işçi sınıfının kitlesel devrimci hareketinin önderliğine yükselmesinin zeminini hazırlıyor. Bu, dünya çapında milyarlarca işçinin derinleşen kapitalist kriz tarafından kitlesel mücadelelere sürüklendiği koşullarda gerçekleşiyor. Bu kriz, en keskin ifadesini tırmanan üçüncü dünya savaşında buluyor.

Sosyalist devrimin on yılında Troçkizm için bir atılım

Mevcut nesnel durumun içerdiği devrimci potansiyelin hayata geçirilmesi partinin faaliyetine bağlıdır. Tarihsel ve Uluslararası Temeller belgesinin “Troçkizm ve devrimci önderlik krizinin çözümü” başlıklı sonuç bölümünde vurgulandığı gibi:

DEUK’un ve ulusal şubelerinin, işçi sınıfına sosyalist bilinç kazandırma ve mücadelelerine devrimci bir perspektif, program ve strateji sağlama mücadelesi, kapitalist krizin derinliği ile işçi sınıfı bilincinin bugünkü düşük düzeyi arasındaki uçurumu aşmanın anahtarıdır. İşçi sınıfının bilinci ve faaliyeti, ancak devrimci öncünün çabalarıyla, kapitalist kâr sistemine son verme yönündeki tarihsel göreviyle uyumlu hâle getirilebilir ve getirilecektir.

Kuzey Amerika emperyalizmi dünya krizinin merkezinde yer alıyor. Kuruluş kongresinde kabul edilen belgelerde ortaya konduğu üzere, SEP’in (Kanada) stratejisinin merkezinde şu kavrayış yatıyor: Coğrafyanın, tarihin ve ekonominin mantığı, Kanada’daki sosyalist dönüşümün ancak Kanada, ABD ve Meksika işçi sınıfının mücadelelerinin birleştirilmesi ve bu işçilerin Kuzey Amerika Sosyalist Birleşik Devletleri için ortak devrimci mücadelesi yoluyla gerçekleşebileceğini gösteriyor.

David North’un kongredeki tebrik konuşmasında, neredeyse tam 90 yıl önce, Ağustos 1936’da önde gelen yaşlı Bolşeviklerin yargılandığı ilk Moskova Davası’nın başladığını hatırlattı. Bu dava, Stalinist bürokrasinin SSCB’deki tüm Troçki destekçilerini yok etmeyi ve Ekim Devrimi’ni doğuran bütün sosyalist kültürü kökünden kazımayı amaçlayan bir toplu katliam kampanyasını başlatmıştı. North, Güvenlik ve Dördüncü Enternasyonal soruşturmasının kalıcı önemini de vurguladı. DEUK’un 1975’te başlattığı bu soruşturma, Troçki’nin Ağustos 1940’ta öldürülmesini ve suikastı gerçekleştiren ajan ağını ele alıyordu. Soruşturma, Stalinizmin ve emperyalizmin Troçkist harekete karşı birlikte yürüttüğü karşı devrimci şiddet ve yıkıcılık kampanyasını teşhir etti. Soruşturma, harekete sızarak çalışmalarını sabote eden ve suikastlar örgütleyen geniş Stalinist ajan ağını da belgeledi. Güvenlik ve Dördüncü Enternasyonal, her şeyden önce, Troçkizmden kopan Pablocu dönekleri teşhir eden siyasi bir mücadele oldu. Bu dönekler, kana bulanmış Stalinist bürokrasiyle siyasi olarak uzlaşma ve işbirliği yapmaya kararlı oldukları için bu bürokrasiyi ve ajanlarını örtbas ettiler. Rehavet içindeki küçük burjuva perspektiflerine uygun olarak da devrimci uyanıklık ihtiyacını küçümsediler ve Marksist devlet anlayışını çarpıttılar.

North, güncel siyasi duruma değinerek şunları söyledi: “Kanada siyasetinin gelişimi, çoğu zaman olduğu gibi, biraz daha uzun soluklu oldu. Ama şimdi olaylar Kanada’yı hızla bu küresel girdabın ön saflarına taşıyor. Bu nedenle partinin kuruluşu kritik bir ana denk geliyor. Parti çok elverişli bir dönemde kuruluyor ve işçi sınıfının gelişen radikalleşmesiyle kesişeceğinden ve bu süreçte önemli bir rol oynayacağından eminim.”

Joe Kishore ise konuşmasında, DEUK’un Kanada ve ABD şubelerinin Troçkist hareketin en iyi geleneklerine uygun biçimde işbirliklerini derinleştirmesi gerektiğini vurguladı. Kishore şöyle dedi: “İki şubemiz, yani Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada şubelerinin çalışmalarıyla bağlantılı olarak, Troçkizmin kökenlerinin önemini özellikle vurgulamak istiyorum. Yakında Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Kanada’da bunun 100. yıl dönümünü anacağız. Spector’ın 1928’de Cannon’la birlikte Troçki’nin program taslağı eleştirisini desteklemesi, o dönemde ikisinin ortak bir siyasi mücadeleye adanmış tek bir örgüt oluşturmasına yol açtı. Okudukları ve ardından uğruna mücadele ettikleri belgenin, yani Komintern program taslağının eleştirisinin merkezinde, bu kongrenin savunduğu sosyalist enternasyonalist ilke duruyordu. Bu ilkeye göre, hiçbir Komünist Parti programını yalnızca ya da esas olarak kendi ülkesindeki koşullardan ve gelişme eğilimlerinden hareketle belirleyemez. Marksizme yönelik saldırı, her zaman bu ilkenin reddedilmesiyle bağlantılı olmuştur.”

İkinci gününde parti tüzüğünü kabul eden kongre, yeni bir Ulusal Komite’nin seçilmesiyle sona erdi. Ulusal Komite, partinin önümüzdeki dönemdeki çalışmalarına önderlik edecek. Bu döneme, işçi sınıfının savaşa, kemer sıkmaya, diktatörlüğe ve eşi görülmemiş toplumsal eşitsizliğe karşı giderek büyüyen küresel direnişi giderek daha fazla damgasını vuracak.

Kongre sona ermeden önce delegelere, yeni Ulusal Komite’nin Keith Jones’u SEP (Kanada) Ulusal Sekreteri, Louis Girard’ı Ulusal Sekreter Yardımcısı ve Roger Jordan’ı WSWS Ulusal Editörü olarak seçtiği duyuruldu.

WSWS, kongrede kabul edilen üç kararı önümüzdeki günlerde yayımlayacak.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 14 days ago
▲ 8 r/direnis+2 crossposts

Savaşa, faşizme ve oligarşiye karşı çıkın! Sosyalizm için mücadele edin! IYSSE’ye katılın!

ABD’de öğrenciler, güz dönemi için eşi benzeri görülmemiş bir kriz ortamında kampüslere dönüyor. Küresel bir savaş üç kıtada yayılıyor. Oligarşinin faşizan hükümeti demokratik hakları tasfiye ediyor. Kapitalist sistem gezegeni iklim felaketine sürüklüyor. Aynı zamanda dünyanın dört bir yanında işçilerin ve gençlerin giderek büyüyen bir hareketi gelişiyor.

Ukrayna’da ABD-NATO’nun Rusya’ya karşı yürüttüğü savaş, tahminen iki milyon kişinin ölümüne ya da yaralanmasına yol açtı. Amerikan güçleri altı aydır İran’a karşı savaş hâlinde ve binlerce sivili öldürdü. Venezuela ocak ayında işgal edildi ve devlet başkanı kaçırıldı. Pentagon’un Karayipler’deki saldırılarında en az 221 balıkçı ve işçi öldürüldü. Gazze’deki soykırım üçüncü yıl dönümüne yaklaşıyor ve resmi rakamlara göre 73.000’den fazla Filistinli öldürüldü.

Bunlar birbirinden ayrı çatışmalar değildir. Bunlar, dünyanın yeniden paylaşılmasını amaçlayan ve başlıca hedefleri Rusya ile Çin olan tek bir emperyalist şiddet patlamasının cepheleridir. Trump’ın 1,5 trilyon dolarlık askeri bütçesi bir dünya savaşı bütçesidir ve bedeli Medicare, Medicaid, Sosyal Güvenlik, eğitim ve konut harcamalarının kısılmasıyla karşılanacaktır. Egemen sınıf, zorunlu askerliği yeniden getirmeye hazırlanıyor: Bu aralık ayından itibaren 18 ile 26 yaş arasındaki her genç erkek, Seçici Hizmet Sistemi’ne (Selective Service) otomatik olarak kaydedilecek.

Bu savaş, nükleer bir savaşa dönüşme tehdidi taşıyor. CIA direktörünün geçen hafta Moskova’ya yaptığı gizli ziyaretin de işaret ettiği gibi, Washington’un kendi değerlendirmesi, NATO ile Rusya arasında açık bir savaşın yakın bir tehlike olduğu yönündedir.

Demokrat Parti, dört yılı aşkın bir süredir Ukrayna’daki savaşı bir “demokrasi” savaşı olarak pazarlıyor. Bogdan Syrotiuk’un başına gelenler bunun bir aldatmaca olduğunu gözler önüne seriyor. 10 Ağustos’ta bir Ukrayna mahkemesi, Bolşevik-Leninistlerin Genç Muhafızları’nın önderi olan 27 yaşındaki Troçkisti “vatana ihanet” suçlamasıyla 15 yıl hapis cezasına çarptırdı. Kanıt olarak gösterilenler şunlardı: Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yayımlanan altı savaş karşıtı makale ve devletin Nazi işbirlikçilerini yüceltmesine yönelik eleştirileri. Bogdan hem Putin’in istilasına hem de NATO’nun savaş kışkırtıcılığına karşı çıktı ve Rus ve Ukraynalı işçileri savaşa karşı birleşmeye çağırdı. Tıbbi bakım hakkından yoksun bırakılan Bogdan’ın temyiz başvurusunun 9 Eylül’e kadar yapılması gerekiyor.

Yurtdışında sonu gelmeyen savaşlar, içeride diktatörlük olmadan sürdürülemez. Trump yönetimi 20 ay içinde ülke çapında bir toplama kampları ağı kurdu ve sokaklarda işçileri hiçbir cezai yaptırımla karşılaşmadan öldürdü. Federal ajanlar, üç çocuk annesi Renée Good’u ve bir gözaltıyı kaydetmek için duran hemşire Alex Pretti’yi vurarak öldürdü. Bunun ardından Başkan Yardımcısı JD Vance, katilin “mutlak dokunulmazlıkla korunduğunu” ilan etti.

7 No’lu Ulusal Güvenlik Başkanlık Memorandumu, “Amerikan karşıtlığı, kapitalizm karşıtlığı ve Hıristiyanlık karşıtlığını” “iç terörizmin” ortak unsurları olarak tanımlıyor. Michigan Üniversitesi’nden sekiz aktivist, Gazze’deki soykırımı protesto ettikleri için 20 yıla kadar hapis cezası öngören federal komplo suçlamalarıyla karşı karşıya. Minnesota’dan on beş kişiyse ICE baskınlarına karşı çıktıktan sonra federal görevlileri engellemeye yönelik komplo suçlamasıyla yargılanıyor. Teksas’taki Prairieland davasında ICE karşıtı 15 kişi, “terörizme maddi destek” suçlamasıyla toplam 556 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Çinli bilim insanlarına yönelik geniş çaplı federal takibat ortamında, Michigan Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmacı olan Danhao Wang, FBI’ın düşmanca bir sorgusundan bir gün sonra, mart ayında yaşamına son verdi.

Trump yönetimi, oligarşinin, oligarşi tarafından, oligarşi için yönetimidir. İşlevi, vergi indirimleri, kuralsızlaştırma ve sosyal programların içinin boşaltılması yoluyla servetin daha da büyük bir kısmını en tepeye aktarmaktır. Bu temelde, bir başkanlık diktatörlüğü kurmak için sistematik bir kampanya yürütüyor. Bu, tek bir kişinin psikolojisinin ürünü değildir. Bu, kökleri demokratik yönetim biçimleriyle bağdaşmayan bir servet yoğunlaşmasında yatan, Amerikan demokrasisinin uzun süredir devam eden çöküşünün sonucudur.

Demokrat Parti bu rejimin muhalifi değil, ortağıdır. Ocak ayında Temsilciler Meclisi’ndeki 149 Demokrat, 839 milyar dolarlık savaş bütçesine “evet” oyu verdi. Ağustos ayında ise Senato’daki Demokratlar, ICE’nin ve kampların işleyişini sürdüren ödenek yasasını geçirdi. Schumer bunu “ileriye dönük sorumlu bir yol” olarak nitelendirdi. Birkaç gün sonra Hakeem Jeffries, “ortak zemin” aramak üzere Jared Kushner ile görüştü. Demokratların Trump’la derdi, onun Amerikan emperyalizmini yeterince etkili biçimde savunmamasıdır. Onların korktuğu şey diktatörlük değil, işçi sınıfıdır. Rolleri, Trump’a karşı kitlesel muhalefeti denetim altında tutmaktır.

Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA), Demokrat Parti’nin “sol” kanadı olarak bu işlevi yerine getiriyor. DSA’nın adayları, başta şu anda New York belediye başkanı olan Zohran Mamdani olmak üzere, kapitalizmi reddeden gençlerin oylarını kazandı. Ancak DSA sosyalist bir parti değildir. DSA, Demokrat Parti’nin bir fraksiyonudur ve kapitalizmin seçim siyaseti yoluyla reforme edilebileceği yanılsamasını pazarlamaktadır. Rolü, gençliğin radikalleşmesini kapitalist iki partili sistemin sınırları içinde tutmaktır. Mamdani, Beyaz Saray’da iki kez Trump’la görüştü. Demokrat Parti’nin yerleşik kadrolarıyla birlikte yönetiyor ve kendisini seçen işçilere kemer sıkma dayatıyor.

Muhalefet muazzam boyutlardadır. Good ve Pretti’nin öldürülmesi, 100.000 kişiyi Minneapolis sokaklarına döktü ve ülkenin dört bir yanında liselerde ders boykotlarını ateşledi. Bu da 28 Mart’taki “Krallara Hayır” gösterilerine güç kattı. Katılımın 8 milyon olduğu tahmin edilen bu gösteriler, Amerikan tarihinin tek günde gerçekleşen en büyük protestosu oldu. Milyonlarca insan Gazze’deki soykırıma, ICE’a ve diktatörlüğe karşı yürüdü. Gençler arasında kapitalizmin itibarı, bugüne kadar kaydedilen en düşük düzeye geriledi.

Sorun muhalefetin eksikliği değildir. Sorun bir perspektif sorunudur. Bu hareketler rejimin ilerleyişini durduramadı, çünkü egemen sınıfın baskıyla rota değiştirmeye zorlanabileceği yönündeki yanlış bir öncüle dayanıyorlar. Bu öncüle göre, sokaklara yeterince insan dökülürse Demokratlar harekete geçecek, mahkemeler müdahale edecek ya da Trump geri adım atacaktır. Oysa egemen sınıf, servetini ve küresel konumunu savunmak bunu gerektirdiği için savaş yürütüyor ve bir diktatörlük inşa ediyor. Ona baskı yapılamaz. O ancak yenilgiye uğratılabilir.

Kitlesel protestolar, mücadeleye yönelik gerçek bir kararlılığı ifade ediyor. Eksik olan, bu muhalefeti, kazanma gücüne sahip tek toplumsal güçle birleştiren bir perspektiftir. Diktatörlüğü, soykırımı ve dünya savaşını durdurabilecek nesnel toplumsal güce yalnızca işçi sınıfı sahiptir. İşçi sınıfı dünya çapında 3,5 milyardan fazla insandan, yani insanlığın ezici çoğunluğundan oluşur ve toplumun tüm zenginliğini üreten sınıftır. İşçi sınıfı uluslararasıdır ve onun çıkarları kapitalizmle uzlaştırılamaz.

1861’de demokrasinin savunulması köleliğin kaldırılmasını gerektiriyordu. Bugün ise kapitalizmin kaldırılmasını gerektiriyor. IYSSE’nin siyaseti bir “öğrenci siyaseti” değildir. IYSSE, öğrencileri kampüsün yalıtılmışlığından çıkarıp işçi sınıfına yöneltmek için mücadele ediyor. Amacı, savaşa ve diktatörlüğe karşı mücadeleyi fabrikalara, depolara, hastanelere ve okullara taşımaktır.

Bu, tarihin incelenmesini gerektirir. 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nı doğuran çelişkiler, 1917’de Rus Devrimi’ni de doğurdu ve bu güçler bugün de iş başındadır. Troçkizm, 21. yüzyılın Marksizmidir. Troçkizm, 1917 Devrimi’ne Lenin’le birlikte önderlik eden Lev Troçki’nin, iktidarı gasp eden ve devrimi gerçekleştiren sosyalistleri katleden Stalinist bürokrasiye karşı yürüttüğü mücadeleyi sürdürüyor. Troçki’nin 1938’de kurduğu Dördüncü Enternasyonal’i bugün Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) sürdürüyor. IYSSE ise DEUK’un gençlik hareketidir.

Her kıtada işçi mücadeleleri, şirketler adına grev karşıtı bir polis gücü işlevi gören sendika bürokrasileriyle çatışıyor. DEUK, bu bürokrasilere karşı Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı’nı (IWA-RFC) inşa ediyor. IYSSE, kampüslerde ve işyerlerinde taban komiteleri kurmak ve öğrencilerle işçileri savaşa, diktatörlüğe ve oligarşiye karşı ortak bir mücadelede birleştirmek için mücadele ediyor.

Rosa Luxemburg, Birinci Dünya Savaşı’nın kıyımı ortasında şu seçeneği ortaya koymuştu: Ya sosyalizm ya barbarlık. Hangisinin galip geleceği, işçi sınıfının devrimci önderliğine kavuşup kavuşmayacağına ve sizin bu mücadeleyi üstlenip üstlenmeyeceğinize bağlıdır. Bogdan Syrotiuk’un serbest bırakılması için yürütülen mücadeleyi her kampüse taşıyın. IYSSE kulüpleri kurun. Toplumsal Eşitlik için Uluslararası Gençlik ve Öğrenciler’e (IYSSE) katılın ve dünya sosyalist devrimi için mücadele edin.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 15 days ago
▲ 6 r/direnis+1 crossposts

Trump ve Netanyahu BM’de dünyayı tehdit ederken sınıf mücadelesi her kıtada yükseliyor

Kapitalist ulus devletlerin temsilcileri bu hafta tırmanan savaşın planlarını yapmak üzere Birleşmiş Milletler’de toplanırken, bir başka güç de her kıtada işçi sınıfının büyüyen hareketiyle kendini hissettiriyordu.

  1. Genel Kurul, adeta bir militarizm ve gericilik şöleni oldu. Donald Trump İran’ı “yok etmek” ile tehdit etti, Venezuela’nın petrolü üzerinde hak iddia etti (“ganimet galibindir”), Grönland üzerinde “kalıcı denetim” talep etti ve “komünizmin Amerika’ya asla gelmeyeceğini” ilan etti. Zelenskiy, nükleer silahlara sahip Rusya’ya karşı savaşın tırmandırılmasını istedi. İki gün sonra Netanyahu, İsrail’in Ortadoğu’nun dört bir yanındaki savaşlarını ve suikastlarını övdü, salonu terk eden heyetlere “ahlaki korkaklar” diye saldırdı ve İran hükümetinin devrilmesi çağrısında bulundu.

Aynı zamanda, küresel üretimin uluslararası düzeyde birleştirdiği işçi sınıfı da kendini göstermeye başlıyor. Bu hareketin içinde ulusal sınırları aşan bir birlik arayışı giderek güçleniyor.

Bu ayın başlarında yaklaşık 300 Meksikalı TIR şoförü, Trump yönetiminin iki ülke arasında çalışan şoförlere ait 25 binden fazla vizeyi —işgücünün aşağı yukarı beşte birini— iptal etmesini protesto etmek için Mexicali ile Calexico arasındaki ticari sınır kapısını kapattı. Blokaj, San Luis Río Colorado ile Arizona’daki Yuma arasındaki sınır kapısına da yayıldı. Eylem, 1.000’den fazla şoförün bulunduğu bir WhatsApp grubu aracılığıyla örgütlendi. Sınırın öbür yakasında ise Amerikalı tır şoförleri arasında, esas olarak galonu 6,50 doları aşan dizel fiyatlarına karşı 1 Ekim’de iş bırakma çağrıları yapılıyor.

Kuzey Amerika’nın başka bir köşesinde, Kanada’nın Ontario eyaletindeki Hamilton’da National Steel Car işçileri, ücretler, iş güvenliği ve parça başı ücret sistemi ile bağlantılı grevlerinin yedinci haftasına giriyor. Fabrikadaki koşullar üç işçinin hayatına mal oldu. Saskatchewan’daki 14 bin üyeli sağlık emekçileri biriminin üyeleri, yıllardır ücret artışı alamamalarının ardından yüzde 99 oyla greve gitme kararı aldı.

ABD’de United Airlines’ın bakım teknisyenleri geçen hafta, Teamsters sendikasının desteklediği toplu sözleşmeyi 9 binden fazla işçinin katıldığı oylamada yüzde 53,5 oyla reddetti; bu, iki yıl içindeki ikinci ret. Cleveland Orkestrası’nın müzisyenleri, enflasyonun gerisinde kalan ücretler nedeniyle cuma günü orkestranın tarihinde ikinci kez greve çıktı. Boston’daki Brigham and Women’s Hastanesi’nde 2.986 hemşire perşembe günü süresiz greve yetki veren oylamada evet oyu kullandı; hayır diyenlerin sayısı yalnızca 215’ti.

Arjantin’de 350’den fazla örgüt, Milei hükümetinin kemer sıkma programına karşı 19 Eylül’de “Marcha de la Bronca”ya (Öfke Yürüyüşü) çağrı yaptı; Uluslararası Para Fonu (IMF) heyetinin Buenos Aires’e geldiği gün on binlerce kişi Plaza de Mayo’yu doldurdu. Protestonun talepleri arasında ücret ve emekli aylığı artışları, işten çıkarmaların yasaklanması, çalışma yasası reformunun yürürlükten kaldırılması, dış borcun ödenmemesi ve IMF’yle bağların koparılması vardı. Düzenleyiciler işyerlerinde, okullarda, üniversitelerde ve hastanelerde “aşağıdan” eşgüdüm çağrısında bulundu ve yürüyüşü desteklemeyi reddeden CGT ile CTA işçi konfederasyonlarından genel grev talep etti.

Kenya’da ulaşım işçileri bu hafta akaryakıt fiyatları nedeniyle greve çıktı; Güney Kore’de Hyundai işçileri bir günlük greve hazırlandı; Estonya’da 15 bin öğretmen 22 Eylül’de iş bıraktı. Akaryakıt fiyatı protestoları Suriye’yi sardı; ülkede dizel fiyatına yapılan yüzde 40’lık zammın ardından Esad’ın düşüşünden bu yana en büyük gösteriler yaşandı. Benzer protestolar Guatemala’da, Filipinler’de ve Fransa’da da düzenlendi.

Savaş, toplumsal protestoları ve sınıf mücadelesini körükleyen bütün koşulları kendinde yoğunlaştırıyor. Dünya ekonomisi genelinde enerji maliyetlerini yükseltiyor, faiz oranlarını artırıyor, kamu harcamalarına yönelik saldırıları hızlandırıyor ve sanayinin askeri üretim için yeniden örgütlenmesini gerektiriyor. Savaş, işçilerin karşı karşıya olduğu koşulları ulusal sınırlar içinde çözüme kavuşturmanın imkânsızlığını en keskin biçimde gündeme getirir.

Almanya, 2027’de yaklaşık 152 milyar avroluk askeri ve savaşla bağlantılı harcama yapmaya hazırlanıyor; bu, tek bir yılda yüzde 57’lik bir artış anlamına geliyor. Bu harcama, otomotiv sanayisinin 2018’den bu yana 142.500 kişiyi —bunların 42 binden fazlasını haziran ayına kadarki on iki ayda— işten çıkardığı ve hükümetin kapsamlı sosyal kesintiler dayattığı bir dönemde gündeme geliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise Trump 1,5 trilyon dolarlık askeri bütçe talep ederken, yönetim 760 bin kişinin Uygun Fiyatlı Bakım Yasası (Obamacare) kapsamındaki sağlık sigortasını iptal ediyor ve 5 milyondan fazla kişinin gıda kuponlarını kesiyor.

Savaşlar pazarlar, hammaddeler ve tedarik zincirleri için verilen mücadelenin yanı sıra içinden çıkılmaz ekonomik durumu ve sürdürülemez borç dağlarını el koyma ve soygun yoluyla aşma girişiminden kaynaklanıyor. Bu mücadeleyi dışarıda yürüten egemen sınıflar, içeride de işçilere işten çıkarmaları, kemer sıkmayı ve yoğunlaşan sömürüyü dayatıyorlar.

Emperyalist savaş ile sınıf mücadelesinin bu paralel süreçlerinde, sendika bürokrasisi savaştan yana saf tutuyor. On yıllardır satış sözleşmeleri dayatan, şirket yönetimleriyle ve kapitalist partilerle bütünleşen sendikal aygıt, şimdi doğrudan savaş için ekonomik ve siyasi seferberliğin içine çekiliyor ve ulusal kapitalist devlete ve onun askeri stratejisine entegre olmaya çalışıyor.

Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) sendikasının geçen hafta düzenlenen Michigan Toplumsal Eylem Programı konferansında Shawn Fain ve Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri’nin (DSA) desteklediği Senato adayı Abdul El-Sayed, Çinli otomotiv üreticilerinin ABD’de fabrika kurabileceğini söylediği için Trump’a sağdan saldırdılar ve “Amerikan işlerini” ve “ulusal güvenliği” dillerine doladılar. Almanya’da IG Metall, kapanma tehlikesiyle karşı karşıya olan otomotiv fabrikalarının silah üretimine dönüştürülmesini destekliyor; IG Metall Genel Başkan Yardımcısı Jürgen Kerner, sendikanın bu dönüşüme “en başından itibaren” dahil olmak istediğini söyledi.

Bürokrasinin yaydığı başlıca yalan, her ülkedeki kapitalistlerle işçilerin “ulusal” bir çıkar etrafında birleştiğidir. Gerçekte üretim, işçileri emsalsiz ölçüde uluslararası düzeyde bütünleştirmişken, onları temsil ettiğini iddia eden örgütler bir ülkedeki işçileri başka bir ülkedeki sınıf kardeşlerine karşı kışkırtmaya yardım ediyor. Meksikalı işçilere Amerikalı işçilerin rakipleri olduğu söyleniyor; Amerikalı işçilere ise işlerinin yurt dışındaki işçilere karşı uygulanan gümrük vergilerine bağlı olduğu anlatılıyor.

