Türkiye'de Batılı anlamda "Classics" bölümüne yakın programlar var mı?
varsa hangisi
varsa hangisi
I feel like this completely unnecessary, awful, moronic scene should be vigorously criticized ten times a day, every day, until the end of time. Maybe even longer.
Ana muhalefet partisi olduğu iddia edilen CHP'nin tarihini araştırırken, basit bir internet aramasıyla sürecin Sivas Kongresi’ne kadar gittiği, Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin fırkalaşarak Cumhuriyet Halk Fırkası'nı oluşturduğu rahatlıkla bulunabilir. Ancak bu yazı kurucu tarihe değil, partinin yapısal kodlarına odaklandığı için oraya kadar gitmemize gerek yok. 1980 darbesi sonucu bütün partiler gibi kapatılan ve ancak 1992’de yeniden kurulabilen CHP, 1999 seçimlerinde %8.7 oy alarak barajın altında kalsa da 2002 seçimlerinde %19.3 oy alarak ana muhalefet partisi oldu. Ve aynı seçimle birlikte, Türkiye’nin çeyrek asrını yutacak olan AKP rejimi başladı.
O dönem Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı olduğu için meclise girememişti ve AKP Abdullah Gül liderliğindeydi. Siirt’ten meclise giren Jet Fadıl'ın dolandırıcılık iddialarıyla suçlanması üzerine Siirt seçimleri iptal edildi. Seçim tekrar edilse bile yasalar gereği adayların aynı olması gerekiyordu; yani normal şartlarda Erdoğan’ın buradan milletvekili seçilmesi mümkün değildi — eğer CHP izin vermeseydi. CHP, o gün daha sonra binlerce kez tekrarlayacağı o meşhur nakaratı tedavüle soktu: "Demokrasinin gereği" ve "Devletin bekası". Bu eleştiri karşısında CHP'lilerin vereceği ilk hazır-cevap bellidir: "Ama bu ulusalcı Deniz Baykal zamanında oldu!"
Bu refleks, yani "Bunu ulusalcı-kemalist Deniz Baykal yaptı!" ya da "Bunu siyasal alevici, sarayın kayyumu Kemal Kılıçdaroğlu yaptı!" savunması, 2002-2026 arası yaşanan tüm işbirlikçilikler ve yapısal tıkanıklıkları açma hamleleri için bir kaçış rampası olarak kullanılacaktır. Tam da bu yüzden; 2007, 2014, 2018 ve 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki 367 saçmalığını, Ekmeleddin faciasını, Adam kazandı gecesini, Altılı Masa felaketlerini; 2010 ve 2017 referandumlarındaki pasifliği ve mühürsüz oyların kabullenilip meselenin mahkemeye dahi götürülmemesi skandallarını bu yazıda hızla atlıyorum. Çünkü kurumsal savunma mekanizmasının cevabı hazırdır: "Bu, önceki dönemde oldu!"
Peki, herkesin büyük umutla baktığı, CHP’nin %25’lik makus talihini yeneceğini iddia eden, köhnemiş Kılıçdaroğlu’nu tahtından indirerek partiyi sonunda iktidar yapacağını söyleyen Özgür Özel -Ekrem İmamoğlu gölgesinde- dönemine gelelim. Özgür Özel, 2023 seçimlerindeki hezimetin parti içinde oluşturduğu kırılmalar ve İmamoğlu’nun tartışılmaz ağırlığı sayesinde Kılıçdaroğlu’nu devirebildi. Bu hamle muhalif seçmende inanılmaz bir umut dalgası yarattı. Yaratılan bu umudun boş bir heves olmadığı hissi de ilk yerel seçimde kendisini kanıtlar gibi oldu.
