

Where do I look like I'm from?
No cheating! Just guess based on my facial features and general characteristics.


No cheating! Just guess based on my facial features and general characteristics.
Eylül ayına yani doğum günüme az kaldı. Normalde insan doğum günü yaklaşınca mutlu olur, bir şeyler planlar, yeni yaşına girmenin tatlı heyecanını yaşar. Bende ise o gün yaklaştıkça nedense içimde garip bir korku oluşuyor. Şayet her sene doğum günüme yaklaşık bir ay kala hayatımda bir şeyler ters gitmeye başlıyor ve tam o gün korkunç olaylar gerçekleşiyor. Keşke buna önyargı ya da yalnızca basit bir endişe diyebilseydim fakat bu durum yıllardır böyle.
Mesela bu sene doğum günüme tam bir ay kala sakatlandım. Daha ne olduğunu anlamadan kendimi bir kazanın içinde, ağrıların ve hastanenin arasında buldum. Ondan önceki sene ise gözlerimin önünde arkadaşımı kaybettim. O zamanki şoku ve acıyı hâlâ tam olarak anlatamıyorum. Ondan bir önceki sene de doğum günüm yaklaşırken beş parasız bir şekilde tek başıma haftalarca sokakta kaldım. Öncesinde de az kalsın bir grup serseri tarafından öldürülüyordum. Hayatımın zaten yeterince zor olduğu bir dönemde, kendimi nereye gideceğimi bilemez halde bulduğum berbattan öte günlerdi. Nitekim bunların hepsi üst üste gelince insan ister istemez korkuyor. Takvimde doğum günümün işaretli olduğu o günü gördüğümde henüz hiçbir şey olmamışken bile kötü bir şey olacakmış gibi bekliyorum. Sanki doğum günüm yaklaşmıyor da yeni bir bela yaklaşıyor gibi...
Belki bunların yalnızca kötü birer tesadüf ya da şanssızlıklar silsilesi olduğunu söyleyebilirsiniz. Muhtemelen öyledir. Şayet insan bazı şeyleri birkaç kez üst üste yaşayınca mantığı bir kenara bırakıp korkmaya başlıyor. Çünkü benim için doğum günleri kutlayamadığım ve asla kutlanmayan saçma sapan bir günden ibaret sadece.
Fakat yine de inanmak istiyorum, belki bu yıl farklı olur diye. Belki ilk defa doğum günümde hiçbir şey olmaz ve hiç kimse zarar görmez. Umut etmekten başka çarem yok maalesef.
Pelmeni, borş ve ikinci resimde slav arkadaşımla paylaştığım eski bir anıya dair bir kadeh kvas.
Geçen sene 9 Ağustos sabahında en yakın dostumu kaybettim ve aradan tam bir sene geçtiği gerçeği aklıma geldiğinde pastayı yiyemedim bile. Dün dostumun mezarını ziyaret edemediğim için çok pişmanım fakat elimde değildi, geçen gün geçirdiğim kaza yüzünden hâlâ pek iyi yürüyemiyorum ve mezarlık şehrin dışında kalıyor. Vicdan yükümü azaltmak adına bunları buraya yazıyorum, umarım bir işe yarar.
Onu bazı zamanlar fazlasıyla özlüyorum fakat biliyorum ki o artık yok, soğuk toprağın altında uyuyor. Bu yıl onsuz geçen ilk yılım ve ben hâlâ yokluğuna alışamadım. Ondan kalan eski bir fotoğraf cüzdanımda duruyor. Nitekim biliyorum ki tıpkı sesi gibi yüzünü de siler zaman, buna engel olmanın tek yolu fotoğrafını cüzdanımda taşımak.
Normalde bu gönderiyi dün paylaşacaktım fakat fazlasıyla yorgundum. O yüzden dünden kalan şekerlemeli pasta.
9 Ağustos, Cumartesi.
Enes Ünal'a.