Sahte sol örgütler, işçi sınıfının sola yönelen hareketinin kafasını karıştırmak için bilinçli olarak çalışıyor; milliyetçiliği ve kapitalist devleti savunuyor ve izledikleri bu rota onları giderek aşırı sağla ittifaka sürüklüyor. Bernie Sanders, 15 Eylül’de yapay zekâ üzerine düzenlenen “İnsan Yanlısı Meclis”te (Pro-Human Assembly) Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon’la aynı sahneye çıktı. New York Belediye Başkanı Mamdani, Trump’ın BM’de İran’ı “yok etmekle” tehdit etmesinden bir gün önce belediye başkanlığı konutu Gracie Mansion’da Trump’ı ağırladı. Mamdani, Netanyahu’ya karşı protestoları “teşvik ettiği” iddiasını reddetti; onun yönetimindeki New York Emniyet Müdürlüğü (NYPD), Netanyahu konuşurken 100’den fazla göstericiyi gözaltına aldı.

Bu güçler işçi sınıfını dizginlemeye çalışırken, onlarca yıllık küreselleşmiş üretimle dönüşüme uğrayan işçi sınıfının nesnel gücü hiç bu kadar büyük olmamıştı.

Ulusal sınırları aşan birliğin ve bağımsız örgütlenmenin gerekliliğine ilişkin artan farkındalık, 20 Eylül’de bilinçli bir ifade buldu: ABD, Kanada, Meksika ve Norveç’ten işçiler, Mack Trucks işçisi ve UAW başkan adayı Will Lehman’ın düzenlediği çevrimiçi toplantıda bir araya geldi.

Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı’nın (TK-Uİİ) ortak düzenleyicileri arasında yer aldığı “Taban gücü ve işçi sınıfının uluslararası birliği için” başlıklı toplantı, işten çıkarmalara, ticaret savaşına, militarizme ve diktatörlüğe karşı küresel bir stratejiyi tartışmak üzere Kuzey Amerika ve Avrupa’daki taban komitelerinden konuşmacıları buluşturdu. Katılımcılar arasında grevdeki bir National Steel Car işçisi, Volkswagen’in Norveç’teki yan kuruluşu MAN’da çalışan bir işçi, Meksika’nın Silao kentinden bir General Motors işçisi ile ABD’den otomotiv ve posta işçileri vardı.

Böyle bir toplantı, nesnel temelleri son derece geniş olan bir hareketin ilk adımlarını ve henüz sınırlı biçimini ifade etmektedir. David North, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (ABD) Dokuzuncu Kongresi’ne sunduğu açılış raporunda, küresel üretimin fabrikayı gezegenin dört bir yanına yaydığını, “küresel işgücü artık yaklaşık üç buçuk milyar insanı” bulduğunu; bunun “tarihte bir araya gelmiş en büyük toplumsal güç” olduğunu belirtti.

North şu sonuca varıyordu: “Kentlerde yoğunlaşmış, şimdiye dek yaratılmış en bütünleşmiş üretim aygıtıyla birbirine bağlanmış ve aynı anda dünya savaşıyla, diktatörlükle ve toplumsal sefaletle karşı karşıya olan üç buçuk milyarlık bir toplumsal güç, tarih tarafından bir protesto için bir araya getirilmiyor. Şimdiye dek girişilmiş en kapsamlı toplumsal dönüşüm için bir araya getiriliyor: dünya sosyalist devrimi.”

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı aracılığıyla bu harekete bilinçli ve bağımsız bir örgütsel biçim kazandırmak için mücadele ediyor. TK-Uİİ, taban komitelerini işyerleri, sanayi kolları ve ulusal sınırlar ötesinde birbirine bağlayarak gücü bürokrasilerden işçilere aktarmak ve işçi sınıfını sendikal aygıtın ve kapitalist partilerin prangalarından kurtarmak amacıyla 2021’de kuruldu. Bu mücadelenin en yüksek ifadesi, sınıf bilinci en gelişmiş işçilerin DEUK şubelerine kazanılması ve Marksistler olarak eğitilmeleridir.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 17 days ago
▲ 7 r/turkmeclisi+1 crossposts

Derinleşen emperyalist savaşın ortasında Türkiye ile Yunanistan gerilimi artıyor

Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilimler yeniden artarken karşılıklı suçlamalara askeri konuşlanmalar ve bölgesel yeniden gruplaşmalar eşlik ediyor. Atina Tel Aviv bağlarını kuvvetlendirirken Ankara Riyad ve İslamabad ile geçtiğimiz ay bir askeri pakt imzaladı.

Haberlere göre, Ankara ağustos sonu itibarıyla yaklaşık 2 bin uzman komandodan oluşan 51. Komando Tugayı’nı ülkenin doğusundaki Hozat’tan Yunan adası Sisam’ın karşısındaki Aydın’ın Söke ilçesine kaydırdı.

Millî Savunma Bakanlığı bu konuşlandırmanın haziranda onaylandığını açıkladı ancak bunu kamuoyuna, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in 12 Eylül’de Meis’i ziyaret etmesinin ardından açıkladı. Bakanlık açıklamasında, Miçotakis’in Türkiye kıyısına bir mil uzaklıktaki adadaki askeri unsurlarla temaslarını yakından takip ettiğini ve adanın gayri askeri statüsüne aykırı bir fiili durum oluşturulmasının kabul edilemez olduğunu ilan etti.

Bir NATO üyesi, aynı ittifakın bir başka üyesine karşı askeri konuşlandırma yapıyor. Bu tırmanma, Doğu Avrupa’dan Ortadoğu’ya metastaz şeklinde yayılan ve birleşme eğilimi gösteren emperyalist savaşın bir yan ürünüdür.

NATO’nun Ukrayna’da Rusya’ya karşı yürüttüğü emperyalist savaş, Yunanistan’ı kıtanın güneydoğu lojistik merkezine dönüştürdü. ABD ile İsrail’in İran’a karşı saldırı savaşı ve Gazze’deki soykırım ise bölge genelinde ulusal burjuvazilerin kendi gerici çıkarlarını korumak için ittifak ve askeri blok arayışlarını artırmış durumda. Türk, Yunan ve uluslararası işçi sınıfı, tırmanan savaşa ve yeni bir çatışmaya milliyetçiliği reddeden savaş karşıtı uluslararası sosyalist bir hareket içinde birleşerek yanıt vermelidir.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki deniz anlaşmazlıkları geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısına uzanıyor. Gerilimler yaz aylarında, özellikle de son haftalarda yeniden arttı.

Türk Deniz Kuvvetleri 20 Eylül’de Karadeniz, Marmara, Ege ve Doğu Akdeniz’de eş zamanlı olarak Denizkurdu-I/2026 Tatbikatı’nı başlattı. 19 Eylül’de NTV’ye konuk olan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yunanistan’da ilkbaharda yapılması beklenen seçimlere atıfta bulunarak Atina’nın Ege’deki gerilimi bunun için tırmandırıldığını öne sürdü. Fidan Türk Silahlı Kuvvetleri ile Sahil Güvenlik’in “son derece hassas” bir durumda olduğunu açıkladı ve Atina’yı “maceracı” adımlara karşı uyardı.

Gerçekte hem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti hem de Miçotakis hükümeti, işçi sınıfını bölmek için militarizmde ve milliyetçilikte birleşiyor. Her iki hükümet de içeride sosyal kesintilere hız verirken askeri harcamaları artırıyor ve işçi sınıfı içinde giderek büyüyen bir muhalefetle karşılaşıyor.

Türkiye-Yunanistan geriliminin kaynağı seçim hesaplarından çok daha derindir. Ankara, 1923 Lozan Antlaşması ile 1947 Paris Antlaşması’nın Doğu Ege adalarına silahsızlandırılmış bir statü verdiğini savunuyor ve aksi yöndeki adımları bir tehdit olarak görüyor. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı ise ülkesinin tüm topraklarını savunma hakkına sahip olduğunu belirtiyor. Miçotakis 6 Eylül’de Selanik’te, Yunanistan’ın karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkını koruduğunu ve uygun gördüğünde bunu yapacağını söyledi. TBMM’nin 1995 tarihli kararı, böyle bir adımı savaş nedeni sayıyor.

Atina’yı “maceracı” ve “çılgınca” adımlara karşı uyaran Ankara da “Mavi Vatan” doktrini doğrultusunda hazırlanan ve ekimde meclise sunulması beklenen Deniz Yetki Alanları Kanunu ile Türk burjuvazisinin hak iddialarını yasallaştırmaya çalışıyor. Erdoğan Yunanistan’ın benzer hamlelerine karşı ağustosta Limni ile Semadirek arasında ve Fethiye-Kaş açıklarında, sınırı Meis’in hemen kuzeyinden geçen “milli deniz parkları” ilan etmişti.

Bu gerilimler onlarca yıl boyunca tekrar tekrar gündeme gelmiş olsa da son dönemdeki tırmanma bölge genelindeki emperyalist savaşla beraber ivme kazandı. Yunanistan, NATO’nun Rusya’ya karşı savaşına tam entegrasyonu ile askeri-stratejik konumunu ve özellikle hava savunma kapasitesini geliştirdi. Dedeağaç limanı Ukrayna’ya ana ikmal noktalarından biri haline geldi.

ABD Kongresi, onayladığı savunma bütçesiyle Girit’teki Suda üssünde nükleer denizaltı iskelesinin modernizasyonuna ve Dedeağaç’ın askeri demiryolu tahkimatına özel fon ayırdı. Karşılığında Atina, Rafale ve F-16 Viper filolarının yanına 2028-29’da teslim edilmesi beklenen 20 adet F-35 siparişi ekledi ve hava savunma kabiliyetini modernize etti. Türkiye ise 2019’da Rusya’dan S-400 hava ve füze savunma sistemini teslim alması nedeniyle Washington tarafından F-35 programından çıkarıldı ve CAATSA yaptırımlarına tabi tutuldu.

Eylül başında Miçotakis, Yunanistan’ın modernize edilmiş F-16 avcı uçaklarına, Rafale uçaklarına ve F-35’lere atıfta bulunarak, “Bu bize çok önemli bir avantaj sağlıyor; hatta buna üstünlük bile diyebilirim,” dedi ve ekledi: “Ve bu, asla öylece boşa bırakamayacağımız bir avantajdır.”

Ankara hem Yunanistan’ın artan askeri kapasitesine ve rolüne hem de bölgesel rakibi İsrail ile büyüyen askeri iş birliğine emperyalist müttefikleriyle bağlarını güçlendirerek yanıt vermeye çalışıyor.

Türkiye NATO’nun Rusya’ya karşı savaşında izlediği denge siyasetini giderek terk ederken Ortadoğu’da Washington’ın emperyalist saldırganlığı ile uyum içinde hareket etmeye çalışıyor. Türkiye Rusya’ya karşı kurulan “Gönüllüler Koalisyonu”na katıldı; koalisyonun İstanbul’da Rusya’ya karşı bir deniz karargâhı kurması, Ankara’nın savaşa artan entegrasyonunun bir göstergesidir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 22 Eylül’de BM Genel Kurulu’nda ABD Başkanı Trump’ın İran’ı yok etmekle tehdit etmesinin ardından yaptığı konuşma bu uyumu bir kez daha gösterdi. Erdoğan, Gazze’yi “çağımızın en insanlık dışı, en utanç verici temerküz kampı” olarak niteleyip İsrail’i sert biçimde eleştirirken, ateşkes için “Başkan Trump’ın gayretleri”ni övdü. Erdoğan İran’dan yalnızca kayıpların sayıldığı bir yer adı olarak andı, ABD’nin saldırganlığından ise hiç bahsetmedi.

Türkiye İsrail’in savaş makinesini Azerbaycan petrolüyle beslemeye ve ülkedeki üslerin İsrail yararına kullanılmasına izin vermeye devam ediyor. Bununla birlikte, ABD’nin Suriye’deki rejim değişikliği savaşı dahil olmak üzere İran’a ve müttefiklerine karşı saldırısı, Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimi ve karşılıklı hamleleri hiç olmadığı kadar artırmış durumda.

31 Ağustos’ta, İstanbul’da Türkiye, Suudi Arabistan ve nükleer silahlı Pakistan’ın kurduğu Mekke Savunma İttifakı ilk toplantısını yaparken, Tel Aviv’de Yunanistan ile İsrail arasında yaklaşık 3 milyar avroluk “Aşil Kalkanı” anlaşması imzalandı. Buna göre İsrail Yunanistan’a hava savunma sistemleri ihraç edecek, Rafael şirketi ise Yunan ordusunun ulusal komuta ve kontrol ağını kuracak. Ayrıca İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs 2025 yılı sonunda üçlü bir askeri, enerji ve ekonomik iş birliği taahhüdünde bulunmuştu.

Mekke Anlaşması ise NATO’nun 5. maddesini örnek alarak üç devletten herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının üçüne birden yapılmış sayılacağını ilan ediyor. Husi Ensarullah güçlerinin Suudi güçlerine ve Yemen’deki müttefiklerine karşı saldırısıyla sarsılan ABD destekli Riyad rejimi, bu anlaşmaya başvurarak Türkiye’yi ve Pakistan’ı askeri desteğe çağırdı. 19 Eylül’de Fidan, anlaşma henüz TBMM’de onaylanıp yürürlüğe girmemiş olmasına rağmen Türkiye’nin teknik askeri yardım sağlamaya hazır olduğunu söylemişti.

Suudi Dışişleri Bakanlığının cuma günü üç ülkenin genelkurmay başkanlarının “ortak savunma anlaşması kapsamında Riyad’a destek sağlanmasını görüşmek üzere” bir araya geleceğini duyurması, İran’a ve Yemen’e karşı savaşın hızla genişleme tehlikesinin altını çizmektedir.

Bölgedeki güçler arasındaki gerilimlerin bir başka boyutu ise Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’daki kaynakların kontrolü için verilen mücadelelerdir. Fransa, Britanya ve ABD 2011’de, Tunus ve Mısır’daki devrimci ayaklanmalara yanıt olarak Libya’daki Devlet Başkanı Muammer Kaddafi rejimini devirip ülkeyi parçalayıp bir enkaza çevirdi. Paris doğudaki savaş ağası Hafter’i desteklerken Ankara Trablus’taki hükümetin yanında yer aldı ve 2019’da bu hükümetle imzaladığı mutabakatla Doğu Akdeniz’de kendi münhasır ekonomik bölgesini ilan etti. Türkiye bu mutabakatla, İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan’ın EastMed doğal gaz boru hattı projesinin önünü kesmeye çalıştı.

Çatışan çıkarlar iki NATO müttefikinin savaş gemilerinin Akdeniz’de çatışma noktasına gelmesine yol açmıştı. 10 Haziran 2020’de Fransız fırkateyni Courbet ile üç Türk savaş gemisi karşı karşıya geldi. Bu ortamda Avrupa Birliği (AB) üyeleri Fransa ile Yunanistan arasındaki askeri yakınlaşma 28 Eylül 2021’de kurumsallaştı: İki ülke, taraflardan birinin topraklarına silahlı saldırı halinde diğerinin gerekirse silahlı güç kullanarak yardım etmesini öngören bir anlaşma imzaladı. Anlaşmaya üç Belharra fırkateyni ve 24 Rafale savaş uçağı dahildi. Yunan gazetesi Kathimerini, kaynaklarına dayanarak, mart başında Fransa’nın Yunanistan’ı “nükleer şemsiyesi”ne dahil ettiğini yazdı.

Yunanistan’daki Ta Nea gazetesine göre Atina, Girit–Kıbrıs–İsrail elektrik bağlantısı Great Sea Interconnector (GSI) için yapılacak araştırmaya karşı Türkiye’nin olası müdahale girişimine karşı üç aşamalı bir plan yapmış durumda. En uç senaryoda Türk savaş gemilerine karşı Yunan Deniz Kuvvetleri gönderilecek. Plan, Paris’in yanı sıra Washington, Avrupa Komisyonu ve NATO’dan destek istenmesini öngörüyor.

Her ikisi de NATO üyesi olan Ankara ile Atina, tırmanan savaşın ortasında emperyalist güçlerle iş birliği içinde hem gerici jeopolitik çıkarlarını ilerletmeye çalışıyor hem de savaş hazırlıklarının bedelini işçi sınıfına karşı şiddetli bir kemer sıkma saldırısıyla ödetiyor. Bu gerilimden ve bir savaş tehlikesinden kapitalist ulus devlet sistemi altında ilerici bir çıkış yolu bulunmamaktadır.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) 2020 yılındaki tırmanmanın ortasında yayımladığı “Doğu Akdeniz’de bir Yunanistan-Türkiye savaşına hayır!“ açıklamasında belirttiği gibi,

Tarih; Yunanistan ile Türkiye arasında geçici bir barış anlaşmasına bir şekilde varılsa da varılmasa da, kapitalizm altında bu tür çatışmaların barışçıl bir şekilde çözülemeyeceğini göstermektedir… Savaşa karşı hamle sırası, uluslararası işçi sınıfı içinde gelişen harekettedir; onu, işçi sınıfı içinde savaş ve emperyalizm karşıtı uluslararası bir hareket inşa etmek için gereken Marksist bilinçle donatma mücadelesindedir.

DEUK’un Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, Türkiye ve Yunanistan’daki işçileri kendi egemen sınıflarının gerici milliyetçiliğini reddetmeye ve kendi ortak çıkarlarını ifade eden sosyalist bir program temelinde Ege’nin iki yakasında ve uluslararası ölçekte sınıf kardeşleriyle birleşmeye çağırıyor.

İşçi sınıfı için ileriye giden tek yol, mevcut ulus devletleri ve sınırları savunmayı öne süren burjuva ve küçük burjuva milliyetçiliğini reddedip bir Avrupa ve Ortadoğu Birleşik Sosyalist Devletleri uğruna mücadeleden geçmektedir. Bu aynı zamanda Yunanistan’da ve bölge genelinde DEUK’un yeni şubelerinin inşası uğruna mücadele demektir.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 19 days ago

Trump 90 milyon İranlıyı “yok etmekle” tehdit ederken Mamdani Trump’ı ağırladı: Amerikan emperyalizminin bir uzantısı olarak DSA

Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri’nin (DSA) seçilmiş en önde gelen ismi Zohran Mamdani, pazartesi günü New York belediye başkanlığı konutu Gracie Mansion’da Donald Trump’ı ağırladı. Salı günü ise Trump, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun karşısına çıktı ve İran’ı “İslam Cumhuriyeti’ni yok etmek” ve “onları cehenneme göndermekle” tehdit etti.

Bu olaylar zincirinin bir başka emsali de var. Mamdani’nin Trump’la Beyaz Saray’daki bir önceki görüşmesi, yönetimin İran’a karşı savaşı başlatmasından iki gün önce gerçekleşmişti. Bu kronoloji, DSA’nın siyasi karakteri hakkında her şeyi anlatıyor. DSA, Amerikan emperyalizminin karşıtı değildir. Onun bir uzantısıdır.

Trump’ın İran’a yönelik tehdidi Hitler’in dilidir. Bu, 90 milyondan fazla nüfusa sahip bir ülkeye karşı bir soykırım tehdididir. Başlı başına bir savaş suçudur. Tehdit, Venezuela’nın yağmalanması üzerine sergilenen bir böbürlenme (“ganimet galibindir”) eşliğinde geldi. Venezuela’nın devlet başkanı bu yılın başlarında Amerikan kuvvetleri tarafından kaçırıldı ve şu anda New York’taki bir federal hapishanede tutuluyor.

Mamdani pazartesi günü Trump’ın yanında yaptığı konuşmada İran hakkında tek kelime etmedi. Ardından CNN’den Christiane Amanpour’a verdiği, 22 dakika süren ve son derece sempatik bir havada geçen röportajda da İran’dan hiç söz edilmedi. Trump’la kurduğu ittifakı açıklayan Mamdani, tüm farklılıklarına rağmen “bizi bir araya getiren bir şey var, o da New York sevgisi” dedi. Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük kentinin belediye başkanı, salı gününden bu yana bir ulusu yok etme tehdidi hakkında tek kelime etmedi.

Bu bir gözden kaçırma değildir. Mamdani’nin İran konusundaki sessizliği siyasi bir tutumdur. Bu sessizlik, DSA’nın Amerikan emperyalizminin küresel hedeflerini kabullendiğini ve desteklediğini ifade ediyor.

CNN röportajında Mamdani, Netanyahu’yu “savaş suçlusu” olarak nitelendirdi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında çıkardığı tutuklama kararına uyulması gerektiğini söyledi. Ne var ki o, Netanyahu’nun başlıca destekçisini ve koruyucusunu kucaklıyor. Oysa herhangi bir makul hukuki ölçüte göre, bu kişinin kendisinin de savaş suçlarından tutuklanması gerekir. Netanyahu’nun kınanması, Mamdani’nin kusurunu destekçilerinden gizlemek için kullandığı bir kılıftır. Diktatörlüğe soyunan ve fiilen bir toplu katliamcı olan Trump’ı kucaklaması ise Mamdani’nin gerçek politikasıdır.

DSA, Wall Street’in ve Pentagon’un partisi olan Demokrat Parti’nin bir hizbidir. Demokratların Trump’ın dış politikasına yönelik eleştirisi hiçbir zaman bu politikanın fazla saldırgan olduğu yönünde olmamıştır. Onların şikâyeti, Rusya’ya karşı yeterince saldırgan olmamasıdır. Temsilciler Meclisi bu ay Lindsey Graham’ın yaptırım tasarısını oyladığında, Demokratların lideri Hakeem Jeffries (Mamdani’nin bir sonraki Temsilciler Meclisi Başkanı olarak desteklediği isim) tasarıya yeterince ileri gitmediği gerekçesiyle karşı çıktı. Jeffries, “zorbayı yatıştırmak değil, zorbayla yüzleşmek” gerektiğini ilan etti.

Bu tutum, DSA ve onun etrafındaki sahte sol çevrenin tamamı tarafından paylaşılıyor. DSA’nın iki Kongre üyesi Alexandria Ocasio-Cortez ve Rashida Tlaib, hem 2022’deki 40 milyar dolarlık hem de 2024’teki 61 milyar dolarlık Ukrayna savaş paketlerinin lehinde oy kullandı. Bu ayın başlarında Chicago’da Haymarket Books tarafından düzenlenen ve DSA’nın desteklediği Socialism 2026 konferansında, dış politika panelleri ABD-NATO’nun Rusya’ya karşı savaşını ve Çin’le çatışmayı desteklemeyi “anti-emperyalizm” olarak sundu. Konuşmacılardan biri, Amerika’nın 2022 öncesinde Ukrayna’ya verdiği desteğin “son derece sınırlı” kaldığından yakındı. Konuşmacılar, Ukrayna devletinin Holokost’a karışmış Nazi işbirlikçilerini onurlandırmasını görmezden geldi.

DSA’nın siyasi soy ağacı, 1940’ta Lev Troçki ve Dördüncü Enternasyonal’den kopan Max Shachtman’a uzanır. Burjuva kamuoyunun baskısı altında Shachtman, Sovyetler Birliği’ni emperyalizme karşı savunmayı reddetti. On yıl geçmeden Amerika’nın Kore’deki savaşını destekler hale geldi. Ardından Küba’ya yönelik Domuzlar Körfezi çıkarmasını ve Vietnam Savaşı’nı destekledi, takipçilerini de AFL-CIO’nun anti-komünist aygıtına yerleştirdi.

Shachtman’ın himayesinde yetişen ve DSA’nın kurucusu olan Michael Harrington, özünde aynı politikayı yeni bir örgütsel biçime taşıdı. Harrington’a göre Amerikan solu “Amerikan, Soğuk Savaş ve Dışişleri Bakanlığı yanlısı tarzında bir rol” oynamalıydı. Harrington, ömrü boyunca İsrail’in destekçisi oldu. 1973’te, Demokrat Parti içinde “yeniden hizalanma” programı temelinde Demokratik Sosyalist Örgütlenme Komitesi’ni (DSOC) kurdu. Bu program “mümkün olanın sol kanadı” olmayı hedefliyordu; mümkün olan ise her aşamada egemen sınıf tarafından belirleniyordu. 1982’de DSOC, Demokratik Toplum için Öğrenciler’in (SDS) bir kalıntısı olan Yeni Amerikan Hareketi ile birleşerek DSA’yı oluşturdu.

Trump’ın konuşmasının son derece önemli bir başka bölümü daha var. Trump’a göre “çökecek” olan Küba hükümeti, “ABD Komünist Partisi, Antifa ve Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri gibi yıkıcı ve radikal gruplarla bağlar geliştirmiştir.” Trump burada, Dışişleri Bakanlığı’nın temmuz ayında yayımladığı Küba raporunu yineliyordu. Bu rapor DSA’yı, Komünist Parti’yi, Ulusal Avukatlar Loncası’nı (National Lawyers Guild) ve Code Pink’i Havana’nın uzantıları olarak ele alıyor. Antifa şimdiden “terör örgütü” ilan edilmiş durumda. DSA’yı onunla aynı cümlede anmak, DSA’nın faaliyetlerinin de suç kapsamına alınabileceğini ilan etmek anlamına geliyor.

Bu doğrudan tehdide karşı Mamdani tek kelime etmedi. Jacobin tek satır yayımlamadı. DSA’nın bu suçlamalara verdiği tek resmi yanıt, hâlâ Dışişleri Bakanlığı raporuyla ilgili ağustos ayında yayımladığı açıklamadır. Bu açıklamada DSA, adeta yalvarırcasına, “[Trump’ın] raporunun, DSA’nın Küba Hükümeti yararına örgütlenmediğini kabul ettiğini” öne sürmüştü.

DSA, Gracie Mansion’daki görüşmenin kendisi hakkında da herhangi bir kamuoyu açıklaması yapmadı. Buna en yakın ifade, DSA New York şubesinin eş başkanı Grace Mausser’den geldi. Mausser Politico’ya şunları söyledi: “DSA içindeki insanların çoğu bunun bir strateji olduğunu ve Trump’ın, algıladığı her türlü küçümsemeye öngörülemez tepkiler veren çok hassas ve huysuz biri olduğunu anlıyor. Ona doğrudan hakaret etmek yalnızca Zohran’ın kendisi için değil, tüm kent için çok riskli.”

Bundan daha rezil bir açıklama hayal etmek güçtür. Trump’ın “öngörülemez” tepkileri arasında, 90 milyonluk bir ulusu yok etmekle tehdit etmek ve siyasi muhaliflerini terörist olarak damgalamak da var. DSA’nın buna yanıtı, ona karşı çıkmak değil, onu kızdırmamaya özen göstermektir. Bu, bir saray dalkavuğunun mantığıdır: Tiran hassastır, o halde pohpohlanmalıdır.

Trump’ın asıl korkusu DSA değildir. Kapitalist oligarşi, Mamdani gibilerini çoktan tartmıştır ve Trump karşısında kimin olduğunu biliyor. Salı günkü öfke nöbetinin hedefi işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının sola doğru kayışı, ilk aşamada DSA’nın seçim başarılarında çarpık bir ifade bulmuştur. Milyonlarca işçi ve genç savaşa ve oligarşiye karşı muhalefete yöneliyor ve sorunun bizzat kapitalizmin kendisi olduğu sonucuna varıyor.