AKP; 20 yılın getirdiği yönetim yorgunluğu, hiperenflasyon, işsizlik ve daha birçok yapısal sebepten dolayı tarihinin en büyük hezimetine uğradı. İlk defa ikinci parti konumuna düştü, metropollerde büyük mağlubiyetler aldı; başkentte bile Mansur Yavaş’ın %60’lık ezici oyuna karşılık ancak %30 oy alarak hiç alışkın olmadığı fantastik ve sarsıcı sonuçlarla karşılaştı. Bu kırılmada AKP'nin sadık emekli kesiminin sandığı boykot etmesi veya Yeniden Refah Partisi’ne yönelmesi etkili olsa da CHP’nin seçim başarısı inkâr edilemezdi. CHP, çok uzun süre sonra ilk defa birinci parti olmuştu. Halkın, 2023’te seçtiği saray rejimini sadece bir yıl sonra yerelde ikinci parti konumuna indirmesi, bu otoriter mimarinin sonlanması için gerekli tüm toplumsal ve siyasi koşulları olgunlaştırmıştı.
Ancak Özgür Özel, seleflerini hiç aratmayacak bir biçimde, oluşan bu güçlü muhalefet momentumunu kırmak ve toplumsal umutları sönümlendirmek için o meşhur çıkışını yaptı: "Erken seçim istemiyoruz, normalleşeceğiz." Bunu bazıları her tecrübesiz siyasetçinin yapabileceği bir "siyasi hata" ya da AKP seçmenine ulaşmak için kurgulanmış "stratejik bir hamle" olarak yorumladı. Oysa CHP’nin kurumsal tarihine ve bu "yumuşamanın" pratik sonuçlarına bakınca ikisinin de doğru olmadığı anlaşılıyor. Özgür Özel bunu kesinlikle bilerek ve isteyerek yaptı. Otoriter bir rejimin "normalleşme" davetinin bir uzlaşı değil, zaman kazanma ve muhalefeti evcilleştirme stratejisi olduğunu bilecek kadar siyasetin içindeydi. İmamoğlu’nun boynunda siyasi davaların Demokles’in kılıcı gibi bekletildiğini bilerek yaptı. AKP’nin yalnızca bir iktidar partisi değil, devletin bizzat kendisi olmaya hazırlandığını görerek yaptı.
Nitekim beklenen oldu; İmamoğlu, AKP rejimine gerçekten sorun çıkarabilecek yegane aktör olarak görüldüğü için yargı eliyle hapse atıldı ve denklem dışına itilmek istendi. Şimdi ise partinin tamamen kontrol altına alınması ve tasfiyenin tamamlanması için Kemal Kılıçdaroğlu, bir nevi "saray kayyumu" misyonuyla yeniden CHP’nin tepesine geliyor.
Peki, CHP’nin kurtarıcısı, büyük lider, AKP'nin korkulu rüyası Özgür Özel tüm bu saldırılar karşısında ne yaptı? Elbette CHP Genel Başkanlığı koltuğunun kendisine yüklediği o tarihsel ve kutsal görevi: AKP rejimine can simidi olmak, yokuş aşağı giden kamyonun devrilmesini engelleyecek kiremit görevi görmek. İmamoğlu kararı sonrası meydanlarda protestolar yükseldi. Ancak bu protestolar CHP Genel Merkezi’nin organize ettiği değil, muhalif kesimden tamamen organik bir şekilde yükselen bir öfkeydi. Üstelik bu öfke sadece İmamoğlu’nun hapse atılmasına değil, mecliste yürütülen ve CHP’nin de zımnen komisyonda oturarak meşruiyet sağladığı "Apo ile pazarlık/çözüm" sürecine karşıydı.
Özgür Özel, sokağın bu kontrol edilemez enerjiyi ve haklı tepkiyi sönümlendirmek için eylemleri hızla resmi CHP mitinglerine çevirdi, kürsüden üç-beş hamasi bağırış çağırış yaptı ve ardından herkesi evine çağırdı. Özgür Özel’in siyaset vizyonunda protesto, rejimi sarsacak anayasal bir hak arama yöntemi değil, "provokasyona açık bir risk yönetimi" idi. Muhalefetin nasıl yapılması gerektiğini, bizlere ezberletilen o tanıdık ninnilerle tekrar öğretti: "İtidalli olun", "Provokasyona gelmeyin", "Sandığı bekleyin, zaten ilk seçimde gidecekler". Sanki bu millet sandıkta hileyle, mühürsüz oylarla, devlet imkanlarıyla hezimete uğramaktan bıkmamış gibi...