Birer birer dökülüyor sonsuzluğuna hitaben kelimeler
Kararmış bir gökyüzü ve çakıyor şiddetli şimşekler
Zihnimden silinip gidiyor o günkü beyaz çehren
Yavaşça biterken kalan zaman, duruyor akan tüm saatler
Gözlerindeki umut ışığı yavaşça sönüyor gecenin içinden
Ve artık geri dönüşün yok ölümün yolundan
Acı içinde kasılıyordur şimdi cansız bedenin
Uğursuz bir trenin altında, sessizce çırpınırcasına
Raylara bakıyorum uzaktan, korku ve şaşkınlıkla
Pişmanlık bu, pişmanlıktan da öte bir şey hatta!
Öylesine tatsız ve lânetli bir hissiyat ki bu!
Teslim etmek, göz göre göre, biricik dostumu ölüme
Mezarını arıyorum, yakıcı bir yaz gününde, yaşlar içinde
Oysa yaşlarım söndürmüyor toprağın kor ateşini
Yüreğimdeki o kasvetli acı, her bir nefes alışımda
Daha da sert ve yakıcı, tıpkı soğuk bir kvas gibi!
Her şeyin bir çözümü vardır derler nitekim
İradeli bir ölümden başka—
Ölüm dediğin; boynunda urganla sallanan bir eski ceset
Çoktan çürümüş bir ağacın gövdesinde uyuyan
Ve bazen anlamak; ah o zavallı Mayakovski'yi...
Demiş ya şair "sürer mi hiç insan ölümü tebeşir tozu gibi yanaklarına?"
Sürermiş bir Ağustos sabahında, sürermiş
Ardına bakmadan giderken öylece, ölüme korkusuzca
Sürermiş ölümü tebeşir tozu gibi yanaklarına...
Son günlerde ölüm üzerine biraz fazla düşünüyorum ve düşündükçe aklıma en çok aniden ölen insanlar geliyor. Belki de en ürkütücü olan ölüm şekli budur. Çünkü düşünün; bir insan sabah uyanıyor, planlar yapıyor, sevdikleriyle konuşuyor ve birkaç saat sonra artık hayatta olmuyor. Nitekim hayat hiçbir uyarı vermeden bir anda kesiliyor. Buna örnek olarak daha geçen günlerde yakın bir arkadaşım kendi öz babasını kaybetti. İşin beni sarsan tarafı ise, ben o adamla birkaç gün önce konuşmuştum. Gayet normaldi, gülüyordu, sohbet ediyorduk. İnsan böyle anlarda beynini ikna edemiyor. Birkaç gün önce sesini duyduğun biri artık yok. Bu düşünce gerçekten o kadar korkunç ki... Sıradaki herkes olabilir, ölümün piyangosu kime vuracak belli olmuyor sonuçta. Ve bunu istemsizce düşünmek o denli delirtici oluyor ki, tıpkı hiçbir çözümü olmayan bir felaket gibi...
Sanırım ölümün en ağır tarafı da bu. Kimsenin bunun son konuşma olduğunu bilmemesi. "Sonra görüşürüz." dediğimiz insanların bazısıyla gerçekten bir daha hiç görüşemiyoruz. O yüzden sevdiklerimizi, söylemek istediklerimizi ve birlikte geçirdiğimiz zamanı ertelememek gerekiyor. Çünkü hayatın bize yarını borçlu olduğuna dair hiçbir garantisi yok.
Böylesine hoş ve renkli fotoğrafların altına böyle karamsar şeyler karalamak istemezdim fakat gece düşünceleri işte...
Resim kısmına son ayın farklı zamanlarında arkadaşımla beraber yediğim ve favorim olan sushilerin fotoğraflarını koydum. Sushi denemek isterseniz size tavsiyem, şu yeşil olan wasabi sosunu iğne ucundan biraz fazla ama çok fazla olmayacak şekilde az koyun. Yoksa garsona su için yalvarmak zorunda kalabilirsiniz. Herkese iyi geceler, tatlı rüyalar.
