
Çerçeve Yasa Protestoları
Paylaşan 50klık bir instagram hesabı. Az çok demeden gidebilen gitsin, sayının artması için katılmanız lazım. Bunun haricinde sanırsam futbol taraftar gruplarının da yürüyüşleri vs oluyor isteyenler onları da araştırabilir

Paylaşan 50klık bir instagram hesabı. Az çok demeden gidebilen gitsin, sayının artması için katılmanız lazım. Bunun haricinde sanırsam futbol taraftar gruplarının da yürüyüşleri vs oluyor isteyenler onları da araştırabilir
Ben barışa karşı değilim.
Terörün bitmesini, silahların susmasını, Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl yollarla çözülmesini istiyorum.
Ama barış istemek başka, AKP’nin getirdiği her düzenlemeye sorgusuz sualsiz “evet” demek başkadır.
Ben bu iktidara güvenmiyorum.
Çünkü bir taraftan “demokrasi ve toplumsal barış” diyorsunuz, diğer taraftan demokratik siyasetin alanını her geçen gün daraltıyorsunuz.
Muhalefetin Cumhurbaşkanı adayının diploması iptal edildi, kendisi cezaevinde.
Seçilmiş belediye başkanları tutuklanıyor, görevlerinden uzaklaştırılıyor.
Muhalefet partilerinin yöneticileri hakkında soruşturmalar ve fezlekeler gündemden düşmüyor.
Meşru, demokratik ve silahsız siyaset yapan insanlar ceza hukukuyla karşı karşıya bırakılıyor.
AYM kararlarının gereği yerine getirilmiyor.
AİHM kararları uygulanmıyor.
Kayyum uygulaması devam ediyor.
Sonra aynı iktidar bize “demokrasi”, “hukuk” ve “toplumsal barış” diyor.
Ben de soruyorum:
Mevcut hukuku uygulamayan bir iktidarın yeni hukuk vaadine neden güvenelim?
Ayrıca bu çerçeve yasanın gelecekteki seçimlerin, Meclis aritmetiğinin veya başka siyasi hesapların aracı olmayacağının güvencesi nedir?
Ben AKP’nin siyasi hesabına ortak olmayacağım.
Çünkü kalıcı barış siyasi hesaplarla değil; hukukla, demokrasiyle, adaletle ve toplumsal güvenle kurulur.
Önce AYM kararlarını uygulayın.
Önce AİHM kararlarının gereğini yerine getirin.
Önce sandık iradesine saygı gösterin.
Önce iktidara da muhalefete de aynı hukuku uygulayın.
Sonra bize demokrasi ve hukuk devleti anlatın.
Benim tavrım çok açık:
Barışa EVET.
Terörün bitmesine EVET.
Silahların susmasına EVET.
Demokratik çözüme EVET.
Ama hukuksuzluğa HAYIR.
Çifte standarda HAYIR.
Barışın siyasi ve seçim hesaplarına alet edilmesine HAYIR.
Benim HAYIR oyum barışa değil, bu iktidarın güven vermeyen hukuk ve demokrasi anlayışınadır.
Bu nedenle bu hâliyle çerçeve yasaya oyum nettir:
HAYIR.
Türkiye’de AK Parti iktidarıyla birlikte laik hukuk düzeni aşındırılmış, din devlet yönetiminde giderek daha belirleyici hale gelmiş ve Müslüman olmayanların, farklı inançtakilerin ve inanmayanların siyasal temsil ve eşit yurttaşlık alanı daraltılmıştır. Bu nedenle Türkiye’de yaşananlar, fiilî bir şeriatlaşma sürecidir.
Tarih boyunca şeriat veya teokratik yönetim denemelerinin ortak sorunu da budur: Devlet belirli bir dinî yorumu herkes için zorunlu hale getirdiğinde, o yoruma uymayanların özgürlüğü ve eşitliği kaçınılmaz olarak tehdit altına girer. Şeriatın “mükemmel dünya düzeni” getireceği iddiası ise tarihsel gerçeklikten çok temelsiz bir inançtır.
Her başarısız şeriat deneyiminden sonra “O gerçek şeriat değildi” diyerek sonuçları görmezden gelmek, gerçeği değiştirmez. Bir sistem sürekli uygulandığında baskı, eşitsizlik ve özgürlük kaybı üretiyorsa, bunu her defasında idealize edilmiş hayali bir versiyonla savunmak gerçeğe gözünü kapatmaktır.
Ben insanların neye inanacağına karışmıyorum. Ama birilerinin inançlarının, benim ve diğer inanmayanların hayatını belirleyen devlet kurallarına dönüşmesine karşı çıkıyorum.