Gelinen noktada, Özgür Özel'in kendi koltuğu da sallantıda. Kılıçdaroğlu, İmamoğlu’nun siyasi fişini tamamen çekmek ve partiyi yeniden hizaya sokmak için saray destekli bir rüzgarla geri dönüyor. Özgür Özel sokağı seçmedi, toplumsal meşruiyeti arkasına almadı; mahkeme kararını tanıyarak "yasallığa" sığındı. Sonuçta onlar siyaset üstü bağımsız mahkemeler (!) ve kararları kesin; kesinlikle rejim tarafından kontrol edilmiyorlar. Peki, Özgür Özel kitleleri harekete geçirip hem koltuğunu hem de CHP’yi kurtarabilecek mi? Eğer böyle bir umudunuz varsa, şimdiden gömün. Olacak olan bellidir: Kılıçdaroğlu ve Özel ikilisi bir şekilde orta yol bulup partiyi yeni bir kurultay sarmalına götürecek, enerjiyi yine içeriye akıtacaklardır.
Sonuç olarak CHP; genel başkanının kim olduğundan, vitrinine kimi koyduğundan tamamen bağımsız kurumsal bir reflekse sahiptir. Başında ulusalcı-laik-kemalist Deniz Baykal da olsa, Dersimli sosyal demokrat Kemal Kılıçdaroğlu da olsa, Manisalı sosyal demokrat Özgür Özel de olsa, bu partinin AKP rejimiyle yapısal ve radikal bir mücadeleye girişmesi mümkün değildir. CHP, toplumsal öfkeyi emen, sokağı sönümlendiren, kriz anlarında fazla basıncı tahliye ederek saray rejimini sürekli tahkim ve restore eden kurumsal bir kuvvettir. Bu realite ışığında yapılmayan tüm siyasi çözümlemeler yanılgıya mahkumdur. Çünkü CHP, bu rejimin alternatifi değil; onun en güvenilir, en köklü emniyet subabıdır.
​
Ana muhalefet partisi olduğu iddia edilen CHP'nin tarihini araştırırken, basit bir internet aramasıyla sürecin Sivas Kongresi’ne kadar gittiği, Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin fırkalaşarak Cumhuriyet Halk Fırkası'nı oluşturduğu rahatlıkla bulunabilir. Ancak bu yazı kurucu tarihe değil, partinin yapısal kodlarına odaklandığı için oraya kadar gitmemize gerek yok. 1980 darbesi sonucu bütün partiler gibi kapatılan ve ancak 1992’de yeniden kurulabilen CHP, 1999 seçimlerinde %8.7 oy alarak barajın altında kalsa da 2002 seçimlerinde %19.3 oy alarak ana muhalefet partisi oldu. Ve aynı seçimle birlikte, Türkiye’nin çeyrek asrını yutacak olan AKP rejimi başladı.
O dönem Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı olduğu için meclise girememişti ve AKP Abdullah Gül liderliğindeydi. Siirt’ten meclise giren Jet Fadıl'ın dolandırıcılık iddialarıyla suçlanması üzerine Siirt seçimleri iptal edildi. Seçim tekrar edilse bile yasalar gereği adayların aynı olması gerekiyordu; yani normal şartlarda Erdoğan’ın buradan milletvekili seçilmesi mümkün değildi — eğer CHP izin vermeseydi. CHP, o gün daha sonra binlerce kez tekrarlayacağı o meşhur nakaratı tedavüle soktu: "Demokrasinin gereği" ve "Devletin bekası". Bu eleştiri karşısında CHP'lilerin vereceği ilk hazır-cevap bellidir: "Ama bu ulusalcı Deniz Baykal zamanında oldu!"