Bir gün ansızın Reddit'te biriyle tanışıyorsun; muhabbet güzel gidiyor, saatlerce konuşuyorsunuz. Bir noktadan sonra "Herhalde bu kişiyle uzun bir süre daha konuşuruz." diye düşünüyorsun. Sonra bir gün mesaj atıyorsun, cevap gelmiyor. Profil duruyor ama ortada insan yok. Bazen hesap siliniyor, bazen son görülme bile yok. Sanki o kişi hiç varolmamış veya o kişiyle hiç tanışmamışsın gibi...
Bir süredir fark ettim ki Reddit'te bunun olması neredeyse tamamen normal karşılanıyor. İnsanlar geliyor, birkaç gün ya da birkaç hafta konuşuyor, sonra hiçbir şey demeden ortalıktan kayboluyor. Başta insan bu konuda kendini suçluyor hatta belki de saatlerce bunun üzerine düşünüyor fakat zamanla anlıyorsun ki çoğu kişi zaten kalıcı bir bağ kurmak için orada değil, yalnızca anlık bir heyecan, anlık bir sohbet yahut kısa süren bir dertleşme için orada.
Yine de arada bir iki kişi çıkıyor. Aylar geçse de yazmaya devam eden, sohbeti sadece canı sıkıldığında hatırlamayan insanlar. Sanırım bu yüzden onlar diğerlerinden çok daha fazla değerli geliyor bana. Çünkü bu platformda asıl nadir olan şey yeni insanlarla tanışmak değil, gerçekten kalmayı seçen insanları bulabilmek. Tabii yine de bu durum bir süre sonra epey can sıkıcı olmaya başlıyor. Nitekim insanları anlamak oldukça zor.
Her neyse, bugünkü menü diğer günlerden biraz farklı, yemekten ziyade günlük atıştırmalık şeklinde: Amerikan kurabiyesi, Fransız bisküvisi, biraz jelibon ve sütlü İngiliz çayı.
It was made by me.
Tıpkı bunlar gibi farklı ülkelerden ithal atıştırmalıkları Türkiye'de bulabileceğim nereler var? Spesifik olarak İstanbul özelinde cevaplarsanız çok memnun olurum.
Geceleri uyuyamıyorum. Normalde insanlar yatağa girdiklerinde birkaç dakika içinde uykuya dalabiliyor ama benim için gece, dinlenme vakti olmaktan çok düşüncelerle baş başa kaldığım uzun saatlere dönüşüyor. Bazen saatlerce tavana bakıyorum. Yoruluyorum ama uyuyamıyorum. Gözlerim kapanmak istiyor, zihnim ise tam tersine daha da uyanık hale geliyor. En garip kısmı da bu aslında. Gün içinde ne kadar meşgul olursam olayım, gece olduğunda sanki beynim "şimdi düşünme vakti" diyormuş gibi çalışmaya başlıyor. Geçmişte yaşadığım şeyler, gelecekle ilgili ihtimaller, yarım kalmış konuşmalar, keşke dediğim anlar... Hepsi aynı anda aklıma üşüşüyor. Sanki gün boyunca susturduğum her düşünce gece sessizliğinde tek tek söz almak istiyor. Bazen hiçbir şey düşünmüyor gibi hissediyorum ama yine de uyuyamıyorum. İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk oluyor. Telefonu bırakıyorum, gözlerimi kapatıyorum, sağa dönüyorum, sola dönüyorum ama saatler geçmiyor. O anlarda zaman inanılmaz yavaş akıyor, bilirsiniz, dışarıdaki sessizlik büyüdükçe insan kendi zihninin sesini daha da çok duymaya başlar.
İşin en zor tarafı ise uykusuzluğun ertesi günü...