Mamdani’nin ve DSA’nın davranışı, yalnızca söz konusu kişilerin bireysel oportünizmiyle ve genel bayağılığıyla açıklanamaz. Bu davranışın sınıfsal bir temeli vardır. DSA, rahat konumları kapitalist düzenin istikrarına ve Amerikan kapitalizminin küresel hâkimiyetine bağlı olan üst orta sınıfın ayrıcalıklı kesimleri adına konuşuyor. Bu kesimler, ülke içinde elde edilecek ganimetten daha büyük bir pay istiyor. Ganimetin yurtdışında nasıl elde edildiğine ise hiçbir itirazları yok.

Üstelik bu korkakça oportünizm onları kurtarmayacak da. Mamdani şu anda Trump’ın güler yüzlü adiliğinin ışıltısında güneşleniyor. Oysa ilk görüşmelerinden üç hafta önce Trump onu “yüzde 100 Komünist bir Deli” olarak nitelendirmişti. Bu ayın başlarında Temsilciler Meclisi’ndeki tüm Cumhuriyetçiler, DSA’nın ideolojisinin “Amerikan değerleri ve Amerika Birleşik Devletleri Anayasası ile bağdaşmadığını” ilan eden kararın lehinde oy kullandı. Siyasi rüzgârlar yön değiştirdiğinde Mamdani, kabul gördüğü hızla karalanabilir.

Emperyalist savaşa karşı mücadele DSA aracılığıyla yürütülemez. Bu mücadele ancak DSA’ya karşı yürütülebilir. Bunun yolu, işçi sınıfının Amerika Birleşik Devletleri’nde ve uluslararası düzeyde, Wall Street’in her iki partisine ve savaş ile diktatörlük üreten kapitalist sisteme karşı bağımsız siyasi seferberliğinden geçer. Bu, gerçekten sosyalist ve enternasyonalist bir önderlik gerektirir: Sosyalist Eşitlik Partisi ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 20 days ago
▲ 8 r/ifadeozgurlugu+1 crossposts

Anket, Türkiye’de çocuk ve genç işçilerin koşullarını gözler önüne seriyor

Geçtiğimiz hafta Evrensel gazetesinde yayımlanan bir anket, Türkiye’de genç ve çocuk işçilerin nasıl acımasız bir sömürüye tabi tutulduğuna dair önemli bir tanıklık oluşturuyor.

Emek Gençliği tarafından temmuz ve ağustos aylarında sanayi sitelerinde, tekstil atölyelerinde ve işçi semtlerinde 530 çocuk ve genç işçiyle yapılan ankete göre, uzun işgünleri, sefalet ücretleri, iş kazaları ve tükenmişlik bu gençlerin gündelik yaşamını belirliyor.

Katılımcıların yaşları 11 ile 25 arasında değişiyor. Yaş ortalaması 17 ve yüzde 55’i henüz 18 yaşına girmemiş. Otomotiv, metal işleme ve tamir-bakım atölyeleri ile kafe, restoran ve depolar başlıca çalışma yerleri arasında.

Anketteki iki Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) öğrencisi durumu şöyle özetliyor: “Biz öğrenci gibi değil normal işçiler gibi çalıştırılıyoruz. Aldığımız ücret kesinlikle buna değmez. Düşük ücretle ‘kullan at çırak’ olarak görülüyoruz.”

Bu sözler, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin “mesleki eğitim” adı altında yaygınlaştırdığı sistemin gerçek içeriğini açığa vuruyor. Lise öğrencilerinin haftanın dört gününü işyerinde, yalnızca bir gününü okulda geçirdiği MESEM, işverenlere yasal kılıf altında ucuz ve güvencesiz emek sağlayan bir mekanizmadır. “Öğrenci” ya da “çırak” statüsü, düşük ücretin gerekçesine dönüştürülüyor. Ankete katılanların 172’si MESEM öğrencisi. Geri kalanlar arasında meslek lisesi öğrencileri, mezunlar ve eğitim dışına itilmiş lise çağındaki gençler bulunuyor. Sorun MESEM’le sınırlı değil, ancak MESEM genç emeğinin sömürüsünün kurumsallaşmış biçimidir.

Çalışma koşulları, işçi sınıfının sekiz saatlik işgünü dahil büyük mücadelelerle kazandığı hakların ne ölçüde saldırıya uğradığının altını çiziyor. Katılımcıların 275’i haftada altı gün, 38’i ise yedi gün çalışıyor. Yüzde 44’ünün günlük mesaisi dokuz-on saat, yaklaşık dörtte birininki on bir-on iki saat sürüyor. Bazıları daha da uzun işgünleri bildiriyor. On altı yaşındaki bir MESEM motor mekanik bölümü öğrencisinin talebi, sabah yediden akşam beşe kadar çalışmak. On saatlik bir işgününün onun için iyileşme anlamına gelmesi, beklentilerin ne denli aşağı çekildiğini gösteriyor.

Daha uzun çalışmak daha fazla kazanmak anlamına da gelmiyor. Resmi aylık net asgari ücret 28.075 lira iken, haftada 41–50 saat çalışanların ortalama aylık ücreti 25.747 lira; 61–70 saat çalışanlarınki ise yalnızca 26.848 lira. Katılımcıların yüzde 69’u asgari ücret ya da altında ücret alıyor. Karl Marx’ın açıkladığı gibi, işgününün uzatılmasıyla elde edilen mutlak artık değer üretimi kapitalist sistemin genel temelini oluşturur.

Bunun bedeli gençlerin bedenleri ve gelecekleriyle ödeniyor. Katılımcıların yüzde 55’i en az bir kez iş kazası geçirmiş. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin raporları, her yıl onlarca çocuğun iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiğini ve aralarında MESEM öğrencilerinin de bulunduğunu belgeliyor. İSİG Meclisi verilerine göre sadece bu yaz 33 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti.

Ankette yorgunluk, uykusuzluk ve mutsuzluk şikayetleri belirgin biçimde öne çıkıyor. On beş yaşındaki bir öğrencinin “Keşke okuyabilseydim” sözü, anayasal eğitim hakkının azımsanmayacak sayıda işçi çocuğu için boş bir vaat olduğunu gösteriyor. Nefes gazetesinin aktardığı TÜİK verilerine göre, Türkiye’de toplam 21,3 milyon çocuğun üçte birinden fazlası ya da 7,8 milyon çocuk “yoksulluk ve sosyal dışlanma riski” altında yaşıyor. 15-17 yaş arasındaki çocuklar arasında işgücüne katılma oranı yüzde 25,5 (980 bin çocuk).

Bu koşullar, kapitalist oligarşinin işçi sınıfının sosyal koşullarına ve yaşam standartlarına artan saldırısının bir ürünüdür. Yüksek enflasyon ve sefalet düzeyinde tutulan asgari ücret, çocukların gelirini işçi aileleri için zorunlu hale getiriyor. Ucuz genç emeği ise bütün işçilerin ücretleri üzerinde aşağı yönlü baskı yaratıyor.

Bu uluslararası bir olgudur. ILO ve UNICEF’e göre 2024’te dünyada yaklaşık 138 milyon çocuk işçi vardı ve bunların 54 milyonu tehlikeli işlerde çalışıyordu. Aynı anda, SIPRI’ye göre küresel askerî harcamalar 2025’te 2,887 trilyon dolara ulaştı. Türkiye’nin askerî harcamaları yüzde 7,2 artışla 30 milyar dolara çıktı ve 2016’dan bu yana reel artış yüzde 94’ü buldu. Çocukların çalışmasını engelleyecek ve düzgün bir beslenmeyi de içeren nitelikli bir kamusal eğitim almasını sağlayacak sosyal kaynaklar, egemen sınıfın gerici çıkarlarını korumaya yönelik savaş hazırlıklarına heba ediliyor.

NATO’nun Rusya’ya karşı Ukrayna’da yürüttüğü savaştan ABD destekli İsrail’in Gazze’deki soykırımına ve ABD-İsrail’in İran’a karşı saldırı savaşına kadar uzanan bir emperyalist saldırganlık tırmanışının ortasında, kapitalist hükümetler işçilerden fedakârlık talep ediyor. Gençler hem ucuz işgücü hem de top yemi olarak bu politikaların hedefindeler.

Anketin çocuk ve genç işçilerin durumuna ışık tutması önemli ancak Emek Gençliği’nin bağlı olduğu Emek Partisi’nin (EMEP) programı ve politikaları, kapitalist kâr sisteminden kaynaklanan bu koşullara son verecek bir yol sunmuyor. Tam aksine, Stalinist bir parti olan EMEP, “demokratik halk iktidarı” denilen ve sosyalist devrimi reddeden kapitalizm yanlısı programıyla, işçi sınıfı içindeki öfkeyi egemen sınıfın farklı hiziplerine yönlendiren bir perspektifi savunuyor.

EMEP, 2023 parlamento seçimlerinde Emek ve Özgürlük İttifakı içinde Kürt milliyetçisi Yeşil Sol Parti (sonra Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi, DEM Parti adını aldı) listelerinden seçimlere katıldı ve iki milletvekilliği elde etti. Aynı yıl yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde ise NATO yanlısı, işçi ve göçmen karşıtı sağcı bir kampanya yürüten Kemalist Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekledi.

DEM Parti bugün hapisteki Kürdistan İşçi Partisi (PKK) lideri Abdullah Öcalan ile beraber, temel demokratik hakları giderek ortadan kaldıran ve işçi sınıfına karşı kapitalist oligarşi adına şiddetli bir sosyal saldırı programını uygulayan Erdoğan hükümetiyle Kürt sorununda “barış” ve “demokratikleşme” sağlama iddiasıyla iş birliği yapıyor.

EMEP de bunun bir parçası olarak kurulan meclis komisyonunda yer aldı ve çıkarılan yasaya “rehine siyaseti” ürettiğini söylemesine rağmen evet oyu verdi. EMEP Milletvekili İskender Bayhan, “Kanun teklifinde ne yok? Demokratikleşme yok. Kürt sorununun demokratik çözümü yok... En temel demokratik haklar, kalıcı barış için atılacak adımlar yok… Ancak uyarılarımızı, eleştirilerimizi, itirazlarımızı da yaparak bu desteği veriyoruz,” diyordu.

EMEP’in ittifak kurduğu veya desteklediği bu partilerin hiçbiri, çocuklar da dahil işçi sınıfının amansızca sömürülmesine ve savaşta ölüme gönderilmesine yol açan kapitalist sisteme karşı değildir. İşçileri Türk ya da Kürt milliyetçisi burjuva politikacıları desteklemeye yönlendirmek, eleştirdiklerini söyledikleri kapitalist sömürü düzenine “sol”dan destek olmak ve işçi sınıfı içinde bağımsız bir devrimci hareketin gelişmesini engellemek anlamına gelmektedir.

Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’e bağlı Toplumsal Eşitlik için Uluslararası Gençlik ve Öğrenciler (IYSSE), bu kapitalizm yanlısı milliyetçi perspektifi reddediyor ve öğrencileri ve genç işçileri, diğer ülkelerdeki sınıf kardeşleriyle birleşmeye ve uluslararası sosyalizm uğruna mücadele etmeye çağırıyor.

Bu mücadelenin ayrılmaz talepleri olarak, çocukların geçim zorunluluğuyla işe sürüklenmesine son verilmeli ve çocuk işçiliği yasaklanmalı; eğitim, beslenme, ulaşım ve barınma hakları kamusal olarak güvence altına alınmalıdır. MESEM kaldırılmalı ve mesleki eğitim, şirketlere ucuz emek sağlama aracı olmaktan çıkarılarak tam kamusal okul eğitimi içinde verilmelidir. Bu talepler uğruna mücadele genç işçilerin, öğrencilerin, öğretmenlerin ve diğer emekçilerin sendika bürokrasilerinden ve düzen partilerinden bağımsız, taban komiteleri aracılığıyla ulusal ve uluslararası düzeyde birleşmesini gerektirmektedir.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 22 days ago
▲ 2 r/direnis+1 crossposts

Eyalet seçimlerindeki siyasi depreme rağmen Alman hükümeti savaş ve kemer sıkma politikasını sürdürecek

​

Berlin ve Mecklenburg-Batı Pomeranya’da yapılan seçimler siyasi bir depreme yol açtı. Her iki seçime de federal hükümetin savaş ve kemer sıkma politikasına duyulan muhalefet damgasını vurdu. Buna rağmen Şansölye Friedrich Merz, sandıkların kapanmasından kısa süre sonra kameraların karşısına geçti ve seçmenler nasıl oy kullanmış olursa olsun, gündemini sürdüreceğini ve daha da yoğunlaştıracağını açıkladı.

Mecklenburg-Batı Pomeranya’da, Federal Almanya Cumhuriyeti tarihinde ilk kez Hristiyan Demokrat Birlik/Hristiyan Sosyal Birlik (CDU/CSU) çatısı altındaki bir parti, bir eyalet parlamentosunda artık temsil edilmeyecek. CDU ve Sosyal Demokratlar (SPD) birlikte yüzde 12,5 oranında oy kaybetti. Berlin’de bu oran yüzde 15,8’e kadar çıktı. SPD’nin Mecklenburg-Batı Pomeranya’da yüzde 35,5 ile görece güçlü bir sonucu koruyabilmesi, esas olarak baş adayı Manuela Schwesig’in başta sosyal meseleler olmak üzere federal politikalarla arasına bilinçli olarak mesafe koymasından kaynaklanıyordu.

Berlin’de en çok kazanan Sol Parti oldu. Yüzde 25,7 ile tarihinin en iyi sonucunu elde eden parti, ikinci sıradaki CDU/CSU’nun 6,9 puan önüne geçti. 16-34 yaş grubunda Sol Parti’nin oyları yüzde 40’ın çok üzerine çıktı. Sol Parti özellikle daha önce oy kullanmayanları harekete geçirmekte başarılı oldu. Bu kesimden 75 bin oy aldı; onu 51 bin oyla Yeşiller ve 36 bin oyla SPD izledi. Daha az ölçüde de olsa seçmenler Almanya için Alternatif’e (AfD) de yöneldi. AfD, 7,2 puanlık artışla yüzde 16,3’e ulaştı. Parti ağırlıklı olarak, Sol Parti’nin eski kalesi Marzahn da dahil olmak üzere kentin çevre ilçelerindeki daha yaşlı seçmenlerin oyunu aldı.

Sol Parti’nin aldığı sonuç, federal hükümetin politikalarına duyulan öfkeyi yansıtıyor ve nüfusun geniş kesimlerinde sola doğru bir kaymayı gözler önüne seriyor. Sol Parti seçmenlerinin yüzde 91’i, “partinin federal hükümetin sosyal reformlarına karşı çıkmasını” onayladığını belirtti. İkinci sırada, yüzde 88 ile Sol Parti’nin “İsrail hükümetini sert bir dille eleştirmesi” gösterildi. Bu durum özellikle dikkat çekicidir. Çünkü partinin baş adayı Elif Eralp, savaş meselesini bilinçli olarak seçim kampanyasının dışında tutmuş, hatta Filistin’le dayanışma gösteren kendi üyelerini eleştirmişti.

Mecklenburg-Batı Pomeranya’da ise Sol Parti aynı gün yüzde 6,5 ile tarihinin en kötü sonucunu aldı. Parti burada son dört yıldır SPD ile koalisyon halinde iktidardaydı ve eyaletteki sosyal felaketten sorumlu tutuldu. Partinin baş adayı Simone Oldenburg, Federal Konsey’de (Bundesrat) federal hükümetin trilyon avroluk yeniden silahlanma programı lehinde oy kullanmıştı.

Sol bir görünüm altında yürütülen bu sağcı politikalar, doğrudan AfD’nin ekmeğine yağ sürdü. AfD yüzde 38,2 ile birinci parti oldu; ancak koalisyon ortağı bulamadığı için Eyalet Başbakanlığı koltuğuna oturması pek olası görünmüyor. AfD, Mecklenburg-Batı Pomeranya’da kendisini açıkça bir barış partisi olarak sundu. Böylece federal hükümete yönelik, Sol Parti’nin sefil rolünden beslenen öfkeyi kendi gerici gündemine kanalize etmeyi başardı.

AfD’ye oy vermenin en önemli gerekçesi “sosyal güvence” oldu; en sık dile getirilen üçüncü gerekçe ise “Avrupa’da barış”tı. AfD seçmenlerinin yüzde 36’sı, partiye programı nedeniyle değil, diğer partilere duydukları hayal kırıklığı yüzünden oy verdiklerini belirtti. SPD baş adayı Schwesig, seçim gecesi partisinin Ukrayna’daki savaşı desteklemesi nedeniyle AfD’ye 48 bin seçmen kaybettiğini kabul etmek zorunda kaldı. AfD özellikle işçiler arasında güç kazandı. Parti bu kesimde Mecklenburg-Batı Pomeranya’da oyların yüzde 51’ini aldı. Berlin’de ise yüzde 29 gibi kayda değer bir oran elde etti; Sol Parti’nin işçiler arasındaki oyu yüzde 26’da kaldı.

Federal hükümet, seçim sonuçlarına yansıyan savaşa ve kesintilere yönelik kitlesel muhalefete daha da sağa kayarak yanıt veriyor. Sandıkların kapanmasından birkaç dakika sonra Şansölye Friedrich Merz, tüm televizyon kanallarından yayınlanan bir konuşmasında, hükümetinin seçim sonuçlarından etkilenmeyeceğini açıkladı.

Şansölye, partisinin felaket boyutlarındaki performansının “reformların” sorgulanmasına yol açmaması gerektiğini söyledi. Merz’e göre, “oldukça gerçek tehditler” karşısında Almanya ve Avrupa kendi güçlü ve zayıf yönlerini tartışmalıydı. Gerekli önlemler artık “cesaretle, kararlılıkla ve sabırla” hayata geçirilmeliydi. Şansölye, “her şeyin hemen onay görmeyeceğini” ve “zorlukların ve yeni belirsizliklerin” yaşanacağını kabul etti; ancak “reformların” ne pahasına olursa olsun dayatılması gerektiğini vurguladı.

Seçmen iradesi bundan daha pervasızca ayaklar altına alınamazdı. Federal hükümetin saldırgan savaş rotası ve sosyal haklara yönelik kapsamlı saldırıları, artık demokratik haklarla hiçbir şekilde bağdaşmıyor. Nihayetinde bunlar otoriter bir rejim gerektiriyor. Aşırı sağcı AfD’nin doğrudan hükümete alınması çağrısında bulunan seslerin giderek çoğalmasının nedeni de budur.

Springer grubuna ait günlük gazete Die Welt, seçimlerin ardından pazartesi günü, “bazı eyalet başbakanlarının şimdiye kadar uygulanan dışlama stratejisini temkinli bir şekilde yeniden düşünmeye başladığını” memnuniyetle aktardı. CDU/CSU’nun gençlik örgütü Junge Union’ın saymanı Clara von Nathusius ise AfD ile koalisyon görüşmelerinin başlatılması çağrısında bile bulundu. Die Welt şu yorumu yaptı: “Temkinli eyalet başbakanları ve bu fenomen [Clara von Nathusius], ülke genelinde kamuoyu havasındaki değişimi keskin bir şekilde sezmekte. Ve farklı yollarla, çoktan gecikmiş bir siyasi dönüşüm için çalışıyorlar.”

Ne var ki Berlin ve Mecklenburg-Batı Pomeranya’daki yeni hükümetler de çatışma ve sosyal saldırı rotasını sürdürecek. Mecklenburg-Batı Pomeranya’da CDU’nun parlamento dışında kalmasının ardından, tek gerçekçi seçenek aslında SPD, Sol Parti ve Yeşiller arasında bir koalisyon. Berlin’de ise Sol Parti ve Yeşiller, hükümet kurma olasılığını araştırmak istediklerini şimdiden açıkladılar. Ancak bunun için SPD meclis grubunun desteğine de ihtiyaç duyacaklar. CDU, Yeşiller ve SPD’den oluşan bir ittifak da olasılıklar arasında.

Sol Parti’nin temel seçim vaadi, yani konut şirketlerinin 2021 referandumu uyarınca kamulaştırılması, daha seçim gecesi tartışmaya açıldı. SPD, kendisinin yer alacağı bir hükümette bunun gerçekleşmeyeceğini derhal açıkladı. Baş aday Steffen Krach, “Sonunda bunun olmayacağından çok eminim” dedi. Sol Parti’den Gregor Gysi de daha seçim gecesi, 2021’deki oylamanın açık sonucunun uygulanması yerine yeni bir referandum yapılması gerektiğini ifade etti.

Yeşiller’in baş adayı Werner Graf, savaş politikası ve Gazze’deki soykırım konusunda açık bir tavır aldı. Graf, olası bir hükümet ortaklığından önce Sol Parti’nin kendi saflarındaki “antisemitizm” sorununu tutarlı bir şekilde ele almasını talep etti. “Partilerindeki bu sorunlu unsurları nasıl dizginleyeceklerinin açık olması gerekir” dedi. Sol Parti’nin baş adayı Elif Eralp ise daha seçimlerden önce, Gazze’deki soykırıma karşı direniş çağrısı yapan bir sanatçıyı davet ettiği için partinin Neukölln ilçe örgütünü eleştirmişti.

Elif Eralp, Berlin Belediye Başkanı olursa CDU ve SPD’nin politikalarını sürdürecek. Sol Parti, öncülü PDS’nin 2002’de Berlin eyalet hükümetine ilk kez girmesinden bu yana, “boş kasaları” ve “kaçınılmaz zorunlulukları” gerekçe göstererek işten çıkarmaların, ücret kesintilerinin ve kamu konutlarının spekülatörlere satışının örgütlenmesine yardım etti. Eralp ilk kez bir kırmızı-kırmızı-yeşil koalisyonunun başına geçse bile, bu konularda hiçbir şey değişmeyecek.

Merz hükümeti, SPD ve Yeşiller’in tam desteğiyle, toplumsal yaşamın tüm alanlarını Rusya’ya karşı savaşın tırmandırılmasına tabi kılıyor. Sosyal harcamaları budarken yeniden silahlanmaya yüz milyarlarca avro harcıyor. Böylece, savaş ve sınıf savaşından başka hiçbir çözümü olmayan küresel kapitalizm krizine yanıt veriyor.

Bu koşullar altında, Merz hükümetine ve onun temsil ettiği kapitalist çıkarlara meydan okumadan Berlin’de ilerici reformlar yapmanın ve kiraları düşürmenin mümkün olduğu iddiası, düpedüz bir aldatmacadır.

Eyalet Senatosu’nda bir Eralp koalisyonu, son kırmızı-kırmızı-yeşil koalisyonun 2023’te bıraktığı yerden devam edecek. Sosyal kesintileri sürdürecek, eğitimde ve sağlıkta tasarrufa gidecek ve böylece yeniden silahlanma için gereken kaynağı yaratacak. Bu yeniden silahlanma programı lehinde, Almanya’nın ikinci parlamento meclisi olan Federal Konsey’de SPD, Yeşiller ve hatta bizzat Sol Parti birlikte oy kullanmıştı. Bu sağcı politikalar, aynı politikaları çok daha acımasız yöntemlerle dayatan AfD’nin önünü açıyor.

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (Sozialistische Gleichheitspartei, SGP) Berlin seçimlerindeki kampanyası, tam da bu bağlamda büyük bir siyasi önem kazanıyor. SGP, AfD’yi durdurmak için herkesin Sol Parti’nin arkasında saf tutması gerektiği yönündeki yanlış argümana karşı çıktı. Aşırı sağın yükselişini ancak işçi sınıfının uluslararası, sosyalist bir programa dayanan bağımsız müdahalesinin durdurabileceğinde ısrar etti.

SGP, savaşın tırmanmasını seçim kampanyasının merkezine yerleştirdi ve seçim bildirgesinde şunları belirtti:

Savaş ve militarizmle, savaş kışkırtıcılarına yönelik pasifist çağrılarla değil, ancak iktidarın onların elinden alınmasıyla mücadele edilebilir. Savaş politikası, tek tek siyasetçilerin yanlış kararlarının basit bir sonucu değildir. Bu politika, kapitalizmin, 20. yüzyılda olduğu gibi bir kez daha savaşa ve barbarlığa yol açan derin krizinden kaynaklanmaktadır.

İşçilerin savaştan kazanacağı hiçbir şey yok ama kaybedecekleri çok şey var. Bu nedenle büyüyen milliyetçiliğin ve savaşın karşısına işçi sınıfının uluslararası birliğiyle çıkıyoruz. İşçiler, birbirlerine karşı kışkırtılmalarına ve birbirlerine kurşun sıkmalarına izin vermek yerine, kapitalizme karşı mücadelede tüm sınırları aşarak birleşmelidir.

Seçimlerin ardından, bu perspektif için bilinçli bir mücadele yürütmek her zamankinden daha önemli. Savaşa, faşizme ve sosyal kesintilere karşı olan herkesi bugün aktif destekçi olarak kaydolmaya ve SGP’nin inşasına katılmaya çağırıyoruz!

wsws.org
u/resurrect-8391 — 23 days ago
▲ 4 r/GercekTurkey+2 crossposts

Moskova’ya büyük İHA saldırısı: ABD-NATO’nun Rusya ile savaşında yeni bir aşama

​

Ukrayna, cumartesiyi pazara bağlayan gece, savaşın başından bu yana Rusya başkentine yönelik en büyük saldırıyı düzenledi. Moskova belediye başkanı, kente doğru gelen 450 insansız hava aracının (İHA) düşürüldüğünü açıkladı. Moskova bölgesinde üç kişi hayatını kaybetti ve normalde kentin yakıt ihtiyacının yüzde 40’ını karşılayan rafineri yandı.

Saldırı, Rusya’nın bir hafta önce Batı Ukrayna’da, Polonya’ya yaklaşık 2 kilometre uzaklıktaki Yahodin istasyonunda bir yolcu trenine düzenlediği İHA saldırısının ardından geldi. O saldırı, eski Britanya Başbakanı Boris Johnson’ı ve birkaç Avrupa hükümetinin güvenlik danışmanlarını taşıyan bir trenin istasyondan geçmesinden yalnızca dakikalar sonra gerçekleşmişti.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy pazar günü yaptığı açıklamada, saldırıda Ukrayna’nın Flamingo seyir füzesinin ve ülkenin yurt içinde üretilen ilk balistik füzesi olan Pelikan’ın da kullanıldığını söyledi. Flamingo, Ukrayna’nın şimdiye kadar kullandığı Liutyi İHA’larının 50 ila 60 kilogramlık savaş başlıklarına karşılık 1.150 kilogramlık bir savaş başlığı taşıyor ve Fransız şirketi Safran tarafından sağlanan bir güdüm sistemi kullanıyor.

Artık Rusya ile NATO’nun emperyalist güçleri arasında de facto bir savaş durumu söz konusudur. NATO’nun politikası savaşı amansızca tırmandırmaya dayanıyor.

Ukrayna, Rus kentlerine, parası NATO güçlerince ödenen, onlarla ortaklaşa geliştirilen ve çoğu zaman doğrudan onlar tarafından tedarik edilen silahlarla saldırıyor; bu güçler aynı zamanda uydu görüntüleri ve hedefleme istihbaratı da sağlıyor. Avrupa Birliği, haziran ayından bu yana Ukrayna için İHA’lara ve füzelere 8,5 milyar avro aktardı.