Şeriatın savunucularının vaatlerine değil, şeriat adına kurulmuş düzenlerin gerçek sonuçlarına bakıyorum. Kaynağımı metafizik vaatlerden ve gerçekleşmeyen ütopyalardan değil, gerçeklerden, yaşanmışlıklardan, insan haklarından, laiklikten ve eşit yurttaşlık ilkesinden alıyorum.
Hiç kimse kendi kutsal inancını başkasının hayatına zorla dayatma hakkına sahip değildir. Teokratik tiranlığa itiraz etmek dine düşmanlık değil, insan özgürlüğünü savunmaktır.
Kendilerini "Müslüman" olarak tanıtıp, hiçbir delil ortaya koymadan herkese "Sabatayist" ve "Mason" yaftası yapıştıranların iddiaları kendi içinde bile tutarsızdır.
Bir yandan Atatürk'e "dinsiz" diyor, öte yandan "Masondu" diyorlar. Ancak düzenli Masonlukta üyelik için Yüce Varlık'a inanç temel şartlardan biridir. Hem "dinsiz" deyip hem "Mason" diye suçlamak, sadece komplodur.
Bir de "Sabatayist" diyorlar. Tarihte Sabatay Sevi'nin takipçilerinin temel özelliği, dışarıdan dindar gibi görünerek inançlarını gizlemeleri. Sabatay Sevi, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşadığı dönemde dışarıdan müslüman gibi görünüp içinde müslüman olmayan biriydi. Eğer Atatürk'ün gerçekten "dinsiz" olduğunu iddia ediyorlarsa, o zaman onu Sabatay Sevi'nin takipçileriyle özdeşleştirmeleri de kendi mantıkları ile çelişir. Çünkü iddia ettikleri gibi inancını gizleyip takiye yapan biri değil, düşüncelerini açıkça ifade eden bir tarihsel figürdü.
Eleştiri yapılacaksa belgeyle, tarihle be arşivle konuşulur. Birbirini boşa düşüren komplo teorilerini peş peşe sıralayıp sonra da bunları "hakikat" diye sunmak şarlatanlıktan ibarettir.
Not: Bu eleştiri Müslümanlara değil; dinî kimliğini öne çıkarıp, iftirayı ve komplo teorilerini delilin yerine koyanlaradır. İnanç, insanlara mesnetsiz suçlamalar yöneltmenin değil, doğruluk ve adaletin ölçüsü olmalıdır.
Okullar ibadethane değildir. Bir okulun varlık sebebi eğitim vermek, bilim üretmek ve öğrencileri geleceğe hazırlamaktır. Devlet okulları herhangi bir dini pratiğin merkezi hâline getirildiğinde, eğitim kurumunun tarafsızlığı da tartışmalı hâle gelir. Eğitimin verildiği bir ortamın önceliği ders olmalıdır; ibadet değil.
Kimsenin ibadet etmesine karşı değilim. Namaz kılmak isteyen kılsın. Ancak bunun yeri okullar değil, camilerdir. Türkiye'nin neredeyse her yerinde okullara yürüme mesafesinde camiler bulunuyor. Halihazırda ibadet için inşa edilmiş mekânlar varken, okulları ikinci bir ibadethaneye dönüştürmenin makul bir gerekçesi yok.
Eğer devlet okullarda mescit açmayı kamu hizmeti olarak görüyorsa, o zaman aynı devlet tüm inançlara da aynı imkânı sağlamak zorundadır. Bunun yolu da inanç yoklaması yapıp talep eden her inanç grubuna eşit koşullarda alan tahsis etmektir. Aksi takdirde devlet, bir inancı diğerlerinin önüne koymuş olur ki bu da tarafsızlık ilkesine aykırıdır.
Kamusal eğitim kurumları bütün inanç gruplarına ayrı ayrı ibadet alanı açabilecek yerler değildir. O hâlde en doğru çözüm, hiçbir inanç için okul içinde özel ibadet alanı oluşturmamaktır. Böylece herkes eşit olur ve okul asli görevine odaklanır.
Bu konu her gündeme geldiğinde hemen "Laikler kudurdu.", "Din düşmanları yine rahatsız oldu." gibi sloganlar ortaya atılıyor. Ancak mesele insanların ibadet etmesine karşı çıkmak değil; devlet kurumlarının tarafsız kalmasını istemektir. Bir uygulamayı eleştirmek, dine saldırmak değildir. Her eleştiriyi "din düşmanlığı" diye yaftalamak da sağlıklı bir tartışma zemini oluşturmaz; sadece farklı görüşleri susturmaya yarayan kolaycı bir söylemdir.