Çünkü uykusuz kalkınca hem bedenim hem de zihnim oldukça yorgun oluyor. İnsanlarla konuşurken bile bazen kendimi sanki tam orada değilmişim gibi delüzyonal bir biçimde hissediyorum. Gün içinde "Bu gece erken uyurum." diye düşünüyorum fakat gece olunca aynı döngü tekrar başlıyor. Uyuyamamak sadece uykusuz kalmaktan ibaret değil maalesef çünkü bir süre sonra insanın ruh halini, sabrını, enerjisini ve hayata bakışını da etkiliyor. Geceler uzadıkça düşünceler ağırlaşıyor. Her şey olduğundan daha büyük, daha karmaşık görünmeye başlıyor. Belki de bu yüzden geceler bana hep farklı hissettiriyor. Dünya sessizleşirken zihnim tam tersine gürültüyle doluyor.
Bazen gerçekten tek istediğim şey, başımı yastığa koyduktan birkaç dakika sonra hiçbir şey düşünmeden uykuya dalabilmek. Kulağa çok sıradan geliyor ama benim için uzun zamandır en basit görünen şeylerden biri, aynı zamanda en zor olanı. İnsan uykunun değerini, onu kaybetmeye başlayınca daha iyi anlıyormuş meğerse.
Baconlu spesiyal salata, kızarmış ekmek dilimleri ve portakal suyu.
Son zamanlarda haftalardır uyku düzenim tamamen bozulmuş durumda. Ne kadar yorgun olsam da geceleri uyuyamıyorum, bazen de ancak sabaha karşı dalabiliyorum. Gün içinde sürekli bitkin hissediyorum ama buna rağmen gece olunca yine aynı döngü başlıyor. Sanki vücudum yoruluyor ama zihnim hiç durmuyor. Bir süredir kendimi de çok yalnız hissediyorum. Tüm bu düzensizlik yüzünden istikrarlı bir şekilde spora gitmekte bile zorlanmaya başladım. Sosyalleşebildiğim vakitlerde etrafımda insanlar olsa bile o yalnızlık hissi geçmiyor. Eskiden keyif aldığım şeyler bile artık eskisi gibi hissettirmiyor. Bazen bunun nedenini ben de tam olarak açıklayamıyorum; sadece içimde sürekli bir boşluk varmış gibi geliyor. İnsanlarla konuşuyorum ama çoğu zaman gerçekten anlaşıldığımı hissetmiyorum. En garibi de bunun bir anda ortaya çıkmamış olması. Haftalardır yavaş yavaş birikti sanki. Önce birkaç gece uykusuzluk başladı, sonra günler birbirine benzemeye başladı. Şimdi ise hem düzensiz uyku hem de bu yalnızlık hissi günlük hayatımı etkilemeye başladı. Bu genel bıkkınlık haline dair tek temennim; çevremdeki tüm insanların bu bilinçsizce yaptığım kabuğuma çekilme eylemini kişisel algılamıyor olması yönünde...
Marketten aldığım domuz sosis ve domuz baconun yanına sahanda yumurta ve noodle.
Well... I've been wanting to dress like this again for a while now. What do y'all think? 🙏🏻🙏🏻
my Savior!
my beloved Savior…
you lifted me
from the very bottom
of the dark cellar
into which i had fallen,
with hands
washed in holy water,
fragrant and gentle,
and with your fresh flesh
offered
for the sake of sacred blood
you saved me.
unlike those hands
smeared with mud
and reeking of blood,
you did not stain
my straw-blond hair
with the darkness of death,
nor did you adorn
my pale blue, lifeless eyes
with crimson blood.
my Savior!
my beloved Savior…
you rescued me
from this wretched life
in which
day by day
i was dying more and more.
you were never like the living.
you were a true redeemer,
a holy saint.
and i—
like a mortal dying
in the hands of death—
always left
one of my hands
buried
beneath the earth.
ah, my beautiful
and compassionate Savior!
a crown of blood and thorns
rests upon your head…
the imprisoned shadow of night
fills your eyes,
while crimson blood
flows down your wounded hands.
kill me once more
together with yourself.
save me
from the very breath
of this miserable life,
and free me
from the thousand-year bondage
of this blue plague.