Moskova’ya yönelik saldırıların finanse edilmesi ve silahlandırılması, pervasızlığın da ötesine geçiyor. Avrupalı liderler, büyük bir Rus karşı saldırısının gelebileceğini biliyorlar ve eylemleri tam da böyle bir misillemeyi kışkırtmayı amaçlıyor. Polonya Başbakanı Donald Tusk perşembe günü parlamentoda, Rusya’nın Ukrayna’yı destekleyen ülkelere yönelik İHA ve füze saldırıları planlarına ilişkin istihbaratın artık “son derece tutarlı ve ne yazık ki ikna edici” olduğunu söyledi. İki gün sonra Moskova saldırısı geldi.

Buna rağmen, Avrupalı NATO güçlerinin hiçbirinin liderlerinden müzakere çağrısı, uçurumun kenarından geri adım atılması yönünde bir çağrı gelmiyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 2 Eylül’de Avrupa’nın Rusya üzerindeki baskısı hakkında şunları söyledi: “Bunu artıracağız. Ve durmayacağız.”

NATO güçleri, savaşı tırmandırarak Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hükümetinin çöküşünü sağlayabileceklerini hesaplıyorlar. İşin bir nükleer çatışmaya varmayacağına inanıyor olabilirler. Ancak bunu göze almaya hazırlar ve olayların, herhangi bir hükümetin niyetinden bağımsız bir mantığı var.

Peki, emperyalist güçleri bu tür eylemlere iten nedir? Yanıt, kendi egemenliklerinin, hiçbir çözümlerinin bulunmadığı toplumsal, ekonomik ve siyasi krizlerinde yatıyor. Bu politikaları uygulayanların canice niyetleri yeterince gerçektir. Ancak bu niyetlerin kendileri de emperyalizmin nesnel mantığının ürünüdür.

Avrupalı güçler; yavaş büyüme, geride kalan verimlilik ve ABD ve Çin ile giderek açılan bir teknoloji uçurumuyla karşı karşıya. Avrupa Merkez Bankası’nın eski başkanı Mario Draghi, bu durumu “varoluşsal bir meydan okuma” olarak nitelendirdi. Tırmandırmada merkezi rolü Alman emperyalizmi oynuyor. Berlin, savaşın en büyük Avrupalı finansörü ve Başbakan Friedrich Merz, Rusya’ya karşı kullanılan silahların menziline “hiçbir kısıtlama” getirilmeyeceğini ilan etti. Almanya, gelecek yıl savunma bütçesini yüzde 32,7 artırarak 109,7 milyar avroya çıkarırken, 2030’a kadar sağlık ve emeklilik harcamalarından 38,3 milyar avro kesinti yapacak.

Alman emperyalizmi yirminci yüzyılda iki kez doğuya yürüdü. Hitler 1941’de, kendi deyimiyle Lebensraum, yani “yaşam alanı” için, doğunun topraklarının, kaynaklarının ve emeğinin fethi uğruna Sovyetler Birliği’ne karşı bir imha savaşı başlattı; bu savaş 27 milyon Sovyet yurttaşının hayatına mal oldu. Üçüncü Reich’ın yenilgisinden seksen yıl sonra, sanayi temelinin ve ihracat pazarlarının aşınmasıyla karşı karşıya kalan Alman egemen sınıfı, krizinden çıkış yolunu yeniden doğuda görüyor.

Amerika Birleşik Devletleri ise devasa ve sürdürülemez bir federal borç ile borçlanma maliyetlerindeki sıçramanın hızlandırdığı, derinleşen bir dolar sistemi kriziyle hareket ediyor. 40 trilyon dolarlık borcun faizi, mali yılın ilk 11 ayında 1 trilyon dolara ulaştı; bu, Pentagon’un harcadığından daha fazla. On yıllık Hazine tahvilinin getirisi cuma günü, Temmuz 2007’den bu yana en yüksek seviye olan yüzde 5,01’den kapandı. Amerikan emperyalizmi, ekonomik gerilemesini askeri yollarla telafi etmeye çalışıyor.

Avrupalı güçlerin durumu tırmandırması, kısmen Trump yönetimindeki Amerikan dış politikasında yaşanan kaymaya bir yanıttır. Yönetimin dikkati, en azından şimdilik, 28 Şubat’ta başlayan İran’a karşı savaşa ve Çin ile çatışmaya odaklanmış durumda. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping bu hafta Washington’a gelecek.

Aynı zamanda, Amerikan kurulu düzenin baskın kesimleri Avrupalıları dolduruşa getiriyor. Elli sekiz Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi, 16 Eylül’de Rus petrolünün en büyük alıcılarına yüzde 100’e varan gümrük vergileri uygulanmasına yetki veren bir yasa tasarısı lehine oy kullandı; tasarıya “hayır” oyu veren Meclis Azınlık Lideri Hakeem Jeffries ise tasarının fazla zayıf olduğunu ileri sürdü. Demokratlar 3 Kasım seçimlerinde Kongre’nin kontrolünü kazanırlarsa, Rusya’ya karşı daha da saldırgan bir savaş programı izleyeceklerdir.

ABD ve Avrupalı emperyalist güçler, 1914’teki büyük güçlerinkine benzer bir konuma gelmiş bulunuyor. 28 Haziran 1914’te Avusturya arşidükünün Saraybosna’da suikasta kurban gitmesini izleyen haftalarda Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya, Fransa ve Britanya hükümetleri, tüm korkunç sonuçlarına rağmen savaşın önlerindeki en az kötü seçenek olduğu sonucuna vardılar. 1914’te ve 1939’da Hitler’in yaptığı gibi, egemen sınıflar savaşı, çözemedikleri sorunları bastırmanın bir aracı olarak görüyorlar. Bu hükümetlerin hiçbiri geri adım atmaya razı değil ve aşmaya hazır olmadıkları hiçbir kırmızı çizgi yok.

Hükümetler durumu tırmandırmayı seçtiler ancak bunun sonuçlarını kontrol etmiyorlar. Onlara iki yıl sonra kentlerinin neye benzeyeceği gösterilebilse bile, bu onları durdurmazdı. Rus Devrimi’nin eş önderi Lev Troçki, Dördüncü Enternasyonal’in 1938 tarihli kuruluş programında şöyle yazmıştı: “Burjuvazi, yeni bir savaşın kendi egemenliği açısından taşıdığı ölümcül tehlikenin elbette farkındadır. Ancak bu sınıf, savaşı önlemeye 1914 arifesinde olduğundan ölçülemeyecek kadar daha az muktedirdir.” Bu değerlendirme bugün çok daha fazla geçerlidir.

Şimdi beşinci yılında olan savaş, NATO güçleri tarafından kışkırtıldı. NATO’nun otuz yıl boyunca Rusya’nın sınırlarına kadar genişlemesi ve Ukrayna’nın bir NATO vekili olarak silahlandırılması, Şubat 2022’de Putin’in istilasıyla başlayan çatışmayı kışkırtmayı amaçlıyordu.

Savaşı emperyalist güçler adına yürüten Ukrayna rejimi, belki de hepsinden derin bir krizle karşı karşıya bulunuyor. Zelenskiy diktatörlüğü sıkıyönetimle yönetiyor, seçimleri düzenlemiyor ve muhalefet partilerini yasaklamış durumda. Ordusuna yeni güçleri erkekleri sokaklardan yakalayarak katıyor ve Lviv, Ternopil, Lutsk ve diğer kentlerde zorla askere almaya karşı giderek artan bir direnişle karşı karşıya bulunuyor.

10 Ağustos’ta bir Ukrayna mahkemesi, 27 yaşındaki sosyalist Bogdan Syrotiuk’u savaşa karşı çıktığı ve Ukraynalı ve Rus işçilerin savaşa karşı birliği çağrısında bulunduğu için 15 yıl hapis cezasına çarptırdı.

Ukrayna’nın istila edilmesi, kendisi de 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasının ürünü olan bir rejimin gerici bir yanıtıydı. Rus hükümeti, devlet mülkünü yağmalayarak zenginleşmiş oligarkların hükümetidir ve politikaları en başından beri iflas etmiştir. Putin’in Ukrayna’yı istila etmedeki stratejisi, sürekli olarak “Batılı ortaklarımız” diye andığı NATO güçlerini, Rusya ile bir uzlaşmaya varmaları için baskı altına almaktı. Bunun yerine onlar, istilayı muazzam bir askeri tırmandırma için bahane olarak kullandılar.

Siyasi durumdaki en büyük tehlike, tehdidin boyutu ile halkın bu tehdidi kavrayışı arasındaki uçurumdur. Geniş kitleler tehlikeyi seziyor ancak hükümetlerinin nükleer savaşı göze alabileceğine inanamıyorlar. Hükümetler de bunu istismar ediyor. Medya ve siyaset kurumu, halkın tehlikeleri bilmesini ve anlamasını engellemek için elinden geleni yapıyor.

Her ülkedeki işçiler ve gençler, hükümetlerinin kendilerini nükleer silahların kullanımıyla sonuçlanabilecek bir Rusya savaşına sürüklediği ve siyaset kurumunun hiçbir kesiminin bunu durdurmayacağı konusunda uyarılmalıdır.

Uluslararası bir işçi sınıfı hareketi dışında hiçbir şey bu savaşı durduramaz. Böyle bir hareketin temeli mevcuttur. Her ülkede işçi sınıfı içinde, giderek büyüyen bir grev ve protesto dalgasıyla ifade bulan, artan bir muhalefet var. Fiyatların hızla yükselmesi ve yeniden silahlanmanın bedelini ödetmek için sosyal programların içinin boşaltılması da dahil olmak üzere savaşın etkisi, genel toplumsal krizle birleşiyor: akıl almaz boyutlara ulaşan eşitsizlik, toplu işten çıkarmalar ve demokratik haklara yönelik saldırı.

Bu mücadeleler bilinçli bir siyasi hareket içinde birleştirilmelidir. Bu hareket, Ukrayna, Rusya, Avrupa ve Amerika’daki işçileri ortak düşmanlarına karşı birleştiren, uluslararası bir hareket olmak zorundadır. Savaşı destekleyen egemen sınıfın tüm partilerinden bağımsız olmalıdır. Savaşın kaynağı olan kapitalist sisteme karşı sosyalist bir hareket olmalıdır.

Dünya savaşının alternatifi dünya sosyalist devrimidir.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 24 days ago
▲ 14 r/GercekTurkey+2 crossposts

Türkiye ekonomisinin finansallaşması ve fon balonu krizi

Geçtiğimiz hafta Borsa İstanbul’da birkaç portföy yönetim şirketinin etrafında örülen spekülatif balon patladı. Yüz binlerce küçük tasarruf sahibinin birikimi donduruldu ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, sistemin geri kalanını korumak için bir kez daha kamu kaynaklarını seferber etti.

Kriz, İstanbul merkezli Pusula Portföy’ün bazı fonlarının yatırımcılara geri ödemeleri zamanında yapamayacağını açıklamasıyla başladı; bu açıklama yatırımcıların birikimlerini çekmek için akın etmesine yol açtı. Ertesi gün bu kez Tera Portföy’ün toplam 366 milyar lira (7,5 milyar dolar) büyüklüğündeki iki fonu da geri ödeme taleplerini karşılayamadı.

Salı günü başlayan panik çarşamba günü zirveye ulaştı. Üç günlük satış dalgası BİST100 endeksinin neredeyse yüzde 10’unu sildi. Perşembe sabahı Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek başkanlığında toplanan Finansal İstikrar Komitesi, sorunun fon piyasasının belirli bir bölümünde yoğunlaştığını ve “geçici ve yönetilebilir” nitelikte olduğunu ilan etti. Ardından Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), 7 portföy yönetim şirketine ait toplam 131 yatırım fonunun tasfiyesine ilişkin usul ve esasları belirledi. 800 milyar lirayı (16,5 milyar dolar) aşan büyüklüğe sahip bu fonların tasfiyesi, 500 binin üzerinde yatırımcıyı doğrudan ilgilendiriyor. Bu yatırımcılar paralarına ya da varsa ondan geri kalanlara ancak yaklaşık üç ay sonra ulaşabilecekler.

Yaşananlar ekonominin finansallaşmasının ve mali asalaklığın yalnızca görünen kısmıdır. Hükümetin gözetiminde mali oligarşi devasa servetler elde ederken patlama anında krizin maliyeti işçi sınıfına yükleniyor.

Mekanizma, saadet zincirinin (Ponzi) modern bir versiyonudur. Bazı yerli fonlar, halka açıklık oranı düşük şirketlerin hisselerinden büyük miktarlarda satın aldı. Yoğunlaşmış alımlar hem hisse fiyatlarını hem de bu hisselere sahip fonların görünen değerini şişirdi. Yüksek getiriler daha fazla yatırımcı çekti ve fon yöneticilerine aynı ya da bağlantılı hisseleri almak için taze para sağladı. Sonuç olarak Pusula Portföy’ün iki fonu 2026’nın ilk yedi ayında yüzde 164 ve yüzde 144 kazanç sağladı.

Tüm bunlar hükümetin gözü önünde ve onun düzenlemelerinin bir sonucu olarak gerçekleşti. Morgan Stanley Capital International (MSCI) haziran ayında, küçük şirketlerle bağlantılı fonlarda koordineli işlem şüphelerine dikkat çekmiş ve kasıma kadar somut ilerleme görülmezse Türkiye’nin endekslerdeki konumunu yeniden değerlendirmeye başlayabileceğini duyurmuştu. Daha da önce bizzat Bakan Şimşek 4 Kasım 2025’te fonlarda manipülasyon olduğunu söylemişti. Ancak düzenleme için yaklaşık on ay beklendi ve balon bu sürede büyümeye devam etti. SPK ancak 28 Ağustos’ta kuralları sıkılaştırdı.

Hükümetin neden bu kadar uzun süre göz yumduğu, fonları kapatılan şirketlerin yönetim ve ortaklık yapılarına bakıldığında daha anlaşılır hale geliyor. Milyonlarca emekçi hayat pahalılığı altında ezilir ve yoksullaşırken bu vurguncu finansal çevreler iktidar partisi ve devlet bürokrasisi ile bir ilişkiler ağı ördüler.

Olayların ardından tutuklanan Pusula Portföy Yönetim Kurulu Başkanı Muhammet Yarız’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) İstanbul teşkilatında görev aldığı basında öne sürüldü. T24’ün Kamu Aydınlatma Platformu kayıtlarına dayanan incelemesine göre, bu şirketlerin yönetim ve ortaklık yapılarında eski bir büyükelçi ve hükümet yanlısı bir köşe yazarı, Cumhurbaşkanlığı danışma kurullarında görev almış isimler, bir bakan yardımcısının eşi ve eski Maliye Bakanlığı bürokratları yer alıyor. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Fecir Alptekin, 2025 sonunda birkaç ay bizzat Tera Portföy yönetim kurulunda yer almış.

Hükümet fon krizinin finansal piyasaların geneline yayılmasını ve kendisine yönelik eleştirileri engellemeye çalışıyor. Şimşek, “Genele yayılmış sistemik risk söz konusu değil. Borsa ve fon piyasasında yapısal bir sorun yok,” dedi.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, fon yöneticileri dahil dört kişinin tutuklandığını ve 51 kişinin yurt dışına çıkışının yasaklandığını duyururken, aynı açıklamada yatırımcıda korku ve panik yaratabilecek paylaşımlar yaptığı gerekçesiyle 246 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini belirtti.

Dondurulan fonlarda yatırımcıların önemli kısmını enflasyon karşısında eriyen ücretlerini telafi için alternatif gelir arayan ve çoğu zaman hesaplarının olduğu bankaların yönlendirmesiyle bu fonlara yatırım yapan işçiler ve emekliler oluşturuyor.

Erdoğan’ın AKP’sinin 2002’de başlayan iktidarı, 2001 yılındaki finansal krizin enkazı üzerinde yükselmişti. Gevşek kurallarla yönetilen bankacılık sistemi çökmüş, faizler bir gecede yüzde binlerin üzerine fırlamış ve serbest bırakılan Türk lirası kısa sürede değerinin yaklaşık yarısını yitirmişti. Ekonomi o yıl yüzde 5,7 küçüldü. Yüz binlerce işçi işini kaybetti, ücretler ve küçük esnaf ezildi. Dünya Bankası’ndan getirilen Kemal Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”, işçilere kemer sıkma, bankalara ve alacaklılara ise tam güvence anlamına geliyordu. AKP, ertesi yıl bu kriz karşısında biriken öfkeyi arkasına alarak iktidara geldi.

Şimdi, çeyrek asır sonra AKP benzer ama çok daha patlayıcı bir durumla karşı karşıya. Her an patlayacak bir finansal balon ve kırılgan bir ekonomi üzerinde duran hükümet üç yıldır kemer sıkma politikaları dayatıyor.

Şimşek göreve geldiği 2023’ten beri “mali disiplin” ve “enflasyonla mücadele” adı altında işçi sınıfına karşı sistematik bir saldırı başlattı. Merkez Bankası politika faizini yüzde 8,5’ten yüzde 50’ye çıkardı; kredi maliyetlerindeki bu sıçrama küçük işletmeleri ve borçlu haneleri ezerken, mevduat ve devlet tahvili sahiplerine yüksek reel getiri sağladı. Ücret artışları ise gerçek enflasyona göre değil, hedeflenen enflasyona göre belirlenerek bastırıldı. “Enflasyonla mücadele” programı, gerçekte işçi sınıfından mali sermayeye giderek büyüyen bir servet transferinin aracı oldu.

Finansallaşmanın yarattığı bu kriz, yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. 2008 finansal krizinde ve 2020 pandemisinde merkez bankaları piyasalara trilyonlarca dolar pompaladılar; 2023’teki ABD bölgesel bankacılık krizinde de bankaları kurtarmak için yeniden devreye girdiler. Bu “ucuz para” rejimi, üretken yatırımı değil, hisse senedi, gayrimenkul ve türev piyasalarındaki spekülasyonu besledi. Dünya borsaları yapay zekâ hisselerindeki spekülatif yükselişle tarihî zirvelerde dolaşırken, toplumsal eşitsizlik devasa boyutlara ulaştı.

Londra finans merkezinin sesi Financial Times ise makalesinde Türkiye’de patlak veren krizi büyük ölçüde teknik bir arıza olarak ele aldı. FT için asıl soru, krizin Şimşek’in Türkiye ekonomisine uluslararası güveni yeniden kazandırma çabası için bir sınav olup olmadığıydı. Bu çerçevede kriz, bir “gelişmekte olan piyasa”nın zayıf denetimine ve kayırmacılığına indirgendi; önerilen çözüm ise daha sıkı kurallar, daha şeffaf ortaklık yapıları ve MSCI’ın talep ettiği önlemler idi. Birikimleri donan yüz binlerce işçi ve emekli, bu anlatıda yalnızca fonlardan çıkış talep eden “yatırımcılar”, yani bir likidite sorununun parametresi olarak yer aldı.

Oysa bu mekanizma, Türkiye’ye özgü bir sapma değil, finansallaşmış kapitalizmin olağan işleyişinin bir semptomudur. Birkaç şirkete yoğunlaşan alımların fiyatları ve fon değerlerini karşılıklı olarak şişirdiği bu döngü, bugün Wall Street’te bir avuç yapay zekâ devinin piyasa değerini yukarı taşıyan dinamikten niteliksel olarak farklı değildir.

Daha önemlisi, FT’nin “uluslararası ekonomik itibarını yeniden kazanma” çabası olarak sunduğu Şimşek programı krizin panzehiri değil, zeminidir: uluslararası sermayeye yüksek reel getiri sağlamak için ücretleri baskılayan ve işçileri birikimlerini korumak için riskli fonlara iten program budur. Finans basınının “daha iyi düzenleme” çağrısı, 2008’den bu yana her krizde olduğu gibi, faturayı yine işçi sınıfına ödetirken sistemi ayakta tutmanın reçetesini oluşturmaktadır. Sorun denetimin yetersizliği değil, toplumun servetinin bir avuç mali oligarkın spekülasyonuna tabi kılındığı kapitalist kâr sisteminin ta kendisidir.

Hükümet şimdi krizi “yönetilebilir” ilan ederek birkaç günah keçisini tutuklayıp toplumsal öfkeyi yatıştırmaya çalışıyor. İşçi sınıfının buna yanıtı, bu vurgundan zenginleşen tüm servetlere el konularak kamuya aktarılmasını, emekçilerin dondurulan birikimlerinin bu el konan servetten tam olarak tazmin edilmesini ve bankalar ile büyük finans kuruluşlarının işçilerin demokratik denetimi altında kamulaştırılmasını talep etmek olmalıdır.

Bu ise işçi sınıfının sendika bürokrasilerinden ve tüm düzen partilerinden bağımsız taban komitelerini inşa ederek uluslararası sosyalist bir program temelinde iktidarı almak üzere mücadele etmesini gerektiriyor.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 24 days ago

SEP ve emperyalist savaşa karşı mücadele

Aşağıda, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (ABD) 2-7 Ağustos 2026 tarihleri arasında toplanan Dokuzuncu Ulusal Kongresi tarafından oybirliğiyle kabul edilen altı karardan ilkini, “SEP ve emperyalist savaşa karşı mücadele” başlıklı kararı yayımlıyoruz. Karar tasarısı, SEP Ulusal Başkanı David North’un açılış raporuyla sunulmuştur.

  1. Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (SEP) Dokuzuncu Ulusal Kongresi, tırmanan emperyalist savaş, derinleşen ekonomik kriz, egemen sınıfların diktatörlüğe yönelişi ve işçi sınıfının işlerine, ücretlerine ve toplumsal haklarına yönelik artan saldırı koşullarında toplanıyor. Artık bir dünya savaşı tehlikesinden söz edilemez; onun ilk aşamaları çoktan başlamıştır. Dünyanın her yerinde egemen seçkinler faşizme ve diktatörlüğe yöneliyor. Tarihte eşi görülmemiş bir servet yoğunlaşmasına, küresel bir enflasyon dalgası ve işlerin hızlanan biçimde yok edilmesi eşlik ediyor; bu da milyarlarca insanın yaşam koşullarını harap ediyor. Ne var ki aynı koşullar, uluslararası ölçekte siyasi bir radikalleşmeye ve sınıf mücadelesinin yeniden canlanmasına da yol açıyor. SEP, görevlerini bu iki eğilimin çarpışması içinde tanımlamak zorundadır.

  2. Bu Kongre, ABD-İsrail’in İran’a karşı 28 Şubat’ın erken saatlerinde başlattığı saldırı savaşının beşinci ayında toplanıyor. Saldırı, Amerikan ve İran temsilcileri arasındaki müzakereler henüz sürerken başladı ve ilk ateşte İran devlet başkanı da öldürüldü. Sosyalist Eşitlik Partisi’nin 2 Mart tarihli “ABD-İsrail’in İran’a karşı suç oluşturan savaşını durdurun!” başlıklı açıklamasında ilan ettiği gibi bu saldırı, “ABD Anayasası’nı ve uluslararası hukuku açıkça çiğneyen suç niteliğinde bir savaş eylemidir.” Yani 1945–46’da Nazilerin yargılandığı Nürnberg davasında tanımlanmış olan, tam anlamıyla bir “barışa karşı suç”tu. Bu, “tüm savaş suçlarından yalnızca şu bakımdan ayrılan en büyük uluslararası suçtur: bünyesinde bütünün birikmiş kötülüğünü barındırır.”

  3. Trump’ın 7 Nisan’da yaptığı, “Bu gece bütün bir medeniyet yok alacak, bir daha da asla geri getirilemeyecek” şeklindeki soykırımcı açıklama sonsuza dek lanetle anılacaktır. Trump 11 Temmuz’da ise “İran’ın bütün bölgelerini tümüyle kırıp geçirmek ve yok etmek”le tehdit etti. Bu açıklamalar, uluslararası hukuk uyarınca savaş suçudur. Beyaz Saray’dan açıkça ilan edilen imha yöntemleri, kapitalist sistemin insanlığı içine sürüklediği barbarlığı dile getirmektedir.

  4. Birbirini izleyen “ateşkesler” ve mutabakat muhtıraları çöktü; her çöküşü yeni bir tırmanma turu izledi. Geçici nitelikte hangi anlaşmalara varılırsa varılsın, savaşı sürükleyen şey Amerikan emperyalizminin temel jeostratejik çıkarlarıdır: Ortadoğu’ya, onun doğal kaynaklarına ve dünya ekonomisinin bağlı olduğu stratejik ticaret yollarına egemen olmak. Bu kaynakların denetimi —ve onları rakiplerinden esirgeme gücü— yetmiş yılı aşkın süredir bölgedeki Amerikan politikasının başlıca meşguliyeti olmuştur. İran’a karşı savaş, 1979 Devrimi’nin Washington’ı kukla rejiminden yoksun bırakmasından bu yana her yönetim altında sürdürülmüş olan iki parti destekli ortak kampanyasının doruk noktasıdır.

  5. Bu Kongre, 2026 Uluslararası 1 Mayıs Toplantısı’na sunulan açılış raporundaki çözümlemeyi onaylar: İran’a karşı savaş “İran’a karşı savaş, uzun bir askeri operasyonlar dizisinin sadece bir başka bölümü değildir. Bu savaşın yankıları, bu çatışmaya açıkça küresel bir karakter kazandırıyor; özellikle de emperyalist güçlerin uluslararası işçi sınıfına karşı yürüttüğü küresel bir savaş niteliği taşıyor.” Savaşın sonuçları dünyanın dört bir yanındaki işçiler için felaket olmuştur. İran limanlarına uygulanan deniz ablukası dünya ticaretini ve enerji arzını altüst etti, her kıtada yeni bir enflasyon dalgasını besledi ve küresel ölçekte on milyonlarca insanı gıda güvencesizliğine ya da kıtlığa itti.

  6. İran’a yönelik saldırı, dünyanın yeniden paylaşımını amaçlayan genel bir emperyalist şiddet patlamasının cephelerinden biridir. Venezuela 3 Ocak’ta saldırıya uğradı ve devlet başkanı kaçırıldı. Pentagon’un hukuka aykırı saldırılarında Karayipler’de ve Doğu Pasifik’te en az 221 balıkçı ve işçi havaya uçuruldu. Küba’nın boğazı sıkılıyor ve ada bir çıkarmayla tehdit ediliyor. İsrail, Lübnan’a karşı yeni bir savaş açtı. Gazze’deki soykırım ise üçüncü yılına giriyor: On binlerce Filistinli çocuğun katledilmesi, hastanelerin, okulların, su sistemlerinin ve konutların kasten yok edilmesi ve açlığın bir savaş silahı olarak kullanılması, bütün bir toplumu dünyanın gözleri önünde mahvetti.