Laiklik, bir dine karşı olmak değildir. Tam tersine, devletin hiçbir inancı kayırmaması ve hiçbir vatandaşı inancı nedeniyle ayrıcalıklı ya da dezavantajlı duruma düşürmemesidir. Devlet okulu da bu anlayışın en görünür olduğu yerlerden biri olmalıdır.
Ya tüm inançlara eşit imkân sağlanacak ya da hiçbirine okul içinde ibadet alanı açılmayacak. Tek bir inanç için ayrıcalık üretmek ne eşitlikle ne de laik devlet anlayışıyla bağdaşır. Okulların görevi ibadet düzenlemek değil, nitelikli eğitim vermektir.
Siz birilerini tekfir etmeden önce şunu belirtmek isterim:
Burada sizlere “Azınlıksınız” dediğimde (radikaller için) “Aslında onlar azınlık, sadece sesleri çok çıkıyor” dediniz. “Siz çoğunluksanız iyi örgütlenememişsiniz” dendiğinde ise “Çoğunluk değiliz” dediniz. Her seferinde, İslami imgeler kullanılarak yapılan kötülüklerde kendinizi ayırmayı, o grubu (gerçekten olmasa da düşünsel anlamda) tekfir etmeyi ve hiç var olmamış ideal İslam'ı savunduğunuzu iddia etmeye devam edebiliyorsunuz. (Bunun bir diğer örneği de “Kur’an Şeriatı” söylemidir.)
Haluk Levent olaylarını biliyorsunuz. 6 Şubat depreminde ona güvenenlerden biri de bendim. O zamanlar çalışmadığım hâlde cep harçlığımdan ya ₺25 ya da ₺50 bağış yapmıştım. Gerçekten kumarda yediyse zehir zıkkım olsun. Henüz yargılanıyor olmasına rağmen kamuoyunun bir kesiminde suçlu ilan edildi bile. Bunda, kendisini İslam adına konuşan bazı kişilerin yürüttüğü itibarsızlaştırma kampanyalarının da etkili olduğunu düşünüyorum. Haluk Levent “Atatürkçü” bir imaj çiziyor. Zaten “iyi örgütlenmiş bir azınlık” tarafından hedef alınmasının sebeplerinden biri de bu. Bu gruba göre Atatürk'ün ideallerini savunan ve onu rol model alan herkes “ona tapıyor”. Hatta Atatürk'ün adını ananların bile sorgusuz sualsiz tapıldığı varsayılıyor. Böyle bir azınlık var; ancak yine de azınlık. Buna rağmen bu grup, Atatürk'ün ideallerini benimseyen herkesi aynı kalıba sokuyor.
Tarihten de vuruluyoruz. Bazı tarih anlatılarının ideolojik gerekçelerle yeniden kurgulandığını düşünüyorum. Belli bir azınlık haricinde Atatürkçü bireylerin Osmanlı ile bir derdi yoktur. Çoğumuz, Osmanlı Devleti'nin bazı hatalar sonucunda yıkıldığını, tarihsel ömrünü tamamladığını ve Atatürk önderliğinde onun küllerinden Türkiye Cumhuriyeti'nin doğduğunu düşünüyoruz. Ancak yine sözünü ettiğim kesim tarafından, neo-Osmanlıcı bir tarih anlatısıyla sarayından çıkamayan II. Abdülhamid gerçeğinin yerine İngiliz tokatlayan bir Abdülhamid portresi yerleştirilmeye çalışılıyor.
Dinden de vuruluyoruz. Atatürk'ü sevenin dinsiz olduğu gibi bir kabul var. Ben Atatürk'ü seven Müslüman kardeşlerimin olduğunu biliyorum. Ancak yine bahsi geçen grup tarafından “yeşil Kemalist münafıklar” (“yeşil Kemalist” neyse ve nasıl oluyorsa artık) şeklinde etiketlendiklerini de biliyorum.
Buraya kadar okuduysanız “Neden bunları diyorsun?” diye sormuş olabilirsiniz. Çünkü sürekli “Onlar bizi temsil etmiyor” demenin yeterli olmadığını düşünüyorum. Eğer gerçekten azınlıksanız, size göre “asıl azınlık olan grup” ne yapıyorsa onu yapıp İslam'ın nifak ve şekilcilikle anılmasının önüne geçin; İslam'ı iyilik ve güzellikle temsil edin. Eğer çoğunluksanız da örgütlenin ve bu azınlığın söylemlerine daha görünür şekilde karşı çıkın. Zira aksi hâlde, başarısız bir çoğunluk olarak kalmış olursunuz.