Savior!
my heart is always with you,
with words as innocent
as the Lamb of God.
It is you—
you,
the one promised
to the ancient peoples…
you who are my Savior.
on a warm summer evening
amid cold dreams of suicide
your eyes
before mine—
and you,
like the promised one,
like a lost
and ill-fated Savior.
my Savior!
my beloved Savior…
you lifted me
from the very bottom
of the dark cellar
into which i had fallen,
with hands
washed in holy water,
fragrant and gentle,
and with your fresh flesh
offered
for the sake of sacred blood
you saved me.
unlike those hands
smeared with mud
and reeking of blood,
you did not stain
my straw-blond hair
with the darkness of death,
nor did you adorn
my pale blue, lifeless eyes
with crimson blood.
my Savior!
my beloved Savior…
you rescued me
from this wretched life
in which
day by day
i was dying more and more.
you were never like the living.
you were a true redeemer,
a holy saint.
and i—
like a mortal dying
in the hands of death—
always left
one of my hands
buried
beneath the earth.
ah, my beautiful
and compassionate Savior!
a crown of blood and thorns
rests upon your head…
the imprisoned shadow of night
fills your eyes,
while crimson blood
flows down your wounded hands.
kill me once more
together with yourself.
save me
from the very breath
of this miserable life,
and free me
from the thousand-year bondage
of this blue plague.
Savior!
my heart is always with you,
with words as innocent
as the Lamb of God.
It is you—
you,
the one promised
to the ancient peoples…
you who are my Savior.
on a warm summer evening
amid cold dreams of suicide
your eyes
before mine—
and you,
like the promised one,
like a lost
and ill-fated Savior.
The bloody crimson pomegranate stains upon his face
Shone like the blossoms of spring in bloom.
He swore his oaths before the sun,
For the blue springs would never return again.
His flesh was cold and grey,
His flesh was like a corpse.
He smiled with a dead man’s smile,
While fragrant pearls streamed from his darkened hair.
“He died a Christian,” they whisper now behind him.
“He sits at the right hand in the Kingdom of God,” says another.
With a golden crown upon his hair, a saintly halo round his brow.
“One day we too shall die,” they murmur—
Yet he shall save us all from death.
His eyes were dark and hollow,
His gaze was like desire itself.
He smiled amid bitter tears,
While the blood of the sacred he had defiled
Burned deep within his eyes.
The stains of blue ink upon his hands
Dried like flowers long withered.
He swore his oaths before the darkness,
For the crimson winters would never return again.
Now Jesus of Nazareth weeps.
He weeps for the sins he never had the chance to commit,
Within an ancient boat adrift.
Yet the holy ones do not write down his words.
His words are the Gospel.
His words are the Lord Himself.
But he is rebel and devil.
He is the one cast down from Heaven.
And now he remains only
Like the unseen shadow of God...
Aranızda hiç gece vakti AVM'de kalan var mı? Varsa güvenlik sizi fark edene kadar ne kadar süre geçti? Bu benim için oldukça ilginç bir deneyimdi, geçen geceye dair buraya birkaç fotoğraf koydum. Geceleri aynen böyle gözüküyor.
Ölümün en garip taraflarından biri, bir insanı sadece bizden almaması; onunla ilgili geleceği de bizden alması. O kişiyle yeniden konuşma ihtimali yoktur, bir yanlış anlaşılmayı düzeltme şansı yoktur, yeni bir anı biriktirme ihtimali de yoktur. Geriye sadece geçmiş kalır. Fakat o geçmiş de sandığımız kadar değişmeden duran bir şey değildir.