  7. Tırmanan küresel emperyalist savaş her şeyden önce Rusya’ya ve Çin’e yöneliktir. Amerikan egemen sınıfı içinde hangi çatışmaya öncelik verileceği konusunda bölünmeler vardır ama bunlar temel amaçta birleşmiş bir egemen sınıf içindeki taktik farklılıklardır. Bu amaca göre, Rusya’nın muazzam kaynakları —enerjisi, madenleri ve on bir saat dilimine yayılan toprakları— fethedilecek ve emperyalist sömürüye açılacaktır. Çağın merkezi çatışması ise, ekonomik yükselişini Amerikan emperyalizminin varoluşsal bir tehdit saydığı Çin’e karşı uzun süredir planlanan savaş olmayı sürdürmektedir. Hizipleri arasındaki farklılıklar ne olursa olsun, Amerikan egemen sınıfı küresel hegemonyasına yönelik hiçbir meydan okumayı kabul etmeyecektir. Trump’ın 1,5 trilyon dolarlık askeri bütçesi, en dolaysız anlamda, bir dünya savaşı bütçesidir.

  8. Amerikan emperyalizmi gezegendeki en yıkıcı güçtür. Gerileyişini tersine çevirme dürtüsüyle, bir zamanlar kendi kurduğu savaş sonrası düzenin bütün ilişkilerini ve kurumlarını parçalamaktadır. ABD ismen müttefiklerine zorbalık ediyor ve şantaj yapıyor, ekonomilerine karşı gümrük savaşı yürütüyor, Grönland’ın (bir NATO üyesi olan Danimarka’nın toprağının) ilhakını talep ediyor ve Kanada’yı “elli birinci eyalet” yapmakla tehdit ediyor. Troçki’nin 1928 tarihli uyarısı şaşırtıcı bir güncellik ve keskinlik kazanıyor: “Kriz döneminde, Birleşik Devletler’in hegemonyası, yükseliş dönemine göre daha tam, daha açıkça ve daha acımasızca işleyecektir. Birleşik Devletler, bunun Asya, Kanada, Güney Amerika, Avustralya ya da bizzat Avrupa’da olup olmamasına ya da bunun barış ya da savaş yoluyla gerçekleşip gerçekleşmemesine bakmaksızın, öncelikle Avrupa’nın zararına, sıkıntı ve hastalıklarının üstesinden gelmeye ve kendini bunlardan kurtarmaya çalışacaktır.” Altı yıl sonra Troçki, tarihin insanlığı “Amerikan emperyalizminin volkanik patlamasıyla yüz yüze” getirdiğini öngörecekti.

    1. Avrupalı emperyalist güçler bu olayların seyircisi değil, tam katılımcılarıdır. NATO güçleri Ukrayna’da Rusya’ya karşı de facto savaş halindeler; çatışmayı nükleer silahlara sahip devletler arasında doğrudan bir hesaplaşmaya doğru tırmandırıyor ve 1950’lerin başından bu yana en hızlı tempoyla yeniden silahlanıyorlar; yeni bir kuşağın, geçen yüzyılın iki dünya savaşındaki gibi savaşmaya ve ölmeye hazırlanmasını talep ediyorlar. Alman emperyalizmi bir kez daha bu atılımın başını çekiyor ve zorunlu askerliğin ve sivil yaşamın savaş üretimine tabi kılınmasının çerçevesini oluşturan savaş yasaları kabul ediyor; Finlandiya ise nükleer silah yasağını kaldırarak Rusya ile arasındaki 1.300 kilometrelik sınırı NATO’nun nükleer konuşlandırmasına açtı.
  9. Mevcut savaşın patlak vermesi, son 35 yıldaki açıklamaları kâhince bir nitelik taşıyan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) tarafından öngörülmüştü. DEUK, Birinci Körfez Savaşı’nın ardından ve Stalinist bürokrasi Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasını tamamlarken yayımladığı 1 Mayıs 1991 tarihli “Emperyalist Savaşa ve Sömürgeciliğe Karşı Çıkın!” manifestosunda, eski sömürge ülkelerin yağmalanmasının yeniden başladığı uyarısını yapmıştı. Daha 1990 Ağustos’unda, Irak’a karşı birinci savaşın arifesinde DEUK şunu açıklamıştı: “Bu, dünyanın yeni bir emperyalist paylaşımının başlangıcına işaret etmektedir. Savaş sonrası dönemin sonu, sömürge sonrası dönemin sonu anlamına gelmektedir… Irak’a karşı vahşi saldırısıyla emperyalizm, geri kalmış ülkeler üzerinde İkinci Dünya Savaşı öncesinde var olan türden dizginsiz egemenliği yeniden kurmaya niyetli olduğunu duyurmaktadır.”

  10. Bunu izleyen her şey —Irak’ta, Yugoslavya’da, Afganistan’da, Libya’da, Suriye’de, Yemen’de ve Ukrayna’da sonu gelmeyen savaşlar— bu çözümlemeyi doğrulamıştır. David North’un A Quarter Century of War (Çeyrek Yüzyıllık Savaş, 2016) kitabının önsözünde yazdığı gibi: “ABD’nin çıkardığı savaşlarla geçen son çeyrek yüzyıl, birbirine bağlı olaylar zinciri olarak incelenmelidir. ABD’nin küresel hegemonya arayışının stratejik mantığı, Ortadoğu ve Afrika’daki yeni sömürgecilik operasyonlarının ötesine uzanmaktadır. Devam eden bölgesel savaşlar, ABD’nin Rusya ve Çin ile hızla tırmanan çatışmasının bileşen unsurlarıdır.”

  11. Bu savaşların her biri, Amerikan emperyalizminin krizini çözmek yerine yoğunlaştırmıştır. North’un Irak işgalinin başında, Mart 2003’te yazdığı gibi: “Amerikan emperyalizminin felaketle randevusu var. O, dünyayı fethedemez. Ortadoğu’daki kitlelere sömürgeci boyunduruğu yeniden dayatamaz. Savaş aracılığıyla, kendi iç hastalıklarına uygun bir çözüm bulamayacaktır. Tersine, savaş eliyle yaratılmış olan öngörülemez zorluklar ve artan direniş, Amerikan toplumunun bütün iç çelişkilerini keskinleştirecektir.” İran da farklı olmayacaktır.

  12. Otuz beş yıldır sonu gelmeyen savaş, Amerikan kapitalizminin ekonomik gerileyişini tersine çevirmeyi başaramadı. ABD dış ticaret açığı rekor düzeydedir (tek bir yılda mallarda 1,2 trilyon dolar) ve toplam ABD kamu borcu, yalnızca dünyanın dolar tutmayı sürdürmeye razı olması sayesinde ayakta durarak 40 trilyon dolara yaklaşmaktadır. ABD’nin kâğıt karşılığında gezegenin kaynaklarına hükmetmesini sağlayan doların dünya rezerv parası konumu açık bir krize girmiştir. Ne var ki Amerikan emperyalizmi dünya konumunun alçalmasını kabul etmeyecektir. Her başarısız savaşa geri çekilmeyle değil, gezegendeki insan yaşamının yok olması tehdidi yaratan nükleer savaş dahil giderek daha büyük bir tırmandırmayla yanıt vermektedir.

  13. Emperyalist savaşa karşı mücadele işçi sınıfına kök salmalı ve sosyalist, enternasyonalist bir programa dayanmalıdır. Bu Kongre, DEUK’un Şubat 2016 tarihli Sosyalizm ve Savaşa Karşı Mücadele açıklamasında ortaya konan ilkeleri yeniden teyit eder: Savaşa karşı mücadele “nüfusun bütün ilerici unsurlarını kendi arkasında birleştiren, toplumdaki büyük devrimci güç işçi sınıfı üzerinde yükselmelidir”; yeni savaş karşıtı hareket “kapitalizm karşıtı ve sosyalist olmak zorundadır”, “kapitalist sınıfın bütün siyasi partilerinden ve örgütlerinden bütünüyle ve tartışmasız biçimde bağımsız ve onlara düşman olmalıdır” ve “her şeyden önce uluslararası olmalı, işçi sınıfının muazzam gücünü emperyalizme karşı birleşik küresel bir mücadelede harekete geçirmelidir.”

  14. Emperyalist savaş, kökeninde, bizzat kapitalist sistemin iki temel nesnel çelişkisinin sonucu ve ifadesidir: birincisi, üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin toplumsal niteliği arasındaki çelişki; ikincisi, ekonomik üretimin küresel niteliği ile siyasi iktidarın ve sermaye birikiminin örgütlenmeyi sürdürdüğü ulus devlet sistemi arasındaki çelişki. Emperyalist savaşın patlak vermesi ile uluslararası sınıf mücadelesinin patlak vermesi tek bir krizin ürünleridir ve şu anda süren savaş devrimci patlamaları hazırlamaktadır.

  15. SEP, her emperyalist saldırganlık eylemine karşı çıkar ve bunu mevcut devletlerden bağımsız olarak ve onlara karşı yapar. İran halkının ve saldırganlığın diğer hedeflerinin emperyalist saldırıya karşı kendilerini savunma hakkını savunur. Rusya’nın ve Çin’in emperyalist güçler olarak nitelendirilmesini reddeder. Bu niteleme, sahte sol siyasi eğilimler tarafından, ABD savaş planlarının başlıca hedeflerine yönelik dış politika amaçlarını meşrulaştırmak için kullanılmaktadır. Bununla birlikte, SEP’in ilkeli tutumlarının, Moskova ve Pekin rejimlerine destek vermekle ya da onlara ilerici bir nitelik atfetmekle hiçbir ortak yanı yoktur.

  16. Putin rejimi, Stalinist bürokrasinin SSCB’yi dağıtmasından ve devlet mülkiyetini yağmalamasından doğan kapitalist oligarşinin siyasi aletidir; 2026 1 Mayıs açılış raporunun belirttiği gibi, “Ekim Devrimi’nin mezar kazıcıları olarak işe başlayan Stalinist bürokrasi, bugün Putin’in önderliğindeki yeni Rus oligarşisinin en yoz ve açgözlü fraksiyonu haline geldi.” Rejim, askeri tırmandırmayı emperyalist güçlerle uzlaşma çağrılarıyla birleştirirken, Büyük Rus milliyetçiliğiyle Rus işçi sınıfı ile Ukraynalı işçi sınıfını bölmektedir. Pekin rejimi ise, “sosyalizm” adı altında kapitalizmin restorasyonu ve dünyanın en büyük işçi sınıfının sömürülmesi sürecini yönetmekte, emperyalizmden çok işçi sınıfından korkmaktadır.

  17. SEP aynı şekilde, akademisyenler ve sahte sol teorisyenler tarafından öne sürülen ve Amerikan emperyalizminin “tek kutuplu” hegemonyasının yerini, küresel kaynakların daha barışçıl bir şekilde paylaşımını uyum içinde yönetecek bir kapitalist devletler konsorsiyumunun alabileceğini savunan “çok kutupluluk” teorisini de reddeder. Küresel ekonomi ile kapitalist ulus devlet sistemi arasındaki çelişki, müzakere yoluyla sağlanacak bir dengeye değil, savaşa götürür. “Çok kutupluluk” teorisinin temelinde, kapitalizme karşı mücadeleye muhalefet, yani işçi sınıfını bütün kapitalist devletlere karşı seferber etmek yerine çatışan kapitalist devletler arasında denge kurma girişimi yatmaktadır.

  18. Bu nedenle emperyalist savaşa karşı mücadele, uluslararası ve sınıfsal bir stratejiye bağlı olmalıdır. Troçki’nin Savaş ve Dördüncü Enternasyonal’de yazdığı gibi, biz “savaş haritasını değil, sınıf mücadelesinin haritasını” takip ederiz. Bu açıdan bakıldığında savaşın en önemli sonucu, ABD’deki ve her emperyalist ülkedeki toplumsal gerilimlerin yoğunlaşmasıdır. Partinin 2003’te öngördüğü gibi savaş, Amerikan toplumunun bütün iç çelişkilerini yoğunlaştırıyor ve savaşı durdurabilecek güç tam da bu çelişkilerden ortaya çıkıyor.

  19. Emperyalist savaş aynı zamanda işçi sınıfına karşı bir savaştır. Dünya savaşının gerektirdiği kaynaklar, halk fiilen köleleştirilmeden toplumdan çıkarılamaz. Bu, sosyal programların yok edilmesi, ücretlerin aşağı çekilmesi, emeğin askerileştirilmesi ve bu önlemlerin kışkırttığı direnişi bastırmak için diktatörlük kurulması demektir. Savaş, oligarşinin dış politikasıdır ve oligarşi bunun bedelini, düşürülen yaşam standartlarıyla, demokratik hakların içinin boşaltılmasıyla ve kanla, işçi sınıfına ödetir. Diktatörlüğe karşı mücadele ile savaşa karşı mücadele, tek bir düşmana karşı tek bir mücadeledir.

  20. Sosyalist Eşitlik Partisi, kapitalist sisteme karşı mücadeleden ayrı ve bağımsız bir “savaş karşıtı politika” öne sürmez. Stratejisinin, emperyalist hükümetlerin vicdanına seslenen protesto hareketleriyle ya da işçi sınıfını burjuvazinin şu ya da bu hizbine tabi kılan halk cepheleriyle hiçbir ortak yanı yoktur. Savaşa karşı mücadele, işçi sınıfının siyasi bağımsızlığı için verilen bir mücadeledir. Bu, partinin işçi sınıfının devrimci hareketini inşa etme mücadelesinin en yoğunlaşmış ifadesidir.

  21. Emperyalist sistem içinde müzakereyle ulaşılabilecek bir barış yoktur ve savaşa karşı çağrı yapılabilecek hiçbir egemen sınıf hizbi —Demokrat ya da Cumhuriyetçi, Avrupalı ya da Amerikalı—söz konusu değildir. Savaşı emperyalizmin diplomatları değil, onu durduracak kuvvete ve nesnel çıkara sahip tek toplumsal güç olan uluslararası işçi sınıfı sona erdirecektir.

  22. SEP şu talepleri öne sürer: ABD’nin ve İsrail’in İran’a karşı bütün askeri operasyonları derhal ve koşulsuz durdurulsun ve deniz ablukası kaldırılsın; Gazze’deki soykırım sona erdirilsin; bütün ABD kuvvetleri Ortadoğu’dan ve Latin Amerika’dan çekilsin ve Nicolás Maduro serbest bırakılsın; Küba’ya uygulanan abluka sona erdirilsin; Rusya’ya karşı savaş sona erdirilsin ve Çin’e karşı oluşturulmakta olan dünya savaşı makinesinin dağıtılsın. Parti, zorunlu askerliğin yeniden getirilmesine, “Askere Alma” için otomatik kayıt uygulamasına ve Amerikan gençliğinin Amerikan emperyalizminin savaşlarında öldürmeye ve öldürülmeye gönderilmesine yönelik bütün hamlelere karşı çıkar.

  23. Sosyalist Eşitlik Partisi ayrıca, Ukrayna’da Bogdan Syrotiuk’un derhal ve koşulsuz serbest bırakılması talebini yineler. Nisan 2024’te Ukrayna gizli servisi tarafından gözaltına alınan Syrotiuk, sosyalist ve savaş karşıtı faaliyeti nedeniyle, on beş yıl ile ömür boyu arasında ceza getirebilecek “vatana ihanet” suçlamalarıyla karşı karşıyadır. Zelenskiy rejimi, önde gelen bir Ukraynalı kriminologun hazırladığı adli rapor davanın siyasi bir kumpas olduğunu ortaya koyduktan sonra bile onu serbest bırakmayı reddetmiştir. Bogdan’a yönelik zulüm, rejimin gerçek niteliğini çıplak biçimde gözler önüne sermektedir: Emperyalist güçlerin ilan ettiği gibi bir demokrasi savunucusu değil, savaşa yönelik bütün sosyalist ve enternasyonalist muhalefeti yasa dışı ilan eden bir polis devleti.

  24. Bu taleplerin hiçbiri mevcut hükümetlere yapılacak çağrılarla gerçekleştirilemez. Bunlar bir mücadele programı oluşturur; bu program uğruna verilecek mücadele, işçi sınıfını kapitalist devletle doğrudan çatışmaya götürür ve iktidar sorununu gündeme getirir.

  25. Bu Kongre; bütün ülkelerin işçilerinin emperyalizme karşı birliği için mücadele etmeyi; savaşa karşı mücadeleyi uluslararası işçi sınıfının gelişmekte olan grev hareketiyle ve onun siyasi bağımsızlığı mücadelesiyle birleştirmeyi ve işçi sınıfının uluslararası savaş karşıtı hareketini dünya sosyalist devrimi programı temelinde inşa etmeyi karar altına alır. Bir asırdan fazla bir süre önce, Birinci Dünya Savaşı’nın kıyımı ortasında Rosa Luxemburg, insanlığın şu seçenekle karşı karşıya olduğu uyarısını yapmıştı: ya sosyalizm ya barbarlık. Barbarlık artık bir uyarı değil, günümüzün gerçeğidir. Medeniyeti yutacak mı yoksa uluslararası işçi sınıfı tarafından devrilecek mi? Bu, devrimci önderlik krizinin nasıl çözüleceğine bağlıdır. Bu nedenle bu Kongre, her şeyden önce, Sosyalist Eşitlik Partisi’ni ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’ni işçi sınıfının devrimci önderliği olarak inşa etmeyi karar altına alır. Emperyalist savaşa karşı mücadele bu parti aracılığıyla dünya sosyalist devrimine dönüşecektir.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 26 days ago

Venedik Film Festivali: NAZA, İsrail’in savunmasız Filistinli sivillere karşı kullandığı acımasız savaş makinesini teşhir ediyor

İsrailli yönetmenler Yuval Abraham ve Rachel Szor’un belgesel filmi NAZA, bu yılki Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazandı. Film, İsrail’in Gazze’de sivilleri hedef alıp öldürmek için kullandığı yapay zekâ sistemlerini ve protokollerini anlatan, İsrail ordusundan yirmi dört kişiyle yapılmış röportajları içeriyor. Filmin adı olan NAZA, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) bombardıman ve suikast terörünün yol açacağını öngördüğü sivil kayıpları kısaca ifade etmek için kullandığı sinik bir kısaltma.

Geçen hafta Venedik’te yapılan NAZA gösteriminin ardından seyirciler ayağa kalkarak filmi 24 dakikadan uzun süre alkışladılar; bu, geçen yılki festivalde The Voice of Hind Rajab’ın (Hind Rajab’ın Sesi) 22 dakika alkışlanması rekorunu da geride bıraktı.

Abraham ve Szor, İsrail hükümetinin Filistinlileri güney Batı Şeria’daki evlerinden zorla çıkarma çabalarını anlatan ve 2025’te en iyi belgesel film Oscar’ını kazanan No Other Land (Gidecek Yer Yok) filminin dört yönetmeninden ikisiydi.

Cumartesi akşamı Venedik festivalinin kapanış töreninde Abraham ile Szor, ödüllerini alırken bir kez daha uzun uzun ve gür biçimde alkışlandılar. Abraham seyircilere seslenerek şunları söyledi:

Burada olmak bizim için kesinlikle kolay değil. Bu filme saldıran bütün insanları, İsrailli politikacıları, filmi görmeden bile saldıran gazetecileri düşünüyorum… Gerçek şu ki bu film çıktığından bu yana, bu on gün içinde İsrailliler en az altı çocuğu öldürdü; bir okulda üç yaşında bir kız çocuğunu, evlerinde uyuyan iki kız kardeşi.

Almanya’da Süddeutsche Zeitung’da çıkan film değerlendirmesinin başlığı şuydu: “Wir töten diese Kinder absichtlich” (“Bu çocukları kasten öldürüyoruz”).

Abraham, Venedik’teki konuşmasında Tel Aviv’deki hükümetin desteklediği İsrail istihbarat güçlerinin yaptıklarının “Filistinlilerin insanlıktan çıkarılmasını” hedeflediğini belirtti ve İsrail’in Gazze’de 200’den fazla gazeteciyi öldürmesini kınayarak şöyle dedi:

Bir suçu inkâr etmenin onun işlenmesine yol açtığına inanıyoruz; bizim için İsraillilerin bu filmi görmesi bu yüzden önemli.

Siyonist rejimin, devasa ve tarihsel suçlarının bir kısmının teşhir edilmesine tepkisi, öngörülebileceği gibi öfke krizi biçiminde oldu. İsrail Kültür Bakanı Miki Zohar, NAZA’nın İsrailli eş yönetmenlerinin “vatana ihanet” gerekçesiyle vatandaşlıktan çıkarılması çağrısı yaptı.

Zohar sosyal medyada bir haydut gibi, makamlardan “materyallerin nasıl elde edildiğinin, arkasında kimin bulunduğunun ve bunların elde edilmesi ya da yayımlanması sürecinde savaş zamanında düşmana yardım anlamına gelecek eylemlerde bulunulup bulunulmadığının soruşturulmasını” istediğini yazdı.

Binyamin Netanyahu, İtamar Ben-Gvir ve diğer faşist yetkililer de benzer tehditkâr açıklamalar yaptılar. İsrail ordusunun genelkurmay başkanı filmin “kan iftiralarına, gerçekliğin kasıtlı çarpıtılmasına ve IDF askerlerine ve komutanlarına yöneltilen ağır, yalan suçlamalara dayandığını” öne sürdü ve hukuki işlem başlatmakla tehdit etti.

NAZA, Tel Aviv’de geceleri çatılarda gizlice çekildi ve aralarında veri analistlerinin, insansız hava aracı operatörlerinin ve keskin nişancıların bulunduğu 24 eski IDF mensubuyla yapılan röportajları içeriyor. Diğer görüntülerle birlikte ele alındığında bu tanıklıklar, İsrail’in Gazze’de Filistinli sivilleri kasten topluca katletmesinin ardındaki bilgisayarlı sistemlerin niteliğini ortaya koyuyor.

Gazze kentinden kaçmaya çalışırken İsrail askeri ateşiyle öldürülen 6 yaşındaki bir kız çocuğunun dehşet verici ölümünü yeniden canlandıran Hind Rajab’ın Sesi’nin aksine NAZA, çeşitli röportaj anlatımlarına yoğunlaşan soğukkanlı ve duygusallıktan uzak çekim biçimiyle öne çıkıyor.

Güvenlikleri için endişe duyan röportaj konukları gölgede kalıyor; görüntüleri ve sesleri dijital olarak değiştirilmiş. Çatının arka planı, geceleyin kentin ürkütücü bir manzarasını sunuyor. Aşağıdaki aydınlık dairelerde akşam yemeği yiyen, televizyon izleyen ya da yoga yapan İsraillilerle oluşan karşıtlık, filmin gücünün merkezinde yer alıyor. Yalnızca 60 kilometre ötede İsrail’in öldürme makinesi ölüm saçan işini yerine getiriyor.

Filme göre IDF üç program geliştirmiş durumda: Ana sistem olan Lavender ile onu tamamlayan Gospel (Habsora) ve “Babası Nerede?” Bu programlar, saldırı ya da imha için hedef alınan kişilerin veya yapıların belirlenmesine yardımcı oluyor.

“Babası Nerede?” programı telefonları izliyor ve “Babam evde” gibi mesajlara tepki verecek biçimde tasarlanmış. Bu, bütün bir aileyi —ve elbette fazla yaklaşan ziyaretçileri ya da komşuları— yok etmeye yönelik bir insansız hava aracı ya da füze biçiminde harekete geçme işareti.

IDF süreç üzerinde insan denetimi bulunduğunu öne sürüyor; ne var ki filmdeki belki de en korkunç ayrıntı, programların yüzde 15’lik bir “izin verilen hata” oranıyla geliştirilmiş olması. Röportaj konuklarından biri yüzde 20’lik bir beklenen orandan söz ediyor ama ima edilen şey “hata oranlarının” daha da yüksek olabileceği. Her halükârda insan operatör, sivil zayiat söz konusu olduğunda “hataları” her zaman makineye yükleyebiliyor.

Röportaj konuklarına göre eşikler hedefin önemine göre değişebiliyordu; yani zaman zaman tek bir saldırıda bir Hamas önderini ortadan kaldırmanın gerekli bedeli olarak 500’e varan sivil ölüm kabul edilebiliyordu. Programlar yalnızca hedef gözeten cinayetler için kullanılmıyor; kuzey Gazze’de insanların bir daha geri dönmesini engellemek üzere bütün mahalleleri yok etmek için de kullanılabiliyor. Eski bir asker, yapay zekâ programlarının tespit ve gözetim gücü üzerine şöyle diyor: “İnsan kendini biraz Tanrı gibi hissediyor.”

Abraham, röportajları sırasında Gazze’de bir soykırım yaşandığı meselesini gündeme getiriyor. Gelen yanıtlar dolaylı ama aynı zamanda düşündürücü. Askerlerden biri Polonya’da bir toplama kampını ziyaret ettiğini ve Nazileri hâlâ kötülük olarak gördüğünü söylüyor. Ardından da şunu ekliyor: “Peki, o zaman ben neyim?” Tam o noktada, Gazze dehşetine ilişkin anlatımların ortasında, yönetmenler Tel Aviv’deki Holokost’u Anma Günü’ndeki saygı duruşunun görüntülerini araya yerleştiriyorlar.

Filmde anlatılan programlar iddiaya göre İsrail ordusu tarafından geliştirilmiş olmakla birlikte, işlemeleri Amazon Web Services’in (AWS), Google Cloud’un ve Microsoft Azure’un sağladığı bulut hizmetlerine, depolama alanına ve yapay zekâ araçlarına bağlıdır. Bu, söz konusu ABD şirketlerinin tamamının İsrail’in savaş suçlarının ortağı olduğu anlamına gelir.

Askeri öldürme kapasitesiyle övünen İsrail, operasyonlarını deniz aşırı ülkelerde genişletme peşinde koşuyor. İsrailli savunma şirketi Elbit Systems yakın zamanda Almanya’nın Saksonya-Anhalt eyaletinde yeni bir fabrika kurma planlarını açıkladı. Bir hafta önce yapılan eyalet seçimlerinden aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) birinci parti olarak çıktı ve şimdi iktidarı devralmak için manevra yapıyor.

İsrail silah fabrikası kurma planlarını selamlayan AfD’nin eyalet lideri Ulrich Siegmund, silah üretimi, iç güvenlik ve partisinin faşizan “tersine göç” politikası arasında bağlantı kurdu. İsrail devletinin soykırımı yapmak için yapay zekâ teknolojisini ve diğer gelişmiş silah biçimlerini dehşet verici biçimde kullanması, Gazze’nin sınırlarının çok ötesine uzanan sonuçlar doğuruyor.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 27 days ago
▲ 33 r/Trockizm+1 crossposts

Üretimi durduran Smart Güneş işçileri şirketi geri adım atmaya zorladı

İzmir’in Aliağa ilçesindeki Smart Güneş Teknolojileri fabrikasında işçiler, 11 Eylül Cuma akşamı üretimi durdurdu ve dört gün boyunca fabrikayı terk etmedi.

Eylemin fitilini, Türk-İş konfederasyonuna bağlı Türkiye Enerji, Su ve Gaz İşçileri Sendikası’ndan (TES-İŞ) topluca istifa ederek DİSK’e bağlı Enerji-Sen’e geçen yaklaşık 570 işçinin yedisinin “departman fazlalığı” bahanesiyle işten atılması ateşledi. Direniş, 14 Eylül akşamı şirketle varılan bir mutabakatla sona erdi.