Bu refleks, yani "Bunu ulusalcı-kemalist Deniz Baykal yaptı!" ya da "Bunu siyasal alevici, sarayın kayyumu Kemal Kılıçdaroğlu yaptı!" savunması, 2002-2026 arası yaşanan tüm işbirlikçilikler ve yapısal tıkanıklıkları açma hamleleri için bir kaçış rampası olarak kullanılacaktır. Tam da bu yüzden; 2007, 2014, 2018 ve 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki 367 saçmalığını, Ekmeleddin faciasını, Adam kazandı gecesini, Altılı Masa felaketlerini; 2010 ve 2017 referandumlarındaki pasifliği ve mühürsüz oyların kabullenilip meselenin mahkemeye dahi götürülmemesi skandallarını bu yazıda hızla atlıyorum. Çünkü kurumsal savunma mekanizmasının cevabı hazırdır: "Bu, önceki dönemde oldu!"
Peki, herkesin büyük umutla baktığı, CHP’nin %25’lik makus talihini yeneceğini iddia eden, köhnemiş Kılıçdaroğlu’nu tahtından indirerek partiyi sonunda iktidar yapacağını söyleyen Özgür Özel -Ekrem İmamoğlu gölgesinde- dönemine gelelim. Özgür Özel, 2023 seçimlerindeki hezimetin parti içinde oluşturduğu kırılmalar ve İmamoğlu’nun tartışılmaz ağırlığı sayesinde Kılıçdaroğlu’nu devirebildi. Bu hamle muhalif seçmende inanılmaz bir umut dalgası yarattı. Yaratılan bu umudun boş bir heves olmadığı hissi de ilk yerel seçimde kendisini kanıtlar gibi oldu.
AKP; 20 yılın getirdiği yönetim yorgunluğu, hiperenflasyon, işsizlik ve daha birçok yapısal sebepten dolayı tarihinin en büyük hezimetine uğradı. İlk defa ikinci parti konumuna düştü, metropollerde büyük mağlubiyetler aldı; başkentte bile Mansur Yavaş’ın %60’lık ezici oyuna karşılık ancak %30 oy alarak hiç alışkın olmadığı fantastik ve sarsıcı sonuçlarla karşılaştı. Bu kırılmada AKP'nin sadık emekli kesiminin sandığı boykot etmesi veya Yeniden Refah Partisi’ne yönelmesi etkili olsa da CHP’nin seçim başarısı inkâr edilemezdi. CHP, çok uzun süre sonra ilk defa birinci parti olmuştu. Halkın, 2023’te seçtiği saray rejimini sadece bir yıl sonra yerelde ikinci parti konumuna indirmesi, bu otoriter mimarinin sonlanması için gerekli tüm toplumsal ve siyasi koşulları olgunlaştırmıştı.
Ancak Özgür Özel, seleflerini hiç aratmayacak bir biçimde, oluşan bu güçlü muhalefet momentumunu kırmak ve toplumsal umutları sönümlendirmek için o meşhur çıkışını yaptı: "Erken seçim istemiyoruz, normalleşeceğiz." Bunu bazıları her tecrübesiz siyasetçinin yapabileceği bir "siyasi hata" ya da AKP seçmenine ulaşmak için kurgulanmış "stratejik bir hamle" olarak yorumladı. Oysa CHP’nin kurumsal tarihine ve bu "yumuşamanın" pratik sonuçlarına bakınca ikisinin de doğru olmadığı anlaşılıyor. Özgür Özel bunu kesinlikle bilerek ve isteyerek yaptı. Otoriter bir rejimin "normalleşme" davetinin bir uzlaşı değil, zaman kazanma ve muhalefeti evcilleştirme stratejisi olduğunu bilecek kadar siyasetin içindeydi. İmamoğlu’nun boynunda siyasi davaların Demokles’in kılıcı gibi bekletildiğini bilerek yaptı. AKP’nin yalnızca bir iktidar partisi değil, devletin bizzat kendisi olmaya hazırlandığını görerek yaptı.