İlginç olan şu ki, ölümden sonra insanlar genellikle ölen kişinin kusurlarını unutmaya başlar. Bu, bilinçli olarak yapılan bir şey değildir. Zihnimiz bunu çoğu zaman fark ettirmeden yapar. Bizi kırdığı anlar yavaş yavaş silikleşirken, birlikte güldüğümüz anlar daha canlı kalır. Çünkü artık o insanla ilgili yeni bir hayal kırıklığı yaşanmayacaktır. Hikaye tamamlanmıştır ve zihnimiz, geriye kalan parçaları duygularıyla şekillendirmeye başlar. Belki de bu yüzden ölüm, insanları olduklarından daha kusursuz göstermeye meyillidir. Oysa hiçbir insan kusursuz değildir. Hepimizin iyi tarafları kadar zor tarafları, güzel huyları kadar can sıkan alışkanlıkları vardır. Ama ölümden sonra bütün bu çelişkiler zamanla tek bir duyguya dönüşebilir; özlem.
Özlem de ilginç bir duygudur. Çoğu zaman sadece bir insanı değil, onun varlığını özleriz. Misal sesini duymayı, bir şey anlatırken kullandığı mimikleri, sıradan görünen küçük alışkanlıklarını... İnsan öldüğünde aslında hayatın içindeki o sıradan ayrıntılar da onunla birlikte kaybolur. Ve insan, çoğu zaman en çok o sıradan şeyleri özler. Psikolojik olarak bakıldığında bunun anlaşılır bir tarafı var. İnsan zihni kayıpla baş etmeye çalışırken acıyı tamamen ortadan kaldıramaz ama onu taşınabilir hale getirmeye çalışır. Güzel anıların daha baskın hale gelmesi de bunun bir parçası olabilir. Çünkü sevdiğimiz birini kaybetmenin ağırlığı zaten yeterince zordur. Zihnimiz belki de bu yükü biraz hafifletebilmek için hatıraları daha sıcak, daha yumuşak bir ışıkla aydınlatır.
Felsefi açıdan düşündüğümde ise daha farklı bir soru aklıma geliyor: Bir insan öldükten sonra gerçekte nerede yaşamaya devam eder? Belki de en doğru cevap, başkalarının hafızasında. Ama o hafıza bile sabit değildir. Biz değiştikçe, onu hatırlama biçimimiz de değişir. Yıllar geçtikçe aynı anıya farklı anlamlar yükleriz. Aynı cümle başka hisler uyandırır. Aynı fotoğraf, eskisinden daha fazla şey anlatmaya başlar. Bu yüzden bazen özlediğimiz kişi gerçekten o kişi midir, yoksa onun bizde bıraktığı iz midir, emin olamıyorum. Çünkü insanlar öldükten sonra artık değişmezler; değişen biziz. Hayata başka gözlerle bakmaya başladıkça onları da başka gözlerle hatırlarız. Belki de ölen insanları idealize etmemizin nedeni hafızamızın bizi aldatması değildir. Belki bu, insan olmanın doğal bir sonucudur. Kaybettiğimiz kişiyi yeniden geri getiremeyiz ama onunla ilgili anıları yaşatabiliriz. O anılar da zamanla acının içinden geçerek şekil değiştirir. Bazı köşeleri yumuşar, bazı ayrıntıları silinir, bazı anları ise hiç beklenmedik kadar parlak kalır...
Sanırım bu yüzden ölen insanları özlemek, sadece birini kaybetmenin acısını taşımak değildir. Aynı zamanda onun hayatımızda bıraktığı boşlukla yaşamayı öğrenmektir. Ve belki de zaman geçtikçe büyüyen şey, o insanın değeri değil; onsuz geçen yılların ağırlığıdır.
Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Ölümün en garip taraflarından biri, bir insanı sadece bizden almaması; onunla ilgili geleceği de bizden alması. O kişiyle yeniden konuşma ihtimali yoktur, bir yanlış anlaşılmayı düzeltme şansı yoktur, yeni bir anı biriktirme ihtimali de yoktur. Geriye sadece geçmiş kalır. Fakat o geçmiş de sandığımız kadar değişmeden duran bir şey değildir.