Smart işçilerinin mücadelesi, Türkiye’de enflasyon karşısında eriyen ücretlere, hak gasplarına ve örgütlenme hakkına yönelik saldırılara karşı giderek artan işçi mücadelelerinin ve fiili grevlerin önemli bir parçasıdır. İşçiler hem şirketlere hem de onların uzantısı işlevi gören sendika bürokrasilerine karşı harekete geçmeye başlıyor.

Aliağa’daki fabrikada, diğer sayısız sendikalı işçi için de geçerli olduğu gibi, TES-İŞ bürokrasisinin yıllar boyunca işçilerin sosyal koşullarının geriletilmesine suç ortaklığı yapmasına karşı biriken bir öfke vardı. Bardağı taşıran son damla, yürürlükteki toplu sözleşmeye göre Temmuz 2026’da yapılması gereken ücret zammının yapılmaması oldu. İşçiler, 10 Eylül’de TES-İŞ’ten istifa sürecini tamamlayarak Enerji-Sen’e geçtiler.

Şirketin buna yanıtı örgütlenmeye öncülük eden yedi işçiyi hafta tatilinde insan kaynaklarına çağırarak işten çıkarmak oldu. İşçiler ise bu saldırıya ve ücretlerinin ödenmemesine üretimi topluca durdurarak yanıt verdiler.

Evrensel gazetesine konuşan bir işçi “Sendikayı değiştirdik, ardından sarı sendika ve işveren arasında sürecimiz başladı. Eyleme başlamamıza 7 arkadaşımızı uydurma gerekçeyle işten çıkarmaları sebep oldu,” dedi. 16:00-24:00 vardiyasındaki işçiler fabrikayı terk etmezken, diğer vardiyalardaki işçiler kapı önünde nöbet tuttular. 12 Eylül’de Enerji-Sen, fabrika önünde yüzlerce işçinin katıldığı kitlesel bir basın açıklaması yaptı.

Şirket işçilere gönderdiği mesajlarla gece ve gündüz vardiyalarını iptal ettiğini ve işçileri “idari izinli” saydığını bildirdi. Ayrıca Aliağa ve Gebze fabrikalarındaki üretimi Orta Anadolu’daki fason tesislere ve ABD’deki OEM fabrikalarına kaydırmaya yönelik çalışmalar yaptığını duyurdu.

Enerji-Sen 14 Eylül akşamı yaptığı açıklamada şirketle, işçilerin onayı alınarak bir anlaşma yapıldığını duyurdu. Buna göre, iki aydır ödenmeyen enflasyon farkı ödenecek, eylemler nedeniyle işçilere disiplin soruşturması açılmayacak ve sendika değişiminden kaynaklı hiçbir işçiye mobbing uygulanmayacak. İşten atılan yedi işçi için ise 16 Eylül’den itibaren on gün içinde “tarafların kabul edebileceği bir çözüm” aranacağı belirtildi.

Şirket yönetimi direniş bittikten sonra Kamuyu Aydınlatma Platformu’na yaptığı açıklamada işten atılanların “performans ve uyum” gösteremediği için çıkarıldığını ileri sürmeye devam etti. Bu ve yedi işçinin durumunun belirsizliği, Smart şirketinin geri adımının yalnızca geçici olduğunun altını çizmektedir.

İşten atılan öncü işçilerin yasal tazminatlarının verilerek gönderilmesi değil ama işe geri alınması, ücretlerin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi ancak işçilerin üretimi durdururken gösterdikleri kolektif birliğin korunup sağlamlaştırılmasıyla mümkün olabilir. Bu ise hem Aliağa ve Gebze fabrikaları arasında hem de diğer fabrikalardaki işçilerle taban komiteleri aracılığıyla mücadelelerin birleştirilip koordine edilmesini gerektirmektedir.  

Kocaeli Gebze’de bulunan aynı şirkete ait diğer fabrikada DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş üyesi 260 işçi, Ekim 2025’te 114 gün süren bir greve çıkmış, grev kırıcılığına karşı çıktıkları için işten atılan 44 işçiyi işe geri aldırmış ve ortalama yüzde 50 ücret artışı kazanmıştı.

Smart Güneş işçilerinin birleşik mücadelesinde en önemli müttefiki, işyeri, işkolu, sendika ve hatta ülke ayrımlarının ötesinde diğer sınıf kardeşleridir. Şirketin üretimi fason şirketlere veya başka ülkelere kaydırma ve fabrikayı kapatma tehdidi tek bir işyeri temelinde veya ulusal ölçekte ilerletilemeyeceğinin altını çizmektedir.

Smart Güneş işçilerinin militan mücadelesi, böyle bir mücadelenin potansiyelini ortaya koydu ve son dönemde tabandan gelişmekte olan işçi mücadelelerinin en militan örneklerinden birini oluşturdu.

Ocak ayında Migros depolarında yaklaşık 5 bin işçi, düşük zam dayatmasına karşı taban sendikası DGD-SEN öncülüğünde yedi ilde iş bırakarak fiili bir greve çıktı. Mart ayından bu yana maden işçileri Bağımsız Maden-İş öncülüğünde ödenmeyen ücretleri ve tazminatları için çok sayıda mücadeleye girdi; Ankara’da 100’ün üzerinde madenci tekrar tekrar gözaltına alınmalarına rağmen taleplerini ve sınıf mücadelesini ülke gündemine taşıdı. Özel sektör öğretmenleri ve mülakat mağduru öğretmenler polis şiddetine rağmen Ankara’da ısrarlı bir direniş sürdürdü.

Bu mücadeleler tam veya kısmi kazanımlar elde ederken ülkenin birçok yerinde başka işçiler gasp edilen hakları için eylemlere devam ediyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne (İzBB) ait İZENERJİ şirketinde işten çıkarılan işçiler işyeri önünde protestosunu sürdürüyor; Samsun Atakum Belediyesi önünde ise işçiler 5 aylık alacaklarının ödenmesi için protesto eylemi yapıyor; Yozgat’ta Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Rasih ve İhsan işletmelerinde çalışan işçiler 4 aydır maaş alamadıkları için cumartesi günü iş bıraktılar. Bursa’da AKSA Bursagaz’da Enerji-Sen üyesi işçiler 100 gündür işten çıkarılanların geri alınması ve sendikanın toplu sözleşme yetkisinin tanınması için mücadele ediyorlar.

Bu eylemler, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin kapitalist oligarşinin çıkarları doğrultusunda işçi sınıfını yoksullaştıran ve ücret alma, grev yapma ve örgütlenme gibi temel haklarını fiilen kaldıran şiddetli kemer sıkma saldırısına artan tepkileri ifade etmektedir.

Ağustosta yıllık enflasyon Türkiye İstatistik Kurumu’nun güvenilmez hesaplamasına göre yüzde 31,51, bağımsız ENAG’a göre ise yüzde 49,03 oldu. Buna karşın hükümet 2026 asgari ücretini yalnızca yüzde 27 artırarak net 28.075 TL’de tuttu. Türk-İş’in son hesaplamasına göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 37.388 TL, yoksulluk sınırı ise 121.786 TL’ye yükselmiş durumda.

Bu koşullarda artık hükümet sınıfsal gerilimleri polis devleti önlemlerine başvurmadan bastıramıyor. Bu yüzden bu yıl depo işçileri, madenciler ve öğretmenler başta olmak üzere yüzlerce işçi defalarca gözaltına alındı ve hukuksuz eylem yasakları getirildi; Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ile Başaran Aksu defalarca gözaltına alındı ve tutuklandı. Bunlara en son “aileyi koruma” bahanesiyle sol örgütlere ve LGBT+ derneklerine yönelik kapsamlı bir gözaltı ve sansür dalgası eklendi.

Sosyal ve demokratik haklara yönelik bu saldırılar karşısında ileriye giden yol, işyerlerinde, mahallelerde ve okullarda taban komitelerinin inşa edilmesi ve işçi sınıfının birleşik direnişinin ve karşı hücumunun geliştirilmesidir. Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ), bu mücadeleleri Türkiye’de ve uluslararası düzeyde birleştirmek için mücadele ediyor. Mücadeleye atılan tüm işçileri, taban komiteleri kurmak üzere bizimle iletişime geçmeye çağırıyoruz.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 27 days ago

Husiler Kızıldeniz’in denetimini ele geçirdi: Suudi petrolü ve daha geniş bir savaş tehdidi

Suudi destekli Yemen hükümetiyle yeniden alevlenen çatışmaların ortasında Husiler, Yemen’in Kızıldeniz kıyısı boyunca uzanan toprakları ve birkaç stratejik adayı ele geçirerek Babülmendep Boğazı’na giden yolların denetimini sağladılar.

Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne ve Hint Okyanusu’na bağlayan bu dar su yolu, dünya deniz ticaretinin yüzde 12’sini taşıyor. Hürmüz Boğazı kapalıyken bu durum, Suudi Arabistan’ın alternatif petrol ihraç güzergâhını tehdit ediyor ve halihazırda var olan küresel petrol krizinin derinleşmesi riski yaratıyor. Bu, ABD-İsrail bloku ile İran arasındaki daha geniş bölgesel savaşta yeni bir cephenin açılmasının habercisi olabilir.

Husilerin, uluslararası alanda tanınan ve Aden merkezli Suudi destekli Yemen hükümetine karşı 4 Eylül’de başlattığı hızlı taarruzla, günler içinde, İran çizgisindeki Şii grup (Ensarullah) Taiz ve Hudeyde vilayetlerinde altı ilçeyi, Muha ve Zubab liman kentlerini ve aralarında Perim’in de bulunduğu Kızıldeniz’deki birkaç adayı ele geçirdi. Bu, Husilere Yemen’in fiilen bütün batı kıyısının ve Babülmendep’e giden stratejik bakımdan kritik yolların denetimini verdi. Husiler, beş gün içinde Yemen genelinde düzenlenen 300’den fazla Suudi hava saldırısına yanıt olarak, güneybatı Suudi Arabistan’daki Hamis Müşayt’ta bulunan Kral Halid Hava Üssü’ne onlarca balistik füze ve insansız hava aracı fırlattı.

Babülmendep’ten geçen ticari deniz yolu Perim açıklarında yalnızca üç kilometre genişliğinde olduğu için, Husilerin denizciliği tehdit etmek için büyük bir donanmaya ihtiyacı yok: Kıyı ve adalar üzerindeki denetimleri, onlara, boğazı kullanan gemiler —özellikle de Suudi gemileri— üzerinde veto uygulama yeteneği veriyor. Husiler boğazın “Suudi gemileri dışındaki bütün şirketler için güvenli” olduğunu şimdiden ilan ettiler.

Hürmüz Boğazı’nın kapanması, Babülmendep güzergâhını Suudi Arabistan’ın Asya’ya petrol ihracatı açısından hayati hale getirdi. Suudi Arabistan şu anda Kızıldeniz limanlarından günde yalnızca 120.000 varil sevk ediyor; ağustos ayında bu rakam günde yaklaşık 3,5 milyon varil, ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşının daha erken bir döneminde ise 5 milyon varildi. Savaş öncesindeki normal akış günde yaklaşık bir milyon varildi. Bir zamanlar dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olan Suudi Arabistan şimdi günde yalnızca 6,2 milyon varil üretiyor — onlarca yılın en düşük düzeyi — ve ABD’nin ihraç ettiğinin yarısından azını ihraç ediyor.

Dolayısıyla Husilerin Kızıldeniz kıyısını ele geçirmesi, Suudi Arabistan’ın petrol ihraç etme kapasitesinden geriye kalanların tam kalbine vuruyor. Bu, küresel petrol krizini yoğunlaştıracaktır. Brent ham petrolü, daha önce neredeyse 110 dolara ulaşmasının ardından varil başına yaklaşık 107 dolara yükseldi.

Suudi petrolü başka yerlerden de saldırı altında. 10 Eylül’de Irak’taki İran çizgisindeki güçler, Körfez yakınlarındaki Bukayk’ı Kızıldeniz’deki Yanbu’ya bağlayan 1.200 kilometrelik Suudi boru hattına insansız hava aracı saldırıları düzenledi. Boru hattı 1981’de Hürmüz’e alternatif sağlamak üzere inşa edilmişti. Suudi Arabistan şimdi hattı kapattı; bu, küresel petrol arzının yüzde 4’üne varan bir bölümünü potansiyel olarak tehdit ediyor. Hiçbir örgüt sorumluluğu üstlenmezken Irak hükümeti saldırıların kendi toprağından başlatıldığını doğruladı ve insansız hava araçlarının fırlatıldığı Meysan vilayetinden sorumlu komutanı görevden aldı.

Husiler; Suudi Arabistan, enerji piyasaları ve ABD’nin İran’la hesaplaşması üzerindeki daha geniş stratejik kaldıraçlarını kendi daha dar amaçlarını gerçekleştirmek için kullanabilirler. İran ve müttefikleri, Körfez’in alternatif enerji güzergâhlarının her iki tarafına da baskı uygulayabilir.

Tahran ve Husiler ayrıca, mali piyasaları sarsan ve halkın artan muhalefetiyle karşılaşan İran savaşının ortasında ABD ara seçimlerinin yarattığı siyasi kaldıracın da farkındalar.

Mevcut çatışma, BM arabuluculuğunda Yemen’i fiilen bölen 2022 tarihli kırılgan ateşkesin bozulmasının ardından geliyor. Suudi Arabistan’ın 12 Temmuz’da, Yemen hükümetinin itirazlarına rağmen bir İran uçağının Sana havaalanına inişini engellemesinin ardından çatışmalar yeniden başladı. Husiler, Kızıldeniz’de Suudi Arabistan’a deniz ablukası ilan ederek ve Suudi gemilerine saldırarak karşılık verdiler. Suudi Arabistan ardından Yemen’le olan güneybatı sınırı boyunca kuvvet konuşlandırdı ve Husilere karşı yüzlerce hava saldırısı düzenledi.

Husilerin harekâtı her şeyden önce Suudi Arabistan’dan taviz koparmayı ve Yemen’deki güçlerini genişletmeyi amaçlıyor. Talepleri arasında Suudi askeri operasyonlarının sona erdirilmesi, Husi denetimindeki limanlar ve havaalanları üzerindeki ablukanın kaldırılması, 2018’den bu yana maaşları tam olarak ödenmeyen Husi memurlarının ücretlerinin ödenmesi ve savaş sırasında mağdur olan Yemenli siviller için tazminat yer alıyor.

Yemen’deki iç savaş 2014’te, Devlet Başkanı Abdurabbu Mansur Hadi’ye karşı kitlesel protestoların ardından Husilerin Sana’yı ele geçirmesi ve Hadi’yi Aden’e kaçmaya zorlamasıyla başladı. 2015’te Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), daha geniş kapsamlı ve iç çekişmelere sahne olan bir koalisyon bünyesinde, Husileri iktidardan uzaklaştırmak ve Hadi’yi yeniden göreve getirmek üzere vahşice saldıran ama başarısız olan bir askeri müdahalede bulundu.

Husiler, ABD tarafından silahlandırılıp finanse edilen Suudi Arabistan ve müttefiklerinin acımasız saldırısına uğradılar. Birleşmiş Milletler’e göre, kitlesel açlığa ve hastalığa katkıda bulunan ablukaları içeren bu savaş sırasında 377.000 kişi öldürüldü. Obama ve birinci Trump yönetimleri döneminde ABD 54 milyar doları aşan askeri teçhizat sağladı; Britanya ve diğer emperyalist müttefikler de müdahaleyi destekledi. BM arabuluculuğundaki 2022 ateşkesi, ülkenin hükümet bölgesi ile Husi denetimindeki bölgeler arasında bölünmesini tescil etti.

ABD ateşkesin ardından da Husilere saldırmayı sürdürdü. Brown Üniversitesi’ne bağlı Savaşın Maliyetleri Projesi’nin araştırmasına göre, 2023 sonundan 2025 ortasına kadar Yemen’e yönelik ABD hava saldırıları 213 sivili öldürdü. Başkan Biden, Husilerin ABD’nin İsrail’in Filistinlilere karşı soykırım savaşına verdiği desteğe misilleme olarak bir ABD Donanması destroyerine saldırmasının ardından Ekim 2023’te hava saldırıları başlattı. Bu saldırılar, deniz taşımacılığını Afrika’nın güneyinden dolaşan çok daha uzun güzergâhı kullanmaya zorladı. ABD hava saldırıları, Husilerin ticari denizciliğe yönelik saldırılarına karşılık olarak Mart 2025’te Trump döneminde yeniden başladı; ancak 1 milyar doları aşan bu maliyetli harekât bir yıl sonra çok az başarıyla sona erdi.

Ağustos 2025’te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Sana’daki Husi sivil önderlerine yönelik hava saldırılarına izin verdi; bu saldırılarda Başbakan Ahmed Galib er-Rahavi de olmak üzere Husi yönetimindeki 16 bakandan 12’si öldürüldü.

Suudi destekli Yemen hükümetinin halk desteği çok az. Güçleri zayıf ve bölünmüş durumda. Ordusu yolsuzluğuyla nam salmış; askerlerin maaşları —eğer ödenirse— nadiren tam ödeniyor. Önceki Suudi-BAE koalisyonu artık BAE’nin daha etkili güçlerinden yoksun; bu güçler, Suudi destekli hükümetin rakibi olan güney Yemen ayrılıkçı gruplarını destekliyordu. BAE, ilişkilerin bozulmasının ardından ocak ayında Suudilerin isteğiyle Yemen’den ayrıldı.

Husilerin Kızıldeniz boyunca uzanan dağlık yaylaların denetimine sahip olmak gibi büyük bir avantajı daha var. Suudi Arabistan ve Yemenli müttefikleri operasyonlarını genişletmeye ve Husileri güçlerini birkaç cepheye dağıtmaya zorlamaya çalışabilir. Ne var ki bu da Husileri yenilgiye uğratmaktan çok çatışmayı yoğunlaştırma riski taşıyor.

Daha geniş bir savaş tehlikesi

Suudi Arabistan’ın fiilî hükümdarı Muhammed bin Selman, ABD tarafından terörist olarak tanımlanan Husilere karşı saldırı başlatması için Trump’a çoktan çağrıda bulundu ancak Washington, geçen kasım ayında Beyaz Saray’da imzalanan bir savunma anlaşmasına rağmen bunu reddetti. Trump yönetiminden üst düzey bir yetkili, ABD’nin “bölgesel ortaklarının önderliği üstlenmesini” istediğini söyledi. Bununla birlikte, CNN, 100’den fazla ABD askeri danışmanının, yeni kurulan bir müşterek kuvvetler komutanlığı aracılığıyla Suudi askerî harekâtına istihbarat ve hedefleme desteği sağladığını bildirdi.

Suudi Arabistan hâlâ müttefiklerinden askeri yardım isteyebilir. Pakistan’la bir yıl önce kurduğu ittifak, bir ülkeye yapılan saldırının her iki ülkeye yapılmış sayılacağını belirten bir madde içeriyor. Türkiye ve Pakistan’la yapılan daha yakın tarihli Mekke Anlaşması da karşılıklı savunmaya dayanıyor. Ancak bu anlaşma henüz bu ülkelerin yasama organları tarafından onaylanmadı ve işleyişine ilişkin ayrıntılar hâlâ oluşturuluyor.

Geçen ay Riyad, bir düzineden fazla ülkenin Kızıldeniz’den yapılan denizcilik faaliyetlerini korumak üzere bir deniz koalisyonuna katıldığını açıkladı. Suudi Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan Al Suud, Husileri “başa çıkamayacakları bir işe giriştikleri” konusunda uyardı. Suudi Arabistan’ın Husileri geri püskürtme girişimi, Mekke Anlaşması tarafları da dahil olmak üzere ABD’yi ve diğer bölgesel güçleri de içine çekebilir.

15 Eylül 2026

wsws.org
u/resurrect-8391 — 28 days ago
▲ 1 r/ifadeozgurlugu+1 crossposts

Londra’daki Yahudi-Kürt Konferansı: Türkiye-İsrail rekabetinde Kürt milliyetçiliği

6-7 Eylül’de Londra’da, “Değişen Ortadoğu’da Yahudi-Kürt İlişkileri: Tarih, Kimlik ve Gelecekteki İş Birliği” başlığıyla İkinci Uluslararası Yahudi-Kürt Konferansı toplandı. Toplantı, Londra merkezli Jewish Kurdish Network (JKN) tarafından, Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı Moshe Dayan Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi’nin Kürt Çalışmaları Programı ve Londra Çağdaş Antisemitizm Araştırmaları Merkezi ile birlikte düzenlendi.

Bu, 7 Eylül 2025’te Berlin’de Almanya Kürt Toplumu ve Yahudi-Alman Değerler Girişimi (WerteInitiative. jüdisch-deutsche Positionen) ortaklığıyla yapılan ilk kongrenin devamıydı. Berlin’deki kongreye Almanya İçişleri Bakanlığı’nın parlamenter müsteşarı ile İsrail Büyükelçiliği’nden bir temsilcinin katılması, girişimin en baştan emperyalizm ve Siyonizm destekli olduğunu göstermişti.

Konferansa verilen “sivil toplum” ve “akademik diyalog” görünümü, siyasi içeriği gizleyemiyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu rejimi bu organizasyonu bakanlık düzeyinde sahipleniyor. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar konferansa bir video mesaj gönderdi. Sa’ar, Kürtlerin dört ülkeye bölünmüş bir halk olarak bugüne kadar siyasi bağımsızlığa ulaşamadığını vurguladı ve İsrail’in bölgedeki azınlıklarla, özellikle de Kürtlerle ilişkilerin geliştirilmesine önem verdiğini bildirdi. Sa’ar, Kasım 2024’teki göreve başlama konuşmasında da Kürtleri İsrail’in “doğal müttefiki” olarak tanımlamıştı.

Konferansın Türkiye basınında en çok tartışılan anı, Moshe Dayan Merkezi’nin Kürt Çalışmaları Programı’nın başındaki Prof. Ofra Bengio’ya ödül verilmesi ve kendisinin sahnede “Kürtlerin anası” ilan edilmesi oldu. Bengio, Filistinlilerin 7 Ekim 2023 ayaklanmasını bir “pogrom” olarak niteleyen ve İsrail’in soykırım savaşını savunan bir Siyonist akademisyendir. Ödülü takdim eden isim ise 2009 yılında Kürt milliyetçisi Demokratik Toplum Partisi’nden (DTP) Diyarbakır’ın Sur ilçesi belediye başkanı seçilen ve daha sonra görevinden alınan Abdullah Demirbaş’tı.

Yedi oturumdan birinin başlığı “Siyonizm ve Kurdîyetî: Ulusal Hareketler, Kimlik ve Hayatta Kalma” idi. Katılımcılar arasında Almanya Kürt Toplumu Başkanı Ali Ertan Toprak, ABD’li akademisyen David L. Phillips, İsrailli araştırmacı Nir Boms ve Britanya’dan İşçi Partili Milletvekili Feryal Clark yer aldı.

Organizatörler, konferansın amacının tarihsel yakınlığı “kurumsal siyasi iş birliğine” dönüştürmek olduğunu belirttiler. Gerçekte bu konferans, ABD’nin Ortadoğu’yu tam tahakküm altına almayı amaçlayan savaşının bir parçası olarak İsrail’in Kürt milliyetçilerinin bir kısmıyla gerici bir ittifak kurma çabasının bir ifadesidir. Bu aynı zamanda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan rejiminin hapisteki Kürdistan İşçi Partisi (PKK) lideri Abdullah Öcalan’la ve onun aracılığıyla Suriye’deki Kürt hareketiyle uzlaşma yolundaki adımlarına bir karşı hamleyi temsil etmektedir.

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail İran’a karşı saldırı savaşını başlattılar. İlk saldırıda Dinî Lider Ali Hamaney dahil birçok üst düzey lider öldürüldü. İran’ın sivil ve ticari altyapısı sistematik olarak hedef alındı. Trump, kısa süre içinde rejim değişikliği dahil hedeflerine ulaşacağını umuyordu. Bir noktada İranlı Kürt milliyetçi grupların vekil güç olarak devreye girmesi açıkça değerlendirilmişti.

ABD-İsrail saldırısının başlamasından yalnızca bir hafta önce, 22 Şubat’ta, İranlı beş Kürt partisi İran Kürdistanı Siyasi Güçleri Koalisyonu‘nu kurduklarını duyurdu. İran’a yönelik eli kulağındaki saldırı koşullarında yapılan açıklama Ortadoğu’daki felaketin baş sorumlusu olan ABD emperyalizmine karşı çıkmak şöyle dursun, onunla ortak amaç doğrultusunda bir ittifakı hedefliyordu. Mart başında Reuters, binlerce İranlı Kürt savaşçının sınır ötesi bir operasyona hazırlandığını ve ABD ile İsrail temsilcileriyle görüşmeler yaptığını bildirdi. Trump, Kürtlerin İran içinde bir cephe açması ihtimalini desteklediğini söyledi. Savaşın ilk günlerinde İsrail, Irak’taki Kürt milislerin sınırdan İran’a geçmesinin önünü açmaya yönelik hava saldırıları yaptı.

Ancak İran’ın direnişi ve misillemeleri ile Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatması sonucunda Washington’ın hesapları tutmadı: rejim kayıplarına rağmen çökmedi, ABD’nin kilit mühimmat stokları eridi ve petrol fiyatlarındaki artış dünya ekonomisini sarstı. İranlı Kürt güçlerinin seferberliğine Ankara’nın ve Irak Kürdistanı yetkililerinin de karşı çıkması, Trump yönetiminin şimdilik bu yönde bir adım atmamasında bir rol oynadı.

Gazze soykırımının ortasında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad rejiminin Aralık 2024’te Türkiye ve ABD destekli İslamcı güçler tarafından devrilmesi, İsrail’in bölgesel hesaplarını ilerletme için bir fırsat olarak görüldü. Tel Aviv o tarihten bu yana Suriye’yi düzenli olarak bombaladı; ülkenin güneyindeki işgalini genişletti, Kuneytra, Dera ve Süveyda’nın askersizleştirilmesini dayattı ve Dürzileri “koruma” bahanesiyle müdahalelerde bulundu. Temmuz 2025’te Genelkurmay binası dahil Şam’daki hükümet binalarını vurdu.

İsrail’in çıkarları her ne kadar ABD ile uyumlu olsa da Suriye’de Ankara destekli merkezi bir rejimden yana değildir. İsrailli yetkililer Suriye Kürtlerine desteklerini defalarca dile getirdiler; çeşitli raporlar Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) istihbarat ve siyasi destek sağlandığını aktardı. Bu, Ankara’nın, SDG’nin Şam’a tabi kılındığı “üniter Suriye” hattıyla doğrudan çatışan bir programdır. SDG, ABD’nin ve Türkiye’nin talepleri doğrultusunda ve Şam’ın kanlı saldırılarının ardından, 25 Ağustos’ta Şam’daki Halk Sarayı’nda kendisini “bağımsız askerî güç olarak” feshettiğini ilan etti

Türkiye, bir Kürt devleti ya da özerkliği ihtimaline ve bu yöndeki İsrail çabalarına, kırk yıllık düşmanını müttefike dönüştürerek yanıt veriyor. Ankara ile PKK arasındaki müzakereler Ekim 2024’te başladı. Erdoğan bunu İsrail’in Filistin ve Lübnan’daki saldırganlığı koşullarında “iç cepheyi tahkim etme” açıklamasıyla gerekçelendirdi. Bu İsrail’in Suriye’de PKK bağlantılı SDG üzerinden etkisini artırmasına karşı bir hamleydi. Aynı zaman İran’a karşı yaklaşan saldırının İran Kürdistanı’nda İsrail destekli bir oluşuma yol açabileceği kaygısı da bir etmendi. Tüm bunlara karşı, Öcalan’ın Türkiye’nin yanı sıra Suriye, Irak ve İran’daki PKK bağlantılı Kürt güçleri üzerindeki etkisinden yararlanmaya karar verildi.