Kaynak: https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/son-dakika-nasuh-mahruki-hakkinda-gozalti-karari-2521233
Eski AKUT Başkanı Nasuh Mahruki’nin 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin sosyal medya paylaşımı yargıya taşındı. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, söz konusu paylaşım nedeniyle resen soruşturma başlatıldığını duyurdu.
BAŞSAVCILIKTAN AÇIKLAMA
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Bir sosyal medya platformunda Nasuh Mahruki isimli kullanıcı tarafından, 15 Temmuz darbe teşebbüsüne ilişkin yapılan paylaşım nedeniyle Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca resen soruşturma başlatılmıştır.”
Mahruki hakkında başlatılan soruşturma kapsamında gözaltı kararı verildi.
Başsavcılıktan yapılan açıklamada, "@nasuhmahruki isimli/rumuzlu X hesabı üzerinden 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili mesnetsiz iddialarda bulunan Ali Nasuh MAHRUKİ hakkında Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 5237 Sayılı Türk Ceza Kanun'un 216 maddesindeki Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama suçundan gözaltına alınması talimat verilmiştir" ifadelerine yer verildi.
Az önce bu subredditte gördüğüm ama sonra kaybettiğim paylaşım, bir kısım Müslümanın tarih anlatısını nasıl propaganda malzemesine dönüştürdüğünün tipik bir örneğiydi. Musul ve Kerkük'ün sözde 500 bin sterline satıldığı gibi tarihî hiçbir temeli olmayan bir iddia, sanki büyük bir keşif yapılmış gibi servis ediliyordu. Kaynak diye ortaya konulan şeyler de ciddi tarihçilikle ilgisi olmayan, güvenilirlikten uzak, ideolojik söylemlerden ibaretti. Cumhuriyet'i ve kurucu kadrolarını karalamak uğruna, kulaktan dolma anlatılar "tarih" diye pazarlanıyor; ardından da bunlar sorgulanmaksızın savunuluyor.
İronik olan, doğruluk ve ahlak üzerine en fazla nutuk atan bir kısım Müslümanın, konu Cumhuriyet'e ve Atatürk'e gelince en basit tarih yalanlarını bile sorgulama ihtiyacı hissetmemesidir. Bu açık bir çifte standarttır. Tarih kahvehane dedikodusuyla yazılmaz, önüne geleni "kaynak" ilan ederek de gerçek üretilmez. Belge gösterin, arşiv gösterin, akademik çalışma gösterin. Bunlar yoksa anlattığınız şey tarih değil, ideolojik masaldır.
Cumhuriyet'i eleştirmenize kimsenin itirazı yok. Ama bunu uydurma hikâyelerle değil, doğrulanabilir belgelerle yapın. Gerçekler hoşunuza gitmiyor diye tarihi yeniden yazamazsınız. Propagandayı ne kadar tekrar ederseniz edin, belge ve tarihî yöntem karşısında değeri yoktur. Cumhuriyet'e yöneltilen eleştirilerin ciddiye alınmasını istiyorsanız, önce iddialarınızı masallarla değil kanıtlarla desteklemeyi öğrenin.
* 100 yıldır “ezilmiş”lerdir ve “mağdur”lardır
* Bunların düşmanca saldırı yapması “hak”, bu saldırılara karşılık verilmesi onlara “zulüm”dür.
* Kendileri her şeye saldırabilirler ama dışarıdan birisi küçük bir eleşti yaptığında bile linç kültürünü kullanırlar.
* Ülkeye aidiyet hissetmezler. Ulus-devlet aidiyeti soyut ve ütopik (İslamcılar için “ümmet”, Kürdistancılar için “K*rdistan”) değerlerler doldurarak ülkye aidiyeti yok ederler
* Özellikle Cumhuriyet’e düşmanıdırlar.
* Bağımsız yönetim istediklerini söyleseler de Batı’nın yönlendirmesiyle Batı’nın isteği doğrusunda hareket ederler
İslamcıların bitmeyen mağduriyet söylemlerini bilirsiniz. Bireysel ya da küçük bir topluluğa yapılmış ve bu kişi ve topluluk için gerçekten mağduriyet yaratmış şeyleri alıp sistematik şekilde tüm Müslümanlara yapılmış gibi sunarlar. Bu kişilerin ve küçük grupların mağduriyetleri görüyorum ve anlıyorum. Ancak bunlar yaşanırken ben ya henüz doğmamıştım ya da kendimin farkında değildim.