İlginç olan şu ki, ölümden sonra insanlar genellikle ölen kişinin kusurlarını unutmaya başlar. Bu, bilinçli olarak yapılan bir şey değildir. Zihnimiz bunu çoğu zaman fark ettirmeden yapar. Bizi kırdığı anlar yavaş yavaş silikleşirken, birlikte güldüğümüz anlar daha canlı kalır. Çünkü artık o insanla ilgili yeni bir hayal kırıklığı yaşanmayacaktır. Hikaye tamamlanmıştır ve zihnimiz, geriye kalan parçaları duygularıyla şekillendirmeye başlar. Belki de bu yüzden ölüm, insanları olduklarından daha kusursuz göstermeye meyillidir. Oysa hiçbir insan kusursuz değildir. Hepimizin iyi tarafları kadar zor tarafları, güzel huyları kadar can sıkan alışkanlıkları vardır. Ama ölümden sonra bütün bu çelişkiler zamanla tek bir duyguya dönüşebilir; özlem.
Özlem de ilginç bir duygudur. Çoğu zaman sadece bir insanı değil, onun varlığını özleriz. Misal sesini duymayı, bir şey anlatırken kullandığı mimikleri, sıradan görünen küçük alışkanlıklarını... İnsan öldüğünde aslında hayatın içindeki o sıradan ayrıntılar da onunla birlikte kaybolur. Ve insan, çoğu zaman en çok o sıradan şeyleri özler. Psikolojik olarak bakıldığında bunun anlaşılır bir tarafı var. İnsan zihni kayıpla baş etmeye çalışırken acıyı tamamen ortadan kaldıramaz ama onu taşınabilir hale getirmeye çalışır. Güzel anıların daha baskın hale gelmesi de bunun bir parçası olabilir. Çünkü sevdiğimiz birini kaybetmenin ağırlığı zaten yeterince zordur. Zihnimiz belki de bu yükü biraz hafifletebilmek için hatıraları daha sıcak, daha yumuşak bir ışıkla aydınlatır.
Felsefi açıdan düşündüğümde ise daha farklı bir soru aklıma geliyor: Bir insan öldükten sonra gerçekte nerede yaşamaya devam eder? Belki de en doğru cevap, başkalarının hafızasında. Ama o hafıza bile sabit değildir. Biz değiştikçe, onu hatırlama biçimimiz de değişir. Yıllar geçtikçe aynı anıya farklı anlamlar yükleriz. Aynı cümle başka hisler uyandırır. Aynı fotoğraf, eskisinden daha fazla şey anlatmaya başlar. Bu yüzden bazen özlediğimiz kişi gerçekten o kişi midir, yoksa onun bizde bıraktığı iz midir, emin olamıyorum. Çünkü insanlar öldükten sonra artık değişmezler; değişen biziz. Hayata başka gözlerle bakmaya başladıkça onları da başka gözlerle hatırlarız. Belki de ölen insanları idealize etmemizin nedeni hafızamızın bizi aldatması değildir. Belki bu, insan olmanın doğal bir sonucudur. Kaybettiğimiz kişiyi yeniden geri getiremeyiz ama onunla ilgili anıları yaşatabiliriz. O anılar da zamanla acının içinden geçerek şekil değiştirir. Bazı köşeleri yumuşar, bazı ayrıntıları silinir, bazı anları ise hiç beklenmedik kadar parlak kalır...
Sanırım bu yüzden ölen insanları özlemek, sadece birini kaybetmenin acısını taşımak değildir. Aynı zamanda onun hayatımızda bıraktığı boşlukla yaşamayı öğrenmektir. Ve belki de zaman geçtikçe büyüyen şey, o insanın değeri değil; onsuz geçen yılların ağırlığıdır.
Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu saatte hâlâ uyumayan ve sohbet etmek isteyen var mı diye sormak maksadıyla bu gönderiyi paylaşıyorum, sabaha karşı sileceğim.