Öcalan Şubat 2025’te PKK’ye kendini feshetme çağrısı yaptı; PKK Mayıs 2025’te fesih kararı aldı ve sonrasında sembolik bir silah yakma töreni düzenledi. 10 Ağustos’ta PKK’nin silah bırakmasını düzenleyen bir “çerçeve yasa” meclisteki düzen partilerinin ezici desteğiyle kabul edildi. Yasa genel bir siyasi af getirmiyor, Öcalan ile Selahattin Demirtaş’ı kapsam dışında bırakıyor ve uygulamayı bütünüyle Milli Güvenlik Kurulu ile hükümetin takdirine bırakıyor.

Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin açıkladığı gibi bu anlaşmanın iddia edildiği gibi “demokratikleşme” ya da “barış” ile bir ilgisi yoktur. Bu, esasen, Ortadoğu’da İsrail ile rekabet ederken ABD emperyalizmi ile ittifakı ilerletmeyi ve devam eden yağma savaşında Türk devletinin elini güçlendirmeyi amaçlamaktadır. İçeride de hükümetin işçi sınıfına ve demokratik haklara artan saldırısına bir “demokratikleşme” maskesi takma işlevi görmektedir.

Bununla birlikte İsrail, son derece kırılgan olan Ankara-PKK anlaşmasının en son 2015’te olduğu gibi çökebileceği ve Türkiye’de ve Suriye’de çatışmaların yeniden başlayabileceği ihtimalini göz ardı etmiyor. Londra’daki konferans tam da bu noktada anlam kazanıyor; İsrail, hem İran savaşında hem de Türkiye ile rekabetinde Kürt hareketiyle ittifak kurma çabasını bırakmak istemiyor.

İsrail ile Türkiye arasındaki rekabetin askerî bir çatışmaya dönüşmesi olasılığı artık bir sır değil. 18 Ağustos’ta İsrail savaş uçakları, Suriye’nin İdlib kentindeki Ebu Zuhur Askerî Hava Üssü’ne sekiz saldırı düzenledi. Netanyahu’nun ofisi, amacın Türk askerlerinin konuşlanmasını engellemek olduğunu açıkladı. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Thomas Barrack, Türkiye’nin önceden bilgilendirilmediğini belirterek saldırıyı “gereksiz bir tırmanış” olarak niteledi. İran’a ve müttefiklerine karşı savaşa odaklanan Washington, bölgedeki iki kritik müttefiki arasındaki olası bir çatışmanın kendi emperyalist çıkarlarına zarar vereceğini hesaplıyor.

Bununla birlikte, Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet, genişleyen emperyalist savaşın mantığını izliyor ve daha geniş ittifaklara yol açıyor.

Netanyahu 22 Şubat’ta, Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ile bazı Arap ve Afrika ülkelerini kapsayacak bir “ittifaklar altıgeni” ilan etmişti. İsrail, Aralık 2025’te Somaliland’ı devlet olarak tanıyan ilk ülke oldu ve Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’nda Somali üzerinden etkisini artıran Ankara’nın karşısına çıktı. 31 Ağustos’ta Tel Aviv’de imzalanan 3 milyar avroluk “Aşil Kalkanı” anlaşmasıyla Yunanistan’ın hava savunmasının İsrail sistemlerine entegre edilmesi planlanıyor. Yunanistan ile İsrail arasında güçlenen askeri ve ticari bağlar, Türkiye tarafından bir tehdit olarak görülüyor.

Ankara da bunlara yanıtı, 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması oldu. Suudi Arabistan ve nükleer silaha sahip Pakistan ile kurulan bu pakt, üyelerden birine yapılacak saldırıyı hepsine yapılmış sayıyor. Trump’ın desteğini alan Sünni Müslüman çoğunluklu ülkelerin bu anlaşması İran’ı hedeflemesinin yanı sıra İsrail ile rekabetin de bir parçasıdır.

Washington’ın iki gerici müttefiki, ABD’nin bölgeyi yeniden şekillendirme savaşlarının ürünü olarak birbirine karşı rakip askerî bloklar örüyor. Bu kutuplaşma, bir noktada doğrudan çatışmaya dönüşme potansiyeli taşıyor. Tüm ülkelerin işçileri, bu savaş hazırlıklarına kendi egemen sınıflarından bağımsız ve onlara karşı uluslararası ölçekte birleşerek karşı koymalıdır.

Bugün Kürt işçileri, köylüleri ve gençlerinden istenen, Washington, Tel Aviv ve Ankara’nın bölgesel hesaplarının bedelini ödemeleridir. Sadece bölgesel güçler ve emperyalistler değil Kürt burjuvazisi ve küçük burjuva milliyetçi önderlikler de işçi ve emekçilerin bağımsız hareketinden korktukları için daima emperyalist ve kapitalist güçlerle pazarlığa ve ittifaka yönelmektedir. Bu bir kurtuluş değil ancak yeni bir tabiiyet yaratmaktadır. Suriye’deki El Kaide bağlantılı rejime katılınması ve Erdoğan rejimiyle kurulan ittifak, milliyetçi perspektifin iflasının sonu örnekleridir. Ezilen Filistin halkını soykırıma tabi tutan ve İran halkına karşı ABD emperyalizm ile beraber bir saldırı savaşına girişen İsrail ile olası bir ittifak da en az bu kadar gerici bir sonuç üretebilir.

Lev Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’nde açıkladığı gibi, emperyalizm çağında geç kapitalist gelişmeye sahip ülkelerin burjuvazisi temel demokratik sorunları çözme ve emperyalizmden bağımsızlığı sağlama yeteneğinden doğası gereği yoksundur. Ortadoğu genelinde Kürt halkının temel haklarının güvence altına alınması ve toplumsal eşitliğe dayalı bir rejimin kurulması ancak işçi sınıfının uluslararası sosyalist devrim mücadelesinin parçası olarak iktidarı almasıyla mümkündür. Bu, tüm milliyetlerden işçilerin ABD emperyalizmine, onun bölgedeki suç ortaklarına ve istisnasız tüm burjuva önderliklere karşı Ortadoğu Sosyalist Federasyonu için birleşik ve devrimci seferberliğinin inşasını gerektirir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’in uğruna mücadele ettiği perspektif budur.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 29 days ago
▲ 21 r/ifadeozgurlugu+1 crossposts

Hükümet sol örgütlere, LGBTİ+ derneklerine ve muhalif basına karşı baskıyı tırmandırıyor

15 Eylül sabaha karşı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinasyonunda 11 ilde 42 adrese düzenlenen ev baskınlarında, DEM Parti içinde faaliyet gösteren Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi’nin (SYKP) Eş Genel Başkanı Mertcan Titiz’in de aralarında bulunduğu 39 kişi gözaltına alındı.

“İtirafçı” beyanlarına dayandırılan soruşturmanın toplam 52 kişiyi hedef aldığı, gözaltına alınanların önemli bir bölümünü daha önce Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) içinde faaliyet yürütmüş kişilerin oluşturduğu bildirildi. Açıklamalara göre ayrıca Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Partizan ve Kaldıraç okuru kişiler de gözaltına alındı. Bu, Şubat 2026’da en az 77 ESP üyesinin tutuklanmasının ardından sol örgütlere yönelik kriminalizasyon harekâtında yeni bir adımdır. Baskınlar, üç gün içinde tırmanan bir saldırı dalgasının doruk noktasını oluşturdu.

12-13 Eylül’de aralarında İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin’in de bulunduğu 15 ilde LGBTİ+ derneklerine, aktivistlere ve bazı işletmelere yönelik eş zamanlı operasyonlar düzenlendi. Adalet Bakanı Akın Gürlek’e göre “Ailem Güvende” adı verilen soruşturmalar 162 “şüpheli”, 9 dernek ve 13 işletmeyi kapsıyor. İstanbul merkezli soruşturmada 26 kişi gözaltına alındı; Ankara’da Türkiye’nin ilk resmî LGBTİ+ derneği olan Kaos GL’nin yönetim ve denetim kurulu üyeleri ev baskınlarıyla gözaltına alındı; İzmir’de gözaltına alınan 18 kişiden 16’sı tutuklandı.

Yetkililer operasyonu “çocukların ve ailenin korunması” ile gerekçelendiriyor. Gürlek, operasyonların doğrudan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “2026-2035 Aile ve Nüfus On Yılı” vizyonu ve 2 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 2026/4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi doğrultusunda yürütüldüğünü açıkladı. Genelge, “cinsiyetsizleştirme”yi aile kurumunu ve “nesilleri” tehdit eden “zararlı akımlar” arasında sayıyor.

LGBTİ+ birey ve örgütler, Erdoğan’ın iktidardaki İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından uzun zamandır bir hedef hâline getirildiler. Bu, derinleşen ekonomik krizden ve hükümetin sosyal saldırılarından kaynaklanan kitlesel öfkeyi saptırmaya yönelik bilinçli bir günah keçisi siyasetidir. Ancak burada yaratılan hukuki emsaller —“müstehcenlik”, “kamu düzeni” ve “milli güvenlik” gerekçeleriyle dernek kapatma, hesap engelleme ve yönetici gözaltına alma yetkisi— nüfusun tamamına, her şeyden önce de işçi sınıfına karşı kullanılmak üzere inşa edilmektedir.

Nitekim sansür dalgası kısa sürede LGBTİ+ örgütlerinin çok ötesine geçti. 12 Eylül’de Kaos GL ve Velvele’nin internet siteleri ile gazeteci Yıldız Tar ve Avukat Levent Pişkin gibi isimlerin sosyal medya hesapları engellendi.

13 Eylül’de üniversitelerdeki öğrenci topluluklarının 32 hesabı daha kapatıldı. Aynı gün Bakırköy 4. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 2026/9112 sayılı kararıyla engelleme, muhalif basını ve insan hakları örgütlerini kapsayacak biçimde genişletildi. Karar, 5651 sayılı Kanun’un “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesine dayanan 8/A maddesine dayandırıldı ve yaklaşık 850 bin takipçili Evrensel gazetesi, Uluslararası Af Örgütü Türkiye, Barış Akademisyenleri, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), UMUT-SEN ve Ali İsmail Korkmaz Vakfı’nın da aralarında bulunduğu hesapları hedef aldı. İfade Özgürlüğü Derneği’nin listesine göre karar en az 50 X/Twitter ve 15 Instagram hesabını kapsıyor. Daha önce de başka birçok sol sosyal medya hesabının yanı sıra benzer bir takipçi kitlesine sahip olan soL Haber’in X hesapları engellenmişti. soL Haber, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) yayın organı; Evrensel ise Emek Partisi (EMEP) ile bağlantılı bir günlük gazetedir. Engellenen X hesapları arasında Umut-Sen de bulunuyor.

WSWS’nin uzun süredir vurguladığı gibi, Erdoğan hükümetinin polis devleti uygulamalarının başlıca hedefi, hayat pahalılığına ve sosyal saldırılara karşı harekete geçmeye başlayan işçi sınıfıdır. Son aylarda Bağımsız Maden-İş ve Umut-Sen liderlerinden Başaran Aksu, birçok kez gözaltına alındı ve tutuklandı. En son onunla beraber Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır da tutuklanmış, Aksu’nun açlık grevine başlaması ve yaygın tepkilerin ortasında 10 gün sonra serbest bırakılmışlardı. Bunlar, madenciler başta olmak üzere işçilere karşı polis devleti önlemlerinin giderek artan oranda uygulanmasının bir parçasıdır.

Hükümetin baskıyı tırmandırması, patlamaya doğru giden sınıfsal çelişkileri bastırma çabasının bir ürünüdür. Avrupa’nın en eşitsiz ülkelerinden biri olan Türkiye’de toplumsal eşitsizlik devasa boyutlara ulaşmış durumda. Hükümet yanlısı Türk-İş konfederasyonunun ağustos verilerine göre dört kişilik bir ailenin asgari açlık sınırı 37.388 liraya yükselirken asgari ücret sadece 28 bin lira olmaya devam ediyor. Düşük ücretler ve artan hayat pahalılığına ödenmeyen ücretler eşlik ediyor ve bu, son dönemdeki madenci eylemlerinin tetiklenmesinde önemli bir rol oynuyor. Bunlara, kapitalist kâr sunağında artan işçi ölümler ekleniyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) verilerine göre 2025’te 94’ü çocuk olmak üzere en az 2.105 işçi iş cinayetlerine kurban gitti; 2026’nın sadece ilk sekiz ayında bu sayı 1.509’a ulaştı. Türkiye işyerinde ölümlerde de Avrupa’da başı çekiyor.

Bu koşullara karşı işçi sınıfının direnişi de giderek büyüyor. İzmir Aliağa’daki Smart Güneş Teknolojileri fabrikasında, işçilerin yüzde 98’i Türk-İş’e bağlı şirket yanlısı Tes-İş’ten istifa ederek DİSK’e bağlı Enerji-Sen’de örgütlendikten sonra örgütlenmeye öncülük eden 7 işçi işten çıkarıldı. İşçiler 11 Eylül’de üretimi durdurdu ve fabrikayı dört gün terk etmedi.

Erdoğan hükümeti ile hapisteki Kürdistan İşçi Partisi (PKK) lideri Abdullah Öcalan arasındaki müzakerelerin bir parçası ve destekçisi olan DEM Parti, operasyonları ve engelleme kararlarını kınarken kendi pozisyonunun tutarsızlığını gözler önüne serdi. Partinin X hesabından yapılan açıklamada “Türkiye'nin barışı ve demokratik çözümü tartıştığı böylesi tarihsel bir dönemde, her gün toplumun başka bir kesiminin hedef gösterilmesi; siyasetçilerin, hak savunucularının, gazetecilerin, yazarların ve akademisyenlerin sesinin kısılmaya çalışılması kabul edilemez,” denildi.

Açıklamadan Erdoğan hükümetinden “daha fazla hukuk, daha fazla demokrasi ve daha fazla özgürlük” talep edildi. Bu, nafile bir beklentidir ve esasen işçileri ve gençleri Ortadoğu’da derinleşen emperyalist yeniden paylaşımın ortasında Erdoğan rejiminin rolü konusunda tamamen yanlış yönlendirmeye hizmet etmektedir. Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS) ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, Ankara-PKK anlaşmasının bir “barış süreci” değil, emperyalizmin Ortadoğu’daki yeni savaş planlarına tabi olarak Türk ve Kürt burjuva önderlikleri arasında kurulan gerici bir ittifak olduğunu başından itibaren açıklamıştır.

Mart 2025’ten bu yana 35 belediye başkanı tutuklanan Kemalist Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve ondan ayrılan Yeni Parti demokratik ve sosyal hakları savunmaktan tümüyle acizdir. Bu emperyalizm yanlısı burjuva partileri, Erdoğan hükümetiyle ve ondan kopan sağcı partilerle her an uzlaşmaya hazırdır ve her şeyden çok bağımsız bir işçi sınıfı seferberliğinden korkmaktadır.

Tüm bu partileri birleştiren ve onları işçi sınıfının, gerçek barışın ve demokrasinin karşısına yerleştiren ortak payda, burjuvazinin çıkarlarına ve NATO emperyalizmine sadakatleridir. Bu yıl 6-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi olağanüstü hâl benzeri koşullarda yapıldı. Zirve, ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da başlattığı ve eylül ayında yeni saldırı dalgalarıyla süren İran savaşının, Ukrayna’da Rusya’ya karşı tırmandırılan NATO savaşının ve Gazze’de süren soykırımın ortasında toplandı. Bu savaşlar ve artan silahlanma, içeride işçi sınıfına karşı siyasi baskının ve sosyal saldırının tırmandırılmasını gerektirmektedir. Seçme ve seçilme hakkının giderek ortadan kaldırılması, artan sansür, sol ve muhalif örgütlerin kriminalize edilmesi ve işçi mücadelelerinin bastırılması, bu savaş hazırlığının içerideki uzantılarıdır.

WSWS ve Sosyalist Eşitlik Partisi, bu baskılara karşı çıkmakta; tutuklu ve gözaltındakilerin derhâl serbest bırakılmasını, erişim engellerinin kaldırılmasını ve siyasi soruşturmaların düşürülmesini talep etmektedir. Hedef alınan örgütlerle aramızdaki siyasi farklılıklar ne olursa olsun, siyasi faaliyet ve örgütlenme haklarını koşulsuz olarak savunuyoruz.

Bu haklar ancak işçi sınıfının, sendika bürokrasilerinden ve bütün burjuva partilerden bağımsız olarak, işyerlerinde kuracağı taban komiteleri temelinde seferber olmasıyla savunulabilir. Demokratik hakların savunusu, emperyalist savaşa ve onu doğuran kapitalist sisteme karşı sosyalist bir program temelinde işçi sınıfının uluslararası mücadelesinin inşasından ayrılamaz.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 29 days ago

Britanya’da Enternasyonalizm ve Troçkizm Uğruna Mücadele

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) Britanya şubesi İşçilerin Devrimci Partisi (WRP), 1985’te, uzun süreli bir yozlaşma sürecinin ardından Troçkizmden kesin olarak koptu. DEUK, Mayıs-Haziran 1986’da bir araya gelerek WRP’nin çöküşüyle ilişkili teorik, siyasal ve tarihsel meselelere yönelik geniş kapsamlı ve ayrıntılı bir çözümleme yaptı. “İşçilerin Devrimci Partisi Troçkizme Nasıl İhanet Etti 1973-1985”, hareketi yeniden silahlandırıp işçi sınıfı içinde devrimci bir önderlik inşa ederken kendisini bekleyen siyasi mücadelelere hazırlama yönünde atılan büyük bir adımdı. Bu dersler, uluslararası ölçekte DEUK’un yeni şubelerinin gelişmesi açısından yaşamsaldır.

Aşağıdaki yazı, Fourth International [Dördüncü Enternasyonal] dergisinin 13. cildinin 1. sayısının (1986 Yaz) üçüncü bölümüdür. Dördüncü Enternasyonal’in tarihine ilişkin kapsamlı bir inceleme için ayrıca David North’un Savunduğumuz Miras eseri dikkatle incelenmelidir.

Britanya’da Troçkist bir partinin gelişmesinin ön koşulu, dünyanın en eski işçi sınıfı üzerinde emperyalizmin ve onun ideolojisinin basıncını yansıtan milliyetçi bir bakış açısına karşı verilen mücadeleydi. Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresinden önce Troçki, Britanya Bağımsız İşçi Partisi’nin (ILP) ulusal özerkliğini koruma girişimine uzlaşmaz biçimde karşı çıkmış; daha sonra da Healy’nin o dönemde üyesi olduğu İşçilerin Enternasyonalist Birliği’ni (WIL), Britanya’daki hizip farklılıklarını uluslararası proletaryanın çıkarlarına tabi kılmayı ve dünya partisinin disiplini içinde çalışmayı reddettiği için sert biçimde eleştirmişti. Troçki, WIL liderlerini şöyle uyarmıştı:

Ciddi öneme sahip devrimci bir siyasi gruplaşmayı sürdürmek ve geliştirmek ancak büyük ilkeler temelinde mümkündür. Yalnızca Dördüncü Enternasyonal bu ilkeleri somutlaştırmakta ve temsil etmektedir. Ulusal bir grubun sürekli bir devrimci rotayı devam ettirmesi ancak dünyanın dört bir yanındaki fikirdaşlarla tek bir örgüt içinde sıkı bir bağ içinde olması ve onlarla sürekli bir siyasi ve teorik iş birliği sürdürmesi halinde mümkündür. Yalnızca Dördüncü Enternasyonal böyle bir örgüttür. Salt ulusal tüm gruplaşmalar, uluslararası örgütlenmeyi, denetimi ve disiplini reddedenler, özünde gericidir. (Documents of the Fourth International, Pathfinder, s. 270)

Bu uyarı başlangıçta WIL tarafından dikkate alınmadı ve liderleri, örgütlerinin gelişmesinin Dördüncü Enternasyonal’in siyasi otoritesini kabul etmeden mümkün olmadığını nihayet kavrayana kadar değerli bir zaman yitirildi. 1944’te WIL, mevcut Britanya şubesiyle birleşmeyi kabul etti. Devrimci Komünist Parti’nin (RCP) gelişimi, önderlik içinde Jock Haston’ın başını çektiği küçük burjuva bir kliğe karşı verilen keskin bir iç mücadele aracılığıyla ilerledi. Bu mücadele, Shachtman’a yakınlık duyan ve Sosyalist İşçi Partisi (SWP) içinde Felix Morrow ve Albert Goldman tarafından temsil edilen küçük burjuva bir eğilime karşı yürütülen uluslararası bir mücadelenin parçasıydı. Healy, Britanya şubesinin önderi olarak bu mücadelenin seyri içinde öne çıktı.

1953’te Britanya şubesi, Troçkist hareketi Stalinizm içinde tasfiye etmeyi öneren Pablo ve Mandel liderliğindeki uluslararası revizyonist bir eğilimin büyümesi sonucunda bölündü. 1951 Üçüncü Kongresi belgelerine nüfuz eden revizyonist kavramlarla teorik açıdan zaten zayıflatılmış olan Dördüncü Enternasyonal’in varlığı tehlikeye girmişti. Britanya ve ABD’deki önderliklerin kritik teorik ve siyasi sorunlarda daha önce geri adım atmış olmalarına rağmen, Dördüncü Enternasyonal içinde kendisini işçi sınıfına dayandıran güçler revizyonistleri yenilgiye uğratmak üzere saflarını sıklaştırdılar. Bu mücadelenin doruk noktası, SWP önderi James P. Cannon’ın Kasım 1953’te yayımladığı Açık Mektup oldu; bu mektup, öğretiye bağlı Troçkistleri Uluslararası Sekreterlik içindeki Pablocu tasfiyecilere karşı seferber etmek ve onlara önderlik etmek üzere Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’ni (DEUK) kurdu. Pablo’ya ve onun Britanya’daki temsilcisi John Lawrence’a karşı mücadelede Cannon ile yakın iş birliği içinde çalışmış olan Healy, Açık Mektup’un yayımlanmasını destekledi.

Bu tarihî belge, Pablocuları “Troçkizmin çok sayıda ülkede tarihsel olarak yarattığı kadroları dağıtmak, bölmek ve koparmak; Dördüncü Enternasyonal’i tasfiye etmek için bilinçli ve planlı biçimde çalışmakla” suçluyordu. (The Militant, 21 Aralık 1953)

Mektup ardından Troçkizmin dayandığı tarihsel ilkeleri yeniden ortaya koydu:

  1. Kapitalist sistemin can çekişmesi, giderek kötüleşen bunalımlar, dünya savaşları ve faşizm gibi barbarca ifadeler dolayımıyla, uygarlığı yıkımla tehdit etmektedir. Atom silahlarının gelişmesi, bugün, bu tehlikeyi olabilecek en vahim biçimde vurgulamaktadır.

  2. Bu uçuruma gidiş, yalnızca kapitalizmin yerini dünya çapında planlı sosyalist ekonominin almasıyla; kapitalizmin ilk döneminde açılmış olan ilerleme çevriminin bu yolla yeniden başlatılmasıyla önlenebilir.

  3. Bu, yalnızca, toplumdaki tek gerçek devrimci sınıf olan işçi sınıfının önderliği altında gerçekleştirilebilir. Ancak, dünyadaki toplumsal güçler arasındaki ilişkiler, işçilerin iktidar yolunu tutması için hiçbir zaman bugünkü kadar uygun olmamakla birlikte, bizzat işçi sınıfı bir önderlik kriziyle karşı karşıyadır.

  4. İşçi sınıfı, kendisini bu dünya-tarihsel amacı gerçekleştirme yönünde örgütlemek için, her ülkede, Lenin tarafından geliştirilmiş türde devrimci sosyalist bir parti; yani, demokrasi ile merkeziyetçiliği (kararların alınmasında demokrasi, onları uygulamada merkeziyetçilik; üyeler tarafından denetlenen bir önderlik ve ateş altında görevlerini disiplinle yerine getirecek üyeler) diyalektik olarak birleştirme yeteneğine sahip savaşçı bir parti kurmak zorundadır.

  5. Bunun önündeki başlıca engel, 1917 Ekim Devrimi’nin saygınlığını sömürerek işçilerin sempatisini kazanan, ardından da onların güvenine ihanet ederek ya sosyal demokrasinin kollarına ya duyarsızlığa ya da kapitalizme ilişkin yanılsamalara savuran Stalinizmdir. Bu ihanetlerin cezası, faşist ve monarşist güçlerin sağlamlaşması ve kapitalizm eliyle hazırlanıp teşvik edilen yeni savaşların patlaması biçiminde, işçi sınıfı tarafından ödenmektedir. Dördüncü Enternasyonal, ortaya çıktığı ilk günden beri, Stalinizmin SSCB’nin içinde ve dışında devrimci yoldan alaşağı edilmesini başlıca görevlerden biri olarak belirlemiştir.

  6. Dördüncü Enternasyonal’in birçok şubesinin ve onun programına yakınlık duyan partilerle grupların esnek taktiklere olan gereksinimi, onların, Stalinizme teslim olmadan emperyalizme ve onun ulusal oluşumlar ya da sendika bürokrasileri gibi küçük burjuva ajanlarına karşı nasıl mücadele edileceğini; tersten söylersek, emperyalizme teslim olmadan, son tahlilde emperyalizmin küçük burjuva ajanı olan Stalinizme karşı nasıl mücadele edileceğini bilmelerini daha da kaçınılmaz kılmaktadır.

Lev Troçki tarafından belirlenmiş bu temel ilkeler, günümüz dünyasının giderek daha karmaşık ve değişken politikasında, bütün geçerliliğini korumaktadır. Devrimci durumların Troçki’nin öngörmüş olduğu gibi her tarafta gelişiyor olması, bir zamanlar dönemin canlı gerçekliğine derinlemesine bağlı olmayan, kısmen uzak gibi görünebilen soyutlamalara, artık tam bir somutluk kazandırmıştır. Gerçek şu ki, bu ilkeler, artık hem siyasi çözümlemelerde hem de pratik faaliyetin yönünün belirlenmesinde artan bir güçle doğrulanmaktadır. (Age)

Mektup, Pablo’nun programının ana hatlarını ve onun dünya genelindeki yıkıcı bölücü eylemlerini gözden geçirerek devam ediyor ve ardından dünyanın dört bir yanındaki Troçkistlere şu çağrıyı yapıyordu:

Özetle, Pablo’nun revizyonizmi ile öğretiye bağlı Troçkizm arasındaki ayrım çizgileri, siyasi ya da örgütsel herhangi bir uzlaşmayı olanaksız kılacak denli derindir. Pablo hizbi, çoğunluk görüşünü gerçek anlamda yansıtan demokratik kararların alınmasına izin vermeyeceğini göstermiştir. Onlar, suç niteliğindeki politikalarına kayıtsız şartsız boyun eğilmesini talep etmektedirler. Tüm öğretiye bağlı Troçkistleri Dördüncü Enternasyonal’den sürmek ya da onları susturup ellerini kollarını bağlamak konusunda kararlıdırlar.