Neden Atatürk'ün ideallerini ideal edinip yolunu yolum bildiğim, ülkenin bölünmez bütünlüğünü ve egemenliğini umursadığım, azgın azınlıkların ülkede söz sahibi olmasını istemediğim ve 1923-50 arası Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü tarzı bir yönetim anlayışını savunduğum için "Foşik Kamalist" oluyorum?
Tam 76 yıl oldu. Adnan Menderes yönetimindeki DP'den beri ülkede yönetim merkez sağ, muhafazakâr ve siyasal İslamcı çizgideki politikacıların elindeydi. Darbe olduğunda yönetim İslamcıların anlayışına ters diye "Kemalist" ilan edildi. Sözün özü, İslamcılar ne kadar güç kazansalar da hep "mağdur", hep "ezilen" olmuştur.
Son 25 yılda ise "zulüm" ve "mağduriyet" edebiyatı yapanlar, kazandıkları güçle başkalarına zulüm ediyor ve yeni mağduriyetler yaratıyor.
İslamcıların bitmeyen mağduriyet söylemlerini bilirsiniz. Bireysel ya da küçük bir topluluğa yapılmış ve bu kişi ve topluluk için gerçekten mağduriyet yaratmış şeyleri alıp sistematik şekilde tüm Müslümanlara yapılmış gibi sunarlar. Bu kişilerin ve küçük grupların mağduriyetleri görüyorum ve anlıyorum. Ancak bunlar yaşanırken ben ya henüz doğmamıştım ya da kendimin farkında değildim.
Neden Atatürk'ün ideallerini ideal edinip yolunu yolum bildiğim, ülkenin bölünmez bütünlüğünü ve egemenliğini umursadığım, azgın azınlıkların ülkede söz sahibi olmasını istemediğim ve 1923-50 arası Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü tarzı bir yönetim anlayışını savunduğum için "Foşik Kamalist" oluyorum?
Tam 76 yıl oldu. Adnan Menderes yönetimindeki DP'den beri ülkede yönetim merkez sağ, muhafazakâr ve siyasal İslamcı çizgideki politikacıların elindeydi. Darbe olduğunda yönetim İslamcıların anlayışına ters diye "Kemalist" ilan edildi. Sözün özü, İslamcılar ne kadar güç kazansalar da hep "mağdur", hep "ezilen" olmuştur.
Son 25 yılda ise "zulüm" ve "mağduriyet" edebiyatı yapanlar, kazandıkları güçle başkalarına zulüm ediyor ve yeni mağduriyetler yaratıyor.
İsmailağa Cemaati'ne bağlı Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel ile Fatma Gümüşel'in, 6 yaşından itibaren kızları H.K.G.'yi 29 yaşındaki Kadir İstekli'nin; 'dini nikah' adı altında cinsel istismarına maruz bırakmaları nedeniyle aldıkları hapis cezalarının İstinaf tarafından az bulunarak bozulmasının ardından yeniden görülen davada karar açıklanmıştı.
Mahkeme, Yusuf Ziya Gümüşel'e 19 yıl 9 ay hapis cezası verirken, Kadir İstekli'ye çocuğun nitelikli cinsel istismarından 21 yıl, zincirleme şekilde cinsel saldırı suçundan 15 yıl olmak üzere toplamda 37 yıl hapis cezası vermişti.
Yusuf Ziya Gümüşel'in adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldığı öğrenildi.
Kararı 'cemaat' sosyal medya hesabından duyurdu. Açıklamada "Emeği geçen yetkililere teşekkür ederiz” dendi.
Kamuoyunda 'Cübbeli Ahmet' ismi ile bilinen Ahmet Mahmut Ünlü ise kararı 'sevinçle' karşıladı.
'Cübbeli Ahmet' şunları yazdı:
"Tahliyesinde emeği geçen yetkili, yetkisiz herkese, bazı konularda mühim görüş ayrılığımız olsa da bu konuda özel emeği geçtiğini bildiğim Yeni Şafak câmiasına ve en büyük yardım olarak duâlarıyla destekte bulunan bütün Müslümanlara bu vesîleyle teşekkürü bir borç bilirim."
İstanbul Eyüp Sultan Camii'nde küçük kızın dağıttığı çikolata ve kurabiyeleri adeta yağmaladılar. Saniyeler içerisinde bitti. Küçük kız neye uğradığını şaşırdı.
​
Kaynak : https://www.instagram.com/reel/DZk4O5ntt0D/?igsh=cXdhdDk1cmJvMXA4