Nitekim beklenen oldu; İmamoğlu, AKP rejimine gerçekten sorun çıkarabilecek yegane aktör olarak görüldüğü için yargı eliyle hapse atıldı ve denklem dışına itilmek istendi. Şimdi ise partinin tamamen kontrol altına alınması ve tasfiyenin tamamlanması için Kemal Kılıçdaroğlu, bir nevi "saray kayyumu" misyonuyla yeniden CHP’nin tepesine geliyor.
Peki, CHP’nin kurtarıcısı, büyük lider, AKPi'nin korkulu rüyası Özgür Özel tüm bu saldırılar karşısında ne yaptı? Elbette CHP Genel Başkanlığı koltuğunun kendisine yüklediği o tarihsel ve kutsal görevi: AKP rejimine can simidi olmak, yokuş aşağı giden kamyonun devrilmesini engelleyecek kiremit görevi görmek. İmamoğlu kararı sonrası meydanlarda protestolar yükseldi. Ancak bu protestolar CHP Genel Merkezi’nin organize ettiği değil, muhalif kesimden tamamen organik bir şekilde yükselen bir öfkeydi. Üstelik bu öfke sadece İmamoğlu’nun hapse atılmasına değil, mecliste yürütülen ve CHP’nin de zımnen komisyonda oturarak meşruiyet sağladığı "Apo ile pazarlık/çözüm" sürecine karşıydı. Özgür Özel, sokağın bu kontrol edilemez enerjisini ve haklı tepkisini sönümlendirmek için eylemleri hızla resmi CHP mitinglerine çevirdi, kürsüden üç-beş hamasi bağırış çağırış yaptı ve ardından herkesi evine çağırdı. Özgür Özel’in siyaset vizyonunda protesto, rejimi sarsacak anayasal bir hak arama yöntemi değil, "provokasyona açık bir risk yönetimi" idi. Muhalefetin nasıl yapılması gerektiğini, bizlere ezberletilen o tanıdık ninnilerle tekrar öğretti: "İtidalli olun", "Provokasyona gelmeyin", "Sandığı bekleyin, zaten ilk seçimde gidecekler". Sanki bu millet sandıkta hileyle, mühürsüz oylarla, devlet imkanlarıyla hezimete uğramaktan bıkmamış gibi...
Gelinen noktada, Özgür Özel'in kendi koltuğu da sallantıda. Kılıçdaroğlu, İmamoğlu’nun siyasi fişini tamamen çekmek ve partiyi yeniden hizaya sokmak için saray destekli bir rüzgarla geri dönüyor. Özgür Özel sokağı seçmedi, toplumsal meşruiyeti arkasına almadı; mahkeme kararını tanıyarak "yasallığa" sığındı. Sonuçta onlar siyaset üstü bağımsız mahkemeler (!) ve kararları kesin; kesinlikle rejim tarafından kontrol edilmiyorlar. Peki, Özgür Özel kitleleri harekete geçirip hem koltuğunu hem de CHP’yi kurtarabilecek mi? Eğer böyle bir umudunuz varsa, şimdiden gömün. Olacak olan bellidir: Kılıçdaroğlu ve Özel ikilisi bir şekilde orta yol bulup partiyi yeni bir kurultay sarmalına götürecek, enerjiyi yine içeriye akıtacaklardır.
Sonuç olarak CHP; genel başkanının kim olduğundan, vitrinine kimi koyduğundan tamamen bağımsız kurumsal bir reflekse sahiptir. Başında ulusalcı-laik-kemalist Deniz Baykal da olsa, Dersimli sosyal demokrat Kemal Kılıçdaroğlu da olsa, Manisalı sosyal demokrat Özgür Özel de olsa, bu partinin AKP rejimiyle yapısal ve radikal bir mücadeleye girişmesi mümkün değildir. CHP, toplumsal öfkeyi emen, sokağı sönümlendiren, kriz anlarında fazla basıncı tahliye ederek saray rejimini sürekli tahkim ve restore eden kurumsal bir kuvvettir. Bu realite ışığında yapılmayan tüm siyasi çözümlemeler yanılgıya mahkumdur. Çünkü CHP, bu rejimin alternatifi değil; onun en güvenilir, en köklü emniyet subabıdır.