Onların planı, Stalinistlerle uzlaşmacılıklarını parça parça ve yavaş yavaş içimize sokmak; olup bitenleri görüp itiraz edenlerden kurtulmaktır. Pablocu formülasyonların ilginç bulanıklığının ve diplomatik kaçamakların açıklaması budur.

Pablocu hizip, ilkesiz ve Makyavelist manevralarında şimdiye kadar bir ölçüde başarılı oldu. Ama şimdi niteliksel değişim noktasına ulaşılmıştır. Siyasi meseleler manevraların ötesine geçmiştir ve mücadele artık bir hesaplaşma halini almıştır.

Zorunlu olarak onun saflarının dışındaki konumumuzdan [SWP yasal engeller nedeniyle Dördüncü Enternasyonal’e resmen üye olamıyordu – çev.] Dördüncü Enternasyonal’in şubelerine bir tavsiyede bulunabilirsek; bize göre harekete geçmenin, kararlı bir biçimde harekete geçmenin zamanı gelmiştir. Dördüncü Enternasyonal’in öğretiye bağlı Troçkist çoğunluğu için, Pablo’nun yetkisini kötüye kullanmasına karşı kendi iradesini ortaya koyma zamanı gelmiştir. (Age)

Birkaç ay sonra, 1 Mart 1954’te Cannon bölünmenin tarihsel sonuçlarını çözümledi:

Lenin ile Troçki’nin bilinçli öncü parti teorisinin ve onun devrimci mücadelenin öncüsü rolünün tek koşulsuz savunucuları bizleriz. Bu teori, çağımızda yakıcı bir önem kazanmakta ve bütün diğer şeylere ağır basmaktadır.

Önderlik sorunu, artık sınıf mücadelesinin uzun bir süreçte kendiliğinden dışavurumlarıyla, hatta kapitalizmin özellikle güçsüz olduğu şu ya da bu ülkede iktidarın zaptıyla da sınırlı değildir. Bu, uluslararası devrimin ilerlemesi ve toplumun sosyalist dönüşümü sorunudur. Bunun kendiliğinden olabileceğini kabul etmek, gerçekte Marksizmden bütünüyle vazgeçmektir. Hayır! Bu yalnızca bilinçli bir faaliyet olabilir ve zorunlu olarak, tarihsel sürecin bilinç unsurunu temsil eden Marksist partinin önderliğini gerektirir. Bunu başka hiçbir parti yapmayacak. İşçi hareketi içindeki başka hiçbir eğilim tatmin edici bir ikame olarak kabul edilemez. Bu yüzden, bizim bütün diğer partiler ve eğilimler karşısındaki tavrımız uzlaşmaz biçimde düşmancadır.

Güçler ilişkisi öncünün kadrolarının, şu anda bu tür düşman eğilimlerin (Stalinist, Sosyal Demokrat, merkezci) egemenliğindeki örgütlere uyarlanmasını gerektirdiğinde, bu, her zaman onlara karşı mücadeleyi kolaylaştırmaya yönelik olmalıdır. Bu tür bir uyarlanma, asla onlarla uzlaşmayla sonuçlanmayacak; Marksistlere, Pablocuların Fransız genel grevine ilişkin yorumlarda yaptıkları gibi, dostça öğütler verme ve “samimi” eleştiriler yapma küçük işini verirken, onlara asla belirleyici tarihsel rol atfetmeyecek, taktiksel bir uyarlanma olarak görülmelidir. (Trotskyism Versus Revisionism, Cilt 2, New Park, s. 65)

Pablo’ya karşı yürütülen uluslararası mücadele, Troçkist hareketin Britanya’daki gelecekteki gelişimi açısından belirleyiciydi. Sayıca az olmalarına ve aşırı yoksulluklarına rağmen (ki bu yoksulluk, açıkça Stalinizm yanlısı Pablocu Lawrence grubunun onlara karşı örgütlediği provokasyonlarla daha da ağırlaşmıştı) Britanyalı Troçkistler, Dördüncü Enternasyonal içindeki mücadelenin teorik dersleriyle ölçüsüz derecede güçlenmişlerdi. Bunun, Kruşçev’in Stalin’in suçlarını kısmen ifşa etmesinin ve ardından Sovyetlerin Macaristan’ı istila etmesinin ardından 1956 yılında Komünist Parti içinde patlak veren krize müdahale etmeleri noktasında Britanyalı Troçkistlere vazgeçilmez bir hazırlık sağladığı görülecekti.

Pabloculuğa karşı mücadele ile siyasi olarak silahlanmış olan Troçkistler, Britanya Komünist Partisi saflarından önemli güçler kazanmayı başardılar; bu da hareketin hem teorik çalışmasının hem de sendikalar ve İşçi Partisi içindeki faaliyetlerinin genişlemesi yolunda yeni olanaklar sağladı. Bu kazanımlar, 1959’da Sosyalist İşçi Birliği’nin (SLL) kuruluşuyla pekiştirildi.

Bu dönemde Britanyalı Troçkistler, özellikle Cannon’ın Pabloculara karşı tutumunda bir gevşeme belirtisi göstermesinin ardından Uluslararası Komite’nin çalışmalarında giderek daha etkin bir siyasi rol oynamaya başladılar. Healy ve en yakın çalışma arkadaşı Mike Banda, Pablocuların Avrupa’daki evrimini, bilhassa Macaristan’ın istila edilmesine verdikleri merkezci tepkiyi yakından izlemişlerdi ve Uluslararası Sekreterlik ile Uluslararası Komite arasındaki siyasi farklılıkların azaldığını düşündürecek hiçbir gerekçe bulunmadığına ikna olmuşlardı. Aslında tam tersine ikna olmuşlardı. Bu nedenle, ABD’deki SWP içinde Pabloculara yönelik büyüyen uzlaşmacılığı artan bir kaygıyla izliyorlardı.

SLL ile SWP arasındaki artan siyasi gerilimin ardında, iki şubenin yöneliminde giderek büyüyen bir ayrışma yatıyordu. 1957’den itibaren SWP’nin ABD’de “yeniden kümelenme” adı verilen kampanyayı başlatmasıyla birlikte, partinin siyasi çalışması giderek daha fazla küçük burjuva radikalizmi çevresine yönelmişti. SWP’nin çizgisi, teorik yayın organında bile, Troçkizmin tarihsel düşmanlarına karşı yumuşamış ve daha uzlaşmacı bir hâl almıştı. 1958’e gelindiğinde Hansen, Kremlin bürokrasisine karşı siyasi devrimi alenen reddetmekteydi. Öte yandan SLL, sağcı Sosyal Demokrat bürokrasiye karşı amansız bir mücadele temelinde, kitlesel işçi hareketinin içine nüfuzunu derinleştiriyordu. Healy 1958 ve 1960’ta Cannon ve SWP’nin diğer önderleriyle bir araya gelerek onların Pablocularla yeniden birleşme yönündeki aceleci adımlarını frenlemenin ve Uluslararası Sekreterlik ile birlik görüşmelerinin ön koşulu olarak uluslararası kadronun azami netliğe kavuşturulması için çalışmanın mümkün olup olmadığını yokladı.

Ancak SWP ile SLL arasındaki siyasi farklılıklar büyümeye devam etti. 1960’ta, Castro’nun iktidara gelmesinden bir yılı aşkın bir süre sonra, SWP Küba’da bir işçi devletinin yaratılmış olduğu ve “Castro ekibi”nin Küba işçi sınıfının Troçkist partisinin yeterli bir ikamesi olan “bilinçsiz Marksistler”den oluştuğu pozisyonuna savruldu.

2 Ocak 1961’de Sosyalist İşçi Birliği’nin Ulusal Komitesi, SWP önderliğine bir mektup göndererek ABD’deki kıdemli Troçkistlerin Dördüncü Enternasyonal’in stratejik hedefinden uzaklaşmakta olduğu yönündeki derin kaygılarını dile getirdi. Mektup, SWP’ye ilkeler uğruna mücadelenin büyük önemini şöyle vurguluyordu:

Önem bakımından 1914-1917 dönemine kıyaslanabilecek bir evreye giriyoruz ve o dönemde olduğu gibi şimdi de kendi saflarımız içindeki her türlü merkezci eğilimden keskin ve net biçimde kopmak hayati önem taşımaktadır. Önümüzdeki yıllarda devrimci görevimizi Bolşeviklerin yaptığı gibi yerine getireceksek, Luxemburg’un değil Lenin’in örneğini izlemeliyiz: her türden çağdaş Kautsky’yi yalnızca eleştirmekle kalmayıp onlardan uzlaşmaz biçimde ayrılmalıyız; her şeyden önce Pablo çetesinden. (Trotskyism Versus Revisionism, Cilt 3, s. 46)

Burada dikkat çekilmesi gereken önemli bir nokta var. SLL şunda ısrar ediyordu; merkezciliğe ve oportünizmin her biçimine karşı mücadele en büyük önemini, tam da nesnel durumun sınıf mücadelesini yoğunlaştırdığı ve işçi sınıfı içinde parti inşasının olanaklarını genişlettiği noktada kazanır. Dahası bu teorik uzlaşmazlık tutumu, tam da SLL’nin işçi hareketi içinde büyük kazanımlar elde etmeye başladığı bir dönemde ortaya konuyordu. SLL, özellikle İşçi Partisi’ne bağlı Genç Sosyalistler içinde hizip çalışması yürütüyor ve genç bir kadroyu Troçkist olarak eğitiyordu.

Mektup, SWP’yi şöyle uyarıyordu:

Devrimci hareketin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, emperyalizmin gücüne ya da işçi hareketi içindeki bürokratik aygıtlara veya her ikisine birden teslimiyetten kaynaklanan tasfiyeciliktir. Pabloculuk, uluslararası Marksist hareket içindeki bu tasfiyeci eğilimi, bugün 1953’tekinden çok daha açık bir şekilde temsil etmektedir. Pabloculukta, ileri işçi sınıfı, artık tarihin öncüsü, emperyalizm çağındaki tüm Marksist teori ve stratejinin merkezi değil; soyut biçimde gözlenen ve değerlendirilen “dünya-tarihsel etmenler”in oyuncağıdır. (Age., s. 48)

SLL, Pablocuları izlenimcilik ile nesnelciliği bir araya getirmeleri nedeniyle sert biçimde eleştirdi ve revizyonizmlerinin Dördüncü Enternasyonal açısından taşıdığı anlamı şöyle çözümledi:

...devrimci hareketin tüm tarihsel sorumluluğu reddedilmekte, her şey panoramik güçlere tabi kılınmaktadır; Sovyet bürokrasisinin rolüne ve sömürge devrimindeki sınıf güçlerine ilişkin sorular çözümsüz bırakılmaktadır. Bu doğaldır; çünkü bu problemlerin anahtarı, ileri ülkelerdeki işçi sınıfının rolü ve bu ülkelerin işçi hareketlerindeki önderlik krizidir. (Age., s. 49)

Britanyalı Troçkistler şu uyarıda bulunuyordu:

İşçi sınıfının siyasi bağımsızlığı ve devrimci partilerin oluşturulması stratejisinden herhangi bir geri çekilme, Troçkist hareket adına dünya-tarihsel önemde bir hata anlamına gelecektir. Britanya’da, Sosyalist İşçi Birliği’nin kuruluşundan bu yana Pablocuların eylemlerinde ve İşçi Partisi’ndeki mevcut politika krizinde Pablo’nun revizyonizminin sonuçlarını gördük ve Pabloculuğun temsil ettiği revizyonizmden mutlak biçimde arınmış bir Leninist parti inşa etmenin gerekliliğine her zamankinden daha fazla ikna olduk. (Age)

İlkelerin parti inşasının önünde engel teşkil ettiğini iddia edenlerin aksine ve o iradesiz sahtekâr S.[avas] Mihail’ın kitlelerin yükselişinin teorik uzlaşmazlık ihtiyacını geçersiz kıldığı yönündeki iddialarıyla doğrudan çelişir biçimde, SLL şunu ilan etmişti:

Troçkizmin önünde açılan fırsatların büyüklüğünden ve buna bağlı olarak siyasi ve teorik netliğe olan gereksinimden dolayı, acilen, revizyonizmin bütün biçimlerine karşı bir hat oluşturmaya ihtiyacımız var. Pablocu revizyonizmin Troçkizm içi bir akım olarak değerlendirildiği döneme son vermenin zamanıdır. Bu yapılmadıkça, şimdi başlayan devrimci mücadelelere hazırlanamayız. SWP’nin bu ruhla bizimle birlikte ilerlemesini istiyoruz. (Age)

SWP, SLL’nin önerilerine düşmanca yanıt verdi. Amerikan işçi sınıfından umudunu kesmiş ve giderek orta sınıflaşan bir örgütün fahri ulusal başkanı olarak görev yapmayı kabullenen Cannon, 12 Mayıs 1961’de Farrell Dobbs’a şöyle yazıyordu: “Gerry ile aramızdaki uçurumun giderek genişlediği açıkça görülüyor. Bunu fark etmek, son zamanlardaki bu eğilimin nasıl tersine çevrilebileceğini anlamaktan daha kolay. Bana kalırsa, Gerry bir felakete doğru ilerliyor ve tüm örgütünü de peşinden sürüklüyor.” (Age., s. 71)

Sonraki iki yıl boyunca SLL, Hansen’in 1953 bölünmesinin tarihsel sonuçlarına ilişkin herhangi bir netleşmeyi engelleme girişimlerine rağmen, Marksist program ve yöntemin en temel sorunları üzerine bir tartışma için bastırdı. SLL önderlerinin, özellikle Cliff Slaughter’ın kaleme aldığı belgeler, 1939-40’taki küçük burjuva muhalefete karşı verilen büyük mücadeleden sonra Troçkizmin gelişimine yapılan en önemli katkılar arasındaydı. SLL Troçkist hareketin geniş kesimlerini yutan tasfiyeci dalgaya cesaretle meydan okudu; bu mücadeleye önderlik edenler tarih önünde kalıcı bir itibar kazandılar. Yarı sömürge ülkelerde anti-emperyalist mücadeleye geçici olarak hâkim olan çeşitli küçük burjuva önderlere uyum sağlamanın geri döndürülemez gibi görünen akıntısına karşı SLL, modası geçmiş ve ilgisiz diye alay konusu edilen ilkeleri savunmaya cüret etti. Proletarya diktatörlüğü perspektifini savundu ve Dördüncü Enternasyonal’i inşa etmenin zorlu yolundan kaçış arayan pragmatistler ile izlenimcilerin Marksist teoriyi yozlaştırmasına karşı mücadele verdi. SLL yalnızca Açık Mektup’u savunmakla kalmadı: Troçki’nin öğretilerinin özünü ve bunların Lenin’in gerçek bir proleter parti inşa etme uğruna ömür boyu sürdürdüğü mücadeleyle tarihsel bağını açığa çıkarmak için mücadele etti. Teorik geleneklerine ampirizmin hâkim olduğu bir ülkede faaliyet gösteren Britanyalı Troçkistler, Marksist teoride bir rönesansın savunucuları oldular ve Pablocuların Troçkizme yönelik saldırısının anti-diyalektik temelini oluşturan, iflas etmiş nesnelciliği teşhir ettiler.

Hansen’in Troçkizmi yeniden birleşme kisvesi altında tasfiye etme planına SLL’nin boyun eğmeyeceği haberi yayılmaya başladığında, karalama kampanyacıları SLL’yi ve ulusal sekreteri Gerry Healy’yi “aşırı solcu” sekterler olarak yaftalamak üzere harekete geçtiler. Ancak tüm iftiralara ve tahrifatlara rağmen SLL, dünyanın farklı bölgelerindeki Troçkistlerle bağlar kurmaya başladı. SLL önderleri olağanüstü bir sabırla SWP içinde bir Troçkist hizip yetiştirme işini üstlendiler; üyelerine tekrar tekrar, Dördüncü Enternasyonal’i savunmanın ve şubelerini dünya genelinde inşa etmenin, revizyonizme karşı en kapsamlı ve köklü mücadeleden başka hiçbir yolla mümkün olmadığını vurguladılar. Her şeyden önce, Dördüncü Enternasyonal uğruna mücadele her ülkedeki çalışmanın merkezine yerleştirilmedikçe, Britanya dahil dünyanın hiçbir yerinde hiçbir şey inşa edilemeyeceğinin altını çizdiler.

Haziran 1963’te, SWP Pablocularla ilkesiz yeniden birleşmesini gerçekleştirirken (bu adım, ardından gelen feci hatalar nedeniyle sayısız şubeyi yok edecek ve Latin Amerika’da yüzlerce Troçkistin hayatına mal olacaktı) Healy, yirmi yılı aşkın süredir yakın iş birliği içinde çalıştığı partiye son bir mektup yazdı. Onların LSSP’nin Sri Lanka’daki ihanetlerini örtbas etmelerini ve Ben Bella gibi çeşitli burjuva milliyetçileri propaganda malzemesi olarak şişirmelerini öfkeyle kınadı. İlkelerden vazgeçişlerini “tecrit”ten kurtuldukları iddiasıyla meşrulaştıranlara ise alayla karşılık verdi:

Elbette “sekter SLL” için vaktiniz yok. Bizim yoldaşlarımız, saflarda ve önderlikte, Troçkist hareketin en iyi gelenekleri doğrultusunda gece gündüz reformizme ve Stalinizme karşı mücadele ediyorlar. Ama henüz Ben Bella, Castro ve sözde Seylan 1 Mayıs mitingi gibi açık toplantılarda on binlere hitap etmiyorlar. Sizin gözünüzde biz yalnızca küçük, “aşırı solcu önemsiz tip”leriz.

Yoldaşlarımız son işsizlik karşıtı kampanyada önderliği üstlendiler, 1.300 kişilik bir kitle toplantısı örgütleyip konuştular ama bunlar ufak şeyler. Yoldaşlarımız şiddetli bir cadı avına rağmen gençlik hareketi içinde Sosyal Demokratlara güçlü darbeler indirirken, muhabiriniz T. J. Peters (bir zamanlar önde gelen bir SWP destekçisi olan, şimdiyse emekli bir liberal gibi yazan kişi) yalnızca “Britanya İşçi Partisi”nin önündeki parlak gelecekten söz ediyor.

Biz eski kafalı “sekterler”, örgütümüzün her zaman ayrılmaz bir parçası olduğu Dördüncü Enternasyonal’in, “Britanya İşçi Partisi”nin yozlaşmış önderliğine karşı tek alternatifi sunduğuna inanıyoruz. Ama Peters’ın bize ayıracak vakti yok. O da sizin gibi sonunda hidayete erdi.

Biraz zaman aldı tabii. (“Yeni dindarın şevki bir başka olur,” derler.) George Clarke’ın Pablo ile güçlerini birleştirip rezil Üçüncü Kongre’nin mesajını The Militant’ta ve o dönemki Fourth International dergisinde yayımlamasının üzerinden yaklaşık 12 yıl geçti. O dönemde Pablo’yu anlayamadınız, sonra 1953 bölünmesi geldi. Cannon bu bölünmeyi “Pabloculuğa asla geri dönmeyeceğiz” sözleriyle selamlamıştı. Ama sonunda başardınız. Artık her yerde müttefikleriniz var: Fidel Castro’dan Philip Gunawardene’ye ve Pablo’ya kadar.

Yalnızca bir şey söylemek istiyoruz ve bu konuda kongremiz oybirliği içindeydi. Partinizin çoğunluk önderliğinin tamamen boyun eğdiği, en gerici güçler karşısındaki bu utanç verici teslimiyete karşı örgütümüzün aldığı tutumla gurur duyuyoruz.” (Age., s. 163-64)

Açık Mektup’a karşı çıkmış ve ardından yeniden birleşmeye giden manevralarda kilit bir rol oynamış olan LSSP, bir yıl sonra, Haziran 1964’te, Bayan Bandaranaike’nin burjuva koalisyon hükümetine girdi. Sosyalist İşçi Birliği’nin uyarıları böylece doğrulanmış oldu. Healy, LSSP konferansına katılmak ve koalisyon hükümetine girmenin yolunu döşeyen hainlere karşı kampanya yürütmek üzere Kolombo’ya gitmişti. Konferansın yapıldığı gün, 6 Haziran 1964’te, Belediye Binası’nın kapıları önünde durarak içeri alınmasını talep etti; delegelere hitap edip onları N. M. Perrera, Colvin De Silva ve diğer LSSP önderlerinin burjuva hükümete katılma kararını reddetmeye çağırmak istiyordu. Konferansa kabul edilip edilmeyeceğiyle ilgili bir oylama yapılmasını sağlamayı başarmış olsa da Healy’nin katılımı reddedildi. Toplantı süresince kapıların önünde kaldı ve delegeleri LSSP önderliğiyle ilişkilerini koparıp devrimci kanadı desteklemeye çağırdı. Kongre sona erdiğinde Healy, Kolombo limanındaki dok işçilerine, Wellawatta dokuma fabrikasındaki tekstil işçilerine ve bir grup üniversite öğrencisine hitap etmeye gitti. Tüm bu toplantılarda LSSP’nin Hansen-Mandel “Birleşik Sekreterliği” ile iş birliği içinde gerçekleştirdiği ihanetin tarihsel anlamını açıkladı. Troçkizmin LSSP hainlerine karşı savunulması çağrısı güçlü bir yankı uyandırdı. Healy’nin Sri Lanka’da yürüttüğü çalışma (daha sonra Michael ve Tony Banda’nın yaptığı ziyaretlerle ilerletildi) bu ülkedeki Troçkist hareketin yeniden inşasının temelini atmıştır.

SLL SWP’nin Dördüncü Enternasyonal’i terk etmesinin ardından ABD’de de Troçkist hareketi yeniden örgütleme çalışması yürüttü. Yalnızca bölünmenin analiz edilmesinde değil, Amerikan proletaryası için devrimci bir perspektifin geliştirilmesinde de muazzam siyasi yardım sağlandı. Bölünmeyi yalnızca ABD’deki radikal siyaset bağlamında görme eğilimlerine karşı mücadele eden SLL, işçi sınıfına yönelen ve enternasyonalizme dayanan gerçek bir Marksist parti geliştirmek için mücadele etti. Bu uzun soluklu teorik ve siyasi netleşme sürecinin sonucunda Spartakist grubunun küçük burjuva radikal ve enternasyonalizm karşıtı karakteri teşhir edildi ve Dördüncü Enternasyonal için Amerikan Komitesi’nin Kasım 1966’da İşçiler Birliği’ne dönüştürülmesinin koşulları yaratıldı.

Sosyalist İşçi Birliği’nin 1961 ile 1966 arasında yürüttüğü çalışma, Dördüncü Enternasyonal’in inşasına tarihsel bir katkıyı temsil ediyordu. SLL, revizyonizme karşı mücadeleye ve dünya Troçkist hareketinin Fransa’daki OCI ile birlikte yeniden örgütlenmesine önderlik etme sorumluluğunu üstlenmişti.

SLL’nin Britanya içindeki devasa siyasi ve örgütsel ilerlemelerin temellerini attığı dönem, tam da uluslararası cephede yoğun teorik çalışmanın yürütüldüğü bu dönemdi. 1964’te SLL, İşçi Partisi’ne bağlı Genç Sosyalistler’in önderliğini ele geçirdi. Wilson önderliğinin İşçi Partisi içinde başlattığı tasfiyeye karşı SLL, Genç Sosyalistleri örgütünü Troçkist hareketin bağımsız gençlik örgütü olarak kurdu.

Yeni bir kuşağın bu akını, SLL’nin siyasi çalışmasının genişlemesini mümkün kıldı. 1968’de, Pabloculara karşı savunduğu devrimci perspektif, Mayıs-Haziran Fransa Genel Grevi tarafından bütünüyle doğrulandı. Bu gelişme Fransa’da OCI’ın hızla büyümesine ve işçi sınıfı ile sağcı reformist İşçi Partisi hükümeti arasındaki çatışmanın derinleştiği koşullarda Sosyalist İşçi Birliği’nin üye sayısında kayda değer bir artışa yol açtı. Eylül 1969’da ilk günlük Troçkist gazete olan Workers Press yayın hayatına başladı.

Haziran 1970’te İşçi Partisi, kendilerinin Muhafazakârlara karşı rahat bir zafer kazanacağını gösteren kamuoyu yoklamalarına dayanarak seçim çağrısında bulundu. Ancak hükümetin, sendika karşıtı yasalar çıkarma girişiminin fiyaskoyla sonuçlanmasında somutlaşan ihanet sicili, Muhafazakârların zaferinin koşullarını yarattı. Bu, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden beri görülmemiş ölçekte bir sınıf çatışmasının tırmanmasını başlattı. İşçiler, aydınlar ve gençler daha önce görülmemiş sayılarda Sosyalist İşçi Birliği’ne katılmaya başladılar. Hareketin olanakları ve kaynakları muazzam bir hızla genişledi. Oyuncular ve oyun yazarları SLL’nin derslerine katıldılar, partiye üye oldular ve 4.000 kişilik bir dinleyici kitlesini çeken Alexandra Palace mitingi gibi güçlü etkinliklerin düzenlenmesine yardımcı oldular. Heath hükümetinin sendika karşıtı yasaları (Endüstriyel İlişkiler Yasası) çıkarmasına ve işsizliğin artmasına karşılık olarak SLL, gençlik yürüyüşleri temelinde işsizlik karşıtı bir ulusal kampanya örgütledi. Bu kampanya Britanya’da muazzam bir destek topladı ve ilerleyişi Uluslararası Komite’nin tüm şubelerinde gururla takip edildi.

1970, 1971 ve 1972 yazlarında Essex’te düzenlenen eğitim kampları, giderek büyüyen uluslararası delegasyonları çekti. SLL’nin gücü ve dünyanın dört bir yanındaki devrimciler nezdindeki itibarı muazzam biçimde büyümüştü. Revizyonizme karşı verdiği mücadelenin bir sonucu olarak SLL, Troçkist hareket içinde o güne kadar savaş sonrası kapitalist büyüme (boom) konusunda ilk ciddi Marksist analizi geliştirmeyi başarmış ve dolar-altın konvertibilitesine dayanan Bretton Woods uluslararası finans sisteminde somutlaşan patlayıcı çelişkileri açıklamıştı. Britanyalı Troçkistler, Marx’ın Kapital’ini işçi sınıfını orta sınıf protesto hareketlerine tabi kılmanın savunusuna dönüştürmeye çalışan Mandel’in neo-kapitalizm teorisinin karakteristik izlenimciliğini teşhir ettiler.

wsws.org
u/resurrect-8391 — 29 days ago